FIKIH ANA SAYFA   I  SİTE ANA SAYFA

Ş

Şafiilere Göre Avret Şahıs Adına Kurban Kesmek Şahitlik Şahitlikte Hırsızlık Ve Zaman Aşımı  Şaka  Şapka Şarap Fabrikasında Çalışmak Caiz Midir?  Sarhoşluk

Şarkı Söylemek Caiz Midir? Şart Şart Olsun" Demekle Nikâha Zarar Gelir Mi?  Şarta Bağlı Boşanmada Çâre (Hîle) Şehid  

Şehid'in Yıkanması Şehid Kimdir? Savaş Sahasında Ölüp De İslam'ın Tamamını Veya Bır Kısmını İnkar Eden Kimse Şehid Sayılır Mı?

Şehvet İle Kayın Validesinin Elini Tutarsa Eşi Ona Ebediyen Haram Olur Diye Söyleniyor. Bunun Aslı Var Mıdır?

 Şeker Bayramı Demek Doğru Mudur? Şer'ı Cezalar 'Dan Bazı Örnekler Şiir Yazmak, Dinlemek Caiz Midir? Şirk

Şırket  Şirketler İle İslam'ın Kabul Ettiği Şirketler Arasında Bir Uyumsuzluk Var Mıdır?

ŞAFİİLERE GÖRE AVRET

1. Namazda: Erkeğin ve câriyenin avreti, göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ve diz kapağı avret değildir. Ancak her ikisinden de bir parça kapatılmalıdır ki avretin onlara sınır olan kısımları tamamen kapatılabilmiş olsun.

Hür kadının avreti bütün bedeni olup, bundan sadece yüz ve iki el istisna edilir.

Namazda iken kapatma imkânı olduğu halde avreti açılırsa namazı bâtıl olur. Ancak rüzgar v.s. ile açılır da hemen ânında kapatırsa veya yanılarak açar da yine hemen kapatırsa, namazı bâtıl olmaz. Ama bunun haricinde, hayvan veya çocuk v.b. tarafından açılırsa bâtıl olur.

Avretini kapatacak kadar elbisesi olmaz, fakat vakit çıkmadan bulacağını ümid ederse, namazı vaktin sonunda kadar beklemesi vacibtir. Örtünün şartı, cildin rengini göstermemesidir. (Ebu'l-Fadl Veliyyüddîn el-Basîr, en-Nihâye, I/57, Kahire (tarihsiz))

2. Namaz dışında: Yabancı erkeklere karşı, kadının yüz ve elleri dahil, bütün bedeni avrettir. Ancak kâfir olan kadına karşı yüzü ve elleri avret değildir. Ahlâki bozuk kadınlar, müslüman olsalar bile, avret hususunda kâfir gibidirler.Müslüman kadının, evindeki hizmeti esnasında açılan boynu ve kolları avret değildir.

Erkeğin namaz dışında avreti, bakana göre değişir. Mahremi olan kadınlara ve erkeklere göre, göbekle diz kapağı arasıdır. Yabancı kadınlara göre ise, bütün bedeni avrettir.

Ihtiyaç olmaksızın kendi avretine bakmak mekruhtur.

Kadının avreti konusunda biraz daha açıklık getirirsek, şunları söyleyebiliriz. Kadının erkeğe karşı avreti yedi gurupta mutâlâa edilir:

1- Yabancı erkeğe karşı her tarafı avret olmakla beraber, Şâfiilerin çoğuna göre de, kadının yüzü ve elleri avret değildir. Avret olan kısımlar, kadından kopmaları halinde de avrettirler. Bakılması haram olan yere dokunulması da öncelikle haramdır.

2- Kocasına karşı hiçbir yeri avret değildir. Ancak karı-kocanın birbirlerinin tenâsül uzuvlarına bakmaları bâzılarına göre mekruhtur:

3- Mahremlerine karşı, göbekle dizkapağı arası avrettir. Mahremin kâfir olup olmaması aynıdır. Ancak mahremin nikâhını câiz gören bir kâfir olursa, ona açılamaz ve onunla halvette bulunamaz.

4- Evlenme gâyesiyle bakan erkeğe, kadın, yüzünü ve ellerini gösterebilir Hattâ bu sünnettir.

5- Tedâvi halinde, ihtiyaç duyulan her yerini, ihtiyaç miktarınca gösterebilir.

6- Şahitlik ve alış-veriş v.s. muamelelerde sadece yüzünü gösterebilir.

7- Câriye satışında, tanınmasını temin edecek kadâr yerlerine bakılabilir.

Ayrıca kadın ya da mahrem öğretici yoksa ve perde arkasından öğretmek de mümkün değilse, vâcib olan ilimleri öğretme gâyesiyle, erkek kadına bakabilir. (en-Nihâye, I/102-105; Mezheplerin bu konudaki görüşleri için ayrıca bk.Abdurrahman el-Cezîrî, el-Fıkhu ale'l-Mezâhibi'l-Erba'a, I/188,194 Kahire (Tarihsiz) üçüncü baskı.)

 


BAŞA  DÖN

ŞAHIS ADINA KURBAN KESMEK

Siyasi liderler ve bazı büyük zatlar geldiğinde, ya da temel atmalarda kurban kesiliyor. Bu caiz midir? Eti yenir mi?

Alimlerimiz, hükmü bildirilmeyen şeylerde asıl olan onların mübah olmasıdır anlamındaki "El-Aslu fil-eşyâi el-ibahatü" şeklindeki fıkıh kaidesine bir de, ibadetlerde asıl olan ise kaçınmaktır, yapmaktır, anlamında "Vel-aslu fil-ibâdâti el-men'u" cümlesini eklerler. Bunun manası şudur: Ibadet ancak şâriin (şeriat koyucunun) koymasıyla olur. O'nun koyduğu ibadetleri yapmakla mükellef olduğumuz gibi, koymadıklarını da yapmamakla mükellefiz. Ibadet anlamında dinin ne kendisini, ne zamanını ne de mekânını, O'nun bildirmesi olmadan Allah'ın Resûlü (s.a) dahi tayın edemez. Bunlar "tevfîkî"dir, yani ancak şariin belirlemesiyle ve belirlediği kadar bilinebilirler. Kurbanın da nerede, nasıl ve ne için kesileceğini yine Şeriat sahibi bildirmiştir. Yani kurban da bir ibadettir. O'nun gerçeğini biz akılla kavrayamayız. Öyleyse onu şeriat sahibinin belirlediği alanın dışında da çıkaramayız. Çıkarmamız ya da bid'at veya küfürle sonuçlanır. Küfür mutlak cehennemdir. Bid'atın varacağı son nokta ise yine orasıdır. Bu yüzden:

"Bir insan için kurban kesilmesi küfürdür ve kesilen meyte (leş) hükmündedir, yenmez... Hacıların ya da gazilerin kudümü (gelişleri) için hayvan kesilmesi de küfürdür" denmiştir. (Fetavay-i Hindiye NI/277 ) Yeni alınan araba, ev, atılan temel vb. şeyler de aynıdır. Yalnız bazı alimler burada bir inceliğe dikkat çekerler. Efendim, Resulullah Efendimiz: "Allah'tan başkası için boğazlayana Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. (Hakim, Müstedrek N/153 (Ayrıca bk. Hindi, Kenz XVI/74)) Başkası için demek, başkasının adı zikredilerek boğazlamak, yani "Bismillah = Allah'ın adıyla" yerine "Bismifilan = falanın adıyla, falanın adına" diyerek kesmektir. Binaenaleyh, bir büyük zatın gelişine, ev ya da araba almasına duyduğu sevinçten ötürü kurban keserse bu küfür olmadığı gibi, kesilen hayvan da meyte (leş) hükmüne girmez, eti yenir derler. (Bu görüşlerin uzunca tartışması için bk. Şeyh Davud, Eseddü'l-Cihad Risalesi (Ictihat Tartışması, Terc. Sükrü Özen, içerisinde) s. 255 vd.) Durum böyle olmakla beraber bunun mahzursuzunu, mahzurlusundan ayırmak zor olduğu ve avam insanlara bid'at kapısını açmamak için bu tür vesilelerle kurban kesmemek gerekir. Ille de kesmek istenirse gelişine sevindiği kimsenin yolunda ya da önünde değil, böyle sevinçli bir güne kendisine bahşeden Allah için ayrı bir yerde kesip etini tasadduk etmeli veya yemelidir. Aksi halde "Bismillah = Allah adına" diyerek kesse dahi bir kimsenin yoluna, bir evin temeline, bir arabanın tekerine vs. kesilen, kanı oraya buraya sürülen kurban en azından çirkin bir bid'attır, küfrü gerektirmese dahi günahı gerektirir ve etinin yenmesi de şüpheli olur. Zaten bu kurbanı görenler, filan falanın gelişi için, ya da filan iş için kurban kesti derler ki, bu da onun kesiliş gayesinin Allah için olmadığını gösterir.


BAŞA  DÖN

 ŞAHİTLİK

Islâm'da bazı konularda iki kadının şahitliğinin, bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, kadına hakaretten değil, "fıtratın ve tabiîliğin gözetilmesinden dolayıdır. Çünkü Islâm toplumunda kadın çarsıya pazara ancak ihtiyacı ölçüsünde çıkar ve şahitlik gerektiren konulara çok az muttalî olur. Duygusal yapısından ve yaratılışından ötürü, gördüğü olaylardan da çok çabuk etkilenir ve bir tarafın lehine haklılık ve haksızlığına bakmadan, tavır koyuverir. Psikolojik araştırma ve istatistikler bunun böyle olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlamıştır. Yine bu tür olaylar, kadın. genellikle ilgilendirmeyen olaylardır. Bu yüzden unutması ve olayın oluş biçimini hatırlayamaması normal bir olgudur. Ama iki tane olmaları halinde bu ihtimal ortadan kalkar.

Kaldı ki, tamamen kadınların ilgi sahası olan doğum, bekâret, emzirme (rada) gibi konularda erkeğin değil, kadının şahitliği geçerlidir. Yani bu konunun isabetlilik derecesi, "fıtrat" ve Islâm toplumu düşünülürse anlaşılabilir.

Kadının hakim ve devlet başkanı olamayışındaki hikmet de, yine onun duygusal yaratılışı ile ilgilidir. Söylediğimizi tekrar edersek; konuya teorik olarak bakıp, daha insancıl görüneni savunma yerine, pratik ve gerçekçi açıdan bakıp, insanî olanı almak daha akıllıca olsa gerektir. Tekrar edelim; tarihte kadınların hâkim olduğu hangi ülke yıkımla sonuçlanmamıştır? Öyleyse Rasûlüllah Efendimiz doğru söylemiştir: "Idarelerini bir kadına teslim eden milletler iflah olmayacaklardır". (Buhârî, Megâzî 82, fiten 18; Tirmizî fiten 75; Nesâî, kudât 8;Mûsned V/43, 51, 38, 47.) Şu anda ikiyüze yakın devletin kaçının başı kadındır? Kadın haklarını savunduklarını sanan ülke insanları, niçin yüzde doksandokuz oranında erkek idareciler seçiyorlar? Diğerlerini bir tarafa bırakalım, kadın erkek eşitliğinden sözeden hangi ülkenin parlamentosunda, hiç olmazsa erkeklerin yarısı kadar kadın vardır?

 


BAŞA  DÖN

ŞAHİTLİKTE HIRSIZLIK VE ZAMAN AŞIMI

Zina, hırsızlık ve şarap içme cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şahit olanların açık bir özür olmadıkça gecikmeden şahitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun işlendiği tarihle şahitlik etme tarihi orasında uzun bir süre geçerse töhmet ve fitne ihtimalı artar. Uzun süre sustuktan sonra şahitlik yapılması, davalıya duyulan kini akla getirir. Diğer yandan şahit, böyle bir geciktirmeyi "şantaj" aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Had cezasını gerektiren bir suça, suçun işlediği sırada değil, sonradan şahitlik eden bir topluluk, içlerinde bulunan bir kinden dolayı şahitlik yapmış sayılır. Bu yüzden onların şahitlikleri kabul edilmez" (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Bir yerde hâkimin bulunmaması, mesafenin uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır. Bu özürler nedeniyle şahitliğin gecikmesi mümkün ve caizdir.

Ebû Hanîfe'ye göre zaman aşımı süresi hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü şahitlik yapmak için olayla hâkim önüne çıkma arasında geçebilecek süreler yer ve çevre şartlarına göre değişiklik arz eder. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre zaman aşımı süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan kısa ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay sürelerin en kısasıdır. Bir aydan az olan süreler peşin (acıl) hükmünde olur (es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı, Beyrut 1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zina *, kazf * (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili hadler konusunda yapılacak şahitlik zaman aşımına uğramaz. Çünkü zina hakkındaki şahitliğin zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme nedenliye şahitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur. Diğer yandan şahitliğin gecikmesi bir özürden veya şahidin kaybolmasından ötürü olabilir. Had cezası ise mutlak ihtimalle düşmez (bk. Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1315, IV, 161; Ibn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, VIII, 207).

Ikrarda Zaman Aşımı Müctehitler, zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi aleyhinde bulunmakla itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten sonra hâkim önünde yapılacak ikrarla zina sabit olur. Ancak Mâlikîler dışında çoğunluğa göre böyle bir kimse had hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan sonra bile ikrarından dönse veya kaçsa had düşer (Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; Ibn Kudâme, a.g.e., VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271).

 


BAŞA  DÖN

ŞAKA

Güldürmek veya eğlendirmek kasdıyla söylenen söz veya yapılan davranış, latıfe, mizah.

Insan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler, kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için Yüce Allah, insanların mallarına tecavüzü haram kıldığı gibi, insan şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı, gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır. Bu cümleden olmak üzere çoğu kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan fiilî ve sözlü şakalar da Hz. Peygamber'in hadîsi ile yasaklanmıştır: "Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî, Birr, 58). Mizahı çok yapan bazı sahabe hakkında Kur'anî hüküm de (el-Hadîd, 57/16) nazıl olmuştur. Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka, yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa buna müsaade edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı görülmüştür. Ebû Hureyre'den: Ashab, Rasûlullah'a, "Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun" dediler. Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî, Birr, 57) buyurdu.

Ibn Abbas'tan: Bir adam, "Allah Rasûlü şaka yapar mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s) hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy, Allah'a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."

Hz. Enes'ten: Allah'ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi görünce "Ebû Umeyr, kuş ne yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla oynardı. Bazı namaz vakitlerinde Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu. Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.

Enes b. Mâlik'ten: Bir adam, Rasûlüllah'ın yanına geldi, onu devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah da, "Biz de seni dişi devenin yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah, "Bütün develeri dişi deve doğurmaz mı?" buyurdu .

BAŞA  DÖN

Hz. Enes'den: Zahir adında bir bedevî, çölden Rasûlüllah'a hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlüllah da ona hediyeler verdi ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O, çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlüllah arkasından gelir, onu kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben kimim?" diye sorardı. Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını Rasûlüllah'ın göğsünden ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak" diye sorar, adam da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi. Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin yüksektir" buyururdu.

Enes (r.a) "Rasûlüllah hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s) fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi.

Aişe vâlidemiz anlatır: "Bir gün Allah'ın resûlu benimle koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim. Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle bir yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a): "Yemezsen yemeği yüzüne sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde'nin yüzüne, sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe'nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemiştir.

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: "Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?" dediler. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri görünecek derecede tebessüm ettiğini gördüm.

Sahâbe'den Nüeyman el-Ensarî (r.a) şakacı bir kimseydi. Medine'ye tâze meyve ve süt gelince hemen onlardan alıp Rasûlüllah'a getirerek "Ey Allahın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim" derdi. Birkaç gün sonra malın sahibi Nüeyman'dan malının bedelini istediği zaman, o kişiyi Resûlüllah'a getirip: "Ey Allah'ın Resûlü, şu adamcağızın mallarının bedelini versene" derdi. Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen onu bize hediye etmedin mi?" diye sorduklarında, Nüeyman: "Ya Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince, Rasûlüllah güler ve parasını verirdi .

Işte bunlar sevimli şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını incitmemek şartıyla arada sırada bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde olan şakayı Peygamber Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı yapılmasından sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam edildiği takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı yasaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.

El şakaları ve öldürtücü, yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana baba bir kardeşi de olsa- (korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu bırakmaya kadar melekler o kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki belki Şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır" (Riyâzu's-Salihîn, III, 293).

Kocanıneşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7; Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).


BAŞA  DÖN

 ŞAPKA

Başa giyilen başlık anlamında latince "cappa"dan alınma bir kelime. Günümüzde, erkek ve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak, gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın genel adıdır. Bununla birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac külahlara da şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki tekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete de şapka denildiği bilinmektedir.

Erkek şapkaları çeşit çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon, bere, hasır, panama vb. Kadın şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik gösterir (muhtelif devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları için bak: Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).

Insanlar, tarihin ilk çağlarından itibaren çeşitli şapkalar (başlıklar) giymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan şapkalar, yukarda yazıldığı şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk üç çeşit farklı serpuş (başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi başlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç idi. Yeniçeri ağasından en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından tanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa sahipti. Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar farklı farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 111, 188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya kadar tüm kıyafetleri biri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin yıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasına kadar - tedrici olarak bir takım değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk, Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra, bir takım reform hareketlerine girişti ve herkesçe bilinen inkılapları aşamalı olarak gerçekleştirmeye başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve dinî kaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını önlemeye yönelik adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka geliyordu. Çünkü Atatürk'e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah vb.) başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu'ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde geniş kenarlı beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını görüyoruz:

"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!

Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67).

M.K. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbından asla tavız vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir vermemiştir. Ancak kadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini bildirmiştir. Akşamleyin Ankara'ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin tamamının şapkalı olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Bundan bir kaç gün sonra toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar kurulu, devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getiren 2413 no'lu kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanun teklifini verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancak çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:

1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim görevlileri, her türlü kuruluşta görevli memurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet meneder.

2- Iş bu kanun, yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.

3- Iş bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu üyeleri tarafından yürütülür (Bak. Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk Inkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).

Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M .'nde kabul edildiği gün Erzurum'da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu ilde sıkıyönetim ilan edildi ve gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane'de yasayı protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlere katıldığı ileri sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca'dır. Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği "Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı Ankara Istiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat 1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).

1939'da Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık giymeyi alışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı yaşanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana Britannica, XX, 237).

Şapka giymenin fikhî hükmü:

Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir Islâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti olarak kabul edildiği ve hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu dönemlerde, hemen hemen tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul edilmişlerdir.

Biliyoruz ki, Islâm dininde bir şeyin kesin olarak haram sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi için hakkında açık bir nas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç bir kimse keyfî olarak, Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayamaz. Ancak, hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm âlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.

BAŞA  DÖN

Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde, ne şapka ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı Allah'ın, mü'minleri sürekli olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere benzemekten sakındırdiğini görebiliriz .

O halde Islâm âlimlerinin şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin dayanağı nedir? Islâm din bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber (s.a.s)'in, sürekli olarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten sakındırması ve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s): Bir kavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu Davud, Libas, 4) ve "Bizden başkasına benzemeye özenen bizden değildir" (Tirmizî, Isti'zân, 7) buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın kâfirlere benzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)'in, şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı oluşu haklı bir nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen müslümanların, zamanla dejenere olarak Islâm'dan uzaklaşmaları ya da ondan tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.

Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen "teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi bir benzemeyi değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir. Yoksa bir gayr-i müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın, müslümanlara mahsus bir alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi; "gayr-i müslimlere benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak 1310 h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım kıyafet ve davranışlarda gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir edilemez (Ali el-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).

Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve zimmîlerin küfrün şiârından olan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla giymek ya da hristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî, I, 108, Matbaatü's-Sultâniyye, Dâr'ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî, Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, 167. Mısır, 1323 h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).

Islâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâ amellerden de önce gelir ve ameller onlara göre değer kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri; "Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle bir kimse, dış görünüşü itibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki, Allah'a, O'nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için, seve seve kâfirlerin kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul etmiş olursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.

Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir zaruret olmadan kendi arzusu ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür. Onun için bunu, ancak mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhir alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükm etmek aklen ve şer'an makbul ve mu'teber bir yoldur" diyorlar.

Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olan kalensöve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman, onlara benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975, 21).

Haddizatında İslam'ın ilk dönemlerinde, Mekke'de yaşayan müslümanlarla müşriklerin kılık ve kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi. Hicretin ilk yıllarında da Medine'de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi. Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni verildikten sonra, Rasûlüllah (s.a.v)'ın direktifleri doğrultusunda, gerek âdette gerekse kılık ve kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Ki bu ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu. Buna binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıkları gibi dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve gayr-i müslimlerin kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık almazdı. Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.

Işte bu şekilde, müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i müslimlere benzememeye özen gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük bir güç haline geldikten sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki zimmîlere müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler. Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi şuydu:

BAŞA  DÖN

Bazı fıkıh kitaplarında Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn Abdü'l-Azız'den gelen rivayetlere dayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir:

"Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarından kendilerine müslüman muamelesi yapılmaması için onların tanınmaları gerekir. Mümkündür ki, onlardan birisi yolda aniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslüman mezarlığına gömülür" (Reddü'lMuhtar, Istanbul 1307, 111, 377).

Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk çağlarında bu ayırım belki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli olduğu söylenemez. Zira hayatta iken ne Allah'a ne de Peygamberi'ne inanmayan, Islâm ahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına gömmek ona hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle bu yaptıklarından sorumlu olmazlar.

Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum Iskilipli Atıf Hoca'nın konuya yaklaşımı şöyledir:

"Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.

Işte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrı müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükm edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların Islâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükm ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).

Unutmamak lâzım ki, bir zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması gibi "baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise baş açık dolaşmak müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu'ş Şifa", II, 522). Nitekim eskiden "başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen, sakalını tıraş etmiş veya müzik dinleyen kişilerin şahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar değişmiştir. Çünkü bu davranışlar zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983, 179).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin değişmesine paralel olarak değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan, değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu göz önünde bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh kafirleri taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın şapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya hakkıyoktur.

 


BAŞA  DÖN

ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?

Şarap fabrikasında çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese, İslam'ın kabul etmediği ve kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği içkiyi imal eden bir müessesedir. Burada çalışmak Allah'a karşı gelmek anlamını ifade ettiği gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak anlamını da ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi onu yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav) buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı ve kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı lanetlemiştir."

Şarap fabrkasında çalışmak haram olduğu gibi, İslam'ın yasakladığı her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da haramdır.


BAŞA  DÖN

 

SARHOŞLUK

Sıvı veya katı bir takım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.

Ebû Hanîfe'ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.

Çoğunluk Islâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)'dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb, 80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.

Sarhoşluk mübah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.

1. Mübah yolla sarhoş olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 138, 139).

2. Haram yolla sarhoş olmak: Islâm'ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:

Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).

Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer'î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer'î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma'siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).

Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.

Ahmed b. Hanbel'e ve Şâfiî'ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

Ibn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru'l-Fetâvâ, s. 650).


BAŞA  DÖN

ŞARKI SÖYLEMEK CAİZ MİDİR?

Şarkı ile şiir arasında fark yoktur. Eğer bunlar şehveti tahrik edip meşru olmayan şeylere sevk eder veya bir zalimi ya da muayyen bir kadını överse haramdır. Aksi takdirde beis yoktur. Yani şarkıcı ve şiirin güzeli güzel, çirkini de çirkin ve haramdır. Ancak, çalgılı aletlerle olursa mutlaka caiz değildir (el-Mühezzeb).

 


BAŞA  DÖN

ŞART

Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla birlikte onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş veya vasıf . Meselâ, namaz için "abdest" bir şarttır. Abdest bulunmayınca, geçerli bir namazın varlığından söz edilemez. Bununla birlikte abdest, namazın kendinden bir parça değildir.

Islâm'da yükümlülük doğuran asıl hükümler "şer'î hüküm" adı alırken, bu hükümlerin ortaya çıkmasını sağlayan ve onları tamamlayan sebep, şart ve mâni denilen yardımcı hükümlere "vaz-ı hüküm" denir. Meselâ; namaz emri şer'î bir hüküm, namaz için vaktin girmesi bir "sebep" namaz için abdest almak "şart" ve kadının namaz sırasında veya Ramazan içinde hayızlı bulunması "mani (engelleyici)" nitelikteki hükümlerdir.

Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsura ise "rükün" denir. Namaz için "kıraat", "rükû", "secde" bu niteliktedir. Rükün ve şartın bulunmayışı ibadetlerde hükmün yokluğunu gerektirir. Ancak akitlerde rüknün yokluğu akdi batıl kılarken, şartlardaki eksiklikler bazan akdi fasid derecesine düşürür. Eksikliğin giderilmesi ile akit sonradan tamamlanabilir. Meselâ; satım akdinde rükün olan icap ve kabulün bulunmaması akdi ortadan kaldırır. Fakat bedellerin belirlenmesi veya satılanın temlike elverişli olması yahut satılanın teslimine gücün yetmesi şartlardan olup, bunların bulunmaması akdi batıl kılmaz. Çünkü bunlar akdin bir parçası değil, dışta kalan şartlardır. Ancak bu eksiklik giderilmedikçe de tarafların akdi bozma hakları doğar.

Şer'î şart:

İslam'ın koyduğu şartlar olup, ibadet veya akidlerin gerçekleşmesi için bunarın bulunması gerekir. Akdin meydana gelmesi için akdi yapanın ehliyetli olması gibi. Bu da ikiye ayrılır:

a. Sebebin şartı: Sebep, hükmün o anda ortaya çıkmasını sağlayan bir unsurdur. Meselâ, zina' suçu recim cezasının sebebidir. Fakat bu sebebin söz konusu sonucu doğurabilmesi için zina edenin "muhsan" olması şarttır. Zinadan önce, meşrû evlilik içinde zifafa girmiş olan kimseye "muhsan" denir. Yine kısas cezasının sebebi olan öldürme fiilinde "kasıt ve düşmanlık" bulunması bu sebebin şartıdır. Bu şart yoksa sebep eksik kalacağı için kısas cezası uygulanmaz.

b. Hükmün şartı: Rükünleriyle meydana gelen hükmün tamamlanması için Islâm· bazı şartlar belirlemişse bunların da bulunması gerekir. Meselâ; evlilik akdi sırasında iki şahidin bulunması, evliliğin sıhhati için şarttır. Aksi halde nikâh fâsid olur. Zekâtta; nisap miktarı mala mâlik olduktan sonra üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olma hükmünün bir şartıdır. Çünkü hadiste; "Bir malın üzerinden bir yıl geçmedikçe, o maldan zekât gerekmez" (Ebû Dâvud, Zekât, 4; Tirmizî, Zekât, 8,10; Ahmed b. Hanbel, I,148) buyurulmuştur.

Ca'lî şart:

Akdi yapanın, akitte özel bir maksadı gerçekleştirmek için kendi isteği ile koyduğu şartlara "ca'lî şart" denir. Bu şart ya doğrudan akde bitişik olur ya da kefâleti veya boşamayı bir şarta bağlamak gibi askıda bırakılabilir. Meselâ; "Senin borçlun bugün yolculuğa çıkarsa, ben ona kefilim" veya eşine yönelik olarak; "Sen şu işi yaparsan, benden boşanmış olacaksın", yine "Şu isim olursa, yoksullara şu kadar para dağıtacağım" gibi sözler ca'lî şart örnekleridir.

Tarafların satım, kira, rehin, kefâlet, âriyet, şirket ve benzeri akitlerde öne sürecekleri özel şartlar da bu niteliktedir. Bu konuda genel ve düzenleyici şartları Allah ve Rasûlü koyar. Ancak akitlerin uygulanması ile ilgili özel şartları da bu genel şartlarla çelişmeyecek şekilde taraflar serbestçe belirlerler. Bu şartlar, tarafları genel şartlar gibi bağlayıcı olur.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar, kendi aralarında belirledikleri şartlara uymak zorundadırlar. Ancak helalı haram, haramı helal yapan şart müstesnadır" (Buhârî, Icâre, 14; Ebû Davud, Icâre 12; Tirmizî, Ahkâm, 17). Buna göre, müslümanların kendi aralarındaki sözleşmelere ilâve ettikleri şartların helali haram, haramı helal kılacak nitelikte olmaması gerekir. Aksi halde o konuda genel şartlar geçerli olur ve taraftarın belirlediği nass'larla çelişen özel şartlara itibar edilmez. Diğer yandan bu özel şartların uyulması mümkün ve anlamlı olması, sıkıcı nitelikte de olmaması gerekir.

Meselâ; sermaye ortaklığında, ortaklar kârın paylaşılma biçimini yüzde olarak serbestçe belirleyebilirler. Ortaklıkta bizzat çalışan veya şirketin itibarını temsil eden bir ortak sermaye oranının üstünde kâr da talep edebilir. Fakat zarara katlanma sermaye oranlarına göre olur. Çünkü bu esas hadisle belirlenmiştir: "Kâr, ortakların serbestçe belirledikleri şartlara göre paylaşılır. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göre olur" (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 475).

Başka bir hadiste Allah'ın kitabında yer almayan şartın bâtıl olduğu, hasta insanların bir araya gelerek yüz tane birden şart koşsalar bile bu esasın değiştirilemeyeceği belirtilir (bk. Buhârî, Mekâtib,1-3,5; Şurt,10,17; Nesaî, Talâk, 31; Ahmed b. Hanbel, VI,183). Hz. Peygamber'in koyduğu şartların da bağlayıcı olduğu, Rasûlullah (s.a.s.)'a itaatın Allah'a itaat sayıldığı bilinen bir husustur.

ŞART OLSUN" DEMEKLE NİKÂHA ZARAR GELİR Mİ?

"Şart olsun" denmekle karısının boşanmış olması kastedilirse, "şart olsun ki, şu işi yapmayacağım" dediği iş yapması halinde karısı bir talâkla boş olur. Karısının talâkını bağladığı böyle bir işi yapmak istemesi halinde karısını bir bâin talala boşar; bu arada o işi yapar, tekrar bir nikâh kıydırarak iki talâk hakkıyla hayatlarına devam ederler. Artık o işi de sürekli yapabilir. Ancak iyi bir müslümana düşen, talâkı olur olmaz her yerde söz konusu etmemek ve hafife almamaktır. "Şart olsun" sözüyle talâk kastedilmemişse hiçbir şey gerekmez.

 ŞARTA BAĞLI BOŞANMADA ÇÂRE (HÎLE)

Babam, eğer şu işi yaparsam üçten dokuza şart o1sun, diye bir ifade sarfetmiş. Sonra da pişman olmuş ve o işi yapması gereği ortaya çıkmış. Boşama olmadan o işi yapabilmesi için ne yapmamız gerekir?

Karısına, "Şöyle yaparsam (ya da yaparsan) üçten dokuza şart olsun" demek, çirkin bir bid'at olmakla beraber, karısının boşanmasını bir şarta bağlamak ve o işi yapmayacağına da yemin etmek demektir. Misallendirirsek; bir erkek karısına:

"Eğer bugün işe gidersem (üçten dokuza) şart olsun" demişse , hem işe gitmemeye yemin etmiş, hem de karısının boşanmasını, işe gitmesine bağlamış olur: Artık işe giderse karısı, "üçten dokuza" demişse üç talakla, sadece şart olsun demiş ve üçe niyet etmemişse bir talakla boş olmuş olur.Bu çirkin durumdan ve sonuçlarından kurtulmak için, böyle bir şart koşanlara Hanefî fıkhında şöyle bir çâre (hile) tavsiye edilir:

Meselâ "dükkanımı açarsam, üçten dokuza şart olsun" diyen bir koca karısını bir ric'î (dönüşlü) talakla boşar. Karısı iddetini (üç âdet) bekler. Artık kocasından tamamen ayrılmış, yani kocanın ondaki nikâh mülkiyeti sona ermiş olur. Sonra koca gider dükkânını açar, böylece dükkâna gitmeme yemini de bozulmuş (halledilmiş) olur. Karısını kalan iki talak ile tekrar nikâhlarsa artık böyle bir yemin sözkonusu değildir. Koca istediği işi yapabilir. Bu niçin böyledir? Hanefi hukukçuları derler ki; Böyle şarta bağlanan bir talâkın vâkî olabilmesi için mülk (nikâha sahip olmak) şarttır, ama yeminin çözülebilmesi için mülk şart değildir. Buna göre mülk varken, yeni henüz nikâhlı iken, ya da iddet bitmemişken şart bulunmuş olsa, (meselâ adam dükkânını açsa) hem yemin çözülmüş, hem de talak vâkî olmuş olur. Ama mülk,yokken, yani boşadıktan ve iddet bittikten sonra şart bulunmuş olsa, yemin çözülmüş (kalmamış) olur, ama nikâha zarar gelmez. Çünkü erkek için talak vereceği bir yer kalmamıştır.( Dâmâd, Mecmaü'1-enhur N/42 (I/420)) Böyle bir durumda iddet bekleyen kadın, ayrı odalarda kalmak ve halvet olmamak şartıyla, kocanın evinde de kalabilir., Ancak bu durumda şu önemli noktayı göz önünde bulundurmak gerekir: Böylece boşanmış ve iddeti bitmiş olan kadın artık kocasından tamamen ayrıdır. Istemezse bir daha o kocaya varmayabilir. Tekrar mehir sözkonusu olur ve istediği kadar mehir alabilir.

Bu sözünü ettiğimiz çâre (hile) "sonraki" (Müteahhir) Hanefi hukukçularının, belki de "kanunu dolanma" denilebilecek bir doktrinleridir. Bu açıdan tartışılabilir. Ama Hanefi olanlar için en azından şimdilik bir çıkış yoludur.

 


BAŞA  DÖN

ŞEHİD

Şehid, kelime olarak kesin bir haberi veren, bildiğini söyleyen, hazır olan, bulunan, bir Hadiseye şahid olan, şahitlik eden. Dinî anlamda, Allah rızası için, O'nun yolunda canını fedâ eden müslümana verilen isimdir. Ona bu ismin verilmeşinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması veya onun Yüce Allah'ın huzurunda yaşıyor bulunması yahut ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması yahut ta ruhunun doğrudan doğruya Daru's-Selâm'da (Cennet'te) bulunması veya Allah tarafından çeşitli mükâfatlarla mükâfatlandırılmış olmasıdır.

Arapça bir kelime olan şehid, "şehi-de" fiilinden türemiş olan bir isimdir. Mastarı, şehâdettir. Şehidin çoğulu, "şuhedâ" ve "eşhâd" olarak gelir (el-Isfahânî, el-Müfredât, 267 vd.; et-Tahtavî, Haşiye ala Merâki'lFelâh, Mısır 1970, 516 vd).

Kur'an'da otuz beş dolayında "şehid" kelimesi ve yirmi civarında da, çoğulu olan "şuheda" kelimesi geçmektedir. Aynı kökten gelen kelimelerle beraber, Kur'an'da geçen "şehid" kelimesi, daha çok şâhid manasınadır. Şehid, aynı zamanda Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Bir kaç âyette de, bu manayı ifâde etmektedir. Bu âyetlerden birinin meâli şöyledir:

Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şâhit olması, (her şeyi görmesi) yetmez mi?" (Fussilet, 41/53). Bu anlamdaki şehid için, "Şehâdet" ve "Şâhid" maddelerine bakınız.

Burada konumuz olan şehid ise Kur'an'da daha çok "ka-te-le" fiilının mechûlü ile, Allah yolunda öldürülme anlamında kullanılmaktadır. Şehidlik büyük bir derecedir. Şehidler hem Allah'ın övgüsünü ve hem de Hz. Muhammed (s.a.s)'in sevgisini kazanan bahtiyar insanlardır.

Yüce Allah, şehidlerin ma'nen ölmediklerini, onlara ölüler denilmemesinin gerektiğini, Kur'an'ın değişik yerlerinde dile getirmiştir:

Allah yolunda öldürülenleri, ölüler sanma. Hayır, (onlar) diridirler. Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarında henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdeşiyle sevinmektedirler. Allah'ın nimeti ve keremiyle ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayı etmeyeceği müjdeşiyle sevinirler" (Âlu Imran, 3/169, 170, 171).

Mesrûk (r.a) Abdullah'a bu âyette zikredilen şehidlerin halini sormuş, o şöyle cevap vermiştir: Biz de bunu Hz. Muhammed (s.a.s)'e sormuştuk. Bize şu cevabı vermişti: "Şehidlerin ruhları yeşil kuşların karnındadır. Onların arşa asılı kandılleri vardır. Diledikleri gibi cennette serbestçe dolaşır, sonra o kandıllere geri dönerler" (Müslim, Imâre, 121; Ebû Davûd Cihâd 25; Tirmizî, Tefsiru Sure, 3/19; Ibn Mâce, Cenâiz, 4; Cihâd, 16).

Allah yolunda ruhunu teslim eden şehidlerin amellerinin boşa gitmeyeceği, büyük ecir ve sevap kazanacakları, Kur'an'da şöyle haber verilmiştir:

Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında satarlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz" (en-Nisa,4/74).

"(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman, hemen boyunlarını vurur. Nihâyet onları iyice vurup sindirinceye kadar bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb ağırlığını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi, (kendisi) onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah yolunda öldürülenler (yok mu, Allah) onların yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir" (Muhammed 47/4).

BAŞA  DÖN

Şehidlerin günahlarının af olunacağı da, Kur'an'da müjdelenmiştir:

Rabb'leri onlara karşılık verdi: Ben, sizden erkek, kadın, hiç bir çalışanın işini zâyi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler... Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. (Yaptıklarına), Allah katında bir karşılık olarak (bu nimetleri vereceğim). Şüphesiz karşılıkların en güzeli Allah katındadır" (Âlu Imrân, 3/195). Hz. Muhammed (s.a.s)'in, şehîd olmanın fazileti hakkında söylemiş olduğu iki hadisin meali de şöyledir:

"Cennete giren hiç bir kimse, dünya üzerindeki her şey kendisine verilse bile, dünyaya dönmek istemez. Ancak şehid müstesnadır. O, göreceği ikramdan dolayı tekrar dünyaya dönüp on defa daha öldürülmeyi (şehid olmayı) temenni eder" (Buhârî, Cihâd 6; Müslim, Imâre,108,109; Neseî, Cihâd 33).

"Muhammed'in nefsi, elının kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşmak ve öldürülmek, sonra savaşmak ve yine öldürülmek, sonra yine savaşmak ve öldürülmek isterdim" (Buhâri, Iman, 26; Müslim, Imâre,103,107; Neseî, Cihad, 37).

Şehid olmada ölçü, Allah'ın rızasıdır. Allah rızası için mücâdele eden, O'nun adını yüceltmek için çaba sarfeden, cihâd içinde bulunuş ve bu yolda canını veren de, şehid olmuş olur.

Bir a'râbî Hz. Muhammed (s.a.s)'in huzuruna gelerek: "Ya Resûlullah! Bir adam ganimet için, diğeri şöhret için, öbürü riya ve gösteriş için savaşır. Hangisi Allah yolundadır?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s) şu cevabı vermiştir:

Kim Allah'ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır" (Buhârî, Ilim, 45; Cihâd,15; Müslim, Imre,150,151; Ibn Mace, Cihad,13; Ahmed b. Hanbel, IV, 392, 397, 402, 405, 417).

Diğer bir hadiste de, Hz. Peygamber (s:a.s) önemli olan üç hususu misâl olarak ortaya koymuştur: Şehid olmak, âlim olmak ve hayırsever zengin olmak. Bu üç önemli ve faziletli durumda olan insanlar, Allah'ın rızasını düşünmeyerek, çeşitli menfaat, riya ve gösteriş duyguları ile hareket ettikleri takdirde, şehid, âlim ve hayırsever olmanın kendilerine hiç bir faydası olmaz. Bunların akıbetleri Cehennemdir:

"Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuş:

"Kıyamet gününde aleyhine hükm olunacak halkın birincisi, şehid edilen bir adam olacaktır. O kişi Allah'ın huzuruna getirilir. Allah, ona verdiği nimetleri bir bir anlatır. O da bunları bilir, hatırlar. Yüce Allah ona:

Bu nimetlerin arasında ne yaptın? diye sorar. O, şu cevabı verir:

Senin rızan için savaştım ve nihâyet şehîd oldum. O zaman Allah şöyle der:

Yalan söylüyorsun! Fakat sen, hakkında kahraman denilsin diye savaştın ve netice de de bu söz söylendi. Allah'ın emri üzerine o kişi yüzüstü sürüklenerek Cehenneme yollanır.

Ikinci olarak, ilim öğrenmiş, başkalarına öğretmiş, Kur'an'ı okuyan biri Yüce Allah'ın huzuruna getirilir. Allah, ona da verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bu nimetleri anlar, kabul eder. Yüce Allah ona şöyle sorar:

Bu nimetlerin içinde bulunurken, benim için ne yaptın? O kişi, şu cevabı verir:

Senin rızan için ilim öğrendim, Kur'an'ı okudum ve başkalarına da öğrettim, okuttum. Ondan sonra AIlah ona şöyle der:

Sen yalan söylüyorsun! Sana âlim, ne güzel okuyor, denilsin diye okudun. Ilim öğrenmeyi, Kur'an'ı okumayı, başkasına öğretmeyi ve okutmayı, riya ve gösteriş için yaptın. Nihâyet senin için bu övgüler de yapıldı. Allah'ın emri üzerine bu adam da yüzüstü sürüklenerek Cehenneme atılır.

Üçüncü olarak, Allah'ın kendisine zenginlik ve çeşitli mallardan verdiği bir kişi getirilir. Allah, bu kişiye de verdiği nimetleri ayrı ayrı anlatır. O da, bu nimetleri bilir, hatırlar. Yüce Allah ona da şu soruyu sorar:

Bu nimetlerin arasında bulunduğunda, ne gibi hayırlı işlerde bulundun? Kişi şu cevabı verir:

Senin rızan için, sevdiğin her türlü hayır yollarına harcamada bulundum. Allah, onun bu cevabı üzerine şöyle der:

Sen yalan söylüyorsun! Sana cömert desinler diye bu hayır yollarına harcamada bulundun. Bu yardımları, riyâ ve gösteriş için yaptın. Sonra, Allah'ın emri üzerine bu kişi de, yüzüstü sürüklenerek Cehenneme yollanır" (Müslim, Imâre, 52; Neseî, Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, III, 322).

Hanefî mezhebi âlimlerinin görüşlerinin istikametinde, şehîdleri üç kısma ayırmamız mümkündür:

BAŞA  DÖN

1-Dünya ve âhiretin şehîdi: Kâfirlerle savaştığı sırada, düşman tarafından öldürülen veya asiler, yol kesen soyguncular tarafından öldürülen yahut evine giren hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri kimsedir. Savaş alanında yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından kanlar akan ve bu durumda vefât eden kişi de, bu kısım şehîdlerdendir. Mal, can, namus ve benzeri müdafaalarda, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere öldürülen kişi, kimin tarafından öldürülürse, öldürülsün, bu şehîdlerden sayılır. Müslüman, âkil, baliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten temiz olarak şehîd olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, parke, silah, mest ve benzeri fazlalıklar çıkarılır. Yıkanmadan gömülmeleri, Hz. Muhammed (s.a.v)'in: Onları kanlarıyla gömün" (Neseî, Cenâiz, 82, Cihâd, 37; Ahmed b. Hanbel, III, 299, V, 431) şeklinde hadisine dayanmaktadır. Bu kısım şehîdlerin her birine, "hükmî şehîd" denir. Bu kısma giren şehîdler, elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının her tarafı elbiseleriyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için yetmezse, başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.

2-Âhiretin şehîdi: Bir kısım şehîdler de, yalnız âhiret hükmü bakımından şehîd sayılırlar. Hata yoluyla öldürülen ve varislerine diyet verilmesi gereken kimse ile savaş veya asilerle çatışma sırasında yaralanıp da, çatışma bittikten sonra bir tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç kullandıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefât eden müslüman gibi...

Âkil ve baliğ olmayan yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehîd olanlar da, bu kapsama girmektedirler.

Bunlar diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazı kılındıktan sonra gömülürler.

Bir de, yanarak ölen, suda boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın hastalıklardan vefât eden, veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden müslümanlar da bu hükümdedir. Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bu kısma giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır (Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, Imâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325).

3-Dünya şehîdi: Kalbinde Allah rızasını taşımayan, başka duygu ve düşüncelerle hareket eden riyâkâr ve gösteriş ehli münafıklar, müslümanlarla beraber savaşa katıldıkları zaman, kâfirler tarafından öldürülürlerse, dünya hayatında şehîd muamelesine tabi tutulurlar. Bunlar da "hükmî şehîd" sınıfından kabul edilir, yıkanmaz, cenâze namazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Fakat, yukarıdaki Hadislerde ifâde edildiği gibi, Allah onların kalbini bilir. Âhirette kendilerine herhangi bir mükâfat yoktur. Cehennem ateşi ile cezalandırılırlar. Böyle insanların gerçek yüzünü Allah bilir. Insan olarak bizler, tam manasıyla bilemeyiz. Onların hakkında, dış görünüşlerine, hal, hareket ve davranışlarına göre hükmederiz (Ibn Abidin, Reddu'l-Muhtar, Mısır tsz. I, 848 vd; el-Meydanî, el-Lubâb, Istanbul, tsz, I, 135 vd; Abdurrahman el-Cezirî, Kitabu'l-Fıkhı ala'l-Mezahibi'lArbaa, Mısır, tsz. I, 527 vd).

Hz. Muhammed (s.a.s)'in zamanından günümüze kadar, çok sayıda insanlar, Allah rızası için, Tevhid mücâdelesi için, Allah'ın adını yüceltmek ve emrini hakim kılmak için canını verip şehid oldu. Bunların başında Yaşır ve hanımı Sümeyye gelmektedir. Ammar b. Yaşır'in babası Yaşır, bir köle idi. Bir cariye olan Sümeyye ile evlendirilmişti ve bu evlilikten Ammar dünyaya gelmişti. Bu mütevazı ailenin fertleri, hep beraber müslüman olmuşlardı. Bekir oğulları, bunların üçünü de azad etmişlerdi. Müşrikler onlara çok eziyette bulundular. Yaşır ve hanımı Sümeyye, müşriklerin zulmü neticesinde şehid olmuşlardı. Ammar anasız ve babasız kalmıştı. Hz. Muhammed (s.a.s), onlara dua etmişti. Yaşır ilk erkek ve hanımı Sümeyye ilk kadın şehid olmuştu. Bu şehidlik kervanı, herhangi bir yer veya zamanda noktalanmadı ve noktalanmayacak, kıyâmete karar devam edecektir (es-Suheylî, er-Ravdu'l-Ünf, Kahire, 1965, III, 201, 220; Ibn Ishâk, es-Sire, mad. 239, 240; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3131).

Şehid olan insanların kul hakkı dışındaki bütün günahları affedilir. Şehid olmak, herkese nasib olmayan büyük bir şereftir ve mü'minler için mükemmel bir nimettir. Güzel bir şekilde yaşamak, ondan sonra Allah yolunda O'nun rızası için şehid olmak, her mü'minin hayal ettiği bir mutluluktur. Imân sahibi olan insanın böyle bir şuur ve düşünce ile yaşaması, Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından ne kadar güzel bir şekilde övülmüştür!..: "Şehid olmayı Yüce Allah'tan samimi olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehidlerin derecesine eriştirir" (Müslim, Imâre, 156, 157; Ebû Davud, Istigfâr, 26; Neseî, Cihâd, 36; ibn Mâce, Cihâd, 15).

ŞEHİD KİMDİR? SAVAŞ SAHASINDA ÖLÜP DE İSLAM'IN TAMAMINI VEYA BIR KISMINI İNKAR EDEN KİMSE ŞEHİD SAYILIR MI?

Üç türlü şehid vardır.

1- Ahiret şehidi Haksız yere öldürülen, gurbette ölen, suda boğulan ve ateşte yanıp ölen gibi anormal olarak vefat eden kimsedir. Böyle bir kimse ahirette şehid mertebesini alır.

2- Dünya şehidi: Allah için değil, makam, şöhret ve riyakarlık gibi şeyler için müslümanlar ile kafirler arasında cereyan eden savaşa katılıp öldürülen kimsedir. Bu, Şafii mezhebine göre hakiki şehid gibi, yıkanmayacak ise de ahirette şehidlere verilecek mükafata nail olmayacaktır. Hanefi mezhebine göre şehidin namazını kılmak gerekir.

3- Dünya ve ahiret şehidi: Sadece i'layı kelimetullah için savaşa katılıp ölen kimsedir. Şehid denildiği zaman bu hatıra gelir.

İslam'ın tamamını veya bir kısmını inkar eden kimse, savaş alanında ve vatan savunmasında ölse de şehid değildir. Halk şehid dese de gerçeği değiştirmez.

 

 


BAŞA  DÖN

ŞEHİD'İN YIKANMASI

Savaş alanında kâfirler tarafından öldürülen şehitler cünüp bile olsalar yıkanmaz, sadece kefen olmayan uygun bir elbiseyle kefenlenir. Elbise eksik gelirse tamamlanır. Sünnet kefeni üzere fazla gelen elbise ise çıkarılır. Kanları ile gömülür. Kanlardan hiç bir şey yıkanmaz. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Şehitleri yıkamayınız. Çünkü her yara ve her kan damlası kıyamet günü etrafa misk kokusu yayar. " Rasûlullah (s.a.s.), Uhud şehitlerini kanlarıyla defnetmeyi emretti. Onları yıkamadılar ve namaz kılmadılar. İmam Şâfiî şöyle demiştir: "Şehitleri yıkamamanın ve namazlarını kılmamanın nedeni, yaraları ile Allah'a kavuşmaları içindir." Kanlarının kokusu, misk kokusu olunca Allah'ın onlara olan bu ikramı, onları bu namazdan müstağni kılmıştır. Bu durum, yaralar içinde savaşan ve düşmanın geri dönmesinden korkan, bir an önce ailelerine kavuşmayı, ailelerinin de onlara kavuşmasını arzulayan müslümanlara kolaylık sağlamıştır. Şehitlerin namazlarını kılmamaktaki hikmet şudur: Namaz ölülere kılınır. Şehitler ise diridir. Veya namaz bir şefaattır. Şehitlerin de buna ihtiyacı yoktur. Kâfirler tarafından öldürülmeyen fakat cihat sırasında vefat edenler hakkında şehit* sözü kullanılmıştır.

Ancak bunlar yıkanır ve namazları kılınır. Rasûlullah (s.a.s.), hayatta iken, bunlardan ölenleri yıkamış; müslümanlar da daha sonra şehid düşen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r. anhum)'yi yıkamışlardır.

Eğer su bulunmazsa ölüye teyemmüm verdirilir. Allah'û Teâlâ şöyle buyuruyor: " Eğer su bulamazsanız teyemmüm ediniz." (en-Nisâ, 4/43; el-Mâide, 5/6). Rasûlullah (s.a.s.) "Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı." (Buhârî, Teyemmüm 1, Salat 56; Müslim, Mesâcid, 3; Ebû Dâvud Salat, 24). buyurmuştur. Eğer ölü yıkandığı zaman dağılma tehlikesi varsa yine teyemmüm verdirilir. Yabancı erkekler arasında ölen kadın ile yabancı kadınlar arasında ölen erkeğe de teyemmüm verdirilir. Ebû Dâvud ve Beyhâki'nin de Mekhûl'den rivayet ettiği hadise göre; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kadın, kendisi ile beraber başka kadın olmadığı halde erkekler arasında ölürse; erkek de kendisi ile beraber başka erkek olmadığı halde, kadınlar arasında ölürse, her ikisine de teyemmüm ettirilir ve gömülürler. Her iki durumda da su bulunmamış sayılır. "


BAŞA  DÖN

 

ŞEHVET İLE KAYIN VALİDESİNİN ELİNİ TUTARSA EŞİ ONA EBEDİYEN HARAM OLUR DİYE SÖYLENİYOR. BUNUN ASLI VAR MIDIR?

Bir kimse kayın validesinin elini tutar veya sıkarsa ve bu sebeple ikisinin veya birisinin şehvet hissi doğarsa Hanefi mezhebine göre zevcesi kendisine ebediyen haram olup, nikahı gider (Mecma'u'l-Enhur). Şafii mezheine göre ise büyük bir vebal terettüp etmekle berabe nikaha bir halel gelmez.

 ŞEKER BAYRAMI DEMEK DOĞRU MUDUR?

Ramazan Bayramına "Seker Bayramı" denmesi doğru mudur? Bunun sebebi nedir?

Ramazan Bayramı ne ise, onu öyle bilmek gerekir. En güzeli ona "Fitir Bayrami" yani "Orucu Açma Bayramı" denmelidir. Böyle deyince bayrama kadar oruçlu olunması gerektiği anlaşılmış olur. "'Ramazan Bayramı"demekte de bir mahzur yoktur. Ama "Şeker Bayramı" demek mahzurlu olmalıdır. Bu söz ilk çıkışı itibariyle kasıtlı söylenmemiş olabilir. Çünkü Ramazan Bayramı'nda bayram namazından önce hurma gibi tatlı bir şey yenilmesi müstehaptır. (Bu konudaki bir hadîs-i serîfin meali söyledir: Enes b. Mâlik anlatıyor: "Rasûlüllah fıtır bayramına bir kaç hurma yemeden hiç çıkmazdı" Enes'in kendisi de fıtır bayramına çıkarken üç tane, artırmak istediği zaman beş tane, daha da artırmak istediği zaman tek sayıda olmak üzere hurma yerdi." (Müsned NI/232; Enes'in sözü için ayrıca bk. Ibn Mâce, siyâm 49)) Belki de "Şeker Bayramı" ismi buradan çıkmıştır. Ama yine de ona, "Şeker Bayramı" denmemelidir. Zira bazıları, bu ifade ile onun hakikî manasını saptırmak ve Ramazan Bayramı deyince; şeker, çikolata, eglence, çocuk... Kısaca basitlik ve hafiflik manaları çağrıştırmak isteyebilirler.


BAŞA  DÖN

 

ŞER'I CEZALAR 'DAN BAZI ÖRNEKLER

Koca karısının küçük kız kardeşiyle zina etse karısı boş olmaz. Küçük kız şehvet çağında değilse şiddetli ta'zir, şehvet çağında ise koca recm cezasına çarptırılır. (Recm ve Muhsan: Akil, baliğ müslüman, hür, iffetli ve sahih nikâhla evli olan zani erkek ile, aynı özelliklere sahib olan zaniye kadını Islâm fıkhının belirlediği şekilde taşlayarak öldürmektir. (Belirtilen özellikdeki erkeğe "Muhsan" kadına da "Muhsana" denir. Muhsan olmak için evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Evli olup boşananlar da muhsan veya muhsana olur.))

Koca, hanımına cinsel ilişki mahalli olmayan dübüründen yaklaşacak(cima yapacak) olsa. şiddetli ta'zir cezasına çarptırılmakla birlikte, son derece pis olan bir yerde hapsedilir.

BAŞA  DÖN

Muhsan olan erkek, bir kadınla zina edip, kendi rızasıyla onu nikâhlayacak olsa recm cezasından kurtulamaz.

Muhsan olmayan erkek şehvet çağındaki küçük kıza zorla tecavüz edip, onu öldürecek olsa zina cezası ile kadının diyetini (öldürülmesine karşılık verilmesi gereken parayı) verme cezasına çarptırılır.

Akil ve baliğ erkek, şehvet çağındaki kıza zina edecek olsa, zina cezasına çarptırılır.

Muhsan olmayan erkek zina ettiğini kendi isteğiyle ikrar edecek olsa kendisine yüz değnek vurulur.

Muhsan olan baba, oğlunun hanımıyla zina edecek olsa (baba) recmedilir ve zina ettiği kadın oğlundan ayrılır.

Bir günahtan dolayı dünyada (şer'i) bir cezaya çarptırılan kişi, ahirette ceza muamelesi görmez.

Muhsan olan kadın kendi isteğiyle kendini yabancı bir adama teslim edip, adam da zina edecek olsa kadına recm cezası verilir.

Kocası olmayan kadının hamileliği belirginleşmeye başlasa fakat zina yaptığını ikrar etmese kendisine zina cezası verilmez.

Muhsan olan erkek üç boşama ile boşadığı kadınla hullesiz olarak cinsel ilişkide bulunacak olsa (adam) recmedilir. (Hülle: Bir kadının üç boşama ile kocasından ayrıldıktan sonra yine eski kocasına varmasını şer'an mümkün ve helâl kılmak îçin kadının başka bir erkekle evlenerek tekrar boşanması demektir.)

Zimmî olan erkek müslüman kadına zina edecek olsa, erkeğe zina ve uzun süreli hapis cezaları verilir.

Muhsan olmayan erkek, bâkire kızı evine götürüp zina ile bakireliğini izâle edecek, bozacak olsa erkeğe yüz sopa vurulur.

Kadın, erkekten "senbana zorla zina ettin" diye davada bulunup erkek inkar etse. kadın ispat edemese erkeğe yemin teklif edilmez. Kadına iftira cezası uygulanır.

Erkek yabancı kadının yüzüne şehvetle bakıp, insan bulunmayan bir yerde onunla yalnız bulunması haram olup, tazir cezasını hak eder.

Bir kadın, diğer kadını zorla yere yatırıp tenasül uzvuna bakacak olsa şiddetle ta'zir cezasına çarptırılır.

Evli olmayan erkek zimmî ve hiristiyan olan kadınla zina edecek olsa yüz değnek vurulur.

Erkek kız kardeşine "Bre kahbe" dese ta'zir ve iftira cezasına çarptırılır.

Yabancı kadının tenasül uzvunun altından livata edenlere şiddetli tazır ve iyi hali zahir oluncaya kadar hapis cezası verilir. Alışkanlık haline getirenler ise öldürülür.

Bir adam diğer birinin iffetli hanımına "Bre zaniye veya oruspu, veya kahbe, fahişe" diyecek olsa iftira cezasına çarptırılır.

BAŞA  DÖN

Bir yerin halkı özel günlerde giyinip, kadınlarıyla birbirlerini görecekleri bir yerde toplanarak mizahlaşsalar, şenşakrak olsalar şiddetli ta'zir cezasıyle birlikte kesin yasaklamaya gidilir. (Geçen yüzyılda, Ramazan ve Kurban bayramlarının ilk üç gününde kadınların erkeklere karışımı fazla olduğundan, ilk üç, gün kadının sokaga çıkması yasaklanmıştı. Bu konuyla ilgili olarak şer'i sicillerde çeşitli kayıtlara rastlamaktayız.)

Iffetli olan bir kadının çocuğuna "Piç veya orospu çocuğu" diyene iftira cezası uygulanır.

Koca, hayızlı iken hanımı ile cinsel ilişkide bulunacak olsa ta'zir cezasına çarptırılmakla birlikte, kendisine tevbe gerekli olur.

Herhangi bir adam, bir kadına "Bre kahpe, bre orospu" dese; kahbe dediği için ta'zir, orospu dediği için iftira cezasına çarptırılır.

Koca, hanımını yatağa çağırdığı zaman gelmeyecek olursa kadına ta'zir cezası verilir.

Koca, yabancı erkekleri hanımının yanına getirip içki içecek olsalar, kocaya hem içki, hem de ta'zir cezası verilir.

Koca, karısına yabancı olan erkekleri evine getirir, karısıyla bir yerde oturursa şiddetle ta'zir cezasına çarptırılır.

Kocanın namaz kılmamasıyla karısı boş olmaz.

Bir kaç erkek, küçük kıza livata edip (dübüründen kullanıp), onu öldürecek olsalar, diyet, şiddetle ta'zir ve uzun hapis cezasına çarptırılırlar. Bunu alışkanlık haline getirmişlerse siyaseten öldürülürler.

Birkaç kişi kadını veya tüysüz bir erkeği evinden çıkarıp zina maksadıyle bir yere götürseler şiddetli ta'zir ve iyihal zahir oluncaya kadar hapsedilirler.

Namahrem (yabancı) kadınlara karışanlar, karısını zimmî ve yabancı kimselerden kaçırmayanlar, başkalarının hanımlarını ayarlayanlar, başkasının avlusundan yabancı kadına bakanlar ile kendisine yabancı olan erkekle başka bir yere giden kadınların cezası hapis ve bu işten caydırıcı şekilde yasaklamadır.(Fetevây-i Abdürrahim)

Erkek, kadını alıp, başkasına teslim etse, teslim alan da zina etse teslim eden erkeğe ta'zir ve hapis cezası verilir.

Erkeğin hür kadınları sattığı gerçek olursa şiddetli ta'zir, uzun hapis ve eğer bu işi adet haline getirmişse ölüm cezasına çarptırılır.

Hamile kadını korkutup çocuğunu düşürenlere şiddetli ta'zir ve hapiste terbiye cezası verilir.

Koca karısını şer'i bir gerekçe olmaksızın döverse tazır cezasını hak eder. Fakat kadın namaz kılmadığı veya haklı bir sebep olmaksızın evden dışarıya çıkmışsa dövebilir.

Kadın bir şeybe bağlanıp kocasına "Sen biatlı değilsin, bana yaklaşma" deyip kocasından izinsiz olarak "Şeyhime gidiyorum" diye bazan sokaklarda gezecek olsa şiddetli ta'zir cezası ile kesinlikle yasaklamaya gidilir.

Koca karşısında karısına çalgı çaldıracak olsa şiddetli ta'zir ile kesin yasaklamaya gidilir.

Alacağından dolayı kadın kocasını hapse attırabilir. (Koca da karısını attırabilir)

Boşadığı hanımın mehrini vermeyen koca hapse atılır.

 


BAŞA  DÖN

ŞİİR YAZMAK, DİNLEMEK CAİZ MİDİR?

Şiir ile söz arasında fark yoktur. Şiirin iyisi iyi, müstehceni de müstehcendir. Yani şiir Allah, Peygamber ve güzel ahlakı dile getirirse vacipveya sünnet, mübah bir şeyi beyan ediyorsa mübah, gıybet veya müstehcen şeyler tasvir ediyorsa haramdır. Peygamber (sav)'in Hessan, Abdullah b. revahe ve Ka'b b. Malık gibi şairleri vardı. Onların şiirlerini dinlerdi. Bir gün Peygamberin huzurunda Kur'an-ı Kerim okundu, sonra şiir söylendi. Bunun üzerine birisi: Ey Allah'ın Resulü olduğun yerde hem Kur'an, hem şiir olur mu? Dedi. Peygamber (sav): "Evet olur" buyurdu. Bu Bekr (ra) de şöyle diyor: Bir gün Peygamber'e (sav) gittim. Huzurunda bir bedevi şiir söylüyordu. Bunun için ey Allah'ın resulü! Hem Kur'an, hem şiir olur mu? Dedim. Peygamber (sav): "Ey Ebu Bekr, bir defa şöyle bir defa böyle"buyurdu.

 


BAŞA  DÖN

ŞİRK

"Şe-ri-ke" fiilinin masdarı, ortak olma demektir. Dinî anlamda şirk, Allah'a eş ve ortak koşma manasına gelir.

Bu fiilin dört harfli "if'âl" babındaki şekli "eşrake"dir ve ortak tanıma, ortak koşma demektir. Bu babın ismi faili olan "müşrik" de, ortak koşandır (el-İsfahânî, el-Müfredât fi Caribi'l-Kur'an, Mısır 1961, II, 259, "şe-ri-ke" md.)

Şirk, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur'an'da yüzelliyi aşkın yerde geçmektedir.

Kur'an-ı Kerim'i incelediğimiz zaman, şirke düşen insanların nefislerine tabi olarak tevhide karşı çıkmalarının neticesinde bu duruma düştüklerini görüyoruz. Bütün müşrik toplumlarda, genellikle ahlaksızlık, nefis duyguları, zulüm, hırs, azgınlık, taşkınlık ve menfaatperestlik hakimdir. Şirkin temeli, insanların Allah'a tam manasıyle inanmamaları, O'nun emir ve yasaklarına gerektiği gibi uymamaları ve ondan sonra yukarıda arzedilen süfli bir duruma düşmelerine dayanır. Bu husus birçok âyette dile getirilmiştir (el-A'raf, 7/80, 81, 85, 86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).

Kur'an âyetlerinden başka, çeşitli Hadislerde ve ilmî eserlerde de şirk konusuna geniş yer verilmiştir. Allah'ın birliğine ortak kabul etmek şirk olduğu gibi, kudret ve tasarrufunda O'na ortak kabul etmek de şirktir. Şirk'in diğer bir çeşidi de, yalnız Allah'tan beklenmesi gereken sonuçları, Allah'tan başka güç ve kişilerden beklemektir.

Şirk'in zıddı tevhiddir. O da, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, O'nun tasarruflarında tek kudret sahibi olduğunu, hüküm ve irâdeşinin her şeyin üstünde bulunduğunu kabul etmektir. İslâm dininde tevhid esastır. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çeşitli konularda müslümanların arasında birliği sağlamaktır. Dünyanın her yerindeki müslümanların aynı ezanı okumaları, ibadetlerinde aynı kıbleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Şirk bunun tam zıddıdır. Tevhid'in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah'ın birliği hususundaki inancı zedelemek, O'na ortak kabul etmek, büyük şirk kabul edilmiştir.

BAŞA  DÖN

Yüce Allah Kur'an'da: "Muhakkak ki şirk büy