1- Küllî ve
Cüz'î irade ne demektir, açıklar mısınız?
İrade:
istemek, dilemek, seçmek, iki veya daha çok alternatiflerden birine karar
vermek demektir.
Allahu
Teala'nın "irade" sıfatı vardır.
Allahu Teala'nın
iradesi demek, Allah'ın, mümkinattan her
birini, sonsuz hallerden ve vakitlerden birine tayin ve tahsis buyurması
demektir.
Burada geçen
"mümkinat"tan maksat, olmasını veya
olmamasını, varlığını veya yokluğunu aklın caiz gördüğü şeylerdir. İşte bu
şeylerin varlığına veya yokluğuna, olmasına veya olmamasına karar vermek
Allahu Teala'nın
iradesini ilgilendiren bir husustur; buna karar vermek Allah'ın işidir. Bu
kararın kaynağı da Allah'ın "irade" sıfatıdır. Bu iradeye "irade-i
ilahiyye=ilahî irade" denir.
Bir de
Allah'ın kullarına verdiği bir "irade" vardır ki, kul, kendisini
ilgilendiren, kendi yaptığı işlerde bu iradesini kullanarak karar verir.
İşte irade-i külliyye ve irade-i
cüz'iyye terimleri, kula ait olan bu irade ile
ilgilidir. Şöyle ki:
Kulda
bi'l-kuvve mevcut olan irade gücüne "küllî
irade" denir. Bu irade kullanılmaya hazır olan, ancak henüz kullanılmayan
"potansiyel irade" demektir. Bu durumdaki iradenin herhangi bir olaya
yönelme, herhangi bir şeyin olmasına veya olmamasına karar verme gibi bir
işlevi yoktur; yani bu irade, insanın fiilen kullanmadığı bir iradedir.
Dolayısıyla insan, kullanmadığı böyle bir iradeden sorumlu da değildir.
Cüz'î
irade ise, küllî iradenin, başka bir ifade ile irade gücünün
kullanılmasıdır; yani herhangi bir şeyin yapılması veya yapılmaması
şıklarından birinin tercihidir. İşte insanı sorumlu kılan, bu iradedir.
Şayet insan küllî iradesini, cüz'î irade
haline getirirse, yani, irade gücünü kullanarak herhangi bir şeye karar
verirse ve verdiği bu kararın gereğini yaparsa, işte insan bu yaptığından
dolayı sevap veya günah kazanır; yaptığı Allah'ın rızasına uygunsa mükafat
görür; değilse ceza görür.
Bir de bu
terimlere benzer "kudret-i külliyye" ve
"kudret-i cüz'iyye" terimleri vardır ve bunlar
da insandaki "kudret" sıfatıyla ilgilidir. Bunlardan "kudret-i
külliyye" insandaki potansiyel kudret
sıfatını, yani bu sıfatın herhangi bir olaya yönelmemiş, ortaya çıkmamış
halini, kudret-i cüz'iyye de bu kudret
sıfatının herhangi bir olayda kullanılma durumunu ifade eder.
Ecel, kelime
olarak mutlak vakit, bir şeyin müddeti veya bir şeyin müddetinin sonu
anlamındadır. Daha sonra bu kelime insan ömrünün sonu anlamında
kullanılmış ve bu manada meşhur olmuştur. Ecel hayatın son bulması ve
ölümün gerçekleştiği zamandır. Bu anlamı ile her canlı için tek bir ecel
vardır. Bu ecel Allah'ın kaza ve takdiriyle olup, asla değişmez.
Belirlenen ecel, vaktinden ne önce gelebilir ne de o vakitten sonraya
kalabilir. Bu hususla ilgili Kur'an-ı Kerim'de
şöyle buyrulmaktadır. "Her ümmetin takdir
edilmiş bir eceli vardır.
Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler."
(Yunus suresi, ayet: 49)
Ehli
Sünnetin görüşüne göre öldürülen kişi kendi eceliyle ölmüştür. Katilin
öldürmesi ile o kişinin eceli değişmiş ve ömrü kısalmış olmaz. Ecel,
hayatın tereddütsüz ve kesin olarak son bulduğu zamandır. Katilin
mes'ul olması, Allah'ın kesin olarak
yasakladığı cana kıyma yasağını işlemiş olmasındandır.
Bütün
günahlardan tevbe etmek ve
tevbeyi geciktirmemek gerekir. Fakat
tevbe kapısı, can boğaza gelinceye kadar
açıktır. Bu konuda Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Bir kul can
çekişmeye başlamadıkça Allahu Teala onun
tevbesini kabul eder" buyurmuşlardır. Bu
hadis-i şerif, ruhu boğazına gelmeden, can çekişmeye başlamadan kulun
tevbesinin kabul olunacağını
bildirmektedır, Aksi takdirde can boğaza
gelip, hayattan ümit kesilip ahiret ahvalinin
görülmeğe başlandığı zaman, yapılan tevbe ise
geçerli değildir. Bu hususta Allahu Teala
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
"Kötülükleri yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip
çatınca: "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile
kafir olarak ölünler için (kabul edilecek) tevbe
yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırladık." (Nisa, 18)
Dinden
olduğu kesinlikle bilinen şeylerden birini inkar veya dini hükümleri alaya
almak; dine, imana sövmek... gibi küfrü gerektiren söz ve davranışlarda
bulunmadıkça "tecdid-i iman ve
tecdid-i nikah" gerekmez.
Bir
Müslüman, Allah korusun, küfrü gerektiren bir davranışta bulunursa,
tevbe istiğfar ederek imanını ve evli ise
nikahını yenilemesi gerekir.
Şefaat,
suçlu veya yardıma muhtaç veya iyiliğe layık olanlar hakkında af, iyilik
ve lutuf ricasında bulunmak demektir.
Ahirette
şefaatın varlığı, ayet ve tevatüre varan sahih
hadis-i şeriflerle sabittir. (El-Bakara, 123; Taha,
109; Sebe, 23; Gafir,
18; Muharnmed, 19;
Müddessir, 48 ve daha bazı ayetler.)
Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in kıyamet
gününde, bütün mahşer halkının, mahşer yerinin şiddet ve dehşetinden
kurtulması ve bir an evvel hesabın kolayca görülmesi için büyük ve umumî
şefaatı vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz'in bu büyük
şefaatından başka, azabı haketmiş bazı
mü'minlerin cehennemden kurtulması, bazı
mü'minlerin hesaba çekilmeden cennete girmesi,
cennete giren mü'minlerin derecelerinin
yükseltilmesi gibi şefaatleri de olacaktır. Bu
şefaatlardan en fazla istifade edeceklerin de kamil ve muhlis
mü'minler olduğunda şüphe yoktur.
Mahşerden
sonra da her peygambere Cenab-ı Hak tarafından
kendi ümmeti hakkında şefaat izni verileceği gibi şehitlerin ve
salih kişilerin de şefaat etmelerine izin
verilecektir. Fiilen cehenneme girmiş günahkarların cehennemden
çıkarılması için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in
şefaatı olacağı gibi bazı
ehl-i cennetin de şefaatleri olacaktır.
Ehl-i
Sünnet inancına göre, amel imandan cüz değildir. Bu itibarla, dinden
olduğu kesinlikle bilinen hükümlerin aslını inkar etmemek şartı ile, bir
kimsenin dinî hükümlere riayet etmemesi, onu din sınırları dışına
çıkarmasa da şüphesiz, dinin emir ve yasaklarına uymayan bu kişi günahkar
olur. Günahı karşılığında tevbe etmez veya
Allah Teala meccanen affetmezse cezasını
çeker.
Kabir azabı
vardır ve haktır. Buna delalet eden ayetler olduğu gibi tevatür derecesine
varan hadis-i şerifler de vardır. (İbrahim Süresi, 27;
Taha Suresi, 24;Mü'min
Suresi, 46)
. Kabir
hayatı ve kabir azabı sözü ile, cesedin defnedildiği yer ve bu yerde
gördüğü azab kasdedilmez.
Bundan maksat, ölümden sonra mahşerde tekrar dirilişe kadar
geçecek zaman içindeki mutlu bir hayat veya
azaptır. Her ölü, ister bir kabre defnedilsin, ister denizlerin
derinliklerinde kaybolup gitsin, isterse hayvanlar tarafından parçalanıp
yenilsin, mut'aka ya
nimetler içinde olacak veya azab görecektir.
Kafirler ve asî olan bazı mü'minler
azab görecekler; salih
mü'minler ise Allah
Teala'nın dilediği şekilde nimet içinde bulunacaklardır. Bu hususta
Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın
lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile
sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara
mazhar olmaktadırlar." (Al-i
imran, 169) ayeti ile Nuh kavmi hakkındaki:
"Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe
sokuldular..." (Nuh Suresi, 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil
etmektedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de; "Kabir
ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya
cehennem çukurlarından bir çukurdur" diye buyurmuşlardır.
Kabir azabı
hem ruha, hem de cesede her ikisine beraber yapılacaktır. Çünkü ölen
insanın ruhunun, kabirdeki cesediyle ilişkili olacağı sahih hadîslerde
belirtilmektedir. Nitekim insanın uyku halinde gördüğü güzel veya korkunç
rüyalar bunu açıklamaktadır. İnsan korkulu rüya görünce elem; İyi rüya
görünce de zevk duyuyor. Halbuki bu acı veya tatlı rüyayı görenlerin
yanında bulunanlar, onların ne acılarına ve ne de zevklerine muttali
olabiliyorlar. İşte bunun gibi ölüler de kabirlerinde
ya büyük bir neşe ve zevk içindedirler, ya
da çeşit çeşit azaplara maruz kalıyorlar.
Fakat biz onların bu hallerine muttali olamıyoruz.
İnsan,
"Eşref-i mahlukat", yani yaratılmışların en şereflisi olarak
yaratılmıştır. Dinimiz, insanların hem maddî, hem manevî yapısına tecavüz
etmeyi günah saymıştır. Cenab-ı Hak
Kur'an-ı Kerim'de insana verdiği nimetleri
sayarken: "Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi?" (El-Beled,
8, 9, 10) buyurarak, bu uzuvların önemini belirtmiştir. Bu itibarla insana
ve onun uzuvlarına yakışıksız sözlerle hakaret etmek, büyük vebali
muciptir. .
İslam
alimleri Müslümanların ağzı şehadet
kelimesinin mahalli olması itibariyle, Müslüman’ın ağzına söven kişinin
imanla ilişkisinin kesileceğini, hemen tevbe
edip imanını yenilemesini ve kelime-i şehadeti
getirmesi gerektiğini söylemişlerdir. (Bkz.
Damad C. l, s. 705) Şüphesiz bu durum,
niyet ve maksada göre değişir. Niyet, kişinin dinine imanına sövmek
olmadığı takdirde, küfür de söz konusu olmaz. Bu takdirde nikaha da bir
zarar gelmez. Şüphesiz, maksat, dine ve imana sövmek olmasa da, bu tür
çirkin sözler söylemenin vebali ağırdır.
Bir zaruret
olmadıkça küfrü yani dinden çıkmayı gerektiren ifadelerin telaffuzu
halinde dinden çıkılmış olur. Bu şekilde dinden çıkan kişinin, dini
hükümlere göre, eşiyle aralarındaki nikah bağı da kopar.
Ancak,
zorlanarak küfrü gerektiren sözleri söylemek zorunda kalan kişiler, bu
hükmün dışındadırlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim
Nahl süresi 106. ayetinde: "İmandan sonra
Allah'a karşı küfre saparak, -kalbi imanla mutmain olduğu halde
zorlananlar hariç-, küfre sinesini açan kimseler üstüne muhakkak ki,
Allah'tan bir gazap iner ve kendilerine büyük bir azap vardır"
buyurulmuştur.
Ayetin
manasıyla uyum içinde olan bir hadisinde Peygamber (S.A.V.): "Ümmetimden
hata ve unutmak veya zorlama sonucu vuku bulacak günahlar affolunmuştur"
buyurmuştur.
Ayetten ve
hadisten anlaşılan, küfrü gerektiren sözlerin isteyerek bilinçle
söylenmesi halinde dinden çıkılacağı, ancak, kalbi imanla dolu olduğu
halde zor ve baskı sonucu bu tür sözleri söyleyenin dinden çıkmayacağıdır.
Zorlama,
fıkıh dilinde: Bir kimseyi tehdit ve korkutma ile rızası olmaksızın bir
sözü söylemeye veya bir işi işlemeye mecbur bırakmaktır. Zorla-yanın, o
işi yaptırmaya muktedir olması da şart koşulmuştur.
Avrupa'da
işçi olabilmek maksadıyle, Müslüman olmadığını
söylemekte zorlama ile ilgili hükümler mevcut olmadığından bu sözlerin
söylenmesi caiz değildir. Zira bu kişi kendi irade ve seçeneğiyle bu
sözleri söylediğinden imanı hafife atmış ve böylece dinden çıkmış olur.
10-
Tevbesi olmayan günah var mıdır?
İslam;
itikad, ibadet ve muamelattan oluşur. itikat
kısmının ihlali küfrü, diğerlerinin ihlali ise günahı gerektirir.
Kişi kafir
olmadıkça günah işlemekle dinden çıkmaz. Küfür dışında günah işleyen kişi,
ne kafir ne de münafık olur, imandan çıkmaz. Bu nedenle
tevbesi olmayan günah yoktur.
Cenab-ı Allah "Ey iman edenler, samimi bir
tevbe ile Allah'a dönün" (Tahrim,
66/8) buyurarak günah işledikleri halde kişilere iman kelimesiyle hitap
etmiştir. Ancak, haramları ve helalları
yalanlayıp inkar etmemek gerekir.
Tevbe
etmekle kul hakkının sorumluluğundan kurtulunmaz.
Bunun için hak sahibinin hakkını ödemek ve
helallaşmak gerekir.
Çeşitli
hadis-i şeriflerde anaya-babaya asi olmak, yalan yere şahitlik yapmak,
yalan yere yemin etmek, haksız yere adam öldürmek, cephe-den kaçmak,
sihirbazlık yapmak, yetim malı yemek, içki içmek ve peygamberin (S.A.V.)
söylemediğini ona isnad etmek gibi günahlar
büyük günahlardan sayılmıştır. Bazı alimler bu tür büyük günahların kırk'a
kadar ulaşacağını beyan etmişlerdir.
Ehli
sünnetin görüşüne göre, ister büyük, ister küçük olsun, günah ve
masiyet, Allah'a şirk koşulmadıkça kişiyi
imandan çıkarmaz. Bu günahları isteyenlerin affedilmesi Allah'ın
meşietine bağlıdır. Diterse affeder veya
suçları kadar ceza gördükten sonra cennete girerler. Bu günahları işlerken
ölenler, haramları helal, helalları haram
itikat etmedilerse büyük günah işlemiş olurlar; fakat dinden çıkmazlar.
12-
Gaybten haber vermek, gelecekten ve olacaktan
haber vermek doğru mudur?
Gaybı
Allah'tan başka kimse bilmez. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de mealen: "De ki: Göklerde ve yerde,
Allah'tan başka kimse gaybı bilmez..."
(Nemi: 65) buyurulmuştur. Rasul-i Ekrem
(S.A.V.) Efendimiz de: "Kahin ve falcıya (gaybten
haber veren kişiye) inanan kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz" (Riyazü's-Salihin
Tercemesi, 3/219, Hadis No: 1701) "Ona inanan
kişi bana indirileni (kitabı ve vahyi) inkar etmiş olur" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel,
21 429 ve 4/66) buyurmuştur. Bu itibarla çeşitli akıl dışı
işlemlerle gelecekteki olaylar hakkında olumlu veya olumsuz haber vermek
iddiasına kalkışmak ve bunlara inanmak haramdır.
İnsan
dünyada hakiki şahsiyeti haiz olabilmek için bir takım dönemlerden
geçmektedir. İnsan sağ olarak doğmakla dünyadaki şahsiyeti başlar. Sonra
hak edinme ve bu haklardan istifade etme ehliyetini elde eder. Rüşt yaşına
erince Allah'a iman ve dini hükümlere uymak ve uygulamakla yükümlü olur.
Ancak, büluğ yani teklif çağına gelmeden vefat
eden çocuklar, günahsız sayıldıklarından dolayı
ahirette sual olunmazlar ve cennete girerler. Gayri
müslim çocukları konusunda İslam bilginleri
farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Doğru olan, bunların da Müslümanların
çocukları hükmünde olmalarıdır. Zira onlar da İslam fıtratı üzerine doğmuş
olup, erginlik çağına gelmeden öldükleri için günahsızdırlar. Bu yüzden
onlar da kabir sualinden muaf olup, cennete girerler. Peygamber (S.A.V.)
şöyle buyurmuştur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak
anne ve babası daha sonra kendi durumlarına göre onları
ya Yahudi, ya
Hıristiyan, ya da mecusî
yaparlar."
Hz. Muhammed
(S.A.V.) Efendimiz'in peygamber olarak
gönderilmesinden sonra, bütün insanların ve bilhassa Yahudi ve
Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in
Peygamberliğini tasdik edip İslam'ı kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde
kendi kitaplarını, dinlerini de inkar etmiş olurlar. Bu itibarla Allah'ın
birliğine, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna ve
Kur'an-ı Kerim'deki bütün esaslara, olduğu
gibi iman etmeyen hiç bir kimse İslam inancına göre cennete giremez.
Küçük ve
büyük günahların mahiyeti ve büyük günahların sayısı konusunda, İslam
bilginleri arasında görüş ayrılıkları vardır. Bazı bilginler, ayet-i
kerime ve hadis-i şeriflerde, büyük suç olduğu beyan edilen fiiller büyük
günahtır, demişlerdir.-Bazı bilginler ise, ayet ve hadis-i şeriflerde
(namaz kılmamak, zekat vermemek gibi) hakkında tehdit ve azap bildirilen
şeyler büyük günahlardandır, demişlerdir. Bir hadis-i şerifte ise,
tevbe edilmeyip, ısrarla işlenen küçük
günahların da büyük günaha dönüşeceği, ifade buyrulmuştur. Gerçek şu ki;
büyük ve
küçük günah izafi terimlerdir. Nitekim sevaplar da böyledir. Daha büyüğü
ile karşılaştırılan her şey küçüktür. Daha küçüğü ile karşılaştırılan bir
şey ise, karşılaştırıldığı şeye göre büyüktür. Bu itibarla aynı günah,
kendinden küçüğü ile mukayese edilirse, büyük sayılır; kendisinden büyüğü
ile mukayese edilince de küçük olur. Mutlak ve en büyük günah, şirk ve
küfürdür. Ondan büyük günah yoktur. Hadis-i şeriflerde büyük olduğu
belirtilen günahlar: Allah'a şirk koşmak, cana kıymak, sihir
yapmak, faizcilik yapmak, yetim malı yemek, zina yapmak, yalan
olarak zina
suçlamasında bulunmak, savaştan kaçmak, hırsızlık yapmak, içki kullanmak,
yalancı şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, başka-sının malını
gasbetmek... gibi tiil ve davranışlardır.
Büyük günahlardan dolayı Allah affetmez ise kul azap görür. Küçük
günahlardan dolayı da kulun azap görmesi ehli sünnet görüşüne göre caiz
görülmüştür.
Allah'a şirk
koşmak dışındaki tüm günahların şartlarına uygun olarak
tevbe edilmesi halinde affedileceği
bildirilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de
şöyle buyrulmuştur:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahlan
bağışlar."(Zümer, 53).
"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçı-nırsanız
sizin, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere
sokarız."(Nisa,
31)
Allahu
Teala Kur'an-ı Kerim'de 'Ve Allah elçisi
Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lanetledik).
Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri kişi) onlara
isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa
düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna
uymak dışında hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu
öldürmediler. Bilakis Allah onu (isa'yı) kendi
katına yükseltti. Allah ve izzet ve hikmet sahibidir." (Nisa, 157-158)
buyurmak suretiyle Hz. İsa'yı kendi katına yükselterek
yahudilerin onu öldüremediklerini beyan
buyurmaktadır. Görüldüğü üzere, ayet-i kerimede Hz. İsa'nın sağ olduğu
söylenmiyor, Onu Yahudilerin öldüremediği belirtiliyor.
İslam
bilginlerinin çoğunluğuna göre Allahu Teala
onu manevi semalardaki özel yerine yükseltmiştir. Bazı İslam bilginlerine
göre ise Allahu Teala onu
yahudilerden korumuş, yahudiler onu
öldürememiş, fakat eceli gelip vefat ettirmiş ve ruhunu
ref’etmiştir. Bu itibarla Hz. İsa'yı, bedenen
veya ruhen Allah kendi katına yükseltmiştir.
Biz
Müslümanlar Allah'ın peygamberlerine ve onlara indirilen
suhuf ve kitapların hepsine inanırız. Allah'ın
peygamberlerine gönderdiği kitaplar dört tanedir, bunlar Hz. Musa'ya
indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur,
Hz. İsa'ya indirilen İncil ve son peygamber Hz. Muhammed'e indirilen
Kur'an-ı Kerim'dir.
Ancak, Hz.
Peygamber'den önceki peygamberler ve kendilerine indirilen kitaplar belli
ve hususi bir kavme ve belirli bir zaman için gönderilmişlerdir. Bu
itibarla bu kitapların hükümleri de belirli kavim ve muayyen bir zaman
için geçerlidir. Hz. Peygamber'in peygamberliği ise hususi olma
yıp umumidir. Bütün insanlığa gönderilmiştir.
Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri, umumi ve kıyamete kadar devam
edecektir. Bu itibarla Hz. Peygamber'in din ve şeriatı, kendisinden evvel
geçen şeriatlerin Tevrat ve İncil'in
hükümlerini kaldırmıştır. Ayrıca bugün elde bulunan Tevrat, İncil,
indirildiği şekliyle muhafaza edilmiş değildir. Halen Hıristiyanların
elinde bulunan ve "Ahd-i
Cedid" adını taşıyan kitaplar, Hz. İsa'ya Allah tarafından
indirilen İncil değildir. Bu Ahd-i
Cedid mecmuası içinde yazarların isimlerine
göre adlandırılan dört incil vardır. Bunlar,
Hz. İsa'dan en aşağı yarım asır sonra yazılmıştır ve muhtevaları da
birbirinden farklıdır. Bu itibarla; bugün elde bulunan Tevrat, İncil ve
Zebur'u Allah'ın peygamberlerine indirdiği ilahî kitaplar olarak kabul
edemeyiz. Avrupalı yazar ve ilim adamlarının ileri gelenleri de bu
kitapların asıl mukaddes ve ilahî kitaplar olmadığını itiraf
etmektedirler. Semavî kitaplar içinde her yönden tağyir ve tahriften uzak,
indiği gibi muhafaza edilen ve kıyamete kadar da muhafazası
Allahu Teala tarafından garanti altına alınmış
olan yegane ilahî kitap, Kur'an-ı Kerim'dir.
Büyü veya
sihir, bir takım acaip işler vasıtasıyla,
başkaları üzerinde tesirler meydana getirmektir. Sihrin gözbağcılık
denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında, gerçek netice ve etkileri olan
çeşitleri de vardır.
Ancak,,
mahiyeti ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar
etmemiş;
fakat
itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar
verdiği, kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için
yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Sihir-bazın felah bulmayacağı" (Taha, 69)
beyan buyurulmuştur. Sihir ve büyüye karşı korunmak için, Allah'a sığınmak
ve muavvizeteyn denilen
Felak ve Nas sürelerini okumak tavsiye
edilir.
İnsanın
güzel bir olayla veya sözle karşılaştığında iyimserliğe; kötü bir hal ile
karşılaştığında ise kötümserliğe kapılması, yaratılıştan gelen fıtrî bir
hadisedir. Ancak, iyimserlik ve kötümserliğe kapılarak bu gibi hallerin
tesiri altında kalmak kişiyi evhama sevk edeceğinden kötü sonuçlar
doğurabilir.
Arapçadaki
"F-E-L" kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına
gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabil-dendir. Bu
manadaki fal için peygamberimiz:
"İslam'da
uğursuzluk yoktur. Ancak fal'ı (iyi sözü) beğenmekteyim" buyurmuştur.
Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve
dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah'a
güvenip O'ndan güç alarak hayatımızı değerlendirmek her
Müslümanın görevidir.
Günümüzde
halk arasında fai diye ifade edilen ve kahve
fincanı veya bir takım şeylere bakarak kişinin geleceği ile ilgili
hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır, dinimizde yeri yoktur.
Günümüzdeki
manası ile fal, cahiliyet döneminde
müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini tespit etmek ve gelecekle
ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona inanmak dinen caiz
değildir.
Mezhep;
gidilecek yol, benimsenen metod,
usuI ve görüş demektir. Dinde mezhep, herhangi
bir İslam müctehidinin
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden ilmî
metodlarla çıkardığı hükümlerdir.
Her
Müslümanın dinî meseleleri doğrudan doğruya
asıl kaynak olan Kur'an-ı Kerim ve sünnetten
öğrenmesi mümkün değildir. Bunu ancak kendilerini dini ilimlere verip,
ihtisas sahibi olan müctehid bilginler
yapabilirler. Bundan dolayı halk, bölgelerinde yetişen bu
müctehid bilginleri açıklamalarını,
görüşlerini benimseyip onlara uymuşlardır. Bir
müctehidin ictihad ve açıklamaları,
geniş halk tabakaları tarafından benimsenince. kendiliğinden o bilginin
adıyla bir fıkıh mezhebi ortaya çıkmış oluyor. Sahabeden sonra, Tabiîler
ve onlardan sonra gelen devirlerde bir çok müctehid
imamlar yetişmiş ve böylece bir çok fıkıh mezhepleri ortaya çıkmıştır.
Fakat zamanla bu mezheplerin çoğunun mensubu kalmamış ancak dört mezhep
hükümlerinin uygulaması devam edegelmiştir.
Tarikat,
hakka ermek için tutulan bir takım kuralları ve zikir yöntemleri bulunan
yol anlamınadır. Bu alanla ilgilenen Müslümanlara saflık ve duruluk
anlamına gelen sufi denile gelmiştir. İlk
sufiler kendilerinden tecrübeli ve yaşlı
üstadlardan geniş ölçüde faydalanmakla
beraber, belli bir tarikat kurmamışlardır. Görüşlerini ve manevi
tecrübelerini sohbet yoluyla çevrelerinde toplananlara aktara
gelmişlerdir.
Tarikatlar
6-7. asırlarda ortaya çıkmış, zamanla kurumsallaşmışlardır. Tarikatlarda
herkes kendi meşrebine, ruh yapısına, dünya görüşüne ve manevi zevkine
göre bir yol tutar.
Bir tarikata
intisab etmek gerekli midir?
İnsan, dinî
ve hukukî emirlere karşı mükellef olabilmesi için bir kaç devreden geçer.
Bu devreler, cenin, çocukluk, temyiz yaşı ve rüşd
devreleridir. Buluğ çağına eren ve reşid olan
her Müslüman dinî mükellefiyetlerine hiç aracı olmadan kendisi muhatap
olur. Zira dinî nasslar mükellef bulunan her
Müslüman’a dolaysız olarak yöneliktir. Bu manadan olmak üzere
Peygamberimiz (S.A.V.) İslam'da ruhbanlığın olmadığını bildirmiştir.
Allah
Peygamberimize dini insanlara iletme, tebliğ etme ve öğretme görevi
vermiş, kulların iman edip etmemelerinin bile onun yetkisinde olmadığını
bildirmiştir. Din bilginleri, tebliğciler, şeyhler ve bu yolda emek
verenlerin rolü de, dini ve güzel ahlakı öğretmek ve Müslümanlara bu
alanda kılavuz olmaktan ileri geçmez.
Kendisini
şeyh olarak sunan kişi, etrafındaki Müslümanlara dini doğru şekilde
öğretmeli, kendisinin ancak dini öğreten tebliğ eden ve çevresindekilere
yardımcı olan bir kişi olarak bildirmelidir. Bu faaliyetlerinde rehberi ve
önderi Kitap ve sahih sünnet olmalıdır. Bu iki kaynağa ters düşen
gelişmelere sebebiyet vermemelidir.
Son yıllarda
tarikat adına meydana gelen dinin tasvip etmediği gelişmelere çokça
rastlamak mümkündür. Bu gelişmeleri gözönünde
bulundurarak şunları söylemek gereklidir.
Tarikat
uygun tanımıyla alim ve kamil bir mürşidin denetiminde ibadet ve zikir
yoluna koyularak İslam'da tevhid hakikatine
ulaşmak için tutulan kulluk çizgisidir. Tarikat imamları kendi adlarına
birer tarikat kurmamışlar bu çalışmalarını guruplaşmalara götürecek bir
faaliyet olarak da sunmamışlardır. Ancak, kendilerinden sonra gelen
müridler o imamların
süluk ettikleri yoldan gittiklerinden bu yol o imamlara (şeyh)
nisbet edilmiştir. Bu itibarla, Müslüman için
asıl olan, inanmak, ibadet ve muamelat esaslarını ihtiva eden ve Allah
tarafından peygambere vahyedilerek insanlara
bildirilen hükümlerin tümüne bağlı kalmaktır. Hiçbir Müslüman’ın herhangi
bir tarikate girmek gibi bir dini yükümlülüğü
yoktur.
Rabıta
Arapça "Rabata" kökünden türemiştir.
Müslümanların birbirlerine bağlılığını, Allah yolunda sabretmelerini ve
bekçilik yapmalarını ifade eder. Daha sonra İslam ülkesi sınırlarında
bekleyenlere;
gerek süvari
ve gerek piyade olsun, genellikle "murabıt"
adı verilmiştir. Fıkıh terminolojisinde, "murabıt"
Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran, nöbet
bekleyen askerler demektir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu manada;
"Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve içindekilerden
hayırlıdır" buyurmuştur.
Bu kelime
ile ilgili mana ve yorumlar böyle iken, bazı mutasavvıflar onu değişik
manalarda kullanmışlardır. Onlara göre ribat
veya Rabıta: Müridin kalben şeyhi ile beraber olması, bağlantı kurması,
yani manevi birlikteliktir.
Müridin
kendine şeyh olarak seçtiği kişiyi yüceltip onun şahsını gönlünde tasavvur
edip tazim etmekten ibarettir ki, bazı müridler
yeterli temel dinî bilgiden mahrum oldukları için bu konuda aşırılığa da
düşebilmektedir.
Meşayih'in
ruhlarından yardım ve medet ummak, onların, menfaatı
temin edecek, mazarratları defedecek güçte olduklarına,
gaybı bildiklerine inanmak, insanın dünya ve
ahiret işlerinde bir takım tasarrufta
bulunabileceklerini zannetmek yanlıştır. Bunların kabirlerini aynı inançla
ziyaret edip onlara kurban adamak da dinen tehlikeli bir davranıştır.
Alimleri,
faziletli insanları, Allah dostlarını sevmek, ilim öğrendiği kişilere
karşı saygılı olmak bir Müslümandan beklenilen
bir davranıştır.
Ancak,
Allah'dan beklenilmesi gerekeni -kim olursa
olsun- başkalarından beklemek dinimizin tevhid
ruhuna aykırıdır. Bu anlamda rabrta, insanı
şirke kadar götürebilir.
22- Peygambere "vahy"
gelir derler "vahy" ne demektir?
Arapçada
süratle işaret etmek, bir işte sürat göstermek, yazı yazmak, elçi
göndermek, gizlice bir şey söylemek gibi lügat manası taşıyan vahyin dinî
manası: Allah'ın, ilim ve hidayet türünden kullarının bilmesini istediği
hususları seçtiği elçilerine gayrı mu'tad ve
gizli yöntemle bildirmesi demektir.
Allah'ın
Peygamberlerine vasıtasız veya melek-ler
aracılığıyla öğütlerini, emir ve yasaklarını bildirmesine
vahy denir. Allah'ın meleklerine hitabına da
vahy denir. "Rabbin meleklere, şüphesiz ben
sizinle beraberim, iman edenlere sebat telkin edin, diye
vahyediyordu..."(Enfal,
12)
Kur'an'a göre vahyin muhatabı Peygamberlerdir.
"Öncekiler gibi seni de, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş
olan bir ümmete sana vahyettiklerimizi onlara okuman için gönderdik."
(Ra'd, 30)
Vahyin bir
çok kısımları vardır:
a-Allah'ın,
aracı olmadan Peygambere vahy etmesi,
b- Elçisinin
kalbine ulaştırmak istediği bilgileri ilham yoluyla iletmesi,
c- Sadık
rü'ya şekli,
d-
Vahy meleği (Cebrail) vasıtasıyla vahyin geliş
şekli bunlardandır.
Vahy
getiren melek, Peygamber (SAV)'e bazen kendi gerçek görüntüsüyle, bazen
insan suretinde, gelmekteydi.
Kur'an-ı
Kerim, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla peygamberimize
gönderilen Altah Kelamıdır.
"Onlara de ki: Size. benim yanımda Allah'ın hazineleri var demiyorum. Ben,
gaybı bilmem. Size, hakikaten ben bir meleğim
de demiyorum. Ben. bana vahyedilenden
başkasına uymam."
(En'am, 50)
"0
gönderilen, vahiyden başka bir şey değildir;
Onu,
müthiş kuvvetlere malik, akıl ve fikir bakımından olgun olan Cebrail
öğretti..."(Necm, 4-5)
İlham kelime
olarak lokmayı tutturmak veya yutturmak anlamına gelmektedir. Terim olarak
ise, Allah'ın, kulun kalbine feyz yoluyla
ilka ettiği (koyduğu) bilgi veya özel mana
demektir.
İnsanın
kalbine Allah tarafından ilka edilen manaya
"ilham"; Şeytan tarafından ilka edilen
tikir ve manaya da "vesvese" denir. Buna göre
ilham hayır ve iyilik hissine münhasırdır. Kul bu bilgiyi bir gayret
göstermeden elde eder. Gazzali'ye göre
ilham'ın kaynağı ya Allah veya melektir.
Allah
kullarına yönelik sahiplik ve mürşitlik vasfını ya
herhangi bir kulunun kalbine bir mana veya fikir ilka
ederek veya peygamberlere risalet vermek
sureti ile gösterir. Birincisine ilham ikincisine ise
vahy denir. Veliler ilhamı almaya daha müsaittirler. Zira kalpleri
buna önceden hazırlanmıştır. İlham bu suretle, tefekkür ve istidlal yolu
ile değil de, gelen ilham'ın nasıl, nereden ve niçin geldiğini söylemesine
imkan vermeden, anî olarak kesbedilmesi
bakımından, ilm-i aklî'den, ayrılır. Bu,
Allah'ın bir feyzi olup, vahyden şu
bakımlardan ayrılır: Vahy getiren melek
peygamber tarafından görülebilir ve vahyde
mündemic olan mesajlar bütün beşeriyete
aittir. Halbuki ilham yalnızca buna mazhar
olan şahsa mahsustur.
İlham, İslam
bilginlerinin çoğunluğuna göre, kendisine ilham vaki olan kişi
dışındakiler için, hüccet sayılmaz. Ancak ilham peygamberden sadır olmuşsa
o takdirde hüccet sayılır. Sufilere göre ilham
kimden sadır olursa olsun hüccettir. '
Cumhurun
gerekçesi şudur: Eğer ilham hüccet kabul edilirse konu
zabtu rabt altına
alınamaz ve çeşitli tenakuz ve tezatlar yaşanır.
Tenasül
uzvundan gelen sıvılar meni, mezi ve
vedi olmak üzere üç çeşittir.
a) Meni:
Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvetli veya şehvetsiz olarak tenasül uzvundan
dışarıya çıkan ve kendine mahsus kokusu olan beyaz renkli koyu bir
sıvıdır.
b)Mezi:
Tenasül uzvunun intişarından sonra, şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli
ince sıvıya denir.
c)Vedi:
Küçük abdestten sonra gelen, kokusuz,
beyazımsı bulanık yapışkan sıvıdır.
Meni,
mezi ve vedi her
üçü de necistir. Diğer necasetlerde olduğu
gibi, elbiseye bulaşan el ayası kadar olan mikdarı
namazın sıhhatine engeldir.
Ancak,
mezi ve vedi
abdesti bozarsa da gusül yapmayı gerektirmez.
Meninin ise şehvetle yerin-den ayrıldıktan sonra, şehvetli veya şehvetsiz
olarak dışarıya çıkması ile gusül abdesti
gerekir.
25-
Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel hali
var mıdır?
Saçları veya
bıyıklan kına ve benzeri, suyun nüfuzuna engel olmayacak nitelikteki
boyalarla boyamak gusül abdestine mani
değildir.
Gözde bir
hastalık olmaksızın, gözden akan yaş abdesti
bozmaz. Hastalık sebebiyle olan akıntı abdesti
bozar. Bu akıntı devamlı ise, o kişi, sahib-i
özürsayılır.
Gözden
devamlı gelen yaşın bir hastalık sebebiyle olup olmadığına uzman bir
doktor karar verebilir.
Sahib-i
özür sayılan kimse, her namaz vaktinde abdest
alır. Özür dışı sebeplerden dolayı abdesti
bozulmadıkça, aynı abdest ile ve aynı vakit
içinde, o vakte ait namazdan başka dilediği kadar kaza ve nafile namazları
kılabilir. Vaktin çıkması ile özürlünün abdesti
bozulur; vakit girdikten sonra, tekrar abdest
alır.
Namazın
şartlarından birisi de necasetten (pislikten) taharettir. Kan, idrar,
şarap, dışkı ve benzeri necasetler, namaz kılacak kişinin
elbi-sesinde, bedeninde ve namaz kılacağı
yerde kesinlikle bulunmamalıdır.
Kişinin iş
elbisesinde bu tür pislikler yoksa, namazın sıhhati yönünden, temiz
hükmündedir. İşin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana, boya, madenî
yağlar, pas, kir ve benzerleri namazın sıhhatine manî değildir.
Ancak kişi,
camiye veya mescide gidecekse temiz elbise giymesi
Kur'an-ı Kerim'in emridir. Örf, adet ve medeniyet gereği olarak
camiye veya cemaate giden kimsenin en güzel elbiselerini giymesi cemaate
saygının bir gereğidir. Aksini yapmak hoş değildir. Gerek evde, gerek
diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz ve güzel bir kıyafetle
kılınması, şüphesiz daha iyidir.
Fecr-i
Sadık yani takvimlerde imsak vakti olarak gösterilen saatte sabah
namazının vakti girer. Güneşin doğmaya başlaması ile sabah namazının vakti
çıkmış olur. Bu süre içinde kılınmayan namaz kazaya kalmış olur ve kaza
niyyetiyle kılınır. 0 günün sabah namazı
öğleden önce kaza edilirse sünnetiyle birlikte kaza edilir.
29-
İmsaktan hemen sonra sabah namazı kılınabilir
mi?
İmsak
vaktinin girmesi ile yatsı vakti çıkmış, sabah namazı vakti girmiş olur.
Bu itibarla imsak vakti girince (yani Fecr-i
sadık denilen tan yerinin ağarması olayı başlayınca) sabah namazı
kılınabilir.
Güneşin
doğmaya başlaması ile sabah namazının vakti çıkmış olur. Daha sonra, o gün
öğle vaktinden önce kılınmış da olsa artık o namaz eda değil, kazadır.
Ancak aynı gün öğle vaktinden önce kaza edildiği takdirde sabah namazı
sünneti ile birlikte kaza edilir. Daha sonra kaza edildiği takdirde artık
sünnet kılınmaz.
Hoparlör
sesin kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda
(yankı) değil;
mikrofon
başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir. Bu itibarla, daha
uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve
müezzinin sesinin caminin her tarafından duyulması için camilere hoparlör
konulmasında ve cami içinde imamın hoparlörden duyulan sesine
iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur.
Ezanın
sonunda, hem müezzin, hem de ezanı işitenlerin, salavat-ı şerife okuyup
vesile duasında bulunmaları müstehaptır. Bunu
da kendi başlarına ve kendilerinin işitecekleri seviyede yapmalıdırlar.
Cemaatten
birinin yüksek sesle "vesile duasını" okuması cemaatin de "amin" demesinin
adet haline getirilmesi bid'attır. Cemaatin bu
duayı ezberlemesi görevlilerce sağlanmalı, bunu bilmeyenlerin başka
salat-ü selamları okuyabilecekleri de
unutulmamalıdır.
33- Namazdan sonra
beraberce tesbih çekmenin
bid'at olduğunu, tesbihin
sünnet olmadığı, daha sonra bid'at olarak
ortaya çıktığını söylüyorlar. Siz ne dersiniz?
Namazların
sonunda yapılan tesbihat
müstehaptır. Cemaatle toplu halde yapılabileceği gibi, tek başına
da yapılabilir. Sözkonusu
tesbihatın müstehaplığı hadis-i şerifle
sabittir.
Meşguliyet
nedeniyle verilen selamı alma imkanı olmayanlara selam verilmez. Mesela,
yemek yiyen, abdest bozan,
zikır, tesbih,
ezan ve ikametle meşgul bulunanlara, namaz kılanlara, vaaz ve
nasihatta bulunanlara ve bunları dinle-yenlere
selam vermek mekruhtur.
Bunlardan
biriyle meşgul olmayıp, verilen selamı alma imkanı bulunan kimselere, cami
içinde de olsa, selam vermekte bir sakınca yoktur.
Cemaatle
namaz kılmak erkekler için sünnet-i müekkededir.
Cemaatle kılınan namaz, münferit olarak kılınan namazdan
yirmibeş veya yirmiyedi
derece efdaldir. Cemaatle namaz kılabilmek
için, bir imam gereklidir. İmamlık yapacak kişilerde şu şartlar aranır:
1. Müslüman
olması,
2. Akıllı
olması,
3.
Bulüğ çağına ermiş olması,
4.
Erkekolması,
5. Namaz
sahih olacak ölçüde Kur'an-ı Kerim'i
okuyabilmesi,
6.
Kekemelik, pepelik, abdest tutamamak gibi,
imamlığa engel bir özrünün bulunmaması.
Yukarıdaki
nitelikleri taşıyan, her Müslümanın arkasında,
namaz kılmak caizdir. Aynı derecede ümmî olanlar birbirlerine İmamlık
yapabilirler.
|