FIKIH ANA SAYFA   I  SİTE ANA SAYFA

Z

Zaman Aşımı Zaman Aşımını Kesen Özürler Zatî Sıfatlar Zekât Zaman Aşımının Bâtıl Veya Fasıt Akıtlere Etkısı Zaman Aşımının Davalara Etkısı

 Zararlı Hayvanları Öldürmenın Hükmü Nedır? Zaruret Açısından Kıraata Ücret Zekat Alan Öğrenci, Hanımın Zinet Eşyası (Altını) Bulunsa Bu Altının Zekatını Vermeli Midir?

Zekât Hakkında Bazı Konular    Bazı Zekât Mes'eleleri Zıhâr Zekat İle Mükellef Olan Kimse, Malın Zekatını Başka Bir Yere Nakil Edip Oranın Fakir Ve Müstahaklarına Verebilir Mi?

Zekat Vermekle Mükellef Olan Kimse Borçlusu Bulunan Bir Muhtaca Borcunu Kapatmak Şartıyla Zekat Verirse Caiz Olur Mu? 

Zekata Niyet Etmeden Fakire Bir Şey Verip, Bilahare Onu Zekat Saymak Caiz Olur Mu?  Zekata Tabı Mallar Nasıl Değerlendırılecek, Bugünkü Raıc Değerıyle Mı, Yoksa Alış Fıyatıyla Mı?

Zekattan Borçlu Olan Kimse Vefat Ederse Varisleri Terekesinden Zekatını Vermeğe Mevbur Mudurlar? Zengin Bir Müslüman Fakir Olan Damadına Zekat Verebilir Mi? (Evlad, Anne, Baba, Torun Ve Saireye Zekat Verilmez) Hükmüne Mi Girer? 

Bir Kimse Bir Milyon Lira İle Ticaret Hayatına Atılır, Yıl Sonunda, Mesela Üçyüzbin Lira Vereceği Beşyüzbin Lira Da Alacağı Olursa Zekatını Nasıl Verecektir?  

Zına Cezası (Hadd-I Zına) Zına Ettığı Kadınla Evlenmek Zına Iftırası Cezası (Hadd-I Kazf) Zına Iftırası Cezasında (Kazf) Zaman Aşımı  

Zınadan Doğan Çocuğun Ne Suçu Vardır Kı, Tahkır Edılıyor Ve Bazı Hakları Kışıtlanıyor?   Zınâdan Dolayı Boşanmak Zıraat Ortakçılığının Şartları

Zıyaretın Âdabı   Zıyaretın Ölüye Faydası Zorunlu Estetık Amelıyat  Zulüm

ZAMAN AŞIMI

Sürenin geçmesi, belli sürenin geçmesiyle bazı hakların kazanılmasını veya kaybedilmesini ifade eden bir fıkıh terimi. Arapça "murûru'z-zamân" veya "tekâdümü'z-zamân" tamamlamalarının karşılığı olarak kullanılır.

insanların bir takım hakları elde etmesi veya sahip olduğu bazı hakları kaybetmesi zaman süreci içinde ortaya çıkar.

Çoğunluk müctehitlere göre süre aşımı bir mülk sebebi olarak kabul edilmemiştir. Eşyada asıl olan mübahlıktır. Sahipsiz olan ve toplumca da sahipli sayılmayan şeylerin mülk edinilmesinde herkes eşit hakka sahip olur. Meselâ; ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere suyun kaba alınması, av hayvanının yakalanması, mübah olan ot veya odunların kesilip toplanması bunlar üzerinde mülkiyet hakkı doğurur. Bu el koymaya "hiyâzet" veya "ihrâz * " denir. Bir hadiste; su, ateş ve otların insanlar arasında ortak olduğu belirtilmiştir (Ebû Dâvud, Büyû', 60; Ibn Mâce, Ruhn,16; Ahmed b. Hanbel, V, 364). Buradaki ihrâza "zilyedlik * " diyebiliriz.

BAŞA DÖN

Ancak toprak mülkiyetinde meşru zilyedliğe "ihya * " şartı da eklenmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş olan Şey, onu ilk eline geçirene ait olur" (Ebû Dâvud, Imâre, 36). Bu hadisi duyan sahabilerin işgal etmek istedikleri arazılere dağılıp adımladıkları ve işaretler koydukları nakledilir. Mücerred işgalın yeterli olmadığı, ayrıca toprağı ihya etmenin de gerekli bulunduğu hadiste şöyle belirlenir: "Kim ölü bir toprağı ihya ederse bu toprak onun olur. Haksız verilen emek için bir hak yoktur" (Buharî, Hars, 15; Ebû Dâvud, Imâre, 37; Tirmizî, Ahkâm, 38; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 26, 27; Dârimî, Büyû', 65).

Diğer yandan ölü ve sahipsiz toprağı çeviren kimse yıllarca işletmeksizin bekletme hakkına sahip midir? Böyle bir hak tanındığı takdirde kolay ve masrafsız bir yolla geniş toprak parçalarını belli kişiler çevirir ve başkalarının yararlanmasını da engelleyebilirdi. Halbuki toprak işgaline ve ihyasına izin verilmesi bu toprakların üretime sokulması amacına yöneliktir. Bu yüzden çevrilen, fakat üretime sokulamadan elde tutulabilecek süre hadiste üç yılla sınırlandırılmıştır: "Âd'tan kalanlar Allah'ın, Rasûlunun ve sonra sizindir. Kim ölü bir araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz" (Ebu Yûsuf, Kitâbü'l-Harâc, Kahire 1396, 70). Hz. Ömer'in uygulaması da bu şekilde olmuştur. O şöyle demiştir: "Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmezse, çevirdiği arazı üzerinde bir hakkıkalmaz" (Ebû Yûsuf, a.g.e., 71). Bu duruma göre sahipsiz bir araziyi çevirmek üç yıl süreyle burasını mülk olarak edinmede öncelik hakkıvermektedir. Üç yıl içinde ihya gerçekleşmezse bu öncelik hakkı düşmektedir. Burada meydana gelen bir mülkiyet hakkının düşmesinden çok mülkiyeti elde etmede sahip olduğu öncelik hakkının düşmesi söz konusu olmaktadır.

Sürenin geçmesiyle hakların kazanılması veya kaybedilmesi temelde adalete ve yaratılışa aykırı düşer. Buna bir malı gasp veya hırsızlık yoluyla ele geçiren kimsenin durumunu örnek verebiliriz. Eğer bu kimse meselâ; yakalanmadan veya dava edilmeden on yıl geçince bir mala mâlik sayılsa bu bir zulüm olurdu.

Diğer yandan Imamı Mâlik'e göre kendi mezhebinde sonrakilerin görüşüne muhalif olarak bir malı "ihrâr" hâlinde mülkiyet hakkı elde edildiği gibi, başkanın bunu ihrâzı hâlinde belli bir süre geçince önceki mâlikin hakkının düşeceği görüşünü benimsemiştir. Mâlik b. Enes (ö. 179/795) bu konuda Said b. el-Müseyyeb (ö. 93/711)'ten mürsel* olarak nakledilen şu hadise dayanır: "Kim bir Seve nizasız ve fâsılasız (hasmı aleyhine) on yıl süreyle zilyed olursa, bu Şeye ondan daha fazla hak sahibi olur" (el-Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323,' 1905, XIII, 23).

BAŞA DÖN


 

ZAMAN AŞIMINI KESEN ÖZÜRLER

Bazı özürler zaman aşımını keser. Süre bu özrün kalktığı andan itibaren başlar. Mecelle'nin 1663'üncü maddesinde özürler şöyle belirlenmiştir: "Bu konuda geçerli olan, yani davanın dinlenmesine engel olan zaman aşımı ancak özürsüz olarak vâkî olan zaman aşımıdır. Yoksa davacının vasisi bulunsun bulunmasın çocuk veya akıl hastası yahut bunak olması veya yolculuk (seferilik) kadar uzakta olan başka diyarda bulunması veya hasmının üstünlük sağlayan birisi olması gibi şer'î özürlerden birisiyle gelen zamana itibar olmaz. Bu nedenle zaman aşımının başlangıcı özrün sona erdiği tarihten itibaren olunur.

Iki yıllık zaman aşımı:

Islâm Devletinde, bir dava için arazı kanunu zeyli gereğince boş kalır. Bu gibi yerler yeni gelen muhacırlere tahsis edilip, onlar tarafından ziraat ve kendine ait binalar yaptırırlar. Işte bu davalar özürsüz olarak iki yıl geçince "zaman aşımı"na uğrar.

Bir yıllık zaman aşımı:

Şüf'a hakkı bir ay takip edilmeyince düşer. Mecelle'nin 1034'üncü maddesinde şöyle denir: "Şüf'a hakkını tesbit ve buna şahit tuttuktan sonra şüf'a hakkı sahibinin eğer başka bir beldede bulunmak gibi bir şer'î özrü yok iken, husûmet talebi bir ay gecikirse şüf'a hakkı düşer."

ZAMAN AŞIMININ BÂTIL VEYA FASIT AKITLERE ETKISI

Batıl olan bir şey zamanın geçmeşiyle meşru hâle gelmez. Süre ne kadar uzarsa uzasın, batıl olduğu ortaya çıkan muâmelenin kaldırılması gerekir. Çünkü batıl gerçekte yok hükmündedir. Süt veya mahrem hasımla yapılan evlilik gibi. Zaman aşımının fesat sebebi kalkmadıkça fasit muameleyi meşru hâle getirmez. Ancak fesad sebebi kaldırılır veya feshe engel bir durum ortaya çıkarsa muâmele sahih hale gelir (eş-Zuhaylî, a.g.e., IV, 284)

 ZAMAN AŞIMININ DAVALARA ETKISI

Bir takım hak ve alacakların mahkeme yoluyla istenebilmesi süresiz olarak mümkün kılınırsa; hâkimin görev yapma süresi, delillerin yok olması, şahitlerin unutkanlıkları, mülkün aslı üzerinde şüphe doğmasına engel olma gibi nedenlerle çeşitli zorluklar doğar. Ancak ne kadar süre geçerse geçsin bir hak kendiliğinden düşmez. Sahibinin itiraf edilerek bunun yerine verilmesi "diyâneten" vacipolur. Bir kimse başkasının mülk edindiği bir mala el koysa, hiç bir durumda şer'an bu mala mâlik olamaz (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, IV, 69).

Bir hakkı mahkeme yoluyla (kazâen) isteyebilmek için Islâm Devleti bir takım düzenlemeler yapabilir ve zaman aşımı süreleri koyabilir.

Mecelle'de hukuk davaları için zaman aşımı süreleri beş tane olup şunlardır:

Otuz altı yıllık süre aşımı:

Vakfın aslı ve arazının sahibi ile ilgili davalar 36 yıllık zaman aşımına tabidir. Mecelle'nin 1661. maddesi şöyledir: "Vakfın aslı hakkında mütevelli veya oradan maaş alanların (mürtezika) davaları 36 yıla kadar dinlenir. Fakat 36 yıl geçtikten sonra artık dinlenmez." Meselâ bir kimse otuz altı yıl süreyle bir akara, mülkiyet üzere tasarrufta bulunduktan sonra bir vakfın mütevellisi, bu akarın kendi vakfının gelir getiren ünitelerinden (musteğallât) olduğunu dava etse, bu dava dinlenmez. Vakfın salih oluşu kendisine bağlı bulunan her şey vakfın aslındadır. Bu nitelikte olmayan şeyler ise "vakfın şartları"ndan sayılır. Mütevelli ya vakıfnâme gereğince veya hâkim tarafından belirlenir. Mürtezika ise, vakfın gelirinden maaş ve tayın alan kimselerdir. Bunlara "ehl-i vezaif"de denir. Bir caminin imamı, müezzini veya kayyımı gibi. Bazı fakihlere göre, vakıflarda dava hakkıyalnız mütevelliye aittir. Önceleri fetvaya esas olan görüş bu idi. Ancak Mecelle buna "Mürtezika"yı da ilave etmiştir.

BAŞA DÖN

Meselâ; bir kimse, başkasının elinde bulunan bir akar için bu akarın gelirının veya oturma hakkının kendisine şart koşulmuş vakıf olduğunu ve zilyedliğin kendisine ait bulunduğunu dava etse, bu kimse mütevelli ise veya Mecelle'nin tercihi ile bu vakıftan maaş alan bir kimse ise ve diğer zilyedin tasarrufunun üzerinden de 36 yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava dinlenmez (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, Istanbul 1330, IV, 342).

Vakıf paraların aslı ile ilgili davalar da otuz altı yıla kadar dinlenir. Meselâ; bir kimse mütevellisi olduğu vakıf paralardan bir miktar kendi işi için harcarsa, kendinden sonraki mütevelli bunu dava etse, otuz altı yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava süre yönünden reddedilir (Ali Efendi, Fetâvâ, Istanbul 1311, II, 89). Ancak vakıf paranın kârı (rıbh) ile ilgili davalar on beş yıllık zaman aşımına tabi kabul edilmiştir.

Vakfın aslı ile ilgili davalar iki türlü olabilir:

a- Akarı vakfa geri almak için dava açmak. Meselâ; bir kaç dükkânı mülkiyet üzere 36 yıldan daha az bir süreyle tasarruf etmekte olan bir kimse aleyhine mütevelli vakıf davası açsa, ispat ettiği takdirde bu dükkânlar vakfa geri döner. 36 yıl geçmişse kazâen geri verilmez, fakat tasarrufta bulunan diyâneten yani vicdanı ile başbaşa bırakılır. Böyle bir durumda sorumluluktan korkan mü'minden bu yeri vakfa döndürmesi beklenir.

b- Iki vakıf arasında dava açılması: Bir vakfın kullanmakta olduğu bir akarı, başka bir vakıf mütevellisi kendi vakıflarına ait kira ile verilen bir yer olduğunu dava etse, otuz altı yıldan fazla süre ile susmuşsa bu dava dinlenmez (Ali Haydar, a.g.e., IV, 343).

Diğer yandan gayrı menkule bağlı "geçiş (murûr)" ve "su akıtma (mesîl)" hakları vakıf arazıde bulunuyorsa bunlarla ilgili davalar da 36 yıllık zaman aşımına tabi bulunur. Hatta bu haklar iki vakıf arasında da cereyan eder.

On beş yıllılık zaman aşımının üstünde bir süre içinde dava konusu yapılabilen üç çeşit mal daha vardır. Bunlar: Yetim malı, kayıp olan kişinin malı ve miras malı. Ancak Ebûssuud Efendi bir fetvasında miras meselesini ayrı tutmuştur. Fetva şöyledir: "Bir kimse şer'î bir özrü olmaksızın mirasla ilgili davasını 15 yıl süreyle takip etmese bundan sonra dinlenir mi? el-Cevap: Dinlenmez." Ali Efendi ile Rumeli müftüsüi Abdullah Efendi fetvalarında da durum böyledir. Ancak mirasla ilgili bu fetva Islâm Devletinin miras davası için 15 yıllık zaman aşımı esasını benimsediği durumla sınırlı sayılmıştır (bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 87; Ibn Abidîn, Reddü'lMuhtar ale'd-Muhtâr, Terc. M. Savaş, Istanbul 1985, XII, 312).

Onbeş yıllık zaman aşımı:

36 yıllık zaman aşımına tabi bulunan vakıf akar, yetim veya kayıp olan kişinin malı dışında bir takım mallar 15 yıllık zaman aşımı süresine bağlıdır. Para alacağı, vedîa *, miras *, mülk akar *, vakıf akarın * geliri ile ilgili davalar 15 yıl içinde açılmadığı takdirde, artık bu konuda mahkemeye başvurma hakkı düşer. Bunlar kısaca şöyledir:

Alacak davası (deyn): Bir kimse 15 yıl geçtikten sonra borçlusuna: "Sana 15 yıldan fazla bir süre önce verdiğim şu kadar parayı, karz-ı haseni veya sattığım malın satış bedelini istiyorum" diye dava açsa, davası dinlenmez. Ancak diyaneten bu borç düşmez, Allah'la kendisi arasında sorumluluk doğurmak üzere devam eder. Nitekim çeşitli âyetlerde karz'ın yüce Allah'a güzel bir borç olarak verildiğine işaret edilir (bk. el-Bakara, 2/245; el-Mâide, 5/12; el-Hadîd, 57/11, 18; et-Teğabun, 64/17; el-Müuemmil, 73/20). Fertle devlet arasındaki alacak ve vereceklerde de bu zaman aşımı süresi uygulanır. Nitekim Osmanlı Imparatorluğu uygulamasında 20 Muharrem 1300 H. tarihli padışah fermanı ile beytülmal'e ait alacakların 15 yıl geçtikten sonra artık dava konusu yapılamayacağı bildirilmiştir.

BAŞA DÖN

Emanet verilen şey (vedîa): Bir kimse " 15 yıl önce sana verdiğim şöyle bir emanetimi istiyorum" diye dava etse, davalı bunu inkâr etse, dava dinlenmez.

Âriyet (kullanmak üzere verilen şey): Meselâ bir kadın, vefat eden kızına 15 yıl önce filân şeyleri âriyet olarak vermiştim, şimdi geri istiyorum, diye dava etse, davası dinlenmez.

Miras: Mirasçılardan birisi, diğerinden "15 yıl önce vefat eden miras bırakanımızın malından sende şunlar kalmıştı. Payımı isterim" diye dava etse, diğeri bunu inkâr etse dava dinlenmez.

Mülk akar: Bir kimse diğerinin 15 yıldan beri mülkiyet üzere tasarruf ettiği mülk bağ veya evin tamamı veya şu kadar bölümü benimdir diye o kimseden dava etse dinlenmez.

Mukâtaalı vakıf akar: Mukâtaa; arsası vakfa, üzerindeki bina, ağaç, bağ, kavak, tesis vb. başkasına ait mülk olan bir akarda tasarrufta bulunan tarafından vakfın cihetine verilmek üzere arsa için belirlenmiş bulunan yıllık kira demektir. Buna "yer kirası (icâre-i zemin)" de denir. Ayrıca böyle bir vakıf arsa üzerindeki bu ağaç veya tesişlerin de vakfedilmesi mümkün ve caizdir.

Vakfıye gereği mütevelli iddiası: Bir kimse vakıfnâme gereği vakfa on beş yıl mütevellilik yaptıktan sonra, başka bir kimse çıkıp da o vakfın, vakıfnâme gereği mütevellisinin kendisi olduğunu dava etse dinlenmez.

Vakfın geliri davaları: Vakfın geliri (galle), ona ait faide ve semeresi demektir. Vakıf paranın kârı, vakıf akarın kirası, vakıf çiftliğin ürünü gibi (bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 89 vd.; Ali Haydar, a.g.e., IV, 339 vd).

On yıllık zaman aşımı: Kuru mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı tasarruf sahibinin olan "mîrî arazı * "ler üzerinde tasarruf davası ile, geçiş, su akıtma ve su alma haklarına ait davalar on yıllık zaman aşımına tabiidir. Meselâ; bir kimse mîrî arazıden olan bir tarlayı başkasının gözü önünde on yıl ekip biçtiği halde bu kimse özürsüz olarak susmuş iken bu kimse on yıl önce bu tarla üzerindeki tasarruf hakkının tapu ile kendisine ait bulunduğunu dava etse davalı inkâr edince dava dinlenmez. Ancak böyle bir dava on yıl geçmeden açılırsa mahkeme buna bakar.

Diğer yandan mîrî arazının mülkiyetine ait arazı memurlarının iddiaları ise 36 yıla kadar dinlenir. Nitekim bu konuda 22 Muharrem 1300 H. tarihli fermanla Osmanlı Devleti bu son zaman aşımı süresini esas almıştır. Mîrî arazılerde geçiş, artık sulan akıtma veya su alma hakları da on yılık süre aşımına tabiidir.

 

BAŞA DÖN


ZARARLI HAYVANLARI ÖLDÜRMENIN HÜKMÜ NEDIR?

Zararlı hayvanlar dövülmeden, eziyet edilmeden en keskin bir âlet ya da çabuk öldürecek bir yöntemle kesilir ve öldürülür. (Hindiyye V/361) Başkalarına zarar veren köpeği bulunan kimse, hatırlatıldığı halde zararı önlemezse, bölge sakinlerinin o köpeği öldürme hakları vardır. (Hindiyye V/360) Çekirge öldürülebilir, çünkü avdır. Karınca kendiliğinden zarar vermiyorsa öldürülmez, veriyorsa öldürülebilir, ancak yakılmaz ve suya atılamaz. Bit her halükârda öldürülür. Yabanarısı ve diğer haşeratı zarar vermiyorlarsa öldürmemek daha iyidir. Ipek kozasını güneşte bırakıp kurtlarının ölmesini sağlamakta mahzur yoktur, çünkü bu insanların yararına olan bir şeydir. (Hindiyye V/361) Bu konuda Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) şu hadîs-i şeriftlerini de göz önünde bulundurmak gerekir: "Ateşte sadece onun Rabbi ceza verebilir (Nemenkânî IV202; Ayrıca: Nevevî, Fetâva 247; Nemenkânî N/201- 203 (değişik kaynaklardan); Kâdihan NI/411 de konuyla ilgili bilgi var. "Allah her şeyde ihsan'ı (güzel yapma, Allah'ı görür gibi yapma) zorunlu kılmıştır. Binaenaleyh, öldürdügünüzde en güzel tarzda öldürün, boğazladığınızda da, en güzel yolla boğazlayın, boğazlayacak olanınız bıçagını iyi biletsin" hadîs-i serîfini de bu bağlamda hatırlamak gerekir. (Müslim, sayd 57; Tirmizî, diyyât 14; Nesâî, dahâya 22))

BAŞA DÖN


ZARURET AÇISINDAN KIRAATA ÜCRET

Ibadetler karşılığında ücret alma konusunda Hanefi mezhebinin dayandığı esas şudur :"Müslümanın yapmakla mükellef olduğu bir ibadet karşılığında ücret alması câiz değildir."Ya da Serahsî'nin ifadesiyle :"Müslümana has her tâat karşılığında ücret almak batıldır." (Serahsî, age. IX/37.)Ama Hanefilerin "sonraki" âlimleri, sonraları ortaya çıkan zaruret haline bakarak, bazı ibadetler karşılığında ücret almanın câiz olduğuna fetvâ verdiler. Kur'ân öğretme, ilim öğretimi, ezan, imamet ve va'z bu türdendir. Aslında önceleri, bunlar karşılığında bile ücret almanın câiz olmadığında ümmet ittifâk halinde idi. Ilmin ve Kur'ân okumanın zayı olması korkusu, "sonraki" âlimlerin zaruret sayıp câiz görmesine mesnet teşkil etmiştir. Zira: "Zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar." (Bk. Mecelle, md. 2l.)Ancak Kur'ân okumak özellikle de mezarlıklarda, cemiyetlerde ve vefatının filân ya da falan gecelerinde okumak karşılığında ücret almaya zorlayan bir zaruret yoktur." (Cezirî, age. NI/l27-128; Ibn Âbidîn, Şifâ'ul-‚alîl, s.169.)Buna karşılık Şâfiîlerdeki genel kaide ise şudur :"Yapılması, ecîr (ücretle çalışan) üzerine bizzat gerekli olmayan her şey karşılığında onun ücret alması câizdir." (Serahsî, age. IX/37)Fakat bunun yanında Imâm Şâfiî ve Mâlik'ten (r.a.) yapılan bir nakil, kıraat ve benzeri ibadetlerde sevabın başkasına, ücret alınmasa bile ulaşmayacağı yolundadır. Binaenaleyh, alınması halinde nasıl ulaşacaktır? (Ibn Âbidin, Şifâ'ul-‚alîl, s.167.)Diğer yönden Kemâlüddîn Ibn Hümâm, eğitim, ezan ve imamette, zarurete binaen ücreti câiz görenlerin söylediklerinde bile düşünülmesi gerektiği görüşündedir. (Kemalüddîn Ibn Hümâm, Fethu'I-Kadîr. Mısır,1389 (1970) IX/99.)Ama: "Açık olan gerçek şu ki, Kur'ân ve fıkıh öğretimi, ezan ve imamet karşılığında ücret almayı câiz kılan illet, zaruret ve insanların buna olan ihtiyacıdır ve sadece bunlara hastır. Binaenaleyh, bunlar dışındaki tâata ücret almak için bir zaruret yoktur." (Ibn Âbidin, Raddü'l-muhtâr, VI/56; Şifâ'ul-‚alîl, s.161.)"Zira, sevabını ücret verene hediyye etmek için Kur'ân okumaya ücreti men etmekte, Kur'ân'ın kaybolması söz konusu değildir. Binâenaleyh, okumayı öğretmeye kıyaslamak da sahih değildir." (Ibn Âbidîn, el'Ukudü'd-dürriyye, N/ll6.)"Asırlar boyu birisi diğerine bunun için ücret vermese, bir zarar doğmuş olmaz. Aksine, Kur'ân'ın bir kazanç kaynağı ve para kazanılan bir meslek edinilerek, ondan ücret almakta zarar vardır." (Ibn Abidîn, ‚Ukud ü Resmi'I-müftî, s.14)

Imâm Birgivî derki :"Açlıktan helâk olma tehlikesi ile karşı karşıya olan okuyucunun aldığıda haram olur mu? derseniz, biz de deriz ki :Aslında bu durumda birisini bulamazsınız. Bulunur derseniz ona sözümüz yok. Çünkü bu durumda ona leş, domuz eti ve izinsiz olarak başkasının malını yeme helâl olmuştur. Ancak zaruretlerde sınır aşılamaz. " (Birgiv,î, Serh'u-hadis-i erba'în s. 75.)

 

BAŞA DÖN


ZATÎ SIFATLAR

1-Vücut. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .

Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacipolan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren aklı ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.

Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.

2-Kıdem. Allah'u Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.

Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.

3-Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd, 57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve Ikram sahibi olan Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acızliktir. Acızlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.

Bekâ'nın zıddı "fena -(bir sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldır.

4-Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalımizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O ‚nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ, 42/11)" ayetiyle vasıf landırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başKadir. " buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadım ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", "Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzedığının delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.

5-Kıyâm Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabıl Allah'ın varlığı kendi zatı'nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.

"Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)

"Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).

BAŞA DÖN

6-Vahdâniyet. Allah'ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan Islâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile Islâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece Islâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akideşiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (Ihlâs, 112/1-4) .

b) "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn, 109/1-6).

c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).

d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)

e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).

Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da acız-güçsüz olurdu. Acız ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.

Sübûtî sıfatlar

-Hayat. " Allah hayat sahibidir. " (Âli Imrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacipolan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacipolan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. Ilim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah'ta ezelî ve ebedîdir.

"Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.

BAŞA DÖN


 

ZEKÂT

Namaz dinin direği, zekât da köprüsüdür.(Aclûnî, Kesfu'l-hafa I/530.) İslam'ın beş ana temelinden ikincisi zekâttır. Peygamberimiz Islâm'ı anlatmak için gönderdiği davetçilere: "Önce Allah'tan başka bir ilâh, bir otorite olmadığını anlatın, kabul ederlerse, benim Allah'ın kulu ve elçisi olduğumu söyleyin, onu da kabul ederlerse, günde beş defa namaz kılmalarının farz olduğunu ve zenginlerinin malında fakirlerin hakkı bulunduğunu anlatın." (Buharî, zekât 1.) buyurdu.

Zekât Kur'ân-ı Kerîm'de kırka yakın yerde namazın hemen yanı başında zikredilmiş ve namazdan sonra en önemli temel olduğu vurgulanmıştır.

Çünkü zekât Islâm ülkesini düzene koyan, vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlayan en etkili güçtür. Zenginlerin varlığından fakirlere doğru sürekli bir akıştır. Böylece fakir çok fakir olmaktan kurtulur, zenginin çok zengin olması önlenir. Fakirle zengin arasında sevgi bağları oluşturur. Zenginin hem günahlarını, hem de malını temizler. Toplumu anarşi ortamından kurtarır. Dünyayı düzene koyar, böylece âhirete yol açılır.

Zekât zenginlerin lütfen verdikleri bir yardım değil, fakirlerin, onların mallarındaki bir haklarıdır. Bu yüzden veren minnet bekleyerek vermez, alan da minnet ederek almaz. Zekâtı, devlet zorla da olsa alır ve yerine ulaştırır.

Vergiler zekât yerine geçmez, çünkü zekâtın alınmasının ve verilmesinin bir takım şartları vardır. Yerini bulmayacağı bilinen zekât geçerli değildir.

Akıllı, ergin, müslüman, zekât için konmuş en az sınır (nisab) üzerinde çoğalır malı bulunan, yani zengin olan ve bu malı, elinde bir yılını dolduran her mükellef, genel olarak kırkta bir, yani yüzde ikibuçuk servet vergisi verir. Zekât denen bu vergi, Kur'ân-ı Kerîm'in belirlediği kimseler dışında bir binaya, bir kuruluşa, bir zengine, ana-baba ve çocuklara, eşine kâfire... verilmez.

Islâmca zengin sayılan, yani en az sınırın üzerinde malı olan mükellefin bu malının:

l. Kendi mülkünde bir yıl bulunmuş olması,

2.Bu ölçüye borçlarının dışında sahip olması,

3.Bu ölçünün; ev, binek, kapkacak, yiyecek, alet ve edevat dışında gerçekleşmiş olması,

4.Bu ölçünün tümüyle kendi mülkü ve artar bir mal olması halinde, zekât vermesi gerekir.

Zekâtı gerektiren en az ölçü, yani nisâb; altın için yaklaşık 85 gram, gümüş için 595 gram, diğer paralar için bunların birine eş değer paradır. Bu çeşitli değerlerin toplamı; birisinin en az ölçüsüne vardığında, kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir. Toplamları en az ölçünün (nisabın) altında olursa zekât vermesi gerekmez.

Buna göre; kadının kullandığı elbiseleri, altın ve gümüşten başka süs eşyaları, kabı-kacağı dışında hepsinin değerlerinin toplamı 85 gram altının ya da 595 gram gümüşün değerini bulan, altını, gümüşü ve parası olsa ve bunlar onun mülkünde bir yıl kalsa, değerlerinin kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir.

Zekâtın, zekât niyetiyle verilmesi, yani verirken zekât verdiğini bilerek vermesi şarttır.

Zekâtın düşmesi için hilelere başvurmak haramdır.

Usul ve furu'a, yani ana-baba ile onların ana-babalarına... çocuklar ile onların çocuklarına, eşine, kâfire, zengine zekât verilmez.

 

BAŞA DÖN


ZEKAT ALAN ÖĞRENCİ, HANIMIN ZİNET EŞYASI (ALTINI) BULUNSA BU ALTININ ZEKATINI VERMELİ MİDİR?

İslam dininde koca müstakil ve bağımsız olduğu gibi karı da zevciyet –eşlik- hakları müstesna her hususta bağımsız ve müstakildir. Yani koca zengin, karı fakir olabildiği gibi, koca fakir karı zengin de olabilir. Binaenaleyh, soruda söz konusu olan öğrenci fakir olduğu için zekata müstahak olup halkın zardımını alabilir. Ve hanımının özel servet ve zinet eşyasıyla hiç bir münasebeti yoktur. Ona dokunamaz. Ve zekatını vermekle mükellef değildir. Hanım şayet Şafii ise Şafii mezhebine göre zinet eşyası zekata tabi olmadığı için o da mükellef değildir. Ama Hanefi ise ve zinet eşyası nisaba baliğ olmuş ise zekatını vermekle mükelleftir. Şayet parası varsa ondan verecek yoksa zinet eşyasının kırkta birini zekat olarak verecektir. Aynı zamanda kocası da izniyle zekatını verebilir.

ZEKÂT HAKKINDA BAZI KONULAR

Kadının, kocasına veya kocanın, karısına zekât vermesi caiz değildir.

Kadının kullandığı altın ve gümüşten yapılmış süs eşyası için zekât gereklidır.

Kocanın, boşamış olduğu kadına iddet süresi içinde zekât vermesi caiz değildir.

Karısının sadaka-i fitrini vermek koca üzerine vacib değildir.

Kayın baba (kaynata) olan kişinin, oğlunun fakir olan hanımına (gelinine zekât vermesi caizdir).

Kocanın, karısının diğer kocasından olan fakir çocuklarına zekât vermesi caizdir.

ZEKAT İLE MÜKELLEF OLAN KİMSE, MALIN ZEKATINI BAŞKA BİR YERE NAKİL EDİP ORANIN FAKİR VE MÜSTAHAKLARINA VEREBİLİR Mİ?

Zekat ile mükellef olan kimsenin zekatını bir beldeden başka bir beldeye götürüp nakil etmesi Hanefi mezhebine göre caiz ise de mekruhtur. Oranın fakir ve müstahaklarına öncelik hakkıtanınmalıdır. Ancak götürdüğü yerde fakir akrabaları veya çok muhtaç olan kimseler varsa nakil edilmesinde beis yoktur. Yalnız zekat-ı muaccelenin (vakti gelmeden verilen zekatın) naklınde hiç bir sakınca yoktur.

Şafii mezhebine göre ise zekatın bir beldeden başka bir beldeye, muhtaç akrabaları için de olsa nakledilmesi caiz değildir. Nakledildiği takdirde zekat ödenmiş sayılmaz. Mal nerde ise zekat oranın fakirlerine verilmelidir. Orada fakir bulunmazsa en yakın yere nakledebilir. Yalnız Şafii olan kimse Hanefi mezhebini taklid ederek naklederse günahkar olmaz.

ZEKAT VERMEKLE MÜKELLEF OLAN KİMSE BORÇLUSU BULUNAN BİR MUHTACA BORCUNU KAPATMAK ŞARTIYLA ZEKAT VERİRSE CAİZ OLUR MU?

Zekat vermekle mükellef olan kimse, borçlusu bulunan bir muhtaca borcunu kapatmak şartıyla zekat verirse caiz değildir. Ancak şart koşmadan her iki taraf bunu niyet ederlerse verilen şey zekat sayıldığı gibi borç da kapanmış olur. Hatta borçlu olan kimse alacaklıya "benim durumum müsait değildir, bana zekat verirsen ben senin borcunu kapatırım” dese, o da verirse yine caizdir. Çünkü şartlı olarak verilmiştir. Belki bir teklif vaki olmuştur.

ZEKATA NİYET ETMEDEN FAKİRE BİR ŞEY VERİP, BİLAHARE ONU ZEKAT SAYMAK CAİZ OLUR MU?

Niyyetsiz olarak fakire verdiği şey zekata niyyet ettiği anda hala fakirin elinde mevcut ise Hanefi mezhebine göre zekat sayılır, değilse sayılmaz.

ZEKATA TABI MALLAR NASIL DEĞERLENDIRILECEK, BUGÜNKÜ RAIC DEĞERIYLE MI, YOKSA ALIŞ FIYATIYLA MI?

Zekata tabi malların değerinin düşüp kalkması her zaman muhtemeldir. Onun için ne yıl başında ne de ortasındaki değer nazar-i itibare alınmaz. Yıl sonunda bilir kişiler tarafından değerlendirilip o günkü raice göre her şeyin fiatı yerinde tesbit edilecektir. Yani fabrika malı fabrika fiatına göre, piyasa malı ise piyasaya göre hesaplanacaktır.

ZEKATTAN BORÇLU OLAN KİMSE VEFAT EDERSE VARİSLERİ TEREKESİNDEN ZEKATINI VERMEĞE MEVBUR MUDURLAR?

Zekattan borçlu olan kimse imkan bulduğu halde zekatını vermeden önce vefat ederse Şafii mezhebine göre vasiyet etmezse de terekesinden verilmesi gerekir. Çünkü hayatta iken zimmetinde sabit olmuştu. Sair kul hakları gibi vefatıyla sakit olmaz.

Hanefi mezhebine göre ise vasiyet etmemiş ise terekesinden alınmaz. Çünkü vefatıyla tereke varislere intikal eder. Yalnız varisler baliğ oldukları takdirde teberru ederek murisin zekatını çıkarabilirler.

ZENGİN BİR MÜSLÜMAN FAKİR OLAN DAMADINA ZEKAT VEREBİLİR Mİ? (EVLAD, ANNE, BABA, TORUN VE SAİREYE ZEKAT VERİLMEZ) HÜKMÜNE Mİ GİRER?

Anne baba, evlad ve torunlarına; evlat ve torunlar da anne ve babalarına zekat veremezse de damad hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayın babasıyla kayın validesinin zekatlarını alabildiği gibi muhtaç kayın babasıyla kayın validesine de zekat verebilir. Yani usül ve fürü hakkında cari olan zekat hükümleri nikah sebebiyle meydana gelen kayınbabalık ve damadlık vasfına haiz olan kimseler hakkında cari değildir.

BAŞA DÖN


 BAZI ZEKÂT MES'ELELERİ

Zekatımı memur olan ve evlenmek için paraya ihtiyacı bulunan bir yakınıma verebilir miyim? Verebilirsem hepsini aynı kişiye verebilir miyim?

Gelinimin 93 gr. altını var. Onun zekâtından da ben mi sorumluyum? Yoksa kendisinin mi vermesi gerekir?

Zekat Tevbe Sûresi'nin (9) 60. ayetinde sayılan sekiz sınıfa veya bunlardan sadece birine verilir: Hanefi mezhebine göre bu sınıflardan birine giren tek bir şahsa da verilebilir. Şafiî mezhebinde olduğu gibi o sınıftan en az üç kişiye dağıtılması şart değildir(Ibn Abidîn, N/62 (M.A.)). Çünkü adı geçen ayette "fakirlere", "miskinlere" gibi cemî (çoğul) kalıbı kullanılması, zorunlu olarak onlardan bir çoğuna verileceği anlamına gelmez. Belki, o cinse verileceğini gösterir. Dolayısı ile kişi zekâtını bir fakire de verebilir. Buna göre sözünü ettiğiniz yakınınız usûl ve furuûnuz, yani ana-baba ve onların ana-babaları..., evlat ve onların evlatları... Ve eşiniz değilse zekatınızı onlara verebilirsiniz. Üstelik zekatta yakınlardan başlamak daha evla olduğu için zekatınızı en iyi şekilde ödemiş olursunuz. Ancak bilindiği gibi zekat zengine verilmez. Zenginligin sınırı da kişinin "nisab"a sahip olmasıdır. Bir diğer ifade ile, ihtiyaç mallarından fazla, elinde 85 gr. altını veya 200 dirhem gümüşü, ya da bunlardan birine denk herhangi bir parası veya ticaret malı bulunan adam zengindir. Şimdi sizin verdiğiz para tek başına ve sınırın üzerinde ise, ya da onun elindeki bir miktarla beraber bu sınırın üzerine çıkarsa, o kişi aldığı para ile zengin durumuna yükselmiş olacağından, ona o miktar zekat vermek caiz olsa bile mekruhtur (Merginânî, el-Hidâye I/114; Mavsilî, el-Ihtiyar, I/121 (Ç.)). Caizdir, çünkü zekatın sıhhatında şart olan, onu fakire vermektir ve zekât verdiği anda o fakir idi. Dolayısı ile fakire verme şartı yerine gelmiş olur. Zenginlik ise, verdikten sonra oluşan bir durumdur. Mekruhtur (yani hoş değildir) çünkü zekâtı ona verirken nisab miktarıni aştıktan sonrası sanki zengine verilmiş gibi olur ve yakınında pislik varken namaz kılan adamın durumuna benzemiş olur (Merginânî, age, I/115). Dolayısı ile Imamı Azam'ın (ra): "Bir kişiye verilip onun zengin edilmesini daha güzel bulurum." sözündeki, "zengin edilmesi" ifadesini; o anda istemeye muhtaç bırakılmaması şeklinde anlamak gerekir (agk). Ama Imamı Züfer bir kişiye "nisab"ı geçecek şekilde zekât vermenin hiç caiz olmadığını söyler (Mavsilî, age. I/121; Merginânî, age. I/114). Ancak sonraki fıkıhçı imamlarımızdan bazıları, alanın borcu olsa ve borcu çıkarıldıktan sonra kalan, "nisab"ı aşmasa, veya çoluk-çocuğu bulunsa ve onlara dağıtması halinde, her birilerine düşen, "nisab"ı aşmasa, "nisab"ın üstünde zekât verilmesinde bir mahzur olmadığını söylemişlerdir.

Ikinci sorunuza gelince: Islâmda kadınlar da müstakil şahsiyet ve müstakil mükelleftirler. Malları olur, alır-satarlar, şirket kurar ticaret yaparlar. Meşru oldukça buna kocaları dahi karışamaz. Kendi mallarından da kendileri sorumludurlar. Binaenaleyh, eğer toplamı "nisab" miktarına ulaşan altın-gümüş cinsinden süs eşyaları ve paraları varsa onlardan kadın sorumludur. Harcamak onun elinde olduğu gibi zekâtı da ona gerekir. Ama kadına İslam'ın tanıdığı hakların tanınmadığı, kadının ezildigi, erkeğin hakimiyeti değil de baskısının bulunduğu ailelerde, hanıma ya da geline, altınlar bir kandırmaca olarak verilmişse, istendiğinde zorla da olsa alınabiliyor ve kadının isteğine hiç bakılmıyorsa demek ki, o altınlar aslında kadının değildir. O onlarla sadece kandırılmaktadır, o takdirde zekâtlarını da erkeğin, ya da bu durumda olan kayınpederin vermesi, kurbanı onun kesmesi gerekir.

 

BAŞA DÖN


BİR KİMSE BİR MİLYON LİRA İLE TİCARET HAYATINA ATILIR, YIL SONUNDA, MESELA ÜÇYÜZBİN LİRA VERECEĞİ BEŞYÜZBİN LİRA DA ALACAĞI OLURSA ZEKATINI NASIL VERECEKTİR?

Şafii mezhebine göre ticaret yılı sonunda mevcut ticaret malını adil iki bilirkişi tesbit edecek. Alacağını da ona ekleyecek, sonra vereceğini düşürmeden yekünün zekatını verecektir. Farzedelim ki yıl sonunda ticarethanede mevcut malın değeri bir milyonikiyüzbin liradır. Beşyüzbin de alacağı olduğu takdirde yekünu 1700000lira eder. Buna göre verilecek zekatın miktarı 42500 liradır.

Hanefi mezhebine göre ise; mevcut mal ile, alacak tesbit edilecek. Sonra vereceği hesaplanacak, o düşürüldükten sonra kalanın zekatıverilecektir. Bizim misalimizde mevcut malın değeri ile alacağı 1700000 lira olursa, vereceği olan 300000 lirayı düşürecek ve sadece 1400000 liranın zekatını verecektir.

BAŞA DÖN


 

ZIHÂR :

"Zihâr", sırt anlamına gelen "zahr" kelimesinden türetilen bir kelimedir. Anlamı : "sırtlaşma, sırtını sırtına benzetme" demektir. Terim olarak erkeğin, karısına "sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek, onun kendine haram olduğunu, yani onu boşadığını bildirmesi demektir.

Cahiliyyet devrinde erkekler karılarını bu yolla da boşarlardı ve bu, dönüşü olmayan bir boşama biçimi olduğundan, bununla kadınları mağdur etmiş olurlardı. Islâm bunu kaldırdı ve karısını "zihâr" yoluyla boşanmayı, dönüşü olmayan bir boşama olmaktan çıkardı. Ancak karısını annesine benzetmek, çirkin bir olay olduğundan, bu yolla karısını boşayan, eğer ona dönmek isterse dönebilecek, ancak ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutacak, bunu yapamıyorsa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyuracaktır. Bu oruca "zihâr keffareti" denir.

BAŞA DÖN


 

ZINA CEZASI (HADD-I ZINA):

Evli erkek ve kadın için recm (taşlayarak öldürme), bekâr erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan) lar iseniz Allah'ın dini (ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut (up engelle) mesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezaya şahid olsun" (en-Nûr. 24/2).

Recm cezası Hz. Peygamber'in uygulamasıyla sabittir: "Cüheyne'den bir kadın zinadan gebe olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Haddi icap eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer'îyi) icra et' dedi. Peygamber (s.a.s) kadının velisini çağırdı: Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir' buyurdu. (Velisi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s) emretti. Kadının elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra (cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer; Ey Allah'ın Rasûlü, onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zina etmişti' dedi. Rasûlullah (s.a.s): "O öyle bir tevbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermesinden daha faziletli bir şey biliyor musun?' "buyurdu (Müslim Hudûd 28; Ibn Mâce, Diyet, 36' Malık, Müslim, Muvatta" Hudûd, 11).

Zina cezasının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şahidin hakim huzurunda açıkça şahitlikte bulunması ve zina eden kişinin zinanın haram olduğunu bilmesi gerekir.

ZINA ETTIĞI KADINLA EVLENMEK

Zina eden bir erkekle bir kadın sonra birbirleriyle evlenebilirler mi?

Evlenebilirler. Önceki zinânin günahı, cezası ayrı bir konudur.

ZINA IFTIRASI CEZASI (HADD-I KAZF):

Namuslu (muhsan) kadınlara zina iftirasında bulunmanın cezası Nûr suresinde açıklanmıştır: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir" (en-Nûr, 24/4).

Namuslu bir erkeğe yapılan zina iftirası da 80 değnekle cezalandırılır. Namuslu olmanın şartları şunlardır.

Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, müslüman olmak, iffetli olmak.

 

BAŞA DÖN


ZINA IFTIRASI CEZASINDA (KAZF) ZAMAN AŞIMI

Kazf haddinde zaman aşımı söz konusu değildir. Bu yüzden zina iftirası yapıldığına dair şahitlik, olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra yapılsa bile şahitlikleri kabul edilir. Çünkü diğer hadlerden farklı olarak kazf şahitliği geciktirmede kin ve töhmet ihtimali bulunmaz. Çünkü kazfte önce dava açılması şartı aranır. Buna göre, şahitliği yerine getirmedeki gecikmenin davayı açmadaki gecikmeden kaynaklanması da mümkündür (el-Kâsânî, el-Bedâyi', 1. Baskı, Beyrut 1328/1910, VII, 46).

Diğer yandan zaman aşımı cinayete şahitliğin kabulüne de engel olmaz. Böylece zaman aşımı kazf ve katl dışında diğer hadlerde etkisini gösterir. Şarap içmede zaman aşımının etkili oluşu, şarabın kokusunun yok olması ile ilgilidir. Günümüzde kanda alkol araştırılması yoluyla bu sürenin uzatılabileceği mümkün hale gelmiştir.

Dövme, sövme, çirkin sözler söyleme gibi Islâm Devletinin koyacağı cezanın (ta'zîr)* uygulanacağı konularda suçu inkâr edene yemin teklif edilir ve bu suçlar zaman aşımı ile de düşmez. Bu konularda, diğer hukuk davalarında olduğu gibi kadınların şahitliği de geçerlidir (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 521).

Eş veya Hısımların Nafakasının Zaman Aşımına Uğraması

1-Eşin Nafakasının Düşmesi:

Kadının kocasından alacağı nafaka; ibra, ölüm, kocasına itaatsızlık, dinden çıkma ve evliliğin bir ma'siyet yüzünden kadın tarafından olan bir nedenle sona ermesi gibi sebeplerle düşeceği gibi, bazı durumlarda zamanın geçmesi ile de düşebilir. Nitekim, kadının nafakası kocasına gerekli olduktan sonra hâkim tarafından veya karşılıklı rıza ile miktarı belirlenip, zimmette bir borç halini almadıkça zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim nafakaya hüküm verip bir zimmet borcu halini aldıktan sonra ise artık zamanın geçmesiyle nafaka düşmez. Bu Hanefîlerin görüşüdür.

Mâlikîlere ve geri kalan mezheplere göre, nafaka hiç bir durumda zaman aşımına uğramaz. Eş birikmiş nafakası için kocasına döner. Hısımların nafakası ise bunun aksine olup zaman aşımı ile düşer (bk. el-Kâsânî, el-Bedâyi, IV, 22, 29 vd.; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, III, 332 vd.; Ibn Abidîn, Mısır t.y., II, 889 vd.; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır t.y., II, 54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578, 604, 611 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 160)

BAŞA DÖN


 

ZINADAN DOĞAN ÇOCUĞUN NE SUÇU VARDIR KI, TAHKIR EDILIYOR VE BAZI HAKLARI KIŞITLANIYOR?

Zinâdan doğan çocuğun tahkir edilecek suçu yoktur; ancak takdir edilecek ve diğerlerine üstün tutulacak yönü ve başarisi da yoktur. Bunu böylece tespit ettikten sonra:Önce şunu bilmek gerekir: Islâmda; hristiyanlıkta olduğu gibi atalardan miras alınan, "Ezeli bir günah" akidesi yoktur."Kimse kimsenin günahını yüklenmez" (K: Isrâ (17/ 15)). "Kim zerre kadar hayır yaptı ise onu görür; kim zerre kadar ser yaptı ise onu görür." (K. Zilzâl (99) 8) Bu önemli kurali hiç akildan çıkarmamak gerekir. Ama ne var ki, özellikle öbür alem için, yani Allah'ın yapacağı muamele için böyledir. Dünyada insanlar elbette bir takım değer yargılarının etkisinde kalacak ve haklı ya da haksız, bazı tavırlar sergileyeceklerdir. Bu yüzden Ibn Abbâs, zinânin esas sıkıntısm ve yükünü "veled-i zinanın" çektiğini söyler. Ama dediğimiz gibi bu, toplumsal açıdan böyledir. Çünkü zinâ her ne kadar büyük ve mahvedici bir suç ise de zina edenler tevbe edebilirler. Allah da onların tevbesini kabul edebilir. Olan çocuğa olur ve annesinin babasının ayıbm ölünceye kadar üzerinde taşır. Babasına nispet edilmez, zinâ çocuğu olarak tanmr ve hakaret görür. Bunun bir yönüyle psikolojik faydası da vardır; zinâyi ve gayr-i meşru çocuk edinmeyi takbih eder, ondan tiksindirir ve sakındırir. Bu yönüyle de günahsiz bir insanı yaralar manen ezer. Ama öbür âlemde kendi amelleriyle muamele görür. İşte yine Ibn Abbâs'in: "Üçün en kötüsü veled-i zinâdir." (Beyhakî, Sünen X/59; Hadîsin manası konusunda ayrıca bk. Alî el-Karı; el-Esrâru'l merfûa 466 vd.) sözünün anlamı budur. Yani annesi Babası tevbe edip kurtulurlar, kendisi ise hep böyle hakaret gürür, binaenaleyh, dünya gözüyle bu üçlünün en bahtsizi, zinâdan doğan çocuktur. Ama tekrar edersek bu, insanların değerlendirmesidir, nesep ve verâset dışında ne dünya ahkm, ne de bütünüyle âhiret ahkâmi konusunda onun diğerlerinden bir farkı vardır.Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s.) "Veled-i zînaya annesinin babasının günahından hiç bir şey yoktur" buyurmuştur.(Hâkim, Müstedrek; Münâvi V/372)"Veled-i zinâ cennete giremez" anlamındaki sözün hadis olarak aslı yoktur. Ibnü'1-Cevzi, bu anlamda sahih hiç bir hadisin bulunmadığını söyler.(bk. es Semhûdî, el-Gummâz 232; Sehavî 463 Müslim, radâ 36; Buhârî, vesâyâ 4, buyû 3; Ebû Dâvud, talâk 34; Hadisin değişik rivâyederi ve geniş izahi için bk. Davudoğlu VN/383-88) Veled-i Zinâ ile ilgili hukuki durum (ahkin) ise söyledir:

1- Zinâ nesebi belirlemez. Çocuk "yatağındir, zinâ edene ise mahrumiyet ve hüsran vardır".( Ebû Zehrâ; el-Ah'vâlü's-Şahsıyye 388-89) Yani zinâdan doğan çocuk, nesep için asıl olan babaya nispet edilmez, ona mirasçı olamaz. Babası da ona nafaka vermez. Dogduğu anneye nispet edilir. Miras hukuku annesiyle kendi arasında cereyan eder. Çünkü nesebin sâbit olması bir nimettir. Suç ise nimeti doğurmaz, aksine sahibi için nikmeti (mahrumiyeti) gerektirir. Ancak nesebi sâbit kılmayan zîna; haddi düşüren herhangi bir şüphe taşımayan zinadır. Suç olma vasfm silen, ya da haddi (zina cezasını) düşüren bir şüphe varsa, birinci durumda ittifakla, ikinci durumda da tercih edilen görüşe göre, nesep sâbit olur. Keza birisi yaşları bakımından kendisinin olabilecek bir çocuğun nesebini (kendi çocuğu olduğunu) iddia ederse; çocuğun da başkasından nesebi belli değilse, Hanefilere göre nesebi o adamdan sâbit olur. Ancak bu durumda o adamın, onun zinâdan çocuğu olduğunu söylememiş olması şarttır. Zinâdan çocuğumdur, derse nesep yine sâbit olmaz.(Kasâni, Bedâyi VI/269)

2. Veled-i zinânin şehâdeti - âdil ise, diğer adıl insanlar gibi - makbuldür. Çünkü, yukarıda işaret edilen ayetten anlaşılacağı üzere, annesinin babasının zina etmiş olması onun adâletini zedelemez.(Serahsî, IX/127)

3. Veled-i zinânin kendisine zinâ isnadında (kazf) bulunana iftira cezası (hadd-i kazf) uygulanır.Çünkü o muhsandır (temizdir) ve iffetlıdır. Annesinin babasının suçu onun "muhsan" oluşunu düşürmez.(Kal'acı, Mevsu'ati fikh-i Abdullah b..Abbâs N/31; Ibn Hazm, el-muhallâ IX/430)

4. Dünyaya ait işlerde diğer insanlardan farkı yoktur. Çeşitli görev ve sorumluluklar yüklenebilir. Her kademede idareci ve komutan olabilir. Evlenmede vesair akitlerde diğer insanlardan farkı yoktur.

5. Imam olmasını mekruh görenler vardır, ama buna sebep olarak iki şey zikredilmiştir: a) Ilmi ve takvâsı olmamak. Çünkü Babası belli olmayan (veled-i zinânin) eğitimi, genellikle ihmal edilir, çünkü üstlenecek kimsesi yoktur. Böyle olunca da câhil ve takvâdan uzak kalır. Imam olmasının mekruh olması bundandır. Dolayısı ile bu sebep (illet) bulunmazsa, yani eğitim görmüş, câhillik ve takvâsızlıktan kurulmussa, imamlığı da kerahetsiz câiz olur. Hattâ imamliga, böyle olmayan nikâh,evladından daha lâyık hâle gelir. (Mavsilî, 58) b) Imamligmn mekruh olması, insanların ondan nefret edip, cemaatten uzaklaşacaklarındandır. Bu izaha göre câhil olmasa da veled-i zinânin imamlığı mekrûh olur.( agk; Tahtavî (Merâkil-felâh ile) 245) Ama bu kerahet kendisine değil de insanlara yönelik olduğudan, bilinmediği yerde imamlığı bu izaha göre de mekruh olmaz.

 

BAŞA DÖN


ZINÂDAN DOLAYI BOŞANMAK

Zina ettiğinden şüphelendigi karısını boşamalı mıdır? Ya da zina etmekle kadın kocasından boş olur mu?

Ne hikmetse fıkıh kitaplarımızın talak (boşanma) bahislerinde, boşamayı meşru kılan sebepler arasında kadının ya da erkeğin zinâ veya başka bir günah işlemesi zikredilmez. Hattâ, "fâcir bir kadın kocası boşamak zorunda değildir. Fâcir olması, zinâ yapmaya da şâmildir (onu da kapsar)"(Ibn Âbidîn V/274; Alâuddîn Âbidin, el-Hediyye 273)denmiştir. Kezâ kadının, ya da kocamın zinâ etmesiyle nikâh fesh olmaz. Cumhurun ve bu meyanda Mücâhid, Atâ, Nehaî, Sevri, Şâfiî, Ishak ve rey ashâbmn (Hanefilerin) görüşü budur. Câbir b. Abdillah'a göre ise kadın zinâ ederse (nikâhları fesholmasa dahî) araları ayrılır. Hz. Ali de henüz zifâfa girmeden zinâ eden bir erkeği karısından ayırmış (nikâhlarm feshetmiş) tir.Ahmet b. Hanbel: "Zinâ eden kadın kocanın boşamasının uygun olacağı kanaatindeyim. Böyle bir kadınla beraber olunması uygun olmaz. Çünkü onun yatağını korumasından ve gayr-i meşrû bir çocuk getirmesinden emin olunamaz." demiştir.( Ibn Kudâme, el-Mugnî VI/604) Ama yine de böyle bir kadını elde tutmanın haram olduğunu söyleyebilmenin bir delili yoktur. Fakat Ibn Âbidîn'in dediği gibi, Allah'ın hududuna riâyet edemeyeceklerinden korkarlarsa boşanmalıdırlar.( Ibn Âbidîn V/274)

Bununla beraber karısı namaz kılmamakta israr ederse böyle bir kadın erkek -mecbur olmasa dahî- boşamalıdır, denmiştir. (Bezzâziye VI/353) Fakat bu konu da izaha muhtaçtır.Ayrıca kadın da zinâ eden kocasından ayrılmak zorunda değildir.( Muhammed Sâid el-Burhânî, Ta'likât ale'1-Hediyye, 273)

 

BAŞA DÖN


ZIRAAT ORTAKÇILIĞININ ŞARTLARI

Ziraat ortakçılığının geçerli olması ve tarafları anlaşmazlığa düşürmemesi için aşağıdaki şartlara uyulması gerekir:

1) Ziraat ortakçılığı yapacak kimselerin temyiz gücüne sahip olmaları gerekir. Ancak büluğ çağından önce ayrıca velinin icazeti de gereklidir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, ziraat ortakçılığı sözleşmeşinin geçerli olması için tarafların müslüman olması şart değildir (es-Serahsî, el-Mebsut, III, s. 118,119; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, VI, s. 176).

2) Tohumun cinsinin ve kimin tarafından verileceğinin belirlenmesi gerekir. Tohumun cinsinin buğday, arpa, pancar, pamuk gibi belirlenmesi, toprak sahibinin zarar görmesini önlemek içindir. Çünkü bazı ürünler toprağı islah ederken bazısı bozar ve sonraki yıllardaki verimini azaltabilir. Bu yüzden özellikle toprak sahibi, toprağına neyin ekilip biçileceğini önceden bilmek ister. Ancak şunu da belirtelim ki, toprak sahibi tohumun cinsini belirleme işini karşı tarafa bırakabılir. Akit sırasında tohum cinsinden hiç söz edilmemişse durum ne olur? Burada, tohumun toprak sahibi tarafından karşılanması kararlaştırılmışsa, akde zarar gelmez. Çünkü o, toprağını iyi bilir ve ona uygun tohumu seçebilir. Tohumun ortakçı tarafından verilmesi kararlaştırılmışsa, akid fasid olur. Çünkü ortakçı, toprak sahibinin razı olamayacağı bir cinsi tercih etmiş olabilir. Ancak buna rağmen toprak sahibi ortakçının seçtiği tohum cinsine razı olmuşsa, ziraat ortakçılığı sahih hale gelir (el-Cezirî; Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, III, s. 6). Tohumun mikdarını belirlemek gerekmez. Çünkü toprağın götürebileceği tohum mikdarı örfte bellidir.

Ayrıca tohumun kimin tarafından verileceğinin de belirlenmesi gerekir. Çünkü tohum toprak sahibine ait olsa ziraat ortakçılığı, ortakçıyı kiralama; ortakçıya âit olsa, bu da bir çeşit toprağı kiralama niteliğinde olur. Bu bilinmezlik, akdin fesâdına yol açar. Ancak Ebû Bekir el-Belhî'ye göre, bu durumda beldenin örfüne uyulur (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, V, s. 236, Ali Haydar, Mecelle Şerhi, X, s. 1370).

3) Toprağın ziraata elverişli olması, sınırlarının belirlenmesi ve ortakçıya tamamen teslim edilmesi gerekir. Çünkü toprak çorak ve bataklık olursa, normalin üstünde emek vermek ve masraf yapmak gerekebilir. Bataklığı kurutma ve suyunu kanala çekme gibi işleri devamlı kalıcı ve sonuçları akid süresi dışına taşıcı nitelikte olan işlerin ortakçı tarafından yapılması istenemez. Ancak akit sırasında mevsimin kış olması veya geçici olarak suyun kesilmesi gibi durumlar akdin sıhhatine zarar vermez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, VI, s. 178).

Ziraat ortakçılığı yapılacak arazi büyük bir tarla olur ve bunun belli bir bölümü için akid yapılırsa, bu yerin sınırlarını belirlemek gerekir. Çünkü arazının her tarafı aynı verimi sağlayamayacak durumda olabilir. Diğer yandan bu akidlerde toprak sahibinin de çalışması şart koşulamaz. Çünkü bu, toprağın karşı tarafa teslimine engel olur.

4) Çıkacak ürünün taraflar arasında hangi oranda paylaşılacağının belirlenmesi gerekir. Paylaşma ikide bir, üçte bir veya dörtte bir gibi şâyi bir cüz olarak belirlenir. Taraflardan birisine muayyen bir miktar ürün vermek üzere yapılacak ortaklık fasiddir. Çünkü yalnız muayyen miktar kadar ürün elde edilirse, karşı tarafa hiç bir şey kalmaz. Bu durum anlaşmazlığa yol açar (el-Kâsânî, Bedayiu's-Sanâyî, VI, s. 177, 178).

5) Ortakçılık süresinin belirlenmesi gerekir. Süre belirtilmezse akid fasid olur. Bu süre hasada imkân verecek uzunlukta olmalıdır. Ayrıca bunun, taraflardan birisinin yaşayamayacağı kadar uzun olmaması da gerekir (el-Fetâva'l-Hindiyye, V, s. 236).

Ziraat Ortakçılığının Hükümleri Ziraat ortakçılığı, usulüne uygun olarak meydana gelince tarafların bir takım hak ve sorumlulukları ortaya çıkar:

1) Akitten sonra, ortakçının tarlayı serbestçe işleme ve ondan yararlanma hakkı doğar. Hasat zamanı gelince İslâm'daki ortaklık hükümleri uygulanır.

2) Ürünün yetişmesine yönelik tüm iş ve masraflar ortakçıya aittir. Çünkü bunlar, ziraat ortakçılığının kapsamına giren hususlardır.

3) Ürünün yetişip büyümesini tamamladıktan sonraki hasat, harman yerine taşıma ve dâneyi sapından ayırma masrafları gibi harcamalar, taraflarca payları oranında karşılanır (el-Kâsânî, a.g.e., VI, s. 182).

4) Topraktan elde edilecek ürün, sözleşme şartlarına uygun biçimde paylaşılır.

5) Topraktan hiç ürün elde edilmediği takdirde, taraflardan hiç birisi diğerinden tazminat talebinde bulunamaz. Ancak ziraat ortakçılığı akdi şartlarına uyulmaması nedeniyle fâsid olursa, hiç ürün elde edilememesi halinde ortakçı emsâli kadar işçilik ücreti isteyebilir.

6) Toprak sâhibi, ortakçıyı, tarlayı sürmeye zorlamak veya gerektiğinde engellemek hakkı vardır. Zorlama şu şekillerde olabilir:

a- Sözleşmede sürme şartı varsa ortakçı buna uymak zorundadır.

b- Sözleşmede bu hususa temas edilmemişse, o beldenin geleneklerine göre hareket edilir.

7) Taraflar akitten sonra, alacakları payı karşılıklı rıza ile azaltıp çoğaltabilirler.

 

 

BAŞA DÖN


ZIYARETIN ÂDABI

Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin dediği gibi şöyle selâm verir: "Ey müminler ve müslümanlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun. İnşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size âf yet dilerim" (Müslim, Cenâiz, 104; İbn Mâce, Cenâiz, 36).

Hz. Âîşe'nin rivayetinde anlam aynı olduğu halde ifade biraz farklıdır. Tirmizi'nin İbn Abbâs'tan rivayetinde Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan tarafa dönerek şöyle dedi:

"Ey kabirler ahâlisi, size selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce gittiniz, biz de sizin ardınızdan (geleceğiz)" (Tirmizi, Cenâiz, 58, 59). Kişi, tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selâm verirse, ölü selâmını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçerken selam verirse, ölü, selâmını alır (Gazzâli, İhyau Ulûmi'd-din, IV, Ziyâretü'l-Kubur bahsi).

Kabir ziyareti sırasında mezarda namaz kılınmaz. Kabirler asla mescid edinilmez. Kabre karşı da namaz kılmak mekruhtur. Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir (Müslim, Cenâiz, 98; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Salât, 236).

Boş yere para harcandığı için, ya da kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz. Peygamber yasaklamıştır. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur (Müslim, Cenâiz, 33; Tirmizi, Cenâiz, 56).

Kabirde ziyaretle bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevâzı bir durumda bulunmak gerekir (Nesâî, Cenaiz, 100; Tirmizî, Cenaiz, 46). Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmak gerekir. (Nesaî, Cenâiz, 100; ibn Mâce, Cenâiz, 46). Kabristanın yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabir yanında kurban kesmek Allah için kesilse bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımım elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir; ibadet ise yalnız Allah'a mahsustur. Kabirler Kâbe tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez. Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taslarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye yarar sağlamaz. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak İslam'ın tevhit inancı ile bağdaşmaz.

Diri veya ölü olsun salih kimseleri Allah'tan bir şey istemek için aracı kılmaya "tevessül"* denilir. Kabirde kişinin başkasına bizzat bir fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez. ibn Teymiyye ve taraftarlarına göre Allah'tan bir şey isterken peygamber bile oka salih kulları aracı kılmak haram, hatta şirktir. Çoğunluk İslâm âlimlerine göre ise Allah'tan bir şey isterken salih zatları aracı ve esile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Meselâ "Hz Muhammed hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir" demek duaların kabulüne vesile olur. Hanefi ve Malikilere göre kabir ziyaretini cuma ve bunun iki yanındaki perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Şafiîler, perşembe gününün ikindi vaktinden başlamak üzere cumartesi sabahına kadar ziyaretin daha uygun olacağını söylemişlerdir. Hanbeliler, ziyaret için belli bir gün tahsis etmenin doğru olmadığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak cuma günü ziyaret daha faziletli ise de diğer günlerde ziyaret de mümkün ve caizdir (Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, I, 540).

 

BAŞA DÖN


ZIYARETIN ÖLÜYE FAYDASI

a) Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabırleri, ruhları için Allah'a dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah'a dua edilir, Kur'an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek mekruhtur.

Dua ve istiğfarın ölülerin ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder: "Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin bırakma" (el-Haşr, 59/10). Bu konuda varid olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 509; VI, 252; İbn Mâce, Edeb,

b) Ölünün dirileri işitmesi. Kabır ziyareti sırasında konuşulanları kabırdeki kişinin duyduğu ve verilen selâmı aldığı hadislerle sabittir.

Abdullah b. Ömer (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber Bedir gazvesinden sonra yerde yatan Kureyş büyüklerinin cesetlerine karşı: "Rabbinizin va'dettiği azabın doğru olduğunu anladınız mı?" diye seslenmişti. Hz. Ömer'in: "Ey Allah'ın Resulu! Bu duygusuz cesetlere mi hitap ediyorsunuz?" demesi üzerine, Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz. Fakat bunlar cevap veremezler" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, II, 121). Bu konuda Hz. Aişe'den, ölülerin işitmesi yerine, Resulullah'ın; "Gerçeği ölünce şimdi daha iyi anlarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak'da: "Habibim sen, sözünü ölülere duyuramazsın " hadisi nakledilmiştir. Ancak çoğunluk İslâm bilginleri bu konuda Hz. Âîşe'ye muhalefet etmişler, başka rivayetlere uygun düştüğü için yukarıda zikrettiğimiz Abdullah b. Ömer'in hadisini esas almışlardır (bk. ez-Zebîdi, Tecrid-i Sarih Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 580).

 

BAŞA DÖN


 

ZORUNLU ESTETIK AMELIYAT

Bir kaza sonucu kaşımda bir açılma meydana geldi. Acaba insanların dikkatini çekmemek için estetik ameliyatla kaşımı eski haline getirebilir miyim?

Islâmda yasak olan estetik ameliyat bu değil, güzelleşmek için tabiî yaratılışı (fıtratı) bozacak şekilde. yapılacak estetik ameliyat ve uygulamalardır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) "Güzelleşmek (estetik) için dövme yapan ve yaptırana, kaşlarından (yüzünden) tüy yolan ve yoldurana, dişlerini seyreltip inceltene böylece Allah'ın yâratışını değiştirenlere Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. ( Buhârî, tefsir (59) 4, Iibâs, 82, 83, 84, 85, 87; Müslim, libas 120; Ebû Dâvûd, teraccul 5; Nesâî, zinet 24, 26, 71: Tirmizî, edep 33; Ibn Mâce, nikâh 52; Dârimî, isti'zan 19; Müsned I/415, 434; Kastalânî, "güzelleşmek" kaydının üç fiile de gidebileceğini, ama dişlerini seyreltene ait olmasının daha açık olduğunu söyler bk. Irşâdü-s-sârî VNI/474; Aynî de aynı şeyi söyler. bk. Umdetü'I-Kârî (el-Halebi7 XVNI/95. Ancak, "değiştirenler" kaydının hepsine ait olduğu açık olduğuna ve beraber kullanıldıklarına bakılırsa "güzelleşmek için" kaydını da hepsine göndermek daha güzel görünüyor.) Bunların haram olması, güzelleşmek için yapılmış olmaları yüzündendir. Çünkü ihtiyaç yokken böyle bir şeye başvurma; hem Nisâ (4) 119. âyette anlatıldığı gibi şeytanın maskarası olup, Allah'ın beğenerek yarattığı biçimi (fıtratı) bozma, hem de İslam'ın şiddetle yasakladığı israf anlamı taşır ki, her ikisi de haramdır. Bir kaza sonucu açılan bir yarayı eski haline getirme, kesilen bir uzvu ve çıkan bir dişi protezle tamamlayıp düzeltme ve çalışır hale getirme ise tedavidir.

Tedaviyi ise Islâm, sadece tavsiye değil emretmiştir. Savaşta burnu kesilen Arfece isimli sahabîye Rasûlullah'ın, üstelik altından bir burun edinmesini söylemesi de ( Ebû Dâvûd, hâtem 7; Tirmizî, libâs 31; Nesâî zinet 41; Müsned V/23) bunu gösterir. Sonuç olarak, açılan kaşınızı yara izi belli olmayacak şekilde (estetik) ameliyatla tedavi ettirmeniz değil mahzur olmak, (Allah'u alem) gerekli bir davranış olur.

BAŞA DÖN


 ZULÜM

Herhangi bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak, ziya, ışık ile nurun aksi. Dinî anlamdaki manası ise, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsızlık yapmak, hadda aşmak söz ve fiilde aşın gitmek demektir.

Zulüm, arapça bir kelimedir. "Zale-me" fiilının masdardır. Aynı kökten türemiş bir isim olarak da kullanılır. Aslı zulm olup Türkçe'de zulüm diye kullanılır. Çoğulu zulümattır.

Kelime olarak zulüm, azgınlık, gadr, karanlık, azab ve ezâ ile eş anlamlıdır. Zıddı ise, nur, aydınlık ve adalettir.

Kur'ân'ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökden gelen kelimelerle birlikte, Kur'ân'da üç yüz'e yakın yerde geçmektedir.

Alimler zulmü üç kısım halinde incelemişlerdir:

1- Insanın Allah'a karşı işlediği zulüm, şirk ve küfürdür. "Imân edip de imânlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak için onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (el-En'âm, 6/82) âyeti inince, bu âyetin ifâde ettiği, imâna zulüm karıştırma meselesi ashabın nefsine ağır geldi ve, "Hangimiz nefişlerine zulmetmez?" dediler: Bunun üzerine Yüce Allah: "Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) âyetini indirdi. Böylece yakandaki âyette söz konusu olan zulüm kelimesinden şirk kastedildiği anlaşılmıştır (Ibn Kesîr, Tefsiru'r-Kur'anı'l-Azîm, Beyrut 1969, II,153).

Âyetteki "Şirk büyük bir zulümdür" ifadesi ile de, şirk'e düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına işaret edilerek şirkin çirkinliği dile getirilmiştir (Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetu't-Tefâsîr, Istanbul, 1987, II, 491).

BAŞA DÖN

Yüce Allah'ın varlığını, birliğini inkâr etmek zulüm olduğu gibi, imân esaslarından herhangi birini inkar etmek de zulüm ve küfürdür. Bütün bu hususlarda ilgili çeşitli âyetler vardır:

"Onlardan her kim, (Allah'ın ilâhlığını inkâr ederek) "Ilâh o değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. Işte biz, zalimlere böyle ceza veririz!" (el-Enbiyâ, 21/29).

Bu âyette, Yüce Allah'ın ilâhlığını inkâr ederek, ilâhlık iddiasında bulunanların durumu dile getirilmiştir. Nemrûd'un Allah'ın varlığını inkâr etmenin neticesinde, düştüğü küfür ve zulmünü haber veren bir âyetin meâli de şöyledir:

"Âllah; kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında Ibrâhim'le tartışanı görmedin mi? Işte o zaman Ibrâhim, Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir" deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm"dedi. Bunun üzerine Ibrâhim, Bil ki Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir" dedi. Inkâr eden o adam şaşırıp kaldı (söyleyecek söz bulamadı, dili tutuldu). Allah, zalım kimseleri doğru yola iletmez" (el-Bakara, 2/258).

Isrâiloğullarının, Musa (a.s)'ın sözünü dinlemeyerek buzağıya tapmalarının zulüm olduğu hususunda da, Yüce Allah şöyle buyurmuştur: