|
Dinimizde
yaş günü kutlaması diye bir uygu-lama yoktur. Ancak, her yıl ömür
takviminden düşen bir yaprağın nelerle dolu olduğuna bakmalı, onun
muhasebesini yapmalı, kıyamet günü gelip hesaba çekilmeden kendini hesaba
çekmeli, yarın karşısına çıkmasını, yüzünü güldürmesini istediği işleri
çoğaltmalı, yüzünü kızartacak davranışları varsa onları tövbe edip
affettirmeli, benzeri kötülükleri bir daha yapmamaya kendini zorlamalı,
her yaş yılının bir öncekine nazaran daha olgun maddî-manevî daha karlı
olmasına dikkat etmeli. Yoksa Müslüman sadece yaşı sayısınca mum
söndürmenin saçmalığına kendini kaptırmamalıdır.
177- Gayr-ı
müslimin kanını almak veya ona vermek caiz
midir?
Tedavi için
yapılan kan naklinde, kan verenin Müslüman veya gayr-ı
müslim oluşunun bir farkı yoktur.
178- Gayr-ı
müslimlerin camiye bağışta bulunması caiz
midir?
Bir gayr-ı
müslimin gönül rızası ile cami inşa-atına
yaptığı bağış kabul edilebilir.
179- Ehl-i
kitabın kestiği yenir mi ve kapsülle bayıltma ile kesilen hayvanın etinin
yenmesi caiz midir?
Yahudi ve
Hıristiyanlar (Ehl-i Kitap) tarafından usulüne
uygun şekilde, kanı akıtılarak kesilen, eti yenilen hayvanların
etierinin yenilmesi caizdir.
Ancak, başı
koparılmak, başına tokmak vurulmak, gözüne şiş saplanmak veya
şoklamak suretiyle öldürülen, yahut da bu gibi
işlemler sebebiyle öldükten sonra kesilen hayvanların etlerinin yenilmesi
haramdır. Bunlar murdar ölmüş sayılır.
Fakat,
başına tabanca sıkılmak veya elektrik akımına bağlanmak, kapsülle
bayıltmak gibi bir etkiden sonra böyle bir işleme tabi tutulan hayvan,
henüz ölmeden usülüne uygun olarak kesilirse
etinin yenilmesi caiz; öldükten sonra kesilirse haramdır.
Hıristiyan
ve Yahudilerin, ister kutsal gün ve bayramlarında, ister başka zamanlarda
olsun;
kesim
esnasında açıkça, Mesih, Meryem ve Aziz gibi bir isim anmadan usulüne
uygun şekilde kanı akıtılarak kestikleri eti yenilen hayvanların etlerinin
yenilmesi caizdir. Fakat kesim esnasında Allah'tan başkasını andıkları,
bilinir veya duyulursa bu hayvanın etini yemek haramdır. Çünkü bu,
Allah'tan başkası anılarak kesilen hayvanlardandır.
•181- Gayr-i
müslim ülkelerde, Müslüman kişi içki, domuz
eti gibi haram olan şeyleri satabilir mi?
Bir kimsenin
herhangi bir malı satabilmesi için, önce o mala sahip olması gerekir.
Sahip olunmayan bir şeyin satılabilmesi, şüphesiz söz konusu değildir.
İslamî
hükümlere göre, domuz eti, sarhoşluk veren içki ve benzerleri, bir
Müslümanın sahip olabileceği
mütekavvim bir mal değildir. Müslüman bunları
satın alamaz, imal edemez ve edinemez. Bu itibarla, bir
Müslümanın, müşteriler gayr-ı
müslim bile olsa, bu tür haram malların
ticaretini yapması, dinen caiz değildir.
Domuz ve
benzeri eti yenmeyen bir hayvanın sütüyle beslenmiş koyun ve benzeri
hayvanların etlerinin yenilmesi caizdir. Çünkü, süt
müstehlektir. Emen hayvanın bünyesinde sindirim yoluyla kimyevi
değişikliğe uğramakta ve bir belirti kalmadan yok olmaktadır.
İslam
dininde, sağlık için zararlı olmayan ve devamlı kısırlığa yol açmayan
gebeliği önleyici tedbirlere başvurmak caizdir. Devamlı kısırlığa yol açan
ilaç veya aletlerin kullanılması, kadın veya erkeğin ameliyatla
kısırlaştırılması kesin hayatî bir sakınca bulunmadıkça caiz değildir.
Karı-kocanın
ortak isteği ile, gebeliği önleyici tedbirlere başvurmak caizdir. Gebelik
gerçekleştikten sonra, kocanın ceninin düşürülmesi için eşini zorlaması
caiz olmadığı gibi, kesin bir zaruret bulunmadıkça kadının da cenini
düşürmesi veya aldırması caiz değildir.
Kadın veya
eşindeki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişki ile gebeliğin gerçekleşmesi
mümkün olmadığı takdirde döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisi de
nikahlı eşlere ait olmak (yani bunlardan biri yabancıya ait olmamak),
döllendirilmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, yumurtanın
sahibi olan kadının rahminde gelişmek ve yapılan işlemin gerek anne ve
babanın, gerekse doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde
olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olmak şartıyla, normal
yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların,
yukarıda belirtilen şartlara uyarak, çeşitli tıbbî usullerle
gebeliklerinin sağlanmasında, İslamî hükümler
açısından bir sakınca yoktur.
Başka bir
kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm
ile bir kadının gebeliğinin sağlanması ise, insanlık duygularını rencide
etmesi ve zina unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir.
Sünnet olma
ameliyyesi, İbrahim peygamberden kalma bir
sünnettir. Erkekler için dinî bir vecibe olup, İslamî
şeairdendir. Ancak, Müslüman olmanın
şartlarından değil, tamamlayıcı unsurlardandır.
Çocuklar
büluğ çağına gelmeden sünnet
ettirilmelidirler. Maamafih daha sonra da
yapılabilir, belli bir süresi yoktur.
Yaşlı bir
kimse İslam'a girince, yaşlılığından dolayı sünnet olması zor olursa kendi
haline bırakılır. Ne tavsiye edilir ne de men edilir.
İslam dini,
insanın yaratılıştan var olan güzelliklerini daha belirli hale getiren,
takı takma, saçları tarama, meşru ölçüde süslenme, güzel giyinme... gibi
davranışları mubah kılmıştır. Ancak, fıtraten
yani yaratılıştan verilmiş özellik ve şekillerin değiştirilmesini
yasaklamıştır. Nitekim Rasulüllah (S.A.V.)
Efendimiz, süslenmek maksadıyla vücutlarına dövme yapan veya yaptıranlara,
dişlerini yontarak seyrekleştiren ve şeklini değiştirenlere lanet
etmiştir. Bu itibarla, Allah'ın yarattığı şekli beğenmeyerek, ameliyatla
bazı uzuvların şekillerini değiştirmek, tabiî güzelliğin fevkinde güzellik
aramak dinen caiz değildir. Kur'an-ı Kerim,
şeytanın "Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yaratılışını
değiştirecekler" (Nisa, 119) dediğini naklederek, bu tür davranışları
şeytanî işler olarak nitelemiştir.
Ancak,
vücudun herhangi bir uzvunda, insanı aşağılık kompleksine iten toplum
içinde küçümsenmesine ve böylece elem ve üzüntü duymasına sebep olan bir
anormallik veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi bir
tedavi şeklidir. Bu itibarla; bu maksatla yapılan ve yaptırılan estetik
ameliyat dinen de sakıncalı değildir.
Kadınların,
ev içinde eşlerine daha cazibeli ve güzel görünmek için süslenmelerinde,
makyaj yapmalarında ve güzel kokular kullanmalarında bir sakınca yoktur.
Ancak, bu
tür şeyleri eşlerinden başkalarına hoş görünmek için yapmaları ve parfüm,
kolonya ve benzeri kokular sürünerek sokağa veya mescide çıkmaları
tahrimen mekruhtur.
Kadın veya
erkek, ev içinde birbirlerine daha cazip görünebilmek için
süslenebilirler. Başka kadın veya erkeklerin dikkatini çekmek için
süslen-meleri ise uygun değildir. Bu süslenme kötü niyet ve davranışlarına
göre haram da olabilir.
Kadınlar
uzayan saçlarını erkeklere benzememek kaydıyla kestirebilirler. Bunu
tesettüre riayet etmek şartıyla, kadın kuaförlere yaptırırlar.
Saçı
temizlemek, yıkamak, koku sürmek, taramak Peygamberimizin teşvik ettiği
hususlardandır. Zira bu konuda: "Saçı olan bakımına özen göstersin"
buyurmuşlardır.
Erkeğin
saçını, siyah dışındaki kına rengi gibi renklerle boyaması caiz ise de
siyah renge boyaması mekruh görülmüştür.
Kadınlar
için ise bir sınırlama yoktur. Kadın kocasının izniyle saçını istediği
renge boyayabilir veya boyatabilir.
İslam
dininde sağlık için yararlı, vücudu geliştirici her türlü sportif faaliyet
teşvik edilmiştir. Özellikle gençlerin bedenî ve ruhî yapılarının
geliştirilip güçlendirilmesi istenmiştir.
Hz.
Peygamber (S.A.V.) "Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi
öğretiniz" (Fethu'l-kebir, 2/231) buyurmuştur.
Bu konuda kadın erkek arasında bir fark yoktur.
Ancak, ister
kadın, ister erkek olsun, Müslüman kişinin bütün fiil ve davranışları,
İslamî temel kurallara uygun olmalıdır. Spor
yüzünden ibadet ve iş hayatı aksatılmamalı, tesettür kuralları
çiğnenmemelidir. Özellikle kadınlar, yalnız kadınlara mahsus olan kapalı
yüzme yerleri veya özel yüzme havuzları ve spor salonlarında yüzme ve
diğer spor dallarından birini yapmalıdır.
İslam
özellikle gençlerin hem fiziksel, hem ruhsal yapılarını geliştirmeye önem
veren bir dindir. Bu konuda Peygamberimiz (S.A.V.): "Çocuklarınıza ok
atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz" buyurmuştur. Bu itibarla; ibadet
ve iş hayatını aksatmamak ve sağlığı bozmamak şartıyla makul ölçüler
içinde sportif faaliyetlerde bulunmada dinen bir sakınca yoktur.
Oyun sonunda
oyun malzemesinin kirasını veya içilen çayların parasını yenilen tarafın
ödemesi gibi, küçük de olsa, bir menfaat karşılığında oynanan her türlü
oyun kumardır. Dinimizde kumar haram kılınmıştır.
Menfaat
sağlamak söz konusu olmasa da, sadece vakit geçirmek amacıyla oynanan
tavla, kağıt ve tombala gibi oyunlar, insanın vaktini boşa harcaması ve
kumara vesile olmaları itibarıyla mekruh görülmüştür.
İbadeti veya
çalışmayı engellemeden ve yenilen tarafın yenen tarafa bir menfaat temin
etmeden oynanan bilardo ve benzeri sportif oyunların oynanmasında ise beis
yoktur.
Buhari'nin
Azib oğlu Bera'dan
rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Rasulüllah
(S.A.V.) bize altın ve gümüş kap kullanmayı, attın yüzük takmayı ve
ipekten dokunmuş elbise giymeyi yasakladı" buyurulmuştur. Bir başka
hadis-i şerifte: "Altın ve gümüş bardaktan su içmeyiniz; bunların
kaplarından yemek de yemeyiniz" buyurulmuştur.
Bu itibarla,
altın ve gümüşten mamul kap kullanmak, kadın erkek, bütün Müslümanlar için
haramdır.
Altın kolye,
altın yüzük ve altından yapılmış diğer takıları takınmak ve ipek kumaştan
yapılmış elbise giymek ise, kadınlar için caiz görülmüş;
erkeklere
yasaklanmıştır. Gümüş yüzük haricinde demir, tunç, bakır ve benzeri
madenlerden yüzük kullanmak caiz değildir. Yüzükte kaş olarak kullanılan
taşlar, akik, yeşim ve benzeri taşlar olabilir.
Erkeklerin
gümüşten yapılmış yüzük takmaları caizdir.
Dinimizde
erkeğin kadına, kadının da erkeğe benzemeye özenmesi caiz değildir. Karşı
cinse benzeme özentisi ciddî bir rahatsızlıktır. Kolye ve maskot gibi
şeyler kadınların taktığı şeylerdir. Esasta bunların erkek tarafından
takılmasında bir beis yoksa da erkeğin şahsiyetine uymayan ve hafif
tipleri çağrıştıran görünümleri İslam hoş görmez. Kolye olarak
Hıristiyanlığın sembolü olan haç'ı takmak ise haramdır.
Kur'an-ı
Kerim, hem lafzı hem manası ile Kur'an’dır.
Lafzı da, manası da ilahidir. Bu itibarla, Kur'an
mealleri Kur'an hükmünde değildir. Yüce
Rabbimizin öğüt ve buyruklarını öğrenmek maksadıyla,
Kur'an-ı Kerim'in meal ve tefsirlerini okumak güzel ve sevaplı bir
iş ise de bunları okumakla hatim indirilmiş olmaz.
Hz.
Peygamber, Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail (a.s.)'ın;
Yahudiler de yine Hz. İbrahim'in diğer oğlu Hz.
İshak'ın oğlu Yakup (a.s.)'ın
soyun-dandırlar.
Mühür, bir
belgenin doğruluğunu tasdik için yazıların sonuna basıldığından, hem son
anlamını , hem de, tasdik anlamını içerir. Yani Hz. Muhammed (S.A.V.) hem
peygamberleri sona erdiren, son peygamberdir. Hem de bütün peygamberleri
doğrulayıp belgeleyen ilahi bir mühür gibidir.
Allah'ın ilk
peygamberi Hazreti Adem'dir. Son ve en büyük peygamberi de bizim
peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'dir. Bu
yüzden peygamberimize, peygamberliğin mührü ve peygamberlerin sonuncusu
anlamında "Hatemü'l-Enbiya" denilmiştir.
Ahzap suresi 40. ayetinde şöyle
buyrulmaktadır: "Muhammed, sizin
erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat 0, Allah'ın Resulü ve
peygamberlerin (mührü) sonuncusudur."
Peygamber
(S.A.V.) çevresindeki devletlerle olan ilişkilerde kullanmak üzere bir
mühür kazdırmış, üzerine; "Muhammed Rasulüllah"
yazdırmıştı. Başkalarının aynı yazı ile mühür edinmelerini de
yasaklamıştı.
200- Hz.
Halid b. Velid'in
Peygamber Efendimiz'in kesilen saçlarını uğur
için taşıdığı ne derece doğrudur?
Halid
b. Velid Yermuk
savaşında sarığını kaybetmişti. Uzun süre aranması sonucu bulunduktan
sonra şunları söylemiştir: "Resulullah umre
yapmaktayken başını tıraş ettirmişti. Saçını sahabe kapıştı. Ben ise daha
atik davranıp alnından düşen saçlarını aldım ve şu sarığımın içine koydum.
O günden beri bu sarık başımda iken, hangi savaşa girsem mutlaka başarı
kazandım."
Halid
b. Velid'in bu sözleri bir çok siyer ve
tabakat kitabında yer almıştır.
Yine
siyer'e dair eserlerde, Hz. Peygamber (S.A.V.)
tıraş olduktan sonra mübarek saçlarını dağıtan Ebu
Talha'ya, Halid
İbn Velid'in kendisine de ayırması için
ricada bulunduğu, Ebu Talha da bu ricayı
kırmayarak Peygamberimizin alnının üstünden kesilen saçlarından kendisine
verdiği nakledilmektedir.
Bu ve
benzeri olaylardan ve rivayetlerden anlaşılmaktadır ki,
Rasülüllah (S.A.V.)'in mübarek saçları ile
teberrük caizdir. Teberrük kasdı ile bunlar saklanabilir ve başkalarına
hediye olarak da verilebilir.
201-
İctihad ne demektir?
İctihad kapısı kapanmış mıdır?
İctihad,
sözlükte bir şeye ulaşmak için, bütün gücü sarfetmek
demektir. Dinî terim olarak ictihad, dini
hükümleri delillerden çıkarmak için müctehidin
bütün gücünü sarfetmesidir.
İctihad
edebilmek için, ahkam ayet ve hadislerinin sözlük ve dinî terim olarak
manalarını, hangi hükümlerle icma olduğunu bilmek, kıyasın da şartlarını,
illetlerini, hükümleriyle kısımlarını, makbülünü,
merdudunu bilip bu hususlarda bir ilmî meleke
sahibi olmak gerekir. Böyle bir yeteneğe sahip olan zata
müctehid denir. İctihad
bir zamana bağlı değildir. Yukarıda belirtilen şartları haiz olan her
alim, ictihad yapabilir.
Cenab-ı
Hakk'ın, her yüzyılın başında, bu ümmetin
dinini yenileyecek müceddid alimleri
göndereceğini ifade eden hadis-i şerif bazılarına göre sahihtir.
Bu hadis-i
şerifi Ebu Davud, Hakim,
Beyhakî ve Taberanî rivayet
etmişlerdir. (Mişkatü'l-mesabih,
1/82, Hadis No: 247; keşfü'1-Hafa, Hadis No:
740). Ancak, Buharî, Müslim gibi alimler bu
hadisi sahih görmemişlerdir.
İster şeyh,
ister alim veya herhangi bir büyüğün resmini, ona
ta'zim ve ondan himmet beklemek niyetiyle taşımak ve öpmek caiz
değildir. Çünkü bu, hem dinimizin "Sadece Allah'tan yardım dileme"
prensibine aykırı; hem de batıl din mensuplarının resim ve şekillere
tapmalarına benzemesi açısından mahzurludur.
Fakat tazim
ve yüceltmek veya ondan yardım dilemek, medet ummak niyeti olmaksızın
sadece bir hatıra olarak bir kimsenin resim ve fotoğrafını bulundurmakta
bir sakınca yoktur.
Ayetlerin
yorumlanması, onların tefsir edilmesi anlamındadır. Terim olarak tefsir:
İnsanın gücü, aklı ve bilgisi nisbetinde
Kur'an-ı Kerim'i açıklamaya gayret gösterip,
Allah'ın murad ettiği manaya ulaşmaya
çalışması demektir.
Kur'an-ı
Kerim'de bir muhkem bir de müteşabih ayetler
vardır. Muhkem, yorumunda tereddüde yol açmayacak kadar manası açık olan
ayetlerdir.
Müteşabih
de manası tam olarak anlaşıldığı söylenemeyen, tam manaları zaman içinde
ilmin gelişmesiyle daha iyi anlaşılabilen ayetlerdir.
Bu güne
kadar gelmiş geçmiş tüm müfessirler bu gibi ayetleri tefsir ettikten
sonra; "biz ilmî gücümüzle bu yorumu yaptık. Allah kendi muradını daha iyi
bilir" derler. Bir çok yorumcunun yorumu -zamanla ilmî keşif ve
bilginlerin artmasıyla- eskir ve ayetlerin yeniden yorumlanması
gerekebilir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in her dem
yeni ve taze olduğunu gösterir.
205- "İslam
cemaatına tabi olmadan ölen,
cahiliyyet ölümüyle ölür" sözü ne derece
doğrudur?
Bu söz,
Buharî, Müslim ve Ahmed
b. Hanbel'in İbn-i
Abbas'dan rivayet ettikleri bir hadis-i
şerifin bir kısmıdır. Bu hadis-i şerifin tam metni şöyledir:
"Bir kimse
devlet başkanından hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira her kim
cemaatten bir karış ayntır da ölürse, bu bir
cahiiiyyet ölümüdür." (Kamil Miras,
Tecrid-i Sarih Tercemesi,
12/292, No: 2112; Müslim, Sahih 3/1477, No: 1849,
imare, 55, 56 Trc.
Ahmed Davudoğlu 9/19-21)
Bu manada
Abdullah İbn-i Ömer'den, Ebu
Hüreyre'den ve daha bir çok sahabeden rivayet
edilen sahih hadisler vardır. Bu hadisler, toplum dan ayrılmamanın ve
fasık ve zalim bile olsalar,
masiyeti emretmemek şartıyla amirlere
itaatın gerektiğini ifade etmektedir.
"Cahiliyyet
ölümü", "dinsiz" ölmek demek değildir. Cahiliyyet
devri insanları, otorite tanımaz, kimseye itaat etmez başıboş kimselerdi.
Amirine itaat etmeyip toplumdan ayrılan bir Müslüman da onlara benzeyeceği
için asî olmuş o!ur, demektir.
İnsanın dini
de, vatanı da kutsaldır. Bunların hangisi daha önemli diye bir ayırım
yapılması uygun değildir. Esasen bunlardan birini tercih mecburiyeti de
yoktur. Dini olmayanın vatanın değerini kavrayamadığı gibi vatanı
olmayanın da esaret altında dinini yaşaması mümkün olmaz. Bundan dolayı
vatanı düşman saldırısından korumak dinimizin en önemli emirleri
arasındadır. Dinimize göre insanların en hayırlıları vatanı uğrunda
malları ve canları ile düşmanla çarpışanlardır. Yardımın da en hayırlısı
en faziletlisi bu yolda çarpışan gazilere, bu uğurda canlarını feda eden
şehitlere yapılan yardımdır. Malıyla canıyla bu vazifeye katılmaya
muktedir olmayanların da kalemleriyle dilleriyle buna katılmaları gerekir.
Bir hadis-i şerifte: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve
dillerinizle cihad ediniz" diye buyrulmuştur.
(Riyazü's-Salihin,
1/572 No: 1354; Ebu Davud;
Sünen, 3/22
No: 2504, Cihad, 18; Sünen 6/7,
Cihad, 3)
Bu sözün
ifade ettiği mana doğrudur. Ancak hadis yani Peygamberimizin sözü olarak
sabit değildir.
Dinimiz bize
cihadı, yani bir takım kutsal değerler uğruna düşmanla savaşmayı emreder.
Askerlik; malı, canı, namusu, dinî, nesli ve bütün bunların içinde
barındığı yurdu korumak için yapılır. Bu görev bazen farzı
kifaye, gerektiğinde de her Müslüman üzerine
farzı ayın, yani dinî bir vazife olur. Pek çok ayet ve hadis bu görevin
önemini anlatır. Askerlikten kaçmak, hadis-i şeriflerde kafirlikle eş
tutulan büyük günahlardan biridir. Hem bu dünyada hem de
ahirette cezası çok büyüktür. Bu nedenle
hakiki şehitlik mertebesine de sadece devletin organizesindeki savaşlarda
ulaşılabilir. Meşru devlete başkaldıran eşkiyanın
safında ölmek şehitlik değildir. Bir hadiste "Malın-dan, kanından,
dininden ve çoluk-çocuğundan dolayı öldürülen şehittir" buyurularak bu
konu • veciz bir şekilde ifade edilmiştir. (Tirmizi,
A. Hanbel)
Müslüman’ın
hayırlısı, ne dünyasını ahireti uğruna, ne de
ahiretini dünyası uğruna feda etmeyen, belki
her ikisinden de payını alandır. Kendinin ve çoluk çocuğunun dinî ve
ahlakî ölçülere bağlı kalarak, İslam'a, onun ahlak kurallarına bağlı,
vatan sevgisine sahip olarak asimile olmadan,
iman ve ibadetinden taviz vermeden, yaşamlarını devam ettirecekleri,
çevrelerine İslamî açıdan da örnek olacakları
sürece yurtdışında kalmalarında bir sakınca olmaz.
Ancak,
dünyadan payinı almış olan bir Müslüman
kendinin ve yakınlarının din ve ahlak bakımından bozulacağı, millî
benliğini, vatan sevgisini kaybedeceği ileri de çocuklarının veya
torunlarının asimile olup dinî ve millî
değerlerine karşı yabancılaşma, kültürünü ve kimliğini unutma tehlikesi
söz konusu olacaksa, bir an önce vatanına dönmesi, kendini ve sorumlu
olduğu neslini bu tehlikeden koruması gerekir. Zira her Müslüman’ın hem
nefsini hem de ehlini cehennem ateşinden koruması Allah'ın emridir.
Dinimiz
insan hayatına ve sağlığına büyük değer vermiş; bunların korunmasını
istemiştir. Sağlığı korumak insanın vazifesi olduğu gibi, hastalandığı
takdirde sabretmek ve her imkana başvurarak hastalığın tedavisine çalışmak
da dinî bir vecibedir.
Hz.
Peygamber (S.A.V.); hastalanınca tedavi olalım mı diye kendisine
soranlara: "Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilaç ve
tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır ki o da ihtiyarlıktır"
buyurmuştur.
Peygamber
(S.A.V.) hastalıkların tedavisini emretmiş, hastalandığı zaman kendisi de
günün şart ve imkanları ölçüsünde, ilaçlar kullanmış ve tedavi görmüştür.
Ayrıca, Cenab-ı Hak'tan şifa isteyerek dua
etmiş; şifa talebi ile bazı sure ve ayet-i kerimeleri de okumuştur, Böyle
yapan kişilerin yaptıklarını da reddetmemiştir. Ancak, okunan dualar
anlaşılır ve şifa dileyen ifadeler olmalı; ayet ve dualar tahrif
edilmemelidir.
Ayet ve
duaların yazılıp, muska olarak taşınmasına gelince: Hz. Peygamber, uykuda
korkanların okumalarını tavsiye buyurduğu bir duayı, ashaptan Abdullah b.
Amr'ın aklı eren çocuklara öğrettiği, henüz
aklı erecek yaşa gelmemiş olan çocukların da yazıp boyunlarına astığına
dair rivayete dayanarak, bazı bilginler bunun caiz olduğunu
söylemişlerdir.
Ancak,
İbn-i Abbas,
ibn Mes'ud ile
Hanefiler ve bazı Şafiîler de nazarlık vb. taşımasını yasaklayan
rivayetlere bakarak ayet ve duaların yazılıp taşınmasının caiz olmadığı
görüşünü benimsemişlerdir.
Muskacılığın
bir meslek haline gelmemesi, dinin ve dini duyguların basit çıkarlara alet
edil-memesi bakımından ayet ve duaların muska olarak yazılmaması, şüphesiz
daha uygundur. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat
beklemeden okuyabilirler.
Tıbbi tedavi
yanında telkin ve dua ile tedavi usulü, asırlar sonra, müspet ilmin de
dikkatini çekmiştir.
211-
Ebced Hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Ebced,
Arap alfabesinin ilk tertibi ve harflerinin taşıdığı sayı değerlerine
dayanan hesap siste-midir. Harflerin böylece tertibinden maksat ise, Arap
alfabesindeki harflerin kolay öğretilmesi ve hafızada kalmasını sağlamak
için eski dönemlerde geliştirilmiş bir formül olup, bir anlamı bulunmayan
kelimelerinin ilki "ebced" şeklinde okunduğu
için bu adla anılmıştır.
Hemen her
alfabedeki harflerin çok eskiden beri rakam olarak birer karşılığının
bulunduğu bir başka deyişle harflerin rakam yerine kullanıldığı
bilinmektedir. Arap alfabesinin ebced
tertibine dayanan rakam ve hesap sistemi, Müslüman milletler arasında da
kullanılmaktadır. Edebiyatta olaylara, doğum ve ölümlere, zafer ve
savaşlara tarih düşürmede ustaca kullanılmıştır.
212-
Cifir hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Arapça bir
kelime olan cefr sözlükte "sütten kesilmiş
kuzu, oğlak; içi taşla örülmemiş geniş kuyu" anlamına gelir. Terim olarak
geçmiş ve gelecekten haber verdiği iddia edilen ve ilmî bir esasa
dayanmayan bir bilgi adıdır.
Rivayete
göre Ca'fer es-Sadık Hz. Peygamber'in soyundan
gelenlerin geçmiş ve gelecekle ilgili muhtaç bulundukları bütün gizli
bilgileri bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin
üzerine yazmış ve muhtemelen bu yüzden bu bilgilere
cefr denmiştir. Daha çok Şia tarafından, geleceğe ait haberler
ihtiva ettiği öne sürülür. Bunlar ne dinî ne de ilmî gerçeklere dayanmaz.
Kur'an'a
göre gayb bilgisi
uluhiyyet vasıflarındandır. Allah bazı Peygamberlerini dilediği
bilgilere muttali kılar.Kur'an'a göre
gayba ait haberlerin yegane kaynağı vahiydir.
Şia'nın, Hz. Peygamber'in kendisine gelen vahiylerin bir kısmını yalnız
Hz. Ali'ye bildirdiğini iddia etmeleri, Rasulüllah'ın
nazil olan vahiylerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden
Kur'an ayetieriyle
çelişmektedir. (Maide 67;
Hud 12; Kehf: 27) Ayrıca bu iddialar,
Hz. Aişe, Hz. Ali ve İbn
Abbas gibi saha-bilerden nakledilen
rivayetlere de aykırıdır.(Buhari,
llim, 39, Cihad,
71; Müslim, Edahi, 8;
Müsned, 1,108).
Cefr'e
dair telakkiler, Batıni-İsmaili çevreler ve
eski dini-felsefi kültürleri nakleden kaynaklar yoluy-la
İslam dünyasına girmiş, şiilerin çoğunluğu ile
bazı sünni alimler de bundan etkilenerek
Cefrin, herkes tarafından merak edilen,
geleceğin bilgisini içerdiğini zannetmişlerdir. Ancak, vahiy sona erip
tamamlandığına göre cefr ile geleceğe ilişkin
kesin bilgiler ortaya koyma düşüncesi, iddiadan öte bir şey değildir.
Ayrıca, cefr işlemlerinde kullanılan metinler
ilmi kurallara dayanmaktan uzak ve bilmece niteliğindedir.
Gazzali de "harflerin belli anlamlar ve
sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi delil
yoktur" (Fedailü'l-Batıniyye,
s. 66-71) demektedir.
213-
Yehovacılık nedir? Yehova kimdir? Gayeleri
nedir?
YEHOVA
ŞAHİTLERİ
Yehova
Şahitleri adlı örgütün kurucusu bir papaz olan Charles Taze
Russel (1852-1916)'dir.
Yehova şahitleri ile ilgili kitaplarda "Bin yıllık kral-lığın peygamberi"
olarak kabul edilir. Önceleri
Protestan
Presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra
Protestan Congregasionalist kilisesine geçip
oraya üye oldu. Kendisi ilkokul mezunudur. Bu kiliseden de ayrılarak
Hıristiyanlığı tekrar incelemeğe başladı. Çevresine kendisinin bir çoban
olduğunu söyledi.
Russel,
satışa çıkardığı bir buğdayın az miktarının bile çok fazla ürün
vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Buğdayın içindeki
büyük mucizeye inananlar bir avuç buğdayı 60 Dolara alarak ektiler. Fakat
doğru dürüst bir mahsul alınmayınca dolandırıldıklarını anlayanlar
mahkemeye verdiler. Mahkeme huzurunda bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı
olmadığını itiraf etti ve mahkum oldu.
Bu örgüt bir
zamanlar Russelizm veya ciddi İncil
araştırmaları adıyia anılmış ve reformcu
Luthercilik olarak görülmüştür. Hedefleri
tanrının denetiminde İsa'nın krallığında bir dünyla
krallığı, tek tip toplum tek dernek düzeni kurmaktır.
Örgüt 1884
yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmıştır.
Yehova:
Yehova
kelimesinin aslı "Yahve"dir. Galat olarak
Yehova şeklinde kullanılmaktadır. Yahve
İsraillilerin milli ilahlarının adıdır. Örgüt önceleri "Russel"
tarikatı adıyla çalışmasını sürdürüyordu.
26.7.1931
tarihinde tanrının şahitleri anlamında olan "Yehova şahitleri" adıyla
kendilerini göstermeyle başlamışlardır. Örgüt literatüründe adları bazen
"Hıristiyan Yehova Şahitleri", "Hıristiyan şahitler" olarak da
geçmektedir.
Yehovacıların
kutsal kitabı Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’dir. 1950 yılındaki
yeni çevirmede kitabın metnine 200'den fazla Yehova adını katmışlardır.
Hıristiyanlığın kutsal kitabı 66 kitaptan ibarettir. Bunların 39'u
Yahudilerin de kutsal kitabıdır.
İsa'nın
dünya krallığının başladığını ileri sürerek devletlerin ve hükümetlerin
sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler,
1914, 1918, 1925 ve 1975'tir. Fakat iddialarının hiçbiri
gerçekleşmemiştir.
Yehovacılar
66 kutsal kitaba kattıkları yeni yorumlarla ayrı bir akım,ayrı bir
Hıristiyanlık mezhebi şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyan mezhepleri
İsa'yı ilahlaştırır ve malum üçleme içinde sayar.
Yehovacılar için tek ilah Yehova olmakla birlikte, onun yanında
ilaha eşit olmayan fakat aynı zaman-da onun oğlu olan insan üstü bir
varlık vardır. O da İsa'dır. İsa Yehova’nın
sağında yer almıştır ve onun oğludur. Bu şekilde bile İsa’yı ilah olmaktan
çıkarmaları ve ruhu kabul etmemeleri katolik,
ortodoks ve bazı
protestanları kızdırmıştır.
Hıristiyanlıkta insanların doğuştan suçlu olduğuna inanılır. İnsan bu
suçundan kendisi değil, ancak İsa'nın yardımıyla kurtulur.
Yehovacılarda bu ilkeyi benimserler. İslam
dininde ise insan doğuşta günahsızdır. Herkes kendi işlediğinden
sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. (Fatır:
18)
Müslümanlara
inançlarını aşılamak için Hıristiyan yönlerini gizlerler. Kiliseye
gidildiğini söylerler ve çok zaman Yehova yerine Müslümanlara
mü'nis gelmesi için "Allah" ve diğer İs!amî
terimleri kullanırlar. Yehovacıların
kendilerinde ibadet yok demeleri doğru değildir; kendilerine göre dua,
Hıristiyan kutsal kitabından parçalar okumaktan ibarettir. Ayrıca vaftiz
ve şükran yemeği de vardır.
Yehova
şahitleri ahirete inanmaz. Cennetin dünyada
olacağına, İsa'nın oradaki krallığına inanırlar. Ruhun ölmezliğine
inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları bazı Hıristiyan mezheplerden
farklı olmakla birlikte onu reddetmezler. Kutsal ruh'a inanırlar ve onu
cismani değil ruhani olarak telakki ederler. İsa'nın doğum günü (Büyük
paskalya yortusu)'nda özel yemek yemezler.
Dünya onlara göre bakidir. Devlet yerine "Yeni Dünya Derneği"ni kabul
ederler. Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmek şöyle dursun,
bu düşüncelere tamamen karşıdırlar. Bazı Hıristiyanlıktan gelen önemli
inançları benimser görün düklerinden kendilerini asil Hıristiyan olarak
gösterirler. Bu yönleriyle bir Hıristiyan mezhebi gibi görünseler de,
diğer yönleriyle milletlerin ve devletlerin varlığını, mevcut iktisadî,
ictimaî, millî, siyasî, rejimî, hukukî düzeni
ve hudutları reddet-tiklerinden diğer mezheplerden farklılıklar
gösterirler.
Bayrağa
karşı çıkarlar. Bayrak sevgisini tapınma olarak algılarlar. Milliyet ve
vatan sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve istiklal
mücadelesine ve askerlik yapmağa karşıdırlar.
Görüldüğü
üzere Yehova şahitleri sadece bir vicdanî inanca sahip kişiler olmayıp
aktif, faal bir örgütün elemanı ve eylemcileridirler. Örgütteki rütbeleri,
direktörlük, bölge yöneticisi, şube yöneticisi, eyalet yöneticisi, çevre
yöneticisi ve toplantı hizmetçisi veya yöneticisi şeklinde sıralanır.
Bu teşkilat
iç içe kurulmuştur. Kaç memlekette faaliyet halinde ise her memlekette 7
kişiden oluşan bir komite kurarlar.
Baş büroları
New York'tadır. Burası karargahtır. Diğer memleketlerde de şube, bölüm
büroları, hatta ayrı basım ve dağıtım evleri kurulmuştur. |