|
VÂCIP:
Kelime anlamı gerekli ve
lüzumlu olan, demektir. Farzın karşılığında bir terim olarak vâcip, sadece
Hanefi Mezhebinde vardır ve aynen farz gibi Allah'ın, ya kendi kelâmıyla ya
da Elçisinin sözüyle kesinkes yapmamızı istediği şeylerdir. Farz ile
aralarında bu yönden bir fark vardır: Vâcibi anlatan emrin, ya Allah'ın
Elçisine ait olup olmamasında, ya da istenen şeyin öyle mi, ya da böyle mi
olduğunda, ufak da olsa bir şüphe vardır. Bu şüphe yüzünden farz
derecesinden biraz aşağı düşmüştür. Ikinci bir fark, vâcibi inkâr eden, yine
bu şüphe yüzünden dinden çıkmış olmaz, ancak günah işlemiş olur. Meselâ
Kurban kesmek, farz değil de vâciptir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de: "Artık
Rab'bin için namaz kıl ve boğazla"(K. Kevser (108) 2.) denmektedir.
"Boğazla" emrinin Allah'a ait olduğu kesindir; ancak hangi tür boğazlamanın
istendigi kesin değildir.
BAŞA DÖN
VÂCIB'IN KISIMLARI
Vâcip çeşitli bakımlardan
kısımlara ayrılır:
1- Vakte bağlı olan vâcib:
Belirli bir zaman bunun vücûbu için sebep teşkil eder. Meselâ, vaktin girişi
ile namaz farz olur. Ramazan ayı girince oruç her akıllı, ergin, mukîm ve
sağlıklı kimseye gerekli olur. Çünkü Allah Teâlâ; "Sizden kim Ramazan ayına
yetişirse onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) buyurur. Bu çeşit vâcipler de
geniş ve dar vakitli olmak üzere ikiye ayrılır:
Vakit aynı cinsten başka
bir ibadetin yapılmasına elverişli olursa, bu vakitte edası gereken vâcibe
"geniş vakitli vâcip" denir. Beş vakit namaz böyledir. Meselâ, öğle namazı
vaktinde bir çok namaz kılınabilir. Asıl öğle namazı ise bu vaktin az bir
parçasını işgal eder. Birden çok aynı cinsten ibadetin birbirine karışmaması
için bu gibi vâciplerde niyet farz olur.
Bir vakitte yalnız tek
vâcip eda edilebiliyorsa, buna "dar vakitli vâcip" denir. Ramazan ayı
böyledir. Bu ayda başka bir oruç tutulamaz. Çünkü âyette "Sizden kim Ramazan
ayına yetişirse oruç tutsun" (el-Bakara 2/185) buyurulmuştur. Bu yüzden
Hanefilere göre Ramazanda nâfile oruca niyet edilse bile bu yine Ramazan
orucundan sayılır. Çünkü bu süre, başka bir orucun tutulmasına el-verişli
değildir.
2- Vakte bağlı olmayan
vâcip: Edası, belli bir vakte bağlı olmayan vacibi geriye bırakan kimse
kınanmaz. Meselâ özründen ötürü Ramazan orucunu tutamayan kimse, Ebû
Hanîfe'ye göre istediği zaman tutabilir. Imam Şâfiiye göre ise kazaya kalan
oruç aynı yıl içinde kaza edilmelidir (Ebû Zehrâ, a.g.e., 30,31).
Yapılması istenilen
belirtilmesi bakımından vâcibin taksimi:
1- Muayyen vâcib: Bunda
yapılması istenilen şey tektir. Borcu ödemek, yapılan akdi ifa etmek ve
zekât vermek gibi. Bu çeşit vâciplerde kişi muhayyer değildir. ,
2- Muhayyer vâcip: Burada
yapılması istenilen belli bir şey değil, iki veya üç şeyden biridir, meselâ,
"Savaşta kâfirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonunda onlara
üstün geldiğinizde onları esir alın, savaş sona erince onları ya karşılıksız
ya da fidye ile salıverin" (Muhammed, 47/4) âyetinde, esirleri ya
karşılıksız ya da fidye ile salıverme olmak üzere iki seçenekten söz edilir.
Üçlü seçeneğe ise yemin keffâreti örnek verilebilir. Yeminini bozan kimse ya
bir köle azad edecek, ya on kişiyi doyuracak veya giydirecek; bunlara gücü
yetmezse üç gün oruç tutacaktır (el-Mâide, 5/89).
Vâcibin miktar bakımından
taksimi:
Bu bakımdan vâcip ikiye
ayrılır:
1- Miktarı ve sınırı belli
vâcip: Bütün farzlar buna örnektir.
2- Miktarı ve sınırı belli
olmayan vâcip: Başa yapılan mesih miktarı, namazda rukû ve secdede bekleme
süresi, hâkim tarafından belirlenmeyen nafakanın miktarı bu niteliktedir.
Yükümlü bakımından da
ikiye ayrılır:
1- Aynî vâcip: Allah ve
Rasûlünün yükümlülerin herbiri tarafından yerine getirilmesini istediği
vâciptir. Beş vakit namaz, oruç, zekât ve hacc gibi. Bu borç, bazılarının
yerine getirmesi ile diğerlerinin üzerinden düşmez.
2- Kifâî vâcip: Bu,
topluma emredilen bir vecibe olup, hiç kimse yapmazsa tüm toplum sorumlu
tutulur. Ancak toplumdan bir bölümü bunu yaparsa diğerlerinden de sorumluluk
kalkar. Allah yolunda cihad, iyiliği emir ve kötülükten nehiy, cenaze
namazı, Islâm devlet başkanı seçimi gibi. Cemâlüddin el-Hıllî bu konuda
şöyle der: "Kifâî vâcipte her şahsın yaptığı ötekinin yerine geçer ve onu
terkeden de yapmış sayılır" (Ebu Zehrâ, a.g.e., 36)
Şâfiî kifâî vâcip
konusunda şöyle der: "Kifâı vâcip, genel olarak herkesin yapması istenilen
ve bir kısım insanların mutlaka yapması kastedilen bir emirdir".
er-Risâle'de genel anlamlı sözcükler (âmm) anlatılırken, bir kısım âmm
vardır ki, onunla genel anlam kastedilir, fakat onun kapsamına özel anlam da
girer, denilir ve şu âyetler örnek verilir: "Meâmelilere ve çevresinde
bulunan bedevîlere, savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmaları onun
katlandığı sıkıntılara katlanmamaları yerinde değildir" (et-Tevbe, 9/120).
"Yine yürüdüler, sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler.
Kasabalılar da bu ikisini misafir etmek istemediler" (Kehf 18/77; Şafii,
er-Risâle, Kahire 1940, 54, 55).
Kifâî farzlar toplumda bir
çeşit görev bölümünü ifade eder. Meselâ, dinî ilimleri öğrenmek kifâî farz
olduğu gibi tıp ilmi, teknik ilimleri vb.lerini öğrenmek de bir farîzadır.
Toplumda hiç kimse bu mesleklere yönelmez ve toplum bundan zarar görürse,
herkes bunlardan sorumlu olur.
BAŞA DÖN
VADE FARKI
Bir malın, peşin satılması
halindeki fiyatı ile vadeli satılması halindeki fiyatı arasındaki fark.
Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal, altı ay vade ile beş milyona
satılırsa, aradaki iki milyon lirası vade farkıdır.
Vade farkı ile yapılan bir
satışın caiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir.
Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı endişesi ile, ya bu tür
muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari zorunluluktan dolayı girse
bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu
günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden el-e alınmış ve
hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefi fakihi Serahsî'nin
mütalaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c) faizi haram,
alış verişi helal kılmıştır (bkz. Bakara, 2/175). Alış veriş, kâr gayesi
güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha
pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür
rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı
malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse
görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur.
Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vadeli satıştan vazgeçmesi
gerekir. Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vade farkı alarak mal
satmak caizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik
hatta ahmaklık olur. Vade satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur
edebiliriz:
1- Satıcı: "Bu malın peşin
fiyatı şu, vadeli fiyatı şudur" der, alıcı da bunlardan birisini tayın
etmeden "tamam aldım" der. Bu tür yapılan bir satış fasittir. Çünkü fiyat
belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızaya
götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz
bir satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar
fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin
fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu
fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi
kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru
yoktur. Bu muameleyi faiz olarak değerlendirmek mümkün değildir (Serahsî,
el-Mebsut, XIII, 8). Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını
gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla satmakta
mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vadeli satılması halinde
% 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vade farkı tesbit
edilirken banka faiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının göz önünde
bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü itibar lafızlara değil,
manalaradır (Mecelle, madde: 3). Vade farkı belirlerken bu yollardan
birisine tevessül eden şahsın maksadı, faiz almak değil, parasını
enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz
gerekir. Vadeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, faiz endişesinden
değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan
kaynaklanır. Çünkü faiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp
satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların
(para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile alınıp satılmaları
halinde söz konusudur (Merğınanî, el-Hidaye, III, 61 vd.). Oysa vadeli
satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan
ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu
olsa ve vadeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu faizdir, caiz olmaz.
BAŞA DÖN
HEM PARA, HEM DE SATILAN ŞEY VADELİ OLMAK ÜZERE ALIŞ VERİŞ YAPMAK CAİZ
MİDİR?
Alışveriş akdi dört
kısımdır:
1- Hem para hem de satılan
şey peşin olmak üzere yapılan akittir.
2- Para peşin, satılan şey
ise vadeli olmak üzere yapılan akittir. Buna Selem akdi denilir. Mesela:
Hasan Efendi, Halit Efendiye diyor ki: "Şu vasıflarda bulunan on teneke
buğdayı, falan yerde ve tarihte bana teslim edilmek üzere şu onbin lira
karşılığında senden satın aldım." Halit Efendinin de onun sözüne uygun
olarak: "Ben de sattım" demesinde olduğu gibi.
3- Satılan şey peşin, para
ise vadeli olmak üzere yapılan akittir. Birisinin belli bir kitabı vadeli
olmak üzere bir başkasına satması gibi.
4- Hem para hem de satılan
şey vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Akdin ilk üç çeşitli
şartları yerinde olduğu takdirde caizdir. Dördüncü kısım ise caiz değildir.
Peygamber (sav) böyle bir alışverişi men etmiştir. Yalnız, akit yapmadan
iki, üç ay evvel ileride satıcı ve alıcı vasfını kazanacak kimseler, satış
akdini yapmak üzere birbirine söz verseler ve zamanı gelince de akit
yapsalar caizdir. Çünkü va'd ve akit ayrı ayrı şeylerdir.
BAŞA DÖN
VAKFEDILEBILEN
MAL ÇEŞİTLERİ ŞUNLARDIR
1- Gayrı menkullerin
vakfı: Arazı, ev, dükkân, han, bağ veya bahçe gibi "akar"ın vakfedilmesi
geçerlidir. Çünkü sahabeden büyük bir topluluk bu çeşit vakıf yapmışlardı.
Yukarıda Hz. Ömer'in böyle bir vakfından söz etmiştik. Gayrı menkuller
sürekli olarak kalabildiği için vakfın en önemli özelliği olan "ebedîlik"
niteliği bunlarda tam olarak gerçekleşir.
2- Menkullerin vakfı:
Hanefiler dışında çoğunluk fakîhlere göre taşınabilir şeylerin vakfı da
geçerlidir. Kandıl, halı, kilim gibi mescid eşyası, silâh çeşitleri, elbise,
ev eşyası bunlar arasında sayılabilir. Menkulün vakfı hadiste, örfe veya
gayrı menkule bağlı olarak vakfetme esasına dayanır.
Hanefilere göre ebedilik
niteliği bulunmadığı için temelde taşınırların vakfedilmemesi gerekir. Ancak
gayrı menkule tabi olarak bazı eşyayı vakfetmek, meselâ; bir çiftlikle
birlikte orada bulunan hayvan, traktör, harman makınası vb. gibi şeyleri
vakfetmek geçerlidir. Yine silâh ve at gibi hakkında nass (hadis) bulunan
menkuller de vakfedilebilir. Nitekim Halid b. Velid (r.a)'ın savaş
silâhlarını vakfettiği nakledilir. Ya da örf cereyan eden menkuller de
vakfedilebilir. Bazı kitapların Kur'ân-ı Kerîm'in, balta, gelinlik ve bir
takım kapların vakfedilmesi gibi. Dinar (altın para), dirhem (gümüş para) ve
standart şeylerin vakfedilmesi de bu niteliktedir. Örf; bir beldede
Müslümanların yaygın bir biçimde bu çeşit şeyleri vakfetmeleri ile meydana
gelir. Örf bulununca bu konudaki kıyas terk edilir. Çünkü Abdullah b. Mes'ûd
(r.anhümâ) Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"Müslümanların güzel gördüğü şey Allah nezdinde de güzeldir" (Ahmed b.
Hanbel, I, 379). Çünkü örfte sabit olan şey nass'la sabit olmuş gibidir.
Ölçü veya tartı ile alınıp satılan standart şeyler vakfedilince satılır ve
bedeli mudarabe (emek-sermaye ortaklığı) veya bidâa (vakıf sermayesini Allah
rızası için bir bedel istemeksizin çalıştırma) yoluyla işletmeye verilir.
Bundan dönem sonlarında elde edilecek kâr vakfın hayır cihetine sarfedilir (Ibn
Âbidîn, a.g.e., III, 409 vd., 427 vd.; ez-Zuhaylî, a.g.e., VIII, 163).
3- Taksimi kabıl olmayan
şeyin vakfı: Mâlikîler dışındaki çoğunluğa göre taksim edilemeyen şeyin
vakfedilmesi caizdir. Çünkü vakıf hibeye benzer. Taksimi kabıl olmayan
muşâ'ın hibesi ise caizdir. Mâlikîlere göre ise vakfın sıhhati için
vakfedilen hissenin ayırdedilmesi şarttır.
4- Iktâât kabılinden olan
arazılerin vakfı: Devlete ait mülk edinilmiş arazıye "iktâât" denir. Bunlar
mülkiyeti devlette kalmak üzere bazı tebeaya, gelirin alıp vergisi ödemek
üzere verilen arazılerdir. Bu araziyi ikta' edilen kişi vakfetmişse bu vakıf
sahih olmaz. Çünkü bu toprağa mâlik değildir. Yine hâkimler, vâli ve emirler
içinde iktâât arazıleri vakfedemez. Ancak böyle bir arazı ölü arazı olur
veya buna devlet başkam mâlik olup da bir kimseye ikta' etmiş bulunursa bu
durum müstesnadır. Ölü araziyi ihya edenin bunu vakfetmesi caiz olur, çünkü
ona ihyâ ile mâlik olmuş ve mâlik olduğu şeyi vakfetmiş bulunur (Ibn Âbiâın,
a.g.e., III, 430 vd).
Ibn Âbiâın, Mısır'da umerâ
vakıflarının büyük çoğunluğunun, beytülmal vekilinden satın alma yoluyla
vakfedilen iktâât niteliğinde olduğunu ifade eder.
Islâm devlet başkanı
toplum yararını gözeterek beytülmalden vakıf yapsa, bu caiz olur ve yer
kiraya verilir. Yine devlet başkanının zorla fethedilen ve gazıler arasında
taksim edilmemiş bulunan bir belde arazılerinden mescid için vakfedilmesine
izin vermesi caizdir. Çünkü bu arazıler taksim edilirse ganîmet
hakkısahiplerinin mülkü olur. Sulh yoluyla fethedilen yerlere gelince,
devlet başkanının emri ile bunların vakfedilmesi yürürlük kazanmaz (nafiz
olmaz). Çünkü bu takdirde asıl sahiplerinin mülk hakları devam eder (Ibn
Âbidîn, a.g.e., III, 430 vd).
5. Irşad kabılinden yerin
vakfı: irşad; hâkimlerden birisinin devlete ait mülk olan bir araziyi okul,
hastahane gibi toplum yararına olan bir yer için vakfetmesidir. Bu genel
velâyet sebebiyle caizdir, fakat gerçek vakıf olmadığı için buna "irşad
vakfı" denilmiştir (ez-Zuhaylî, a.g.e., VIII, 166, 167).
BAŞA DÖN
VAKFEDILECEK
MALDA ARANAN ŞARTLAR
Islâm hukukçularının büyük
çoğunluğuna göre vakıfta ebedilik (te'bid) şart olduğu için, vakfedilecek
malın buna el-verişli olması gerekir. Diğer yandan maldan yararlanmanın da
mümkün ve caiz olması gerekir. Bunun için vakfedilecek malda aşağıdaki
özelliklerin bulunması öngörülmüştür:
a- Mütekavvim Mal Olması:
Kendisinden yararlanmak mümkün ve meşru olan mala "mütekavvim", bu özelliği
taşımayan mallara ise "gayrı mütekavvim" denir. Insan fıtratının kendisine
meylettiği, değer verdiği ve ihtiyaç için biriktirdiği şeye mal denir.
Bunlar menkul ve gayrı menkul, yararlanılması (intifaz) mubah olan ve
olmayan diye ikiye ayrılırlar. Işte, vakfedilecek şeyin, ev, dükkan, arazı
gibi ayn'ından veya gelirinden yararlanılması caiz olan mal niteliğinde
bulunması gerekir (Kübeysî a.g.e., I, 351, 352; Hamdi Döndüren, Islâm
Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 19).
b- Malın Belirli Olması:
Vakıf malın anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli bir mal olması
gerekir. Şu evimi veya dükkânımı vakfettim, demek gibi. Yer ve miktarını
belirtmeksizin "Şu toprağımın bir bölümünü veya beş-on tane zeytin ağacım
vakfettim" gibi sözlerle yapılacak vakıf, anlaşmazlığa yol açabileceği için
geçerli olmaz (Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Raik, 2. Baskı, Beyrut, t.s., V, 217).
c- Vakfedenin Mülkü
Olması: Islâm hukukçuları arasında, vakfedilen malın, vakfedenin mülkü
olmadıkça, vakıf tasarrufunun geçerlilik kazanamayacağı konusunda görüş
birliği vardır (Kübeysî, a.g.e., I, 355,356).
d- Ifraz Edilmiş olması:
Kendisinden ancak ayn'ıyla intifa olunabilen mabed, hastane, kabristan ve
kütüphane gibi vakıflarda, vakfedilen malın ifrazı (bağımsız birim haline
getirilmiş olması) şarttır. Tapusu hisseli olan yerler bu gibi vakıflar için
elverişli değildir. Allah rızası için yapılması gereken vakıfla ortaklık
bağdaşmaz. Bir gayrı menkulün bir ay mabed, bir ay da iş yeri olarak
kullanılması düşünülemez. Ancak alt katların dükkân ve üst kattarın mescid
yapılması halinde vakfa gelir sağlamak amacıyla, bu caiz görülmüştür (es-Serahsî,
el-Mebsut, XII, 37; Ibnu'l-Humâm, a.g.e., V, 46).
Ayn'ıyla intifa olunmayan,
sadece gelirinden yararlanılan şâyi hisseli yerden bir hissenin vakfedilmesi
çoğunluk Islâm hukukçularına göre caiz olup, böyle bir vakfın bağımsız birim
haline getirilmesi (ifraz) şart değildir. Imam Muhammed eş-Şeybânî, vakıfta
mütevelliye teslimi şart koştuğu için, hisse vakfını caiz görmez. O, bu
konuda vakfı; bağışlama ve sadaka tasarrufuna benzetmiştir (es-Serahsî,
a.g.e., XII, 37; Ibnu'l-Humâm, a.g.e., V, 44-46). Osmanlı Devleti
uygulamasında, fetvaya çoğunluğun görüşü esas alınmakla birlikte, şer'iyye
sicillerinde Imam Muhammed'in görüşü doğrultusunda kararlar verildiği de
görülmüştür (Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm, Istanbul 1317, II, 134; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
II, 365).
BAŞA DÖN
VAKFIN ORTAYA ÇIKIŞI
Vakıf müessesesinin tarihi
çok eskilere dayanır. Islâm'dan önce Arabistan'da bilinen en eski vakıf
Mekke'deki Kâbe'dir. Kâbe, yeryüzünde ilk mabed olarak kabul edilir ve
yapının temelleri Hz. Âdem'e kadar dayandırılır. Bu günkü Kâbe şeklinin
Ibrahim Peygamber ve oğlu Ismail tarafından inşa edildiği Kur'ân-ı Kerîm'de
bildirilir (el-Bakara, 2/125; Ali Imran, 3/96-97; el-Maide, 5/97; el-Hac,
22/26).
Islâm'da vakıf Kur'ân,
Sünnet ve Icmâ' (Islâm bilginlerinin görüş birliği) delillerine dayanır.
Kur'ân'da doğrudan vakıfla ilgili görülen âyet şudur: "Sevdiğiniz şeylerden
Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz" (Alû Imran, 3/92). Ashab-ı
Kiram'dan Ebu Talha (ö. 34/654) bu âyet inince; "Rabbımız bizden mallarımızı
kendi yolunda harcamamızı istiyor. Ey Allah'ın elçisi, en sevdiğim "Beyruhâ"
arazimi Allah için tasadduk etmek istiyorum" dedi. Hz. Muhammed'in, araziyi
en yakın hısımlarına vermesini tavsiye etmesi üzerine de, onu amcasının
oğulları ve diğer bazı hısımları arasında taksim etti (Buharî, Zekat, 44).
Tefsir bilginlerinin çoğu ve hadisçiler bu âyeti vakıfla açıklamışlardır (Kurtubî,
el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, t.s, IV, 132-134; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân,
1335, II, 18).
Hz. Muhammed'in şöyle
dediği nakledilmiştir: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç
kimse bundan müstesnadır. Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana
getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır
dua eden hayırlı çocuk bırakanlar" (Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ,
14; Tirmizî, Ahkâm, 36). Hadiste geçen "sadaka-i câriye" nin vakfı da
kapsamına aldığında şüphe yoktur. Hz. Âişe'den (ö. 57/676) nakledildiğine
göre, Allah'ın elçisi Medine'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Bu
mülkler: A'vaf, Şâfiye, Delâl, Müseyyeb, Bürka, Hismâ ve Meşrebe'dir.
Nadıroğuları'ndan Muhayrîk isimli bir şahıs şöyle bir vasiyette bulunmuştu:
"Ben ölünce, tüm mallarım Allah elçisine ait olsun, O dilediği yere
sarfetsin." Muhayrîk'in Hicret'in 2.nci yılında ölmesi üzerine tüm malları,
Hz. Muhammed'e kalmış, o da bu malları, bir görüşe göre Abdulmuttalib ve
Hâşimoğulları'na, başka bir rivayete göre, ise, İslam'ın ve Müslümanların
acil ihtiyaçlarına vakfetmiştir. Islâm'da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir
(Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 196; A. b. Hanbel, Müsned I, 45).
Hz. Ömer (ö. 23/643) çok
sevdiği bir araziyi vakfedişini şöyle anlatır: "Allah'ın elçisine; Hayber
topraklarının taksimi sonucu, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli bir
arazı bana isabet etti, bu konuda ne buyuruyorsunuz? dedim. Hz Peygamberde:
Istersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara
tasadduk et" buyurdu. Hz. Ömer, arazısini; satılmamak, bağışlanmamak ve
mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda
kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere
vakfetti. Mütevellının de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu
konuda bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa'ya (ö. 41/244), sonra da
nesline teslim ve vasiyet etti. (Buharî, Vesâyâ, 22, 28, Eymân, 33; Müslim,
Vasiyye, 15, 16).
Ashâb-ı kiramın pek çoğu
mallarım vakfetmişlerdir. Hâlid bin Velid'in (ö. 21/641) zırhını ve savaş
atlarını vakfetmesi (Buharî, Cihad 89, Zekat, 49; Müslim,Zekat, 11; Ebu
Dâvud, Zekât, 22), Hz. Ali'nin (ö. 40/660) Yenbu'daki bir arazısini ve
çeşmesini vakfetmesi (Beyhâkî, Sünen, IV,160,161; Kübeysî, a.g.e., I, 101)
ve Hz. Osman'ın (ö. 35/655) susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir
Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi olarak topluma bağışlaması
bunlar arasında sayılabilir (Müslim, Şirb, 1; Tirmizî, Menâkıb, 18). Câbir
bin Abdillah'tan şöyle dediği nakledilmişir: "Ben Mekkeli ve Medineli
Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse
bilmiyorum" (Ibn Kudame, el-Muğnî, Mısır, 1970, IV, 4).
BAŞA DÖN
VAKIF
Islâm hukukunda vakıf
muamelesi için "Vakıf", "Habs veya Hums" ve "Sadaka" olmak üzere üç terim
kullanılmıştır. Vakf veya vakıf (va-ka-fe) kökünden arapça bir mastar olup;
sözlükte; hapsetmek ve alıkoymak demektir. Kök anlamın kapsamı ederek
genişlemiş ve bir malı; mülkiyetin naklı sonucunu doğuran tasarruflardan
menedip, gelirini sürekli olarak yoksullara tahsis etmek anlamını
kazanmıştır. Çoğulu "evkâf" ve "vukûf ‚tur. Vakıf kelimesi bir isim olarak,
edilgen kök, yani "vakfedilen mal" anlamını ifade eder. Osmanlı Devleti
uygulamasında "evkif ‚ tabiri, bu anlamda vakfın çoğuludur (Ibn Mahzur,
Lisanu'l-Arab, Beyrut, t.y., III, 969-970).
Islâm Peygamber'i Hz.
Muhammed bazı hadislerinde vakıf yerine eş anlamlısı olan "habs" kelimesini
kullanmıştır (Buharî, Vesaya, 22, 28; Eyman, 33; Müslim Vasiyye, 15, 16).
Imam Şafiî (ö. 204/819)
ile Mâliki hukukçular ve bunları izleyenler, Hz. Muhammed'in ifadesine sadık
kalarak, vakıf için "habs" veya "hubs" ile çoğulu olan "ahbâs" terimini
kullanmaya devam etmişlerdir (Şafiî, el-Ümm, Beyrut 1973, IV, 51, 58; Malık,
el-Müdevvene, Beyrut 1323, IV, 98-111).
Vakıf yerine "sadaka"
kelimesinin kullanıldığı da olmuştur. Sadaka; yoksullara Allah rızası için
verilen şey, sevap kazanmak amacıyla hibe edilen mal, demektir (Şafiî, IV,
51; Ali Haydar, Tertibu's-Sünuf,101 vd.) Bu kelimeye muharreme (dokunulmaz
hâle gelen), müebbede (ebedî kılan) veya câriye (devam eden) gibi sıfatlar
eklenerek vakıf anlamı kazandırılmıştır (Şafii aynı yer). Hanefilerin büyük
çoğunluğu, işin başından itibaren vakıf terimi kullanmayı tercih etmekle
birlikte, bazı Hanefî hukukçuları, konu başlığı olarak "Vakıf ve Sadaka"yı
birlikte kullanmışlardır (el-Kâsânî, Bedayıu's-Sanâyi, Beyrut, 1974, IV,
217).
Vakıf, bir hukukî müessese
olarak şöyle tarif edilmiştir: Vakıf; kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz
olan bir malı, devamlı olarak Allah'ın mülkü olmak üzere temlik ve
temellükten menetmek ve menfaatını (gelirini), Allah rızası için bir hayır
cihetine tasudduk etmektir. Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve
Allah'ın (toplumun) mülkü haline gelir. Böyle bir malın yönetimi artık
vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur (Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., V,
40; el-Kubeysî, Ahkâmü'l-Vakf, Bağdat, 1977, I, 75-78).
Ebû Hanife'nin (ö.
150/767) tarifi şöyledir: Vakıf, mülk olan bir ayn'ı, vakfedenin
mülkiyetinde alıkoymak ve gelirini yoksullara veya başka hayır yollarına
tasadduk etmekten ibarettir (es-Serahsî, a.g.e., XII, 27; Ibnül Hümâm,
a.g.e., 37-40; Kübeysi, a.g.e., I, 69 vd). Malıkiler, vakıfta ebediliği (te'bid)
şart koşmazlar ve kısa süreli vakfı da geçerli sayarlar. Bir ev, dükkân veya
araziyi belli süre için kiraya verip, kira bedelini hayır yoluna sarfetmek
gibi (Mâlik, el-Müdevvene, VI, 98 vd.; Kübeysî, a.g.e., 78-80).
BAŞA DÖN
VAKIF AKAR
Vakıf sözlükte; bir mülkü
tasarruftan menetmek demektir. Ebû Hanîfe'ye göre vakıf; bir malı vakfedenin
mülkiyetinde devam etmek üzere bu malın gelirini ya da yararlanma hakkını
hayır cihetine tahsis etmektir. Buna göre, vakfedilen, vakfedenin
mülkiyetinden çıkmaz, onun vakıf tasarrufundan dönmesi veya bu malı satması
geçerli olur. Çünkü vakıf muamelesi âriyet gibi bağlayıcı olmayan caiz bir
akittir. Ancak şu üç durumda vakıf bağlayıcı hale gelir.
1- Hâkimin hükmü ile vakıf
bağlayıcı olur. Çünkü vakfın bağlayıcı olup olmadığı ictihadî bir konu olup,
hâkimin hükmü bu konudaki farklı görüşleri kaldırır.
2- Hâkim, vakfın
bağlayıcılığını vakfedenin ölümüne bağlamışsa, üçte birle vasiyet gibi
ölümle vakıf bağlayıcı hale gelir.
3- Vakfın mescid için
yapılması halinde, vakfeden vakıf yeri ayırır ve içinde namaz kılmak üzere
izin verirse, mescidde bir kişinin namaz kılması ile vakfedilen yer
vakfedenin mülkünden çıkar (Ibnu'l-Humâm, Fethu'l Kadir, I. Baskı, Mısır
1316/1898, V, 37-40, 62; el-Meydânî, el- Lübâb, Istanbul, t.y II, 391). Ebû
Yûsuf, Imam Muhammed, Şâfiîler ve en sağlam görüşünde Hanbelîlere göre
vakıf; kendisinden yararlanılması mümkün olan bir malı, ayn'ı devam etmekle
birlikte, vakfedenin veya başkasının kuru mülkiyette tasarrufunun kesilmesi
suretiyle Allah'ın rızasını kazanmak için mübah bir hayır cihetine tahsis
etmektir. Bu duruma göre vakıf malın mülkiyeti vakfedilince, vakfedenin
mülkiyetinden çıkar ve Allah'ın mülkü haline gelir. Hanefîlerde çoğunluğun
görüşüne göre fetva verilmiştir (bk. Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 37 vd.; Ibn
Âbidin, a.g.e., III, 391; ez-Zuhaylî, el- Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletüh,
Dimaşk, 1405/1985, VIII, 154, 155); eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtâc, II, 376).
Delil Ibn Ömer (r.anhüma)'ın
naklettiği şu hadistir: "Ömer (r.a)'e Hayber topraklarından bir arazı isabet
etmişti. Dedi ki; Ey Allah'ın Rasûlü! Bana Hayber'de bir arazı düştü. Benim
bundan daha değerli hiç bir malım olmadı. Bana bu konuda ne emredersiniz? Hz.
Peygamber şöyle buyurdu: "Istersen onun aslını vakfedersin ve gelirini
tasadduk edersin ". Ömer (r.a) bu araziyi satmamak, bağışlanmamak ve miras
yoluyla intikal etmemek üzere fakirlere, yakın hısımlara, kölelere, misafire
ve yolda kalmışa tasadduk etti. Ancak araziyi yöneten kimse örfe göre
yiyebilecek, bir malı mülkiyetine geçirmeksizin başkasına yedirebilecekti (Nesaî,
Ihbâs, 3; Buhârî, Cihâd, 86, Humus, 3, vesâyâ, 1).
BAŞA DÖN
VAKIF ARAZILERIN ÇEŞİTLERİ
Ev, dükkân, arsa, tarla ve
arazı gibi gayrı menkullere "akar" denir. Çoğulu "akârât" tır.
Vakıf akarlar ikiye
ayrılır:
1- Mülkün bizzat ayn'ından
yararlanmak üzere vakfedilen yerler. Bunlar kiraya verilmeksizin,
yararlanması şart koşulan kimselerin bizzat içinde oturarak veya başka
şekilde kullanarak yararlandığı yerlerdir. Bunlara "hayır müesseseleri"
denir. Mescidler, okul ve medreseler, çeşmeler, kütüphaneler, imârethaneler,
din görevlisi olarak veya hayır işlerinde çalışanların oturması için
vakfedilen yerler, kabristanlıklar bu niteliktedir.
Hayır müesseseleri de
ikiye ayrılır. Birincisi; kendisinden yoksulların da zenginlerin de
yararlanmaları caiz olan hayır müesseseleridir. Mescitler, kütüphaneler,
köprüler, çeşmeler, misafirhaneler, umuma ait kabristanlıklar böyledir.
Ikincisi: Yalnız yoksulların yararlanıp, zenginlerin yararlanmasının caiz
olmadığı hayır müesseseleridir. imârethaneler, hastaların yiyecekleri ve
ilaçları vakıf tarafından verilmek üzere kurulan vakıf hastahaneler bu
niteliktedir. Bunlarda, vakfedenin yalnız yoksulların yararlanacağını
vakıfnamede belirtmesi şart değildir. Ancak vakıfnamede, yoksullarla
birlikte zenginlerin de yararlanabileceği şart koşulmuşsa bunlardan
zenginler de yararlanabilir. Yalnız zengin lerin yararlanması şart koşulmuş
bulunursa böyle bir vakıf sahih olma (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk
Islâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, Istanbul 1969, IV, 321, V, 9)
BAŞA DÖN
Mescidler en önemli hayır
müesseselerinden olup, tamir ve bakımı içi kendi vakfı yeterli olmaz veya
vakıf bulunmazsa bunun Islâm Devleti tarafından tamir edilmesi gerekir.
Çünkü topluma ait bir ibadethane kam müessesesi niteliğindedir. Mahalle
sakınlerine küçük gelen bir mescid yıkılarak, o mahalle veya köy halkı
tarafından daha büyüğü yapılabilir. Bir mescidi genişletmek için bitişiğinde
bu mescide gelir getiren vakıf kısmı buna ilâve edilebilir. Bir mescid harap
olup, cemaati kalmasa, o mescid Imam Muhammed'e göre vakfedeni veya
mirasçılarının mülküne döner Ebû Yusuf'a göre dönmez, sonsuza kadar mescid
kalır. Bunun satılıp bu delının veya gelirının başka bir mescide harcanması
caiz değildir. Fetvaya esas olan görüş budur.
Yolcuların, sınır
bekçilerinin veya bir kısım tarikat ehlının içinde oturmaları veya içinde
yoksulların yedirmesi için bina edilen ve "ribât" denilen vakıf hanlar,
kışlalar, tekkeler imârethanelerde hayır müesseselerindendir. Ribatlara
vakfedilen akarların gelirleri buralardaki yoksullara sarf edilir. Bu
ribatın tamirine veya müezzin gibi hizmetkârlarına sarf edilmez. Eğer bunlar
da yoksul ise kendilerine zekât nisabından eksi miktar verilebilir.
Hacıların oturması şart koşulan evler, hac mevsiminden sonra kiraya
verilerek bedellerinden tamirleri yapılır. Artanı olursa da yoksullara
dağıtılır.
Vakıf çeşmelerden,
sebillerden yoksullar da zenginler de su içebilirler. Sebil gibi suları
yalnız içmeğe tahsis edilmiş olan vakıf yerlerin sularıyla âbdest alınması
caiz olmaz.
Kabristanlıklar da önemli
hayır müesseselerinden sayılmıştır. Müslümanlara ait mezarlıklar hiç bir
sebeple işgal edilemez veya başka bir müessese ya da çiftlik haline
getirilemez. Gayrı müslimlere ait kabırlere de tecavüz edilemez. Bunlar da
kabırlerin izi kalmayınca buralara Müslümanlarda defnedilebilir.
2- Kiraya verilip
gelirının bir hay yönüne sarf edilmesi şart kılınmış akarlar. Bunlar da tek
kiralı, çifte kiralı veya mukâtaalı vakıflar olma üzere üçe ayrılır.
Tek kiralı (icare-i
vahîdeli) vakıflar:
Bunlar ay ve yıl gibi bir
süreyle ve rayıç bedelleriyle mütevellileri tarafından kiraya verilir,
alınacak kira bedelleri de vakıfnâmedeki belirli yerlere sarf edilir. Bu
çeşit vakıf yerlerin kira süreleri son bulunca, yeniden aynı kiracılara veya
başkalarına kiraya verilir. Kira süresi sona erince, kiracının vakıftan
elini çekerek boş bir şekilde onu mütevellisine teslim etmesi veya
mütevellının izniyle kirayı yenilemesi gerekir.
Tek kiralı vakıfların kira
süreleri konusunda vakıfnâmedeki şartlara uyulur. Böyle bir şart
bulunmayınca arazı, çiftlik gibi vakıf yerler üçer yıldan, diğer vakıf
yerler de birer yıldan fazla süreyle kiraya verilemez. Ancak daha uzun
süreyle kiraya verilmesinde vakfın maslahatı varsa hâkimin görüşü alınarak
kira süresi uzun tutulabilir. Meselâ; vakıf arazı üzerinde bir benzin
istasyonu kurulması halinde uzun süreli kira sözleşmesine ihtiyaç olur.
Tek kiralı vakfın kiracısı
süre sonunda yeniden kiralamada öncelik hakkına sahip değildir. Bu önceki
kiracı yeni kira ücreti kadar kira bedelini arttırsa da mütevelli vakıf
akarı başkasına kira verebilir. Çünkü kiracının hakkından çok, vakfın
hakkını korumak, kira bedelini ödemede gevşeklik göstermeyen kiracıyı tercih
etmek mütevellının görevidir.
Bir süre tayın
edilmeksizin bir kimseye kira ve ferağ yoluyla verilmiş vakıf akarlara,
belli süreyle kiraya verilen akarlardan ayırmak için "icare-i vahideli
kadımeli" vakıf adı verilmiştir. Böyle bir muâmele gerçekte fıkha aykırı
olup, bunlar bir çeşit mukataalı vakıf sayılır.
Çifte kiralı vakıflar:
Peşin alınan kira bedeli
ve aylık, yıllık gibi sonradan alınacak kira bedeli olmak üzere çifte bedel
ile kiraya verilen vakıflara "çifte kiralı" veya "icareteynli vakıflar"
denir. Bir vakıf akar çifte kira ile kiralanacağı zaman önce peşin kira
olarak o akarın değerine yakın bir meblağ teslim alınarak o akar imar
edilir. Artam vakfın diğer sarf yerlerine, meselâ; vakıftan yararlanma
hakkıbulunanlara da sarf edilebilir. Bununla vakıf adına başka bir akar
satın alınamaz. Çünkü bu peşin kira asıl vakıftan sayılmaz, belki vakfın
geliri sayılır. Bundan sonra her yıl sonunda, yıllık kira (icare-i müeccele)
adıyla cüz'î bir para alınmak üzere, kiracıya tefvîz ve teslim olunur.
BAŞA DÖN
Icareteynli vakıf yerlerin
kuru mülkiyeti vakfa, yalnız tasarrufu da çifte kira karşılığında kiracısına
aittir. Bu kiracı hayatta bulunduğu sürece bunda dilediği gibi tasarrufta
bulunur. Meselâ; bunu başkasına ferağ edebilir veya bunu kendi hesabına
başkasına kiraya verebilir. Vefat edince de erkek ve kız çocuklarına
bedelsiz ve eşit olarak intikal eder. Çocuksuz vefat edince de vakfına
döner. Ancak Osmanlı Imparatorluğu döneminde çeşitli tarihlerde çıkarılan
intikal kanunlarıyla bu gibi vakıf yerlerin diğer mirasçılara intikali de
kabul edilmiştir. Bu intikal sahiplerinden hiç bir kimse bulunmadığı
takdirde, akar peşin bir bedel karşılığında başkasına ferağ edilir ve her
yıl geri bırakılan yıllık kirası da alınır (Bilmen, a.g.e., V, 21 vd.; Hamdi
Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul,1983, 568, 569, 579 vd.;1,
331/1913 tarihli Osmanlı Arazı Intikal Kararnamesi, 3 Rabîu'l-âhır 1331 ve
27 Şubat 1328 tarihli Takvîm-i Vekây'i).
Icareteynli bir vakıf
akarın mutaşarrıfı bu akarın binasını yıkıp enkazını satamaz, tüketemez.
Eğer satar veya tüketirse o binanın değerini vakıf mütevellisine tazmin
etmesi gerekir. Çünkü çifte kiralı kiracı bu vakfın yalnız menfaatine
mâliktir, kuru mülkiyetine (rakabe) mâlik değildir.
Mukataalı vakıflar:
Üzerinde mülk bina veya
ağaçlar meydana getirilmiş olan bir vakıf arsa için tayın edilmiş olan
yıllık ücret olup buna "zemin veya toprak kirası" da denir. Böyle kira
şartıyla yapılan mukataa muamelesi sahihtir.
Bir kimse yıllık bir bedel
ile kiraladığı vakıf bir arsanın üzerine işyeri, bina, benzin istasyonu bina
etse veya mesela; kavak ya da zeytin ağaçları dikse, bu yapılar ve ağaçlar
kiracının mülkü olur. Bu arsada da mülk gibi miras hükümleri cereyan eder.
Yani bu arsa ve üzerindeki yapı ve ağaçlar mutaşarrıfın ölümü ile
mirasçılarına meccânen intikal eder.
Diğer yandan mukataalı
vakıf arsa üzerindeki bina veya ağaçlar da mâliki tarafından bir cihete
vakfedilse, bu takdirde arsanın kirasının bu bina ve ağaçların vakfı
tarafından verilmesi gerekir.
Mukataalı vakıf yerler,
üzerindeki bina ve ağaçlara tabidirler. Bu yüzden bu binalar ve ağaçlar kime
aitse onlara tabi olarak o vakıf yerler de onun tasarrufuna girmiş bulunur.
Bu yüzden mukataalı vakıf arsa üzerindeki bina, mâliki tarafından satılınca
bu arsa da alıcının tasarrufuna girer, mütevellının iznine ve ayrıca ferağ
muâmelesine ihtiyaç yoktur. Ancak bu binanın sahibi, mukataalı vakıf
arsasının tasarruf yetkisinin kendi üzerinde bıraktığı açıkça belirtmiş
olursa, bu arsa alıcının tasarrufuna geçmiş olmaz. Yine bu arsanın
mutaşarrıfı, bunu mütevellının izniyle başkasına ferağ edip de üzerindeki
mülk binasını veya ağaçlarını sattığını belirtmese mücerret bu ferağ ile o
bina veya ağaçlar, arsayı teslim alana satılmış olmaz.
Mukataalı vakıfların
ferağlarında mütevellının izni şarttır. Aksi takdirde ferağ sahih olmaz.
Meselâ; bir kimse tasarrufunda bulunan mukataalı vakıf bir arsa üzerindeki
mülk binalar ve benzerlerini satmayıp yalnız o arsayı başkasına ferağ etmek
istese bu ferağ, mütevellının iznine bağlı bulunur. Bu izin elde edilmedikçe
ferağ geçerli olmaz.
Mukataalı vakıf bir arsa
üzerinde binadan, ağaçtan veya üzüm çubuklarından eser bulundukça, o arsaya
bu bina ve diğerlerinin mâliki tasarruf eder. Böyle bir arsa üzerinde bina
ve ağaçlardan eser kalmasa, mutaşarrıfı mukataa bedelini ödedikçe, arsa
mukataanın feshiyle onun el-inden alınamaz. Ancak mukataa bedelini vermezse,
mütevelli arsayı onun elinden başkasına kiraya verebilir.
Üzerinde mülk bina, ağaç
veya asma bulunan mukataalı vakıf arsanın eskiden tahsis edilmiş olan
mukataa bedeli, emsalıne göre düşük kalsa, bu mukataa ecr-i misline denk bir
miktarda arttırılabilir.
BAŞA DÖN
VAKIF MALLARININ SATIMI
Soru: Bir dizi hayır
işleri için kurulmuş” bir mülhak vakfın mütevellisiyiz. Vakfımıza çeşitli
gayrı menkuller bağışlanıyor. Bunları ihtiyaç duyduğumuzda satabilir miyiz?
Ya da bir başkası ile değiştirebilir miyiz?
Cevap: Vakıf, kelimenin
karekterinden de anlaşılacağı üzere, yararlanılabilen bir malı kişinin
mülkiyetinden çıkarıp, belli bir hayır için ayırması, sabitleştirmesi yani
habs ve vakfetmesi (durdurması) demektir. Islâm'da ilk vakıf sayılan Hz.
Ömer'in vakfı: "Satılmamak, hibe edilmemek, varis olunmamak... üzere..."
denilerek vakfedilmiştir.(Sevkânî, VI/20) O halde vakıfta esas olan
ebediliktir yani, satılmaması ve değiştirilememesidir. Buna dayanarak
fıkıhçılarımız şartnamesinde satma sözü edilmeyen vakıfların zaruret
olmadıkça asla satılamayacağı kanaatindedirler. Çünkü vakfedenlerin
şartnameye koydukları meşrû şartlar, amel, mefhum ve delalet bakımından ,şâriin
(şeriat koyucunun) nassı gibidir.(Bilmen, IV/339) Daha açık bir ifade ile
vakfın mesrû şartnamesi, bağlayıcılık açısından Kurân-ı Kerim gibidir.
Uyulması gerekir.(Bilmen, IV/266, 345; Ömer Hilmi,17) Ne var ki vakfın şeri
şerife muvafık olmayan şartları muteber değildir, rivayet gerekmez.(Bilmen,
IV/351) Sahih ve lâzım bir vakfın şartlarını, vakfeden bile değiştiremez,
tahsis edemez. Çünkü vakıf artık onun mülkiyetinden çıkmıştır.(Ö. Hilmi, 47;
Bilmen, IV/352) Ancak şartnameye değiştirme şartı koymuşsa
değiştirebilir.(Bilmen, IV/353) Bu yetki şartnamede mütevelliye de
verilebilir ve o takdirde onlar da değiştirebilirler.(Ö. Hilmi, 47; Bilmen,
IV/354) Ancak şartname mutlaksa bir defa değiştirebilirler, "devamlı" kaydı
konulmuşsa, devamlı değiştirilebilirler.(Bilmen, IV/354) Vakfın satılmasına
gelince: Satılıp, bedeliyle bir başka mal olarak onu diğerinin yerine
koymaya, yani vakıf yapmaya "istibdâl" denir.Vakfın şartlarını vakfeden (vâkif)
dahi değiştiremeyeceği için, şartnamede satabilme şartı yoksa kendisi dahi
satamaz.(Bilmen, IV/352) Ancak "satabilmek" ten maksat, satıp parasıyla
yerine başkasını almaktır. Yoksa vakfın, yerine başkasını almamak üzere
satılması caiz olmayacağından meselâ, vakfeden kendi ya da mütevellinin
satabilmesi şartıyla vakıf yaparsa vakıf batıl olur. Çünkü bu, vakfın sona
eimesi demektir.(Hilal er-Rây, 88-89-91) Halbuki, vakıfta ebedîlik
şarttır.(Bilmen, IV/312; Vakıfin en efdali en devamlı, en faydalı ve en çok
ihtiyaç duyulanıdır (Bilmen, IV/ 300)) Ama şartnameye, satıp, başkasıyla
değiştirme şartı koyarsa bu caizdir.(Hilâl er-Rây, 91) Ancak bunun caiz
olabilmesi de, şartnamede bulunmanın yanında, satın alınanın, değerde,
satılandan aşağı olmamasına bağlıdır. Daha düşük değerde olursa caiz olmaz.
(Ömier Hilmi,115; Bilmen, IV/ 355)Keza, şartnamede istibdâl yetkisi
zikredilse, ama ne ile istibdâl edileceği zikredilmese mütevelli onu ancak
değeri birinciden az olmayan bir akar ile istibdâl edebilir.(Ömer Hilmi,
l15; Bilmen, IV/356; Hatemi, 78)
Vakfın gabn-i fahişle
(normal insanların düşmeyeceği bir aldanma ile) satılması halinde satış
geçersizdir, vakıf devam eder.(Hilâl er-Ra'y, 93)
Vakfıyede mütevellinin
vakfı satabilmeleri şartı olsa -şartnameyi değiştirmede olduğu gibi- bir
defa satabilirler. Bedel olarak aldıklarını tekrar satamazlar.(Hilâl er-Ra'y,
95) "Devamlı" kaydı olursa satabilirler.(Bilmen, IV/356)Vakfeden birisine
(mütevelliye) vakfı satma yetkisini vekalet olarak verse, vakfeden ölünce
vekalet düşer. Öldükten sonrası için de izin vermişse satabilir.(Hilâr er-Ra'y,
98)Şartnamede vakfın para (nukûd) ile istibdaline izin olsa yine
satılabilir. Alınan bedel, meşru bir yolla çalıştırılmak ve kârı tayın
edilen yöne harcanmak üzere vakıf olarak kalır.(Bilmen, IV/356) Ancak bu
mes'ele tartışmalı bir mesele olagelmiştir. Günümüzün enflasyonist
şartlarında daha da nazıktir. Olsa olsa (Allah'u a'lem) değerini
koruyabilecek bir para birimi ya da altın, ölçü alınarak olabilir.
Şartnamede istibdal yetkisi yoksa vakıf istibdal edilemez (satılıp, yerine
bedeli vakıf yapılamaz). Ancak vakıf, şartnamede belirtilen gayesini
gerçekleştiremez hale gelir ya da, yıkılır harap olursa veya geliri,
masraflarını karşılamaz olursa -günümüz için- ilim ve amel ehli bir alimin
uygun görmesiyle satılabilir. Ancak satışta emsaline göre fâhiş fiyat farkı
bulunmaması gerekir.(Bilmen, IV/ 355) Vakfın satılmadan, değişik gaye ile
kullanılmasına "tağyir" denir. Meselâ bir evi bostan veya dersane, bir hanı
hamam yapma gibi. Imdi, şartnamede mütevelli için vakfın tağyiri yetkisi
konulmuşsa yapabilirler, konulmamışsa yapamazlar.(agk.) Harap olan vakıf
aynı cinsten diğer bir vakfa ilhak edilebilir, ayrı cinsten bir vakfa ilhak
edilemez.(Ö. Hilmi, 97; Bütün bu konularda daha geniş bilgi için zikredilen
kaynakların yanında bk. Zuhaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletühü, VNI/151 vd.)
Meselâ dersane, yurt haline getirilemez.
BAŞA DÖN
VAKIF
YERLERIN KIRAYA VERILMESI
Vakıf yerlerin kiraya
verilmesiyle ilgili hükümler vakıfnamelerinde varsa, mümkün oldukça buna
göre amel olunur. Meselâ; vakıfnamesinde şu kadar süreyle kiraya verilmesi
şart koşulan bir vakıf akarı, o süreden eksik veya fazla kiraya vermek caiz
olmaz. Ancak bu kadar süre kiraya vermek vakıf için zararlı olacaksa bu
durum müstesnadır.
Bir vakfın mütevellisi
mevcut iken, onun akarım hâkim kiraya veremez. Çünkü mütevellının özel
velâyet, hâkimin ise genel velâyet yetkisi vardır. Özel vekâlet genel
vekâletten daha üstündür.
Vakıf yerler rayıç bedel
ile kiraya verilirler. Bu yüzden mütevelli. Vakıf bir yeri rayıç bedelden
fazlaya veya rayıç bedelle kiraya vermişse bu kira akdi sahih olur. Rayıç
bedelden eksik bir ücretle kiraya; verirse bakılır. Eğer bu az bir noksan
ise kira yine sahih olur, fakat fahiş bir noksan ise sahih olmaz. Kira
konusunda rayıç bedelin beşte birinden az olan eksikliğe az (yesir)
eksiklik, beşte biri aşan eksikliğe ise fahiş eksiklik denir. Meselâ; emsali
iki milyon liraya kiralanabilen vakıf bir dükkân bir milyon liraya kiraya
verildiği zaman yüzde elli eksik bedelle kiraya verilmiş olur. Böyle bir
kira sözleşmesi geçerli olmaz. Kiracıdan bu eksiği tamamlaması istenir.
Kiracı bunu tamamlamaktan kaçınırsa mütevelli, kirayı fesih ile o akarı ecr-i
misliyle başkasına kiraya verir. Kiracı o akarı bu fesihten önce bir süre
kullanmış ise kendisinden bu süre için ecr-i misil alınır. Bazı fakihler bu
durumda kiracıya gasp hükümlerinin uygulanması gerektiğini söylemişlerdir.
Diğer yandan rayıç bedelle
kiralanan vakıf akara, başkası rayıcin üstünde bir bedel teklif etse buna
itiraz edilmez. Çünkü bu ilk kiracıyı zarara sokma, yıkıcı rekabet yapma
niteliği taşır.
Vakıf için kiralanacak şey
de rayıç bedel ile kiralanır. Eğer az bir fazlalıkla kiralanmışsa akit
geçerli olur, fahiş bir fazlalıkla kiralanmışsa, kira akdi geçerli olmaz.
Beşte birin altında olan fazlalık "az ziyade", beşte bir veya daha fazla
olan ziyade ise "fahiş fazlalık" sayılır. Meselâ; bir mütevelli vakıf için
rayıç kira bedeli bir milyon lira olan bir daireyi, bir buçuk milyon liraya
kiralamış olsa, fahiş fazlalık söz konusu olduğu için kira akdi sahih olmaz.
Bir vakıf akar belli bir
süre için rayıç bedelle kiraya verildikten sonra, insanların rağbeti
yüzünden emsal kiralar fahiş ziyade ölçüsünde artsa geri kalan süre için
kiracının bu artan rayıç bedeli tamamlaması gerekir. Bunu tamamlamaya razı
olmazsa mütevelli kirayı fesih ile o akarı başkasına rayıç bedelle kiraya
verir. Çünkü vakfı zarardan korumak gerekir. Fetva bununla verilmiştir.
Fakat başka bir görüşe göre emsal kira bedelının artmasından dolayı
mütevelli kira akdini bozamaz. Çünkü rayıç bedel ancak kira akdi sırasında
dikkate alınır. Bununla birlikte mütevelli kirayı feshetmeyip de kira süresi
son bulursa kiracıdan bir fark talep edemez, yalnız daha önce konuşulan kira
bedelini vermekle yükümlü olur. Kira akdi devam ederken rayıç bedelin
yükselmesi halinde "fahiş ziyade" den kastedilen, akit sırasında belirlenen
bedelin yarısı kadar olan ziyadedir. Meselâ; aylık bir milyon kira ile iki
yıl süreyle kiraya verilen vakıf bir akarın rayıç bedeli altı ay sonra iki
milyon liraya yükselse, yüzde yüz bir artış olduğu için "fahiş bir ziyade"
söz konusudur.
BAŞA DÖN
Bir kimse mütevellisi
bulunduğu bir vakfın akarını rayıç bedeliyle de olsa kendisi için bizzat
kiralayamaz. Çünkü bir kimse kira akdinin iki tarafını birden temsil edemez.
Ancak hâkime başvurarak böyle bir akarı onun izniyle rayıç bedel üzerinden
kira ile tutabilir, bu sahih olur.
Mütevelli vakıf akarı,
lehine şahitlikleri kabul edilmeyen hısımlarına, meselâ; çocuklarına veya
eşine kiraya veremez. Böyle bir kira akdi rayiç bedelle de olsa sahih olmaz.
Çünkü bunda töhmet vardır. Bu, Ebû Hanîfe'ye göredir. Fetvâ da bununla
verilmiştir. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre ise bu kira akdi câizdir.
Diğer yandan bu gibi hısımlara rayıç bedelden fazla ile kiraya vermek Ebû
Hanîfe'ye göre de câizdir (bk. Bilmen, a.g.e., V, 23 vd).
Vakıf arazıler başka bir
açıdan sahih ve gayrı sahih olmak üzere ikiye ayrılmıştır:
1- Sahih Vakıf: Önce mülk
arazıden iken Islâmî hükümlere uygun olarak vakfedilen arazıdır. Bu çeşit
vakfın kuru mülkiyeti ve diğer bütün tasarruf hakları vakfedenin koyduğu
şartlara göre kullanılır.
2- Gayrı Sahih Vakıf: Önce
mîrî arazıden (kuru mülkiyeti devlete, yararlanma hakkı kişilere ait olan
arazı türü) iken ifraz suretiyle bizzat Islâm devlet başkanı veya yetkili
kişiler tarafından bir hayır yönüne vakfedilmiş arazıdır. Bunlara "irsad ve
tahsisat kabılinden vakıf" adı da verilir. Kısaca Islâm devletine ait olan
bir mülkün kuru mülkiyeti yine devlette kalmak üzere yararlanma hakkının
devlet başkanı veya yetkili kıldığı başka bir zat tarafından bir kimseye
veya bir cihete tahsis edilmesiyle irşad kabılinden vakıf ortaya çıkar.
Irşad vakıflar da sahih ve
gayrı sahih olmak üzere ikiye ayrılır. Sahih irşad; Islâm devletine ait bir
mülkün devlet başkanı veya yetki verdiği kimse tarafından, beytülmalden
istifadeye hakkı olan kimselere tayın ve tahsis edilmiş olmasıdır. Camilere,
medreselere ve benzeri Müslümanların maslahatına tahsis edilmesi gibi. Sahih
olmayan irşad ise; yine Islâm devletine ait olan bir mülkün devlet başkanı
veya yetki verdiği kimse tarafından beytülmalden hakkı olmayan bir kimseye
tahsis edilmesidir. Hazıneye ait topraklardan bir bölümünün vergisini haklı
bir nedene dayanmaksızın şuna buna vakıf ve tahsis etmek gibi. Böyle bir
vakıf ve tahsisin iptal edilmesi caizdir.
Sonuç olarak beytülmale
ait toprakların vakfedilmesiyle ortaya çıkan gayrı sahih vakıflar da üç
kısma ayrılmıştır.
1- Rakabesi (kuru
mülkiyeti) de tasarruf hakları da beytülmale ait olup yalnız âşâr ve rusûmu
bir hayır cihetine vakıf ve tahsis edilmiş olan arazıdır. Böyle bir arazının
âşâr vergisi, ferağ ve intikal harcı ve mahlûlat bedeli vakfa ait ise de
tasarruf hakları yine devlete aittir. Bu çeşit vakıf arazı üzerinde ferâiz
hükümleri değil Islâm devletinin çıkaracağı arazı kanunları uygulanır. Yani
bu vakıfta kişilere sağlanan hakların mirasçılara geçip geçmeyeceği veya
hangi ölçülere göre intikalının yapılacağı arazı kanunlarıyla belirlenir.
2- Âşâr vergisi beytülmâle
ait olup, yalnız tasarruf hakları, meselâ; bir medresenin hocasına, bir
camiinin imanına veya savaşta büyük yararlılık gösteren bir gazıye vakıf ve
tahsis edilmiş arazıdır.
3- Hem tasarruf hakları ve
hem de âşâr ve rusûmu cami ve medrese gibi bir hayır cihetine vakıf ve
tahsis edilmiş arazıdır (Döndüren, a.g.e., 568).
Bu son iki çeşit vakıf
arazide ferağ ve intikal gibi arazı hükümleri uygulanmaz. Bunların tasarrufu
vakıfnâmelerindeki şartlara göre olur.
Bir kimse beytülmale ait
olan bir araziyi satın alsa bu satım akdinin geçerli olduğuna hamledilerek o
arazıye malık olur. Bu yüzden böyle bir araziyi vakfetmesi de sahih olur. Bu
konuda vakıf şartlarına uyulur.
Devlete ait arazı ve
arsaların devlet başkanı veya başka yetkililer tarafından vakfedilmesi
halinde vakıfnâmeye uyulmasını gerekip gerekmediği tartışmalıdır. Bu konu
Ibn Âbidîn'de (ö.1252/1836) şöyle açıklanmıştır:
Ebussuud Efendi (ö.
982/1574) şöyle demiştir: "Hükümdar ve ümerânın vakıf şartlarına uymak
gerekmez. Çünkü bu vakıflar beytülmalden ve ya beytülmale kalacak
mallardandır. Bunların şartlarına riayet edilmeyince vakıfnamede olmayan
fakat beytülmalın sarfedileceği yerlerden olmak üzere vazîfe (şahıslara
hizmetleri karşılığında, vakfın gelirinden verilen ücret) veya müretteb
(şahıslara ilmi, salâhı veya yoksulluklarından dolayı bir hizmet karşılığı
olmayarak vakfın gelirinden verilen şeydir ki buna örfte "zevâid" denir)
ihdas edilmesi caizdir". Burada Ebussuud Efendinin hükümdarlara ait
vakıfların durumlarını belirttiği görülür.
BAŞA DÖN
es-Serahsî'nin (ö.
490/1097) el-Mebsût isimli eserinden naklen şöyle denilir: Vakıf
cihetlerinin çoğu köyler ve tarlalar olduğu takdirde hükümdarın vakfın
şartına muhâlefet etmesi caizdir. Çünkü bu yerlerin aslı beytülmala aittir.
Yani bu yerler beytülmale ait olup vakfedenin buna malık olduğu bilinmediği
takdirde bu, gerçekten vakıf olmayıp irşad (tahsisat kabılinden) olarak
caizdir. Nitekim hükümdar beytülmale ait arazıden bir parçayı beytülmalde
hak sahibi olanların haklarını elde etmeye yardımcı olmak üzere meselâ;
alimler ve talebelere vakfetse tahsisat kabılinden olarak caiz olur. Buna "irşad
vakfı" denir. Bu yüzden Mısır Sultanı Berkûk (?-1398) vakıfların
beytülmalden alınmış olduğunu ileri sürerek vakıfları bozmak istemiş ve
bunun için bir toplantı yapmıştır. Bu toplantıda Siracüddîn Bülkînî, Burhan
b. Cemâa ve Hidaye'yi şerh eden Ekmelüddîn hazır bulunmuştur.
Bülkînî; "Âlimlere ve
talebelere yapılan vakıflar kesinlikle bozulamaz. Çünkü onların beytülmale
ayrılan beşte birde bundan daha çok hakları vardır" demiştir (bk. el-Enfâl,
8/41). Orada bulunanlar bu görüşü benimsemiştir. Nitekim bunu es-Süyûtî (ö.
911/1505) "En-Naklü'l-Mestûr tî Cevazı Kabzı Malûmi'l-Vezâif Bilâ Huzûr"
isimli eserinde zikretmiştir. Bu görüş Mültekâ şerhinde de yer almıştır.
Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, sultanların beytülmalden yaptıkları
vakıflar, gerçek vakıf olmayıp irşad yani tahsisat niteliğinde bir
muâmeledir. Beytülmalden yapılan vakıflar beytülmalın sarfedileceği
yerlerden olan bir cihete yapılmış ise bozulmaz. Fakat sultan kendi
çocuklarına, azatlılarına vakfetmiş ise bozulur. Sultanların yaptıkları
vakıflar irşad olunca vakfın şartlarına riayet edilmesi de gerekmez. Çünkü
bu vakıflar sahih bir vakıf değildir. Vakfın sahih olması için vakfedilen
malın vakfedenin mülkü olması şarttır. Sultan, beytülmalden bir yeri satın
almadıkça ona mâlik olamaz. Buna Ekmelüddin muvafakat etmiştir. Bu
Ebussuud'tan ve el-Mebsût'tan nakledilene de uygundur (Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar,
Terc. A. Davudoğlu, Istanbul 1983, VIII, 466, 467; ez-Zuhaylî, a.g.e., VIII,
167).
BAŞA DÖN
VAKIT
Arapça "vekate-yekıtu"
fiilinden "vakt" mastarı vakit koymak, vakit tayın etmek demektir. Vakt bir
isim olarak vakit, zaman, süreç anlamına gelir. Çoğulu "evkât" tır.
Vakit bazı ibadetlerin
yükümlünün üzerine farz olması için bir sebeptir. Vakit girmedikçe farz da
meydana gelmez. Mesela Ramazan ayının girmesi orucun farz olmasına sebeptir.
Hadiste, " Ramazan hilâlini görünce oruç tutunuz, Şevval hilâlini görünce de
oruç yeyiniz" (Buhârî, Savm, II; Müslim, Sıyâm, 4,18) buyurulur. Diğer
yandan Kur'ân-ı Kerîm'de; "Sizden kim Ramazan ayına yetişirse, onu oruçlu
geçirsin" (el-Bakara, 2/185) buyurularak, farz olan orucun vakti
belirlenmiştir. Diğer yandan günlük tutulan orucun da kendi vakti, ikinci
fecirden güneşin batmasına kadar olan süredir. Bu süre Kur'ân'da "Ramazan
gecesinde ak iplik kara iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için, sonra
geceye kadar yani güneş batıncaya kadar orucu tamamlayın" (el-Bakara, 2/187)
âyetiyle belirlenir.
Hac ibadetinde diğer
şartların bulunması yanında Zilhicce ayının girmesi ve Arefe günü ihramlı
olarak Arafat'ta vakfede hazır bulunulması şarttır. Bu yüzden Hicaz'a gitme
imkânı bulduğu halde hac günlerinden önce vefat eden kimseye hac farz olmaz.
Zekât bakımından da,
Müslüman, akıllı, ergin olma ve asl ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala
sahip bulunma yanında bir kamerî yılın da vakit olarak geçmesi gerekir. Bu
süre geçmeden yoksul düşme veya vefat etme durumunda zekât farz olmaz.
Vakit, namazın
şartlarından bir tanesidir. Namaza başlamadan önce bulunması gereken farzlar
altı tane olup şunlardır: a) Hadaten temizlenme, b) Necasetten temizlenme,
c) Avret yerini örtmek, d) Kabeye yönelmek, e) Vakit, f) Niyet. Bunlara
"namazın şartları" da denir.
Farz namazlar ile bunların
sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için belirli vakitler
konulmuştur. Farz namazları sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır.
Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Vaktinden önce kılınacak farz namaz
sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış
olur. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Şüphesiz namaz, mü'minler üzerine
vakit ile belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisâ, 4/103).
Cebrâil aleyhisselâm, Hz.
Peygamber'e beş vakit farz namazların başlangıç ve sonunu şöyle
belirlemiştir: "Câbir (r.a)'ten rivayete göre şöyle demiştir: "Cebrail (a.s)
Allah elçisine gelerek "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber güneş tepe
noktasından batıya meylettiği zaman öğle namazı kılmıştır. Sonra Cebrâil
(a.s) yine ikindi vaktinde gelerek, namaz kılmasını istemiş, Rasûlüllah
(s.a.s) kalkıp ikindi namazını kalmıştır. Sonra akşam vaktinde gelip, namaz
kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de güneş batınca akşam namazını kılmıştır.
Sonra yatsı vaktinde gelip, namaz kılmasını söylemiş ve Hz. Peygamber
aydınlık kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s) sabah
vaktinde gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber de fecr-i sadığın
hemen ardından sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde
gelerek, namaz kılmasını söylemiş, Hz. Peygamber, her şeyin gölgesi bir
misli uzadığı bir sırada öğle namazını kılmıştır. Sonra ikindi vaktinde
gelip, namaz kılmasını söylemiş, o da ikindi namazını her şeyin gölgesini
iki katına uzadığı bir sırada kılmıştır. Sonra akşamleyin aynı vakitte geldi
ve önceki günün vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı
geçtikten sonra veya gecenin üçte biri geçtikten sonra geldi ve Hz.
Peygamber yatsı namazını kıldı. Sonra ortalık iyice aydınlanınca geldi ve
namaz kılmasını söyledi. O da sabah namazını kıldı. Sonra Cebrâil (a.s)
şöyle dedi: "Bu iki vaktin arası sabah vaktidir" (Buhârî, Mevâkît, 24,
Ezan,162; Tirmizî, Salât,1; Ahmed b. Hanbpl, I, 382, III, 330, 331, 352, IV,
416; eş-Şevkânî; Neylü'l Evtâr, I, 300). Buhârı, bu hadisin namazların
vakitleri konusunda en sağlam hadis olduğunu söylemiştir. Hadis, akşam
namazı dışındaki namazların iki vakti olduğuna, başka bir deyimle iki vakit
arasında kılınabileceğine delâlet etmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., I, 300).
BAŞA DÖN
VÂRIS
Mirasçı, miras hakkıolan
kişi. "Verise (mirasçı oldu)" fiilinden ism-i fail ve bir miras terimi. Bir
terim olarak anlamı, ölen bir kimsenin mal varlığına mirasçı olan
hısımlarını ifade eder.
Mirasın rükünleri üç
tanedir. Müris, vâris ve tereke. Müris, vefat edip, geride miras bırakan
kimsedir. Vâris, kendisine miras intikat eden, yani terekede payı ve
hakkıolan kimsedir. Tereke ise, mirasçılara intikal eden mal ve haklardır.
Bu üç unsur olmadıkça miras cereyan etmez.
Mirasçı olmanın sebepleri
üçtür:
1- Hısımlık: Mirasçı olma
sebeplerinin başında miras bırakanla mirasçı arasında hısımlık bağının
bulunması gelir. Bunlar da ana-baba, dede, nine gibi kendi neslinden
gelinenlerle; oğul, kız, torun gibi kendi neslinden gelenler, kardeş,
amcalar veya bunların çocukları gibi nesep bağı yukarıda birleşen
kimselerdir. Bu hısımlardan miras bırakana araya kadın girmeksizin bağlanan
erkeklere "asabe" denir. Oğul, oğlun oğlu, baba, babanın babası gibi. Bir de
payları belirli miktarda olan mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbü'l-ferâiz",
denir. Bunların alacakları paylar ½, 1/3, ¼, 2/3,1/6 ve 1/8 olmak üzere âyet
veya Hadislerde belirlenmiştir. Prensip olarak mirasçılar arasında önce
ashâbü'l-ferâizin payları verilir, kalan da yakınlık derecesine göre asabeye
intikal eder. Belirli pay sahipleri veya asabeden hiç hısım yoksa, bunların
dışında kalan ve miras bırakanın uzaktan kan hısımı olan kimselere
mirasçılık sırası gelir ki, bunlara "zevî'lerhâm" denir. Kızın kızı, annenin
babası, ana bir amca, dayı ve teyze gibi. Ancak sağl kalan eş nesep hısımı
olmadığı için, bunlardan kalan mirası alacak farz sahibi veya asabe yoksa,
zevi'l-erhâma sıra gelir. Çünkü eşe, red yoluyla artan miras verilmez.
2- Nikâh akdi: Evlilik
akdi de bir miras sebebidir. Evli eşlerden birisi ölünce diğerinin ona
mirasçı olması ve miras payları âyetle belirlenmiştir. Kocanın miras payı şu
âyette açıklanmıştır: "Karılarınızın çocuğu yoksa miras bıraktığının yarısı
sizindir. Eğer onları çocuğu varsa, size terekesinden düşecek pay dörtte
birdir" (en-Nisâ, I/'2). Kadının mirası da şöyle belirlenmiştir " Eğer
çocuğunuz yoksa bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır.
Eğer çocuğunuz varsa terekenizden sekizde biri yine onlardandır" (en-Nisa,
4/12). Diğer yandan sağl kalan eşin diğer farz sahiplerinden ayrıldığı
nokta, tek başına mirasçı olunca, koca ise ikide bir, kan ise dörtte bir
almakla yetinir. Artan mirası red yoluyla alamaz. Bu, zevı'l-erhâm denilen
uzak hısımlara, hatta beytülmale kadar başka hak sahiplerine gider.
BAŞA DÖN
Mirasın Şartları:
Mirasın, mirasçıya
geçebilmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerekir.
a- Miras bırakanın ölmesi.
Bir kimse ölmedikçe malının miras konusu yapılması mümkün değildir. Ağır
hastalık, baygınlık, koma veya bitkisel hayata geçmiş olan kimsenin hükmen
ölü sayılması caiz olmaz. Ancak kaybolan ve kendisinden uzun zaman haber
alınamayan kimsenin ölümüne hakimin karar vermesi halinde "hükmen ölüm"
esası ortaya çıkar. Düşman ülkesine sığınan mürted de hükmen ölü sayılır.
Kaybolan kişi için belli süreler geçmişse hâkim ölümüne hükmeder. Eşi iddet
bekler, serbest kalır. Mirası, hüküm sırasında hak sahibi olan hısımlarına
paylaştırır.
b- Miras bırakanın ölümü
sırasında mirasçının hayatta olması gerekir. Miras bırakandan daha önce
ölmüş olan bir hısım bu kimseye mirasçı olamaz. Miras bırakan vefat ettiği
sırada ana karnında bulunan çocuğu (cenîn) da sağl doğmak şartıyla mirasçı
olur.
c- Miras engelinin
bulunmaması gerekir.
Miras engellerinden birisi
bulununca, mirasçı terkeden bir şey alamaz.
Miras engelleri şunlardır:
1- Miras bırakanını
öldürmek: Bu prensip, bir an önce, mirasa konmak için mûrısını öldürmeyi
düşünecek olan mirasçıları böyle bir kötü düşünceden arındırmak için
konulmuştur. Hangi çeşit öldürmelerin miras engeli sayılacağı konusunda
görüş ayrılığı vardır. Hadiste "Katıl mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Diyât,18;
Tirmizî, Ferâiz, 17; Ahmed b. Hanbel, I, 49) buyurulur. Hanefilere göre,
kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri miras engeli olur.
Kasten öldürme, kasta benzer şekilde öldürme ve yanlışlıkla öldürme bu
niteliktedir (bk. es-Serahsî, el-Mebsut, XXVI, 59 vd.; el-Kasânî, Bedâyiu's
Saneyi ; VII, 234, 254; M. Cevat Akşit, Islam Ceza Hukuku ve Insanı
Esasları, 55, 56).
2- Din Ayrılığı: Her iki
taraf için de miras engelıdır. Bir Müslüman bir gayrı müslime ve bir gayrı
müslim de Müslümana mirasçı olamaz. Hadiste şöyle buyurulur: "Müslüman
kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz" (Buhâri, Hacc, II, Meğazî, 48,
Feraiz, 26; Müslim, Feraiz, l; Ebu Davud, Feraiz, 10; Tirmizi; Feraiz, 15).
Bu duruma göre, Müslüman bir erkekle gayrı müslim olan karısı arasında
mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi
olarak Müslüman sayılacaklarından onlarla gayrı müslim olan anneleri
arasında da mirasçılık söz konusu olmaz. Çoğunluğun görüşü budur.
Diğer yandan ashab-ı
kiramdan Muaz b. Cebel ve Muaviye ile tâbiilerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd
b. el-Müseyyeb, Ibrahim en-Nahaî gibi bazı müctehitler aksi görüştedir.
Bunlar, "Müslüman kâfirlerden miras alır, fakat kâfir müslümandan miras
alamaz" prensibini benimsemişlerdir. Dayandıkları delil bazı hadislerdir. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Islam arttırır, eksiltmez" (Ebû Dâvud, Ferâiz,10,
Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236). "Islâm yücedir, onun üzerine yücelinmez" (Buhârî,
Cenâiz, 79). Sahabe devrinde görülen şu uygulama da bu ikinci görüşü
desteklemektedir. Bir yahudi ölünce, biri yahudi, diğeri Müslüman iki oğlu
kalınıştı. Yahudi olan oğul yukarıdaki ilk prensibe göre bütün mirası
almıştı. Bunun üzerine, Müslüman olan oğul mahkemeye başvurup hak istedi.
Davaya bakan Muaz b. Cebel (r.a) Müslümanı da Yahudi olan babasını mirasçı
yaptı (el-Askalânî, Bülügu'l-Merâm, terc. ve Şerh A. Davudoğlu, Istanbul
1967, III, 206). Ancak çoğunluk fakihler, yukarıda verdiğimiz ilk hadisi bu
konuyu düzenleyen ana delil saymış, "Islâm arttırır, eksiltmez" gibi
hadisleri ise doğrudan mirasla bağlantılı görmemişlerdir.
Gayrı müslimler tek millet
sayıldıkları için, onların kendi aralarında miras cereyan eder.
3- Teb'alık ayrılığı:
Müslümanlar hangi ülkede yaşarsa yaşasın, birbirine mirasçı olurlar. Kısaca
devlet, sanır ayrılıkları miras engeli meydana getirmez; belki, mirasların
intikali, ikili anlaşmaların yapılmaması veya gecikme nedeniyle gecikebilir.
Sınır ayrılığı gayrı müslimlerin kendi aralarında ise bir miras engelıdır.
4- Kölelik: Köle
efendisine veya nesep hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle özel mülk
edinemediği gibi, eğer miras kapısı açılırsa, köleye gelecek miras malları,
kendiliğinden efendisine geçer, bu da haksız mülk edinmeye yol açar. Ancak
köleye, kendini satın almak üzere kazanç sağlama izni verilmişse bu, konunun
istisnasını teşkil eder (bk., Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku,
Istanbul, 1983, 419 vd.; "Âshabu'l Feraiz", "Âsabe", "Miras" ve "Zevî'l-Erhâm"
maddeleri).
BAŞA DÖN
VASIYET
Emretmek, bir işi birisine
ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimi.
Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı manalara
gelmektedir.
Fıkıh Istılahında Vasiyet
Fıkıh ıstılahında vasiyet iki aynı manada kullanılmaktadır.
1- Bir malı veya menfaati
ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak
bağışlamak (Tehanevî, Keşşafu Istılahati'l Funûn, II,1526; Nasuhî Bilmen,
Hukuku Islâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, V, 115).
2- Bir kimsenin ölmeden
önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde
tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır (Tehânevî, aynı yer).
Malınıveya bir malının
menfaatına ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye
vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya
hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih,
vasiyette bulunma olayında îsa denilir.
VASIYET ÇEŞİTLERİ
Vasiyet bir olay veya
zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu
isim olursa", "şu zamana kadar ölürsem." gibi kayıtlı olursa mukayyet
vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla
değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli
edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu
vasiyete de gayrı mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya
menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat
kısımlarına ayrılırlar (Bilmen, a.g.e., V,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî
ve Edilletuhu, VIII, 9).
VASIYETIN HUKUKI HÜKÜMLERI
Vasiyet, bütün alimlere
göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette
bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle, ister sağlıklı
halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman
vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir (Ibn Kudâme, a.g.e., IV,
518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, VI,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap IV,
178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, III, 71, 72).
Şartlarını haiz olan bir
vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği
andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın
gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malık olur. Vasiyetin infazı miras
taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem,
techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin
infazıdır (Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siracıyye, 2-5).
Mûsa bih muayyen bir mal
ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz mşa lehin eline geçmeden telef
olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ
lehin hiç bir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı
ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.
VASIYETIN MEŞRUIYETI
Vasiyet, İslam'ın meşru
kabul ettiği akitlerdendir. Tarihî açıdan bakıldığında vasiyetin Islâm'dan
önce de var olduğu görülmektedir. Mesela Romalılarda aile reisi malında
vasiyet yoluyla ve hiç bir kayda tabi olmadan dilediği gibi tasarrufta
bulunuyordu. Hatta bazan malının tamamım yabancılara vasiyet edip, kendi
varislerini mirastan mahrum bırakabıliyordu. Daha sonra bir takım
değişiklikler yapılarak, babanın malının en az dörtte birini çocuklarına
bırakması zorunlu hale getirildi. Cahiliye Araplarında da vasiyet sınırsız
bir şekilde vardı. Araplar, kendi akrabalarını muhtaç bırakmak pahasına
büyüklük taslamak için, mallarının tamamını yabancılara vasiyet ediyorlar ve
bununla övünüyorlardı (Zuhaylî, a.g.e., VI, 7). Demek oluyor ki, Islâm
vasiyeti ihdas etmedi, hazır buldu. Islah ederek ibka etti, hatta tavsiye
etti.
Vasiyet, tüm Islâm
müctehidlerine göre meşrûdur. Meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve Icma ile
sabittir; Bakara sûresinin 180. âyetinde: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer
bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet
etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur'; 240. âyetinde de: "Içinizden
ölüp de dul eşler bırakanlara gelince, onlar eşlerinin evlerinden
çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları hususunda
vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse,
iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah
azîzdir hakimdir"buyurulmaktadır. Nisâ sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde de
ölenin bazı yakınlarının mirastaki hisseleri belirtilirken, bu hisselerin
borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine
ödeneceği beyan edilmektedir.
Hz. Peygamber'in
hadislerinde de vasiyet teşvik edilmiştir. Mesela Ibn Ömer'den rivayet
edilen bir hadiste: "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da,
vasiyeti yastığının altında yazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru
değildir" buyurmaktadır (Buharî, Vesâya, 1; Müslim, Vesâya,1-4; Ibn Mâce,
Vesâyâ, 2). Hz. Peygamber bir başka hadisinde de: "Âllah (c.c) size,
amellerinize ziyade olarak ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini
tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi) "buyurmuştur (Ibn Mace, Vesâyâ,
5; Zeylaî, Nasbu'r Râye, IV, 399, 400).
Bu âyet ve hadislerin
delaleti doğrultusunda Islâm alimlerinin tümü vasiyetin meşruluğunda ittifak
etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet Icma ile de meşrudur (Merginânî, el-Hidâye,
IV, 232; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VI, 444).
Vasiyetin Hükmü Prensip
olarak vasiyet müstehap (Merğınanî, a.g.e., IV, 231) veya menduptur (Zuhaylî,
a.g.e. VIII,11). Yukarıdaki âyet zahiren vasiyetin farz olması gerektiği
izlenimi verebilir. Çünkü âyet-i kerimede vâsiyetin Allah'ın kullar üzerinde
bir hakkıolduğu vurgulanmaktadır. Ancak ulema bu âyetin, daha sonra inen
miras âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyetin mensuh oluşunun
delili sahabelerden bir çoğunun vasiyette bulunmamalarıdır. Çünkü eğer
vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri mümkün olmazdı. Zaten Ibn
Abbas ve Ibn Ömer vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh
olduğunu söylemişlerdir (Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12).
Vasiyetler dînî açıdan beş
grupta toplanırlar:
a- Vacipvasiyetler: Bir
Müslümanın hayatında iken ödemesi gereken ama ödeyemediği borçlarını veya
başkasına ait hakları -bu borçlar Allah hakkına taalluk edebileceği gibi kul
hakkıda olabilir- ödenmesi veya sahiplerine verilmesi için vasiyet etmesi
vaciptir. Dolayısıyla elinde birisine ait emanet mal bulunan, birisine borcu
olup, borcun varlığına dair şiir vesîka bulunmayan kişinin bu emanetlerin
sahiplerine verilmesini, borçların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Aynı
şekilde, hac, zekat, oruç gibi ibadetler kendisine farz olduğu halde eda
edemeyenler, üzerinde keffaret borcu olanlar hac ve zekâtın edasını, orucun
fidyeşinin verilmesini, kefaretlerin ödenmesini vasiyet etmek zorundadırlar
(Ibn Kudâme, a.g.e., VI, 444; Ibn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, VI, 648, haylî,
a.g.e., VIII, 12).
b- Müstehap vasiyetler:
Hali vakti yerinde olan kişinin, varis olmayan akrabalarına, yoksullara ve
hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır.
c- Mübah vasiyetler:
Akrabalardan veya yabancılardan zengin olanlar için vasiyette bulunmak
mübahtır.
BAŞA DÖN
d- Mekruh vasiyetler:
Fakir varisi olanların, mallarını vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur.
Ayrıca Hanefilere göre, kim olursa olsun fisku fücur ehline vasiyette
bulunmak da tahrimen mekruhtur.
e- Haram olan vasiyetler:
Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunulması ittifakla haramdır.
Mesela, bir Müslümanın kilise yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram
olan bir şeyi vasiyet etmesi haramdır. Bu tür vasiyetlere uyulmaz. Ayrıca
meşru cihetlere bile olsa malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi de
caiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse, varislerin, malın üçte birisinden
fazla olan kısmında bu vasiyete uymaları mecbur değildir. Ancak, isterlerse
uyabilirler. Hambelilerdeki sahih görüşe göre bu tür bir vasiyet mekruhtur (Ibn
Kudâme, a.g.e., VI, 445; Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12, 13).
Vasiyetin Rüknü Ebu Hanîfe,
Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare vs.
akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, mûsî vasiyette bulunacak,
mûsa leh de kabul edecektir. Mûsa lehin kabûlünün bulunmaması halinde
vasiyet tamamlamış olmaz. Mûsa lehin kabulü, sarahaten olabileceği gibi,
kabul veya red etmeden ölmesi durumunda olduğu gibi delâleten de olabilir.
Vasiyetin kabulü ancak, mûsînin ölümünden sonra olur (Kâsânî, Bedâiu's-Sanâî,
VII, 331). Imam Züfer'e göre ise, vasiyetin rüknü sadece icaptır. Mûsînin
vasiyetini mûsa lehin kabul etmesi gerekmez. Çünkü, musa lehin durumu
varisin durumu gibidir. Nasıl varis mîrası red imkânına sahip değilse, musa
leh de vasiyeti reddetme imkânına sahip değildir (Haskefı, Dürrü'l Muhtac VI,
650).
Vasiyette icab ve kabul,
vasiyet kelimesi ile olabileceği gibi vasiyete delâlet eden başka
kelimelerle veya yukarıda belirtildiği gibi delâleten de olabilir. Bu hüküm
Hanefilere göredir. Cumhura göre ise delâleten kabul olmaz, mutlaka sözle
yapılması gerekir (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18).
Vasiyetin tahakkuku için
kabulün şart olduğu görüşüne göre, kabul veya reddin fevrî (îcabın hemen
peşinden) olması şart değildir. Mûsa leh, vasiyyeti, mûsînin ölümünden sonra
olması kaydıyla ve reddetmemişse uzun süre sonra da kabul edebilir.
Şafiîlere göre mûsa lehin kabul veya red ettiğine dair bir şey söylememesi
durumunda vârisler ondan görüşünü açıklamasını talep edebilirler. Bu isteğe
rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır.
Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha
elverişlıdır. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya
red zorunda değildir. Hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını
kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür (Zühaylî, a.g.e., VIII, 18, 19).
Prensip olarak mûsa leh
vasiyeti kabul veya red ettikten sonra bu tasarrufundan rucû edemez. Ancak,
varisler buna icazet verirlerse rucû caizdir. Varislerin hepsi veya birisi,
mûsa lehin kabulden sonra rucunu kabul ederlerse vasiyet reddedilmiş olur,
mal varislere geri döner. Şâfiî ve Hanbelilere göre mûsa leh vasiyeti kabul
edip kazbettikten sonra artı geri dönemez.
BAŞA DÖN
VASIYETIN ŞARTLARI
Vasiyetin sahih olması
için, mûsîde, mûsâ lehte ve mûsâ bihte bulunması gereken bir takım şartlar
vardır;
a- Mûsîde bulunması
gereken şartlar:
1- Mûsî (vasiyette bulunan
şahıs), teberrua ehil olmalıdır. Buna göre, mûsî, âkil, bâliğ ve hür
olmalıdır. Mûsînin akıl sahibi olması gerektiğinde ulema arasında her hangi
bir görüş ayrılığı yoktur. Definin, bunağın ve baygının vasiyeti ittifakla
caiz değildir. Büluğ konusu ise ihtilafladır. Hanelî ve Şâfiîlere göre
mûsînin baliğ olması şarttır. Mâlikî ve Hanbelilere göre şart değildir.
Onlara göre mümeyyiz olan çocuğun (on yaşı temyiz çağı kabul ediyorlar)
vasiyetleri geçerlidir.
Sefahet sebebiyle
kendisine hacr konulmuş olan mahcudun vasiyeti temelde ittifakla caiz
olmakla birlikte bazı teferruatta mezhepler arasında ufak tefek görüş
ayrılıkları vardır. Hanefilere göre mahcurun vasiyetinin geçerliliği,
vasiyetin fakirlere veya bir hayır kurumuna olması ile kayıtlıdır. Zengin
için yapacağı vasiyet geçerli değildir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir
şart yoktur. Ancak Şâfiîlere göre iflas sebebiyle hacr edilenin vasiyetinin
cevazı, alacakların icazetine bağlıdır.
Sarhoşun vasiyeti
Şâfiilerin dışındaki ulemaya göre mutlak olarak geçerli değildir. Çünkü aklı
başında değildir. Şafiilere göre ise haram bir şeyden dolayı sarhoş olanınki
sahihtir.
Kâfirin vasiyeti ittifakla
caizdir (Merğınanî, a.g.e., IV, 234 vd., Ibn Kudâme, a.g.e, VI, 558 vd.,
Zühayli a.g.e, VIII, 24 vd).
2- Mûsî, vasiyet ettiği
mala malık olmalıdır. Bir kimsenin kendisine ait olmayan bir malı vasiyet
etmesi caiz değildir.
3- Mûsî vasiyeti kendi
rızası ve hür iradesi ile etmiş olmamalıdır. Ikrah, şaka veya hata ile
yapılmış olan vasiyetlerin geçerliliği yoktur.
b- Mûsâ lehle ilgili olan
şartlar:
1- Mûsâ leh, mevcut
olmalıdır. Ana karnındaki cenin de mevcut sayıldığı için, cenine yapılan bir
vasiyet geçerlidir.
2- Mûsa leh belli
olmalıdır. Kim olduğu bilinmeyen meçhul bir şahsa vasiyet caiz değildir.
3- Mûsa leh mal edinmeye
müstehak birisi olmalıdır. Dolayısıyla köle için yapılan vasiyet geçerli
sayılmamıştır.
4- Mûsa leh, musî'in
katılı olmamalıdır. Mûrisi öldüren katıl, mirastan mahrum olduğu gibi,
mûsîsini öldüren mûsa leh de vasiyetten mahrum edilir. Bu görüş, Hanefî ve
Hanbelîlere göredir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre katile vasiyet yapılabilir.
5- Mûsa leh, mûsînin
vârisi olmamalıdır. Vârise vasiyet caiz değildir. Şayet birisi vârisine
vasiyette bulunmuşsa, bu vasiyetin geçerliliği diğer varislerin rızasına
bağlıdır.
6- Mûsa leh, haram bir
cihet olmamalıdır. Kumar salonu yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram
bir cihet için yapılmış olan vasiyetler ittifakla geçersizdir. Vasiyet
ciheti aslında mübah olmakla beraber, bir masiyete vesile olabilecek cinsten
ise -fasıkların fısklarını icra edebilmeleri için yardımlaşmalarını
sağlayacak bir tesis inşası gibi- Hanefi ve Şafiilere göre geçerli, Mâlikî
ve Hanbelilere göre batıldır.
c- Musa bihte bulunması
gereken şartlar:
1- Musa bih mal olmalıdır.
Mal, taşınır ve taşınmaz bir mal olabileceği gibi, hak ve menfaat da
olabilir. Bir kimse mesela evinin mülkiyeti varislerinin olması şartıyla,
süknâsını (içerisinde oturma hakkı) bir başkasına vasiyet edebilir.
2- Mûsa bih olan mal,
mütekavvim (Müslümanlar katında değeri olan bir mal) olmalıdır. Bir
Müslümanın başka bir Müslüman için şarap, domuz gibi mütekavim olmayan bir
şeyi vasiyet etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, bir kimsenin ölümünden
sonra peşinden ağıt okunması için vasiyette bulunması caiz olmaz.
3- Temlîki kabıl
olmalıdır. Bundan maksat; vasiyet edilen alın şer'î akitlerden bir akitle
sahip olunması sahih bir mal olmalıdır. Binaenaleyh, henüz ana karnına
düşmemiş bir yavruya vasiyet caiz değildir.
4- Vasiyet edilen mal
muayyense, vasiyet edilirken, mûsînin mülkü olmalıdır.
5- Mûsa bihin masiyet veya
şer'an haram olan bir şey olmaması gerekir. Meselâ kabrin gösterişli bir
şekilde yapılması için vasiyette bulunmak caiz değildir.
6- Mûsînin varisi varsa,
mûsa bih terikenin üçte birinden fazla olmamalıdır. Şayet üçte birden fazla
olursa, fazla olan miktardaki vasiyetin edası varislerin icazetine bağlıdır.
Bu Hanefilerin görüşüdür. Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlere göre ise, mûrisin
varisi olmasa bile terikenin üçte birini aşan miktardaki vasiyet batıldır.
Çünkü bu durumdaki birinin malında tüm Müslümanların hakkı vardır (Merğınânî,
a.g.e., IV, 232; Ibn Kudâme, VI, 563; Mevsılî, el-Ihtiyar li Ta'lili'l-Muhtâr,
V, 62; Bilmen, a.g.e., 122-127; Zühaylî, a.g.e., VIII, 26-53).
BAŞA DÖN
|