|
ZAMAN AŞIMI
Sürenin geçmesi, belli
sürenin geçmesiyle bazı hakların kazanılmasını veya kaybedilmesini ifade
eden bir fıkıh terimi. Arapça "murûru'z-zamân" veya "tekâdümü'z-zamân"
tamamlamalarının karşılığı olarak kullanılır.
insanların bir takım
hakları elde etmesi veya sahip olduğu bazı hakları kaybetmesi zaman süreci
içinde ortaya çıkar.
Çoğunluk müctehitlere göre
süre aşımı bir mülk sebebi olarak kabul edilmemiştir. Eşyada asıl olan
mübahlıktır. Sahipsiz olan ve toplumca da sahipli sayılmayan şeylerin mülk
edinilmesinde herkes eşit hakka sahip olur. Meselâ; ihtiyaç sırasında
yararlanılmak üzere suyun kaba alınması, av hayvanının yakalanması, mübah
olan ot veya odunların kesilip toplanması bunlar üzerinde mülkiyet hakkı
doğurur. Bu el koymaya "hiyâzet" veya "ihrâz * " denir. Bir hadiste; su,
ateş ve otların insanlar arasında ortak olduğu belirtilmiştir (Ebû Dâvud,
Büyû', 60; Ibn Mâce, Ruhn,16; Ahmed b. Hanbel, V, 364). Buradaki ihrâza "zilyedlik
* " diyebiliriz.
BAŞA DÖN
Ancak toprak mülkiyetinde
meşru zilyedliğe "ihya * " şartı da eklenmektedir. Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş olan Şey, onu ilk eline
geçirene ait olur" (Ebû Dâvud, Imâre, 36). Bu hadisi duyan sahabilerin işgal
etmek istedikleri arazılere dağılıp adımladıkları ve işaretler koydukları
nakledilir. Mücerred işgalın yeterli olmadığı, ayrıca toprağı ihya etmenin
de gerekli bulunduğu hadiste şöyle belirlenir: "Kim ölü bir toprağı ihya
ederse bu toprak onun olur. Haksız verilen emek için bir hak yoktur" (Buharî,
Hars, 15; Ebû Dâvud, Imâre, 37; Tirmizî, Ahkâm, 38; Mâlik, Muvatta, Akdiye,
26, 27; Dârimî, Büyû', 65).
Diğer yandan ölü ve
sahipsiz toprağı çeviren kimse yıllarca işletmeksizin bekletme hakkına sahip
midir? Böyle bir hak tanındığı takdirde kolay ve masrafsız bir yolla geniş
toprak parçalarını belli kişiler çevirir ve başkalarının yararlanmasını da
engelleyebilirdi. Halbuki toprak işgaline ve ihyasına izin verilmesi bu
toprakların üretime sokulması amacına yöneliktir. Bu yüzden çevrilen, fakat
üretime sokulamadan elde tutulabilecek süre hadiste üç yılla
sınırlandırılmıştır: "Âd'tan kalanlar Allah'ın, Rasûlunun ve sonra sizindir.
Kim ölü bir araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihya
etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz" (Ebu Yûsuf, Kitâbü'l-Harâc, Kahire
1396, 70). Hz. Ömer'in uygulaması da bu şekilde olmuştur. O şöyle demiştir:
"Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmezse,
çevirdiği arazı üzerinde bir hakkıkalmaz" (Ebû Yûsuf, a.g.e., 71). Bu duruma
göre sahipsiz bir araziyi çevirmek üç yıl süreyle burasını mülk olarak
edinmede öncelik hakkıvermektedir. Üç yıl içinde ihya gerçekleşmezse bu
öncelik hakkı düşmektedir. Burada meydana gelen bir mülkiyet hakkının
düşmesinden çok mülkiyeti elde etmede sahip olduğu öncelik hakkının düşmesi
söz konusu olmaktadır.
Sürenin geçmesiyle
hakların kazanılması veya kaybedilmesi temelde adalete ve yaratılışa aykırı
düşer. Buna bir malı gasp veya hırsızlık yoluyla ele geçiren kimsenin
durumunu örnek verebiliriz. Eğer bu kimse meselâ; yakalanmadan veya dava
edilmeden on yıl geçince bir mala mâlik sayılsa bu bir zulüm olurdu.
Diğer yandan Imamı Mâlik'e
göre kendi mezhebinde sonrakilerin görüşüne muhalif olarak bir malı "ihrâr"
hâlinde mülkiyet hakkı elde edildiği gibi, başkanın bunu ihrâzı hâlinde
belli bir süre geçince önceki mâlikin hakkının düşeceği görüşünü
benimsemiştir. Mâlik b. Enes (ö. 179/795) bu konuda Said b. el-Müseyyeb (ö.
93/711)'ten mürsel* olarak nakledilen şu hadise dayanır: "Kim bir Seve
nizasız ve fâsılasız (hasmı aleyhine) on yıl süreyle zilyed olursa, bu Şeye
ondan daha fazla hak sahibi olur" (el-Mâlik, el-Müdevvene, Mısır
1323,'
1905, XIII, 23).
BAŞA DÖN
ZAMAN AŞIMINI KESEN ÖZÜRLER
Bazı özürler zaman aşımını
keser. Süre bu özrün kalktığı andan itibaren başlar. Mecelle'nin 1663'üncü
maddesinde özürler şöyle belirlenmiştir: "Bu konuda geçerli olan, yani
davanın dinlenmesine engel olan zaman aşımı ancak özürsüz olarak vâkî olan
zaman aşımıdır. Yoksa davacının vasisi bulunsun bulunmasın çocuk veya akıl
hastası yahut bunak olması veya yolculuk (seferilik) kadar uzakta olan başka
diyarda bulunması veya hasmının üstünlük sağlayan birisi olması gibi şer'î
özürlerden birisiyle gelen zamana itibar olmaz. Bu nedenle zaman aşımının
başlangıcı özrün sona erdiği tarihten itibaren olunur.
Iki yıllık zaman aşımı:
Islâm Devletinde, bir dava
için arazı kanunu zeyli gereğince boş kalır. Bu gibi yerler yeni gelen
muhacırlere tahsis edilip, onlar tarafından ziraat ve kendine ait binalar
yaptırırlar. Işte bu davalar özürsüz olarak iki yıl geçince "zaman aşımı"na
uğrar.
Bir yıllık zaman aşımı:
Şüf'a hakkı bir ay takip
edilmeyince düşer. Mecelle'nin 1034'üncü maddesinde şöyle denir: "Şüf'a
hakkını tesbit ve buna şahit tuttuktan sonra şüf'a hakkı sahibinin eğer
başka bir beldede bulunmak gibi bir şer'î özrü yok iken, husûmet talebi bir
ay gecikirse şüf'a hakkı düşer."
ZAMAN AŞIMININ
BÂTIL VEYA FASIT AKITLERE ETKISI
Batıl olan bir şey zamanın
geçmeşiyle meşru hâle gelmez. Süre ne kadar uzarsa uzasın, batıl olduğu
ortaya çıkan muâmelenin kaldırılması gerekir. Çünkü batıl gerçekte yok
hükmündedir. Süt veya mahrem hasımla yapılan evlilik gibi. Zaman aşımının
fesat sebebi kalkmadıkça fasit muameleyi meşru hâle getirmez. Ancak fesad
sebebi kaldırılır veya feshe engel bir durum ortaya çıkarsa muâmele sahih
hale gelir (eş-Zuhaylî, a.g.e., IV, 284)
ZAMAN AŞIMININ
DAVALARA ETKISI
Bir takım hak ve
alacakların mahkeme yoluyla istenebilmesi süresiz olarak mümkün kılınırsa;
hâkimin görev yapma süresi, delillerin yok olması, şahitlerin
unutkanlıkları, mülkün aslı üzerinde şüphe doğmasına engel olma gibi
nedenlerle çeşitli zorluklar doğar. Ancak ne kadar süre geçerse geçsin bir
hak kendiliğinden düşmez. Sahibinin itiraf edilerek bunun yerine verilmesi "diyâneten"
vacipolur. Bir kimse başkasının mülk edindiği bir mala el koysa, hiç bir
durumda şer'an bu mala mâlik olamaz (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve
Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, IV, 69).
Bir hakkı mahkeme yoluyla
(kazâen) isteyebilmek için Islâm Devleti bir takım düzenlemeler yapabilir ve
zaman aşımı süreleri koyabilir.
Mecelle'de hukuk davaları
için zaman aşımı süreleri beş tane olup şunlardır:
Otuz altı yıllık süre
aşımı:
Vakfın aslı ve arazının
sahibi ile ilgili davalar 36 yıllık zaman aşımına tabidir. Mecelle'nin 1661.
maddesi şöyledir: "Vakfın aslı hakkında mütevelli veya oradan maaş alanların
(mürtezika) davaları 36 yıla kadar dinlenir. Fakat 36 yıl geçtikten sonra
artık dinlenmez." Meselâ bir kimse otuz altı yıl süreyle bir akara, mülkiyet
üzere tasarrufta bulunduktan sonra bir vakfın mütevellisi, bu akarın kendi
vakfının gelir getiren ünitelerinden (musteğallât) olduğunu dava etse, bu
dava dinlenmez. Vakfın salih oluşu kendisine bağlı bulunan her şey vakfın
aslındadır. Bu nitelikte olmayan şeyler ise "vakfın şartları"ndan sayılır.
Mütevelli ya vakıfnâme gereğince veya hâkim tarafından belirlenir. Mürtezika
ise, vakfın gelirinden maaş ve tayın alan kimselerdir. Bunlara "ehl-i
vezaif"de denir. Bir caminin imamı, müezzini veya kayyımı gibi. Bazı
fakihlere göre, vakıflarda dava hakkıyalnız mütevelliye aittir. Önceleri
fetvaya esas olan görüş bu idi. Ancak Mecelle buna "Mürtezika"yı da ilave
etmiştir.
BAŞA DÖN
Meselâ; bir kimse,
başkasının elinde bulunan bir akar için bu akarın gelirının veya oturma
hakkının kendisine şart koşulmuş vakıf olduğunu ve zilyedliğin kendisine ait
bulunduğunu dava etse, bu kimse mütevelli ise veya Mecelle'nin tercihi ile
bu vakıftan maaş alan bir kimse ise ve diğer zilyedin tasarrufunun üzerinden
de 36 yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava dinlenmez (Ali Haydar,
Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, Istanbul 1330, IV, 342).
Vakıf paraların aslı ile
ilgili davalar da otuz altı yıla kadar dinlenir. Meselâ; bir kimse
mütevellisi olduğu vakıf paralardan bir miktar kendi işi için harcarsa,
kendinden sonraki mütevelli bunu dava etse, otuz altı yıl geçmemişse dava
dinlenir. Aksi halde dava süre yönünden reddedilir (Ali Efendi, Fetâvâ,
Istanbul 1311, II, 89). Ancak vakıf paranın kârı (rıbh) ile ilgili davalar
on beş yıllık zaman aşımına tabi kabul edilmiştir.
Vakfın aslı ile ilgili
davalar iki türlü olabilir:
a- Akarı vakfa geri almak
için dava açmak. Meselâ; bir kaç dükkânı mülkiyet üzere 36 yıldan daha az
bir süreyle tasarruf etmekte olan bir kimse aleyhine mütevelli vakıf davası
açsa, ispat ettiği takdirde bu dükkânlar vakfa geri döner. 36 yıl geçmişse
kazâen geri verilmez, fakat tasarrufta bulunan diyâneten yani vicdanı ile
başbaşa bırakılır. Böyle bir durumda sorumluluktan korkan mü'minden bu yeri
vakfa döndürmesi beklenir.
b- Iki vakıf arasında dava
açılması: Bir vakfın kullanmakta olduğu bir akarı, başka bir vakıf
mütevellisi kendi vakıflarına ait kira ile verilen bir yer olduğunu dava
etse, otuz altı yıldan fazla süre ile susmuşsa bu dava dinlenmez (Ali
Haydar, a.g.e., IV, 343).
Diğer yandan gayrı menkule
bağlı "geçiş (murûr)" ve "su akıtma (mesîl)" hakları vakıf arazıde
bulunuyorsa bunlarla ilgili davalar da 36 yıllık zaman aşımına tabi bulunur.
Hatta bu haklar iki vakıf arasında da cereyan eder.
On beş yıllılık zaman
aşımının üstünde bir süre içinde dava konusu yapılabilen üç çeşit mal daha
vardır. Bunlar: Yetim malı, kayıp olan kişinin malı ve miras malı. Ancak
Ebûssuud Efendi bir fetvasında miras meselesini ayrı tutmuştur. Fetva
şöyledir: "Bir kimse şer'î bir özrü olmaksızın mirasla ilgili davasını 15
yıl süreyle takip etmese bundan sonra dinlenir mi? el-Cevap: Dinlenmez." Ali
Efendi ile Rumeli müftüsüi Abdullah Efendi fetvalarında da durum böyledir.
Ancak mirasla ilgili bu fetva Islâm Devletinin miras davası için 15 yıllık
zaman aşımı esasını benimsediği durumla sınırlı sayılmıştır (bk. Ali Efendi,
Fetâvâ, II, 87; Ibn Abidîn, Reddü'lMuhtar ale'd-Muhtâr, Terc. M. Savaş,
Istanbul 1985, XII, 312).
Onbeş yıllık zaman aşımı:
36 yıllık zaman aşımına
tabi bulunan vakıf akar, yetim veya kayıp olan kişinin malı dışında bir
takım mallar 15 yıllık zaman aşımı süresine bağlıdır. Para alacağı, vedîa *,
miras *, mülk akar *, vakıf akarın * geliri ile ilgili davalar 15 yıl içinde
açılmadığı takdirde, artık bu konuda mahkemeye başvurma hakkı düşer. Bunlar
kısaca şöyledir:
Alacak davası (deyn): Bir
kimse 15 yıl geçtikten sonra borçlusuna: "Sana 15 yıldan fazla bir süre önce
verdiğim şu kadar parayı, karz-ı haseni veya sattığım malın satış bedelini
istiyorum" diye dava açsa, davası dinlenmez. Ancak diyaneten bu borç düşmez,
Allah'la kendisi arasında sorumluluk doğurmak üzere devam eder. Nitekim
çeşitli âyetlerde karz'ın yüce Allah'a güzel bir borç olarak verildiğine
işaret edilir (bk. el-Bakara, 2/245; el-Mâide, 5/12; el-Hadîd, 57/11, 18;
et-Teğabun, 64/17; el-Müuemmil, 73/20). Fertle devlet arasındaki alacak ve
vereceklerde de bu zaman aşımı süresi uygulanır. Nitekim Osmanlı
Imparatorluğu uygulamasında 20 Muharrem 1300 H. tarihli padışah fermanı ile
beytülmal'e ait alacakların 15 yıl geçtikten sonra artık dava konusu
yapılamayacağı bildirilmiştir.
BAŞA DÖN
Emanet verilen şey
(vedîa): Bir kimse " 15 yıl önce sana verdiğim şöyle bir emanetimi
istiyorum" diye dava etse, davalı bunu inkâr etse, dava dinlenmez.
Âriyet (kullanmak üzere
verilen şey): Meselâ bir kadın, vefat eden kızına 15 yıl önce filân şeyleri
âriyet olarak vermiştim, şimdi geri istiyorum, diye dava etse, davası
dinlenmez.
Miras: Mirasçılardan
birisi, diğerinden "15 yıl önce vefat eden miras bırakanımızın malından
sende şunlar kalmıştı. Payımı isterim" diye dava etse, diğeri bunu inkâr
etse dava dinlenmez.
Mülk akar: Bir kimse
diğerinin 15 yıldan beri mülkiyet üzere tasarruf ettiği mülk bağ veya evin
tamamı veya şu kadar bölümü benimdir diye o kimseden dava etse dinlenmez.
Mukâtaalı vakıf akar:
Mukâtaa; arsası vakfa, üzerindeki bina, ağaç, bağ, kavak, tesis vb.
başkasına ait mülk olan bir akarda tasarrufta bulunan tarafından vakfın
cihetine verilmek üzere arsa için belirlenmiş bulunan yıllık kira demektir.
Buna "yer kirası (icâre-i zemin)" de denir. Ayrıca böyle bir vakıf arsa
üzerindeki bu ağaç veya tesişlerin de vakfedilmesi mümkün ve caizdir.
Vakfıye gereği mütevelli
iddiası: Bir kimse vakıfnâme gereği vakfa on beş yıl mütevellilik yaptıktan
sonra, başka bir kimse çıkıp da o vakfın, vakıfnâme gereği mütevellisinin
kendisi olduğunu dava etse dinlenmez.
Vakfın geliri davaları:
Vakfın geliri (galle), ona ait faide ve semeresi demektir. Vakıf paranın
kârı, vakıf akarın kirası, vakıf çiftliğin ürünü gibi (bk. Ali Efendi,
Fetâvâ, II, 89 vd.; Ali Haydar, a.g.e., IV, 339 vd).
On yıllık zaman aşımı:
Kuru mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı tasarruf sahibinin olan "mîrî
arazı * "ler üzerinde tasarruf davası ile, geçiş, su akıtma ve su alma
haklarına ait davalar on yıllık zaman aşımına tabiidir. Meselâ; bir kimse
mîrî arazıden olan bir tarlayı başkasının gözü önünde on yıl ekip biçtiği
halde bu kimse özürsüz olarak susmuş iken bu kimse on yıl önce bu tarla
üzerindeki tasarruf hakkının tapu ile kendisine ait bulunduğunu dava etse
davalı inkâr edince dava dinlenmez. Ancak böyle bir dava on yıl geçmeden
açılırsa mahkeme buna bakar.
Diğer yandan mîrî arazının
mülkiyetine ait arazı memurlarının iddiaları ise 36 yıla kadar dinlenir.
Nitekim bu konuda 22 Muharrem 1300 H. tarihli fermanla Osmanlı Devleti bu
son zaman aşımı süresini esas almıştır. Mîrî arazılerde geçiş, artık sulan
akıtma veya su alma hakları da on yılık süre aşımına tabiidir.
BAŞA DÖN
ZARARLI
HAYVANLARI ÖLDÜRMENIN HÜKMÜ NEDIR?
Zararlı hayvanlar
dövülmeden, eziyet edilmeden en keskin bir âlet ya da çabuk öldürecek bir
yöntemle kesilir ve öldürülür. (Hindiyye V/361) Başkalarına zarar veren
köpeği bulunan kimse, hatırlatıldığı halde zararı önlemezse, bölge
sakinlerinin o köpeği öldürme hakları vardır. (Hindiyye V/360) Çekirge
öldürülebilir, çünkü avdır. Karınca kendiliğinden zarar vermiyorsa
öldürülmez, veriyorsa öldürülebilir, ancak yakılmaz ve suya atılamaz. Bit
her halükârda öldürülür. Yabanarısı ve diğer haşeratı zarar vermiyorlarsa
öldürmemek daha iyidir. Ipek kozasını güneşte bırakıp kurtlarının ölmesini
sağlamakta mahzur yoktur, çünkü bu insanların yararına olan bir şeydir. (Hindiyye
V/361) Bu konuda Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) şu hadîs-i şeriftlerini de
göz önünde bulundurmak gerekir: "Ateşte sadece onun Rabbi ceza verebilir (Nemenkânî
IV202; Ayrıca: Nevevî, Fetâva 247; Nemenkânî N/201- 203 (değişik
kaynaklardan); Kâdihan NI/411 de konuyla ilgili bilgi var. "Allah her şeyde
ihsan'ı (güzel yapma, Allah'ı görür gibi yapma) zorunlu kılmıştır.
Binaenaleyh, öldürdügünüzde en güzel tarzda öldürün, boğazladığınızda da, en
güzel yolla boğazlayın, boğazlayacak olanınız bıçagını iyi biletsin" hadîs-i
serîfini de bu bağlamda hatırlamak gerekir. (Müslim, sayd 57; Tirmizî,
diyyât 14; Nesâî, dahâya 22))
BAŞA DÖN
ZARURET AÇISINDAN
KIRAATA ÜCRET
Ibadetler karşılığında
ücret alma konusunda Hanefi mezhebinin dayandığı esas şudur :"Müslümanın
yapmakla mükellef olduğu bir ibadet karşılığında ücret alması câiz
değildir."Ya da Serahsî'nin ifadesiyle :"Müslümana has her tâat karşılığında
ücret almak batıldır." (Serahsî, age. IX/37.)Ama Hanefilerin "sonraki"
âlimleri, sonraları ortaya çıkan zaruret haline bakarak, bazı ibadetler
karşılığında ücret almanın câiz olduğuna fetvâ verdiler. Kur'ân öğretme,
ilim öğretimi, ezan, imamet ve va'z bu türdendir. Aslında önceleri, bunlar
karşılığında bile ücret almanın câiz olmadığında ümmet ittifâk halinde idi.
Ilmin ve Kur'ân okumanın zayı olması korkusu, "sonraki" âlimlerin zaruret
sayıp câiz görmesine mesnet teşkil etmiştir. Zira: "Zaruretler haram olan
şeyleri mubah kılar." (Bk. Mecelle, md. 2l.)Ancak Kur'ân okumak özellikle de
mezarlıklarda, cemiyetlerde ve vefatının filân ya da falan gecelerinde
okumak karşılığında ücret almaya zorlayan bir zaruret yoktur." (Cezirî, age.
NI/l27-128; Ibn Âbidîn, Şifâ'ul-‚alîl, s.169.)Buna karşılık Şâfiîlerdeki
genel kaide ise şudur :"Yapılması, ecîr (ücretle çalışan) üzerine bizzat
gerekli olmayan her şey karşılığında onun ücret alması câizdir." (Serahsî,
age. IX/37)Fakat bunun yanında Imâm Şâfiî ve Mâlik'ten (r.a.) yapılan bir
nakil, kıraat ve benzeri ibadetlerde sevabın başkasına, ücret alınmasa bile
ulaşmayacağı yolundadır. Binaenaleyh, alınması halinde nasıl ulaşacaktır? (Ibn
Âbidin, Şifâ'ul-‚alîl, s.167.)Diğer yönden Kemâlüddîn Ibn Hümâm, eğitim,
ezan ve imamette, zarurete binaen ücreti câiz görenlerin söylediklerinde
bile düşünülmesi gerektiği görüşündedir. (Kemalüddîn Ibn Hümâm, Fethu'I-Kadîr.
Mısır,1389 (1970) IX/99.)Ama: "Açık olan gerçek şu ki, Kur'ân ve fıkıh
öğretimi, ezan ve imamet karşılığında ücret almayı câiz kılan illet, zaruret
ve insanların buna olan ihtiyacıdır ve sadece bunlara hastır. Binaenaleyh,
bunlar dışındaki tâata ücret almak için bir zaruret yoktur." (Ibn Âbidin,
Raddü'l-muhtâr, VI/56; Şifâ'ul-‚alîl, s.161.)"Zira, sevabını ücret verene
hediyye etmek için Kur'ân okumaya ücreti men etmekte, Kur'ân'ın kaybolması
söz konusu değildir. Binâenaleyh, okumayı öğretmeye kıyaslamak da sahih
değildir." (Ibn Âbidîn, el'Ukudü'd-dürriyye, N/ll6.)"Asırlar boyu birisi
diğerine bunun için ücret vermese, bir zarar doğmuş olmaz. Aksine, Kur'ân'ın
bir kazanç kaynağı ve para kazanılan bir meslek edinilerek, ondan ücret
almakta zarar vardır." (Ibn Abidîn, ‚Ukud ü Resmi'I-müftî, s.14)
Imâm Birgivî derki
:"Açlıktan helâk olma tehlikesi ile karşı karşıya olan okuyucunun aldığıda
haram olur mu? derseniz, biz de deriz ki :Aslında bu durumda birisini
bulamazsınız. Bulunur derseniz ona sözümüz yok. Çünkü bu durumda ona leş,
domuz eti ve izinsiz olarak başkasının malını yeme helâl olmuştur. Ancak
zaruretlerde sınır aşılamaz. " (Birgiv,î, Serh'u-hadis-i erba'în s. 75.)
BAŞA DÖN
ZATÎ SIFATLAR
1-Vücut. Bu sıfat,
Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur.
O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç
bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir.
Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi
kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak
kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık
olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle
devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam
ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet
ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .
Allah'ın varlığı, başka
bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu
zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir.
Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının
aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek
aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı
olsun, her mükellefe vacipolan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır.
O'nun varlığına inanmamızı gerektiren aklı ve naklî delilleri yukarıda izah
ettik.
Vücudun zıddı olan yokluk,
Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların
birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.
2-Kıdem. Allah'u Teâlâ,
varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar
gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah
kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan
her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi
takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı
olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre
batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir
yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani
varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise
mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.
Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan
var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün
değildir.
3-Bekâ. Allah ebedîdir,
varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem
kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd,
57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve Ikram sahibi olan
Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i
kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici
bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler
hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan
zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi
olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acızliktir.
Acızlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek
bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.
Bekâ'nın zıddı "fena -(bir
sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldır.
4-Muhalefetü'n li'l-Havâdis.
(Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile
sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan
benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan
aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl
canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve
tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen
ilâhî bir varlıktır. Hayalımizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken
sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda
yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan
uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok
iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi
zatını "O ‚nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ,
42/11)" ayetiyle vasıf landırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah
aklına gelen her şeyden başKadir. " buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara
benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadım
ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan
bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz.
Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n
li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer
varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya
gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi
sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27;
Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", "Allah'ın
arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah
hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzedığının delili
değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın
kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.
5-Kıyâm Binefsihi. Her
şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah,
başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın
zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır.
Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir
yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı
sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabıl Allah'ın varlığı kendi zatı'nın
gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç
değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne
zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var
olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir,
O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır.
Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.
"Ey insanlar! Siz, Allah'a
muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye
lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)
"Şüphe yok ki Allah, bütün
âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).
BAŞA DÖN
6-Vahdâniyet. Allah'ın her
yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu
sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında
mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün
semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı
oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç
bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel
din olan Islâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları
öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün
varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek
besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya
kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun eşi ve
benzeri olamamıştır. Bu inanç ile Islâmiyet insanları Allah'ın dışındaki
varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak
istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü
kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana
köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab
edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece Islâmiyet, dünyaya
akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir
özgürlük müjdelemiş; tevhîd akideşiyle bütün insanların tek bir mabûdu
olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini
ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman
Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet
etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak
koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu
aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle
sıralayabiliriz:
a) "De ki: O Allah birdir.
Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur.
Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin
başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve
(başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (Ihlâs,
112/1-4) .
b) "De ki: Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar
değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim
taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn,
109/1-6).
c) "Allah'tan başka bir
yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).
d) "O'nunla birlikte
hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını
kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun,
23/91)
e) "Eğer her ikisinde (yer
ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu."
(el-Enbiyâ, 21/22).
Allah, zatında,
ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur.
Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah
olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü
iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına
yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız
başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da acız-güçsüz olurdu.
Acız ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve
birdir.
Sübûtî sıfatlar
-Hayat. " Allah hayat
sahibidir. " (Âli Imrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacipolan
sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacipolan bu sıfat, mahlûkatta görülen
ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp
ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri
olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü
düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. Ilim,
irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri
olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü
olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan
uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak
Allah'ta ezelî ve ebedîdir.
"Ölmek şanından olmayan,
daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve
benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
BAŞA DÖN
ZEKÂT
Namaz dinin direği, zekât
da köprüsüdür.(Aclûnî, Kesfu'l-hafa I/530.) İslam'ın beş ana temelinden
ikincisi zekâttır. Peygamberimiz Islâm'ı anlatmak için gönderdiği
davetçilere: "Önce Allah'tan başka bir ilâh, bir otorite olmadığını anlatın,
kabul ederlerse, benim Allah'ın kulu ve elçisi olduğumu söyleyin, onu da
kabul ederlerse, günde beş defa namaz kılmalarının farz olduğunu ve
zenginlerinin malında fakirlerin hakkı bulunduğunu anlatın." (Buharî, zekât
1.) buyurdu.
Zekât Kur'ân-ı Kerîm'de
kırka yakın yerde namazın hemen yanı başında zikredilmiş ve namazdan sonra
en önemli temel olduğu vurgulanmıştır.
Çünkü zekât Islâm ülkesini
düzene koyan, vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlayan en etkili güçtür.
Zenginlerin varlığından fakirlere doğru sürekli bir akıştır. Böylece fakir
çok fakir olmaktan kurtulur, zenginin çok zengin olması önlenir. Fakirle
zengin arasında sevgi bağları oluşturur. Zenginin hem günahlarını, hem de
malını temizler. Toplumu anarşi ortamından kurtarır. Dünyayı düzene koyar,
böylece âhirete yol açılır.
Zekât zenginlerin lütfen
verdikleri bir yardım değil, fakirlerin, onların mallarındaki bir
haklarıdır. Bu yüzden veren minnet bekleyerek vermez, alan da minnet ederek
almaz. Zekâtı, devlet zorla da olsa alır ve yerine ulaştırır.
Vergiler zekât yerine
geçmez, çünkü zekâtın alınmasının ve verilmesinin bir takım şartları vardır.
Yerini bulmayacağı bilinen zekât geçerli değildir.
Akıllı, ergin, müslüman,
zekât için konmuş en az sınır (nisab) üzerinde çoğalır malı bulunan, yani
zengin olan ve bu malı, elinde bir yılını dolduran her mükellef, genel
olarak kırkta bir, yani yüzde ikibuçuk servet vergisi verir. Zekât denen bu
vergi, Kur'ân-ı Kerîm'in belirlediği kimseler dışında bir binaya, bir
kuruluşa, bir zengine, ana-baba ve çocuklara, eşine kâfire... verilmez.
Islâmca zengin sayılan,
yani en az sınırın üzerinde malı olan mükellefin bu malının:
l. Kendi mülkünde bir yıl
bulunmuş olması,
2.Bu ölçüye borçlarının
dışında sahip olması,
3.Bu ölçünün; ev, binek,
kapkacak, yiyecek, alet ve edevat dışında gerçekleşmiş olması,
4.Bu ölçünün tümüyle kendi
mülkü ve artar bir mal olması halinde, zekât vermesi gerekir.
Zekâtı gerektiren en az
ölçü, yani nisâb; altın için yaklaşık 85 gram, gümüş için 595 gram, diğer
paralar için bunların birine eş değer paradır. Bu çeşitli değerlerin
toplamı; birisinin en az ölçüsüne vardığında, kırkta birini zekât olarak
vermesi gerekir. Toplamları en az ölçünün (nisabın) altında olursa zekât
vermesi gerekmez.
Buna göre; kadının
kullandığı elbiseleri, altın ve gümüşten başka süs eşyaları, kabı-kacağı
dışında hepsinin değerlerinin toplamı 85 gram altının ya da 595 gram gümüşün
değerini bulan, altını, gümüşü ve parası olsa ve bunlar onun mülkünde bir
yıl kalsa, değerlerinin kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir.
Zekâtın, zekât niyetiyle
verilmesi, yani verirken zekât verdiğini bilerek vermesi şarttır.
Zekâtın düşmesi için
hilelere başvurmak haramdır.
Usul ve furu'a, yani
ana-baba ile onların ana-babalarına... çocuklar ile onların çocuklarına,
eşine, kâfire, zengine zekât verilmez.
BAŞA DÖN
ZEKAT ALAN ÖĞRENCİ, HANIMIN ZİNET EŞYASI (ALTINI) BULUNSA
BU ALTININ ZEKATINI VERMELİ MİDİR?
İslam dininde koca
müstakil ve bağımsız olduğu gibi karı da zevciyet –eşlik- hakları müstesna
her hususta bağımsız ve müstakildir. Yani koca zengin, karı fakir olabildiği
gibi, koca fakir karı zengin de olabilir. Binaenaleyh, soruda söz konusu
olan öğrenci fakir olduğu için zekata müstahak olup halkın zardımını
alabilir. Ve hanımının özel servet ve zinet eşyasıyla hiç bir münasebeti
yoktur. Ona dokunamaz. Ve zekatını vermekle mükellef değildir. Hanım şayet
Şafii ise Şafii mezhebine göre zinet eşyası zekata tabi olmadığı için o da
mükellef değildir. Ama Hanefi ise ve zinet eşyası nisaba baliğ olmuş ise
zekatını vermekle mükelleftir. Şayet parası varsa ondan verecek yoksa zinet
eşyasının kırkta birini zekat olarak verecektir. Aynı zamanda kocası da
izniyle zekatını verebilir.
ZEKÂT HAKKINDA BAZI KONULAR
Kadının, kocasına veya
kocanın, karısına zekât vermesi caiz değildir.
Kadının kullandığı altın
ve gümüşten yapılmış süs eşyası için zekât gereklidır.
Kocanın, boşamış olduğu
kadına iddet süresi içinde zekât vermesi caiz değildir.
Karısının sadaka-i fitrini
vermek koca üzerine vacib değildir.
Kayın baba (kaynata) olan
kişinin, oğlunun fakir olan hanımına (gelinine zekât vermesi caizdir).
Kocanın, karısının diğer
kocasından olan fakir çocuklarına zekât vermesi caizdir.
ZEKAT İLE MÜKELLEF OLAN KİMSE, MALIN ZEKATINI BAŞKA BİR YERE NAKİL EDİP
ORANIN FAKİR VE MÜSTAHAKLARINA VEREBİLİR Mİ?
Zekat ile mükellef olan
kimsenin zekatını bir beldeden başka bir beldeye götürüp nakil etmesi Hanefi
mezhebine göre caiz ise de mekruhtur. Oranın fakir ve müstahaklarına öncelik
hakkıtanınmalıdır. Ancak götürdüğü yerde fakir akrabaları veya çok muhtaç
olan kimseler varsa nakil edilmesinde beis yoktur. Yalnız zekat-ı
muaccelenin (vakti gelmeden verilen zekatın) naklınde hiç bir sakınca
yoktur.
Şafii mezhebine göre ise
zekatın bir beldeden başka bir beldeye, muhtaç akrabaları için de olsa
nakledilmesi caiz değildir. Nakledildiği takdirde zekat ödenmiş sayılmaz.
Mal nerde ise zekat oranın fakirlerine verilmelidir. Orada fakir bulunmazsa
en yakın yere nakledebilir. Yalnız Şafii olan kimse Hanefi mezhebini taklid
ederek naklederse günahkar olmaz.
ZEKAT VERMEKLE MÜKELLEF OLAN KİMSE BORÇLUSU BULUNAN BİR MUHTACA BORCUNU
KAPATMAK ŞARTIYLA ZEKAT VERİRSE CAİZ OLUR MU?
Zekat vermekle mükellef
olan kimse, borçlusu bulunan bir muhtaca borcunu kapatmak şartıyla zekat
verirse caiz değildir. Ancak şart koşmadan her iki taraf bunu niyet
ederlerse verilen şey zekat sayıldığı gibi borç da kapanmış olur. Hatta
borçlu olan kimse alacaklıya "benim durumum müsait değildir, bana zekat
verirsen ben senin borcunu kapatırım” dese, o da verirse yine caizdir. Çünkü
şartlı olarak verilmiştir. Belki bir teklif vaki olmuştur.
ZEKATA NİYET ETMEDEN FAKİRE BİR ŞEY VERİP, BİLAHARE ONU ZEKAT SAYMAK CAİZ
OLUR MU?
Niyyetsiz olarak fakire
verdiği şey zekata niyyet ettiği anda hala fakirin elinde mevcut ise Hanefi
mezhebine göre zekat sayılır, değilse sayılmaz.
ZEKATA TABI MALLAR NASIL DEĞERLENDIRILECEK, BUGÜNKÜ RAIC DEĞERIYLE MI, YOKSA
ALIŞ FIYATIYLA MI?
Zekata tabi malların
değerinin düşüp kalkması her zaman muhtemeldir. Onun için ne yıl başında ne
de ortasındaki değer nazar-i itibare alınmaz. Yıl sonunda bilir kişiler
tarafından değerlendirilip o günkü raice göre her şeyin fiatı yerinde tesbit
edilecektir. Yani fabrika malı fabrika fiatına göre, piyasa malı ise
piyasaya göre hesaplanacaktır.
ZEKATTAN BORÇLU OLAN KİMSE VEFAT EDERSE VARİSLERİ TEREKESİNDEN ZEKATINI
VERMEĞE MEVBUR MUDURLAR?
Zekattan borçlu olan kimse
imkan bulduğu halde zekatını vermeden önce vefat ederse Şafii mezhebine göre
vasiyet etmezse de terekesinden verilmesi gerekir. Çünkü hayatta iken
zimmetinde sabit olmuştu. Sair kul hakları gibi vefatıyla sakit olmaz.
Hanefi mezhebine göre ise
vasiyet etmemiş ise terekesinden alınmaz. Çünkü vefatıyla tereke varislere
intikal eder. Yalnız varisler baliğ oldukları takdirde teberru ederek
murisin zekatını çıkarabilirler.
ZENGİN BİR MÜSLÜMAN FAKİR OLAN DAMADINA ZEKAT VEREBİLİR Mİ? (EVLAD, ANNE,
BABA, TORUN VE SAİREYE ZEKAT VERİLMEZ) HÜKMÜNE Mİ GİRER?
Anne baba, evlad ve
torunlarına; evlat ve torunlar da anne ve babalarına zekat veremezse de
damad hakiki evlat sayılmadığı için muhtaç olduğu takdirde kayın babasıyla
kayın validesinin zekatlarını alabildiği gibi muhtaç kayın babasıyla kayın
validesine de zekat verebilir. Yani usül ve fürü hakkında cari olan zekat
hükümleri nikah sebebiyle meydana gelen kayınbabalık ve damadlık vasfına
haiz olan kimseler hakkında cari değildir.
BAŞA DÖN
BAZI ZEKÂT MES'ELELERİ
Zekatımı memur olan ve
evlenmek için paraya ihtiyacı bulunan bir yakınıma verebilir miyim?
Verebilirsem hepsini aynı kişiye verebilir miyim?
Gelinimin 93 gr. altını
var. Onun zekâtından da ben mi sorumluyum? Yoksa kendisinin mi vermesi
gerekir?
Zekat Tevbe Sûresi'nin (9)
60. ayetinde sayılan sekiz sınıfa veya bunlardan sadece birine verilir:
Hanefi mezhebine göre bu sınıflardan birine giren tek bir şahsa da
verilebilir. Şafiî mezhebinde olduğu gibi o sınıftan en az üç kişiye
dağıtılması şart değildir(Ibn Abidîn, N/62 (M.A.)). Çünkü adı geçen ayette
"fakirlere", "miskinlere" gibi cemî (çoğul) kalıbı kullanılması, zorunlu
olarak onlardan bir çoğuna verileceği anlamına gelmez. Belki, o cinse
verileceğini gösterir. Dolayısı ile kişi zekâtını bir fakire de verebilir.
Buna göre sözünü ettiğiniz yakınınız usûl ve furuûnuz, yani ana-baba ve
onların ana-babaları..., evlat ve onların evlatları... Ve eşiniz değilse
zekatınızı onlara verebilirsiniz. Üstelik zekatta yakınlardan başlamak daha
evla olduğu için zekatınızı en iyi şekilde ödemiş olursunuz. Ancak bilindiği
gibi zekat zengine verilmez. Zenginligin sınırı da kişinin "nisab"a sahip
olmasıdır. Bir diğer ifade ile, ihtiyaç mallarından fazla, elinde 85 gr.
altını veya 200 dirhem gümüşü, ya da bunlardan birine denk herhangi bir
parası veya ticaret malı bulunan adam zengindir. Şimdi sizin verdiğiz para
tek başına ve sınırın üzerinde ise, ya da onun elindeki bir miktarla beraber
bu sınırın üzerine çıkarsa, o kişi aldığı para ile zengin durumuna yükselmiş
olacağından, ona o miktar zekat vermek caiz olsa bile mekruhtur (Merginânî,
el-Hidâye I/114; Mavsilî, el-Ihtiyar, I/121 (Ç.)). Caizdir, çünkü zekatın
sıhhatında şart olan, onu fakire vermektir ve zekât verdiği anda o fakir
idi. Dolayısı ile fakire verme şartı yerine gelmiş olur. Zenginlik ise,
verdikten sonra oluşan bir durumdur. Mekruhtur (yani hoş değildir) çünkü
zekâtı ona verirken nisab miktarıni aştıktan sonrası sanki zengine verilmiş
gibi olur ve yakınında pislik varken namaz kılan adamın durumuna benzemiş
olur (Merginânî, age, I/115). Dolayısı ile Imamı Azam'ın (ra): "Bir kişiye
verilip onun zengin edilmesini daha güzel bulurum." sözündeki, "zengin
edilmesi" ifadesini; o anda istemeye muhtaç bırakılmaması şeklinde anlamak
gerekir (agk). Ama Imamı Züfer bir kişiye "nisab"ı geçecek şekilde zekât
vermenin hiç caiz olmadığını söyler (Mavsilî, age. I/121; Merginânî, age.
I/114). Ancak sonraki fıkıhçı imamlarımızdan bazıları, alanın borcu olsa ve
borcu çıkarıldıktan sonra kalan, "nisab"ı aşmasa, veya çoluk-çocuğu bulunsa
ve onlara dağıtması halinde, her birilerine düşen, "nisab"ı aşmasa, "nisab"ın
üstünde zekât verilmesinde bir mahzur olmadığını söylemişlerdir.
Ikinci sorunuza gelince:
Islâmda kadınlar da müstakil şahsiyet ve müstakil mükelleftirler. Malları
olur, alır-satarlar, şirket kurar ticaret yaparlar. Meşru oldukça buna
kocaları dahi karışamaz. Kendi mallarından da kendileri sorumludurlar.
Binaenaleyh, eğer toplamı "nisab" miktarına ulaşan altın-gümüş cinsinden süs
eşyaları ve paraları varsa onlardan kadın sorumludur. Harcamak onun elinde
olduğu gibi zekâtı da ona gerekir. Ama kadına İslam'ın tanıdığı hakların
tanınmadığı, kadının ezildigi, erkeğin hakimiyeti değil de baskısının
bulunduğu ailelerde, hanıma ya da geline, altınlar bir kandırmaca olarak
verilmişse, istendiğinde zorla da olsa alınabiliyor ve kadının isteğine hiç
bakılmıyorsa demek ki, o altınlar aslında kadının değildir. O onlarla sadece
kandırılmaktadır, o takdirde zekâtlarını da erkeğin, ya da bu durumda olan
kayınpederin vermesi, kurbanı onun kesmesi gerekir.
BAŞA DÖN
BİR KİMSE BİR MİLYON LİRA İLE TİCARET HAYATINA ATILIR, YIL
SONUNDA, MESELA ÜÇYÜZBİN LİRA VERECEĞİ BEŞYÜZBİN LİRA DA ALACAĞI OLURSA
ZEKATINI NASIL VERECEKTİR?
Şafii mezhebine göre
ticaret yılı sonunda mevcut ticaret malını adil iki bilirkişi tesbit edecek.
Alacağını da ona ekleyecek, sonra vereceğini düşürmeden yekünün zekatını
verecektir. Farzedelim ki yıl sonunda ticarethanede mevcut malın değeri bir
milyonikiyüzbin liradır. Beşyüzbin de alacağı olduğu takdirde yekünu
1700000lira eder. Buna göre verilecek zekatın miktarı 42500 liradır.
Hanefi mezhebine göre ise;
mevcut mal ile, alacak tesbit edilecek. Sonra vereceği hesaplanacak, o
düşürüldükten sonra kalanın zekatıverilecektir. Bizim misalimizde mevcut
malın değeri ile alacağı 1700000 lira olursa, vereceği olan 300000 lirayı
düşürecek ve sadece 1400000 liranın zekatını verecektir.
BAŞA DÖN
ZIHÂR :
"Zihâr", sırt anlamına
gelen "zahr" kelimesinden türetilen bir kelimedir. Anlamı : "sırtlaşma,
sırtını sırtına benzetme" demektir. Terim olarak erkeğin, karısına "sen bana
anamın sırtı gibisin" diyerek, onun kendine haram olduğunu, yani onu
boşadığını bildirmesi demektir.
Cahiliyyet devrinde
erkekler karılarını bu yolla da boşarlardı ve bu, dönüşü olmayan bir boşama
biçimi olduğundan, bununla kadınları mağdur etmiş olurlardı. Islâm bunu
kaldırdı ve karısını "zihâr" yoluyla boşanmayı, dönüşü olmayan bir boşama
olmaktan çıkardı. Ancak karısını annesine benzetmek, çirkin bir olay
olduğundan, bu yolla karısını boşayan, eğer ona dönmek isterse dönebilecek,
ancak ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutacak, bunu yapamıyorsa
altmış fakiri sabahlı akşamlı doyuracaktır. Bu oruca "zihâr keffareti"
denir.
BAŞA DÖN
ZINA CEZASI (HADD-I
ZINA):
Evli erkek ve kadın için
recm (taşlayarak öldürme), bekâr erkek ve kadın için yüz sopa (celde)
vurmaktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek
vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan) lar iseniz Allah'ın dini (ni
uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut (up engelle) mesin.
Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezaya şahid olsun"
(en-Nûr. 24/2).
Recm cezası Hz.
Peygamber'in uygulamasıyla sabittir: "Cüheyne'den bir kadın zinadan gebe
olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Haddi icap
eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer'îyi) icra et' dedi. Peygamber (s.a.s)
kadının velisini çağırdı: Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir'
buyurdu. (Velisi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s) emretti. Kadının
elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra
(cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer; Ey Allah'ın Rasûlü,
onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zina etmişti' dedi. Rasûlullah
(s.a.s): "O öyle bir tevbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim
olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermesinden daha faziletli
bir şey biliyor musun?' "buyurdu (Müslim Hudûd 28; Ibn Mâce, Diyet, 36'
Malık, Müslim, Muvatta" Hudûd, 11).
Zina cezasının tatbik
edilebilmesi için dört âdil erkek şahidin hakim huzurunda açıkça şahitlikte
bulunması ve zina eden kişinin zinanın haram olduğunu bilmesi gerekir.
ZINA ETTIĞI KADINLA EVLENMEK
Zina eden bir erkekle bir
kadın sonra birbirleriyle evlenebilirler mi?
Evlenebilirler. Önceki
zinânin günahı, cezası ayrı bir konudur.
ZINA IFTIRASI CEZASI (HADD-I
KAZF):
Namuslu (muhsan) kadınlara
zina iftirasında bulunmanın cezası Nûr suresinde açıklanmıştır: "Namuslu
kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahid
getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul
etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir" (en-Nûr, 24/4).
Namuslu bir erkeğe yapılan
zina iftirası da 80 değnekle cezalandırılır. Namuslu olmanın şartları
şunlardır.
Hür olmak, akıllı ve ergin
olmak, müslüman olmak, iffetli olmak.
BAŞA DÖN
ZINA IFTIRASI CEZASINDA (KAZF) ZAMAN AŞIMI
Kazf haddinde zaman aşımı
söz konusu değildir. Bu yüzden zina iftirası yapıldığına dair şahitlik,
olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra yapılsa bile şahitlikleri kabul
edilir. Çünkü diğer hadlerden farklı olarak kazf şahitliği geciktirmede kin
ve töhmet ihtimali bulunmaz. Çünkü kazfte önce dava açılması şartı aranır.
Buna göre, şahitliği yerine getirmedeki gecikmenin davayı açmadaki
gecikmeden kaynaklanması da mümkündür (el-Kâsânî, el-Bedâyi', 1. Baskı,
Beyrut 1328/1910, VII, 46).
Diğer yandan zaman aşımı
cinayete şahitliğin kabulüne de engel olmaz. Böylece zaman aşımı kazf ve
katl dışında diğer hadlerde etkisini gösterir. Şarap içmede zaman aşımının
etkili oluşu, şarabın kokusunun yok olması ile ilgilidir. Günümüzde kanda
alkol araştırılması yoluyla bu sürenin uzatılabileceği mümkün hale
gelmiştir.
Dövme, sövme, çirkin
sözler söyleme gibi Islâm Devletinin koyacağı cezanın (ta'zîr)* uygulanacağı
konularda suçu inkâr edene yemin teklif edilir ve bu suçlar zaman aşımı ile
de düşmez. Bu konularda, diğer hukuk davalarında olduğu gibi kadınların
şahitliği de geçerlidir (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 521).
Eş veya Hısımların
Nafakasının Zaman Aşımına Uğraması
1-Eşin Nafakasının
Düşmesi:
Kadının kocasından alacağı
nafaka; ibra, ölüm, kocasına itaatsızlık, dinden çıkma ve evliliğin bir
ma'siyet yüzünden kadın tarafından olan bir nedenle sona ermesi gibi
sebeplerle düşeceği gibi, bazı durumlarda zamanın geçmesi ile de düşebilir.
Nitekim, kadının nafakası kocasına gerekli olduktan sonra hâkim tarafından
veya karşılıklı rıza ile miktarı belirlenip, zimmette bir borç halini
almadıkça zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim nafakaya hüküm verip bir zimmet
borcu halini aldıktan sonra ise artık zamanın geçmesiyle nafaka düşmez. Bu
Hanefîlerin görüşüdür.
Mâlikîlere ve geri kalan
mezheplere göre, nafaka hiç bir durumda zaman aşımına uğramaz. Eş birikmiş
nafakası için kocasına döner. Hısımların nafakası ise bunun aksine olup
zaman aşımı ile düşer (bk. el-Kâsânî, el-Bedâyi, IV, 22, 29 vd.; Ibnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, III, 332 vd.; Ibn Abidîn, Mısır t.y., II, 889 vd.; Ibn Rüşd,
Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır t.y., II, 54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578,
604, 611 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 160)
BAŞA DÖN
ZINADAN DOĞAN ÇOCUĞUN NE SUÇU VARDIR KI, TAHKIR EDILIYOR VE
BAZI HAKLARI KIŞITLANIYOR?
Zinâdan doğan çocuğun
tahkir edilecek suçu yoktur; ancak takdir edilecek ve diğerlerine üstün
tutulacak yönü ve başarisi da yoktur. Bunu böylece tespit ettikten
sonra:Önce şunu bilmek gerekir: Islâmda; hristiyanlıkta olduğu gibi
atalardan miras alınan, "Ezeli bir günah" akidesi yoktur."Kimse kimsenin
günahını yüklenmez" (K: Isrâ (17/ 15)). "Kim zerre kadar hayır yaptı ise onu
görür; kim zerre kadar ser yaptı ise onu görür." (K. Zilzâl (99) 8) Bu
önemli kurali hiç akildan çıkarmamak gerekir. Ama ne var ki, özellikle öbür
alem için, yani Allah'ın yapacağı muamele için böyledir. Dünyada insanlar
elbette bir takım değer yargılarının etkisinde kalacak ve haklı ya da
haksız, bazı tavırlar sergileyeceklerdir. Bu yüzden Ibn Abbâs, zinânin esas
sıkıntısm ve yükünü "veled-i zinanın" çektiğini söyler. Ama dediğimiz gibi
bu, toplumsal açıdan böyledir. Çünkü zinâ her ne kadar büyük ve mahvedici
bir suç ise de zina edenler tevbe edebilirler. Allah da onların tevbesini
kabul edebilir. Olan çocuğa olur ve annesinin babasının ayıbm ölünceye kadar
üzerinde taşır. Babasına nispet edilmez, zinâ çocuğu olarak tanmr ve hakaret
görür. Bunun bir yönüyle psikolojik faydası da vardır; zinâyi ve gayr-i
meşru çocuk edinmeyi takbih eder, ondan tiksindirir ve sakındırir. Bu
yönüyle de günahsiz bir insanı yaralar manen ezer. Ama öbür âlemde kendi
amelleriyle muamele görür. İşte yine Ibn Abbâs'in: "Üçün en kötüsü veled-i
zinâdir." (Beyhakî, Sünen X/59; Hadîsin manası konusunda ayrıca bk. Alî
el-Karı; el-Esrâru'l merfûa 466 vd.) sözünün anlamı budur. Yani annesi
Babası tevbe edip kurtulurlar, kendisi ise hep böyle hakaret gürür,
binaenaleyh, dünya gözüyle bu üçlünün en bahtsizi, zinâdan doğan çocuktur.
Ama tekrar edersek bu, insanların değerlendirmesidir, nesep ve verâset
dışında ne dünya ahkm, ne de bütünüyle âhiret ahkâmi konusunda onun
diğerlerinden bir farkı vardır.Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s.) "Veled-i
zînaya annesinin babasının günahından hiç bir şey yoktur"
buyurmuştur.(Hâkim, Müstedrek; Münâvi V/372)"Veled-i zinâ cennete giremez"
anlamındaki sözün hadis olarak aslı yoktur. Ibnü'1-Cevzi, bu anlamda sahih
hiç bir hadisin bulunmadığını söyler.(bk. es Semhûdî, el-Gummâz 232; Sehavî
463 Müslim, radâ 36; Buhârî, vesâyâ 4, buyû 3; Ebû Dâvud, talâk 34; Hadisin
değişik rivâyederi ve geniş izahi için bk. Davudoğlu VN/383-88) Veled-i Zinâ
ile ilgili hukuki durum (ahkin) ise söyledir:
1- Zinâ nesebi belirlemez.
Çocuk "yatağındir, zinâ edene ise mahrumiyet ve hüsran vardır".( Ebû Zehrâ;
el-Ah'vâlü's-Şahsıyye 388-89) Yani zinâdan doğan çocuk, nesep için asıl olan
babaya nispet edilmez, ona mirasçı olamaz. Babası da ona nafaka vermez.
Dogduğu anneye nispet edilir. Miras hukuku annesiyle kendi arasında cereyan
eder. Çünkü nesebin sâbit olması bir nimettir. Suç ise nimeti doğurmaz,
aksine sahibi için nikmeti (mahrumiyeti) gerektirir. Ancak nesebi sâbit
kılmayan zîna; haddi düşüren herhangi bir şüphe taşımayan zinadır. Suç olma
vasfm silen, ya da haddi (zina cezasını) düşüren bir şüphe varsa, birinci
durumda ittifakla, ikinci durumda da tercih edilen görüşe göre, nesep sâbit
olur. Keza birisi yaşları bakımından kendisinin olabilecek bir çocuğun
nesebini (kendi çocuğu olduğunu) iddia ederse; çocuğun da başkasından nesebi
belli değilse, Hanefilere göre nesebi o adamdan sâbit olur. Ancak bu durumda
o adamın, onun zinâdan çocuğu olduğunu söylememiş olması şarttır. Zinâdan
çocuğumdur, derse nesep yine sâbit olmaz.(Kasâni, Bedâyi VI/269)
2. Veled-i zinânin
şehâdeti - âdil ise, diğer adıl insanlar gibi - makbuldür. Çünkü, yukarıda
işaret edilen ayetten anlaşılacağı üzere, annesinin babasının zina etmiş
olması onun adâletini zedelemez.(Serahsî, IX/127)
3. Veled-i zinânin
kendisine zinâ isnadında (kazf) bulunana iftira cezası (hadd-i kazf)
uygulanır.Çünkü o muhsandır (temizdir) ve iffetlıdır. Annesinin babasının
suçu onun "muhsan" oluşunu düşürmez.(Kal'acı, Mevsu'ati fikh-i Abdullah b..Abbâs
N/31; Ibn Hazm, el-muhallâ IX/430)
4. Dünyaya ait işlerde
diğer insanlardan farkı yoktur. Çeşitli görev ve sorumluluklar yüklenebilir.
Her kademede idareci ve komutan olabilir. Evlenmede vesair akitlerde diğer
insanlardan farkı yoktur.
5. Imam olmasını mekruh
görenler vardır, ama buna sebep olarak iki şey zikredilmiştir: a) Ilmi ve
takvâsı olmamak. Çünkü Babası belli olmayan (veled-i zinânin) eğitimi,
genellikle ihmal edilir, çünkü üstlenecek kimsesi yoktur. Böyle olunca da
câhil ve takvâdan uzak kalır. Imam olmasının mekruh olması bundandır.
Dolayısı ile bu sebep (illet) bulunmazsa, yani eğitim görmüş, câhillik ve
takvâsızlıktan kurulmussa, imamlığı da kerahetsiz câiz olur. Hattâ imamliga,
böyle olmayan nikâh,evladından daha lâyık hâle gelir. (Mavsilî, 58) b)
Imamligmn mekruh olması, insanların ondan nefret edip, cemaatten
uzaklaşacaklarındandır. Bu izaha göre câhil olmasa da veled-i zinânin
imamlığı mekrûh olur.( agk; Tahtavî (Merâkil-felâh ile) 245) Ama bu kerahet
kendisine değil de insanlara yönelik olduğudan, bilinmediği yerde imamlığı
bu izaha göre de mekruh olmaz.
BAŞA DÖN
ZINÂDAN DOLAYI BOŞANMAK
Zina ettiğinden
şüphelendigi karısını boşamalı mıdır? Ya da zina etmekle kadın kocasından
boş olur mu?
Ne hikmetse fıkıh
kitaplarımızın talak (boşanma) bahislerinde, boşamayı meşru kılan sebepler
arasında kadının ya da erkeğin zinâ veya başka bir günah işlemesi
zikredilmez. Hattâ, "fâcir bir kadın kocası boşamak zorunda değildir. Fâcir
olması, zinâ yapmaya da şâmildir (onu da kapsar)"(Ibn Âbidîn V/274; Alâuddîn
Âbidin, el-Hediyye 273)denmiştir. Kezâ kadının, ya da kocamın zinâ etmesiyle
nikâh fesh olmaz. Cumhurun ve bu meyanda Mücâhid, Atâ, Nehaî, Sevri, Şâfiî,
Ishak ve rey ashâbmn (Hanefilerin) görüşü budur. Câbir b. Abdillah'a göre
ise kadın zinâ ederse (nikâhları fesholmasa dahî) araları ayrılır. Hz. Ali
de henüz zifâfa girmeden zinâ eden bir erkeği karısından ayırmış (nikâhlarm
feshetmiş) tir.Ahmet b. Hanbel: "Zinâ eden kadın kocanın boşamasının uygun
olacağı kanaatindeyim. Böyle bir kadınla beraber olunması uygun olmaz. Çünkü
onun yatağını korumasından ve gayr-i meşrû bir çocuk getirmesinden emin
olunamaz." demiştir.( Ibn Kudâme, el-Mugnî VI/604) Ama yine de böyle bir
kadını elde tutmanın haram olduğunu söyleyebilmenin bir delili yoktur. Fakat
Ibn Âbidîn'in dediği gibi, Allah'ın hududuna riâyet edemeyeceklerinden
korkarlarsa boşanmalıdırlar.( Ibn Âbidîn V/274)
Bununla beraber karısı
namaz kılmamakta israr ederse böyle bir kadın erkek -mecbur olmasa dahî-
boşamalıdır, denmiştir. (Bezzâziye VI/353) Fakat bu konu da izaha
muhtaçtır.Ayrıca kadın da zinâ eden kocasından ayrılmak zorunda değildir.(
Muhammed Sâid el-Burhânî, Ta'likât ale'1-Hediyye, 273)
BAŞA DÖN
ZIRAAT
ORTAKÇILIĞININ ŞARTLARI
Ziraat ortakçılığının
geçerli olması ve tarafları anlaşmazlığa düşürmemesi için aşağıdaki şartlara
uyulması gerekir:
1) Ziraat ortakçılığı
yapacak kimselerin temyiz gücüne sahip olmaları gerekir. Ancak büluğ
çağından önce ayrıca velinin icazeti de gereklidir. Ebû Yûsuf ve İmam
Muhammed'e göre, ziraat ortakçılığı sözleşmeşinin geçerli olması için
tarafların müslüman olması şart değildir (es-Serahsî, el-Mebsut, III, s.
118,119; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, VI, s. 176).
2) Tohumun cinsinin ve
kimin tarafından verileceğinin belirlenmesi gerekir. Tohumun cinsinin
buğday, arpa, pancar, pamuk gibi belirlenmesi, toprak sahibinin zarar
görmesini önlemek içindir. Çünkü bazı ürünler toprağı islah ederken bazısı
bozar ve sonraki yıllardaki verimini azaltabilir. Bu yüzden özellikle toprak
sahibi, toprağına neyin ekilip biçileceğini önceden bilmek ister. Ancak şunu
da belirtelim ki, toprak sahibi tohumun cinsini belirleme işini karşı tarafa
bırakabılir. Akit sırasında tohum cinsinden hiç söz edilmemişse durum ne
olur? Burada, tohumun toprak sahibi tarafından karşılanması
kararlaştırılmışsa, akde zarar gelmez. Çünkü o, toprağını iyi bilir ve ona
uygun tohumu seçebilir. Tohumun ortakçı tarafından verilmesi
kararlaştırılmışsa, akid fasid olur. Çünkü ortakçı, toprak sahibinin razı
olamayacağı bir cinsi tercih etmiş olabilir. Ancak buna rağmen toprak sahibi
ortakçının seçtiği tohum cinsine razı olmuşsa, ziraat ortakçılığı sahih hale
gelir (el-Cezirî; Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, III, s. 6). Tohumun
mikdarını belirlemek gerekmez. Çünkü toprağın götürebileceği tohum mikdarı
örfte bellidir.
Ayrıca tohumun kimin
tarafından verileceğinin de belirlenmesi gerekir. Çünkü tohum toprak
sahibine ait olsa ziraat ortakçılığı, ortakçıyı kiralama; ortakçıya âit
olsa, bu da bir çeşit toprağı kiralama niteliğinde olur. Bu bilinmezlik,
akdin fesâdına yol açar. Ancak Ebû Bekir el-Belhî'ye göre, bu durumda
beldenin örfüne uyulur (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, V, s. 236, Ali Haydar, Mecelle
Şerhi, X, s. 1370).
3) Toprağın ziraata
elverişli olması, sınırlarının belirlenmesi ve ortakçıya tamamen teslim
edilmesi gerekir. Çünkü toprak çorak ve bataklık olursa, normalin üstünde
emek vermek ve masraf yapmak gerekebilir. Bataklığı kurutma ve suyunu kanala
çekme gibi işleri devamlı kalıcı ve sonuçları akid süresi dışına taşıcı
nitelikte olan işlerin ortakçı tarafından yapılması istenemez. Ancak akit
sırasında mevsimin kış olması veya geçici olarak suyun kesilmesi gibi
durumlar akdin sıhhatine zarar vermez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, VI, s.
178).
Ziraat ortakçılığı
yapılacak arazi büyük bir tarla olur ve bunun belli bir bölümü için akid
yapılırsa, bu yerin sınırlarını belirlemek gerekir. Çünkü arazının her
tarafı aynı verimi sağlayamayacak durumda olabilir. Diğer yandan bu
akidlerde toprak sahibinin de çalışması şart koşulamaz. Çünkü bu, toprağın
karşı tarafa teslimine engel olur.
4) Çıkacak ürünün taraflar
arasında hangi oranda paylaşılacağının belirlenmesi gerekir. Paylaşma ikide
bir, üçte bir veya dörtte bir gibi şâyi bir cüz olarak belirlenir.
Taraflardan birisine muayyen bir miktar ürün vermek üzere yapılacak ortaklık
fasiddir. Çünkü yalnız muayyen miktar kadar ürün elde edilirse, karşı tarafa
hiç bir şey kalmaz. Bu durum anlaşmazlığa yol açar (el-Kâsânî, Bedayiu's-Sanâyî,
VI, s. 177, 178).
5) Ortakçılık süresinin
belirlenmesi gerekir. Süre belirtilmezse akid fasid olur. Bu süre hasada
imkân verecek uzunlukta olmalıdır. Ayrıca bunun, taraflardan birisinin
yaşayamayacağı kadar uzun olmaması da gerekir (el-Fetâva'l-Hindiyye, V, s.
236).
Ziraat Ortakçılığının
Hükümleri Ziraat ortakçılığı, usulüne uygun olarak meydana gelince
tarafların bir takım hak ve sorumlulukları ortaya çıkar:
1) Akitten sonra,
ortakçının tarlayı serbestçe işleme ve ondan yararlanma hakkı doğar. Hasat
zamanı gelince İslâm'daki ortaklık hükümleri uygulanır.
2) Ürünün yetişmesine
yönelik tüm iş ve masraflar ortakçıya aittir. Çünkü bunlar, ziraat
ortakçılığının kapsamına giren hususlardır.
3) Ürünün yetişip
büyümesini tamamladıktan sonraki hasat, harman yerine taşıma ve dâneyi
sapından ayırma masrafları gibi harcamalar, taraflarca payları oranında
karşılanır (el-Kâsânî, a.g.e., VI, s. 182).
4) Topraktan elde edilecek
ürün, sözleşme şartlarına uygun biçimde paylaşılır.
5) Topraktan hiç ürün elde
edilmediği takdirde, taraflardan hiç birisi diğerinden tazminat talebinde
bulunamaz. Ancak ziraat ortakçılığı akdi şartlarına uyulmaması nedeniyle
fâsid olursa, hiç ürün elde edilememesi halinde ortakçı emsâli kadar işçilik
ücreti isteyebilir.
6) Toprak sâhibi,
ortakçıyı, tarlayı sürmeye zorlamak veya gerektiğinde engellemek hakkı
vardır. Zorlama şu şekillerde olabilir:
a- Sözleşmede sürme şartı
varsa ortakçı buna uymak zorundadır.
b- Sözleşmede bu hususa
temas edilmemişse, o beldenin geleneklerine göre hareket edilir.
7) Taraflar akitten sonra,
alacakları payı karşılıklı rıza ile azaltıp çoğaltabilirler.
BAŞA DÖN
ZIYARETIN ÂDABI
Ziyaretçi mezarlığa
varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin dediği gibi şöyle selâm
verir: "Ey müminler ve müslümanlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun.
İnşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size âf yet
dilerim" (Müslim, Cenâiz, 104; İbn Mâce, Cenâiz, 36).
Hz. Âîşe'nin rivayetinde
anlam aynı olduğu halde ifade biraz farklıdır. Tirmizi'nin İbn Abbâs'tan
rivayetinde Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan
tarafa dönerek şöyle dedi:
"Ey kabirler ahâlisi, size
selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce
gittiniz, biz de sizin ardınızdan (geleceğiz)" (Tirmizi, Cenâiz, 58, 59).
Kişi, tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selâm verirse, ölü
selâmını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından
geçerken selam verirse, ölü, selâmını alır (Gazzâli, İhyau Ulûmi'd-din, IV,
Ziyâretü'l-Kubur bahsi).
Kabir ziyareti sırasında
mezarda namaz kılınmaz. Kabirler asla mescid edinilmez. Kabre karşı da namaz
kılmak mekruhtur. Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir (Müslim,
Cenâiz, 98; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Salât, 236).
Boş yere para harcandığı
için, ya da kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz. Peygamber
yasaklamıştır. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur
(Müslim, Cenâiz, 33; Tirmizi, Cenâiz, 56).
Kabirde ziyaretle
bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak
yürümekten sakınmak ve mütevâzı bir durumda bulunmak gerekir (Nesâî, Cenaiz,
100; Tirmizî, Cenaiz, 46). Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan
sakınmak gerekir. (Nesaî, Cenâiz, 100; ibn Mâce, Cenâiz, 46). Kabristanın
yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabir yanında kurban kesmek Allah
için kesilse bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımım elde
etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de
vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir; ibadet ise yalnız Allah'a mahsustur.
Kabirler Kâbe tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez. Ölülerden yardım
istemek ve bunun için mezar taslarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye
yarar sağlamaz. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine
inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak İslam'ın tevhit
inancı ile bağdaşmaz.
Diri veya ölü olsun salih
kimseleri Allah'tan bir şey istemek için aracı kılmaya "tevessül"* denilir.
Kabirde kişinin başkasına bizzat bir fayda vermeye veya bir zararı gidermeye
gücü yetmez. ibn Teymiyye ve taraftarlarına göre Allah'tan bir şey isterken
peygamber bile oka salih kulları aracı kılmak haram, hatta şirktir. Çoğunluk
İslâm âlimlerine göre ise Allah'tan bir şey isterken salih zatları aracı ve
esile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Meselâ
"Hz Muhammed hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum,
şu isteğimi yerine getir" demek duaların kabulüne vesile olur. Hanefi ve
Malikilere göre kabir ziyaretini cuma ve bunun iki yanındaki perşembe ve
cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Şafiîler, perşembe gününün
ikindi vaktinden başlamak üzere cumartesi sabahına kadar ziyaretin daha
uygun olacağını söylemişlerdir. Hanbeliler, ziyaret için belli bir gün
tahsis etmenin doğru olmadığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak cuma günü
ziyaret daha faziletli ise de diğer günlerde ziyaret de mümkün ve caizdir (Abdurrahman
el-Ceziri, el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, I, 540).
BAŞA DÖN
ZIYARETIN ÖLÜYE FAYDASI
a) Özellikle anne, baba
diğer akraba ve dostların kabırleri, ruhları için Allah'a dua ve istiğfar
etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın
sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler
ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah'a dua edilir, Kur'an okunur,
yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen
ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına
dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek
mekruhtur.
Dua ve istiğfarın ölülerin
ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder: "Ey
Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş
olanlar için kalbimizde bir kin bırakma" (el-Haşr, 59/10). Bu konuda varid
olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 509; VI, 252; İbn
Mâce, Edeb,
b) Ölünün dirileri
işitmesi. Kabır ziyareti sırasında konuşulanları kabırdeki kişinin duyduğu
ve verilen selâmı aldığı hadislerle sabittir.
Abdullah b. Ömer (r.a)'den
nakledildiğine göre Hz. Peygamber Bedir gazvesinden sonra yerde yatan Kureyş
büyüklerinin cesetlerine karşı: "Rabbinizin va'dettiği azabın doğru olduğunu
anladınız mı?" diye seslenmişti. Hz. Ömer'in: "Ey Allah'ın Resulu! Bu
duygusuz cesetlere mi hitap ediyorsunuz?" demesi üzerine, Resulullah (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz. Fakat
bunlar cevap veremezler" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, II, 121). Bu konuda
Hz. Aişe'den, ölülerin işitmesi yerine, Resulullah'ın; "Gerçeği ölünce şimdi
daha iyi anlarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak'da: "Habibim sen, sözünü ölülere
duyuramazsın " hadisi nakledilmiştir. Ancak çoğunluk İslâm bilginleri bu
konuda Hz. Âîşe'ye muhalefet etmişler, başka rivayetlere uygun düştüğü için
yukarıda zikrettiğimiz Abdullah b. Ömer'in hadisini esas almışlardır (bk.
ez-Zebîdi, Tecrid-i Sarih Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 580).
BAŞA DÖN
ZORUNLU ESTETIK AMELIYAT
Bir kaza sonucu kaşımda
bir açılma meydana geldi. Acaba insanların dikkatini çekmemek için estetik
ameliyatla kaşımı eski haline getirebilir miyim?
Islâmda yasak olan estetik
ameliyat bu değil, güzelleşmek için tabiî yaratılışı (fıtratı) bozacak
şekilde. yapılacak estetik ameliyat ve uygulamalardır. Rasûlullah Efendimiz
(s.a.s.) "Güzelleşmek (estetik) için dövme yapan ve yaptırana, kaşlarından
(yüzünden) tüy yolan ve yoldurana, dişlerini seyreltip inceltene böylece
Allah'ın yâratışını değiştirenlere Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. (
Buhârî, tefsir (59) 4, Iibâs, 82, 83, 84, 85, 87; Müslim, libas 120; Ebû
Dâvûd, teraccul 5; Nesâî, zinet 24, 26, 71: Tirmizî, edep 33; Ibn Mâce,
nikâh 52; Dârimî, isti'zan 19; Müsned I/415, 434; Kastalânî, "güzelleşmek"
kaydının üç fiile de gidebileceğini, ama dişlerini seyreltene ait olmasının
daha açık olduğunu söyler bk. Irşâdü-s-sârî VNI/474; Aynî de aynı şeyi
söyler. bk. Umdetü'I-Kârî (el-Halebi7 XVNI/95. Ancak, "değiştirenler"
kaydının hepsine ait olduğu açık olduğuna ve beraber kullanıldıklarına
bakılırsa "güzelleşmek için" kaydını da hepsine göndermek daha güzel
görünüyor.) Bunların haram olması, güzelleşmek için yapılmış olmaları
yüzündendir. Çünkü ihtiyaç yokken böyle bir şeye başvurma; hem Nisâ (4) 119.
âyette anlatıldığı gibi şeytanın maskarası olup, Allah'ın beğenerek
yarattığı biçimi (fıtratı) bozma, hem de İslam'ın şiddetle yasakladığı israf
anlamı taşır ki, her ikisi de haramdır. Bir kaza sonucu açılan bir yarayı
eski haline getirme, kesilen bir uzvu ve çıkan bir dişi protezle tamamlayıp
düzeltme ve çalışır hale getirme ise tedavidir.
Tedaviyi ise Islâm, sadece
tavsiye değil emretmiştir. Savaşta burnu kesilen Arfece isimli sahabîye
Rasûlullah'ın, üstelik altından bir burun edinmesini söylemesi de ( Ebû
Dâvûd, hâtem 7; Tirmizî, libâs 31; Nesâî zinet 41; Müsned V/23) bunu
gösterir. Sonuç olarak, açılan kaşınızı yara izi belli olmayacak şekilde
(estetik) ameliyatla tedavi ettirmeniz değil mahzur olmak, (Allah'u alem)
gerekli bir davranış olur.
BAŞA DÖN
ZULÜM
Herhangi bir şeyi kendi
yerinden başka bir yere koymak, ziya, ışık ile nurun aksi. Dinî anlamdaki
manası ise, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsızlık
yapmak, hadda aşmak söz ve fiilde aşın gitmek demektir.
Zulüm, arapça bir
kelimedir. "Zale-me" fiilının masdardır. Aynı kökten türemiş bir isim olarak
da kullanılır. Aslı zulm olup Türkçe'de zulüm diye kullanılır. Çoğulu
zulümattır.
Kelime olarak zulüm,
azgınlık, gadr, karanlık, azab ve ezâ ile eş anlamlıdır. Zıddı ise, nur,
aydınlık ve adalettir.
Kur'ân'ın üzerinde en çok
durduğu kavramlardan biri şüphesiz zulümdür. Aynı kökden gelen kelimelerle
birlikte, Kur'ân'da üç yüz'e yakın yerde geçmektedir.
Alimler zulmü üç kısım
halinde incelemişlerdir:
1- Insanın Allah'a karşı
işlediği zulüm, şirk ve küfürdür. "Imân edip de imânlarına zulüm
karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak için onların hakkıdır ve
doğru yolu bulanlar da onlardır" (el-En'âm, 6/82) âyeti inince, bu âyetin
ifâde ettiği, imâna zulüm karıştırma meselesi ashabın nefsine ağır geldi ve,
"Hangimiz nefişlerine zulmetmez?" dediler: Bunun üzerine Yüce Allah:
"Şüphesiz ki, şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) âyetini indirdi.
Böylece yakandaki âyette söz konusu olan zulüm kelimesinden şirk
kastedildiği anlaşılmıştır (Ibn Kesîr, Tefsiru'r-Kur'anı'l-Azîm, Beyrut
1969, II,153).
Âyetteki "Şirk büyük bir
zulümdür" ifadesi ile de, şirk'e düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne
kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına işaret edilerek
şirkin çirkinliği dile getirilmiştir (Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetu't-Tefâsîr,
Istanbul, 1987, II, 491).
BAŞA DÖN
Yüce Allah'ın varlığını,
birliğini inkâr etmek zulüm olduğu gibi, imân esaslarından herhangi birini
inkar etmek de zulüm ve küfürdür. Bütün bu hususlarda ilgili çeşitli âyetler
vardır:
"Onlardan her kim,
(Allah'ın ilâhlığını inkâr ederek) "Ilâh o değil, benim!" derse, biz onu
cehennemle cezalandırırız. Işte biz, zalimlere böyle ceza veririz!"
(el-Enbiyâ, 21/29).
Bu âyette, Yüce Allah'ın
ilâhlığını inkâr ederek, ilâhlık iddiasında bulunanların durumu dile
getirilmiştir. Nemrûd'un Allah'ın varlığını inkâr etmenin neticesinde,
düştüğü küfür ve zulmünü haber veren bir âyetin meâli de şöyledir:
"Âllah; kendisine
hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında Ibrâhim'le tartışanı
görmedin mi? Işte o zaman Ibrâhim, Rabbim dirilten, yaşatan ve öldürendir"
deyince, "Ben de yaşatır ve öldürürüm"dedi. Bunun üzerine Ibrâhim, Bil ki
Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir" dedi. Inkâr eden o
adam şaşırıp kaldı (söyleyecek söz bulamadı, dili tutuldu). Allah, zalım
kimseleri doğru yola iletmez" (el-Bakara, 2/258).
Isrâiloğullarının, Musa
(a.s)'ın sözünü dinlemeyerek buzağıya tapmalarının zulüm olduğu hususunda
da, Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
|