|
UÇAK, GEMİ VE TREN GİBİ VASITALARDA NASIL NAMAZ
KILINACAKTIR?
Uçak, gemi ve tren gibi
vasıtada bulunan kimse, vakit gelip vasıta henüz hareket etmemiş ise zaten
normal olarak yerde olduğu gibi yüzünü kıbleye çevirerek namazını
kılacaktır. Hareket etmiş ise, ayak üzere kıbleye doğru namaz kılmak mümkün
isse öyle kılacaktır, başka bir yöne doğru namaz kılmak caiz değildir.
Vasıta namazda iken dönerse o da onunla beraber dönecektir. Kıbleye doğru
veya ayakta namaz kılmak mümkün değilse kıble istikametine doğru ve oturarak
namazını edda edecektir. Ancak imkan varsa iftitah tekbirini almak isterken
mutlaka yüzünüü kıbleye yöneltip öylece tekbir alacaktır. Vakit dar olduğu
takdirde namaz bu şekilde eda edilecektir. Mola yerine yetişebileceğini
biliyorsa namazın böyle kılınması caiz değildir. Mutlaka onu tehir etmek
lazımdır.
BAŞA DÖN
UGUR INANCI :
Ugur inancı da bundan önce
saydığımız batıl inançların akrabalarındandır ve Islâm'la kaldırılmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de ugursuzluktan sözeden üç âyet-i kerîme vardır ve üçü de
kâfirlerin uğursuz saymalarını anlatır. (Yâ-sîn (36) 7 8; Neml (27) 47;
A'raf (7) 131.) Bu bile, uğursuzluğun, müslümanların işi olmadığını bize
anlatmaya yeter.
Konu iyice düşünülürse
uğursuzluğun da, nazarlık ve fal gibi inanç zayıflığından ve Islâm'ı
bilmemekten kaynaklandığı anlaşılır. Çünkü bu, Isâm'ın kader inancıyla da
çatışır. Peygamberimiz, bir hadîslerinde uğursuzluk gütmenin şirk olduğunu
söylemiş, bir hadîslerinde de aynı sonuca varmak üzere uğursuzluğun "Cibt"e,
yani Allah'ın dışında edinilen ilâhlara tapmak olduğunu haber vermiştir. (Ebû
Dâvûd, tib 23; Müsned NI/477, V/60; Ibn Hibbân age. VN/ 646; Bir hadis-i
şerifte de: "Bir kimseyi uğursuzluk gütmesi bir ihtiyacından alıkoyarsa şirk
koşmuş olur" Münavî, Feyz VI/136 Ahmed ve Taberanî'den Hasen.) Çünkü
herhangi bir şeyi uğurlu ya da uğursuz sayan insan, sanki o konudaki tesiri
o şeye bağlamış demektir. Halbuki, her şey Alah'ın dilemesi ve gücüyle olur.
Bu yüzden, her insanda bir parça da olsa uğursuz.sayma inancı bulunduğunu,
böyle bir şeyle karşıkarşıya gelen insanın, yolundan dönmemesi gerektiğini
söyleyen hadîsten sonra Ibn Mes'ûd, bu tür uğursuzluk düşüncesinin ilâcının
"tevekkül" olduğunu söyler. (Ebû Dâvûd, tib 24; Tirmizî, siyer 47; Ibn Mâce,
tib 43; Müsned I/389, 438, 440.) Peygamber Efendimiz de böyle bir durumla
karşılaşan insanın; "Allühümme Lâ-ye'tî bi'l-Hasenâti illâ ente velâ
yedfe'ussevvyiâti illâ ente, velâ havle velâ kuvvete illâ bike" yani. "Allahim
iyilikler sadece senden gelir, kötülükleri de ancak sen savabilirsin, her
türlü güç ve kuvvet ancak sendendir" (Ebû Dâvûd, tib 24.), demesini öğütler.
Ibn Âbidîn: Uğursuzluk gütme, mütevekkil müslümanların değil, yahudilerin
bir sünnetidir, der.( Geniş bilgi için bk. Ibn Âbidîn VI/363-64.)
Ancak Peygamberîmiz,
"hüsnü tefe'ul"ü, yani meselâ, bir iş yapmakta iken "Sehl" isimli birisinin
gelmesiyle. "eh, işimiz kolaylaştı" demeyi. olayları hep müsbet yönleriyle
değerlendirmeyi câiz görmüştür. "Sehl", kolay demektir. Ya da "Mesut" isimli
birisinin kızına talip çıkması üzerine, "Haydi Allah mesut etsin" diyerek
talebini kabul etmek gibi. Yalnız böyle yapmak gerekir denmiyor. bu tür
davranışta zarar yoktur deniyor. Yani son örnekte kızın babas : "madem ki,
kızımı Mesut isimli birisi istemiştir, öyleyse mesut olacakları kesindir,
kızımı vermem lâzım" biçiminde düşünmemelidir. Yine rivayet edildiğine göre
Resulullah Efendiiniz (s.a.) "bir iş için çıktığında; ey Râsid, ey Nacîh!
gibi bir nîda duymak hoşuna giderdi". (Münavî, Feyzû'I-Kadîr V/229 (Tirmizî
ve Hâkîm'den Hasen).) Çünkü "Râsid" yolu doğru olan, "Nâcih" de başaran
demektir. Bunları duymuş olmakla peşinde olduğu için isabetli ve muvaffak
olunacak bir iş olduğuna işaret görmüş sezmiş olunabilirdi. Nakledildiğine
göre : "Tefe'ul ederdi, tatayyur etmezdi" (age. V/202 (Ahmed'den Hasen).)
(Yani söylediğimiz anlamda müsbet işaretlere değer verirdi, ama uğursuzluk
aramazdı. Yine aynı anlamda: "Güzel fe'li severdi, tiyera'yi terih görürdü"
(age. V/231 (Ibn Mâce ve Hakîm'den sahih).) "Uğursuz sayan da uğursuz
sayılan da bizden değildir..." (age. V/385 (Taberâni'den. Hasen); (Ayrıca
bk. Ibn Abidin I/555). ) buyurdu.
BAŞA DÖN
ULÜ'L-EMR" KAVRAMI:
Allah (cc)'in itaat
etmemizi istediği "ulü'I-emr" kimlerdir? Bugün için onların yetkisi
kimdedir?
"Ulü'1-emr" işin
sahipleri, yani duruma ve vazıyete hakim olanlar, yetkililer, emir sahipleri
anlamında Kur'ân-ı Kerim'de Nisâ suresinde olmak üzere iki yerde geçer:1.
"Ey iman edenler, Allah (cc)'a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden
olan emir sahiplerine de itaat edin..." (4/59).
2. "Onlara eminlik ya da
korku haberi geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki bunu Peygambere ve
mü'minlerden olan emir sahiplerine göndermiş; olsalardı onu arayıp yayanlar
bunu elbet onlardan öğrenirlerdi.." (4/83). Aynı terim Hadislerde de, çok
fazla olmamak üzere yer alır. Ancak "ulü'1-emr" yerine bazan "ulatu'1-emr" (Müsned,
V/183), bazan "vâli'1-emr" (Müsned, I/429), bazan da "zu'1 emr"(Muvatta,
Cihad 43) ifadeleri geçer. Bunlar da hemen hemen "ulü'1-emir"le aynı ma'nâda
ifadelerdir. Ne var ki, bu terimin Hadislerde daha çok idareci ve komutan
anlamında kullanıldığı Kur'ân'daki kullanımına göre daha açık olarak
görülür. Kur'ân'daki anlamının ya da, daha doğru ifade ile kapsamının
belirli olmayışı, alimlerin bu terimi aynı anlamda ama farklı kapsamlarda
açıklamalarına yol açmıştır. "Ulü'1-emr"e itaat etmemiz istendiğine ve bunun
Allah (cc)'a ve Rasulüne itaatla beraber zikredildiği için farz olduğuna
göre bu zümre kimdir? Önce sizden, yani müslümanlardan olan, sizin yetki
verdiğiniz idareciler "ulü'1-emr" cümlesindedirler. Bu her tarifin
kapsamında mevcuttur. Ilgili Hadislerden ilk akla gelen de budur. Buna göre
müslümanlardan olan ve hak ve adaletle emreden idareciler "ulü'1-emr" dirler
ve onların Allah (cc)'a isyan anlamı taşımayan emirlerini yerine getirmek
farzdır. Islâm'da yaşama (tesri) yetkisi sadece Allah (cc)'a aittir. O tek
otoritedir. Rasulünün ve ulü'1-emrin emirleri O'nun yetki vermesiyle teşri
anlamı taşır. Yani bizim Rasulüllah (sav)'a ya da ulü'1-emre itaatimiz
farzdır. Çünkü Allah (cc) öyle emretmektedir. Allah (cc) dinin zaten
koruyucusudur. Rasulüllah (sav)'in yanlış bir şey söyleyemeyeceğini de bize
O haber veriyor. Ulü'1-emr ise yanlış yapabilir, isyana sevkedebilir. Onun
için onlara itaat, isyan emretmemeleriyle kayıtlıdır ve bu konuda çok
hadis-i şerifler vardır. Kısaca "Yaratana isyanda yaratılana itaat
olmaz".(Bu anlamdaki hadisler için bk. Mevdudi, Tefhim, I/330) Bunun
Rasulüllah (sav)'in hayatında güzel bir örneği de vardır: Hz. Ali Efendimiz
anlatır: "Rasulüllah bir seriyye çıkarmış, başına da Ensardan birisini
koymustu. Seriyyeye katılanlara onu dinleyip ona itaat etmelerini
emretmişti. Bir konuda onu kızdırdılar. O da yetkisine dayanarak odun
toplamalarını ve ateş yakmalarını emretti. Emri yerine gelince bu defa da
ateşe girmelerini emretti... Onlar da bu emri yerine getirmediler... Durum
Rasulüllah (sav)'a arzedilince: Eğer o ateşe girselerdi bir daha asla
çıkamazlardı. Itaat ancak ma'rufta (dine uygun konularda) olur,
buyurdular".(Suyutî, ed-Dürrül-Mensûr, N/577 (Ibn Ebi Şeybe'den) I; Kurtubî,
V/260)Ragib; "Ulü'1-emr"in, Rasulülah (sav) zamanında onun tayin ettiği
emirler (vali ve komutanlar) olduğu söylenmiştir. Ehli beyt imamlarının
olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bu sınırlamanın bir delili yoktur. Ibn
Abbas: Onlar fukaha ve Allah (cc)'a itaatkâr din öğreticileridir, demiştir.
Bu görüşlerin hepsi doğrudur. Şöyle ki: Insanların karşısında kendilerine
çeki-düzen vermek zorunda kaldıkları "ulü'1-emr" dört gruptur:1.
Peygamberler· Bunların hükümleri hem avamın hem de havasın hem dış (zahir),
hem de içleriyle (batın) ilgilidir. 2. Yöneticiler: Bunların hükümleri
herkesin dışıyla (zahiri) ilgilidir. 3. Alım ve düşünürler (hukema):
Bunların hükümleri havassın iç dünyası (batıni) ile ilgilidir. 4. Öğütçü
vâizler: Bunların hükmü de avamın sırf iç dünyası ile ilgili der.(Ragib,
E1-Müfredât, 25.) Görüldüğü gibi bu izah ulü'1-emr'in en geniş muhtevasını
çizen açıklamadır. Bu çerçevede kalmak üzere: Imam Malık: Ulü'1-emr'in
alimler olduğunu söyler.(Ayrıca bk. Lüknevi, Tervicü'1-Cinan (Nablusi ve
Aynı den naklen) 21) Tabiinin çoğu bu görüştedirler. Ümera (devlet
yöneticileri) olduğunu söyleyenler de vardır.(bk. Ibn Kayyim, E'lâm I/9-10)
Ibnü'1-Arabî'ye göre ulema ve umerâ ikisi birden ulü'1-emrdir. Çünkü işin
esası ümeranın elindedir. Onların hükmü geçerli olur. Bu bakımdan onlar
ulü'1-emr'dirler. Insanların alimlere danışmaları, onların cevap vermeleri
ve o cevaplara göre hareket edilmesi de bir zorunluluktur. Bu bakımdan da
onlar ulü'1-emr'dirler. Hatta bu açıdan koca da karısı için
öyledir.(Ibnü'1-Arabî, Ahkâmü'1-Kur'an, I/453; Ayrıca bk. Ibn Abidin I/40 (terc))Yine
aynı çerçevede olmak üzere: Ma'rufu emreden, münkerden alıkoyan din
âlimleri, fıkıhçılar ve hayır sahipleri (Suyuti, age. N/575; Darimî, I/72;
Kurtubî V/259; Tahavîy Müşkilü'1-Asâr, I/474-5), insanların işlerini idare
eden akıl ve görüş sahipleri (Kurtubî, V/260), askeri birliklerin
komutanları...(Tahavî, Müşkilü'1-Asâr, I/476; ZeMahşerî, I/535) da ulü'1-emr
kapsamındadırlar. Anca umeranın dışındakilere "ulü'1-emr" denmesi mecazen
olmalıdır. Onlara da bir bakıma itaat gerektiği için "ulü'1-emr" sayılmış
olmalıdırlar.Özetlersek; başta adil müslüman yöneticiler hakikî anlamı ile;
müslümanların askeri komutanları, takva, nasihat ve islah ehli alimler,
fıkıhçılar ve düşünürler, seriyye (küçük birimler) başkanları, yerine göre
grup yöneticileri, Islâmî cemaatların liderleri ve onların tayin ettikleri
alt,yöneticiler de mecazî anlamıyla hep "ulü'1-emr" cümlesindendirler ve her
müslümanın ona ya da buna itaat etme zorunlulugu vardır. Bunlardan biri ya
da bir kaçının bulunmadığı yerde diğerler var olurlar ve onlara itaat
gerekli olur. Yani özellikle günümüz için söyleyecek olursak, kendi
mes'elelerini bütünüyle kendisi halledebilen alimler dışında herkesin bir
ulü'1-emrinin bulunması gerekir. Bu sözkonusu ayetin muktezasıdır. Böyle
olan alimler de zaten ulü'1-emr olduklarına göre herkes ya ulü'1-emr ya da
ona itaat eden olmak zorundadır da diyebiliriz. Aksi halde sözkonusu ayetin
hükmünün çoğu kimseler hakkında sona ermiş olması gerekir.Ancak, daha önce
de işaret ettiğimiz gibi, bütün bu itaatlar, Allah (cc)'a isyan edilmeden
olmalıdır. Bu yüzden Nisa 59. ayetinde geçen ulü'1-emr'i, bir önceki ayetin
ma'nâsi ile açıklayanlar da vardır. Meselâ Ibn Cerir'in nakline göre Mekhûl
demiştir ki: "Sizden olan ulü'1-emr şu ayette anlatılanlardır: "Şüphesiz ki,
Allah (cc) size emanetleri (amme hizmetlerini) ehline vermenizi ve insanlar
arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (Nisa (4) 58).(Suyuti,
age, N/574) Demek ulü'lemr'in hem işinin ehli yani bileni, hem de adil
olması gerekir. Adil, hakkı gözeten, zulmetmeyen demektir. Allah (cc)'in
indirdiği ile hükmetmeyenlere zalimler dendiğine göre (bk. K. Maide (5) 45)
itaat edilecek ulü'1-emr'in Alah (cc)'in ahkamına uygun davranma gereği bu
ayetten zaten anlaşılır. Aslında ulü'l-emr'e itaati emreden ayetin
kendisinden, hatta bir sonraki bölümünden de bu ma'nâ anlaşılır. Sözkonusu
59. ayette Allah (cc)'a ve Rasulüne itaat, her birerlerinde "itaat" kelimesi
zikredilerek emredilir. "Allah (cc)'a itaat edin, Rasülün (sav)'e itaat
edin" buyurulur. Ulü'1-emr'e gelince "itaat" zikredilmeden diğerlerindeki
itaata atfedilir (bağlanır) ve "ulü'1-emre de" denmekle yetinilir. Bu da
ulül'1-emre itaatin , Allah ve Rasulüne itaata bağlı olduğuna işaret eder.
Aynı ayetin devamında ise ".. eğer bir şey hakkında münazaaya düşerseniz onu
Alah (cc)'a ve Rasulü (sav)'ne havale edin, eğer Alah (cc)'a ve ahiret
gününe inanıyorsanız.." denmekle ulü'1-emr'in söylediklerine itiraz
edilebileceği, onlara uymanın, Allah (cc)'in kitabına ve Rasulü (sav)'nün
sünnetine uygun olmalarına bağlı olduğu anlatılmış olur.Sonuç olarak "ulü'1-emr"
Allah (cc)'a ve Rasulü (sav)'ne itaat eden üstlerimizdir ve ulü'1-emr'e
itaat etmemiz vaciptir.
BAŞA DÖN
UNUTKANLIK
Insanlardaki anlayış ve
kavrayış kapasitesi büyük ölçüde doğuştandır ve farklıdır. Bu bir nimet ve
Allah (cc) vergisi olduğuna göre kimse kendisine daha az verildiği için
şikayetçi olamaz. Kendisine verilen kadarına şükretmesi gerekir ve ondan
sorumlu olur. Ancak biz, bu işin insanı ilgilendiren hem maddi, hem de
manevi yönlerinin bulunduğuna da inanıyoruz. Öncelikle gıda rejiminin
anlamada ve unutmada etlkili olduğunu bilmeliyiz. Hem yeterli ve düzgün gıda
alınmalı, hem de mideye zararlı ve fazla yığınak yaparak, özellikle ekmeği
fazla kaçırarak maddî ve manevî letâifi (alıcıları) köreltmemelidir. Allah
Rasulü Efendimiz (sav) bu konuya çok dikkat çekmiş ve, "Insanoğlunun
doldurduğu kapların en kötüsü midedir"(Tirmizi, Zühd 47; Ibn Mâce, At'ime
50; Müsned, IV6132) buyurmuştur. Çalışma sistemindeki dağınıklık,
plansızlık, çalışma sırasındaki zihni konsantrasyon bozuklugu, birçok şeyi
birden düşünme ve bir anda birçok şeyi halledeceğini sanma, karışık bir
odada, karışık bir masada, gürültülü bir yerde, müzik eşliğinde çalışma...
Aşırı üzüntü ve yorgunluk, sıkıntılı bir hayat.. Hep anlamayı ve ânlaşılanın
kalıcı olmasını kötü yönde etkileyen unsurlardır. Bunlar işin hep maddî ve
fiziksel yönüdür. Bizler işin bir da manevî tarafının olduğuna inanıyoruz.
Bütün bütün olmasa bile, bellemenin, belleneni kafada tutmanın takvâdan, ya
da aksiyle, günahlardan etkilendiğini kabul ediyoruz. Allah (cc) Kur'ân-ı
Kerim'de: "Allah (cc)'a karşı takvalı olun, A1lah (cc) size öğretir" (2/282)
buyurur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de: "Bildiği ile amel edene Allah (cc)
bilmediklerini öğretir"(Ebu Nu'aym, Hilye, X/15 (bu sözü Ali el-Kâri hadis
olarak alırken, bk. el-Esrâru'1-Merfu'a, 313. Elbanî mevzuu olduğunu
söylüyor. bk. Silsiletü'1-Ehadisi'd-Daife, I/423 No: 422)) der. Imam Şafiî
hafıza bozukluğundan hocasına dert yanmasını ve onun cevabını şu
beyitleriyle anlatır: Sekevtü ilâ Vekî"in sû'e hifzî fe-evsânî ilâ terki'1-
me'âsî Ve hifzu'1-ilmi fadlun min ilahin ve fadlullahi lâ-yü tâ li-ûsî.."Bu
beyitleri Tasköprüzâde'nin oğlu yine vezinli olarak devrının Türkçesine
aktarmis ve şöyle demiştir:
"Varup Vekî'a ittüm
nisyandan şikayet,
Bana vasiyyet itti kim
işleme me'âsî
Hifzeylemek ulûmi fazl-i
azîm-i Haktır,
Fazl-i Hüda'ya inmez, her
kim ki, ola âsî".(Tasköprüzâde, Mevzuatü'1-Ulüm, I/715) Ayrıca, Allah (cc)'in
"... Yok mu şunu isteyen, yok mu bunu isteyen..." diye seslendigi teheccüd
saatlerinde israrla tekrarlanan duaların bir gün mutlaka şifreye denk gelip
lütuf hazinesini açacağına inanmak gerekir. Bu noktada benzer şikayetlerde
bulunan Ali Efendimize Rasulüllah (sav)'in öğrettiği dua ve namazı da
hatırlatmak faydalı olabilir. (Bunun için bk. Tirmizî, da'avât 115, c V, s.
563 -565).
BAŞA DÖN
UYANIKLIK HALİNDE RASÛLÜLLAH'I GÖRME:
Bir araştırma dergisinde
bir hadis profesörünün, Rasûlüllah (sav)'in cesediyle alâkalı, alışmadığımız
uslüpta, şeyler söylediğini, uyanıklık halinde Rasulüllah (sav)'i gördüğünü
söyleyen ulamayı alaylı ifadelerle tenkit ettiğini okuduk. Mes'ele gerçekten
onun dediği gibi midir? Meselâ günümüzdeki insanların uyanıkken Rasulüllah
(sav)'i görmeleri mümkün değil midir?
Sözünü ettiğiniz yazıyı
derginin ilk çıktığında bendeniz de okumuştum. Sizin mektubunuz üzerine
tekrar okudum. Adıgeçen yazıda ilmî cevabı gerektirecek sâz mutalaalar var
denebilir. Zaten muhterem müellifin bir mesaî arkadaşından öğrendigime göre,
makaleye ilk koydukları başlıkoldukça ağır kelimeler ihtiva ediyor imiş,
başlığı haklı ikazlar üzerine değiştirivermişler. Bu ve aynı yazıda yapıcı
tenkitler beklediğini söylemeleri hem hakşinas olduklarını, hem de bu
söylediklerinde tartışmasız isabetli olduklarını iddia etmediklerini
gösterir. Fakat bizim bu kısa ve acele yazımızda yapabileceğimiz,
mes'eleninin sadece bir yönüne temas edebilmek ve şu anda Rasûlüllah
(sav)'in görülüp-görülemeyeceğini anlatmaya çalışmaktan ibaret olacaktır.
Ancak bir kardeşiniz olârak şu ikazımı da hoş karşılayacağınızı umarım:
Dinin aslını oluşturmayan böyle teferruat mes'elelerde farklı düşünebilmek
mezmum değildir ve ulemanın şiarındandır. Binaenaleyh, nice on yıllarda
yetişen öyle üstatlarımız -ki biz onların talebesi nesliyiz- öyle ağır
dille, itham etmemiz yakışıksız olur.Imdi: Mes'elenin önce amelî (ictihada
mecal) ve itikad esaslarıyla ilgili bir konu olmadığını söylemekle
başlayalım. Yani Rasulüllah Efendimiz (sav)'in "yakaza" halinde
görülebileceğine ya da görülemeyeceğine inanmak ya da inanmamak
mecburiyetinde değiliz. Iman esaslarımız arasında böyle bir şey yok.
Bunlardan herhangi bir yönü herkes için "yakîn ilim" ifade edecek biçimde
bildiren şer'i deliller de yok. Binaenaleyh mes'ele sadece genel olarak
ilgilenen insan için "işaret" ve "delâlet"lerden istinbat edilen bir "zann-i
galip" ve "itmi'nan,", bizzat yaşayan insanlar için ise başkalarını ilzâm
etmeyen, ilgilendirmeyen bir nevî "yakîn" ifade edebilir. Öncelikle bunu
böylece tespit etmemiz gerekir. Ikinci olarak, varlık alemini beş duyumuzun
algı alanıyla sınırlamak ve olmuş ve olacak olan her olayı bu alemde geçerli
"tabiat kanunlarıyla" bağımlı görmek, akla aykırı olduğu gibi Allah için de
bir "ta'til" ve O'nu, kendi yarattığı kanunların haricinde hareket
edememekle ta'ciz ve tenkis olur.
BAŞA DÖN
Çeşitli Islâm alimlerinin,
Allah (cc)'in dışındaki varlıkları bir takım kategorilere ayırdıkları
bilinmektedir. Meselâ Imam Rabbanî (ks) şöyle bir ayırım yapar: "Mümkün
(yani varlığı başkasının var etmesine bağlı) alem üçe ayrılır: l. Alem-i
ervâh (ruhlar alemi.) 2. Alem-i misâl (ma'nâların temessül etmesi görünüm
kazanması alemi). 3. Alem-i escâd (bedenler, maddî varlıklar alemi)
Alimlerin dediğine göre "âlem-i misâl", ruhlar alemi ile bedenler alemi
arasında bir ara alemdir ve bu iki alemin ma'nâları ve hakikatleri için ayna
durumundadır. Ruhlar ve bedenler alemlerinin ma'nâları "alem-i misâl"de
latıf (keşif ve elle tutulur olmayan) imajlarla (sûret) tezahur eder. Yani
her ma'nânin ve her hakikatin (gerçek varlığın) orada bir sureti ve heyeti
vardır... Kısaca "alemi misâl" sadece müsahade ve görüntü içindir. Orada
oluş yoktur. Işaret edildiği gibi orası diğer iki aleme aynalık eder...(Imam
Rabbanî, Mektûbat, NI/44-45) Ruh bedenle ilişkiye geçmeden öncede geçtikten
sonra da misâl aleminin aynasında tecelli edebilir. Hatta Hz. Adem'den önce
varlıklarından söz edilen Ademler, beden aleminde var olan zatlar değil. Hz.
Adem'in ruhunun temessülünden ibarettirler.(Imam Rabbanî, age, N/99)
Cinlerin ve meleklerin lâtif görüntüler olarak "temessül" ettikleri bir
vakıadır. Cinler temessül edebilirken kâmil insanların ve daha da ilerisi
peygamberlerin ruhlarının "misâl alemi" aynasında görülebilmesinin şasılacak
ne yönü vardır?(age. N/101) Yani görülen onların kendileri (alem-i ebdan)
olmadığı gibi, ruhları da (alem-i ervah) değildir, belki onun "misâli"
(dublesi, perisprisi)'dir. Bu anlamda olmak üzere Rasulüllah (sav)'in yakaza
(uyanıklık) halinde görülebileceğini söyleyen bir çok alim ve böyle bir çok
vaka vardır.(bk. Münavi, Feyz, VI/132-133)Büyük alim Şah Veliyyullah Dehlevî,
değerli eseri "Huccetu'llahi'1-bâliga"da "Alem-i misâl" diye bir bölüm açmış
ve Kur'an-ı Kerim sureleri, rahm, namaz oruç gibi ameller, maruf ve münker,
günler ve benzeri manâların nasıl temessül ettiklerini, hatta ölümün dahi
bir koç suretinde temessül edeceğini hadisle anlatır ve "bir çok hadisin
delâlet ettiği üzere, varlık içerisinde maddî (unsur) olmayan bir alem
vardır ve ma'nâlar orada kendilerine uygun imajlarla temessül ederler..."
der(Dihlevî, Huccetüllah, I/13). Ve "Biz Meryem'e ruhumuzu (Cebrail'i)
göndermiştik de O, kendisine yaratılışı tam bir beşer şeklinde
görünmüştü"(K. Meryem, (19) 17) ayetine işaret eder (Dihlevî, agk.). Sonra
da der ki: "Bu hadislere bakanlar, ya bunları zahirleri (kelime anlamları)
ile kabul edip, sözünü ettiğimiz biçimde bir alemin varlığını itiraf zorunda
kalırlar ki; hadis ehlinin kuralı da bunu gerektirir, Suyutî buna dikkat
çekmiştir. Ben de aynı görüş ve kanaatteyim.."(Dihlevî, age I/14).Görüldüğü
gibi mes'ele varlık alemini beş duyu ile sinirli görüp görmeme, Allah (cc)'i
yine kendi yarattığı kanunlarla "mecbur" bilip bilmeme mes'elesi olduğu
kadar hayatı ve onun safhalarını tanıma mes'elesidir de. Bu noktada
Bediüzzaman'in hayatın tabakaları ile ilgili açıklamaları ilginç ve ikna
edicidir. Özetle:Birinci Tabaka: Bizim hayatımizdir ve (yeme, içme gibi)
birçok kayıtlara bağlıdır. Ikinci Tabaka: Hz. Hızır ve Ilyas (as)'in
hayatlarıdır ve bir dereceye kadar serbesttir. Yani bir anda pek çok yerde
bulunabilirler.Üçüncü Tabaka: Hz. Idris ve Isa (as)'in hayatlarıdır ki,
beşeriyetin ihtiyaçlarından sıyrılmış, melek hayatı gibi bir hayata
dönüşerek nurani bir letâfet kesbetmiştir.Dördüncü Tabaka: Şehidlerin
hayatıdır. Kendilerinin öldüklerini bilmezler, belki daha iyi bir aleme
geçtiklerini sanırlar. Hz. Hamza'nın, çok vakalarda kendisine sığınan
adamları koruması, bununla izah edilir.Beşinci Tabaka: Kabir ehlinin ruh
hayatlarıdır. Ölüm tebdil-i mekândır, ruhun salıverilmesidir, görevden
terhistir. Yokluk ve fena değildir. Sayısız vakalarla evliyanın ruhlarının
temessül etmeleri ve keşif ehlinde bizlerle münasebetleri ve gerçege uygun
olarak bizlere haberler uçurmaları gibi pek çok delil bu hayat tabakasını
aydınlatır ve isbat eder..."(Saîd Nursî, Mektubat, 6-7)Buhari, Müslim, Ebu
Davud ve daha başkalarının rivayet ettikleri bir hadis-i şerif de anlatmaya
çalıştığımız şeyi destekler: "Beni rüyasında gören bir süre sonra uyanıkken
de görecektir. Çünkü şeytan benimle temessül edemez."(Buhari, tâbir 10;
Müslim, rü'yâ,11) Gerçi bu hadisin ma'nâsi beş-altı ihtimalı akla
getirebilir. Hadis Sarihleri de hadisi bu ihtimallere göre anlamaya
çalışmışlardır, ama, dünyada iken ve "yakaza" halinde görülebilmesi de bu
ihtimallerden biridir.(bk. Ibni Hacer, Fethul-Bârî, XN/385; Nevevî, Serhu-Müslim,
XV/30-32) Durum böyle olunca, sözünü ettiğiniz sayın müellifin ifadesi ile
"yazdığı eserleri taşıyabilmek için araba tahsisi gereken" Suyuti gibi bir
alimin sözünü yine sayın müellif naklediyor: "Ey kardeşim bilesin ki şu ana
kadar ben Rasulullah'la yetmişbeş defa uyanıkken konuşmada bulundum..."
Sâzelî: "Eğer bir an göremeyecek olsam kendimi müslüman saymam", diyor.(Münavi,
agk.) Ibn Abbas'ın Rasulullah'ın vefatından sonra ona ait olan aynaya
baktıgında kendisini değil onu gördüğü rivayet ediliyor.(Ibn Hacer, agk.)
Ibn Hacer'in, Imam Rabbanî'nin, Said Nursi'nin anlattıklanna göre nice salih
kişilerden Rasulüllah (sav)'i uyanık iken gördükleri onunla konuştukları,
korktukları bazı şeyleri ona arzedip ondan tavsiye aldıkları" duyulmuş ve
nakledilmiştir.(bk. Bu kişilerin eserlerinden biraz önce verdiğimiz
kaynaklar) Hem Islâm hukukunda hem de Islâm ahlakında Suyutî ve
benzerlerinin değil, sıradan insanların dahi doğruya hamledilebilecek
sözlerine hakikat olarak bakılır (yalan olması ihtimaline binaen hüküm
verilmez). Bir anlam ifade eden sözler mutlaka bir işlem görür. "Kelamın
i'malı ihmalinden evladır." Buna göre Suyutî ve benzerlerinin bu ifadelerini
başka yoruma tabi tutmadan, hem de alaylı bir ifade ile reddetmek, onları
yalancılıkla itham etmek demektir. Ehli hadis bunu yapmaz. Öyleyse şöyle
diyebiliriz: Bu salih kişiler hiçbir şey görmeden gördük diyemezler. Mutlaka
bir şey görmüşlerdir. Ama bu elbette Rasulüllah (sav)'in canı ve bedeni ile
olan görüntüsü değildir. Çünkü o da herkes gibi ölümlüdür.(K. Zilmer)
Ebubekr Efendimizin ilanı ile, "kim Muhammed (sav) ölmedi sanıyorsa, bilsin
ki o ölmüştür." Rasulüllah (sav)'i o şekilde gördüğünü iddia eden de yoktur.
Suyutî de "canlı" olarak gördüğünü değil "yakaza" halinde gördüğünü
söylemektedir. Öyleyse "Hz. Peygamberi, asırlar sonra canlı olarak
gördüğüne, onunla konuştuguna inanan bahtiyarlar arasında işbu Suyutîmiz de
bulunmaktadır." gibi bir ifade hem onun sözünü saptırmak (ya da anlamamak)
hem de istihza etmek olur. En zayıf ihtimalle o insanlar bir hayal
görmüşlerdir. Ama hayal de bir şeydir. Keşke böyle bir hayali sayın
müellifle beraber bizler de görebilseydik. Ama bunun için herhalde bu konuda
Goldziher'den çok Buhari ile, Müslim ile hatta Rasulüllah (sav)'la rabıtalı
ve onların imajlarına konsantre olmak gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav)
bir hadislerinde: "Beni gören hakikat görmüştür"(Müslim, Ru'yâ,11)
buyurduklarına ve bunu konu ile ilgili diğer hadislerinde olduğu gibi "menâm"
(rüya) ile kayıtlamadıklarına göre, onların gördüklerine hayal dememiz de
mümkün değildir. Belki onlar Rasulüllah (sav)'in ruhunun "alem-i misal"deki
temessülünü görmüşlerdir. Bu ruh ve cesetten oluşan bir "abd" olarak
Rasulüllah değildir. Gidilse, öpülmek için eline ayağına kapanılsa (Allah'u
a'lem) keşif bir madde ile temas kurulamayacaktır. Abd ve Rasül olarak onu
görme gerçekleşmiş olmadığından da gören "sahabî" olmayacaktır. Ama bunun
için bu bir taltif ve bir tekrimdir. Fakir de, birisi çok yakın arkadaşım
olmak üzere, yalan söylemelerine asla ihtimal vermediğim en az üç kişiden bu
tür müsahadeler dinlemişimdir. Bu insanların, istisnasız, ehli hâl insanlar
olması bana bu işin bir seviye işi olduğunu da anlatmaktadır. Misâl
alemindeki bu görüntü ile konuşma mes'elesi ise şimdilik bizim
meçhulümüzdür. Suyutî ve başkaları konuştuklarını dahi söylüyorlar (Allah'u
a'lem). Ancak şunu da ilave edelim ki bu durum şer'i bir hüccet, bir delil
değildir. Naslara muhalif olmak üzere bu yolla bir hüküm ispat edilemez.
Zaten ruhları orada burada, hatta birden çok yerde "temessül" eden zatlar (Rasulüllah
(sav)'da öyle mi, bilemiyorum), ruhlârının bu temessüllerinden kendileri
haberdar olmayabilirler de.(Imam Rabbanî, age. N/101) Öyleyse mes'eleye
sadece bir keramet olarak bakmalı ve bu durumu reddedenlere Aliyyülkâri'nin
kerameti kabul etmeyen Mutezileye dediğini söylemeli: "Kendilerinde
görmediler de kabul etmediler."(Ali Kârî, Serhu'1-Fıkhı'1-Ekber,113) Kaldı
ki, böyle şeyleri reddederken -Allah'u a'lem- etkisinde kaldığımız Batı bir
diğer cephesi ile de bu kabil şeylerle ilgileniyor ve muhtemel gördüğü her
şeyin peşine düşüyor. Meselâ aynı olayı çok ufak bir hata ile onlar da şöyle
anlatıyorlar:"Ruhun tezahürü bazan uyanık halde de meydana gelir ve duyu
organlarının sınırları ötesinde hissetmek, görmek, anlamak yetenegine sahip
olanlarda "ikinci görüş dediğimiz olayı meydana getirir" (Allan Kardec).(Halûk,
Egemen Sarıkaya, Duru-Görü Zaman Mekân Disi Ruhsal Gözle Görüm, Bilim
Araştırma Merkezi Ist.1979 s. 2) Buradaki, derslere henüz "alem-i misâl"e
çıkmamıştır."'Klervoyans"ya da "durugöiü", suje tarafından elde edilen
enformasyonun telepatideki gibi bir diğer şahsın zihninden yada beyninden
değil de dissal bir fizik kaynaktan doğrudan alındığı varsayılan bir ESP
biçimidir. Klervoyans için özel yetenegi olan kişilere de "Klervoyan" ya da
"durugörü medyumu" denir. (Encyclopedia of Psichology. Vol 1, A-K.)(agk.)"Parapsikolojide
durugöiü, normal duyuların sınırı dışında kalan, geçmiş zamana ve şimdiki
zamana ait fizik objelerin para normal algılanisi olarak tanımlanır."(Sarıkaya,
age. 9)"Durugörü denilen gözsüz görüş yeteneği, insan varlığının sayısız
normal üstü duyularından biridir. Gözleriyle görmeye alismis olanlar, bu
türlü bir melekenin nasıl bir görme olabileceğini, eğer başlarından durugörü
deneyimi geçmemişse pek anlayamazlar ve diyebilirler ki, "böyle bir şey
nasıl olur?" Oysa rüya olayını animsayıp hiç değilse bir yaklaşim
kurabilirler konuya"(Sarıkaya, age. arka kapak)Kısaca:l. Rasülallah
(sav)'in, hatta bazı evliyanın ruhları, bazı insanlara temessül edebilir.
Bu, onların ne bedenleri ne de ruhlarıdır belki ruhlarının misâlıdır.2.
Ruhların temessülü bir anda birden çok yerde gerçekleşebilir ve bundan o
ruhun sahibinin haberi de olmayabilir.3. Ancak dinimizde bütün bunlara
inanma zorunlulugu yoktur. Inanmayani; itikadî bozuklukla itham edemeyiz,
belki, henüz dersi oraya çıkmadı diyebiliriz.
BAŞA DÖN
UZUN GÖMLEK VEYA ŞALVAR GİBİ BİR ŞEY SÜNNET VE İSLAMİ BİR
KIYAFET SAYILIR MI?
Ne uzun gömlek ne de
şalvar İslami bir kıyafet sayılmaz. Yani İslam bunların giyilmesini veya
giyilmemesini emretmemiştir. Kıyafet meselesi adete bağlı bir şeydir. Bir
memlekette uzun gömlek veya şalvar giymek adet ise giyilir, adet değil ve
dikkati çekiyorsa dışarda onu giyip gezmek doğru değildir. Hatta Şafi'i
mezhebine göre bir memlekette bir kıyafet adet ise o memleketin ahalisinden
onu giyen kimse mürüvveti ihlal ettiğinden şehadetinin reddine vesile olur.
Hülasa her memlekette mer'i olan kıyafete ri'ayet etmek ve halkın nazar-ı
dikkatini çeken tuhaf kıyafetlerden uzak kalmak lazımdır.
Avreti örtmeyecek kadar
kısa veya vücudun hattını gösterecek kadar dar olmaması da şarttır.
BAŞA DÖN
|