|
Namaz,
kadın-erkek mükellef Müslümanların şahsî bir ibadetidir. Namaz gibi dinî
vecibeleri yeri-ne getirmeyenler, günahkar olurlar; dinden çıkmış
olmazlar. Bu durum, boşama sebebi de sayılmaz. İnanmayan kafir kadınla
zaten evlenilmez. Evlendikten sonra dinden dönerse boşanır. Fakat inandığı
halde günah işlemek boşama nedeni değildir. O, yine
Müslümandır. Onunla yaşamak caizdir. Duruma göre irşad, telkin,
nasihat ve ikaz ise, her zaman yapılmalıdır.
Nikah
tazelemenin gerektiği durumlar şunlardır:
1- Dinden
çıkıp tekrar İslam'a girince,
2-
Bain talakla boşama durumunda.
Bu itibarla,
bir kimsenin eşinden uzun süre ayrı kalması sebebiyle nikahı bozulmaz ve
eşinin yanına döndüğünde yeniden nikah yapılması gerekmez.
İslam'da
dördü aşmamak şartı ile birden çok kadınla evlenmek, bir emir değil,
ihtiyaç bulunması halinde bir izin ve ruhsattır. Bu izin de adalet şartına
bağlanmıştır. Buna riayet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla
yetinmeleri emredilmiştir. İslam'ın bu iznini hayatın değişen şartları
muvacehesinde düşünmek gerekir. Bir kere İslam zinayı ve ona götüren
yolları tıkamıştır. Erkeğin güçlü, istekli, kadının zayıf ve isteksiz veya
kısır olması, bir savaş sebebiyle erkeklerin azalıp kadınların çoğalarak
hamiye muhtaç olmaları, toplumda fuhuş amillerinin önlenmesi gibi
durumlarda erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bir zorunluluk olabilir.
Bütün bu kayıt ve sebepler göz önünde bulundurulursa İslam'ın bu
müsaadesinin, zaman içinde değişen şartlara ayak uydurma bakımından
yadırganacak bir husus olmadığı ortaya çıkar. Ayrıca birden fazla kadınla
evlenmek dinî bir mecburiyet de değildir. Ne erkek ve ne de kadın bunu
kabule mecburdur. Bir erkek, lüzum görürse bu ruhsattan istifade eder,
lüzum görmezse bir hanımla yetinir. Kadın da bir mecburiyet görürse evli
bir erkekle evlenmeye muvafakat eder, bir mecburiyet görmezse muvafakat
etmez.
Uyurken bir
kimsenin üzerine düşüp ölümüne sebep olan kişiye kısas gerekmez. Çünkü bu,
hata sebebiyle meydana gelen bir öldürme olayıdır. Bunun hükmü kısmen hata
ile öldürmenin hükmü gibidir. Bu anne iki ay kefaret orucu tutar.
Anne ve baba
mülkiyet hakkını zedelemeksizin ve ma'kul
ölçüler içinde ihtiyaçlarına göre, çocukların mallarından
yararlanabilirler.
İslamî
hükümlere göre, bir kimse çocuklarını reddedip, mirasından mahrum edemez.
Dinî hükümlere göre bunun geçerliliği yoktur.
İslam dinine
göre eşinin ve çocuklarının geçimi erkeğe aittir. Erkek evinin
ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Eğer erkek imkanı olduğu halde evin
normal ihtiyaçlarına yetecek kadar eş ve çocuklarına elindeki paradan
harcamıyorsa, eşinin geçim ve temel ihtiyaçları için, kocasından haber-siz
olarak ihtiyaçları olan parayı almasında bir sakınca yoktur.
Koca,
ailenin reisidir ve evinin nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Kazanç
yollarının meşru-luğuna riayet onun
sorumluluğundandır. Ancak, kadın, kocasını bu emirlere riayet etmeğe
zorla-malıdır. Etkileyemezse bu kazançtan yiyebilir, vebali kocaya aittir.
Bizzat çalıntı olduğunu bildiği maldan yiyemez. Böyle bir durumla karşı
karşıya kalan bir kadın, mümkün olduğu kadar kocanın helal kazancından
istifade etmelidir.
Kişinin
ibadetler gibi Allah'a karşı mükellef olduğu görevlerini yerine
getirmemesi, meşru kazancı haram yapmaz.
Bir kocanın,
eşinin farz olan namazına, orucuna ve dinin emrine uygun olan tesettürüne
müdahale hakkı yoktur. Çünkü Allah'a isyan hususunda hiç kimseye itaat ve
uyma mecburiyeti söz konusu değildir. Ancak ailenin huzur ve saadetinin
bozul-mamasına büyük bir önem vermekte olan İslam dinine göre, kocasının
izni olmadan kadın, nafile oruç tutamaz. Tuttuğu takdirde kocası
tarafından bozdurulabilir. Alimlerin çoğunluğuna göre kazası da gerekmez.
Ana-babanın
evlatlarına nasıl ve ne şekilde yetiştireceği hakkında Peygamberimiz
(S.A.V.):
"Evlilik
çağına geldiğinde evlendirmek, tahsil yaptırmak ve iyi bir isim vermek
çocuğun babası üzerindeki haklarındandır" buyurmuştur.
Diğer bir
hadisde: "Helal rızık
yedirmek, atıcılığı ve yüzmeyi öğretmek ve tahsil yaptırmak çocuğun babası
üzerindeki haklardandır." Başka bir hadis-de de: "Çocuklarınıza ikramda
bulunun ve onları iyi bir şekilde eğiîin ki
sizin bağışlanmanıza vesile olsun" buyrulmuştur. (Tecrid-i
Sarih, C. 4/592)
Yine
çocuklara ana-babanın görevleri ile ilgili olarak
Peygan-ıberimiz (S.A.V.): "Çocuklar
yedi yaşına girince, onlardan namaz kılmalarını isteyin. On yaşına
bastıkları halde kıimak istemezlerse onları
te'dib edin ve bu yaştan itibaren yataklarını
ayırın" buyurmuştur. (Riyazü's-Salihin,
c. 1, 338/299)
Yukarıdaki
hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere çocuklar reşit oluncaya kadar
ana-baba kendisine düşen görevleri yerine getirmekten sorumludur.
Büluğ çağından sonra sorumluluk, herkesin
kendi-sine aittir. Ancak güzel öğüt ve sözlerle daima onlara rehberlik
görevi devam ettirilmelidir.
Kocasından
boşanan veya kocası ölen bir kadın "iddet" denilen bir süre beklemeden
evlenemez. Boşanan kadının iddet süresi, boşandıktan sonra üç defa adet
görüp temizlenmesi; adetten kesilmiş ise üç ay beklemesi kocası ölenin ise
ölümden sonra dört ay on gün beklemesidir. Şayet bunlar hamile iseler,
iddet süresi doğum ile sona erer.
Dul kadın
iddet süresi bittikten sonra isterse evlenir. İffetini koruyarak
evlenmeden hayatını sürdürmesinde de dinen bir sakınca yoktur. "Nikah
altında ölmek gerekir" şeklindeki söylentinin sağlam dayanağı yoktur.
Erkeklerde
avret, göbeğin altından dizin altına kadar; kadınlarda ise el, yüz ve
ayaklar hariç bütün uzuvlardır. Avret olan yerlerin açılması ve o yerlere
bakılması haramdır. Ancak bir erkek, karı-sının yüzüne göğsüne pazı ve
baldırlarına baka-bilir. Tenasül uzuvlarına ise zaruret bulunmadıkça
bakmamalıdır. Ameliyat ve tedavi için, erkek olsun kadın olsun, herhangi
bir kimsenin avret yerine bakılması gerekirse zaruret miktarınca bakmak ve
baktırmak caizdir. Elde olmayan sebeplerle hasta-nın
açılmış bulunan avret yerlerine kasdî olmadan
bir defa bakmakta günah yoktur. Tekrar tekrar
bakılması ise haramdır. Böyle bir durumda hastanın edep yerleri hemen
örtülmeli, mümkün olduğu kadar açılmasına meydan verilmemelidir.
Tuvalette
konuşmak caiz olmakla birlikte edebe aykırı olduğu için mekruhtur. Bir
zaruret olmadıkça konuşmamak İslamî terbiye
gereğidir.
Zararlı
olmayan hayvanlar öldürülemez, dövülemez. Zararlarını def etmek için
yılan, akrep ve fare gibi hayvanlar; sinek, kene ve pire gibi haşereler
öldürülebilir. Ancak, hiçbir hayvan eza edilerek ve ateşe atılarak
öldürülemez.
Camiler,
Müslümanların ibadet yerleridir. Camiler, adabı çerçevesinde sadece düğün
için değil, diğer toplanma ve irşad gibi faaliyetler için de
kullanılabilir. Ancak, her düğünde biraz da eğlence ve şenlik bulunacağı
için düğünlerin cami hariminde yapılması uygun
değildir. Camilerde nikah-kıymak müstehaptır.
Cami lokallerinde aynı şeyleri ifa etmek caizdir.
Kamu arazisi
devlet adına tüm vatandaşların ve gelecek nesillerin malıdır. Demek ki bu
tür arazi sahipsiz değildir. Ammenin malıdır. Halkı temsil eden devletin
izni olmadan alınan kamu arazisi gasp edilmiş demektir. Böyle bir arazi
üzerinde, izinsiz olarak bir şey yapılamaz. Cami yapmak için usulüne uygun
olarak devletten izin alınmalıdır.
Dinimizde
tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla fotoğraf, resim ve heykel
yapılması haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri
İslam ahlakına ve adabına aykırı olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra
resimleri gibi cansız şeylerin resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla
iştigal edilmesini caiz görmüşlerdir. İslam alimleri aynı zamanda tapınma
ve tazim amacı güdülmeyen ve umumî adaba aykırı olmayan canlı varlıkların
resimlerinin yapılmasını da caiz görmüşlerdir.
Müstehcen ve
gayri ahlaki fotoğraf ve resimlerin yapılması veya çekilmesi ise dinen
caiz değildir.
Gerek anne
ve babanın, gerekse saygı duyulan kimselerin fotoğraflarını, şüphesiz
ubudiyet ve tazim kasdı olmaksızın, evde uygun bir yere hatıra olarak
asmak caizdir. Ancak, canlı resmi bulunan yerde namaz kılmak mekruh
görülmüştür.
Her insan,
kendisine yakın olanları, uzak olanlara göre daha çok sever, onların
sevinç ve kederlerine, kendisine uzak kimselere göre daha çok' ortak olur.
Bu duygu insanda tabiidir ve herkeste doğuştan vardır. Nitekim çocuğa
"bunlar senin annen ve babandır, bunları sevmelisin" diye bir şey
öğretilmeden, çocuk anne babasını ve her gün çevresinde olan kişileri,
yabancılara göre daha çok sever.
Bu anlamda,
bir insan, mensubu olduğu milleti de, diğer toplumlardan daha farklı bir
şekilde sever, onun başarıları ile onurlanır, başarısızlıklarından elem
ve üzüntü duyar. Bu anlamda milliyetçilik meşrudur ve hiç bir sakıncası
yoktur. Ancak, bu duygu, kişiyi mensup olduğu millet dışında, diğer insan
ve toplumları hor görmeğe, onlara zulüm ve haksızlık yapmağa sevk eden bir
boyuta ulaşırsa, buna ırkçılık veya kavmiyetçilik denir. Irkçılık ve
kavmiyetçilik ise, dinimizde haramdır. Görüldüğü üzere ırkçılığın,
milliyetçilik ile bir ilgisi yoktur. Bunlar farklı kavramlardır.
Göz değmesi
çok kere vakidir. Tecrübe ve müşahedeler bunu göstermektedir.
Nitekim bir
hadis-i şerifte: "Kendisinin veya Müslüman kardeşinin bir şeyi, bir
kimsenin hoşuna gîdince ona bereketle dua etsin. Çünkü göz değmesi haktır"
(İbn Mace, Sünen,
2/1159-1160, Hadis No: 3508-3509) buyurulmuştur.
Diğer bir
hadis-i şerifte de: "Her kim hoşuna giden bir şey görürse:
Maşaallah, la kuvvete
ltla billah, derse ona göz zarar vermez" (Keşfü'l-hafa,
Hadis No: 1797) buyrulmuştur.
Ayrıca,
Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz göz değmesine
karşı Ayetü'l-Kürsî
ile İhlas ve Muavvizeteyn
(Felak ve Nas)
surelerini okuduğu ve ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu
rivayef edilmektedir. (Tecrid-i
Sarih Tercemesi 12/90, Hadis No: 1932)
Başkasının
malını haksız yere yemenin yollarından biri de rüşvettir. Rüşveti veren de
alanda tüm vatandaşları ilgilendiren bir hakka tecavüz etmişlerdir. Çünkü
rüşvetle yapılan yanlış işten birileri yararlanırken, birileri de mutlaka
zarar görür. Bu nedenle İslam hem vermeyi hem de almayı büyük günahlardan
saymıştır. Rüşvetten kazanılan bir geliri yemek kesinlikle haramdır.
Hakkını
başka bir yolla alamama durumunda verilen rüşvetin günahı ise alana
aittir. Çünkü bunda verenin, haksızlık demek olan zulmü gidermek amacı
vardır.
Gümrük
vergisi, ithal edilen maldan devletin aldığı bir vergidir. Bu ve diğer
vergiler hizmet olarak halka geri döner. Bu vergilerde ülkenin ve onda
yaşayan insanların hepsinin hakkı vardır. Vergi ödemeyen kişi de bu
hizmetlerden yararlanmaktadır. Bu sebeple ödemesi gereken vergileri
ödemeyen kimseler, vergi ödeyenleri sömürmüş ve haksız kazanç elde etmiş
olurlar.
Ayrıca,
malını gümrüksüz geçirmek isteyenler yalan beyan ya
da rüşvetten dolayı günahkar olurlar.
Dinimizde
yalan söylemek ve yalan beyanda bulunmak haramdır. Bu itibarla bir
kimsenin 2 çocuğu olduğu halde 3 veya 4 çocuğu varmış gibi beyanda
bulunarak hakkı olmayan parayı alması da haramdır.
Devletin
kanunlarla kurduğu çalışanlarla ilgili kurumların bünyesinde bulunmak
caizdir. Gerekli kesintilere katılmak meşrudur. Her teşekkül bu
kesintilerle kendi mensuplarına yardım etmektedir. Gerek emeklilik ve
gerekse işsiz kalma durumlarında yapılan ödemeyi almak da meşrudur. Bunun
kuralları tamamen devletin geliştirdiği mevzuata bağlıdır. Kişi işe
girerken bu şartları kabul ederek girmektedir. Her iki taraf da
akitlerindeki şartlara uymak durumundadır.
Ancak, yalan
beyanda bulunarak veya çalışabildiği halde çalışamaz raporları alarak
çalışmadan veya işsiz görünerek işsizlik parası almak caiz değildir. Bu
gayri müslim ülkede de olsa aynı-dır, çünkü bu
bir kandırmadır.
Bir yitiği
bulunduğu yerden almanın hükmü, çeşitli itibarlara göre bazen
mübah, bazen mendup,
bazen vacip, bazen da haram olabilir.
Görüldüğü
yerde bırakıldığı takdirde zayi olma tehlikesi olmayan bir yitiği,
sahibine vermek üzere alıp kaldırmak mübah;
zayi olması ihtimali bulunan bir yitiği, sahibine vermek üzere almak
mendup; zayi olmasından korkulan bir yitiği
sahibine vermek üzere alıp saklamak vacip; sahibine vermek niyetiyle değil
de kendisine mal etmek maksadıyla almak ise, haramdır.
Bir kimsenin
sahibini bulunca kendisine vermek üzere aldığı bir yitik mal, onun elinde
emanet hükmündedir. Kusuru olmaksızın kaybolur veya bir zarar görürse,
ödenmesi gerekmez. Fakat, sahi-bine vermek için değil de, kendisine mal
etmek üzere almış ise, bulan kişinin kusuru olmadan da kaybolsa veya bir
zarara uğrasa, ödemesi gerekir.
Yitiği bulan
b.u malın sahibini bulmak için bir yıl malı bekletir ve uygun sürelerle
ilan eder. İlan müddeti en çok bir senedir. Bulunan bir şeyin önem
derecesine ve sahibinin arama ihtimaline göre, bu süre daha kısa da
olabilir. ilan sonunda sahibi çıkarsa ona verilir. Çıkmazsa yoksullara
veya bir hayır kurumuna verilir. Yitik olarak bulunan malların resmî
makamlara teslimi de mümkündür. Bulan yoksul ise kendisi de
yararlanabilir.
Alacaklısı,
arandığı halde bulunamayan veya sahibi belli olmayan, ölmüş veya
mirascıları da kalmamış bir borcun ödenmesi ve
onun manevî mesuliyetinden vebalinden kurtulmak için şu şekil-de hareket
edilmesi uygun olur.
Alacaklı
öldüğü takdirde mirası varislerine intikal ettiğinden, borçlu borcunu
onlara ödediği takdirde mesuliyetten kurtulmuş olur. Şayet varisi yoksa
veya nerede oldukları bilinmiyorsa, borcun o kişinin namına fakirlere,
hayır kurumlarına, yahut hazineye, alacaklı gayr-i
müslimse ancak hazineye verilmesi gerekir.
İster
Müslüman, ister gayr-ı müslim olsun,
başkasının hakkını üzerine geçirmenin vebal ve sorumluluğu çok ağırdır.
Helallaşmak daha zor olacağı için, gayr-ı
müslimin hakkına tecavüzün sorumluluğu daha da
önemlidir. Dolayısıyla ister Müslüman, ister gayr-ı
müslim olsun, dünyada ödenmeyen veya helallik elde edilmeyen hakkın
karşılığı ahirette sorulur.
Bu itibarla;
gerek Müslüman, gerek gayr-ı müslim olsun, bir
başkasının üzerimize geçmiş hakiarını
kendilerine iade etmek, ölmüşlerse, varislerine vermek veya onlarla
helallaşmak gerekir. 0 da mümkün değilse
Müslüman hakkı için, bir hayır kurumuna tasaddukta bulunmak ve gayr-ı
müslim hakkı için de amme
menfaatına olan bir işe sarfetmek veya
hazineye yatırmak suretiyle, hayatta iken, kul hakkı sorumluluğundan
kurtulmak gerekir.
Belli bir
sahibi bulunmayan haram servet, hayrî
hizmetlere sarfedilerek elden çıkarılır.
Ancak, bundan sevap beklenmez. Ancak, hayrî
hizmetlere sarfetmek
niyyet ve maksadıyle, dinen meşru
olmayan yollardan kazanç. sağlama girişiminde bulunulamaz.
Kar ve zarar
ortaklığı şeklinde meşru' ticaret gayesiyle kurulmuş bulunan finans
kurumlarının mudi'lerine dağıttığı kar payı faiz değildir.
Herhangi bir
sebeple borçlanan kimse, vadesinde borcunu ödemeden, paranın değeri (satın
alma gücü) değişirse, borcun ne şekilde ödeneceği konusunda, İslam
müctehid ve fakihleri
farklı görüşler ortaya koymuşlar.
Ebu
Hanife'ye göre, para tedavülde olduğu sürece,
değeri ister artsın, ister eksilsin, borç aynen ödenir. Para değerindeki
değişmenin, ödenecek miktar üzerinde bir etkisi olmaz.
İmam Ebu
Yusufa göre, borcun sabit olduğu (sözleşmenin
yapıldığı) tarihteki değeri, kullanılmakta olan bir başka para veya altına
göre takdir edilip ödenmesi gerekir.
İmam
Muhammed'e göre ise, bu durumda sözleşmenin yapıldığı zamana değil;
paranın değerinin değiştiği zamana itibar edilir.
Günümüzde
özellikle az gelişmiş ülkelerde para sürekli değer kaybetmekte, gün
geçtikçe satın alma gücü azalmaktadır. Bu
sebeple, seneler öncesine ait bir borç, -Ebu
Hanife'nin ictihadına uyularak -aynen
ödendiği takdirde, alacaklı zarara uğramaktadır. Oysa, dinimizde başkasına
zarar vermek ve başkası yüzünden zarar görmek yoktur. Nitekim, Fıkıh
kitaplarında Ebu Hanife'nin Muhammed'in
görüşlerinin müftabih olduğu belirtilmektedir.
Ancak, zamanımızda para değeri çok sık -hemen hergün-
değişmekte olduğundan İmam Muhammed'in ictihadı,
uygulamada önemli bir kolaylık sağlamamaktadır.
Bu itibarla,
önceki borçların ödenmesinde İmam Ebu Yusuf'un
ictihadına uyularak, paranın, borcun gerçekleştiği tarihteki
değerinin (satın alma gücünün) dikkate alınması ve ayrıca
taratiarın helallaşmaları
uygun olur.
Bir
borçlanma işleminde faizin gerçekleşmesi için, alacaklı ile borçlu
arasında, borç dışında alacaklıya az veya çok bir fazlalık ödeneceğine
dair hakiki veya hükmî bir akdin bulunması gerekir.
Hakiki faiz
akdi, fazlalık ödeneceğinin söz veya yazı ile ifade edilip, karşılıklı
kabul edilmesi; hükmî faiz ise, horcun az veya çok bir fazlalıkla
ödeneceğinin, taraflarca önceden bilinmesi ve bu bilgiye istinaden akdin
yapılmasıdır. Borcun az veya çok, herhangi bir fazlalıkla birlikte
ödeneceği konusunda hakiki veya hükmî bir akit bulunmadığı ve alacaklının
da böyle bir talebi ve beklentisi olmadığı halde, borçlunun borcunu bir
miktar fazlasıyla ödemesi (yani alacaklıya borcu dışında herhangi ek bir
şey daha vermesi) halinde, bu fazlalığı faiz saymamak mümkündür.
İslam
müctehid ve fakihlerinin
çoğunluğuna göre, Müslüman için İslam ülkelerinde yapılması haram olan bir
şeyin İslam ülkesi olmayan yani daru'l-harp
sayılan yelerde yapılması da haramdır, Bu itibarla, İslam ülkelerinde
haram olan faizli akitlerin yapılması, İslam ülkesi olmayan yerlerde de
haramdır. Kaldı ki Müslümanlar gayr-ı müslim
ülkelerin bankalarındaki cüz'î bir faizle
bekletilen dövizleriyle bu ülkenin iktisadına hizmet etmiş, katkıda
bulunmuş olurlar.
172-
Daru'l-Harpte kumar, faiz haram olmaz
diyorlar, ne dersiniz?
Müslümanlar
çeşitli maksatlarla barış dönemlerinde daru'l-harpte
bulunabilirler. Onların bu ülkelerdeki davranışları İslam bilginlerince
ele alınmış ve sonuçlandırılmıştır.
İki Müslüman
arasındaki her nevi münasebet ve muameleye ülke farkının tesir etmeyeceği,
nerede bulunursa bulunsunlar Müslümanlar dinin emir ve yasaklarına riayet
etmeleri gerektiği hükümde ittifak vardır. İmam Ebu
Hanife ve İmam Muhammed, daru'1-harp denilen küfür ülkesinde,
kafirin malının dokunulmazlığı bulunmadığı gerekçesiyle, Müslüman’ın
harbînin malını kendi rızasıyla faiz, kumar gibi fasit akitlerle almasını
caiz görmüşlerse de, bu tür fasit akitlerin daru'l-harpte
de alsa, iki Müslüman arasında yapılması -bu imamlar dahil- bütün
müctehidlere göre haramdır. Günümüzde Almanya
ve benzeri gayr-i müslim ülke bankalarında
Müslümanların da paraları bulunduğundan, buralardaki faizli akitler,
Müslümanlar arasında cereyan etmiş olmaktadır. Bu itibarla, Almanya ve
benzeri ülkelerde harbi ile de olsa Müslüman için kumar, faiz ve dinin
haram saydığı fiilleri işlemek mübah değildir.
Çünkü:
1. Kitap ve
sünnette emir ve yasaklar helal ve haram hükümleri -zaruret hali dışında-
bir şeyle takyit edilmemiş, bir şarta bağlanmamıştır.
2. Bir
Müslüman gayr-i müslim ülkeye
emanla yani giriş izniyle girmektedir. Bu
izinle toprağına girdiği ülke vatandaşına zarar vermemek durumundadır.
3.
Daru'l-harpte Müslümanların velayet, sulta ve
selahiyetleri tam olmadığından burada hak
talep edilince, hakimin harbî (gayr-i müslim
ülke vatandaşı) lehine hükmetmesi mümkündür.
4.
Daru'l-harp sakinlerinin malı Müslümanlara her
zaman değil, ancak harp halinde helaldir. İzin, eman,
anlaşma hallerinde karşılıklı mal ve can emniyeti vardır.
Bu deliller
karşılaştırılınca Ebu Yusuf'un "Müslümanlar nerede olursa olsunlar,
islamî ahkam ile bağlıdırlar" şeklinde ifade
ettiği görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır.
İslam'a göre
ailenin geçimini temin etmek, hanımını yedirmek, giydirmek, barındırmak,
öteki sosyal, ahlakî ve dinî açılardan ihtiyaçları ile ilgilenmek aile
reisi durumunda bulunan erkeğin görevidir. Kadın ev işleri, çocuğunun
bakımı haricinde dışarıda çalışıp kazanmakla mükellef değildir. Ancak,
çalışacağı işe kocası müsaade eder, o iş kadının yapabileceği bir iş
olursa, iş yerinde İslamî tesettür kurallarına
uyarak, iffetini koru-yarak, dinî ve millî varlığından terbiye ve
şahsi-yetinden bir şey kaybetmeden erkeklerle ancak işi ile ilgili
hususlarda ilgilenip laubali olmadan yuvası dışında çalışmasında bir
sakınca olmaz.
İslam
müctehidlerinin çoğunluğuna göre dinimizin
haram kıldığı alkollü içkileri sadece islam
ülkelerinde değil, daru'l-harp sayılan
ülkelerde de bir Müslüman tarafından alım-satımı caiz değildir. Böyle
meşru olmayan yollarla elde edilen kazanç da haramdır.
Ta'zim
maksadı olmaksızın, görmek ve bilgi edinmek için, kiliseye gitmekte ve
özellikle tarihi kiliseleri mimarî ve sanat açısından tetkik etmek
gayesiyle gezmekte bir sakınca yoktur.
Tarihî
yerleri ve tarihî eserleri gezmek kültürü geliştirme açısından sakıncalı
olmadığı gibi dinimizin teşvik ettiği hususlardandır.
|