|
SAAT ÇANI
Evlerimizdeki duvar
saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin kilise çanına benzediği, bu
yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Saatının sesini dahi
başkalarına has seslere benzetmek istemeyen ve yeni ifadesi ile özgün
olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve saygı duyulur. Işin
bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)'in zil (ceras)
hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:
"Melekler, aralarında
köpek ve çan bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103;
Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad 25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)
"Çan şeytanın
düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)
"Her çan ile beraber bir
şeytan vardır".(el-Câmi'us-Sağîr (Feyzu'1-Kadîr), VI/392)
"Çan (zil, ceras) bulunan
eve melekler girmez".(Ebu Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366,
372, VI/242) Buhari zilin (çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı
başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz (sav)'in, develerin boynuna gerdanlık
(zille beraber olanı kastediyor olmalıdır) asılmasını yasaklamasını
zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan hareketle zilin hoş görülmeyişindeki
sebebi (illeti) bazıları, hayvanın boynunda ses çıkararak düşmanın yer
tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî, Avnü'1-Mâbûd, XI/292), bazılar
da göz değmesini önlemede tesirin ondan görülmesi şeklindeki batıl inanç
olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu'1-Kadir, VI/392) Bazılar da zilin kilise
çanına benzediği için sesinin çirkin olması yüzünden meleklerin ondan nefret
etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim Serhi, IX/496) Zil (çan) olan
eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi göz önünde bulundurursak,
birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin takılmadığını düşünerek de
ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz.
O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece zillerin kilise çanına
benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar saatlerinin saat
başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak biçimde sesler
çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş olanlar, ikisi
arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa zilin yani
ceras'in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü'1-Esîr, En-Nihaye, I/260)
ma'nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak olduğunu sanmamak gerekir. O
durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak için kurduğumuz saatin zili
vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun er-Reşid'in çalar saat
kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak gönderdiğini biliyoruz.
Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin reddedilmiş olması da bize,
bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu gösterir. Ne var ki, böyle
çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur tenzihen mekruh olma
düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam'ın eski ulemasından bir cemaat büyük
çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu,
agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir sınır çizilmediğine göre biz çan sesini
andıran bütün saat zillerini mekruh kabul edebiliriz (Allah'u a'lem).
BAŞA DÖN
SABIR
Acıya katlanma, sıkıntı ve
meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği
yolda sebat etmeye sabır denir .
Sabır ruhun bir
melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere
katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için
gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah'ın emirlerini yerine
getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşrû olmayan istek ve
arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana
büyük elem ve keder veren bela ve musîbetlere karşı koyabilmek ve bunların
üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.
BAŞA DÖN
Bütün faziletlerin anası,
hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her
türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır
gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır. "Şüphesiz
Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir" (el-Bakara, 2/153, 155).
Sabrın sonu selamettir,
başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. Hz. Peygamber (s.a.s);
"Sabreden başarıya ulaşır' ; "Sabır başarının anahtarıdır"; "Sabır bir
ışıktır"; "Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir"; "Sana sıkıntı veren
şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır" buyurarak sabrın faziletini
anlatmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s);
"Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen
tahammüldür" (Buhârî, Cenâiz, 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı
zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır. Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve
zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek
saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez.Çünkü meşru
olmayan şeylere karşı sabretmek caîz değildir. Bunlara karşı içten elem
duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. Insanın kendi gücü ve iradesiyle
üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği
ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir.
Rasulullah (s.a.s); Ya Rabbi! Acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım" (Buhari,
Cihad, 25) diye dua etmiştir.
Bazı sıkıntılar vardır ki,
kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana
kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek
müminlerin özelliklerindendir. Nitekim Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerimde sabr-ı
cemili (güzel sabır) emretmektedir. (Yusuf, 12/18). Rasulullah (s.a.s) Sabr-ı
cemil şikayet edilmeyen sabırdır" buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği
zamanlarda sabırsızlık gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir
faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.
Kur'ân-ı Kerim'in
yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan
zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gâyesi,
beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak,
paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere
mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.
Mü'minler, çoğu zaman sırf
inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar;
çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. Işte bu
durumda sabır, mü'minin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Hz. Musâ'ya
inananlara Firavun eziyet etmek isteyince onlar: "Ey Rabbimiz, üzerimize
sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür" (el-Araf 7/126) diye duâ
etmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve
eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur.
Ibadetlerin nefsimize ağır
gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit
namaz kılar, sıcak yaz günlerinde hiç bir sıkıntı duymadan oruç tutarız.
Diğer ibadetler ve ahlâkî davranışlarda böyledir. Aşağıdaki âyetler bunu
göstermektedir:
"Her kim sabreder ve suç
bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir" (eş-Şurâ, 42/43); "Içinizden
mücahitleri ve sabredenleri belirtelim diye sizleri mutlaka imtihan ederiz.
Haberlerinizi de denetleriz" (Muhammed, 47/31).
Çoğu zaman insan nefsine
uyar; Allah Teâlâ'nın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak ona zor gelir,
nefse hoş gelen fena arzularını tatmin etmek ister, iyilik ve faziletlerden
kaçınır. Meselâ; cebindeki parasını eğlence ve zevkleri için harcamak, bir
yoksula vermekten daha hoş gelir. Bir çocuk için oyun oynamak, ders
çalışmaktan daha ilgi çekici görünür. Gezip tozmak, çalışıp kazanmaya tercih
edilir.
BAŞA DÖN
Işte bu durumda, insanın,
kendisine zor gelse bile, iyi olanı, faydalı olanı seçmesi, sabır ve
tahammülle onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır.
Ayrıca insanlar hayat
boyunca, bolluk veya yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel,
deprem, yangın gibi felâketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın
en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Teâlâ'ya isyana ve
nankörlüğe sürükler. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: "Doğrusu kim
Allah'tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik
edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz" (Yusuf, 12/90).
Peygamberler sabrın en
büyük örnekleridir. Çünkü onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır.
Dileğimiz Allah (c.c.)'ın bizi, "belâlarına çok sabreden ve nimetlerine çok
şükreden" kullarından eylemesi olmalıdır (Ibrahim, 14/5).
Sabrın sonu selâmettir.
Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin
başıdır. Sabırlı insan iyi insandır. Iyi işler yapıp birbirine hakkı ve
sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teâlâ haber vermiştir.
Sabır zafere giden yoldur (el-Asr, 103/1-3).
Peygamber Efendimiz;
"Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hakk sabırlı kılar. Sabırdan
daha hayırlı ve geniş bir nimet hiç bir kimseye verilmemiştir" (Tirmizi,
Birr, 76).
"Hoşlanmadığın şeye
sabretmende büyük fayda vardır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307)
buyurmuştur.
Ayrıca Cenab-ı Hakk şöyle
buyuruyor:
"Muhakkak sizi biraz
korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle
deneriz; sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/ 155).
Bu ve benzeri âyetlerden
Allah Teâlâ'nın insanları çeşitli sıkıntılara uğratarak imtihan ettiğini ve
bu imtihanı sabredenlerin kazandığını öğreniyoruz.
Sabırla bütün zorluklar
halledilmekte, her türlü engel aşılmaktadır. Onun için atalarımız: Sabırla
koruk, helva olur" demişlerdir.
Hz. Peygamber şöyle
buyuruyor:
"Mü'minin işi hayrete
şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mü'mine
özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına belâ
gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır" (Riyâzüs-Sâlihin, 1, 54).
Bizim için mutlaka hayırlı
olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın
dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet
edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama
onlar daima sabretmişlerdi. Kuran-ı Kerimde peygamberlerin sabrını dile
getiren pek çok ayet-i kerime vardır. Rasulullahın hayatı ise baştan sona en
güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev,
kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allahtan sabır dilemek ve sabırlı
olmaktır.
BAŞA DÖN
SAÇ BOYAMA
Insanların saçları genel
olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça,
kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment
vardır.
1. Melânin: Kahverengi
olup, küçük tanecikler halindedir.
2. Karoten: Sarı renkte
olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk
verir.
3. Hemoglobin: Kanın
kırmızı rengini bu pigment sağlar.
Pigment, güneşin
ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit"
denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi
vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme
çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment
oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler
kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin
yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda
melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.
BAŞA DÖN
Saçların rengini
koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi
beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği
olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden
normal rengini aldığı olur.
Diğer yandan yaşlılıkla
ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve
besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin
hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi
sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni
bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin
işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.
Saçının rengi açık olan
veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde
belirlemek mümkündür. İslam'ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel
görünme ve süslenmenin Allah'a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı
boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına
bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir
boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan
nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını)
boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî,
Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî,
Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir.
Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b ve Enes (r.anhüm) gibi
bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.
Diğer yandan kullanılacak
boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı
erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı
kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı
amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû Bekr'in yaşlı
babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören
Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve
siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b.
Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse
genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd
b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu
rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm
fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).
Boya malzemesi olarak
Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için
kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud,
Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32;
Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in
saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf kına ile boyadığını
nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).
Sonuç olarak erkek veya
kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap
görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir.
Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer
yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde
kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn,
Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII,
314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten
sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel
değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I,
224).
BAŞA DÖN
SADAKA-İ FITIR
Ramazan bayramı sadakası.
Buna zekatul-fıtır veya yalnız fıtır da denir. Yaratılış şükranesi olmak
üzere sevap kazanmak kasdiyle verilir. Fıtır sadakası Hicret'in ikinci
senesinde zekat farz olmadan önce vacib olmuştur. Hür müslüman ve asıl
ihtiyacından fazla nisap miktarı bir mala sahip olan kişilerin vermesi
gerekir.
Akıl ve büluğ şart
değildir. Akıl hastalarının ve delilerin velileri onların mallarından fıtır
sadakası verirler. Ramazanda oruç tutmamış olanlar da fıtır sadakası
verirler.
Sadaka-i fıtrın edasının
vakti, bayram sabahıdır. O günden önce ölen ve zengin iken fakir düşen
kimselere sadaka-i fıtır vacib olmaz. Bayram gecesi güneş doğmadan önce
doğan çocuğun fitresini vermek vacibtir. Fitre bayram sabahından önce ve
sonra her ne zaman verilse sahihtir ve eda olur; onun kazası yoktur. Fakat
müstehap olan sabah namazı ile bayram namazı arasında veya birkaç gün önce
vermektir. Fitreyi bayramdan sonra vermek caiz ise de, bir vacib
geciktirilmiş olacağından iyi değildir.
Sadaka-i fıtır, zekat gibi
malın değil, başın zekâtıdır. Bunun için asıl ihtiyaçlardan fazla olan malın
büyüyücü olması, üzerinden bir yılın geçmesi ve ticaret malı olması şart
değildir. Bayram sabahı nisaba malik olan kişiye bile sadaka-i fıtır
vacibtir. Nisap, gümüşe göre ikiyüz dirhem (561.2) gr. değerindeki bir
maldır. Nisap miktarı mal, sadaka-i fıtır vacib olduktan sonra telef olsa
yine fitre vermek lazımdır. Bu miktar bir mala sahip olan bir kimse kendisi
için, baliğ olmayan malsız çocukları için, hizmetinde bulunanlar için,
sadaka-i fıtır vermesi vacibtir. Hanımı ve büyük çocuğunun fitrelerini
vermesi üzerine vacib değildir. Fakat yanında bulunan büyük çocuğunun ve
hanımının fitrelerini kendilerine sormadan verebilir. Malı olan küçük
çocuğun fitresi kendi malından verilir.
Sadaka-i fıtır, buğday,
arpa, kuru hurma, kuru üzümden verilir. Buğday veya buğday unundan yarım sa',
(520 dirhem 1459 gr.), ötekilerden ise bir sa' (1040 dirhem 2918 gr.)
verilir (bak: Sa'). Bu dört maddenin herhangi birine göre vermek caizdir. Bu
miktar aynen verilebileceği gibi, kıymet olarak da verilebilir. Fakirin
menfaatine uygun olanı vermek daha faziletlidir. Sadaka-i fıtrın rüknü, onu
ehline vermektir. Zekat kimlere verilirse sadaka-i fıtırda onlara verilir.
Fitre yalnız bir fakire verilmeli, onu bir kaç fakire vermek için
parçalamamalıdır. Sadaka-i fıtır verirken niyet etmek gerekir. Ancak fakire
Sadaka-i fıtr olduğunu söylemeye gerek yoktur. Sadaka-i fıtr öncelikle
mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere göndermek
mekruhtur. Gönderilecek olan kişiler akraba veya daha muhtaç kişilerse
mekruh olmaz.
BAŞA DÖN
SAHİPSİZ
ARAZİ VE MÜLKE EL KOYUP, ONU İŞLETMEKLE DİNEN MÜLK SAYILIR MI?
İslam hukukuna göre
cahiliyyette ve İslamiyette ihya edilip işlenmemiş bir arazi, etrafına bir
duvar çekip işletilmekle temelluk edilmiş olur.
Yine bunun gibi Rum, Semud,
Ad gibi kavimlerden kalan arazi ihya ile temelluk edilebilir. Ancak İslam
Devleti müdahale etme hakkına sahiptir. İsterse temelluke mani olabilir.
İslam döneminde ve İslam
hakimiyeti altındaki arazi temellük edildikten sonra sahibi bilinmezse;
a) Hanefi ve Malıki
mezheblerine göre yine ihya ile temellük edilebilir.
b) Şafii mezhebine göre
beytulmal'e aittir.
c) Hanbeli mezhebine göre
ise; Kamu menfaatına uygun bir şekilde dağıtımı yapılacaktır (el-Fıkh'ul-İslami
ve edilletühü).
BAŞA DÖN
SAKAL
Yetişkin erkeklerin yanak,
çene ve yüzlerinin alt kısımlarında çıkan kıllar.
İnsanları en güzel şekilde
yaratan Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla kulluk görevlerini onlara
bildirdiği ve öğrettiği gibi, kılık-kıyafetlerini de belirlemiştir.
Allah Teâlâ, insanların
bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de
bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da
kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır.
Allah Teâlâ (c.c),
"Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi
yasakladığı şeyden de sakının" (el-Haşr, 59/7) ve "Allah'ın Rasulünde sizin
için güzel örnekler vardır" (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde
buyurduğu gibi, mü'minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın
bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)'un sünnetine uymalarını emretmiştir.
Rasulullah (s.a.s)'ın sünnetine uymak, İslâmiyet'i daha doğru anlamanın,
daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.
Allah (c.c)'ın:
"Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisa, 4/80) âyet
mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)'a itaatin her
şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine
sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.
Rasûlullah (s.a.s)
ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten
alıkoymuş; "Kim bir kavme benzerse, onlardandır" (Ebu Davud, Libas, 4)
hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda
mü'minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman
için taşıdığı önemi belirtmiştir.
Hz. Aişe (r.anha)'den
rivayet edilen bir hadislerinde "On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek;
sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu
temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak;
koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su
ile pak eylemektir" (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine,
I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, "Bıyıkları Çok kısaltın,
sakalları ise bırakın"; "Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın,
sakalları çoğaltın"; "Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere
benzemeyin " (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve
mü'minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.
Sakal, hadiste de
buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha
önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid Hadislerde
sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir.
Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her
devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü'minler bu tabii hali benimsemişler ve
kendilerinde uygulamışlardır.
Bu Hadislerden
anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını
bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının
sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber
(s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam
Malik, "Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar
bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın
kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı
yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır" der. İmam
Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre'den nakledilen tatbikata dayanılarak
bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.
Dürrül-Muhtar'da sakalın
bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde,
ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.
BAŞA DÖN
Sakal bırakmak ve buna
bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere
varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek
haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine
göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak
farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin
cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s)
bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya
mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için
olurlar. "Sakalları bırakın " emri de sakal bırakmanın farz olmasını
gerektirir.
b) Aynı şekilde, Hz.
Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı
traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.
c) Sakal traşı, Nisa
süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah'ın yarattığı şeyi değiştirmek
demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır. d) Sakal,
erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler
kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen
yasaklanmıştır.
Sakal bırakmak sünnet,
traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi,
Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi
zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.
a) Hadis-i şerifteki emir,
sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber
(s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını
emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay
bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.
b) Müşriklere din ve
imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili
hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)'de rahiplerinkine
benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak
yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.
c) Örf ve âdetlerde bile
olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine
sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok
rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.
d) Peygamberlerin
sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya
müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre
bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi
görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel
âdetleri tavsiye etmiştir.
Sakal bırakmak müstehap,
(sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler:
Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber'in insan
olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal
bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in gelenek
kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevdid de denir. Mahmud
Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu
şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı
mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm
terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.
Sakalın adeta bir parçası
olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)'den üst dudağının kenarları
görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler
vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de
sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.
Ancak bıyıkların yan
taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir'a
şerhinde Hz. Ömer'in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun
bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.
(Sakal ve bıyığın
hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113,
V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea,
II, 44-46; Şerhu'n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü't-Tâlıbin,
II, 340; Fethü'r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229;
İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109;
Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. AbdülKadir Şener),
51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı'fail-Iihye).
BAŞA DÖN
SAKAL
BIRAKMAK İÇİN HANIMDAN İZİN ALINMALI MI?
Sakalı seyrek olanların
sakal bırakması nasıl olacak? Kesmesi mi daha doğru? Sakal bırakırken
hanımlara sorulması gerekir mi?
Sakal bırakmamaya şerî bir
sebep yoksa seyrektir diye sakal bırakmamak olmaz. Sakalı seyrek olandan
istenen de seyrek sakal bırakmasıdır. Herhalde ona, "Niçin filanca gibi gür
sakal bırakmadın?" diye sorulmayacaktır. Sakal bırakmaktan gaye, yakışıklı
olmak olsaydı öyle bir şey denebilirdi. Halbuki sakalı Allah Rasulü
Efendimiz "fıtrat" tan, yani Allah (cc)'ın seçtiği ve görmek istediği
yaratılış biçiminden olarak nitelemiş (bk. Müslim, taharet 56; Ebu Davûd,
taharet 29; Nesâi, zinet 1), Allah da fıtratını değiştirilmesi için
ugraşanların cehennemlik olduklarını bildirmiştir (K. Nisâ (4) 117-121).
Fıtratın gereği olan bir konuda hanımdan ya da herhangi bir kimseden izin
istemek ise birisinin malı için bir başkasından izin istemesine benzer.
Rasûlüllah Efendimiz (sav) "yaratana isyan söz konusu olduğunda, yaratılana
itaat edilmez" hadisi şerifiyle bu konuya ışık tutar. Tıpkı bunun gibi,
meselâ kadın da başını kapatmak için kocasından izin almak zorunda Ancak
farzla sünnet tearuz ettiğinde farzın tercih edileceği de ittifakla kabul
edilen fıkhî bir esastir.
BAŞA DÖN
SALÂT VE
SELÂM'I KISALTARAK YAZMAK
Peygamber efendimizin ismi
geçtikten sonra "Sallallahü aleyhi ve sellem" kısaca (s.a.v.),şeklinde
yazmanın hatalı olduğunu söylüyorlar, doğru mu?
Alah Rasûlü'nün adı
anıldığında "Salât ve selâm" okumak; "Şüphesiz Allah ve O'nun melekleri
peygambere "salât" ederler. Ey inananlar, siz de onâ teslimiyette salât ve
selâm edin (el-Ahzâb 33/51l)" âyetinin gereğiolarak farzdır denmiştir.
Rasûlüllah'ın kendisi de: "asıl cimri, yanında, ben anıldığım hâlde bana
salât okumayandır" (30 Bu ve benzeri hadisler ve kaynakları için bk.
el-Hindî I/488 vd. "Yanında anıldığım halde bana salât okumayanın burnu
yerde sürünsün"... (32 agk. Ayrıca, Elmalı VI/3923) buyurmuştur. Bir
mecliste defalarca ismi anılırsa bir defa salât ve selâm yeterlidir,
diyenler varsa da, doğru olanın, her seferinde söylemenin vâcip olmasıdır.
(33 agk.) Onun ismini yazmakla söylemek arasında saygı bakımından bir fark
yoktur. Yani "salât ve selâm"i yine yazmak gerekir. (34 Kâdihân NI/422)
Ancak yazının, konuşulan sözlerin bir işareti ve bir rumuzu olduğunu ve (sa.,
s.a.v.) gibi işaretlerin de, meselâ "Alleyhissalâtü ve's selâm"dan başka
türlü okunamayacağını hesaba katarsak, bu rumuzları yazanın bu görevi yerine
getirmiş olacağını söyleyebiliriz. Çünkü mühim olan, okuyanın, Allah
Rasûlü'nün ismi anıldığında bu saygı duasını kasıtlı olarak söylemesidir,
yoksa hiç düşünmeden okuması değildir. Ancak tercih yapmak gerekirse, açıkça
yazmanın, rumuz halinde yazmaktan daha iyi olacağı söylenebilir. Hadis
nakletme edebini anlatan kitaplarda da böyle söylenir.
SALÂT" VE "SELÂM"I TEKRARLAMAK
Kitap okurken yahut sohbet
yapılırken Rasûlüllah'ın (s.a.) Ismi geçtiği her yerde "salât-ü selâm"
getirmeli miyiz?
Bir mecliste bir konu
konuşulur ya da bir kitap okunurken, Rasûllüllah'a bir defa "salât'ü selâm"
okumak yeterlidir, diyenler vardır ama, en güzeli her defasında
söylenmesidir. Suyûtî"yi vefatından sonra rüyasında cennette gören bir
dostu, bu makama ne ile eriştiğini sorunca, "Şu kadar bin hadis yazdım
Rasûlüllah'tan, ya da, Râsûlüllah buyurdu, denen her yerde ona salât ve
selâmı ihmal etmedim. Işte bu makama erişmemin sebebi budur." dediği
nakledilir.
BAŞA DÖN
SALİH VE TAKVA SAHİBİ KİMSELERİN İLHAMI İLİM SAYILABİLİR
Mİ, BİR BAŞKA İFADEYLE İLHAM İLİM İÇİN BİR KAYNAK SAYILABİLİR Mİ ?
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in
inancına göre ilmin vasıta ve kaynakları üçtür. Bunların dışında elde edilen
herhangi bir şey zan ifade eder.Vasıtalar:
1- Sağlam olan beş duyu.
Yani görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları.
Allah Teala bu beş duyudan
herbirini kendini has şeyleri idrak etmesi için yaratmıştır. Kısacası
görülebilen şeyler görme duyusu ile, işitilebilen şeyler işitme duyusu ile,
koklanabilir şeyler koklama duyusu ve tadılabilen şeyler tatma duyusu ve
nihayet dokunulabilen şeyler de dokunma duyusu ile idrak edilebilir. Biz
şartlarına riayet etmemiz halinde ve bu duyuları yerinde kullandığımız
taktirde bunlar aracılığıyla ilim sahibi oluruz.
2- Doğru haber. Doğru
haber de ikiye ayrılır: Birincisi, mütevatir haberdir. Yani Yalan söylemek
için anlaşma yapıp ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat yolu ile gelen
haberdir. Şayet bu haber el değiştirirse mütevatir olabilmesi için her
tabakada böyle bir cemaatin bulunması gerekir.
Tevatür için habercilerin
iman veya salahı şart değildir.
İkincisi, Peygamber
(s.a.v.)'in sözüdür. Çünkü Peygamber (s.a.v.) yalandan masum olduğuna göre
sözü kesinlik arzeder. Bunun için Saadet asrında yaşayıp peygamberin sözünü
duyan kimsenin işittiği şeyin doğruluğuna iman etmesi gerekir. Kısacası
Resulüllah'ın sözü işiten kimse için kesin bir bilgi kaynağıdır. Aynı
doğrultuda Resulüllah'dan (s.a.v.) tevatüren rivayet edilen bir şey de bilgi
ifade eder. Ancak tevatür derecesinde olmayan ve peygambere isnad edilen bir
hadis bilgi değil zannı ifade eder. Yalnız bazan peygamberin sözünde değil
rivayet sabit olmadığından ravinin rivayeti açısından zannı ifade
etmektedir.
3- Akıl'dır.Akıl insana
has bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde idrak etme imkanına
kavuşabilmektedir. Ancak akılla idrak edilen şeyler de iki kısma
ayrılmaktadır.
1- Bedihi.
2- Kesbi.
Bedihi, yani açıkca sabit
olan şeyler. "Ateş sıcaktır”. "Yer altımızdadır”, gibi. Kesbi ise "Ateş olan
yerde duman görülür" gibi.
İlham ve keşif gibi şeyler
ilim sayılamazlar ve hüccet teşkil etmezler. Dolayısıyla salih ve takva
sahibi kimselerin ilham ve keşfe dayanarak bir şey söylemeleri bilgi ifade
etmez, ancak işaret ve zan olabilir.
BAŞA DÖN
BİR KİMSE İÇKİ İÇİP SARHOŞ OLUR VE BUNUN NETİCESİNDE
ZEVCESİNİ BOŞARSA BOŞANIR MI?
Bir kimse hasta olur,
sarhoşluk veren ilaçtan başka bir ilaç bulamadığı için onu içer veya zorla
kendisine içki içirilir ve bunun neticesinde sarhoş olup karısını boşarsa
dinen karısı boşanmış sayılmaz (al-Mühezzeb, Mecma'ül-Enhur).
Ama mazereti olmadan içki
içip sarhoş olursa karısını boşadığı takdirde Hanefi ve Şafii mezheplerinin
Cumhur-u ulemesına göre zevcesi boşanmış sayılır(al-Mühezzeb, Mecma'ül-Enhur).
BAŞA DÖN
SARIK
Başa giyilen giysiler
(başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya şala verilen ad.
Başı soğuk ve sıcaktan
korumak ve daha güzel görünmek için erkekler, eski zamanlardan beri
başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik şekil ve renklerde kumaşlar
sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve âdetlere, milletlere, dinlere,
sosyal ve dini statülere göre değişik sarık şekilleri vardır. Arabistan çöl
ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da başlarına sarık sarıyorlardı.
Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm öncesinde olduğu gibi Islâmdan
sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak kullanmışlardır. Hz.
Peygamber'in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye ettiği özel bir sarık
şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam edilmiştir.
Tirmizî'nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark, başlıkların üzerine
sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine Tirmizî'nin bildirdiğine
göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)'e aid oluşunda şüphe
olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen hadis anlamına
gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği tam
bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve
olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve
Ashab-ı kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah
(s.a.s)'in siyah bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu
arasına sarkıttığı (Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde
rivayetler vardır. Fakat sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir
âdet ve alamettir. Zamanla sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline
dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda,
sadece müslümanlar başlıklarına sarık sarabilirler; gayr-i müslimler sarık
kullanamazlar, ancak kendi özel kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî,
askerî, ilmî vb. statülere göre farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım
1925'te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka giyilmesi) kanunu ile erkeklerin
şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca sarık da yasaklanmış oldu.
Hz. Peygamber'in günlük
kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor, ibadet için ilave bazı özel giysiler
giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da böyledir. Sarıkla kılınan namazların
sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu hakkında rivayet edilen hadisler
sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis kaynaklarında görülmeyen,
sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı Deylemî'nin el-Firdevsi, Ibn
Asâkir'in Tarihu Dımeşk'inde rivayet edilen; "Sarıkla kılınan namaz,
sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız 70 cumaya bedeldir.
Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve güneş batıncaya
kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",
"Sarıklı kılınan iki
rekat, sarıksız 70 rekattan daha hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin
sevap vardır" hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî,
Ibn Arrâk, Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada
uzman olan hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma
olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır:
1. Bu uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm
akl-ı seliminin kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç
birisi güvenilir hadis kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya
hadis uyduran kimselerdir. Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten
kopararak basit şekillere ve tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını
önlemektedir. Fazilet, namaz kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü
ile, huşû içinde namaz kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak:
Nâsiruddin el Elbani, Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)
BAŞA
DÖN
SARIK
SARAR VEYA BAŞINA TAKKE KOYAR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Sarık ve takke mübah
şeylerdendir. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zira
İslam dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti
getirmemiştir. Yeter ki küfre Şi'ar olarak kabul edilen şey başa konulmasın
(Papazlara has olan külah gibi). Yalnız namaz için başka sarık sarmak herkes
için sünnettir. Allah'ın Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan
iki rekat namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rek'attan daha hayırlıdır”.
Bunun için namazda sarığı ihmal etmemek daha uygundur. Sarığın kaç metre
olması hakkında bir şey varid olmamıştır. O örfe bağlı bir şeydir. Takkenin,
sarığın yerini tutup tutmadığı hakkında ihtilaf vardır. İbn Hacer'e göre,
sarığın yerini tutmaz. Buğyetü'l-Müsterşidin isimli kitapta kayd edildiğine
göre onun yerini tutar.
BAŞA DÖN
SARIK,
SAKAL, BIYIK BİR ÖRF MÜDÜRLER, YOKSA İSLAMÎ Şİ'ÂR MIDIRLAR?
Bu soruda adı geçen sakal,
bıyık ve sarığı ayrı ayrı ele almak gerekir:
a- Sarık: Sarığı, namaz
sarığı şeklinde düşünmek gerekir. Ancak hemen kaydedelim ki, sarıkla kılınan
namazın faziletinden bahseden bütün hadisler, ya "Mevzû'dur, ya da "Sâbit
değildir" damgasını yemişlerdir." Fakat bu, sarıkla namaz kılmanın memnu'
olduğu ya da genel olarak sarığın şiar olmadığı anlamına gelmez. Gerçi
namazın bir sünneti olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Allah Resûlü'nün
sarıkla namaz kıldığı sabittir. . Bahsi geçen görüş sahipleri de bunu sünnet
derecesinde değerlendirmişlerdir.
Fakat genel olarak,
sarığın bir Islâm şiarı olduğunda çoğunluk müttefiktir. Bazan hadis olarak,
bazan da Hz. Ali'ye nisbeten söylenen,"Sarık Arabın tacıdır" anlamındaki,
sarığı kavmî bir şiar olarak gösteren haber ve bütün benzerleri, mevzuat
kitaplarında yer alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir. (Muhammed Tâhir b.
Ali el-Hindî, age.156. )
Ebû Davûd'un ve daha
başkalarının rivayet ettikleri: "Müşriklerle bizim aramızdaki fark, kalan
süveler üzerindeki sarıklardır" hadis-i şerifi, her ne kadar sahihlik
derecesini ihraz etmiş değilse de, bir çok rivayetlerle desteklendiği için,
zayıf olarak da görülmemiştir. Meselâ Süyûtî, mezkûr hadisi andıktan sonra,
Beyhakî'nin rivayet ettiği "Sarık sarın, sizden önceki milletlere muhalefet
edin" hadisi ve yine Beyhakî'nin tahrici olan, "Size sarık gerekir, çünkü o
meleklerin simasıdır (görünümüdür)" hadisini buna sahid olarak zikreder. (Suyûtî,
el-Le'âli'l-mesnû'a, N/260. ) Ibn ‚Asâkir, Tarih'inde Imam Mâlik'in,
"Sarığın terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy bitmemişken sarık sardım"
(el-Münâvî, age. IV/225.) sözünü nakleder.Imam Suyûtî, sadece siyah renkle
alâkalı bir sadette ve tek bir yerde, Resulullah'ın ve sahabenin sarık
giydiklerine dair elliye yakın rivayeti verir. (Süyûtî, el-Hâvî, I/110-121.)
Keza Hz.Cebrail'in sarıklı olarak indigi, meleklerin sarıklı olarak yardıma
geldikleri hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar olduğunu gösterir.(Bk.
Süyûtî, age. N/196.)Yine Resulullah'ın kendisini temsilen gönderdiği
kimselere bizzat kendi eliyle sarık sarması, (Bk. Süyûtî, age. I/118)şeklî
temsilin de matlup olduğuna bir delildir.
BAŞA DÖN
el-Münâvî, "Sarık
peygamberlerin sünneti, nebilerin de sâdâdin âdetidir." der.Ibnü'1-Arabî'de
"Sangin, başın sünneti, peygamberlerin ve sâdâtin adeti" olduğunu
söyler.Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki, yahudiler ve
hiristiyanların da sarık giymeleri halinde, onlara muhalefetin, sarığı
terkle değil, rengini değişik tutmakla olduğu söylenmiştir.Allâme Muhammed
Bahît bu konuda yazdığı müstakil bir risâlede, sarık hakkındaki haber ve
uygulamaları naklettikten ve Abdullah b. Ömer'in "Sarık sünnet midir?"
sorusuna "Evet!" cevabını verdiği naklettikten sonra, "Bütün bunlardan
anlaşılmış oldu ki, sarık giymek bir sünnettir; sarık müslümanların şiaridir;
müslüman başkalarından onunla ayrılır." hükmünü veriyor. (Ancak sarığın,
dinin esasından olan bir şiar olmadığı, terkedilmesiyle dinin yıkılmış
olmayacağı da açıktır. Öyleyse sarığı ihtirazî bir şiar değil de, vakiî bir
şiar olarak değerlendirmek daha doğrudur denebilir.)
Sakal
Sakal: Sarığa göre daha
özel bir durum arzeder. Zira sakalın bırakılması ve salıverilmesi
hususundaki hadis-i şerifler, son derece sahih olmaları yanında, sayıca da
çoktur. Sakalı âmir olan bu haberlerden başka Müslim, Ebu Davud ve daha
başkalarının rivayet ettikleri ve on şeyin fıtrattan olduğunu bildiren,
sakalı da bunlardan birisi sayan hadis-i şerif (Müslim, tahâret, 56; Ebû
Dâvûd, tahâret, 29; Tirmizî, edeb 15, Nesaî zîne, 1; Ibn Mâce, tahâra, 8;
Ahmed b. Hanbel, VI/l37.) kanaatimize göre sakalın bulunması gerektiği
hususunda şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. Yani, sakal fıtratın
gereğidir. Bir başka deyişle, Allah'ın kendi yaratışı olarak görmek istediği
şeklin de tamlayacısıdır. Kadının saçına saç takması, kaşlarını alması,
vücutta kalıcı döğmelerle süslenmeler yapması... Hep fıtratı bozdukları
gerekçesiyle yasaklanıyor, lânet ediliyor; dişlerini güzellik için
seyrelten, keza yaratılış yani fıtratı bozduğu için lânete uğruyordu. (Aynî,
Umdetü'l-Kâri; XXN/66. ) Sakal da fıtrattan olduğuna göre, aynı gaye ile
traş edilmesi, onlar gibi nehyedilmiş olur.
Ebu Davud sârihi Mahmud
Muhammed Hattâb es-Sübkî, sakalı emreden on kadar sahih hadis zikrettikten
sonra, aksine delil olmadığı için, bu emirlerin vücûb ifade ettiğini, bu
yüzden sakalı kesmenin dört mezhebe göre de haram olduğunu söyler. (Hattâb
es-Sübkî, el-Menhel,I/186. ) Daha sonra da dört mezhepten çeşitli fukahanın
görüşlerini naklederek, söylediklerine destek arar. Kezâ bir kabzeden az
olan sakalından almanın muhameslik ve bazı Magribliler'e benzemek olduğunu,
bir kabzeden fazlasının ise alınması gerektiğini delilleriyle anlatmaya
çalışır. (Aynı kaynak. )
Bıyık
Bıyık: Bıyık çoğu zaman
sakalla beraber zikredilmiş ve bıyık için bazen "Kass" bazen da "Ihfa"
istenmiştir. Birisi kısaltmak, diğeri ise tamamen kesmek demektir. Meselâ
Tahavî, bıyığı kısaltmanın güzel, kazıtmanın ise sünnet olduğundan daha
güzel olduğunu söylemiş, Ibnü'1-Kasim da Mâlik'ten kazıtmanın müsle
olacağını, ihfayı aşırı kısaltmak şeklinde anlamak gerektiğini bildirmiştir.
Binaenaleyh, bıyığı kesmekle, dudakları kapatmamak üzere uzatmak arasındaki
tercih kişiye aittir denebilir. Ya da her iki emre imtisal için bazan kesip
bazan kısaltmak tavsiye edilebilir. (Hattâb es-Sübki; age. I/185'(ten bazı
tasarruflarla)) Ancak bütün bunlar, sakalla beraber olarak düşünülen bıyığın
durumudur. Sakal yokken bıyığı da kazımak, kadına benzemek sayılacağından,
muhanneslik olması itibariyle ikinci bir mahzurlu iş olmalıdır.
BAŞA DÖN
SARIKLA İSLAM'IN İLGİSİ NEDİR?
Sarığın İslam'ın bir şiari
(görüldüğünde Islâm'ı hatırlatan bir işaret) olduğunu Islâm alimleri tescil
etmişlerdir. Rasulüllah Efendimiz (sav)'in sarık sardığı ve sarıkla namaz
kıldırdığı sabittir. Ama sarık, namazın değil, İslam'ın şiarıdır. Yani
sadece namaza has bir kiyafet değildir. Namazda saranlar, başka yerlerde
saramadıklarından, hiç olmazsa bu şiarı namazda gösterebilme düşüncelerinden
ötürü bunu yapıyor olmalıdırlar. Gerçi sarığın, namazın bir sünneti olduğunu
söyleyenler de vardır (Ramlî, Fetavâ (Heytemî ile beraber), 28,117). Fakat
sarıkla kılınan namazın faziletinden sözeden hadisler, ya mevzudur
(uydurma), ya da asılları yoktur. Diğer yönden, bazan hadis olarak, bazan da
Hz. Ali'ye nisbeten söylenen, "sarık Arap'ın tacıdır" anlamındaki, sarığı
kavmi bir şiar olarak gösteren haber ve benzerleri, mevzuât kitaplannda yer
alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir (Örnek olarak bk. Aclüni, kesfu'1-hafa,
N/94). Ebu Dâvud'un ve daha başkalarının rivayet ettikleri: "Müşriklerle
bizim aramızdaki fark, kalensüverler üzerindeki sarıklardır", hadisi her ne
kadar sahihlik derecesine ulaşmış değilse de birçok rivayetlerle
desteklendiği için zayıf da sayılmamıştır. Meselâ Imam Suyutî, "sarık sarın,
sizden önceki milletlere muhalefet edin" hadisi ile, "size sarık yaraşır,
çünkü o, meleklerin simasıdır" hadisini buna şahid olarak zikreder (Suyuti,
el-Leâli'1-masnu'a, N/260). Ibn Asâkir Tarih'inde Imam Malik'in "sarığın
terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy bitmemişken sarık sardım" (Münâvî,
Feyz, NV/225) dediğini nakleder. Suyûtî, sadece siyah renkle alâkalı bir
sadette ve tek bir yerde Rasulüllah (sav)'in ve sahabenin sarık giydiklerine
dair elliye yakın rivayet verir (Suyuti el-Havî, I/110-121). Yine Cebrâil'in
sarıklı olarak indiği, meleklerin sarıklı olarak yardıma geldikleri
hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar olduğunu gösterir. Rasûlüllah
(sav)'in kendisini temsilen gönderdiği kimselere, bizzat kendi eliyle sarık
sarması şeklinde temsil etmenin istendigine bir delildir. Münavi; "sarık
peygamberlerin sünneti, nebilerin ve sâdâtın adetidir" der. Ibnü'I Arabî de,
sarığın başın sünneti, peygamberlerin ve sadâtın âdeti olduğunu söyler.
Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki, Yahudiler ve Hiristiyanların
da sarık giymeleri halinde, onlara sarığı terk etmekle değil de rengini
değişik tutmakla muhalefet edilmesinin söylenmesidir. Allâme M. Bahît bu
konuda yazdığı müstakill bir risalede sarık hakkındaki haber ve uygulamaları
naklettikten ve Ibn Ömer'in, "sarık sünnet midir?" sorusuna "evet" cevabını
verdiği aktardıktan sonra, "bütün bunlardan anlaşılmış oldu ki, sarık giymek
bir sünnettir; sarık müslümanların şiarıdır, müslüman başkalarından onunla
ayrılır" hükmünü verir. Ancak sünneti sünnet olarak görmek ve farza ya da
vacibe engel olduğu yerde farzı ya da vacibi tercih etmek gerektiğini de "nasların
tearuzu" çerçevesinde iyi bilmek gerekir.
BAŞA DÖN
SATRANÇ
Iki kişi arasında, altmış
dört kareye bölünmüş dört köşe tahta üzerinde onaltışardan otuz iki taşla
oynanan, yargıya ve zekâya dayanan bir oyun. Satranç, eskiden beri
düşünmesini ve zihnini işletmesini seven kimselerin zevk aldığı bir oyundur.
Bazı tarihçilere göre
satrancı ilk defa, Truva'nın kuşatılması sırasında askerlerin oyun oynayıp
vakit geçirmeleri için Palamides adında bir komutan bulmuştur.
BAŞA DÖN
Arap kaynaklarına göre,
satranç, Hindistan'da genç bir prense ders veren bir Brahman rahibi
tarafından, kralların bile tek başına hiç bir şey yapamayacağını,
başkalarının yardımına muhtaç olacağını göstermek için düzenlenmiş bir
oyundur. Bu oyun çok beğenilir ve rahibe bir ödül verilmek istenir. Rahip,
satrancın her karesi için bir öncekinin katıolan sayıda buğday tanesi
verilmesini rica eder. Ancak hesabı yapılınca altmış dört karenin katlarına
isabet eden buğday tanelerinin bütün dünya kıtalarının yetmiş altı kat daha
geniş toprak parçasına buğday ekilse, bunların toplam ürünü kadar tuttuğu
hesaplanır.
Satranç oynamanın Islâmî
hükmü onun kumar sayılıp sayılmaması ile yakından ilgilidir. Islâm fakihleri
kumar çeşitlerinin haramlığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü Kur'an-ı
Kerim'de şöyle buyurulur: "Sana şarabın ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki:
Bu ikisinde büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak
bunların günahı, kazandıracağı faydadan daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219).
Kendisinde, oynayanlardan bir taraf için kazanç, diğer taraf için zarar
bulunan her oyun haram kılınan kumar niteliğindedir. Bu, tavla, satranç ve
benzeri oyunlardan olabilir. Günümüzde yaygın olan piyango oyunları da bu
kapsama girer. Bunların bir hayır amacı taşıması veya mücerret kazanç için
oynanması, hükmü değiştirmez. Bunlardan elde edilen kazanç (habis, pis,
kirli) kazanç" sayılır. Hadiste:" Âllah temizdir, ancak temiz olanı sever"
(Müslim, Zekat, 64; Tirmizî, Tefsîru Süre, 3/26) buyurulmuştur.
Satranç haram olan kumara
vesile yapılarak oynanırsa, haram olduğunda fukahanın icma'ı vardır. Çünkü
harama alet olmuştur. Harama alet olan şey ise haramdır. Ama kumar sayılacak
bir şekilde oynanmıyorsa, yâni araya bir şeyler koymadan, sırf zihin
jimnastiği olmak veya yarışma yapmak için oynanıyorsa, bu konuda Islâm
hukukçuları farklı görüşler belirtmişlerdir.
Şiîlerden Imamıyye ve
Zeydiyye'ye göre, ne şekilde oynanırsa oynansın, satranç, haramdır (el-Huliyy,
Şeraiul-Islâm, II, 9; Ibn Miftâh, Şerhul-Ezhâr, IV, 383).
Hanbeli hukukçuların sahih
olan görüşü de satrancın her ne olursa olsun haram olduğu şeklindedir. Ancak
Hanbelîlerin diğer görüşüne göre, oynarken araya bir şey konmazsa, farzı
terke ve haramı işlemeye sebep olmazsa satranç oynamak mekruhtur. Buna bağlı
olarak satranç aletini alıp satmak da haramdır (Ibn Kudame, el-Muğnî, IX,
171).
Hanefî ve Malıkilere göre
satranç tahrimen mekruhtur yani harama yakındır (el-Bâci, el-Münteka, VII,
278; Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
BAŞA DÖN
Haram olduğunu söyleyenler
şu delilleri ileri sürüyorlar:
Ey iman edenler; şarap,
kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları şeytan işi birer pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap ve kumar yolu ile
aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el Maide, 5/90-91) âyetine göre
satranç haramdır. Bu âyetin tefsirinde Imam Kurtubî şöyle der: "Bu âyet
kumara alet olsun, olmasın tavla ve satranç oynamanın haram olduğuna delâlet
etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ şarabı haram kıldığı zaman, Ey iman edenler,
şarap, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" buyurdu. Bunun gerekçesi olarak da
şunu gösteriyor: "Şeytan şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin
salmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. " Demek ki azı,
çoğunu yapmaya sevkeden, oynayanlar arasına kin ve düşmanlık girmesine sebep
olan ve Allah'ın zikriyle namazdan alıkoyan her oyun, aynen şarap içmek
gibidir. Bu da o oyunun haram olmasını gerektirir. Şayet, "şarap içmek
sarhoşluk verir ve içen namazı kılmaya güç yetiremez. Tavla ve satranç
oynamakta bu yoktur" denilirse buna şöyle cevap verilir: "Allah, şarapla
kumarı, haram olma bakımından aynı manâ içine aldı ve insanlar arasında kin
ve düşmanlık salmak, Allah'ın zikri ile namazdan alıkoymak gibi vasıf larla
vasıf ladı. Şu bilinen bir şeydir ki şarap sarhoşluk verir, fakat kumar
sarhoşluk vermez. Ancak mahiyetleri değişik olmakla beraber, Allah katında
bu ikisi haram olmak bakımından aynı seviyededir.
Aynı şekilde şarabın azı
sarhoşluk vermez. Nitekim tavla ve satrancı oynamak da sarhoşluk vermez.
Sonra da şarabın çoğunun haram olduğu gibi azı da haram olur. Bu durumda
sarhoşluk vermese dahi tavla ve satranç oynamak şarap gibi haramdır.
Bunlarla oyuna başlandığında insana gaflet gelir. Kalbi etkisi altına alan
bu gaflet, bir tür sarhoşluk verir. Şarap sarhoşluk vermek suretiyle
namazdan alıkoyduğu için haram olmaktadır; Tavla ve satranç oynamak da önce
insanı gaflete sevkedip oyalamakta ve dolayısıyla namazdan alıkoymaktadır" (Kurtubî,
el-Cami' li Ahkamil-Kur'an, VI, 291).
Ebû Bekr b. el-Esrem,
el-Cami' isimli eserinde Vâsile b. el-Eska' (r.a)'dan şu hadisi rivayet
eder: Rasûlüllah (s.a.s):
"Her gün ve gecede Cenabı
Hak mahlûkatına üç yüz altmış defa (rahmet) nazarıyla bakar. "Şah"
diyenlerin bu bakıştan nasibi yoktur" buyurur.
Bilindiği gibi satrançtaki
taşlardan birisinin adı şahtır ve oynanırken sık sık "şah!" kelimesi
kullanılır.
Deylemî, Enes (r.a)'den
Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Satranç oynayan
mel'undur".
Bu konuda hadis olarak
nakledilen başka sözler de vardır, ancak bunların sıhhati şüpheli
görülmektedir. Zira satranç Rasûlüllah (s.a.s) döneminde bilinmiyordu. O,
Sahabe döneminde ortaya çıktı (Ibn Hacer el Heytemi, ez-Zevâcir, II/320).
Ibn Ebî Şeybe, Ibnül-Münzir
ve Ibn Ebî Hatim, Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Tavla ve
satranç kumardandır" (ez-Zuhayli, el-Fıkhul-Islâmî, Dımaşk 1985, III,
572-573).
Abd b. Humeyd de Hz.
Ali'nin şu sözünü rivayet etmiştir: "Satranç acem (Arab olmayan)ların
kumarıdır" (Şevkânî, Neylül-Evtâr, VIII, 108).
Ebû Mûsa el-Eş'arî şöyle
demiştir: "Hatalı kişiden başkası satranç oynamaz."
Ibn Abbas'a sorulduğunda
şöyle dedi: "O, kumarın en şerlisidir" (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 321).
Satranç konusunda rivayet
edilenlerin en sıhhatlisi Hz. Ali'den rivayet edilenlerdir (Ibn Kudâme, el-Muğnî,
IX, 121).
BAŞA DÖN
Şafiîlere göre satranç
tenzihen mekruhtur, haram değildir. Mezhebin sahih görüşü budur. Bunlara
göre satranç tavladan hafiftir. Tavlanın özünde, fal oklarında olduğu gibi,
atmak vardır. Satrançta ise düşünme temel esastır. Bu da savaş taktiğini
öğrenmekte faydalıdır. Yine Şafiîlere göre satranç aletini alıp satmak
mekruhtur (Nevevi, el-Mecmu', IX, 244; Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 326).
Zahirîler'de satranç
mubahtır. Ibn Hazm, satranç hakkında nakledilen rivayetlerin sıhhatini kabul
etmemektedir (Ibn Hazm, el-Muhallâ, IX, 55-61).
Müfessir Alûsî ise, tavla
ve satrancın, hatta çocukların oynadığı ceviz, bilye, bezik ve kur'a oyununu
kazanma ve kaybetme duygularını hortlattığı için haramdır ve kumarın bir
çeşididir (Alûsî, Ruhul-Meanî, II,114) demektedir.
Hanefîlerden Imam Ebû
Yusuf'a göre de satranç mubahtır (Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
Hanefilere göre Ibn Abbas,
Ebû Hureyre, Ibn Sîrîn, Hişam b. Urve, Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr
gibi Sahabe ve Tabiîn satrancı mubah görmüşlerdir (Yusuf el-Kardavî,
el-Helâl vel-Harâm fil-Islâm, s. 217).
Malıkîlerden Ibn Kudâme,
Şafiîlerin "savaş taktiğini öğretir" şeklindeki ifadelerini şöyle
reddediyor: "Satranç oyununda böyle bir maksat yoktur. Oynayanların çoğu ya
sırf oyalanmak veya kumar kastıyla oynarlar.
"Satrançta temel esas
savaş taktiğini öğretmektir" Sözlerine şu cevabı veririz: "Böyle bir kasıt
olmayıp sadece insanı bol bol meşgul edip Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymaktan başka bir faydası yoktur" (Ibn Kudâme, el-Muğnî; IX, 171).
Satrancı mekruh ve mubah
görenler de bunun için bir takım şartlar ileri sürmektedirler. Bu şartlara
uymadığı takdirde onlara göre de haramdır:
1- Hanbelîler gibi,
haramlığına inanan birisi için, harama yardımcı olduğundan dolayı haramdır.
2- Oynarken namazı
geçirmemek gerekir. Çünkü bu çeşit oyunlar vakit hırsızıdır. Namaz geçirmeye
sebep olursa, bu, haram olur.
3- Düşük karakterli
kimselerle oynanmamalıdır.
4- Kin, düşmanlık ve yalan
yere yemin etmeye sebep olmamalıdır.
Oyun heyecanına kapılıp
sövmekten, çirkin sözler söylemekten kaçınılmalıdır (Ibn Hacer, ez-Zevâcir,
II, 326-327).
BAŞA DÖN
SATRANÇ
OYNAMANIN ISLÂMÎ HÜKMÜ NEDIR? ZİHNİ ÇALIŞTIRMAK İÇİN OYNANABİLİR Mİ?
Sâtranç Hint kaynaklı, çok
eski bir oyun olmakla beraber, müslümanlar onu Ömer Efendimizin halîfeligi
döneminde, Iran kanalıyla öğrenmişlerdir. Yani satranç Resûlullâh (s.a.s.)
döneminde Müslümanlar arasında bilinmemekte idi. Bu yüzden çoğunluğa göre
Rasûlullah Efendimiz satranç hakkında birşey söylememiştir. Onu sahabe daha
sonra tanımış ve cevazı konusunda fikir birliğine varamamış, bu yüzden
fıkıhçıların fetvâsı da değişik olmuştur. Mesela sahabeden Ibn Abbâs ve Ebû
Hureyre gibi satrancın mübah (sakıncasız) bir oyun,olduğu görüşünde iken,
Ali Efendimiz gibiler de satrancın Kur'ân-ı Kerimin yasakladığı kumar (meysir)
(Bakara 2/219; Mâide 5/90) cinsinden olarak haram olduğu kanaatindedirler. (Sabûnî,
Ravayı', I/280) ZaMahşerî haramlığı konusunda Rasûllullah Efendimiz'den
(s.a.v.) de bir hadîs nakleder. (ZeMahşerî, I/199) Ancak bunun sahih
olamayacağını daha önce görmüş olduk. Alûsî de satrancı sözkonusu âyetle
yasaklanan kumar (meysir) türünden sayar. (Alûsî, N/114) Hanbelî ve Mâlikî
mezhebinde satranç da diğer kumar türleri gibi haramdır. (Bk. Davudoğlu
V/34; Cezirî, el-Fikh ale-I-mezâhib N/51) Bu konuda en müsamahalı görüş,
mezhep olarak Imam Sâfîî'nin görüşüdür. Ona göre satranç zekâyi geliştirdiği
ve düşmana karşı savunma tekniklerini öğrettiği için mübahtır
(sakıncasızdır). Ancak mübah olabilmesinin de bazı şartları vardır. Para
için olması oyun sırasında dilin taşkınsözlerden korunması, oyun yüzünden
namazın ve diğer ibadetlerin geciktirilmemesi... (Alûsî, N/114; Kardâvî,
el-Helâl ve'I-harâm 280) Bu üç şartın bulunmaması halinde satranç Sâfîî'lere
göre haram olur. Nevevî, Imam Sâfîî'ye göre de mekruh olduğunu söyler. (Nevevî;
Fetâva 261)
Hanefîlere göre ise,
satranç haram ya da harama yakın mekruhtur. (Davudoğlu V/33; ibn Âbidîn VI/394;
el-Cezîrî N/52; Hidâye (Hidâye sahibi Merginânî, Rasûlüllah Efendimiz'den:
"Satranç ve tavla oynayan elini domuz kanına bulamış gibidir " diye bir
hadis nakleder. Ancak Hidâye'nin hadislerini tahriç eden Zeyla'î onun
satranç konusunda verdiği bu ve başka bir hadîsin her ikisininde son derece
zayıf olduğunu söyler. bk. Nasbu'rrâye IV/275. Konkordans'ın indekslediği
dokuz meşhur hadis kitabında da satrançla ilgili bir hadis yoktur. Bu
durumda ZeMahşerî'nin verdiği hadîse de sahih gözüyle bakılamaz.) Yalnız
Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf da satranci bazı şartlarla mubah görmüştür.
Kumar anlamı içermemesi, sürekli olmaması, bir dînî göreve zarar vermemesi.
(Ibn Âbidin VI/394) Ancak Hanefî mezhebinde Ebû Yusufun görüşü fetvâya
elverişli görüş sayılmamış ve satrancın haram olmaktan öte büyük günah
olduğunu söyleyenler bile çıkmıştır. Çünkü onu mübah saymak, Islâma ve
müslümanlara karşı şeytana yardımcı olma anlamı taşır. Satranç oynayanlara
selâm vermek mekruh görülmüş, selâm vermemekle, yaptıkları işin hoş olmadığı
hatırlatılmış olacağından güzel bir iş yapılmış olur. ( Hindiyye V/326)
denilmiştir. Ali Efendimiz, satranç oynayan bir topluluğu kınamış ve siz
bunun için yaratılmadınız demiştir. (Nevevî, Fetâvâ 262 (Hâsiye, I'ânetü't-tâlibîn'den
IV/280) Abdullah b. Ömer satrancı tavladan daha kötü bir oyun diye
nitelemiştir. (Kâmil Miras, Tecrîd XI/96 (ibn Kesir'den); Daha değişik
bilgiler için bk. Kurtubî VI/291-92) Keşfu'z-zunûn'dan satrancın haram
olduğunu konu edinen bir kitabın bulunduğunu da öğrenmiş bulunuyoruz.
Tahrimüs-Satranç. Muhammed b. Ali (I/959)
SATRANÇ OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Satranç, düşünme ve aklı
kullanmağa sevk eden bir oyundur. Şartsız olduğu takdirde bazı sahabe ile
Şafii mezhebine göre caiz ise de Hanefi Malıki ve Hanbeli mezheplerine göre
haramdır. Şartlı olursa şüphesiz haramdır.
BAŞA DÖN
SAVAŞ VE ÇARPIŞMA HALİNDE OLAN MÜSLÜMANLAR NASIL NAMAZ KILACAKLAR?
Savaş ve çarpışma halinde
olan müslümanlar, durum tehlikeli olduğundan namaz kılmakla mükellef değil,
hatta namaz kılarsa namazları batıl sayılır. Peygember (sav) Hendek
savaşında harb ile meşgul olduğundan dört vakit namazı kılmadı. Bilahare
kaza etti. Bu münasebetle şöyle buyurdu: "Salat-ı vusta'dan bizi
alıkoydular. Allah kabir ve içlerini ateşle doldursun.”
Savaş halinde namaz kılmak
caiz olsaydı Peygamber (sav) kazaya bırakmazdı.
SAVAŞA VEYA AVRUPAYA GİDİP DÖNMEYEN VE ÖLÜMÜ İLE HAYATTA OLDUĞU HİÇ BİLGİ
EDİLEMİYEN KİMSENİN EŞİ NE YAPACAKTIR? EVLENEBİLİR Mİ,YOKSA BEKLEYECEK
Mİ?BEKLEYECEKSE NE ZAMANA KADAR BEKLEYECEKTİR ?
Hanefi ile Şafii
mezheblerine göre,bu durumda olan bir mefkudun eşi ancak mefkud(kaybolan
kişinin )ölümü sabit olunca veya Şafii mezhebine göre ömrü galip geçtikten
sonra hakimin hükmü ile ,Hanefi mezhebine göre ise .en kuvvetli görüşe göre
onun yaşındakilerin çoğunun ölümü ile diğer bir görüşe göre de mefkud 120
yaşınıdoldurunca hayatla ilişkisi kesilir.Binaenaleyh yukarıda belirttiğimiz
gibi iki durumdan biri tahakkuk etmedikçe eşi evlenemez.Maliki ve hanbeli
mezheplerine göre ise ,mefkudun ölümü sabit olursa veya aradan dört sene
geçtikten sonra hakim mefkud ile eşini birbirinden ayırmak için hüküm
verirse eşi evlenebilir.(el Fıkhül İslami)
BAŞA DÖN
SECDE ÂYETİ VE RADYO
Okunan secde âyetini
duyduğumuzda abdestli değilsek birşey okumalı mıyız? Radyo, televizyon ve
teypten dinlenen secde âyeti için secde yapmak gerekir mi ?
Tilâvet secdesinin zamanı
olmadığından, iyi olmamakla beraber, duyulduğu zamandan sonraya
bırakılabilir. Ancak o anda "semi'nâ ve eta'nâ gufrâneke Rabbenâ ve ileyke'l-masîr"
deyip secdeyi kabullendiğini bildirmesi gerekir. Ihtiyatlı olan görüşe göre
teyp, radyo, vs. gibi âletlerden dinlenen secde âyetinden ötürü de secde
etmek gerekir. Çünkü "... duyana da secde gerekir" (63 Bk. Mavsilî, el-Ihtiyâr
I/75; M. Zihnî Efendi 490 ) şeklindeki hadis-i şerif, duyulan ses kaynağının
özelliğinden söz etmemiştir. Bunların içinde özellikle radyonun -naklen
yayın yapıyorsa ayrı bir özelliği vardır. Çünkü o sesi anında ve olduğu gibi
iletmektedir. (64 Alâuddîn Âbidîn, Hediyye 99) Dolayısıyla radyodan duyulan
secde âyetinden ötürü secde yapılması gereği daha açıktır.
BAŞA DÖN
SEFERDE NAMAZ
Sefere çıkan bir kimse
dört rekâtlı farz namazlarını iki değil, dört kılsa olur mu? Zamanımızda
seferi olunmaz, çünkü yolculukla meşakkat kalmamıştır. Ayrıca gidilecek yere
çok kısa zamanda varılıyor, deniyor doğru mudur?
Bir sefer süresi kadar
yolculuğa çıkanlar dört rekâtli farzları iki rekât kılarlar. Hanefîler için
bu lüzumludur. Dört kılarlarsa farzları yerine gelmiş, ancak nahoş bir
hareket (isâet) yapılmış olur. Müsafirlik sadece meşakkatla ilgili değildir.
Sefer müddeti yol, hiç meşakkatsiz de gidilse yine seferi olunur. Ancak
sefer müddeti ne kadardır? Eskiler bunu doksan km. ile belirlemişler,
içlerinde Merhum Elmalılı ve eski Erzurum Müftüsü Merhum Osman Bektaş
Hoca'nın da bulunduğu bazı son devir âlimleri ise, seferde mesafenin değil,
sürenin önemli olduğunu söylemişler ve zamanın orta vasıtası (günümüzde
otobüs) ile onsekiz saatlikten kısa yolculukta seferi olunamayacağını iddia
etmişlerdir. Bunlar iddialarına ciddi deliller göstermektedirler. Ancak orta
vasıta ile 18 saatte alınan yol, uçakla yarım saatte de alınsa onlara göre
seferi olunur. Bu iddia sahiplerinin doğru olabileceğini de hesaba katsak
bile, seferde namazlarını kısaltmanın, Allah'ın kullarına bir hediyesi
olduğunu da unutmamalıyız.
BAŞA DÖN
SEFERÎLİĞİN HÜKÜMLERİ
Yolcular için bir takım
kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için
orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu
dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna "kasrı salat"
denir.
Yolculukta dört rekatlı
namazların kısaltılarak kılınması Kur'an, Sünnet ve icma ile câizdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur"
(en-Nisa, 4/101). Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü
olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)'in çoğu yolculukları
korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e
şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven
içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı
durumu Hz.. Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu: "Bu, Allah'ın size
verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin" (Müslim, Misafir, 4;
Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I).
Hz. Peygamber'in umre, hac
veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile
ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle
demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e
yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz.
Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı" (Ibn Mâce, Ikâme, 75).
Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yolcunun namazı, Nebinizin
lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır" (Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf,
4; Ibn Mâce, Ikâme, 73, 124).
Yolcunun dört rekatlı farz
namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında
serbest midir?
Hanefîlere göre, yolcunun
namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun
bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat
kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda
etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş
olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü
terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş
olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir. Hz. Aişe (r.anha)'den
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı,
sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı (Buhari,
Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud, II, 3). ibn Abbas (r.a)'ın şöyle
dediği nakledilmiştir: "Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda
dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır" (Müslim, MüŞâfirîn, 5,
6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; Ibn Mace Ikame, 75).
Malikilere göre, seferde
namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise
yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır.
Seferî kişi namazlarını kısaltarak da, tam olarak da kılabilir. Ancak
Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlıdır.
Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.
Yolculuk ister ibadet
için, ister mübah veya masiyet bulunan bir amaçla olsun, her türlü yolculuk
sırasında namazları kısaltmak caizdir. Meselâ; yol kesmek, meşrû olmayan bir
eğlenti yapmak veya başka bir haram işlemek için yolculuk yapan kimse de
ruhsatlarından yararlanır. Zira bu konudaki nasslar bunun ifadesidir;
"Yeryüzünde yürüdüğünüz zaman sizin için namazları kısaltmanızda bir sakınca
yoktur" (en-Nîsa, 4/104) âyetinde yolculuğun meşrû veya gayrı meşrû olması
arasında bir ayırım yapılmamıştır (Ibnül-Hümâm, a.g.e., I, 405 vd.; Ibn
Abidin, Reddül-Muhtar, I, 733, 736).
BAŞA DÖN
Hanefiler dışındaki
çoğunluk müctehidlere göre ise; yol kesmek, şarap ve haram şeylerin
ticaretini yapmak gibi Allah'a isyanın söz konusu olduğu yolculuklarda,
sefere mahsus olan namazların kısaltılması, birleştirilmesi oruçlunun iftar
etmesi, mestler üzerine üç gün mesh etmek, binek üzerinde nafile namaz
kılmak gibi ruhsatlar mübah olmaz. Çünkü, bu gibi kimseler Allah'a isyan
için yolculuk yapmış sayılır. Bu konudaki kaide şudur:
"Ruhsatlar masiyet ve
kötülük işlemeye dayanak yapılamaz". Yine Allah Teâlâ darda kalana ölü
hayvan etini yemeyi "haddi aşmama ve Allah'a isyanda bulunmama" şartına
bağlamıştır (el-Bakara, 2/173). Bu durumda ruhsatlar günah ve kötülük
işlemeye dayanak yapılamaz (Ibn Kudame, el-Muğnî, Kahire 1970, II, 261;
Zühaylî, II, 323 vd.; Ibn Rüşd Bidâyetül-Müctehid, I, 163).
Seferi kimse bir beldede
on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık
namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği
devam eder. Bu konuda dayanılan delil, kadınların temizlik süresine
kıyastır. Temizlik süresi, hayız sebebiyle kadının üzerinden düşen namaz ve
orucun edasına dönmeyi gerektirir. Ikamet yerinde bulunmak da sefer
sebebiyle kişinin üzerinden düşen bazı vecibelerin yapılmasına geri dönmeyi
gerektirir. Bu yüzden temizlik süresinin on beş gün ile sınırlanması gibi,
en az ikâmet süresinde on beş gün olarak takdir edilmesi gerekir. Bu görüş
Ibn Abbas ve Ibn Ömer (r.a)'dan nakledilen şu söze dayanır: Seferî olduğun
halde bir beldeye girer ve bu beldede on beş gün kalmaya niyet edersen
namazını tam kıl. Eğer buradan ne zaman sefere çıkacağını bilmezsen
namazlarını kısaltarak kıl" (ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1405/1985, II, 323).
Bir yolcu, bir beldede
belirli bir ihtiyacını görmek için beklerse, bekleme işi yıllarca sürse bile
namazlarını kısaltarak kılar. On beş günden fazla kalmaya, niyet etmediği
için seferîlik hali devam eder. Nitekim Ibn Ömer (r.a) Azerbaycan'da altı ay
kalmış ve namazlarını bu şekilde kısaltarak kılmıştır. Bir kısım sahabenin
de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Ordu bir beldeye girse,
askerler burada on beş günden daha fazla kalmaya niyet etseler bile
namazlarını kısaltarak kılarlar. Çünkü orada kalmak veya yenilip çekilmek
ihtimalı bulunduğu için süre ile ilgili niyet geçerli değildir.
Şâfiî ve Malıkilere göre,
yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Çünkü
sünnette, dört günden az ikâmetin, seferin hükmünü kesmeyeceği
açıklanmıştır. Rasülullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Muhacır hacdaki
ibadetlerini yaptıktan sonra üç gün ikâmet eder. " Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s), umre yaptığı zaman Mekke'de üç gün süreyle kaldığı halde
namazlarını kısaltarak kılıyordu" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 207 vd.).
Hanbelîlere göre yolcu,
dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını
tam kılar. Bundan az olursa kısaltarak kılar.
Yolculuk ve ikâmet
hallerinde, tabi olanın değil, tabi olunanın niyeti geçerlidir. Bu yüzden
asker, komutanının; işçi işvereninin; öğrenci hocasının; kadın kocasının
niyetine göre mukim veya yolcu olmuş olur.
Yolculuk konusunda henüz
erginlik çağına girmemiş olan çocuk hakkında da sefer hükümleri cereyan
etmez. Şâfiîlere göre ise, mümeyyiz çocuğun yolculuğa niyeti geçerli olup,
namazını kısaltarak kılabilir.
Yolculukta bulunan kimse
tabi olduğu kimsenin nereye gideceğini ve niyetini bilmediği ve sorusuna da
cevap alamadığı takdirde üç günlük mesafeye kadar namazlarını tam kılar,
ondan sonra kısaltmaya başlar.
Islâm devlet başkanı,
sefere niyet etmeksizin ülkesi içinde bir süre dolaşacak olsa, namazlarını
tam kılar; fakat, sefer süresi dolaşmaya niyet ederse, namazlarını kısaltır.
Doğru olan budur.
BAŞA DÖN
Mukîmin kazaya kalan
namazları, yolculuğa çıkmasıyla ve yolcunun kazaya kalan namazları da
ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu yüzden seferde iken kazaya kalan
namazları ikiser rekat olarak kılar. Bir yolcu da ikâmet zamanında kazaya
kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.
Mukîm, müsafire; müsafir
de mukîme uyabilir. Burada müsafir iki rekatın sonunda selâm verince, mukîm
kalkar -sağlam görüşe göre- kıraatta bulunmaksızın namazını tamamlar;
yanılırsa secde de etmez. Çünkü, bu mukîm bir lâhik mesabesindedir (bk. "lahik"
mad.). Imam olan müsafirin namazdan önce "Ben seferîyim, siz namazlarınızı
tamamlayın" demesi müstehaptır.
Yolcu ise ancak vakit
içinde mukîme uyabilir. Bu durumda dört rekatlı bir farz namazını mukîm gibi
tam olarak kılar. Imama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört
rekata dönüşmüş olur. "Ibn Abbas "Seferî'nin durumuna ne dersiniz? Yalnız
başına kılınca iki rekat, mukîm olarak dört rekat kılıyor" sorusuna; "Bunu
yapmak sünnettir" cevabını vermiştir" (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Nâfi' şöyle demiştir: "Ibn
Ömer seferî olduğu zaman imamla birlikte kılınca dört rekat kılar; yalnız
başına kıldığı zaman ise iki rekat kılardı" (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Bir kimse müsafir iken
kazaya kalan dört rekatlı bir namazında mukîm imama uyamaz. Çünkü bu namaz
daha önceden iki rekat olarak meydana gelmiştir.
Yolculuk veya yağmur, kar
gibi bir mazeretle iki namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız
Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazlarını
birleştirip cemaatle kılmak caiz görülmüştür (bk. "Namazın Vakitleri").
Hanefîler dışında üç
mezhep imamına göre bir mazeret bulununca öğle ve ikindi veya akşam ile
yatsı namazlarını takdim veya tehir şekliyle bir vakitte birleştirmek
caizdir. Meselâ; öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği
gibi, ikindi vaktinde akşam ile yatsı birleştirilerek iki vakitten birinde
yani takdim veya te'hirle kılınabilir. Hanefîlerin dışında kalan alimler
takdim ve te'hir'in caiz olduğu kanaatindedirler.
Mukîm iken kazaya kalan
namazlar, yolculuğa çıkmakla veya yolcu iken kazaya kalan namazlar mukîm
olmakla değişikliğe uğramaz. Bu yüzden yolculukta kazaya kalan dört rekatlı
namazlar, ister yolculuk sırasında isterse mukîm iken kaza edilsin,
kısaltılarak kılınır. Mukîm iken kazaya kalan namazlar da yolculuk halinde
kaza edilecekse tam olarak kılınır.
BAŞA DÖN
Yolculuğun Sona Ermesi:
Aslî vatana dönüp gelmekle
yolculuk hali sona erer. Burada oturmaya niyet edilip edilmemesi sonucu
değiştirmez. Ikâmet vatanına dönüşte ise, oturmaya niyet gereklidır.
Vatan üçe ayrılır.
1. Aslî vatan: Bir
kimsenin doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde
barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek istemediği yere "aslî vatan"
denir.
2. Ikâmet vatanı: Bir
kimsenin doğup büyüdüğü, evlenip içinde sürekli yerleşmeye karar verdiği bir
yer niteliğinde olmaksızın, yalnız içinde on beş günden fazla kalmak üzere
yerleştiği yere de "ikâmet vatanı (vatan-ı ikâmet)" denir. Askerlik,
öğrencilik, işçilik veya memurluk gibi hizmetler sebebiyle sürekli bir
şekilde yerleşilmeyen beldeler on beş günden fazla kalmaya niyet edilmesi
yüzünden "ikâmet vatanı" niteliğindedir.
3. Süknâ vatanı: Bir
yolcunun, içinde on beş günden az oturmak istediği yer de kendisinin bir
vatan-ı süknâsı olur. Bu sonuncuya itibar edilmez. Bununla ne aslî vatan ve
ne de ikâmet vatanı değişmez. Böyle bir yolcu, hem yolculuk sırasında hem de
on beş günden az kaldığı bu süre içinde "seferî" sayılır; Aslî veya ikâmet
vatanlarına olan yolculukta ise yalnız yolculuk sırasında seferî hükümleri
uygulanır. Bu vatanlara ulaşan kimse, orada "mukîm" sayılır.
Seferîlik konusunda bu
vatanlar kendi misli ile veya üstü ile bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Bu
yüzden insanın asıl vatanı olan yer, diğer ikâmet ve süknâ vatanları ile
bozulmaz. Yani vatan-ı ikâmette bulunan kimse vatan-ı aslîye dönmekle
müsafir olmaz. Insan doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca
seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer 90 km.'den uzakta olursa yolculuk
sırasında seferî olur, fakat oraya varınca seferîliği kalkar.
BAŞA DÖN
Bir kimse yerleştiği
yerden, yine sürekli olarak yerleşmek amacıyla başka bir yere giderse,
gittiği yer vatan-ı aslîsi olur; birinci vatanı vatan-ı aslî olmaktan çıkar.
Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke'ye gittiklerinde kendisini müsafir saymış
ve "Biz seferîyiz" buyurmuştur (eş-Şevkânî, a.g.e., III, 270).
Vatan-ı aslî, vatan-ı
ikâmetle bozulmaz. Doğduğu veya karısının bulunduğu yerden öğrencilik,
askerlik, işçilik gibi bir amaçla on beş günden az kalmak üzere başka bir
yere giden bir kimsenin önceki aslî vatanı nitelik değiştirmez. Oraya
dönünce üç gün bile kalacak olsa seferî sayılmaz. Çünkü vatan-ı ikâmet,
vatan-ı aslîyi bozmaz.
Bir kimse bir şehirde
otururken ailesini nakletmeden başka bir şehirde de evlense, her iki şehir
kendisi için asıl vatan olur. Hangisine gitse mukîm sayılır. Vatan-ı ikâmet
ise, başka bir vatan-ı ikâmete gitmek veya oradan ayrılıp yolculuğa çıkmak
yahut aslî vatana dönmekle bozulur. Yani vatan-ı ikâmetten ayrılan kimse,
yeniden buraya döndüğünde on beş günden az kalacaksa seferî sayılır.
On beş günden az kalınacak
yer olan vatan-ı süknanın bir önemi yoktur. Kişi orada seferî sayılır. Bu
vatan, diğer vatan çeşitlerini değiştirmez. Kişi onbeş günden kısa süren ve
90 km.'den uzağa yaptığı tüm yolculuklarında, şehrin yerleşim alanları
dışına çıktığı andan itibaren ve gittiği yerde seferî sayılır. Bu durum geri
dönünceye kadar devam eder.
Cemaatle namâzda mukîm
müsafire uymuşsa, müsafir iki rekat kılınca selâm verir, mukim selâm
vermeyip namazı dörde tamamlar. Namazı dörde tamâmlarken hiç bir şey okumaz;
çünkü namazın baş tarafını imamla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiştir (Ibnül-Hümam,
I, 405; Ibn Âbidîn, I, 733 vd.; Zeylaî, et-Tebyîn, I, 215).
BAŞA DÖN
SEFERİLİK
Yolculuk, yolculuğa çıkma;
sefer mesafesine yolculuk yapma. Bir fıkıh terimi olarak yolculuk, belirli
bir mesafeye gitmektir. Bu mesafe ise orta yürüyüşle üç günlük, yani on
sekiz saatlik bir uzaklıktan ibarettir. Buna üç merhalelik mesafe de denir.
Orta yürüyüş, yaya
yürüyüşü ve kafile içindeki deve yürüyüşüdür. Denizlerde ise yelkenli
gemilerin mutedil havadaki üç günlük yolculuğudur.
İşte karalarda böyle bir
yürüyüş ile denizlerde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz
saat sürecek bir mesafe "sefer süresi" sayılır. Bu yolun yalnız gidilecek
mesafesi esas alınır; yoksa gidiş dönüş mesafesine bakılmaz. Yolculuk yapan
kimse süratli bir araçla yolculuk yaparak bu mesafeyi günümüzde yeni çıkan
ulaşım vasıtalarında olduğu gibi daha kısa bir sürede katederse bile yine
yolcu sayılır ve namazlarını kısa kılar. Yolculukta üç günün esas
alınmasında üç günlük mesh süresine kıyas yapılmıştır. Rasûlullah (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Mukim kimse tam bir gün bir gece, yolcu ise üç gün üç
gece mesh eder" (Zeylaî, Nasbu'r Râye, II, 183).
BAŞA DÖN
Vatanında veya o hükümdeki
bir yerde oturan kimseye "mukim", buradan çıkıp en az on sekiz saatlik
mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de "misafir" (yolcu) denir.
Yolculuk hali genel olarak
güçlük ve sıkıntılardan uzak değildir. Bu yüzden İslâm dini yolcular
hakkında bazı kolaylıklar getirmiştir. Yolculukta gece gündüz aralıksız
yolculuğa devam edilemez, istirahata da ihtiyaç vardır. Bu yüzden günlük
yolculuk süresi altı saat olarak belirlenmiştir. Saatte 5 km. yol
katedilmesi esas alınınca, seferilik mesafesi 90 km. olmuş bulunur. Bazı
yolculukların rahat, meşakkatsiz ve çok kısa sürede yapılabilmesi, sonucu
değiştirmez. Çünkü hüküm ferde göre değil, cinse göre meydana geleceğinden,
bütün yolculuk hallerini kapsamına alır. Diğer yandan Hanefîlere göre,
yolculukta getirilen kolaylıkların illeti, mücerret seferiliktir. Güçlük ve
sıkıntı bunun hikmetidir.
Hanefîler dışındaki
çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubah kılan uzun yolculuk, zaman
bakımından ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki
konaklık mesafedir.
Bazı fakihlere göre sefer
süresi, on sekiz fersahlık bir mesafedir. Bir fersah üç mil; bir mil de 1849
metredir.
Bir fersah on iki bin
adım; bir mil de dört bin adım sayılmaktadır. Bununla birlikte fersahlar düz
yerler ile dağlık ve derelik yerlere göre değişir. Meselâ; düz bir yerde bir
fersah bir saatte alınabildiği halde; dağlık bir yerde böyle bir mesafe 1
saatte alınamaz. Bu yüzden bu konuda fersah bir ölçü sayılmamalıdır. Ancak
fersaha itibar edilince bir çok meselelerin çözümü kolaylaşmaktadır.
Meselâ; tren veya uçakla
yapılacak yolculuklarda yolun kaç fersah olduğu dikkate alınır. En âz on
sekiz fersahlık bir mesafe katedilmiş olunca, sefer süresi gerçekleşmiş ve
sefer hükmü cereyan etmeye başlamış olur; artık kara veya deniz aracının
hızlı seyreden bir araç olmasına itibar edilmez.
Diğer yandan Hanefiler
dışındaki üç imam da fersah ölçüsünü esas almıştır. İmam Malik ve Ahmed b.
Hanbel'e göre sefer süresi 16 fersah yani 48 mildir. Bir mil ise altı bin el
arşınıdır. İmam Şafiî'nin yeni görüşüne göre de 48 mildir. Eski görüşüne
göre bir gün bir gecedir.
Gidilecek yerin hem
denizden hem de karadan yolu bulunsa, yolcunun gideceği yola itibar edilir.
Bu yüzden, bir beldeye meselâ deniz yoluyla on iki saatte; kara yoluyla da
on sekiz saatte gidilecek olsa, karadan gidenler yolcu sayılır; denizden
gidenler sayılmaz. Bir yerin karadan iki yolu bulunduğu takdirde de hüküm
böyledir, yalnız sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler misafir olmuş
bulunurlar.
Yolculuk, vatan edinilen
beldenin veya köyün yola çıkıldığı tarafındaki evlerinden ayrıldıktan ve en
az üç günlük bir yere gidilmeye niyet edildikten itibaren başlar. Bu yüzden
şehir kenarlarındaki yerleşim alanları şehirle bütünleşmiş olan köyler veya
köyden yola çıkanlar için "finayı mısır" denilen harmanlık, mezarlık ve ağıl
gibi eklentiler geçilmedikçe yolculuk başlamış olmaz.
Şehir veya köyün yerleşim
alanı dışında kalan fabrikalar, organıze sanayi kuruluşları, toptancı
halleri, bağlar, bahçeler, hayvan ve tavuk çiftliği gibi alanlar şehirden
sayılmaz.
Seferîliğin Hükümleri
Yolcular için bir takım
kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için
orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu
dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna "kasrı salat"
denir.
BAŞA DÖN
Yolculukta dört rekatlı
namazların kısaltılarak kılınması Kur'an, Sünnet ve icma ile câizdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur"
(en-Nisa, 4/101). Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü
olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)'in çoğu yolculukları
korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e
şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven
içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı
durumu Hz.. Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu: "Bu, Allah'ın size
verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin” (Müslim, Misafir, 4;
Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I).
Hz. Peygamber'in umre, hac
veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile
ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle
demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e
yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz.
Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı" (İbn Mâce, İkâme, 75).
Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yolcunun namazı, Nebinizin
lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır" (Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf,
4; İbn Mâce, İkâme, 73, 124).
Yolcunun dört rekatlı farz
namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında
serbest midir?
Hanefîlere göre, yolcunun
namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun
bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat
kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda
etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş
olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü
terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş
olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir. Hz. Aişe (r.anha)'den
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı,
sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı (Buhari,
Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud, II, 3). ibn Abbas (r.a)'ın şöyle
dediği nakledilmiştir: "Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda
dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır" (Müslim, MüŞâfirîn, 5,
6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; İbn Mace İkame, 75).
Malikilere göre, seferde
namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise
yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır.
Seferî kişi namazlarını kısaltarak da, tam olarak da kılabilir. Ancak
Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlidir.
Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.
Yolculuk ister ibadet
için, ister mübah veya masiyet bulunan bir amaçla olsun, her türlü yolculuk
sırasında namazları kısaltmak caizdir. Meselâ; yol kesmek, meşrû olmayan bir
eğlenti yapmak veya başka bir haram işlemek için yolculuk yapan kimse de
ruhsatlarından yararlanır. Zira bu konudaki nasslar bunun ifadesidir;
"Yeryüzünde yürüdüğünüz zaman sizin için namazları kısaltmanızda bir sakınca
yoktur" (en-Nîsa, 4/104) âyetinde yolculuğun meşrû veya gayri meşrû olması
arasında bir ayırım yapılmamıştır (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 405 vd.; İbn
Abidin, Reddül-Muhtar, I, 733, 736).
Hanefiler dışındaki
çoğunluk müctehidlere göre ise; yol kesmek, şarap ve haram şeylerin
ticaretini yapmak gibi Allah'a isyanın söz konusu olduğu yolculuklarda,
sefere mahsus olan namazların kısaltılması, birleştirilmesi oruçlunun iftar
etmesi, mestler üzerine üç gün mesh etmek, binek üzerinde nafile namaz
kılmak gibi ruhsatlar mübah olmaz. Çünkü, bu gibi kimseler Allah'a isyan
için yolculuk yapmış sayılır. Bu konudaki kaide şudur:
BAŞA DÖN
"Ruhsatlar masiyet ve
kötülük işlemeye dayanak yapılamaz". Yine Allah Teâlâ darda kalana ölü
hayvan etini yemeyi "haddi aşmama ve Allah'a isyanda bulunmama" şartına
bağlamıştır (el-Bakara, 2/173). Bu durumda ruhsatlar günah ve kötülük
işlemeye dayanak yapılamaz (İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire 1970, II, 261;
Zühaylî, II, 323 vd.; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid, I, 163).
Seferi kimse bir beldede
on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık
namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği
devam eder. Bu konuda dayanılan delil, kadınların temizlik süresine
kıyastır. Temizlik süresi, hayız sebebiyle kadının üzerinden düşen namaz ve
orucun edasına dönmeyi gerektirir. İkamet yerinde bulunmak da sefer
sebebiyle kişinin üzerinden düşen bazı vecibelerin yapılmasına geri dönmeyi
gerektirir. Bu yüzden temizlik süresinin on beş gün ile sınırlanması gibi,
en az ikâmet süresinde on beş gün olarak takdir edilmesi gerekir. Bu görüş
İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a)'dan nakledilen şu söze dayanır: Seferî olduğun
halde bir beldeye girer ve bu beldede on beş gün kalmaya niyet edersen
namazını tam kıl. Eğer buradan ne zaman sefere çıkacağını bilmezsen
namazlarını kısaltarak kıl" (ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1405/1985, II, 323).
Bir yolcu, bir beldede
belirli bir ihtiyacını görmek için beklerse, bekleme işi yıllarca sürse bile
namazlarını kısaltarak kılar. On beş günden fazla kalmaya, niyet etmediği
için seferîlik hali devam eder. Nitekim İbn Ömer (r.a) Azerbaycan'da altı ay
kalmış ve namazlarını bu şekilde kısaltarak kılmıştır. Bir kısım sahabenin
de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Ordu bir beldeye girse,
askerler burada on beş günden daha fazla kalmaya niyet etseler bile
namazlarını kısaltarak kılarlar. Çünkü orada kalmak veya yenilip çekilmek
ihtimali bulunduğu için süre ile ilgili niyet geçerli değildir.
Şâfiî ve Malikilere göre,
yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Çünkü
sünnette, dört günden az ikâmetin, seferin hükmünü kesmeyeceği
açıklanmıştır. Rasülullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Muhacir hacdaki
ibadetlerini yaptıktan sonra üç gün ikâmet eder. " Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s), umre yaptığı zaman Mekke'de üç gün süreyle kaldığı halde
namazlarını kısaltarak kılıyordu" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 207 vd.).
Hanbelîlere göre yolcu,
dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını
tam kılar. Bundan az olursa kısaltarak kılar.
Yolculuk ve ikâmet
hallerinde, tabi olanın değil, tabi olunanın niyeti geçerlidir. Bu yüzden
asker, komutanının; işçi işvereninin; öğrenci hocasının; kadın kocasının
niyetine göre mukim veya yolcu olmuş olur.
Yolculuk konusunda henüz
erginlik çağına girmemiş olan çocuk hakkında da sefer hükümleri cereyan
etmez. Şâfiîlere göre ise, mümeyyiz çocuğun yolculuğa niyeti geçerli olup,
namazını kısaltarak kılabilir.
Yolculukta bulunan kimse
tabi olduğu kimsenin nereye gideceğini ve niyetini bilmediği ve sorusuna da
cevap alamadığı takdirde üç günlük mesafeye kadar namazlarını tam kılar,
ondan sonra kısaltmaya başlar.
İslâm devlet başkanı,
sefere niyet etmeksizin ülkesi içinde bir süre dolaşacak olsa, namazlarını
tam kılar; fakat, sefer süresi dolaşmaya niyet ederse, namazlarını kısaltır.
Doğru olan budur.
BAŞA DÖN
Mukîmin kazaya kalan
namazları, yolculuğa çıkmasıyla ve yolcunun kazaya kalan namazları da
ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu yüzden seferde iken kazaya kalan
namazları ikişer rekat olarak kılar. Bir yolcu da ikâmet zamanında kazaya
kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.
Mukîm, müsafire; müsafir
de mukîme uyabilir. Burada müsafir iki rekatın sonunda selâm verince, mukîm
kalkar -sağlam görüşe göre- kıraatta bulunmaksızın namazını tamamlar;
yanılırsa secde de etmez. Çünkü, bu mukîm bir lâhik mesabesindedir (bk. "lahik"
mad.). İmam olan müsafirin namazdan önce "Ben seferîyim, siz namazlarınızı
tamamlayın" demesi müstehaptır.
Yolcu ise ancak vakit
içinde mukîme uyabilir. Bu durumda dört rekatlı bir farz namazını mukîm gibi
tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört
rekata dönüşmüş olur. "İbn Abbas "Seferî'nin durumuna ne dersiniz? Yalnız
başına kılınca iki rekat, mukîm olarak dört rekat kılıyor" sorusuna; "Bunu
yapmak sünnettir" cevabını vermiştir" (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Nâfi' şöyle demiştir: "İbn
Ömer seferî olduğu zaman imamla birlikte kılınca dört rekat kılar; yalnız
başına kıldığı zaman ise iki rekat kılardı" (ez-Zühayli, a.g.e., II, 335).
Bir kimse müsafir iken
kazaya kalan dört rekatlı bir namazında mukîm imama uyamaz. Çünkü bu namaz
daha önceden iki rekat olarak meydana gelmiştir.
Yolculuk veya yağmur, kar
gibi bir mazeretle iki namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız
Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazlarını
birleştirip cemaatle kılmak caiz görülmüştür (bk. "Namazın Vakitleri").
Hanefîler dışında üç
mezhep imamına göre bir mazeret bulununca öğle ve ikindi veya akşam ile
yatsı namazlarını takdim veya tehir şekliyle bir vakitte birleştirmek
caizdir. Meselâ; öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği
gibi, ikindi vaktinde akşam ile yatsı birleştirilerek iki vakitten birinde
yani takdim veya te'hirle kılınabilir. Hanefîlerin dışında kalan alimler
takdim ve te'hir'in caiz olduğu kanaatindedirler.
Mukîm iken kazaya kalan
namazlar, yolculuğa çıkmakla veya yolcu iken kazaya kalan namazlar mukîm
olmakla değişikliğe uğramaz. Bu yüzden yolculukta kazaya kalan dört rekatlı
namazlar, ister yolculuk sırasında isterse mukîm iken kaza edilsin,
kısaltılarak kılınır. Mukîm iken kazaya kalan namazlar da yolculuk halinde
kaza edilecekse tam olarak kılınır.
Yolculuğun Sona Ermesi:
Aslî vatana dönüp gelmekle
yolculuk hali sona erer. Burada oturmaya niyet edilip edilmemesi sonucu
değiştirmez. İkâmet vatanına dönüşte ise, oturmaya niyet gereklidir.
BAŞA DÖN
SENET
Kendisine dayanılan şey,
senet; Yemen elbisesi veya dağ yamacı, Türkçe'de, bir borcun veya verilen
bir sözün belgesi, garantisi. Çoğulu "esnâd" ve "senedât"tır. Senet
genellikle bir borcu veya hukukî bir işlemi tesbit etmek üzere düzenlenir.
Tapu senedinde olduğu gibi resmî bir makam tarafından onaylanmış, borç
senedinde olduğu gibi borçlu tarafından imzalanmış olabilir. Günümüzde âdî,
resmî, özel, onaylı, değerli gibi çeşitleri vardır.
BAŞA DÖN
İslâm hukuku açısından
senet, va'deli borçlanmaları tesbit eden yazılı belgeyi ifade eder. Kur'an-ı
Kerim'de borçlanmaların yazı ile tesbiti konusunda şöyle buyurulur: "Ey iman
edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu
yazın. Bunu aranızda bir yazıcı doğru olarak yazsın. Yazıcı onu Allah'ın
kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan kimse de
yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun; borcundan hiçbir şey eksiltmesin.
Eğer borçlu aklı ermez veya zayıf yahut da yazdırmaya gücü yetmeyen bir
kimse ise, onun yerine velisi doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki de
şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden kendilerine güvendiğiniz
bir erkek ve -biri unutunca diğeri hatırlatması için- iki kadın yeter.
Şahitler, çağrıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük olsun küçük olsun onu
vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında en adâletli, şahitlik
için en doğru, şüphe etmemeniz için en yakın bir yoldur. Ancak, aranızda
yaptığınız ticaret peşin olursa, yazmamanızda size bir sakınca yoktur"
(el-Bakara, 2/282).
Borçlanmalarda tarafların
hakkını belirleyen bu belgeler anlaşmazlık halinde bir ispat aracı olur.
Borçlanma ticaretle ilgili ise bunlara "ticarî senet" denir. Ticarî senetler
günümüz beşerî hukukunda "kambiyo senetleri" adını alır ve poliçe, emre
yazılı senet veya bono ile çek olmak üzere üç çeşit senedi kapsar. Bunlar
özel şekil şartlarına bağlanmış ve çıkarılan yasalarla belgelik yönleri ya
da tahsil edilebilmeleri daha sade esaslara bağlanmıştır. Meselâ, âdi veya
el senedinde yer alan alacak veya hakkın ayrıca mahkeme kararı ile tespiti
gerekirken, kambiyo senetleri böyle bir karara gerek olmaksızın doğrudan
icra yolu ile tahsil edilebilme niteliğine sahiptir (bkz. Reha Poroy,
Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, İstanbul 1971, s. 90 vd.)
İslâm devletinin de yazılı
belgeleri resmi nitelik ve durumlarına göre sınıflandırması mümkündür.
İstihsan ve maslahat prensiplerine göre, toplum, esnaf ve tüccarın
karşılıklı hak ve menfaatlerini korumak için yazılı belgeler düzenletmesi
devletin hak ve yetkileri arasındadır. Çünkü borçlanmalarda kullanılan
senetler mahkemede delil olarak kullanılınca, doğrudan devletin güç alanına
girmiş olmaktadır.
Nitekim Mecelle'nin
aşağıdaki maddeleri yazılı belgelerin ikrar gücünde ispat aracı olduğunu
açıkça ifade eder.
"Yazı ile ikrar dil ile
ikrar gibidir" (Mecelle, mad. 1606); "Yazışma, karşılıklı konuşma gibidir" (mad.
69). 1608. maddede tüccar defterlerindeki kayıtların, borcu yazı ite ikrar
niteliğinde olduğu belirlenmiştir. Usûlüne göre düzenlenen bir senedin yanlı
ve sözlü ikrar gücünde delil teşkil ettiği şöyle ifade edilir: "Bir kimse
kendisi yazıp veya bir kâtibe yazdırıp da imzalı veya mühürlü olarak
başkasına vermiş olduğu borç senedi, usulüne göre düzenlenmiş ise, yazı ile
ikrar niteliğinde olup, sözlü ikrar gibi geçerli otur ve yürürlük kazanır.
Âdet üzere verilegelen vusuller yani makbuz ilmûhaberleri dahi bu
niteliktedir” (madde, 1609).
BAŞA DÖN
Senetlerin kesin ispat
aracı oluşu ve senedin, yazı, imza veya kapsamına itiraz usulleri şöyle
belirlenir:
"Bir kimse yukarıdaki
şekilde, usûlüne göre yazıp veya yazdırıp da imzalanmış veya mühürlenmiş
olarak vermiş olduğu borç senedi kendisinin olduğunu itiraf etmekte iken,
kapsadığı borcu inkâr etse, inkârına itibar olunmayıp, bu borcu ödemesi
gerekir. Ancak senedin kendisine ait olduğunu inkâr ettiği takdirde, eğer
yazı veya mühür meşhur ve müteâref ise, inkarına itibar olunmayıp, bu
senetle amel edilir. Eğer yazı ve mührü meşhur ve mütearef değilse, senet
sahibine yazı örneği yazdırılarak bilir kişiye incelettirilir. Yazının ona
ait olduğu bilir kişi raporu ile tespit edilirse, senet sahibine bu borcu
ödemesi emredilir" (Mecelle, mad. 1610).
Türkiye'de 1850 tarihli
Kanunnâme-i Ticaretteki kambiyo senetleri ile ilgili hükümler Fransız
Ticaret Kanununun bir tercemesinden ibaretti.
1914'te Lahey, Yeknesak
Kanunu Projesinden mülhem olan ayrı bir şek kanunu kabul edilmiştir (Poroy,
a.g.e., 93).
Senet sözcüğü "hisse
senedi" olarak, şirketlerdeki hisse oranlarını ifade eder (bkz. "Hisse
Senedi" maddesi).
Hadis ilminde, bir terim
olarak sened sözcüğü hadisin başındaki râviler zincirini ifade eder. Her
hadis metninin başında, o metni birbirine nakleden ravi isimlerinden oluşan
bir zincir vardır. Bu isim zinciri, en son raviden başlayarak Hz.
Peygamber'e kadar ulaşır ve her ravi zincirin bir halkasını teşkil eder. Bu
halkaların birbirine bağlı olması, nasıl zincirin sağlam olduğunu temin
ederse, her bir halkanın da kendi başına sağlam olması, aynı şekilde
zincirin sağlamlığını gösterir. İşte ravi adlarından ibaret böyle sağlam bir
zincir, kendisine bağlı olan hadis metni için bir garanti sayılır ve
istilâhta bu garantiye "sened" denir. Senedi olmayan bir hadis böyle bir
garantiden yoksun demektir.
Bir ravinin hadis rivayet
ederken, kendisinden yukarıya doğru, Hz. Peygamber (sa.s)'e kadar hadisin
senedini bildirmesine ise "isnâd" adı verilir. Bununla birlikte bu son
terim, çoğu kere "sened"in eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Meselâ,
"Hadisin bir çok senetleri vardır", yerine, "Hadisin bir çok isnadları
vardır" denilmiştir (bkz. Tâlât Koçyiğit, Hadis istilâhları, Ankara 1980, s.
397).
BAŞA DÖN
SENET,
BONO VE ÇEK SATMAK VEYA SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
Senet, bono ve çek satmak
veya satın almak caiz değildir. Çünkü bunlar para veya meta' değiller. Ancak
zimmetteki parayı sağlama bağlamak için birer teminattır.
Malik şöyle rivayet
etmiştir: Mervan bin Hakem'in zamanında bir çeşit çek çıkmıştı. Halk,
karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar. Bunun üzerine Zeyd bin
Sabit bazı sahabe ile birlikte Mervan'a gittiler: "Ey Mervan, faiz ile alış
veriş yapmayı mübah mı kılıyorsun?" dediler. Mervan: "Allah'a sığınırım, bu
ne demektir? Dedi. Sahabeler: "Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış
veriş yapıyor" dediler. Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi,
onlarla alış veriş yapanları ta kip ederek malları ellerinden alıp
sahiplerine iade ettiler (al-Muvatta).
Ayrıca şimdi olduğu gibi,
Osmanlılar zamanında da maaşı beytü'l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek
üzere memur ta'yin ediliyordu. Memura, takdir edilen aylığa "Camekiye"
denilirdi. Camekiye'nin satışıyla ilgili İbn Abidin şu fetvayı nakil ediyor:
Musannife Camekiyenin satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı
aylığı vardır. Henüz vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha
düşük bir para ile satıyor, böyle bir satış caiz midir?
Musannif şöyle cevap
verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka bir kimseye satamaz (Durru'l-Muhtar).
Ancak birisinin başkasına
vereceği olduğu gibi, başkasından alacağı da olur. Borcunun vadesi ile
elindeki çekin vadesi birbirine tevafuk ederse, bu çeki alacaklıya
verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi sayılır. Hülasa sened, bono
ve çek satılmaz, alınmaz ve zekat olarak verilmez. Yalnız devletin verdiği
çek ve bono –va'deleri geldiği takdirde- ile para arasında fark yoktur.
Va'deleri gelmemiş ise satılması caiz değildir.
BAŞA DÖN
SERBEST PİYASADAN, BANKA FİYATINDAN BİRAZ YÜKSEK FİYATA DÖVİZ ALMAK CAİZ
MİDİR?
Döviz alım-satımı islâm
hukukunda "sarf akdi" ne girer ki, bir paranın diğer bir parayla
satınalınması demektir. Değişik iki parayı, meselâ Türk lirasi ile Markı
birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin olmalarıdır. Peşin olduktan sonra,
resmi kurdan, ya da karaborsadan olmasının cevaz konusunda hiçbir farkı
yoktur. Dilediğinden diledigi kârla alabilir ve satabilir. Yeter ki, faiz
maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı olanlarında faiz sebebinin
(illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasulü Efendimiz (sav), "Cinsler
değişik olursa, peşin olmak şartıyla, dilediğiniz gibi satın"(bk. Mavsilî,
el-Ihtiyar (Ist.) 208) buyurmuş, fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Ömer
Efendimiz (ra) da: Paranın parayla değişiminde "bir direğin arkasına
geçinceye kadar dahi veresiye yapmayın" demiştir. Buna göre, meselâ altın ve
gümüş veresiye alınıp satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu
müslümanlar, hatta çoğu kuyumcular bilmezler. Halbuki, kişinin yapmakta
olduğu işle ilgili Islâmî hükümleri bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi
farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği kadar ve verdiği cinsi almak üzere
borç verilmeleri farklıdır ve caizdir.
BAŞA DÖN
SEVICILIK
Bu "sevicilik" ya da "lezbiyenlik"
denen bir cinsel sapma ve hastalık belirtisidir ve kesinlikle haram ve
çirkin bir davranıştır. Açık saçıklık, ciltler temas edecek şekilde kadın
kadına oynama, bir başka kadınla aynı yatakta yatma, erkeğinden, tatmin
görmeme, ya da herhangi bir sebeple tiksinme, çeşitli yatılı kız
okullarında, hem cinsleri ile İslamın yasakladığı sıkı fıkı ilişkilerde
bulunma, haram-helâl tanımayanların her aklına eseni deneme merakı, bu
hastalığın başlıca sebeblerindendir. Erkeklerin homoseksüellik hastalığına
yakalanıp kadınları terketmeleri, hattâ birden çok kadınla evlenme yasağı
bulunan ülkelerde, kadının istediği erkeğe, evli olması dolayısı ile,
varamaması da bu hastalıkta etkilidir: Nitekim Lût kavmi erkekleri
"homoseksüel" oldukları için kadınları da "sevici" ve "lezbiyen"
olmuşlardır. Her iki cinsin bu sapkınlığı ise, başlarına o bilinen belânın
gelmesine sebep olmuştur. Bir yönüyle de mümkün değildir. Çünkü bu
sapkınlığa düşen bir kadın, ruhuyla normal değildir. (Bk. A. Rıza Demircan;
islâm'da Cinsel Hayat N/36 vd.; Geniş bilgi için bk. Zuhaylî VI/24)
BAŞA DÖN
SEYYIDÜ'L-ISTIĞFAR
DUASI:
Bu dua konusunda şöyle bir
hadis nakledilir. Resulullah (s.a) buyurdu ki; "Istiğfar dualarının en
değerli ve en üstünü şöyle demendir: "Allâhümme ente Rabbî, Lâ Ilâhe Illâ
ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike me'steta'tü, eûzü
bike min şerri mâ sana'tü, ebûü leke bi ni'metike aleyye ve ebûü bi zenbî
fe'gfirlî fe innehû lâ yeğfiru'z-l; zünûbe illâ ente"
Anlamı:"Allah'ım! Sen
benim Rabbımsın! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben
senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla senin akdin ve va'din üzere
bulunuyorum. Yaptığım fenalıkların şerrinden sana sığınırım. Üzerimde olan
nimetlerini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü
senden başka hiçbir kimse günahları mağfiret edemez."
Hz. Muhammed (s.a.s) daha
sonra şunları ekledi: "Kim bunları inanarak sabahleyin söyler de akşam
olmadan ölürse, o kişi Cennet ehlindendir. Yine kim bunları inanarak
geceleyin söyler de sabaha ulaşamadan vefat ederse Cennet ehlindendir" (Buhârî,
Deavât, 2).
BAŞA DÖN
SIDRETÜ'L-MÜNTEHÂ'
Bir izafet terkibi olup
"müntehâ sidresi", yani sidrenin sonu, nihayeti demektir.
Müntehâ kelimesi son,
nihayet, bitiş anlamlarına gelmektedir. Sidre kelimesi de, ağaç
anlamındadır. Mütercim Âsun Efendi meşhur Kamus'unda "sidre" kelimesini
şöyle açıklamaktadır: "Sidre, Arabistan kirazı denilen bir ağaca verilen
isimdir. Trabzon hurması bu ağacın cinsindendir, gölgesi gayet koyu ve
latıfdir".
Sidretül-müntehâ' şeklinde
Kur'ân-ı Kerim'de Necm suresinin 14. âyetinde geçmektedir. Ayrıca
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Mirac'ını anlatan ve bir çok sahabeden rivayet
edilen Hadis-i şerifte de geçmektedir. Hem Kur'ân'ın Necm suresinde, hem de
Hz. Peygamberin Mirac'ını bütün ayrıntılarıyla anlatan hadis-i şerifte geçen
Sidretül-Müntehâ', "Cennetin uçlarındandır, üzerinde Sündüs ve Istebrekın
Cennetlerinin etekleri vardır", diye açıklanmış, Keşşâf'ta da Sidretül-Müntehâ'
Cennetin nihayetinde ve sonundadır, diye geçmektedir.
Ayrıca Sidretül-Müntehâ',
"Allahu Teâlâ'nın zât âlemi demektir ki, buraya ne meleklerin büyükleri, ne
de Peygamberlerin büyükleri dâhil olabilir. Nitekim hadis-i şerifte de Hz.
Peygambere refakat eden Cebrâil aleyhisselâm da Peygamberimizi buraya kadar
götürmüş, buradan ileriye geçmeye izinli olmadığını ifade ederek, bundan
sonra Cenâb-ı Hakk'ın daveti sebebiyle Hz. Peygamberin yalnızca gideceğini
bildirmiştir. Işte bu yüzden bu terkib "son sınır, son hudud veya sınırın
sonu" diye anlaşılmıştır.
Hadis-i şeriflerde ise
belirttiğimiz gibi daha çok mi'rac hadisesi ile ilgili kısımlarda geçmekte
ve meşhur hadis kitaplarının; hemen hemen hepsinde sözkonusu edilmektedir:
"...Sonra beni Sidretül-Müntehaya götürdü. Bir de gördüm ki, sidr ağacının
yaprakları fillerin kulakları gibidir, yemişleri ise (Yemenin) Hecer
(kasabası) testilerine benzer. Allah'ın emrinden her şeyi bürümekte olan şey
Sidre yi tamamıyle bürüyünce bana başka bir hal oldu. Artık Allah'ın
mahluklarından onun güzelliğinin bir kısmını bile anlatmaya gücü yetebilecek
hiç bir kimse yoktur... " (Müslim, Imân, 259).
Ibn Mesud (r.a)'dan gelen
rivayette de "Rasûlüllah (s.a.s) Sidretül-Müntehâ'ya varınca yer yüzünden
çıkan ve yukarıdan inen burada son buluyor"dedi. Allah orada ona kendisinden
önce gelen hiç bir peygambere vermediği üç şeyi verdi: Namazlar beş (vakit)
olarak farz kılındı. Kendisine Bakara sûresinin son âyetleri verildi ve
Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadıkları müddetçe ümmetine büyük günahlar da
bağışlandı. Ibn Mesud, "Sidre'nin dört bir tarafı (meleklerle) çevrili iken"
(en-Necm, 53/16) âyetini okudu ve "Sidre, altıncıgöktedir" dedi. Süfyân
"Altından Pervaneler!" dedi ve eliyle işaret edip elini titretti. Malık b.
Mağfel'den başkası da şöyle diyor: "Yaratıkların ilmi "sidre'de" son bulur
ve bunun üstü hakkında bilgileri yoktur" (Tirmizi, T. Suver 53).
BAŞA DÖN
Mürre'nin Abdullah'tan
rivayetine göre "Rasulullah (s.a.s) Isrâ gecesinde Sidretü'l-Müntehâ'ya
götürüldü ki, sidre altıncıgöktedir..." (Müslim'den naklen, Kurtubî, XVII,
94).
Enes'in rivayetine göre
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: "Ben Sidretü'l-Müntehâya götürüldüm. O,
yedinci göktedir. Yemişi Hecer (kasabasının) testileri, yaprakları da fil
kulaklarına benziyordu. Dibinden iki zâhir, iki hâtın olmak üzere dört nehir
çıkıyordu. "Ya Cibril bu da ne?"dedim. Cibril: "Bâtın olanlar Cennettedir;
zâhir olanlar ise Fırat ve Nil'dir" diye cevap verdi" (Kurtubî (Darekütnî'nin
lafzıyla Müslim'den naklen), XVII, 94).
Bu iki hadisi sahih kabul
edenler onları şöyle telif etmişlerdir: Kökü altıncıgökte, dalları yedinci
göktedir (et-Tehanevi, Keşşafu Istılâhati'l fünün, Istanbul 1984, I, s. 728;
Kurtubî, a.g.e., aynı yer).
Sidr denilen bu ağaç
Cennetin en üst kısmındadır. Eskilerin ve yenilerin ilminin ulaştığı son
noktadır. Arşın sağlında yer almaktadır. Mi'rac gecesinde bu mevkiye
vardıklarında Cibril geride kalmış; Rasulullah (s.a.s) geri kalmasının
sebebini sormuş, Cibril şöyle cevap vermiştir: "Bu makam dostun dostta
kalacağı bir makamdır. Eğer kıl kadar ileri gidersem yanar kül olurum.
Bundan sonrasını geçmek sadece sana bahşedilmiştir..." (Keşşafu Istilâhati'l-Fünun,
"Sidretü'l-Müntehâ" maddesi).
Sidretü'l-Müntehâ'
denilmeşinin sebebi, buraya hem büyük meleklerin, hem de büyük
peygamberlerin geçememesi ve burası hakkında bilgilerin yeterli olmamasıdır.
Bunun için bu tabir kullanılmış ve beşerî, yani insanlara ait ilmin son
sınırı diye de açıklanmıştır. Gerek peygamberlerin, gerekse diğer
yaratılmışlardan her âlimin ilmi burada son bulur, ondan ileri geçemez.
Ayrıca büyük
müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, Sidretü'l Müntehâ'yı, buraya kadar
zikredilen mânâlarını yanı sıra, "hayret-i küsvâ" diye açıklamıştır ki,
akılların hayretle kaldığı, bundan daha şiddetli bir hayretin tasavvur
edilemeyeceği, insanın son derecede hayrete düştüğü bir makam olarak tavsif
ettikten sonra; sadece, Hz. Peygamberin hayrette kalmadığını, şaşmadığın,
gördüklerini açıkça gördüğünü kaydetmektedir.
Öyleyse biz âciz
insanların Sidretü'l-Müntehâ'yı kesin olarak "şudur veya budur" diye
açıklamamız mümkün görülmemektedir. Necm suresinin 9. âyetine ve hadis-i
şerifteki rivayete göre, sadece Peygamberimize "Kâb-ı Kavseyne" kadar
yaklaşmasına müsaade edilmiştir. Sidretü'l Müntehâ'dan ilerisi gayb âlemidir
ki, Allahü Teâlâ'dan başka hiç kimsenin ilmine ve bilgisine giremez, yani
insanî ilmin son sınırıdır. Buradan ötesi Allahü Teâlâ'nın "Zât Âlemi" diye
adlandırıldığı için, bu deyimi açık ve seçik bir tarzda ortaya koymamız
mümkün değildir.
BAŞA DÖN
SIFÂT-I SELBİYYE
Yüce Allah'ın zâtına ve
varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında mümteni' (imkansız) olan vasıflar.
Zaten "selbetmek"; kaldırmak, uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. İşte
bu sebeble Yüce Allah'ın zâtî ve sübûtî sıfatlarının zıdlarına "sıfât-ı
selbiyye" denmiştir ki; bunlar, Yüce Allah'ın zâtına mümteni' olan,
yaraşmayan sıfatlardır. Başka bir deyişle Cenab-ı Hakk, bu çeşit zıt
sıfatlarla, yaratıklara mahsus olan bu olumsuz özelliklerle muttasıf
değildir. Bu yüzden sıfât-ı selbiyye denmiştir ki; şayet böyle bir sıfat
verilmemesi düşünülmüş ise, bu vasıf O'ndan selbedilsin, yani bu özellik
O'nun Yüce zâtından kaldırılsın. İşte bunun için sıfât-ı selbiyyeye "Tenzihât"
da denir. Bunun anlamı, "bütün bu olumsuz özelliklerden, noksanlık ve
eksikliklerden Yüce Allah "berîdir, uzaktır" demektir.
Sıfât-ı selbiyye veya Yüce
Allah'ın zâtından selbedilen hususlar, sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye
başlıkları altında sayılan on dört sıfatın zıdlarıdır. Bunlar şunlardır:
1. Adem (yokluk); 2. Hudûs
(sonradan varolmak, öncesinde yokluk bulunmak); 3. Fenâ (varlığının sonu
olmak, belli bir süre sonra yok olup gitmek); 4. Teaddüt (birden fazla
olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak); 5. Müşâbehet (sonradan yaratılmış
bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak); 6. Başkasına muhtaç olmak, kendi
kendine var olamamak; 7. Ölü veya cansız olmak; 8. Câhil (bilgisiz, ilimsiz)
olmak; 9. İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye tercih edememek; 10. Âciz
(gücü yetmez) olmak; 11. Görmemek, kör olmak; 12. İşitmemek, sağır olmak;13.
Konuşamamak, dilsiz olmak;14. Yaratmamak, hiç bir şeyi var edip icad
edememek.
Görüldüğü gibi bu selbî
sıfatları, "Yüce Allah şu değildir, bu değildir" şeklinde daha da çoğaltmak
mümkündür. Zira bu tarzda bazı hususları Cenab-ı Hakk'tan selbetmekle
(kaldırmakla), O'nun Zâtına ve vâcib olan sıfatlarına hiç bir şekilde zarar
gelmez. Bununla beraber sıfatlar hususunda İslâm âlimleri şu tarzda ittifak
etmişlerdir:
Şayet isim ve sıfat tesbit
etmeye dinen izin verilmiş ise, yani Kur'ân ve Hadislerde bu sıfat ve
isimlere açıkça işaret eden lafızlar var ise; Yüce Allah'a isim ve sıfat
tesbit etmek câizdir. Şayet bu konuda bir yasaklama varsa, yani isim ve
sıfat tesbit etmeyi yasaklayan bir âyet veya hadis varsa; Cenab-ı Hakk için
isim ve sıfat tesbit etmek câiz değildir. Eğer ne izin ne de yasaklama
hususunda bir âyet veya hadis yoksa; değişik görüşler ileri sürülmüş ise de,
kabule şâyan olan görüşe göre, isim ve sıfat verilmesine müsaade
edilmemiştir.
İşte sıfât-ı selbiyye
denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allahın zâtından kaldırıldığı için, "tenzihât"
olarak değerlendirilmiş ve sıfat olarak kabul edilmemiştir. Zira Cenab-ı
Hakk, akıl ve hayâle gelen ve gelebilecek olan her türlü eksikliklerden ve
noksanlıklardan münezzeh, bütün kemâl (yetkin) sıfatlarla ve özelliklerle
muttasıftır.
SIFAT-I
SELBİYE KAÇTIR?
Bunlar altıdır:
a- Vahdaniyet: Cenab-ı
Allah'ın (c.c.) zat ve sıfatında bir olmasıdır.
b- Kıdem: Cenab-ı Allah'ın
(c.c.) varlığının başlandıcı olmamak, yani ezeli olmaktır.
c- Beka: Varlığıın sonu
olmamasıdır.
d- Muhalefetü'l-havadıs:
Sonradan var edilmiş olan şeylere muhalif olmasıdır.
e- Kıyam bi nefsihi: Cenab-ı
Allah'ın, kendisiyle kaim, tam istiklal sahibi olmasıdır.
f- Vucut: Var olmaktır.
BAŞA DÖN
SIFÂT-I SÜBUTİYYE
Yüce Allah'ın zatının
gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu
sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden
çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu
için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla
ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış
(hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla
kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de
mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardır:
1. Hayat Sıfatı: Yüce
Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir.
Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez,
mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır.
Meselâ: "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye
buyurulmaktadır (Furkân, 25/58).
Her şeye can veren, ölü
gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren
Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın
yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi
kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib
bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı
vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat"
sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı: Allahu
Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki
her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana
gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel
kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim
sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardır:
"İçinizde (sinelerinizde)
olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da
yerde olanları da bilir..." (Alû İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ın ilmi
gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur.
Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı
o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî
ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi
kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
3. İrade Sıfatı: Yüce
Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin
şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle
olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne
varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği
dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irade" sıfatı,
mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması
veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini
tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş
ise, o şey olmaz, yok olur.
BAŞA DÖN
Bu anlamda Yüce Allah'ın
iradesini iki şekilde anlamak kabıldir:
a) Tekvinî (kevnî) irade:
Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye
tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda
Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: "Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz
ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).
b) Teşriî (dinî) irade: Bu
irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği
şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle
ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk
istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar,
Allah'ın rıza ve mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi
bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa
ve kötülüğe rızası yoktur" demektir.
4. Kudret Sıfatı: Allah
Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması
demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade
ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara Kadir olur. Allah
Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tüKerimek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da
diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi
bir şeyi dilediği gibi yapmaya Kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu
kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki,
Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı: Cenâb-ı
Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın
her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve
yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan
olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye
tealluk eder. O'nun görmeşinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın
görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler: Ayrıca
aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye
veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden
etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer
almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır:"
... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı: Yüce
Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her
çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek
şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların
işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı
değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif
sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını,
zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder
ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek
sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle
nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür".
BAŞA DÖN
7. Kelâm Sıfatı. Yüce
Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan
konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için
vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte
yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir.
Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını
dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine
bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve
kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve
yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya
vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı
Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler
vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah Musa'ya
hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164).
Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur:" ... Onlardan
Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri
kimseler vardır..."
8. Tekvîn Sıfatı: Allah
Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı
ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve
O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irade
sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder.
Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun
buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (Yasin, 36/82).
İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce
Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ,
"İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini
irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah'ın alemleri
yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek,
azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir,
yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır.
İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.
Allahü Teâlâ'nın yüce
zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi,
görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu
konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe
yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği
üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir;
O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce
zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden,
yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek
de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve
varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu
sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her
biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce
Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan
inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi
anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye
için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir
tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat
keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz
söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.
SIFAT-I SÜBUTIYYE KAÇTIR?
Bunlar da, Eş'arilere göre
yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve şunlardır:
a- Hayat: İlmin imkanını
gerektiren ezeli bir sıfattır.
b- İlim: Bilinmesi mümkün
olan her şey, kendisiyle açık bir şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.
c- Kudret: Mümkinata
taalluk edip, müessir olan ezeli bir sıfattır:
d- Sem': İşitilebilen
şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.
e- Basar: Görülmesi mümkün
olan her şeye taalluk eden ezeli bir sıfattır.
f- Kelam: İlahi emir ve
nehiylerin kaynağı olan ezeli bir sıfattır.
g- İrade: Kudret dahilinde
bulunan şeylerden birinin vukuunu belli bir zamana tahsis eden ezeli bir
sıfattır.
h- Tekvin: Yaratmak,
rızıklandırmak gibi fiili sıfatların kaynağı olan ezeli bir sıfattır.
Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.
BAŞA DÖN
SIFAT-I ZÂTİYYE
Yüce Allah'ın zatı için
vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer
bir tabirle "zatî veya nefsî sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın
varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden
sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını
O'na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette
kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir zatı vardır ve bu
zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır.
Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da "sübutî sıfatlar"
denir.
Zatî sıfatlar, hiç bir
sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın hakikatını ortaya koyan sıfatlardır.
Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı
oldukları için ve sadece Allah'ın yüce zatına mahsus oldukları için zatî
sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların
varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkansızdır.
"Sıfât-ı Zatiyye" denilen
bu zatî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd Sıfatı: Yüce
Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî
veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul
edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın
varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda
mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle
buyurulmaktadır:
"O Yüce Allah, görüleni de
görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan
Allah'dır ".
Allah Teâlâ'nın varlığı,
mevcudiyeti kendi zatının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu
gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla
kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh
olamaz.
2. Kıdem Sıfatı: "Yüce
Allah'ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir;
O'nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan
Yüce Allah'ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması
vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın
kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti açıkça işaret etmektedir: "O, her
Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur;
varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir".
BAŞA DÖN
3. Bekâ sıfatı: "Allah
Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani
onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi
sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar
sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin
26. ve 27. âyetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur: "Yer yüzünde
bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin
varlığı bâkidir ".
4. Vahdaniyet Sıfatı: Yüce
Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması
demektir. O'nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.
İhlâs Suresi, Cenab-ı
Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır: Hz. Peygambere
hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, O
doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk değildir ".
Her şeyi yaratan Allah
Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O'nun hiç bir
benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur.
İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte "Vahdaniyet" sıfatını bütün
bu hususları içine alan bir teklik (ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her
bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir
varlıktır.
5. Muhâlefetün lil-Havadis
Sıfatı: Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara
benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve
denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın
sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve
O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça
işaret buyurulmuştur: "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir,
görendir".
6. Kıyam binefsihi
(bizâtihi): "Yüce Allah'ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac
değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar
(mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a
muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O
Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O'na
muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde işaret
edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır:
"Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var)
olandır".
Vâcibu'l-vücûd (varlığı
zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman,
bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir).
Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm,
ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne
bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının
gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.
BAŞA DÖN
ISLAM FIKHI
AÇISINDAN SİGARA
SIGARA : Patlıcangillerden
bir bitki olan tütünün yapraklarından elde edilen bir keyif verici olduğu
herkesin malumudur. Tütünün ilk kez Amerika yerlilerince bilindiği ve
kullanıldığı ve Amerika'nin Avrupalılarca öğrenilmesinden sonra Avrupâ ya da
götürüldüğü ilk götürenin ise Christopher Columbus (1506) olduğu kaydedilir.
(Mahmut Nazım en-Nesîmî, et-Tibbu'n-Nebev'î ve'l-ilmu'l-hadis I/33; Muhammed
Sefik Girbal ve arkadaşları, el-Mevsû'atü'l-Arabiyyetü'l-Muyessera,"Tebg"
(Tütün) md. Tütünü Avrupa'ya ilk kez Jean Nicot isimli birisinin götürdügü
de söylenmiştir. en-Nesîmî, agk.) Bazı fıkıh kitaplarında da ilk kez 1015
Hicri yılında ortaya çıktığı söylenir. (Tütünün tarihiyle ilgili geniş bilgi
için bk. Abdulhay el-Lüknevî,Tervîcu'l-cinan bi-tesrîh-i hükm-i surbi'd-duhân
2 vd.) Bu da M.1506'lara rastlar ve Islam aleminin tütünü Avrupa'dan
takriben yüzyıl sonra tanıdığını gösterir. Gerçi Avrupada da iyiden iyiye
tanınma tarihi 1586'dir. (M. Sefik Girbal agk: ) Bu durumda aradaki fark
yirmi yıldan aza düşmüş olur. Tütünün süs bitkisi ve tıbbi gayeler için de
kullanılmış olması, (agk.) konumuz açısından önem arzedecektir.
Tartışmasız büyük
müctehitlerin tanımadığı tütün diyebiliriz ki biraz da bu yüzden Islam
aleminde de hızla yayılmış ve H.11. asrın başından itibaren kullanılır
olmuştur. Buna paralel olarak dini hükmü konusunda da pek çok görüş beyan
edilmiş, risaleler ve kitaplar kaleme alınmıştır. Hatta denebilir ki,
sonradan ortaya çıkan bu tür konularda hakkında tütün kadar söz söylenen,
yazılı beyan ortaya çıkan bir başka konu yoktur. Sadece "Kesfu'z-Zunûn"un
zeyline kitap adlarına göre bir göz gezdiren buna şahit olur. Bu yazılanlara
bütün mezhepler ortaktır ve sigara hakkında her mezhepten, zikredeceğimiz
her üç görüşe sahip alimler bulunduğu için, meselenin mezheplere göre hükmü
diye âyırım yapmak da hem mümkün hem de isabetli görülmemektedir. Diğer
yönden bizce tartışılabilir bir görüşe göre de zaten sigaranın ortaya
çıktığı tarihten beri müctehit bulunmadığı için söylenenlerin hüküm
açısından bir değeri yoktur. Biz şimdilik bu görüşü tartışma dışı
bırakacağız ve hesaba katmayacağız. Değişik görüşleri üç kategoriye ayırarak
delilleriyle ve bu delillerin tartışmasıyla birlikte serdedecek ve bir
sonuca varmaya çalışacağız.
2. MUBAH DİYENLERİN
DELİLLERİ VE BUNLARA GELEBİLECEK İTİRAZLAR
Sigarayı mübah gören Islam
alimleri mevcut olmuştur. Onlara göre :
1. "Eşyada aslolan
ibahadır". Zira Allah (c.c) yeryüzündeki herşeyi insanlar için yarattığını
haber vermiştir. (K. Bakara (2) 29.) Binaenaleyh ibadetler dışında herhangi
bir şey sâri' tarafından menedilmemişse insanların onu haram sayması mümkün
değildir. Kur'an açıkça şöyle söylemektedir. "De ki, bana vahyolunanlar
arasında kan, domuz eti- ki o pisliktir - ya da bir günah olarak Allah'tan
başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir
şey bulamıyorum... "(K. En'âm (6) 145.) Binaenaleyh, sigaranın haram
olduğunu söylemenin bir dayanağı yoktur.
2. Kur'an-ı Kerim'de Allah
: "De ki, Allah'ın kulları için çıkardığı zineti ve rızıkları kim haram
kılabilir?.. "(K. A'râf (7) 31.) buyurmuştur ki, bunu bir önceki ayetle
birlikte düşündüğümüzde sigaraya haram denemeyeceği anlaşılır, bunu
destekler mahiyette Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Allah birtakım
farzları mecbur tutmuştur, onları zayi etmeyin. Bir takım sınırlar
koymuştur, onları aşmayın. Bazı şeylerden de, unuttuğu için değil ama sırf
size merhametinden ötürü söz etmemiştir, onları da araştırmayın..." (Taberânî,
Kebîr XXN/222 (No: 589); (Ibn Kayyim, A'lam I/71-72; el-Hindî Kenz I/194))
Buna göre şeriat koyucunun sigaradan söz etmemesi onun haram olmadığını
gösterir.
3. Sarhoş edici ve zararlı
şeyler haram olsa dahi sigaranın sarhoş ediciligi ve zararı sabit değildir.
BAŞA DÖN
4. Bazı insanlar için
zararı sabit olsa dahi bu sadece onları ilgilendirir. Yani mahzuru onlar
içindir. Bu, sigaranın herkes için haram olmasını gerektirmez.
Ancak meseleye bu açıdan
bakanlar dahi "Eşyada aslolan ibahadır zararlılarda aslolan ise hurmettir"
kaidesini kabul ederler ve zararı kesinkes sabit ve mutarrif olan birşeyin
haram olacağını söylerler. Meseleye yumuşak bakan Ibn Abidin de bu esası
vurgular .(Bk. Ibn Abidin, Fetâvâ N/303, 304. Sigaraya yumuşak bakıp onun
mubah, ya da ona yakın bir yerde olduğunu söyleyenler arasında şu alimleri
sayabiliriz: Abdulganî en-Nablusî (es-Sulhu beyne'l-Ihvân fî-ibâhat-i
surbi'd Duhân adlı bir kitapçığını bu konuya tahsis etmiştir.), Ibn Abidîn,
Muhammed el-Abbasî el-Mehdî, Ahmed b. Muhammed el-Hamevî; Malikilerden Ali
el-Echûrî (Bu konuda Gâyetü'l-beyân li-hill-i surb-i mâ-la yugayyibü'l-akle
mine'd-duhân adlı bir kitapçığı vardır) Dussukî, es-Sâvî, el-Emîr gibi
Malıkiler de bu görüştedirler; Şafiilerden el-Hafnî, el-Halebî, er-Rasidî,
es-Sebramellisi, el-Bâbilli, AbdülKadir b. Muhammed b.Yahya el-Hüseynî et-Taberî
(Raf'ul-istibâk an-tenâvuli't-tenbâk adlı risalesi bu konudadır);
Hanbelilerden de el-Keremî (Konu ile ilgili el-Burhân fi se'n-i surbi'd-duhân
adlı bir risalesi vardır). Keza, Sevânî de sigaranın mubah olduğunu
söyleyenler arasında yer alır(bk. el-Mevsû'atü'l fıkhıyye, Kuveyt.
X/104,105.))
5. Sigaraya haramdır demek
şer'i bir hüküm koymaktır. Bu ise ya bedihi delillerle ya da nazar ve
istidlal ile mümkün olabilir. Birincisi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir
delil yoktur. Ikincisi de yoktur. Çünkü nazar ve istidlal ya müctehidden ya
da müctehit olmayandan sadır olur. Bunların da birincisi söz konusu
değildir. Çünkü müctehidlerden böyle bir şey sadır olmamıştır. Ikincinin ise
değeri yoktur. Zira şeriat adına söz hakkına sahip olanlar müctehitlerdir. (Ebu
Saîd Muhammed el-Hâdimî, Resâil 234.)
Ebu Said el-Hadımi'nin bu
tesbiti, Birinci Hicri Yıldan sonra müctehit çıkmadığı esasına bina
edilmiştir ki, tartışılabilirliğine daha önce işaret etmiştir.
Bu delillere itiraz
sadedinde şöyle söylenebilir :
"Eşyada aslolan ibaha"
olmakla beraber bu hakkında nas bulunmayan herşeyin mübah olduğunu
göstermez. Nitekim rakının, uyuşturucuların, pek çok habis hayvanın
tenavülleri hususunda nas bulunmadığı halde kıyas yoluyla haramlıklarında da
şüphe yoktur. Allah'ın yarattıkları içerisinde kulların haram
kılamayacakları, ayetinde işaretinden anlaşılacağı üzere, "zinet" ve "güzel
rızıklardır". Sigarayı güzel rızık ve zinet olarak görmek mümkün müdür?
Allah'ın sükût ettiği ve hükmünü araştırmamızın güzel olmayacağı şeyler
zararlı olmayan ve kıyaslanacak bir aslı bulunmayan şeylerdir. "Allah temiz
rızıkları helal kılar, habis olanları ise haram kılar" derken sigara için de
elbette ilk akla gelen şey onun bu iki kategoriden hangisine dahil
olacağıdır. Eğer habis kategorisinde olduğu selim akıllarca kabul edilirse
artık onun araştırmamamız istenenlerden olmayacağı ortaya çıkmış olur:
Ayrıca bu gün sigaranın herkes için zararlı olduğu kesin olarak ortaya
konmuştur. Binaenaleyh, sigarayı mutlak mubah görmenin imkanı
gözükmemektedir.
Bunlar sigaraya mubah
diyen görüşün delillerine varid olabilecek itirazlardır. Haram diyenlerin
delillerine varid olacak itirazlar ise yerinde gelecektir.
BAŞA DÖN
SIGARA İÇMEK HARAM
MIDIR?
Sıgaraya Haram Diyen
Alimler olduğu gibi mekruh diyenler hatta helal diyen Alimler vardır.
a. Deliller
Şunu hemen belirtelim ki,
sigara hakkında yazan ve konuşanların çoğu sigaranın haram olduğu görüşüne
varmışlardır ve sigaranın "mutlak haram" olduğunu söyleyenlerin tutundukları
deliller, onun mutlak mubah olduğunu iddia edenlerin delillerinden hem daha
çok hem de daha tutarlıdır. Ileride bunların tartışmasına girecek olmakla
beraber bundan hemen şöyle bir sonuç çıkarmamız da mümkündür: Sigaranın
hükmü "mutlak haram"la "mutlak mübah"ın orta noktasından "mutlak haram"a
daha yakındır. Buna da "tahrimen mekruh" denebilir.
Mutlak haram olduğunu
söyleyenler şu delilleri ileri sürüyorlar. (Sigaraya haram diyenler arasında
şunları sayabiliriz: Surunbilali, Mesîri, ed-Dürrü'l-müntekâ sahibi; Salim
es-Senhûrî, Ibrahim el-Lekkânî, Muhammed b. Abdülkerim, Halid b. Ahmed, Ibn
Hamdûn; Necmeddin el-Gazî, Kalyûbî, Ibn Allân; Ahmed el-Behûtî (el-Mevsû'âtü'l
fıkhıye, Kuveyt X/101 -102))
1. Hadis-i şerife soğan ve
sarmısak için: "şu iki bitkiden yiyenler mescidimize yaklaşmasın, çünkü
insanların rahatsız oldukları şeylerden melekler de rahatsız olurlar"
buyurulmuştur. (Bu ve benzeri hadisler için bk. Müslim, mesâcid 68-78.)
Sigaranın kokusu soğan ve
sarmısaktan daha az rahatsız edici değildir ve üstelik sürekli ve kalıcıdır.
Insanlarla devamlı beraber olmak zorunda olan melekler de vardır. Sigara
içen insan kısa zamanda ağız kokusunu gideremez. Ağzı kokarken de camiye
gelmesi yasaklanmıştır. Bu da onun sürekli camiye gelmemesini gerektirir.
Böyle sonuçlara sebep olan birşeyin haram olmaması düşünülemez.
2. Buna bağlı olarak her
türlü canlıya ve öncelikle de insana eziyet vermek haramdır. Ayet-i
Kerime'de : "Mü'min erkekler ve Mü'min kadınlara haketmedikleri bir şeyle
eziyet edenler şüphesiz açık bir buhtan ve günah yüklenmişlerdir" (K. Ahzâb
(33) 58 ) buyurulmuştur. "Her eziyet veren ateştedir" denmiştir. Sigara
içenler içmeyenler için küçümsenmeyecek bir eziyettir. Özellikle de sigara
içen bir es, içmeyen hayat arkadaşı için bitmez tüKerimez bir eziyettir.
3. Eza veren şey aynı
zaman da pisliktir. Pis olan bir şeyin hakkı ise haram kılınmaktır. Ayette
"habis (murdar) şeylerin haram kılındığı bildirilmiştir. (K. A'râf (7) l57 )
Hz. Peygamber de soğan ve sarmısağa kokularının ağır olmasından ötürü "şu
iki habis bitki" diye tabir etmiştir. (Bk. Müslim, Mesacıd 76) Rahatsız
edici koku sigarada da fazlasıyla vardır. Öyleyse o da "habis"tir. Habis
olan şeyleri ise Allah haram kılmıştır.
BAŞA DÖN
4. Sigaranın teneffüs
edilen kısmı dumandır, yani ateştir. Oysa bunların yenilmesi ve içilmesi
haramdır. Ayette haksız yere yetim malı yiyenlerin karınlarıyle ateş
yiyecekleri söylenirken, (K. Nisa (4) 10. ) ateşin bir ceza aracı olduğu
anlatılıyor. Bu ise helâl bir nimet olamaz. Keza "Artık semanın açıkça bir
duman getireceği günü gözle" (K. Duhân (44) l0.) denirken dumanın (duhân)
yine bir ceza ve tenkit aracı olduğu anlatılır. Suçlulara ceza aracı olarak
yaratılan şeyler insanlar için nimet olamazlar. Hz. Peygamber'de sıcak
yemekten hoşlanmazlar ve "Allah bize ateş yedirmemiştir" derlerdi. (Benzer
hadis için bk. el-Hindî, Kenz. VN/109)
5. Sigara hiçbir faydası
bulunmayan safi bir israftır. Allah'ın insanların kıyamını
(yaşayabilmelerini) sağlaması için bahsettiği "mal'ın (K. Nisâ (4) 5.)
ziyanıdır. Bazan çoluk çocuğunun nafakasını kısmaktır. Oysa pekçok ayet ve
hadislerle hem israf hem de malı ziyan etmek yasaklanmıştır. (Bk. K. En'âm
(6) l41; A'râf (7) 31; Hadis için bk. Buhari, zekât 18; Müslim, Akdiye 14.)
yani haram kılınmıştır. Dolayısı ile bu durumda olan sigaranın da haram
olması iktiza eder.
6. Sigara abesle
iştigaldir. Allah ise insanları boş yere (abesle iştigal için) yaratmadığını
bildirmiştir. (K. el-Mü'minûn (23) 115)
7. Sigara "bid'at" tır.
Çünkü bid'atın bir göstergesi de, yapıldığında ona karşılık bir sünnetin
kaybolmasıdır. Sigara için insanlarda önemli bir sünnet olan ağız temizliği
kaybolmaktadır. "Her bid'at ise dalalettir. Her delalet de cehennemdedir".
(Müslim, Cum'a 43; Ebu Davud, Sünnet 5.) Cehenneme müncer olan bir şeyin
haram olması gerekir.
8. Sigara Islam alemine
Hiristiyan ve Yahudilerden geçmiştir ve onların bir uygulamasıdır. Oysa
müslümanlar başkalarına benzemekten menedilmişlerdir. Binaenaleyh, sigara bu
açıdan da menedilmiş yani haram kılınmış olur.
9. Hepsinden önemlisi,
sigara insan için zararlı bir şeydir. "Bütün zararlılar ise haramdır"
Gerçekten de bu gün artık sigaranın kimseye yarar sağlamadığı, aksine pek
çok zararlarının olduğu tıp uzmanlarınca ortaya konmuştur. (Sigaranın
zararları konusunda ISAV'da tertib edilen (26.10.199l ) sempozyuma sunulan
tebliğlere ek olarak ayrıca bk. en-Nesîmî, age. I/343 vd.) Zararlılarda
aslolan hükmün "haram" olacağında ise Islâm alimleri arasında adeta ittifak
vardır. Çünkü "zarar ve zarara mukabıl zarar yoktur. (Mecelle md. l9 )Allah
"Kendi kendinizi öldürmeyin" (K. Nisâ (4) 29 ) "Kendinizi kendi ellerinizle
tehlikeye atmayın" (K.Bakara (2) 195 ) buyurmuştur.
10. Sigara bütün bütün
sarhoş etmese dahi bir nevi gevşeme ve uyuşturma tesiri yapmaktadır. Bütün
sarhoş ediciler haram olduğu gibi, uyuşturucu ve fütur verici şeyler de
haramdır. Ne var ki, sigara içene, sarhoş edicilere verilen ceza verilemez.
11. Hadis-i şerifte
"Helâlın da haramın da belli olduğu, aralarında şüpheli şeyler bulunduğu,
onlardan sakınanın dinini ve ırzını koruduğu, onlara düşenin ise harama
düşecegi..." bildirilmiştir. (Buharî, Iman 39; Müslim, müsâkât 107.) Sigara
ise en azından böyle bir durumdadır ve netice itibariyle harama götürür.
12. Sigara konusunda Islâm
Halifesinin yasaklaması mevcuttur. şeriate muhalif olmayan konularda
veliyyu'1-emrin isdar edeceği buyruklara şer'an uyma zorunluluğu vardır,
aksine hareket ise naslarla haram kılınmıştır. Binaenaleyh, sigaranın da
haram olması gerekir.
13. Sigara insanı, Allah'ı
zikretmekten ve O'na karşı kulluk görevlerini ifa etmekten alıkoyar. Sigara
tiryakisi oruca çok zor tahammül eder. Bu yüzden pek çok kişi oruç tutmaz.
Itikata hiç cesaret edemez. Allah'ın zikrinden alıkoyan birşey ise batıldır,
haramdır.
b. Itirazlar
Mutlak haramdır diyenlerin
delillerine de -her ne kadar diğerlerinden çok güçlü olsalar dahi- pek çok
yönden itiraz edilebilir. Mesela :
Sigaranın soğan-sarmısağa
kıyas yoluyla haram görülmesi biraz önce açıkladığımız sebeplerden ötürü
mümkün değildir.
BAŞA DÖN
Sigaranın her halükarda
başkasına eziyet olacağı söylenemez. Bu illetten hareket edilirse başkaları
ile hiç irtibatı olmayanlar, mescidlere belli bir özürden ötürü girmeyenler
ve özellikle de kadınlar için bir hükmün geçerli olmayacağı sonucu ortaya
çıkar ki, böyle muttarit olmayan bir hükme itibar edilmez. Sigaranın
maddesinin pis olduğunu kimse söylememiştir. Yani üzerinde sigara taşıyan
birisi, necaset taşıyor değildir dolayısı ile bu durum onun temizlik isteyen
ibadetlerine, meselâ namazına engel teşkil etmez. Gerçi işaret edilen ayette
Allah'ın (c:c) "habis" haramdır, ama soğan ve sarımsağın "habis" olan
yönleri maddeleri değil, kokularıdır. Nitekim onlar için Hz. Peygamber'den
"habis" nitelenmesini duyan sahabe "Haram kılındı! Haram kılındı" diye ilan
edince Hz. Peygamber: "Ey cemaat ! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi
haram etmek benim elimde değildir. Şu var ki, ben bu bitkinin kokusundan
hoşlanmıyorum" (Bk. Müslim, mesâcid 76 (Davudoğlu NI/445)) buyurmuştu.
Sigaranın onlara benzediği yönü kokusudur. Binaenaleyh. "habis" olan yönü de
kokusu olmuş olur. Bu da aslını isti'mal etmenin haramlığını gerektirmez.
Duman ve ateşle ilgili ayet ve hadisler ise fıkıh usulü ilmi ile bilinen
hiçbir delalet yolu ile sigaranın haramlığına delalet etmezler. Öyle olsaydı
bu konuda alimler arasında zaten ihtilaf olmazdı. Sigaranın mutlak bir israf
olduğu da tartışılabilir. Zira hayatı ihtiyaç bulunmamakla beraber helal
gıdalardan pekçok çesidi ile telezzüz haram görülmemiştir. Meselâ normal
gıdasını alan bir insanın yanında sürekli ananas gibi birşey bulundurup
ondan zaman zaman alması haramdır denemez. Sigara çoluk-çocuğun nafakasını
keserek içilirse bu durumda da haram olan sigara değil, onların nafakalarını
kısmak olur. Bunu kahvede çay içerek de yapsa yine böyledir. Sigara da -eğer
bir başka delille haramlığı ya da mahzuru ispatlanmazsa - bu helâl telezzüz
araçlarından biri sayılabilir. Kaldı ki tiryakiler için sigara ekmekten ve
sudan daha öncelikli bir ihtiyaç halini alabilir. Yine bu durumda abesle
iştigal olmaktan da çıkar.
Sigaranın bid'at olduğunu
söylemek ise hiç mümkün değildir. Çünkü terim olarak "Bid'at"; sünnet
karşıtı olarak, din koyucunun açıkça ya da dolayısı ile, sözlü ya da fiili
izni olmaksızın sahabeden sonra dinde görülerek ortaya çıkan eksiltme ya da
fazlalaştırmalardır. (SBA Risale I/50 "Bid'at" md) Sigaranın hiç kimse
tarafından dinden bir hareket olarak uygulanmadığı açıktır.Gayrı müslimlere
benzeme konusunda yasak olan, onlara has şeylerde onlara benzemeye
çalışmaktır. Mübah olan şeyleri tenavülde benzeme sözkonusu değildir.
Sigaranın insanlar için zararlı olması iddiasi eğer ispatlanırsa - ki bugün
ispatlandığı söyleniyor bunu ciddiye almamak mümkün değildir. Ancak zararlar
arasında da bir meratib (hiyerarşi) vardır ve haram olan zararlıların
yanında mekruh olan zararlılar da bulunmaktadır. Helalın ve haramın belli
olduğunu, aralarında ise şüpheli şeyler bulunduğunu söyleyen hadis zaten
haramların belli olduğunu söylemekle sigarayı haramlar cümlesinden bizzat
çıkarmıştır. Çünkü naslarla belirlenen haramlar arasında sigara
bulunmamaktadır. Islam Halifesinin yasaklamış olduğu birşey, eğer naslarla
sabit bir husus değilse tabii olarak "raiyyenin maslahatına menuftur" ve bu
yüzden de sırf kendi zamanını ilgilendirir. Bir başkası bir başka hüküm
israr edebilir. Bu defa da ona uymak zorunlu olur. Sigara Allah'a zikri ve
kulluğu bazı konularda zorlaştırsa dahi insanların mükellef oldukları
ibadetler öncelikle farzlar ve vaciplerdir. Pekçok sigara içen kimseler
ibadetlerirnde tamıtamına yapmaktadırlar. Binaenaleyh, bu da bir haram
sebebi olamaz.
4.MEKRUH OLDUĞUNU
SÖYLEYENLERİN DELİLLERİ
Haram ve mübah diyenlerin
yanında. sigaranın mekruh olduğunu söyleyen alimler de vardır. Onlar da şu
delillere tutunurlar :
1. Sigaranın kokusu
kerihdir. binaenaleyh, pırasa, soğan ve sarımsağa kıyasla mekruh olması
gerekir.
2. Kesin haram olduğunu
bildiren deliller bulunmamaktadır. Binaenaleyh, sigaranın hükmü şüpheli bir
konudur, şüpheli olan şeyleri yapmak ise en azından mekruha götürür. Öyleyse
sigaranın da mekruh olması gerekir.
5. GÖRÜŞLERİN
DEĞERLENDİRİLMESİ VE SONUÇ
a. Genel Değerlendirme
Vakıaların hükmünü
belirlemede ehli sünnet çizgisindeki mezheplerin ittifakla kabul ettikleri
deliller kitap, sünnet, icma ve kıyastır. "Masalih-i mürsele" ve "Istihsan"
ise tartışmalı olmakla beraber yine bu mezheplerin öyle ya da böyle
başvurdukları delillerdendir. Akıl ise olayların hükmünü belirlemede tek
başına bir delil değildir. Ehl-i Sünnet çizgisinin görüşü budur. Aklın şer'i
bir delil olması sadece Mutezile ve şia görüşüdür. Buna göre :
Hicri 11. Asrın başlarında
ortaya çıkan sigara hakkında kitap; sünnet ve icma delilinin bulunmaması
tabiidir. Diğer bir ifade ile, filan ayetin veya hadisin herhangi bir
dalalet yoluyla delâletine, ya da müctehidlerin icmaına binaen sigara haram
veya mübahtır, denemez.
BAŞA DÖN
Kıyasa gelince, şüphesiz
bu, üç asıl delilden sonra ahkâm belirlemede en önemli delildir ve
şartlarına uygun kıyasın işletilmesi de bir ictihattır, dolayısı ile kıyas
yapmak ehlinin, yani müctehidlerin işidir. Hükmü nasların delâletlerinin
delaleti ile anlaşılacak kadar açık olan konular ise bundan müstesnadır. Bu
durumda sigaranın kıyas edilebileceği - edildiği - en yakın asıl pırasa,
sogan ve sarımsaktır. Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)
bu bitkilerden yiyenlerin, ağız kokularıyla meleklere ve insanlara eziyet
edecekleri için mescide gelmemelerini emretmiş, hatta bu durumda gelenler
olmuşsa onlan mescitten çıkartarak Bakî Mezarlığı istikametine göndermiştir.
Çoğu insanlarca sigaranın ihdas edeceği ağız kokusu da bundan daha az
rahatsız edici değildir. Öyleyse sigara da aynı hükmü almalıdır. Ama bu
hüküm nedir ? Sogan-sarımsak konusunda (asıl) baktığımızda onların
yenmelerinin yasak edilmediğini, hatta bir hadisle teşvik edildiğini,
dolayısı ile mekruh dahi görülmediğini müşahede ederiz. Yasak edilenin
onları yiyenin henüz ağız kokusu çıkmamışken camiye gelmeleridir ve bu
hükmün (haram ya da mekruh) illeti de eza vermek"tir. Imdi sigarayı buna
uygularsak; önce sözkonusu illetin onda da aynı ölçüde bulunup bulunmadığı
tartışma konusu olabilir. Çünkü sigara içen herkesin nefesi rahatsız edici
ölçüde kokmamaktadır, bu açıdan kıyasın "aslı" ile "fer'i" arasında küçük de
olsa bir fark vardır. Ikinci olarak "illetin bulunmayacağı yerde hülanün de
bulunmayacağı" esasına göre, ister sogan-sarmısak'ta, ister sigarada
herhangi bir yolla ağız kokusunun izalesi mümkün olursa bu, hükmün de
kalkmasını gerektirir. Kaldı ki, "asıl" daki hüküm, soğan-sarımsak yemenin
haramlığı ya da mekruhluğu değildir. Binaenaleyh, sigaranın onlara
kıyaslanmasının uygun olması halinde bile bu, tek başına sigaranın içiminin
haram ya da mekruh olmasını gerektirmez. Ne var ki, sigara içenin ağız
kokusu, diğerleri kadar çabuk çıkmayacağı dolayısı ile mescidlere sürekli
gidemecegi ve seairden olan bir sünnetin -cemaate gitmek gibi- sürekli terki
de mekruh ya da haram olacağı için, (Bk. Zeydan, el-Vecîz 36.) bu sebeple
sigara içmek de aynı hükmü alır. Ancak bu esasa göre de yine kokusunun izale
yöntemi bulunursa hüküm de ortadan kalkar.
Sonuç olarak sigaraya
hüküm vermede en güçlü delil görülebilecek kıyas da nihâi hükmü belirlemede
yeterli olmamaktadır.
Geriye ihtilâflı deliller
kalırki, bunlar da Hanefilerin "istihsan"ı ile Malikilerin "istislahı" (masalih-i
mürsele)'dir. Sigara için istihsanın işletilebilecek yönleri zaruret, umumi
helva ya da kıyas-i hafidir. Sigara içmekte bir zaruret olmadığı herkesin
kabulüdür. Umumi helvanın olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü sigaranın bir
"fısk" sayılması halinde günümüzde o ölçüdeki fısklardan sakınan dini bütün
insanlar çok yüksek oranda sigara da içmemektedirler. Bu kesimde içenler
azınlıktadır. Bunun dışındaki müslümanlar ise fısk olduğu sabit olan benzeri
konularda dahi tesahül göstermektediler. Binaenaleyh; onların sigara
içmeleri de umumi helvadan değil, tesahül ve laubalilikten kaynaklanıyor
denebilir. Böylece zaruret ve umumi helva tarzındaki bir istihsanla da
sigaranın hükmüne ulaşmak mümkün görülmemektedir.
Kıyas-ı Hafi tarzındaki
bir istihsan istislahla aynı şey olur ki. bu da sigaranın zararının kesinkeş
sabit olmasına bina edilebilir ve açık naslarla haram kılınan nesnelerdeki
ortak özellik, insan için hayati zarar taşımalarıdır. Aynı şey sigarada da
mevcuttur, ya da böyle bir "asıl" bulunamazsa dahi sigaradaki mefsedet yönü
daha ağırlıklıdır. Binaenaleyh mahzurludur ve ‚memnu' olması gerekir
denebilir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bu delillerde de ittifak
yoktur ve bu yolla sigara kesin haramdır. hükmünü vermek zordur.
b. Sonuç
Buraya kadar serdettiğimiz
delillere ve tartışmalarına bakarak diyebiliriz ki
1. Sigaranın mahzurlu
olduğuna işaret eden deliller, mübah sayılması gerektiği istinbat edilen
delillerden hem çok daha fazla, hem de delalet yönleri daha açıktır.
Mübahlığı istinbat edilen deliller çok umumi delillerdir ve pek çok yönden
tahsis edilmişlerdir. Binaenaleyh, sigaranın mahzuruna işaret eden
delillerle ayrıca tahsis edilebilirler. Buna göre sigaranın mutlak mübah
olduğunu söyleme imkanı kalmaz. Zaten mübah olduğunu söyleyenlerde, ondaki
zararın mevhum olduğunu, muhakkak olmadığını, muhakkak olması yani zararının
ispat edilmesi halinde haram olacağını, çünkü "zararlılarda asıl olanının"
haram olmak olduğunu söylerler. Mesela Ibn Abidin bunlardan birisidir.
Her hangi birşeyi "mübah
kılan bir delille haram kılan bir delil çatışırsa haram kılan diğerine
tercih edilir" ve "haram ile helal çatışırsa haram galip gelir" gibi fıkıh
kaideleri de sigaranın yerinin mübah yönünde olmadığına işaret eder. Böylece
sigaranın şer'an mahzurlu olduğu ortaya çıkmış olur. Ancak bu mahzurun
hiyerarşideki yeri neresidir. Işte bunu tayin etmek zor gözükmektedir.
BAŞA DÖN
2. Bazılarına göre zarar "kerahati",
bazılarına göre de haramlığı gerektirir. Ama herhalde bunu da tafsil etmek
ve kerahat ve haramlığını zararına göre tesbit etmek gerekir. Konuyla ilgili
olarak Mustafa Zerkâ'nin ölçüsü şudur: "Zararı kesine yakın (zanni galip)
olan haram, zararı şüpheli ve hafif olan ise mekruhtur" (Mahmud Nazım, age.
I/369) Ancak sigara hakkında, makbul delâlet yollarından biriyle onun haram
olduğunu gösteren bir nassın bulunmadığını da hesaba katarsak onun için
haramdır dememiz de tehlikeli olabilir.
3. Netice itibariyle en az
yanılma ihtimalı olan hüküm olarak sigaraya "mekruh" denmesi gereği ortaya
çıkıyor. Ama bu durumda da tenzihen bir mekruh olabileceği gibi tahrimen bir
mekruh da olabilir. Doğrusu; insanın sağlığına pek çok yönden zararı,
tiksindirici kokusu, (habisligi) israf oluşu vb. yönleri hesaba katıldığında
iki mekruh arasındaki yerinin "tahrimen mekruh" olana daha yakın olduğunu
söylemek bize daha isabetli gelmektedir. Konu hakkında yazılan risalelerin
en derli-toplu olanın yazari Imam Lüknevi'de sigaranın mekruh olduğu
sonucuna vardıktan sonra bu kerahatin tahrimen mi yoksa tenzihenmi olduğu
konusunda mütereddid olduğunu anlatır. (Lüknevi, nge. 22)
4. Bunlara bağlı olarak
sigara ile ilgili başka hükümler de sözkonusu olur. şöyle ki :
a. Sigaranın mübah
olduğunu söyleyenlere göre tütün ziraati ve sigara alım satımı yapmak da
mübah ve helal olmuş olur. Tabiatiyle sigaranın mekruh ya da haram olduğu
söylendiğinde de, ziraati ile ticareti de aynı hükmü olacaktır. Ne var ki
tütünün bitkisinden yaş ya da kuru olarak tıp, kozmetik ve hayvan yemi gibi
başka maksatlarla da yararlanılıyorsa o takdirde onun ziraatinin mahzurlu
olmadığı anlaşılır. Fakat her halükarda tütün ziraati ve sigara alım satımı
yapmaktaki mahzur içilmesinden daha azdır. Çünkü sigaranın maddesi bizzat (li-aynıhi)
pis değildir.
b. Oruçlu olarak sigara
içmek ittifakla orucu bozar ve keffareti gerektirir. Çünkü cefine duman
kaçmakla, dumanı bizzat yudumlamak ayrı ayrı şeylerdir.
c. Sigaranın mübah
olduğunu söyleyenler, kadının sigara içmesi halinde, kocanın vereceği
nafakaya onun sigara harcamalarını de eklemesi gerektiğini kabul etmek
zorundadırlar. Mekruh ve haram olduğunu söyleyenlere göre ise böyle bir
zorunluluk yoktur.
d. Sigaranın hükmü ne
olursa olsun kocanın bundan rahatsız olması durumunda karısını sigara
içmekten men etme hakkı vardır. Bu bir insanlık hakkı olduğundan ötürü
kadının da aynı hakkı bulunmalıdır.
e. Sigara içmenin haram ya
da mekruh olduğu kabul edilmesi halinde bu küçük ya da büyük bir günah
olacak ve ısrarı ile daha da büyüyecektir.
BAŞA DÖN
SİGARA VEYA TÜTÜN DENİLEN ŞEY İÇİLMEKTEDİR. HELALDİR DİYEN
OLDUĞU GİBİ HARAMDIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA SİZ NE DERSİNİZ?
Sigara veya tütün denilen
şey asr-ı sa'adette ve müctehid'ler asrında olmadığı için hakkında ne ayet,
ne hadis ve ne de müctehidlerin sözü vardır. Çünkü tütün 1070 milad yılında
ilk önce bir fransız tarafından yetiştirilip ortaya çıkmıştır. Böyle olmakla
beraber mutlaka cihan-çümul olan İslam dininde hükmü vardır. Onu Kur'an ve
sünnetin ışığı altında beyan etmek için çaba göstermek lazımdır. Asr-ı
sa'adette afyon denilen uyuşturucu maddde de yoktu ve tanımıyordu. Hakkında
ne ayet ve ne de hadis vardır. Ama aklı izale edip sarhoş eden şarabı
yasaklayan İslam dini mutlaka aklı izale etmekle beraber vücudu da uyuşturan
afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema, afyonu yasaklayarak haram
olduğunu beyan etmişlerdir. Sigara da çıktığı ve halk arasında yayıldığı
zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için araştırmaya başladılar. Bu
hususta birlik sağlanmadı ise de çoğu: Hakkında nass varid olmadığı için
mübahtır demişlerdir. Hatta Şafii ulemasının bir kısmı: Zevce sigara
tiryakisi ise nafakası kocasına vacib olduğu gibi sigara parası da ona
vaciptir, dediler (Büceyremi ala Fethi'l-Vehhab). Meşhur ve Müceddid olarak
bilenen Mevlana Halım zu'l-Cenahey de sigara içiyordu. Haram olsaydı böyle
salih bir kimse içmesine devam etmezdi. Ancak bir kimse için kesin olarak
zararlı ise veya onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr
ve zaruret içerisinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya
verirse haram olmasında şüphe yoktur.
BAŞA DÖN
SIGARA
Tütünün ince kağıda sarılı
çubuk şekli. Fransızca ve Ingilizce "cigarette" sözcüğü, Türkçeye "sigara"
telaffuzu ile geçmiştir. Arapça "duhân" sigara, "tedhîn" ise sigara içmek
anlamında kullanılır.
Sigaranın yapıldığı tütün
bitkişi; yaprakları yakılarak içilen kokulu, keyif verici ve bağımlılık
yapan bir bitkidir. Sigara veya tütün Hz. Peygamber veya müctehid imamlar
döneminde bulunmadığı için, hakkında ne âyet, ne hadis ve ne de
müctehidlerin sözü yoktur. Çünkü tütün ilk olarak Amerika'daki Antil takım
adalarından birinde bulunmuştur. 1496 M. yılında Kristof Kolomb (1451-1506)
Antil adalarını gezisi sırasında yerlilerin bu bitkiyi yakarak içtiklerini
gördü. Gemicilerden biri; Tobago adalarından bir örnek alıp Avrupa'da Petros
Marden adında bir tüccara gönderdi. Ispanyol gemicileri 1511 M. yıllarında,
bu keyif verici maddeyi Ispanya ve Portekız limanlarında iyice tanıttılar.
Fransızların Lizbon elçisi olan Jean Nicot, tütünden elde edilen ve kendi
adıyla anılan nikotin zehirini ilaç olarak kullanmak üzere, tütünü Fransa'ya
soktu. 1560 M.'den sonra artık tütün Almanya, Italya, Ingiltere ve sırasıyla
diğer dünya ülkelerine yayıldı.
BAŞA DÖN
Yapılan incelemeler
tütünün insan sağlığı için zararlı olduğunu ortaya koymuştur. Sigara içerken
içeri çekilen duman, akciğerin çeperindeki hücreleri zedeleyerek
kalınlaştırır. Hücrelerin esnekliği kaybolduğundan, kuvvetli bir öksürük,
aksırık sonucunda bu cidarlar harap olabilir. Öte yandan içeri çekilen
sigara dumanı damar cidarlarının kalınlaşmasına yol açar ve damar sertliği
gelişimini hızlandırır. Sigaranın en önemli bir özelliği de alışkanlık
yapması ve içenlerin bunu bırakamamasıdır.
Sigaranın akciğer
kanserine yakalanma ihtimalını20 arttırdığı, kalp enfarktüsü riskini iki
katına çıkardığı, kronik bronşit ve amfizem'e yol açtığı, tıp tarafından
belirlenmiştir. Tütündeki nikotin son derece zehirli bir maddedir. Az
alınınca insanda uyarıcı, canlandırıcı etkiler yapar, çeşitli bezlerin
salgılarını arttırır, kan basıncını yükseltir. Sigara dumanından zehirlenme
olmayışının sebebi, sigaranın yanması sırasında tütünde bulunan nikotinin
1/3-1/7'sinin ısı etkisiyle buharlaşarak dumanla gitmesi, geri kalanın da
ancak küçük bir bölümünün ciğerlere ve kana ulaşmasıdır.
Tıpta, haşerata karşı
nikotinden yapılmış toz veya sıvı ilaçlar vardır.
Insan sağlığı üzerindeki
olumsuz etkileri bilinen sigarayı kullanmanın hükmü ile ilgili olarak
İslam'ın bir çözüm getirmesi gerekir. Asr-ı saadette afyon da bilinmiyordu.
Sonraki Islâm fakihleri afyonun uyuşturucu niteliğine bakarak onu şaraba
kıyas ettiler ve caiz olmadığım söylediler (bk. "Afyon" maddesi).
Sigara hem içene ve hem de
yakınında bulunanlara zarar vermektedir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız" (el-Bakara, 2/195); "Kendinizi
öldürmeyiniz..." (en-Nisâ, 4/29). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ne
doğrudan ve ne de karşılık olarak zarar yoktur" (Ibn Mâce, Ahkâm,17; Ahmed
b. Hanbel, Müsned, V, 327; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 31).
Bedene bir yararı olmadığı
gibi, zararı da açık olan sigara aynı zamanda kişi ve aile bütçesi için bir
israftır. Bir âyette "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz" (el-A'râf, 7/31)
buyurulmuştur. Hz. Peygamber de malın boşa harcanmasını yasaklamıştır (bk.
Buhârî, Zekât, 18; Husûmât, 3; I'tisâm, 3; Müslim, Akdiye, 14).
Önceki asırlarda yaşayan
bazı fakihler, hakkında âyet ve hadis bulunmaması nedeniyle "eşyada asıl
olan mübahlıktır" kaidesince sigarayı mübah saydılar. Hatta bazı Şâfiî
bilginleri; "Evli kadın sigara tiryakışı ise, sigara masrafı da nafaka
kapsamına girer" demişlerdir.
Ancak bu gün sigaranın
insan bedenine ve çevreye verdiği zarar dikkate alındığında bunun kerâheti
açıkça görülür. Sigara içmeşinin sağlığına zararlı olacağı doktor tarafından
bildirilen kimselerle, yoksul olup, aile fertlerinin nafakasından keserek
sigara içenler hakkında ise haramlıkkesinleşir.
BAŞA DÖN
SİGORTA
Herhangi bir şeyde
olabilecek bir zararın parayla karşılanacağının önceden garanti edilmesi.
Sigorta Italyanca bir
kelime olup, Ingilizce "security" veya "insurance"; Fransızca "assurance"
sözcükleri sigorta anlamında kullanılır. Bu sözcük ilk olarak Arapçada Ibn
Âbidin (ö. 1252/1836) tarafından "sevkara" veya "sükirta" şeklinde
kullanılmış, günümüzde sigorta şeklini almıştır. Arapça eserlerde sigorta
karşılığı olarak "ette'mîn", "et-tekâfülül-ictimâî" ve "et-tadâmun"
terimleri kullanılmaktadır.
Yangından cam kırılmasına,
su baskınından hırsızlığa, uçak düşmesinden veya gemi batmasından trafik
kazasına, hastalıktan ölüme kadar çeşitli zarar ihtimalleri sigorta konusu
olabilmektedir. sigorta, gelecekteki bir zararı garantilemek için şimdiden
zarar etmeyi göze almak demektir.
Sigortanın tarihçesi tam
olarak yazılmamıştır. Ancak sigortaya benzer bazı yardımlaşma kurumlarına
eski çağlardan beri rastlanmıştır. M.Ö. 2000 yıllarında Yunan'da, Eski Roma
ve Mısır'da yoksullara yardım yapan dernekler görülür.
Yine Mısır'da Hz. Yusuf'un
yedi bolluk yılında depoladığı tarım ürünlerini, sonraki yedi kıtlık
yıllarında dağıttığı bilinmektedir (bk. Yusuf, 12/47, 49). Roma
Imparatorluğunda Roman Collegia'lar, üyelerine yardım eden ve cenaze
masraflarını karşılayan derneklerdir.
Islâm'da Medine döneminde
hazırlanan ilk anayasada yer alan ve kabileler arası yardımlaşmayı ön gören
maddeler de bu niteliktedir.
Selçuklular döneminde
esnaf ve tüccarın oluşturduğu "fütüvvet" ve "âhilik" adı verilen esnaf
birlikleri de bu sınıf arasında yardımlaşmayı sağlamıştır (Ahmet Tabakoğlu,
Iktisat Tarihi, Istanbul 1986, s. 163).
Osmanlılarda loncâ
teşkılatlarının kurduğu orta ve teâvün sandıkları ile esnaf vakıfları,
esnafın karşılaştığı mâlî veya meslekî problemleri çözmede etkili olmuştur (Tabakoğlu,
a.g.e., s. 414).
Günümüz anlamında
sigortacılık ilk olarak Italya'da deniz sigortacılığı olarak ondördüncü
milâdî yüzyılda ortaya çıktı. Onsekızınci yüzyılda büyük sermaye şirketleri
kurulunca, buna paralel olarak büyük ve profesyonel sigortacılık
uygulamaları gelişti. Zaman içinde özel sigorta şirketleri yanında, devlet
eliyle yürütülen sosyal sigorta kurumları ortaya çıktı.
Sigorta genel olarak ikiye
ayrılır: Yardımlaşma sigortası ve ticari amaçlı sigorta.
1. Yardımlaşma sigortası:
Birden çok kişinin belli
bir para ödeyerek, bunların bir fonda biriktirilip ticaret işinde ve verimli
yatırımlarda nemalandırılması amacıyla oluşturdukları sosyal sigortalar bu
gruba girer. Böyle bir sigortanın bütün primleri ve gelirleri, ortakları
arasında sigorta sözleşmesine uygun olarak dağıtılır. Hastalandıklarında
tedavi masrafları, emekliliklerinde emekli maaşı, ölümlerinde dul kalan eş
ve küçük çocuklara maaş bağlanması bu yardımlaşmanın kapsamına girer. Her
sigorta üyesi bir çeşit inan şirketi ortağı gibidir. sigortadan kendi
ödediği primlerden ve bunların gelirlerinden fazlasınıaldığı takdirde diğer
ortaklar bu fazlalığı ona teberru etmiş, kendisinin, eş ve çocuklarının
maaşının sona ermesiyle, sigortadan payını alamaması halinde ise, bu
fazlalığı diğer ortaklara bırakmış sayılır. Günümüzde Emekli Sandığı, Sosyal
sigortalar Kurumu veya Bağkur gibi kuruluşlar işleyiş biçimleri ıslah
edilerek bu grup içinde yer alabilirler.
Diğer yandan belirli kişi,
kuruluş veya meslek sahiplerinin kendi aralarında benzer yardımlaşma
sandıkları kurmaları da mümkün ve caizdir.
Kur'an ve sünnette bu
çeşit sosyal yardımlaşmaya teşvik eden nass'lar vardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Yusuf dedi ki: Siz yedi yıl, önceki gibi ekin ekin; yedikleriniz dışında
kalanı başağında bırakın " (Yusuf, 12/47);
"Iyilikte ve Allah'tan
sakınmada birbirinizle yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın "
(el-Mâide, 5/2).
Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur:
"Ben mü'minlere
kendilerinden daha yakınım. Herhangi bir mü'min ölür ve arkasında mal
bırakırsa; bu, mirasçılarrna aittir. Bir borç bırakırsa, bana getirin, çünkü
ben onun mevlâsıyım" (Ahmed b. Hanbel, II, 334, 335);
"Hz. Peygamber Beni Nadır
Hurmalarını satar ve aileşinin bir yıllık yiyeceğini ayırırdı" (Buhârî,
Nafakât, 3; Müslim, Cihâd, 50). Hz. Peygamber malını vasiyet etmek isteyen
bir sahabiye üçte birini vasiyet etmesini ve geri kalanı mirasçısına
bırakmasını bildirmiştir (Buhârî, Cenâiz, 36; Müslim, Vasiyye, 5; Tirmizî,
Cenâiz. 6). Seleme Ibnül-Akvâ (r.a)'ten rivâyete göre, Hevâzin seferinde
mücahidlerin azığı tüKerimiş ve dara düşmüşlerdi. Develerini kesip yemek
için Hz. Peygamber'den izin istediler. Kendilerine bunun için izin
verildığını duyan Ömer (r.a), binitsiz mücâhidlerin çok daha büyük sıkıntıya
düşeceklerini düşünerek, durumu Allah elçisine arz etti. Hz. Peygamber
herkesin geri kalan azıklarını getirmesini emretti. Azıklar karıştırıldı ve
Rasûlüllah (s.a.s) hayır ve bereketle dua buyurdu. Sonra bu azıklar
sahabelere dağıtıldı. Bu dağıtım işine "Nahd" yani "ortak kumanya" denildi
(bk. Buhârî, Şerike, 1; Müslim, Fezâilü's-Sahâbe; Mâlik, Muvatta', Sıfatü'n-Nebi,
64).
BAŞA DÖN
2. Yangın, sel, kaza ve
benzeri risklere karşı kurulan ticaret sigortaları: sigorta terimi daha çok
bu ikinci şık için kullanılır. Bu çeşit sigorta yaklaşık iki asır kadar önce
Islâm âleminde duyulmuştur. O devirde merkezi Avrupa'da bulunan sigorta
şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarında bulunan bazı Islâm şehirlerinde
bulunup, Avrupa'ya giden gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya
başlamış ve Islâm ülkelerinde bazı ortaklarda temin etmek suretiyle orada da
yerleşmişlerdir. Bu çeşit sigortanın lehinde ve aleyhinde iki görüş ortaya
çıkmıştır.
Çağımız Islâm
bilginlerinden Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed Abduh, Şeltut ve Muhammed el-Behiyy,
sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğunu ve bu yüzden de
sigortanın Islâm'a göre meşrû olması gerektiğini söylemişlerdir. Bunlardan
Muhammed el-Behiyy şöyle demiştir: "Sigorta akdi bir satış akdi değil,
mağdur olan kimselerin müsibetlerini hafifletip onlara yardım elini uzatmak
için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. Ister mal, ister hayat
sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Meselâ,
köylü davarlarını; tüccar, ticaret malını; ev sahibi, evini, araba sahibi,
arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu, tek başına
zarar yükünü kaldıramayacağını, ancak başkasının yardımıyla bu yükün
hafifleyeceğini biliyor. Hayat sigortası yaptıran kimse de hayatını korumak
için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde olduğunu, zamanı gelince
onu kimsenin geri bırakamayacağını biliyor. Sigortaya başvurmaktaki amacı,
erken öldüğü takdirde aile fertlerine bir yardım kaynağı sağlamaktır" (el-Behiyy,
el-Fıkhul-Islâmî ve Tetavvuruhü, s. 462).
Muhammed Hamidullah ve
bazı Islâm bilginleri de devletin organıze edeceği sosyal yardımlaşma
nitelikli sigorta anlayışını benimser ve bunun Hz. Peygamber ile Hz. Ömer
devrinde uygulama izlerinden söz ederler. Bu görüşe göre sosyal yardımlaşma
yalnız ağır risklerde söz konusu olur. Islâm'ın doğuşu sırasında
hastalıkların tedavisi önemli bir masraf gerektirmediği gibi; evi aile reisi
kendi eliyle inşa eder, hatta malzemenin önemli bir bölümüne para da
vermezdi. Böyle bir toplumda hastalığa ve yangına karşı bir sigortaya
ihtiyaç duyulmaması tabiidir. Buna karşılık esirlik ve insan öldürmeye karşı
sosyal yardım gerçek bir ihtiyaçtı. Bu yüzden Hicretin birinci yılında
Medine site Devleti anayaşasında bu sosyal dayanışma fonuna "maâkıl"
denildi. Âkile veya maâkıl sistemi Medine'deki Arap kabilelerinin Hz.
Peygamber tarafından yeniden teşkılatlandırılması ile birlikte düzenli bir
şekil almıştır. Çünkü bir kimse savaşta esir düşse, onun kurtarılması için
fidye (bk. Fidye" mad.), öldürme ve yaralamalarda ise diyet (bk. Diyet" mad.)
ödenmesi gerekiyordu. Bunların miktarları çoğu zaman esir ve suçluların
ödeme gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber bu durumu çözüme kavuşturmak için
karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan âkile veya maâkıl sistemini kurdu.
Buna göre, bir kabilenin mensupları kabile bütçesi için para yardımı
yapacak; buna karşılık, ödeme gücünü aşan bir tazminatla karşılaşırsa bu
bütçeden yardım bekleyecekti. Hatta kabile bütçesi de yeterli olmazsa diğer
akraba ve komşu kabîleler onların yardımına gelecekti. Daha sonra âkile
sistemi Hz. Ömer tarafından gelıştırilmiş; insanların sahip olduğu meslekler
askerî, mülkî, idari niteliklerine veya çeşitli bölgelere göre bir düzenleme
yapılmıştır. Hür, âkil ve ergin erkeklerden oluşan âkile listesi deftere
yazılınca, bunlara "Dîvân" adı verildi. Bazı müellifler dîvan uygulamasının
Hz. Peygamber'in Müstalık oğulları gazâsından sonra, ganîmetlerdeki devlet
hissesi olan humus'u (beşte bir) idare etmek üzere Mahmiye bin Cez'i tayın
etmesiyle başladığını söylerler. Hanefîlere göre, diyet yükümlüsü, suçlu
dîvan ehlinden ise, dîvandır. Bu durumda, diyet taksidi dîvan üyelerinin atâ
veya rızıklarından (maaş) kesilir. Hz. Ömer'in uygulaması bu şekilde
olmuştur. Eğer suçlu dîvan üyesi değilse bunun âkilesi, kabilesi, hısımları
ve ödeme gücünü aşan tazminatlarda yardımlaşacağı diğer kimselerdir. Kendi
kabilesi diyeti ödemeye yeterli olmazsa asabe sırasına göre en yakın nesep
hısımları buna ilave edilir. Ancak buluntu çocuk, harbi ve zimmî gibi
âkilesi olmayanın âkilesi beytül-mâl'dir. Suçu işleyen de âkileye dahildir.
Ancak suçlunun eşi, babaları ve oğulları âkileye girmez. Kadınlar, küçük
çocuklar ve akıl hastaları, âkile kapsamı dışındadır. Çünkü âkilenin diyeti
yüklenmesi teberrü niteliğindedir. Bu sonuncular ise teberrü ehlinden
değildir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 255
vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, tıpkı basım, Istanbul t.y., III, 178 vd.; ez-Zeylaî,
Nasbu'r-Râye li Ehâdisil-Hidâye, I. baskı, y.y., 1393/1973, IV, 398;
Muhammed Hamidullah, Islâm'a Giriş, Ankara 1961, . 200 vd.; "Âkile"
maddesi).
Muhammed Hamidullahın
sigortaya yaklaşımı şöyledir: Sigorta prensip olarak her bir kişinin yükünü
azaltmak amacıyla mümkün olduğu kadar çok kimse üzerine bir tek kişinin
yükünün dağıtılması demektir. Islâm, sermayeye dayanan sigorta şirketleri
yerine, mütekabıliyet ve işbirliği ile zirvesinde merkezi hükümetin
bulunduğu birimlerin oluşturacağı bir sigorta modelini öngörmüştür. Böyle
bir yardımlaşma kurumu, oluşacak sermaye birikimini ticaret işinde
kullanabilir. Sağlanan gelirler artınca, artık sigorta mensupları prim
ödemekten muaf tutulabileceği gibi, kendilerine dönem sonlarında kâr
dağıtılması bile söz konusu olabilir. Işte böyle bir yardımlaşma kurumuna
prim ödeyerek üye olan kimse, karşılaşacağı yangın, sel felâketi, trafik
kazası gibi her çeşit rizikolara karşı sigortalı sayılır.
BAŞA DÖN
Ancak sigorta edilenlerin
ödediği prim oranına göre kârdan pay almadıkları sermaye sigortaları bir
çeşit şans oyunu özelliği taşıdıkları için, Islâm'da hoş görülmezler"
(Muhammed Hamidullah, a.g.e., s. 201, 202).
Sigorta Akdinin Islâm
Dünyasına Girmesi ve Bu Konuda Yapılan Ilk Araştırma:
Günümüz Islâm
hukukçularından önceki nesil içinde, sigorta konusunu ve bunun Islâmî
hükmünü ilk araştıran hukukçu Ibn Âbidîn (ö. 1252/1836) olmuştur. Çünkü
sigorta yöntemi hicrî onüçüncü yüz yıla kadar doğu ülkelerinde bilinmiyordu.
Bu yüz yılda Avrupa sanayı kalkınmasına paralel olarak doğu ile batı
arasındaki ticaret bağı güçlendi. Bu arada ithalatla ilgili sözleşmeleri
yapmak üzere Islâm ülkesinde bulunan yabancı ticaret temsilcileri (müste'men-pasaportlu
yabancı gayrı müslim) aracılığı ile Avrupa'dan ithal edilen malların sigorta
edilmesi yoluyla bu müessese Islâm dünyasına girmiş oldu. Bu temsilciler
ithal edilecek mallar üzerine yapılan deniz sigortasından başlayarak
sigortayı Islâm ülkelerine getirmiş oldular. Ibn Âbidin sigorta akdini "Kitabül-Cihâd"
bölümünde ve "Müste'men (pasaportlu yabancı gayrı müslim)" konusu içinde
incelemiştir. Çünkü bu akdi yapan yabancı gayrı müslim tüccarlara bu ad
verilir.
Ibn Âbidîn'e göre deniz
araçları ile nakil sırasında helâk olan eşyanın tazmini için yapılan deniz
sigortası caiz olmayıp, aşağıdaki üç sebepten ötürü, helâk olan sigortalı
malın bedelini almak caiz değildir.
1. Sigorta akdi şer'an
gerekti olmayan bir şeyi borçlanmaktır. Islâm'da bir şeyi tazminle yükümlü
tutulabilmek için, dört tazmin sebebinden birisinin bulunması gerekir.
a. Zararın haksız bir
fiille olması. Öldürme, yıkma ve yakma.
b. Malın telefine
sebebiyet vermek. Umuma ait bir yola izinsiz olarak çukur açmak ve buraya
düşen bir insan veya hayvanın telefine sebep olmak gibi.
c. Emanet sayılmayan şeye
el koymak. Gasp, hırsızlık, satılan malın satıcının elinde iken telef olması
gibi.
d. Kefâlet sözleşmesi
yapmak. Sigorta şirketi, meydana gelen zararı ne haksız bir fiil ile meydana
getirmiş; ne malın telefine kendisi sebep olmuş; ne zarara uğrayan mala emin
sıfatıyla el koymuş ve ne de bu zarara kefil olmuştur.
2. Sigorta akdi, ücret
karşılığı emânetçilik yapanın, emânet bırakılan mal helâk olunca, bu malı
tazmin etmesi niteliğinde de değildir. Çünkü mal sigorta şirketine teslim
edilmemiş olup, belki gemi sahibinin elindedir. Ancak gemi sahibi aynı
zamanda sigorta eden durumunda ise, bu takdirde emanetçi değil ortak işçi
(müşterek ecir) olur. Emânetçi veya ortak işçi ise kaçınılması mümkün
olmayan zararı tazminle yükümlü tutulmazlar. Ölüm, yangın ve batma gibi.
3. Sigorta, zarara maruz
bırakmanın tazmini kabılinden değildir. Çünkü aldatanın zarar riskini
bilmesi; aldatılanın ise bunu önceden bilmemesi gerekir. Sigorta şirketi
tüccarı aldatmayı kasdetmez; meselâ, bir geminin denizde batıp batmayacağını
önceden bilemez. Ancak, sigorta şirketi ve sigorta yaptıran tüccar
hırsızlık, yol kesme gibi yol riskini önceden biliyorsa, sigortanın zararı
tazmini caiz olur. Fakat sigorta akdi buna tam olarak uymaz. Meselâ, bir
kimse diğerine "Şu yoldan git. Eğer malın gasp edilirse ben tazmin edeceğim"
dese; zarar meydana gelirse, tazmin etmesi gerekir. Çünkü bu durumda, mal
sahibi ile kefâlet sözleşmesi yapmış olur (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır,
t.y., III, 273 vd. Istanbul 1985, IV, 170 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî
ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, IV, 443 vd.).
Ibn Âbidîn'in sigortacıdan
tazminat almanın caiz olmadığı görüşünü dayandırdığı esas, bundan ibarettir.
Özetlersek, sigortacı bu akit ile, borçlu olmadığı bir şeye borçlanmaktadır.
Temelde o, kendisine bir şey emânet (vedia); âriyet veya kira akdi ile
bırakılan kimse gibidir. Bunların ise kastı, kusur veya ihmalı olmaksızın
meydana gelecek zararı tazmin sorumluluğu yoktur. Burada tazmin sorumluluğu
akde konsa bile, bu şart geçerli olmaz.
Diğer yandan müslümanın
yabancı ülkedeki bir sigorta şirketi ile akit yapması Ibn Âbidin tarafından
caiz görülmüştür. Buna göre, müslüman bir tüccar, dârul-harpteki bir sigorta
şirketi ile sözleşme yapsa, telef olan malının sigorta bedelini, dârul-Islâm'da
sigortacının vekilinden alsa bu mümkün ve caiz olur. Çünkü dârul-harpte
harbi ile yapılan böyle bir akit, sonuç doğurmaz; sigorta bedelini onun
rızası ile almış sayılır. Bir müslüman dârul-harpteki bir gayrı müslimle
ortaklık tesis etse, sigorta işlemlerini bu gayrı müslim yapsa, zarar
halinde, Islâm ülkesine gönderilen sigorta bedelini müslüman ortağın alması
caiz olur. Çünkü sigorta akdi darul-harpte ve iki harbi arasında yapılmış
sayılır. Onların malı kendi istekleri ile müslümana gönderilmiş olur (Ibn
Âbidîn, a.g.e., IV, 170).
BAŞA DÖN
SİGORTA, BAĞKUR VE EMEKLİ SANDIĞINDAN EMEKLİLİK MAAŞINI
İHTİYAÇ OLMAZSA DA ALMAK CAİZ MİDİR?
Maaş ile emeklilik maaşı
arasında fark yoktur. Devlet, memuriyette veya başka bir işte çalıştırdığı
kimselere maaş verebildiği gibi, maslahata binaen çalıştırmadığı kimselere
de maaş verebilir. Hatibi Şirbini şöyle diyor: Öşür ve vergi gibi şeyler
vatandaşlardan zor ile alınıyorsa, bu mallar birbirine karışıp ayrılmaları
mümkün olmadığı ve sahipleri tanınmadığı için artık beytülmale ait olur.
Hükümdar ve diğer yetkililer istedikleri vatandaşa onu teberru edebilirler (Muğni'l-Muhtaç).
İbn Abidin de hükümdarın, gördüğü maslahata binaen devlet malından istediği
kimseye verebildiğini ifade ediyor (Reddu'l-Muhtar).
Ayrıca Cassas kafir
hükümdardan mükteseb hakları olması dolayısıyla müslümanların maaş
alabileceğini misal ve tafsilatıyla açıklamaktadır (Ahkam el-Kur'an Li'l-Cassas).
BAŞA DÖN
SİGORTA İLE İLGİLİ YENİ BİR FETVÂ
Mekke şehrinde
4.4.1397/1977 tarihinde, Abdullah b. Humeyd'in başkanlığında Muhammed Ali
el-Harekân, Abdülazız b. Baz, Muhammed b. Abdillah es-Sabil, Sâlih b.
Asimeyh, Muhammed Reşid Kabanî, Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed Reşidî,
Abdülkuddüs el-Hâşimî en-Nedvî ve Ebû Bekir Gümî'den oluşan fıkıh heyeti,
sigorta konusunu incelemiş ve heyet Mustafa ez-Zerkâ hariç, sigortanın bütün
çeşitlerinin caiz olmadığına karar vermiştir.
Bu kararın özeti şöyledir:
1. Sigorta akdi kararı
(riskli aldanma) kapsar. Çünkü sigortalı çoğu kere ne kadar prim vereceğini
ve ne kadar sigorta bedeli alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit prim
ödedikten sonra, zarar meydana gelir ve sigortalı malın tüm bedelini alır.
Belki de bütün taksitleri ödediği halde, malı helâk olmadığı için hiç bir
şey alamaz.
2. Sigorta, kumarın bir
çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen zararda hiçbir rolü
yoktur. Buna rağmen mal helâk olursa sigorta bedelini vermektedir. Veya hiç
zarar meydana gelmeyince, bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.
3. Sigorta fazlalık ve
nesie ribasını kapsamına alır. Çünkü sigorta, sigortalıya ödediği primlerden
fazlasınıverirse fazlalık ribası ve para mübadeleşinin vadeli olması
yüzünden de nesie ribası söz konusu olur.
4. Sigorta akdinde
bedelsiz olarak başkasının malının alınması söz konusudur. Bu da; "Ey iman
edenler, mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz" (en-Nisâ, 4/29)
âyetinin yasak kapsamına girer.
Sonuç olarak sigortanın
hükmü üzerinde şunlar söylenebilir:
Islâm hukukunda sözleşme
tiplerı sınırlayıcı bir şekilde vahiy ve Sünnetle belirlenmemiştir.
Nass'larda belirlenen akit tipleri yanında "akit serbestliği" prensibi
geçerlidir. Ancak yapılan akit ve sözleşmenin kapsamı, Islâmla
çelişmemelidir. Bu konuda şu hadisler genel düzenlemeyi yapar: "Müslümanlar
kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. Ancak helalı haram, haramı
helal yapan şart müstesnadır" (Buhârî, Icâre,14; Ebû Dâvud, Icâre, 12;
Tirmizi, Ahkâm, 17); Allah'ın kitabında olmayan her şart batıldır" (Nesaî,
Talâk, 31; Büyü', 85).
Bu duruma göre, ticari
amaç dışında üyelerinin karşılaşacağı, tek başına üstesinden gelemeyecekleri
sıkıntı ve felâketlerin yükünü paylaşmak veya mensuplarına tedavi, mesken,
emekli maaşı gibi imkanlar sağlayan yardımlaşma kurumlarının meşrû olduğunda
şüphe yoktur. Ancak bu gibi yardımlaşma kurumlarının kendi iç bünyesindeki
işleyişinin de Islâmî ölçülere göre düzenlenmesi gerekir. Böyle bir sandık
veya kurumun üye prim ve aidatlarından oluşan ana parasının işletilmesi,
ticaret ve sanayi yatırımlarında nemalandırılması mümkün ve caizdir.
Böylece, üyelerine daha iyi imkanlar sağlaması gerçekleşir. Ancak ana parayı
işletmeye gerek olmaksızın, mevcut mal varlığından üyelerin
yararlandırılması da mümkündür. Üyelerin yararlanma miktar ve süreleri
önceden bilinmediği veya belirlenmediği ya da aileden aileye farklılık
gösterdiği için, böyle bir sigorta akdinin "fasit inan şirketi" niteliğinde
olması gerekir. Burada her üye gerçekte kuruma ödediği toplam prim kadar
ortaklık hissesine sahip olur, kâr ve zarara da bu oranda katlanır. Ancak
sigortadan kendi toplam hissesinden daha fazla pay alması halinde diğer pay
sahipleri bu fazlalığı ona teberru etmiş sayılırlar, böylece karşılıklı
yardımlaşma ve teberrulaşma yoluyla sigorta şirketi varlığını sürdürmüş
olur. Iştirakçiler böyle bir sisteme girmekle bu muhtemel sonuçları da
önceden kabul etmiş olurlar. Bazan da toplum fertleri kendiliğinden,
devletin düzenlediği böyle bir teşkılat kapsamına girmiş olurlar. Sigorta
sisteminin kendi iç işleyişinde Islâm'la çelişen muameleler bulunmadığı
sürece, katılım paylarının farklı oluşu veya farklı tazminat alımlarının
gerçekleşmesi sonucu değiştirmez. Bunun delili muvâlât akdi ile âkile
sisteminin Islâm'da meşrû sayılmasıdır.
l. Muvâlât akdi: Bu akit,
ailesi bilinmeyen, buluntu bir çocuğun, başka birisi veya kendisini bakıp
yetiştiren kimse ile şu şekilde anlaşmasıdır: Karşı taraf çocuğun akitle
velisi olacak; çocuk tazminat gerektiren bir suç işlerse bu tazminatı,
himaye eden ödeyecek. Buna karşılık da çocuk ileri ki hayatında mirasçı
bırakmadan ölürse ona mirasçı olacaktır. Hz. Ömer, Ali ve Abdullah b.
Mes'ud'un benimsediği bu görüş Hanefilerce benimsenmiştir (ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî
ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VIII, 283, 284). Burada, buluntu çocuk ömür
boyu tazminatı gerektiren bir suç işlememesi halinde, himaye eden onun
mirasını bedelsiz olarak alacak, diyet ödemek zorunda kalırve buluntu
çocuğun mirasçısı da olursa, ödediği diyet karşılıksız kalacaktır.
2. Âkile sistemi. Diyet
tazminatı ile yükümlü olabilen belirli hısımlar veya bir divana üye olan
kimseler de kendi paylarına düşen tazminatı bir bedel karşılığında
ödemezler. Daha sonra bu tazminat paylarını suçu işleyene rücû etmek
suretiyle alma imkânı da bulunmaz. Divan üyelerinin aylık veya yıllık olarak
önceden bir katılım payı ödemeleri halinde, günümüzdeki yardımlaşma
sigortalarının benzeri gerçekleşmiş olur. Hz. Ömer döneminde böyle bir
uygulamanın başlatıldığını yukarıda belirtmiştik.
Ancak bir kişi veya
şirketin kâr amacıyla kurduğu yangın, sel, kaza vb. sigortalar gerek ana
paranın işletilmesinden doğan gelirin katılımcılara yansıtılmaması ve
gerekse kaza olmaması halinde ödenen primlerin karşılıksız kalması yüzünden
yardımlaşma sigortalarından farklı yapıya sahiptir. Çünkü burada sigortalı
her yıl, sigorta şirketine belli bir meblağ öder. Malı, bir âfet sonucunda
telef olursa bedelini şirketten alır. Böylece kumar oynayan kimse gibi
kazanmış olur. Aksi takdirde ise şirkete ödediği taksitler boşa gitmiş olur.
Başka bir açıdan riba işlemi gerçekleşir. Çünkü verdiğinden daha
fazlasınıalma amacıyla sigorta şirketine para yatırılır.
Diğer yandan böyle bir
sigorta şirketi bütün katılımcıların ortaklığı ile kurulduğu takdirde
"yardımlaşma sigortası" halini alabilir. Bu takdirde elde edilecek gelir
bütün ortaklara ait olacağı için bu, mümkün ve caiz olur.
Nitekim Sudan'da kaza
sigortası zorunlu hale getirilince Hartumlu şoförler kendi aralarında bir
yardımlaşma sigortası kurmuşlar, hem sigortalı ve hem de sigortacı
olmuşlardır (bk. ez-Zerka-en-Neccâr, Islâm'a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve
sigorta, Terc. Hayreddin Karaman, Istanbul 1976, s. 216). Ancak bu şekilde
yardımlaşma sigortaları gerçekleşinceye veya Devletin organızesi ile ticaret
amacı dışında genel bir sigorta sistemi oluşuncaya kadar, zaruret olan
durumlarda sigorta mübah hale gelir. Bu takdirde de kendi iç bünyesinde ana
parasını işletmede Islâmî usullere uyan sigorta tercih edilmelidir.
Bununla birlikte, küfür
diyarında kurulmuş bir sigorta şirketinden tazminat alınabileceği gibi; Ebû
Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, Islâm hükümleri uygulanmayan bir ülkede gayrı
müslimlerin veya irtidat ehlının kurduğu bir şirketten sigorta tazminatının
alınmasında da bir sakınca yoktur.
BAŞA DÖN
SİGORTA ŞİRKETİ KURMAK ARZUSUNDA BULUNAN MÜSLÜMANLAR HANGI
ŞARTLARA RİAYET EDECEKLERDİR?
Sigorta meselesi aslında
Türkiye'yi aşan bir meseledir. İslam aleminin her ülkesinde sigorta hakkında
çeşitli mütalaalar yürütülmektedir. Helaldır diyenler olduğu gibi haramdır
diyenler de olmuştur. Bunun için burada konu üzerine serdedilen mütalaaların
bir kısmını naklettikten sonra kanaatimi beyan edeceğim.
Sigorta takriben iki asır
önce İslam aleminde ismi duyulmuş, ondan söz edilmiştir. O zaman merkezi
Avrupa'da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarındaki bazı
İslamı şehirlerde bulunup Avrupa'ya giden gemilerle taşınan malların
sigortasını yapmaya başlamış ve İslam aleminde bazı ortaklar temin etmek
süretiyle orada da yerleşmişlerdi.
Sigorta, bazı kimseler
için faydalı olsa da kısa bir zaman içerisinde milyonlarca insandan alınan
taksitlerle büyük servetler yığılmasına vesile olması dolayısıyle sömürünün
en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemasından Dr.
Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemasından Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed
el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğuna
ve dolayısıyle de meşruluğuna hükmetmişlerdir. Dr. Muhammed el-Behiyy bu
hususta özet olarak şöyle bir mütalaa yürütmüştür. "Sigorta akdi bir satış
akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini hafifletip onlara yardım
elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. İster mal,
ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey
değildir. Mesela köylü davarlarını, tüccar ticaret eşyasını, ev sahibi
evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor
olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak başkasının
yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren kimse de
hayatını korumak için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde
olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin ertelemeyeceğini biliyor. Sigortaya
başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı
temin etmektir" diyor (El-Fıkhü'l-İslami ve Tetavvuruhu).
İmam Nevevi'nin el-Mecmu
adlı kitabının tetimmesini yazan büyük fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle
diyor: "Sigorta kurumu tarafından üyelere verilen tazminatın mübah olması
hususunda ihtilaf yoktur. Çünkü daha önce dediğimiz gibi bir kimse birisine
"Malını at ben öderim" dese mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd
eden kimse onu ödemeye mecburdur" (El-Mecmu).
Mısır ulemasından Mustafa
al-Hammami ile İbn Abidin ve Rabıtatü'l-Alem'i-İslamiye'nin fıkıh heyeti
Hey'etü Kibari'l-Ulema da sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa
el-Hammami, kitabında şöyle diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır.
Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü sigorta şirketi evini sigorta etmek
isteyen kimseye "Her yıl bana şu kadar prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa
ben değerini ödeyeceğim, yanmazsa da sen taksitini ödemeğe devam edeceksin"
der. Demek ki ev yanarsa sigorta değerini ödeyecek, yanmazsa ödenen
taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen piyangoya benziyor. Çünkü
birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango bileti alır ama bir defa
olsun kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki yalnız bir defa bilet
alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası bundan biraz farklıdır.
Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği taksitler faiziyle
beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslam
diyarında sigortanın caiz olmadığını, küfür diyarında gayri müslimlerin
sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın telef olması halinde
bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle şöyle diyor:
Tüccarlar arasında caari olan adete göre herhangi bir ecnebiden kiralanan
gemiye, kira anında mallarının teminatına matufen ecnebi diyarındaki gayri
müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi
yanar, batar veya yağma edilirse darül harpte bulunan sigorta şirketi
malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helak olan şeyin
bedelini almak caiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü'l-harpte harbi
bir ortağı bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa
müslüman tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit
harbi arasında cari olmuş ve tazminat harbi olan şahsın rızasıyla kendisine
gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme'de
4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd'n başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan,
Abdülazız b. Baz', Muhammed b. Abdullah al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed
reşid Kabani, Mustafa al-Zerka, Muhammed Reşidi, Abdulkuddüs al- haşimi'n-nedevi
ve Ebubekir Gumi'den müteşekkil fıkıh heyeti toplanarak sigorta meselesini
ele alıp inceden inceye tetkik ettikten sonra Mustafa al-Zerka hariç,
ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğuna dair kanaatlerini
beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti
aşağıya alınmıştır.
1-Sigorta akdi gararı
(aldanma)tazammum eder.Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini,ne kadar
alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten sonra bir afet gelir
çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigortadan alır.Belki de
bütün taksitleri yatırdığı halde malı afetten mahfuz kaldığı için bir şey
almaz.
2-Sigorta kumarın bir
çeşididir.Çünkü sigorta şirketinin ,meydana gelen felakette hiç bir rolü
yoktur,ama malı helak olsa bedelini vermektedir.Yahut devamlı musibetten
masum kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.
3-Sigorta ribe'l fadl ve
ribe'l nesie'yi tazammun eder.Çünkü sigorta iştirakçiye verdiğinden
fazlasını verirse ribe'l fadl ve bir müddet sonra olduğu için de ribe'n nesi
olur.
4-Sigorta meselesinde
bedelsiz olarak başkasının malının alınması vardır.Bu da '' Ey iman edenler
mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.'' Ayetindeki yasağın şümulüne
girer.
BAŞA DÖN
SİHİR :
Sihir çok eski zamanlardan
beri bilinegelen bir göz boyama. ya da birtakım ser güçlerin yardımıyla, bir
takım olağanüstü tesirlerin oluşturulması yoludur. Hz. Mûsâ döneminde çok
ileri seviyelere ulaştığını Peygamberlere iman bölümünde anlatmıştık. Kur'ân-ı
Kerîm, hem bu olaydan, hem de Bâbil'deki sihirbazlardan sözeder. (Bakarâ (2)
102.) Peygamberimize sihir yapıldığı, hattâ az da olsa tesirini gösterdiği,
bunun üzerine "Felâk" ve "Nâs" sûrelerinin indiği, o, bunları okuyunca
sihrin çözüldügü rivâyeti vardır. (bk. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr VN/687.)
Bütün bunlar sihir denen bir olayın gerçekte varolduğunu gösterir.
Ancak sihirbaz bilinen
herkes, ya da sihir bilinen her olay gerçekçi değildir. Çoğu böyle bir gücü
olduğunu söyler ama, aslında birşey biliyor değildir. Sihir gibi gösterilen
birçok olay da düzenbazlık, gözboyama ve el çabukluğu marifeti ile yapılır.
Sihirin gerçek olduğunu
söylemekle, yapılmasının câiz olduğunu söylemek de ayrı ayrı şeylerdir.
Islâm sihirin varlığını bildirmişama yapılmasını siddetle yasaklamıştır.
Peygamberimiz insanları helâk eden en büyük günahları sayarken Allah'a şirk
koşmayı birinci, sihri de ikinci olarak sıralamıştır. (Buhârî, vasâyâ 23,tib
48, hudûd 44; Müslim iman144; Ebû Dâvûd vasâyâ10; Nesaî, vasâyâ 12.)
Hattâ bir başka hadisinde
sihir yapanın da müşrik olduğunu haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, tip 17, 24;
Nesaî, tahrîmu'd-dem 19; Müsned I/389, 438, N/220.) Bu yüzden çoğu Islâm
âlimi sihir yapanın, hattâ yaptırmaya gidenin Allah'a şirk koştugu
kanaatindedirler. (Kardâvî, el-Halâl ve'I-haram 222.) Dolayısıyla
sihirbazın, kim olursa olsun öldürüleceğine hükmetmişlerdir. Çünkü :
Kur'ân-ı Kerîm'in de
belirttigine göre sihir, faydalı değil, devamlı zararlı işlerde kullanılır.
Sihirin gerçekleşmesi için kötü ruhânilerden, şeytanlaşmış cinlerden yardım
talep edilir ve bu yolda son derece çirkin metodlar uygulandığı olur. Sihir
iddiasiyla, cahil halkın ve özellikle de kadınların hem imanları, hem de
paraları sömürülür. Dolayısı ile sihrin haram oluşu, sadece sihir yapan için
değil, ona giden, yaptıklarında onu doğrulayan ayağına gitmekle ve parasıyla
onu teşvik eden için de geçerlidir. Onun için peygamberimiz "Sürekli içki
içen, sihrin bir işini halledeceğine inanan ve akrabasıyla ilişkiyi kesen
Cennet'e giremeyecektir" (Ibn Hibbân, Tertîbu's-Sahîh VN/648:) buyurur. Onun
arkadaşı Ibn Mes'ûd da: "Gaip bilici olduğunu söyleyene, sihirbaza ve kâhine
gidip, ona bir şey soran ve dediğini tasdik eden, Hz. Muhammed'e indirilen
dini inkâr etmiş demektir" der. (Bezzâr ve Ebû Ya'lâ'dan el-Hindî, age VI/749
(17673).)
BAŞA DÖN
SILA VE ÜCRET "SILA" NEDIR ?
"SILA" "varmak, ulaşmak"
anlamındaki (va-sa-le) fiilinden olarak "atiyye, mükâfat" (bk. el-Mu'cemü'I-Vasît,
N/1049. Lisanü'I-Arap. XI/728) bir yakınlıktan dolayı verilen bir bağış
demektir... Sanki iki tarafı birbirine bağladığı ve ulaştırdığı için buna
"SILA" denmiştir. (Ibnü'I-Esîr, en-Nihâye. V/192)"Sıla, ibtidâen, yani bir
şeyden ötürü değil, ilk hareket noktası olarak verilen ve verdiği kimsenin
iyi amellerden birini yapıyor olduğu için, ya da yapması için verilen
hediyyedir. Kadıların, öğretmenlerin, imamların ve müezzinlerin
beytü'1-maldan, ya da bunlardan biri için şartlı vakıflardan aldıkları maaş
gibi..Bu işlerden her hangi birisini Allah'a takarrup için yapanın "sıla"
olarak aldığı kendisine helâl olur. Ahirette de Allahu Teâlâ'dan sevabı hak
eder. Ama bu işleri, bu "sıla"yı almak için yaparsa, aldığı haram olacağı
gibi, sevabı da hak edemez." (Birgivî, Serhu'hadîs-i erba'in, s.
74.)"Böylece ücretle sıla arasındaki fark anlaşılmış olur: Ücret, her hangi
bir amel karşılığı tayın edilen, onun karşılığı sayılan ve çalışanın
çabasını kendisi için harcadığı şeydir.Binaenaleyh, veren sadece çalışanın
çalışması için verir. Ücretli de sadece onu almak için çalışır. Dolayısıyla
çalışan, bu çalışmasıyla Ahirette sevabı hak edemez; ancak dünyada ücreti
hak eder ve onun için çalışır." (a.y.) ,"Bu durumda veren, verdiğin sıla
olmasına niyyet edemez mi? Bu câiz değil midir?Cevap olarak deriz ki, câiz
değildir, Çünkü veren bu hareketiyle muradına ermek istemektedir. Nitekim bu
yolla Kur'ân okumasını istediği şahsın okuyup okumadığını izler. Bir gün
okumasa kızar, haram para yiyorsun, der. Belki de onu azleder, onun yerine
başkasına okutturur. Daha az okumasını isteyebilir. Filanca hoca daha az
okuyor, der. Okuyan ise çok çok okumak ister. Ve derken aralarında, ücretle
çalıştıranla çalışan arasındaki gibi anlaşmazlıklar olabilir. Ücretin bundan
başka bir anlamı var mıdır?" (a.y.)Ibn Abidin de benzer şeyler söyledikten
sonra :"Örfümüze göre bunun "sıla" değil ücret olacağını, bu icârenin de
batıl ve önce geçenlerden hiç kimsenin yapmadığı bir bid'at olduğunu
kaydeder.(Ibn Âbidîn, Sifâul-‚alîl, s.168.)Kaldı ki, "sıla" sayılması mümkün
değildir. Eğer olsaydı, okuyanın okumayı tek taraflı terketmesi câiz olurdu.
Para verip hatim okumasını isteyen, okunmadığını.bilse, tek kuruş bile
vermez. Zamanının insanlarını tanımayan cahildir." (Ibn Âbidîn, Raddü'I-muhtâr,
VI/56; Sifâ'u /-‚alîl, s. I 68, (Ayrıca AName es Şeyh Mustafa Rahmetî de
Âlâi'nin Tenvîr-Şerhine yaptığı hasiyede bu manada sözler söyler. Vesâya'l-i
vel'vâliciyye'de de aynı ifadeler mevcuttur."(a..y.)der.Allâme Ramlî de,
bunun "sıla" da her hâlükârda helâl olmaz. Nitekim, az önce de denildiği
gibi :"Ilimle iştigal eden kimse, çalışması kendisini ilim yapmaktan
alıkoyduğu takdirde, tahsili ve ilmî araştırmaları için sılayı alabilir.Aksi
halde, yani "sıla" için tahsil yaparsa, aldığı yine haram olur." (Birgiv,î,
Serhi hadîs-i erbain, s. 74.) Kur'ân'ın ücretle okunmadığı takdirde
unutulacağı da kesinlikle bir zaruret sayılamaz. Zira ücretsiz okumak da
mümkündür. Ücret almadan okumak zor oluyor iddiası, sırf bir tenbelligin
tezahürüdür.
BAŞA DÖN
SİNN-İ BÜLUĞ(ERGİNLİK YAŞI)
Erginlik yaşı. Erkek veya
kız çocuğu erginlik çağı ile çocukluktan çıkıp gençlik çağına ayak basmış
olur.
Erginlik, çocukta fizikî
bazı belirtilerin ortaya çıkması ile kendini gösterir. Erkek çocuğun ihtilam
olması, kız çocuğunun ay başı hali veya gebe kalması gibi halleri bu
belirtilerdendir. Buna "tabiî büluğ" denir. Ergin erkeğe "bâliğ", kadına "bâliğa"
denir.
Fizyolojik belirtilerde
gecikme olursa, erginlik, takdir yoluyla belirlenir. İslâm hukukçularının
çoğunluğuna göre erginlik çağının başlangıcı, erkek çocuklarda 12, kız
çocuklarında 9 yaş; sonu ise, her iki cins için 15 yaştır.
Ebû Hânîfe, erginlik
çağının sonunu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaş olarak
kabul eder. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafiî'ye göre ise fizyolojik
belirtiler gecikse de her iki cins 15 yaşına girince hükmen ergin sayılırlar
(el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, VII, 172; el-Cezîrî, el-Fıkh
alel-Mezâhibil-Erbaa, Kahire 1392, II, 350 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle
İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 125, 126).
Erginlik yaşının erken
veya geç oluşunun beden gelişmesi, iklim özellikleri ve sosyal çevre ile
yakın ilgisi vardır. Meselâ; sıcak iklimlerde çocuklar daha çabuk erginlik
çağına ulaşırlar. Erginlik çağının alt ve üst sınırlan arasında bulunan
çocuğa "mürahık" denir.
Akıllı ve ergin olan
kimse, mâlî tasarruflar dışında iman, ibadet, ictimâî ve hukukî nizamın
bütün vecibelerini yüklenir; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle
yükümlü olduğu gibi, başkalarının malına veya canına verdiği zararlardan da
malen ve bedenen sorumlu olur. Ancak malıyla ilgili tasarruflarda
bulunabilmesi için erginliğe ek olarak reşid olması da gereklidir.
Rüşdle büluğ aynı şey
değildir. Rüşd; kişinin malını idare edebilecek bir tecrübe ve olgunluğa
ulaşmasıdır. Bu durum, şahsî eğitim, çevre şartları veya yetenek durumuna
göre erginlik çağından önce veya sonra yahut her ikisi birlikte bulunabilir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur:
"Yetimleri nikâh çağına
ulaştıklarında deneyin; eğer kendilerinde akılca olgunluk görürseniz,
mallarını onlara verin " (en-Nisâ, 4/6). Bu âyete göre, çocuk erginlik
yaşına ulaşınca hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı
araştırılır.
Ebû Hanîfe'ye göre, kişi
erginlik yaşına ulaşınca, sefih ve israfçı bile olsa, üzerinden malî velâyet
kalkar ve tasarruf hürriyetine kavuşur. Ancak malı bir ihtiyat ve tedbir
olarak reşid oluncaya veya 25 yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim
edilmez. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, yaşa bakılmaksızın kişi
reşid oluncaya kadar malı kendisine teslim edilmez.
Osmanlı devleti döneminde
1288 tarihli bir fermanda, yirmi yaşını doldurmamış kişilerin rüşd
davalarının reddedilmesi bildirilmiştir (Ali Haydar, Dürarul-Hukkâm Şerhu
Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi).
BAŞA DÖN
SİNN-İ
İYÂS(KADIN İÇİN HAYIZDAN KESİLME DEVRESİ)
Kadın için çocuk
doğurmaktan ve hayızdan kesilme devresi, İyâs kelimesi, ümidi kesilmek,
ümidsiz olmak manâsına "E-ye-se" kökündendir.
İyâs yaşına gelmiş kadına
âyise* denir. İyâs yaşına gelmiş bir kadından gelen kan istihaza (hastalık)
kanı sayılır. Böyle bir kadın, ibadetlerini özür sahibi kimseler gibi yapar.
İyâs yaşı konusunda İslâm
hukukçuları arasında görüş farklılıkları vardır. Buna göre:
Hanefilerden bir kısmı
elli yaşı sinni iyâs kabul ederler. Bu, Hz. Aişe (r.anhâ) nın mezhebidir.
Bazı Hanefi alimleri bu yaşı elli beşile sınırlamışlardır. Buhara, Harzem ve
Merv uleması bununla fetva vermişlerdir.
Bazıları da, "altmış
yaştır" demiştir. Bu söz, İmam Muhammed'den rivâyet edilmiştir. Alimlerin
çoğuna göre altmış yaş muteber sayılır (M. Mevkûfatî, Mevkûfat Tercemesi,
sadeleştiren, A. Davudoğlu, I/79-80; Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer, terc.
Arif Erkan, 1/82).
Malikilere göre, kadın
elli yaşına gelince, bunun gördüğü kan için ihtisas sahibi kimselere
başvurup onların görüşüne göre hareket edilir. Bu durum yetmiş yaşına kadar
devam eder. Yetmiş yaşını aştıktan sonra görülen kan kesinlikle istihaza
kanıdır.
Şafiîler hayız görme
müddetini sonsuz kabul ederler. Yâni hayız görme için tayin edilmiş bir
müddet yoktur. Hayat devam ettikçe devam edebilir. Ama genellikle hayız
görme yaşı altmış ikidir. Bir kadın altmış iki yaşından sonra da kan
görürse, hayız görmüş kadın hükmüne girer.
Şafiîler bu görüşleriyle
diğer İslâm hukukçularından ayrılırlar.
Hanbelilerde iyâs müddeti
elli sene takdir edilmiştir. Bundan sonra gelen kan, kuvvetli de olsa hayız
değil, istihazadır (Ö.N. Bilmem, Büyük İslâm İlmihali, s. 68; el-Cezerî,
Dört Mezhebe göre İslâm Fıkhı, terc. M. Keskin, I, 161-166).
İyâs yaşına ulaşan bir
kadının âyise olduğuna hükmedebilmek için onun aralıksız altı ay kadar hayız
görmemesi lâzımdır. Bu hüküm iyâs yaşını elli beş kabul edenlere göredir.
Hiç hayız görmeden otuz
yaşına giren bir kızın âyise kabul edilebileceği rivâyet edilmiştir.
Sahih bir akidle nikahlı
olup cinsel yakınlık veya halvetten sonra kocasından talak ile veya fesh ile
ayrılan ve ayrılmadan önce iyâs yaşına girmiş bulunan hür kadınların iddet
süreleri, ayrılış tarihinden itibaren üç aydır. Aynı durumdaki cariyenin
iddet süresi ise bir buçuk aydır (Ö.N. Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve
Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, II, 396).
BAŞA DÖN
SIRAT
Yol, cadde, geçit. Kur'an-ı
Kerim'de sırat, daha çok "müstakım" (doğru) ile sıfatlanarak, Allah'ın
rızasına uygun olan ve O'na ileten Tevhid dini ve Islâm dini anlamında
kullanılır:
"Kim, Allaha güvenip
dayanırsa muhakkak doğru yola (Sırat-ı müstakıme) iletilmiştir" (Alu Imrân,
3/101);
"Muhakkak Allah benim de
Rabbimdir, sizin de Rahbinizdir. O halde yalnız O'na ibadet ediniz. Bu doğru
yol (Sırat-ı Müstakım)dur (Alu Imran, 3/51).
Fakat ıstılahta sırat
denilince ahiretteki "sırat" akla gelir. Sırat mahşer yerinden itibaren
Cehennemin üzerinden geçerek Cennete kadar uzanacak bir köprüdür. Bu köprü,
haşir günü Cehennemin üzerinde kurulacaktır. Mü'min, günahkâr, kâfir herkes
bu köprüye gelecektir. Cennete gidebilmek için bundan başka yol yoktur.
Sıratın iki tarafına konulmuş kancalar, oradan geçmeye iyi amelleri yetmeyen
kimseleri Allah'ın emriyle çekip Cehenneme düşüreceklerdir. Iyi amelleri
ağır gelenler, kötülükleri sebebiyle tırmalanıp yara almış olsalar bile
Sıratı geçeceklerdir. Bazı mü'minler senelerce sürünerek geçeceklerdir.
Sırattan geçiş esnasında Peygamberimiz sırat üzerinde Kurtar, ey Rabbim,
kurtar" diye mü'minlere dua edip duracaktır (Müslim, Iman, 84/329).
Ebu Said el Hudrî'nin
rivayetinde Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Mahşerde muhakeme ve
muhasebe işlerinden sonra Cehennemin üzerinde bir köprü (Sırat) kurulur.
Allah şefaate izin verir. (Mü'minler) ya Allah selamet ver, selamet ver,
diye dua eder durur". Ya Rasulallah, köprü nedir? diye sorulduğunda; "Kaypak
ve kaygan bir yoldur. Orada; kancalar, çengeller ve Necidde bilen sa'dan
denilen sert dikencikler gibi dikenler vardır. Mü'minler amellerine göre
kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgar gibi, kimi
kuş gibi, kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçerler.
Mü'minlerden kimi sapasağlam kurtulur. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı)
olarak salıverilir. Kimileri de Cehennem ateşi içerisine dökülür" (Buhari,
Müslim, Tirmizi'den naklen Mansur Ali Nasıf, Tâc, V, 394-395).
Ebu Hureyre,
Peygamberimizden şöyle rivayet ediyor: "Cehennemin ortasına sırat (köprüsü)
kurulur. Oradan peygamberlerden ümmetleri ile beraber geçenlerin ilki ben
olacağım. Peygamberlerden başka o gün kimse konuşamaz, Peygamberlerin
sözleri de "Ey Allah'ım, kurtar kurtar" olur" (Buhari ve Müslim'den naklen,
Tâc, V, 377-378).
Ebû Sa'id el-Hudri'nin
rivayet ettiğine göre, Sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir.
Sırat'ın uzunluğu bin senelik yokuş, bin senelik iniş ve bin senelik de
düzlüktür. Bu mesafe bazı insanlar için olacaktır. Her bir kimsenin bu
mesafeyi geçmesi, amelleri ile orantılı bir zamanda olacaktır (Mansur Ali
Nasıf, Tâc, V.394; Acluni, Keşfül-Hafa, II, 31). Bazı ulemâya göre Sırat'ın
kıldan ince, kılıçtan keskin olduğuna dair rivayetler, bu köprünün üzerinden
geçmenin pek müşkil ve zor olduğundan kinayedir.
Mü'minlerin Sırat'ın
üzerinden çabuk geçip geçmemeleri, onların haramlara yönelip yönelmemelerine
bağlıdır. Kalbine haram işleme düşüncesi gelip de ondan hemen yüz çevirip
uzaklaşan kimseler Sırat'tan çabuk geçecektir.
Sırat üzerinde her bir
mü'minin yalnız kendisinin faydalanacağı bir nûru vardır. Bu nurdan başkası
faydalanamayacaktır. Kimse, başka bir kimsenin nûru içerisinde
gidemeyecektir. Nurunun intişarı nisbetinde her bir mü'mini Sırat geniş veya
dar olacaktır. Sırat'ın genişliği hadd-i zatında bir ve aynı olduğu halde,
üzerlerinden geçenlerin nurları nisbetinde kimisine ince ve sıkıcı, kimisine
enli, rahat ve hoş görünecektir.
Yüce Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler, günahlarınıza samimi bir tevbe ile Allah'a dönün! Umulur
ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman
edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan
cennetlere sokar. Çünkü onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da,
"Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye Kadirsin
" derler " (et- Tahrim, 66/8). Bu âyette, mü'minlerin nurlarından
kastedilen, iman ve amelleriyle husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları
Sırat üzerinde onları yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar,
karanlıkta kaldıkça mü'minler "Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de
kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere kadar
nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta kalıp perişan
olmayalım" derler: "O gün (sıratta) münafık erkeklerle münafık kadınlar,
mü'minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, derler. Onlara,
dönün arkanıza da bir nur arayın, denilir. Nihayet, onların arasına, bir
kapısı olan ve içinde rahmet ve dışında azab bulunan bir sür çekilir" (el-Hadıd,
57/13).
BAŞA DÖN
Allah Teâlâ yine şöyle
buyurur:
"Sizlerden hiç bir kimse
yoktur ki oraya (Cehenneme) uğramamış olsun. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir
hükümdür. Sonra biz, iman edip kötülüklerden sakınanları kurtarırız.
Zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız" (Meryem, 19/71-72).
Bir rivayete göre
cennetlik mü'minlerin Cehenneme uğramaları, üzerindeki sırattan
geçmelerinden ibarettir. Herkes bu köprüye gelecek ve Cehenneme girecek
olanlar da buradan gireceklerdir. Mü'minlerin Cennete yollarının Cehennemden
geçmesindeki hikmet; sevinçlerinin fazlalaşması ve kurtuldukları için
şükürlerinin artması ve kâfirlerin üzüntülerinin çoğalmasıdır. Çünkü dünyada
düşman saydıkları mü'minlerin kurtulması, kendilerinin Cehenneme atılmaları,
kâfirler için azab üzerine azab olacaktır.
Mutezile'nin çoğu ve Kadı
Abdulcebbâr el-Hemedâni (ö. 415/1025), Üzerinden geçmek mümkün olamaz;
mümkün olsa bile, Sırattan geçmek müminlere eza ve cefa çektirir" diyerek
Sıratı inkâr etmişlerdir.
Halımi (ö. 403/1012) gibi
bazı âlimler de, kâfirlerin Sırat'a uğramadan doğrudan doğruya Cehennem'e
atılacaklarını söylemişlerdir. Bunlar, bu görüşlerini Ebu Sa'id el-Hudrî'nin
rivayet ettiği bir hadise dayandırmışlardır. Bu hadise göre, Mahşerde bir
münâdi, "Her ümmet dünyada nelere tapıyor idiyse, onların ardına düşsün"
diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh ve yüce olan Allah'tan başka şeylere,
putlara ve heykellere tapagelen ne kadar kimse varsa, onlardan hiçbiri
kalmaksızın Cehenneme dökülürler. Artık ortalıkta iyi ve kötülerden yalnız
Allah'a ibadet etmiş olanlar ve ehl-i kitabın kalıntılarından başka kimseler
kalmayınca, Yahudiler çağırılacak ve onlara "siz neye ibadet ediyordunuz?"
denilecek. Onlar "Allah'ın oğlu Üzeyr'e tapıyorduk" diyecekler. Bunun
üzerine onlara, "yalan söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi"
denilir. Bunlar susadıklarını söyleyerek Cenab-ı Allah'tan su isteyince,
kendilerine serap gibi görünen ateşe götürülecekler ve birbirlerini
çiğneyerek Cehennem ateşinin içine yuvarlanıp döküleceklerdir. Sonra
Hıristiyanlar çağırılacak, "sizler kime ibadet ediyordunuz?" denilecek.
"Allah'ın oğlu Mesih'e ibadet ediyorduk" diyecekler. Onlara da "yalan
söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi" denilecek. Bunlar da
susadıklarını söyleyerek Allah'tan su isteyince, kendilerine, " Haydi suya
gelmez misiniz" diye işaret olunur. Serap gibi görünen Cehenneme doğru
toplanacaklar ve birbirlerini çiğneyerek Cehenneme döküleceklerdir". Bu
hadisin devamında: Geride kalanlara, tanımadıkları bir surette Allah
Teâlâ'nın tecelli edeceği, sonra şiddet ve dehşetin kaldırılarak samimi
olarak Allah'a ibadet edenlerin secde etmelerine izin verileceği,
diğerlerinin -secde etmek istediklerinde- kafalarının üzerine düşecekleri,
daha sonra Allah Teâlâ'nın bunlara ilk gördüklerinden başka bir surette
(sıfatta) tecelli edeceği bildirilir. Bundan sonra da Cehennemin üzerine
köprü (sıratın) kurulacağı ve şefaate izin verileceği beyan edilir (Buhari,
Müslim, Tirmizi'den naklen et-Tâc, V, 393-394; metin Müslim'in Sahih'inden
özetlenerek alınmıştır, bk. Müslim, Sahih, Kitabül-Iman, 81/302).
(Sa'deddin Taftâzani,
Şerhul-Makasıd, Istanbul 1305, II, s. 223; Şerhul-Akaid Istanbul 1310;
Abdusselâm b. Ibrâhim el-Lakkâni, Şerh-u Cevhereti't-Tevhid, Mısır' 1955, s.
235-236; Fahreddin er-Razı, Mefâtihul-Gayb, Istanbul 1308, Kitab-ü
Mecmü'atin mine't-Tefâsir, el-Matbaatül-Âmire Istanbul 1319).
BAŞA DÖN
SOL ELLE YEMEK
Devamlı sol elini kullanma
alışkanlığı olan birisinin yediği içtiği haram olur mu?
Islâmda bazı nahoş şeyler
dışında her isin sağ elleyapılması ve sağdan başlanılması bir edep olarak
görülmüştür, terki ise edebin terki sayılmış ve zahmetsiz olarak gelecek bir
sevaptan mahrum olma olarak görülmüştür. Aişe Annemiz; "Rasûlullah (s.a.v.)
yapabildiği her şeyde; temizliğinde, ayakkabısm giymede, çıkarmada kısaca
her isinde sağdan başlamayı severdi." (Benzer hadisler için bk. Buhârî,
salât 47, at'ime,5; Müslim tahâret ‚ 66, 67; Ebû Dâvûd, libâs 41; Tirmizî,
Cum'a 75; Nesâî, tahâret 89 gusl 17, zinet 8, 62; Ibn Mâce, taharet 42;
Müsned VI/94,130,147, 1 B8, 202, 210) "Sağ elini abdestine, yemeğine, sol
elini helasina ve diğer eziyet veren şeylerine kullanırdi" Hafsa validemiz
de: "Sağ elini yemesine, içmesine ve elbisesini giyip çıkarmaya, sol elini
ise bunun dışındakilere kullanırdi" (E. Davud. Taharet 18) demiştir. Bu
yüzden özürsüz olarak sol elle yemek mekruh görülmüş, ancak yemek yeme
sırasında sol eli de kullanıp onun sağa yardımcı olmasında bir mahzur
görülmemiştir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'de sağ elleriyle ekmek
yerken sol elleriyle de karpuz yedikleri olmuştur. (Alâuddîn Âbidîn 218)
Râsûlullah Efendimiz (s.a.v.) Ömer b. Ebî Seleme'ye "Çocuk, besmele çek, sağ
elinle ye, ve önünden ye" (Buhârî at'ime 2) buyurmuştur. Bu hadîs-i serîfi
değerlendiren bazı âlimler, sağ elle yemenin vâcip olduğu kanaatine
varmışlar, bazıları da bunun sadece daha hoş (mendup) olduğu anlamına
geleceğini söylemişlerdir.( Aynî XXI/28, 30 (şerhte sol elle yemenin
kötülügünü anlatan hadis-i şerifler de var)
BAŞA DÖN
SPRİL ABDESTE VE GUSLE MANİ
MİDİR?
Abdestte ve gusülde
yıkanması şart olan âzâlar, dış âzâlar ve bedenin dış kısmıdır. Rahmin içini
yıkama zorunluluğu yoktur ki, abdesti ya da namazı olmasın. Ancak kadının
özürü yokken spiral taktırmak için, avretini bir kadına dahi açmayacağını da
bilmek gerekir
SPIRAL VE ÂDET DÜZENSIZLIĞI
Âdetlerimde düzensizlık
var. Altı ay önce spiral taktırdım. On gün âdet dönemimden sonra bir gün
temiz oluyorum, ikinci gün tekrar bozuluyor. Temiz olduğum günlerde bile
leke görüyorum. Doktorlara gittiğim halde netice alamadım. Bu süre
içerisinde ibadetlerimi yapabilmem için her leke gördükçe gusül abdesti
almam mı gerekir? Buna spiral sebep olmuş ise hüküm değişir mi?
Önce bu durum, spiralın
fıtrata zıt ve zıtlığı oranında mahzurlu bir uygulama olduğunu göstermesi
açısından önemli. Hanefi mezhebinde âdetin en çoğu on gün olduğu için, on
günün bitiminde yıkandıktan sonra; temizlik süreniz içerisinde göreceğiniz
lekelerden dolayı sadece abdest almamız gerekir. Bu lekelerin çok olması da
bir şey değiştirmez. Temizlik süresinin en azı da onbeş gün olduğuna göre,
onbeş gün böyle devam eder, on gün âdetinizin yeri belli değilse, ondan
sonra göreceğiniz her lekede kendinizi âdetli sayar, ona göre davranırsınız.
Buna spiralın sebep olması bir şey değiştirmez.
SU ILE TEMIZLEMENIN
ŞEKLI
1. Necâset, sidik, köpek
salyasının eseri gibi görünmeyen nitelikte ise, temizlendiğine kanaat
getirinceye kadar yıkanır. Bu da üç defadır. Delil şu hadislerdir: "Sizden
birinizin kabına köpek ağzını soksa, onu üç defa yıkasın ". Başka bazı
rivayetlerde yedi defa yıkasın" ifadesi vardır (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim,
Tahâre, 89, 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, II, 314, 427). "Sizden biriniz
uykusundan uyandığında, kaba sokmadan önce elini üç defa yıkasın" (Buhârî,
Vüdû', 26; Mâlik, Muvatta', Tahâre, 9; Ahmed b. Hanbel, II, 465). Köpeklerin
ağzını sokmasından dolayı yedi defa yıkama emri İslâm'ın ilk dönemlerinde
zorunlu olmadıkça evde köpek beslemeyi sınırlamak amacına yönelik idi.
Necâset, kan ve dışkı gibi
gözle görülen çeşitten ise, bunların temizliği bir defa da olsa pisliğin
kendisini gidermekle olur. Ancak, yıkanmasına rağmen renk ve koku gibi
giderilmesi güç bir eseri kalırsa, bu zarar vermez. Tercih edilen görüşe
göre su saf bir hal alıncaya kadar yıkanır. Nitekim Havle binti Yesâr dedi
ki: "Ey Allah'ın Resulü! Benim bir tek elbisem var ve onda hayız oluyorum".
Hz. Peygamber buyurdu ki: "Temizlendiğin zaman kan bulunan yeri yıka ve
onunla namaz kıl". Havle dedi ki: "Ya Resulullah! izi kalırsa?". Buyurdu ki:
"Su sana yeter, kanın eseri ise zarar vermez" (Ahmed b. Hanbel, II, 364,
380; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, I, 40).
İçine sabun, toprak,
deterjan gibi maddeler karışmış olan sular, karışımış olduğu takdirde
temizleyicidir. Abdest ve gusülde kullanılan sular temizdir, fakat
temizleyici değildir. Bunlara "musta'mel (kullanılmış) sular" denir.
Bunlarla pislik temizlenebilir, fakat abdest, ya da gusül abdesti alınamaz.
Ancak içine pislik karışan veya kendisiyle pislik yıkanan kullanılmış sular
temiz olmaktan çıkar.
2. Silmek yolu ile
temizleme: Bıçak, cam, cilâlı tahta, mermer, fayans gibi pisliği içine
emmeyen şeylere bir pislik bulaşınca, yaş bir bez, sünger veya toprak, ya da
deterjanlı ıslak bezle pisliğin izi kalmadığına galip zan meydana gelecek
şekilde silinirse temizlenmiş olur. Meselâ; kurban kesilen bıçak temiz bir
bezle veya toprakla iyice silinince temiz olur ve böyle bir bıçak üzerinde
iken kılınacak namaz sahih olur. Çünkü Ashab-ı kiram düşmanla savaşıyor,
kılıçlarını silerek, bunlar üzerlerinde iken namaz kılıyorlardı.
3. Ateşe sokmak yolu ile
temizleme: Ateşe dayanıklı maden parçası üzerindeki kan ve benzeri necis
şeyler, madenin ateşe sokulması ile yanar ve yok olur. Nitekim yağlı, paslı,
üzerinde necis kan ve et kalıntıları bulunan şiş veya ızgaralar ateşte
yakılınca temiz hale gelir.
4. Kazımak, ovmak veya
silmek yoluyla temizlemek: Mest ve ayakkabı gibi pisliği emmeyen şeylere
hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik bulaşsa, bunlar su ile temizleneceği
gibi, bıçak gibi bir şeyle kazınarak veya toprak ya da kuma sürterek de
temizlenebilir. Ancak mest veya ayakkabıya sidik gibi görünmeyen bir pislik
dokunursa, bu yerin yıkanması gerekir. Nitekim elbiseye veya bedene dokunan
pisliği kazımak veya toprağa sürtmek de yeterli değildir.
İnsana ait kurumuş meni
ovalamakla temizlenebilir. Ancak yaş olan meninin su ile yıkanması
gereklidir. Diğer yandan kuru bir meni ovalamakla temizlendikten sonra, bu
elbise ile namaz kılınabilirse de, yeri yeniden ıslanırsa, sağlam görüşe
göre pislik yeniden döner. Bu yüzden yeniden kurutup ovalamak veya yıkamak
gerekli olur.
BAŞA DÖN
Hz. Âişe'den şöyle dediği
nakledilmiştir: "Allah Resulünün elbisesindeki meniyi kuru ise ovalıyor, yaş
ise yıkıyordum" (Ebû Dâvud, Tahâre, 134; Ahmed b. Hanbel, VI,125,132, 213,
239, 263).
Hanefi ve Mâlikîler meniyi
necis kabul ederken, Şâfiî ve Hanbelîler insan menisini temiz sayarlar. Bu
görüş ayrılığının dayandığı delil; yukarıdaki hadisin farklı yorumu yanında
İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilen şu sözdür: "Üzerinden meniyi ot veya bir
parçası ile sil. Çünkü o tükrük ve sümük gibidir" (Dârekutnî bu hadîsi merfû
olarak nakletmiştir. ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, Dimaşk 1405/1985, I, 98).
Soğuk ve yolculuk gibi hallerde bu ikinci görüş müslümanlara kolaylık
sağlar.
Meziy ve vediy de necistir.
Meziy; cinsel istek veya bunu düşünme anında şehvetsiz olarak çıkan ince
beyaz sudur. Meziy yıkanır ve yeniden abdest alınır. Hz. Ali şöyle der: "Mezîsi
çok akan bir kimse idim. Allah elçisine sormaya da utandım. Mikdad b. Esved
(r.a)'a söyledim, o sordu "Bundan dolayı abdest gerekir" buyurdu. Müslim'in
rivayetinde; "Cinsel uzvunu yıkar ve abdest alır" ilâvesi vardır (Buhârî,
İlm, 51 ; Vüdû', 34, Gusl; 13; Müslim, Haşz, 17: Ebû Dâvud, Tahâre, 82;
Nesâî. Tahâre, 111, 129; Gusl, 28; Ahmed b. Hanbel, I, 80, 82, 87, 107-111).
Vediy ise idrardan sonra veya ağır bir şey kaldırma hâlinde çıkan koyu süt
gibi beyaz bir sıvıdır, pistir. Çünkü sidikle birlikte veya ondan sonra
çıktığı için sidiğin hükmünü alır.
BAŞA DÖN
Donmuş yağ, pekmez ve
benzeri şeylerin içine pis bir şey düşse, bu madde çevresiyle birlikte
ovulup çıkarılınca temizlenmiş olur. Hz. Peygamber'in eşi Meymune (r.anhâ)
şöyle demiştir: "Bir fare yağa düşmüştü. içinde öldü. Hz. Peygamber'e
soruldu: "Onu ve çevresini atın, yağı da yiyin" buyurdu" (Buhârî, Vüdû', 67;
Zebâih, 34; İbn Hanbel ve Nesâî'nin rivâyetinde "donmuş yağa" ilâvesi
vardır. as-San'ânî, Sübülü's-Selâm, III, 8; Nesâî, Fer',10: İbn Hanbel, VI,
329, 330, 335).
Eğer necâset sıvı haldeki
yemek veya zeytinyağı içine düşmüşse, bunlar bir kap içinde üç defa üzerine
su döküp çalkalandıktan sonra alınmakla temizlenmiş olur. Hanefiler
dışındaki çoğunluk bu gibi sıvıların artık temizlenemeyeceği görüşündedir.
Çok miktardaki yağı veya yemeği bu sebeple telef etmek yerine burada bir
kolaylık gösterilmektedir. Ancak günümüzde bu işlemden sonra bir gıda
laboratuarında tahlil yaptırarak zararlı unsurun kalıp kalmadığı kontrol
ettirilmelidir. Bu, ihtiyat gereğidir.
Katı maddeler, necaseti
içine sızdırmadığı sürece su ile temizlenir. Et, tavuk ve buğday gibi
pişirilenlerden ise, çiğken yıkanarak temizlenir. Pislendikten sonra,
pisliği ile birlikte ateşte kaynatılırsa, içine pislik nüfuz edeceği için
artık temizlenemez.
Bu yüzden işkembe,
bağırsak veya hayvan kellesi temizlenmeden kaynatılırsa artık temizlenme
imkânı bulunmaz.
Yine içine temiz olmayan
bir şey karışan süt, pekmez ve bal gibi sıvılar temiz su içinde üç defa asıl
kendi miktarlarında kalıncaya kadar kaynatılmakla temiz olur. Çünkü bu
durumda temiz olmayan şeyin niteliği değişmiş sayılır.
5. Yapı değişikliği yolu
ile temizleme: Temiz olmayan bir şeyin niteliği değişirse temiz hale gelir.
Meselâ; bir domuz veya eşek bir tuzlaya düşerek tuz kesilse temizlenmiş
olur. Yine, geyik kanının misk olması, içkinin kendiliğinden veya bir katkı
maddesi ile sirkeleşmesi, tezeğin yanarak kül olması lâğım suyu karışan
toprağın kuruyup eserinin kaybolması bunları temiz hale getirir.
6. Boğazlama veya
tabaklama yolu ile temizleme: Domuz dışında, başka bir hayvanın usûlüne göre
kesilmesi hâlinde derisi temiz olur. Artık böyle bir derinin üstünde namaz
kılınabilir. Bu hayvan eti yenen cinsten ise eti de temiz olur. Fakat eti
yenmeyen hayvanlardan ise, fetvaya esas olan görüşe göre eti temiz sayılmaz.
Bununla birlikte meşrû kesimle eti temiz sayılsa bile, yenilmesi caiz olmaz.
Bu konuda görüş birliği vardır.
Yine domuz dışında, murdar
ölmüş bir hayvanın derisi tabaklanmakla temiz olur. Hz. Peygamber; "Bir deri
tabaklanmakla temiz olur" buyurmuştur (Müslim, Hayz,105; Ebû Dâvud, Libâs,
38; Nesâî, Fer', 20, 30, 31; Dârimî, Edâhî, 20; İbn Hanbel, I, 219, 227,
237, 270, VI, 73). Allah elçisi Tebük yolculuğunda bazı evlerin yanından
geçerken kadınlardan su istedi. Bir kadının; "ölmüş hayvan derisinden
yapılmış bir kırbada su var" deyince, Allah Resulü; "Onu tabaklamamış
mıydın?" buyurdu. "Evet tabaklamıştım" deyince de "Tabaklanması
temizlenmesidir" buyurdu (Nesâî, Fer', 4; Ahmed b. Hanbel, IV, 254, V, 67,
VI, 329, 336).
7. Necis olmuş kuyunun
suyunu boşaltma veya gereken kadar su çıkararak kuyuyu temizleme: Küçük bir
hayvanın kuyuya düşüp ölmesi hâlinde bütün suyu çıkarmak büyük zorluklara
yol açacağı için düşen canlının durumuna göre bütün suyu veya suyun bir
bölümünü çıkarma esası benimsenmiştir.
Kuyuya domuz gibi aynı ile
necis bir hayvan düşmüşse suyun tümü çıkarılır. Eti yenen bir hayvan düşer,
şişmiş ve dağılmış olursa yine tüm su çıkarılır. Ancak şişip dağılmamışsa,
zahiru'r-rivâye'de bunlar üç sınıfta incelenir.
a. Fare, serçe veya bu
büyüklükte bir hayvan düşüp ölmüşse, yirmi ilâ otuz kova;
b. Kedi, tavuk, güvercin
veya bu büyüklükte bir hayvan düşmüş ölmüşse, kırk ilâ elli kova;
c. İnsan düşüp, üzerinde
pislik olduğu biliniyorsa su necis hale gelir; tümünü çıkarmak gerekir.
Ancak günümüzde kuyuyu tam
olarak boşaltmak mümkün olmayan durumlarda, kanaat verecek miktar
çıkarıldıktan sonra laboratuar tahlili yaptırarak kuyu suyunda zararlı bir
maddenin bulunup bulunmadığını belirlemek ihtiyata daha uygundur.
BAŞA DÖN
SÜBÛTÎ SIFATLAR
Hayat. " Allah hayat
sahibidir. " (Âli İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacip olan
sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen
ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp
ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri
olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü
düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim,
irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri
olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü
olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan
uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak
Allah'ta ezelî ve ebedîdir.
"Ölmek şanından olmayan,
daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve
benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
BAŞA DÖN
SÛIZAN (SÛ-IZAN)
Kötü zann, fena tahmin,
şüphe "Sû" "fenalık, kötülük" demektir.
"Sû-i hareket (kötü
davranış)", "sûi ahlâk (kötü ahlâk)", "sû-i niyet (kötü niyet)" vb. gibi,
"sû-izan" da, "kötü zan" anlamındadır. "Sû" kelimesi, verilen örnekler ve
benzerlerinde, daima, "sıfat" anlamını ifade eder.
"Zan" kelimesi ise,
"sanma; farz ve tahmin etme; ihtimâle göre hükmetme" demek olduğu gibi,
"şek, şüphe, tereddüd, vehim, hayâl" gibi anlamlara da gelir.
"Sû-i zann"ın zıddı
(karşıtı), "Hüsnüzan * (hüsn-i zan)"dır. "Hüsn", "güzellik, iyilik, hoşluk,
olgunluk, mükemmellik" demektir. "Hüsn-i ahlâk (iyi - güzel ahlâk)", "hüsn-i
hat (güzel yazı)", "hüsn-i niyet (iyi niyet)"... gibi, "hüsn-i zan"da,
"iyi-güzel zan; bir kimse veyâ bir olayın iyıliği hakkında vicdânî kanâat"
demektir.
Görüldüğü gibi, iki türlü
"zan" vardır. Zan, "tahmin" ve "ihtimâl"e dayandığına göre, bu konuda
alınacak tavır ne olmalıdır. Kur'ân ve Hadis, bu hususla ilgili davranışın
nasıl olması gerektiğine açıklık getirmektedir: Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey
inanan (mü'min)ler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan (vardır ki)
günahtır... " buyurulmuştur (el-Hucurât, 49/12). Âyette, "zanların
birçoğundan kaçınınız" denilmekte; sebep olarak da, "bazılarının günah
olduğu ifade edilmektedir. Demek ki, zannın hepsi günah değildir; hattâ
Allah'a ve mü'min (inanan)lere hüsn-i zanda bulunmak gereklidır. Nûr
Süresi'nde: "Onu işittiğiniz vakit erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin,
kendi vicdanları (önünde) iyi bir zann'da bulunup da..." buyurulduğu gibi
(en-Nûr, 24/12), bir Kudsî Hadis'de de:
"Ben, kulumun, bana zannı
gibiyim " diye vârid olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Her biriniz,
Allah'a, hüsnüzan ederek ölsün"buyurmuş ve bir başka hadisinde de: "Hüznüzan,
imândandır" demiştir.
Keşşâf ve benzeri büyük
Kur'ân müfessirleri, "doğruyu ve yanlışı, açık belirtileriyle seçmeden,
iyice gözleyip düşünmeden zanda bulunulmamasını" önemle tavsiye etmekte,
"açıkta bir sebebi ve doğru belirtisi bulunmayan zannın harâm olduğunu,
kaçınılması gerektiğini" belirtmektedirler. Ihtimal üzerine hüküm olan
zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda
bulunanı vebâl altına sokacaktır.
Bütün bunlardan, zan
konusunda çok dikkatli olmak gerektiği ve "Sû-i zann"ın ise, kesinlikle
yasak olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Sû-i zann'ın harâm olmayanı, yalnızca
fısk ve fucûr (günahkârlık) ile tanınan kimselere karşı yapılanıdır. Durumu
kesin olarak bilinmeyen birine hüsnüzan gerekmese bile, Sû-i zan da câiz
değildir.
Sû-i zan'dan kaynaklanan
"tecessüs" hakkında da, daha önce verilen Hucurât Süresi'ndeki âyette,
"tecessüs de etmeyin" buyurulmaktadır. Tecessüs, "Onun-bunun durumlarını
araştırmak, eksik (kusur)lerini öğrenme isteği"dir. Allah tarafından
yasaklanan bu davranışla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'de:
"Müslümanların
eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira herkim müslümanların ayıplarını
araştırırsa, Allah Teâlâ'da onun ayıb (kusur)ını tâkip eder, nihayet evinin
içinde bile onu rezil ve rüsvây eder" buyurmuştur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur'ân Dili, Istanbul 1960, VI, 4471-4473; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük
Islâm Ilmihâli, Istanbul 1957, 633-634).
BAŞA DÖN
SÜLÜK NE DEMEKTİR?
Gerçek bir mürşide biat
ederek tasavvuf ilminin konusu olan zikir, fikir, ihlas, muhabbet ve benzeri
şeyleri yaşayıp tatbik etmek ve o mürşidin eğitime tabi olmaktır.
SÜLÜK ETMEK İSTEYEN KİMSE MÜRŞİDE EL VERİP TEVBE ETMEK SURETİYLE BİAT EDER.
DİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Sülük etmek isteyen
kimsenin mürşide el vermek ve huzurunda tevbe etmek suretiyle kendisiyle
biat etmenin İslam'da yeri vaardır. Zira erkekli, kadınlı sahabeler de
Peygamber'e (sav) birkaç kere biat etmişlerdir. Sülük de mürşidin huzurunda
o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tevbe ederek nedamet ettiğine ve
ondan sonra kötülük yaşamayacağına, yalan söylemeyeceğine, kimsenin malına
tecavüz etmeyeceğine dair söz veriyor ve bunun için Allah'ı ve Resulüllah'ı
ve kendi mürşidini şahid tutuyor. Dinen bunun sakıncası yoktur. Ancak bugün
tarikat ekseriyet itibarıyla ehil olmayan ve çıkarcıların elinde olduğundan
bir tuzak haline gelmiştir.
BAŞA DÖN
SUN'I AŞILAMA HUSUSUNDA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ NEDIR?
Fıkıh kitapları sun'i
aşılamadan açıkça söz etmemekle beraber mesele yine fıkıh kitaplarının
beyanlarından anlaşılmaktadır. Şöyle ki: Sun'i aşılama iki çeşittir.
1- Birisi meşru bir
şekilde menisini herhangi bir yol ile karısının rahminde yerleştirip
tohumlama yapmaktır. Bu tip tohumlamanın dinen sakıncası yoktur. Böyle bir
yol ile meydana gelen çocuk da meşru'dur. Kazı'l-Kudat Şeyh Zekeriya al-Ensarı,
iddet ile ilgili şöyle diyor: "Meninin ferce duhulü ile münasebet arasında
fark yoktur". Kocanın menisi zevcenin fercine girdikten veya münasebette
bulunduktan sonra ayrılma vaki olsa kendisine iddet lazım gelir. Hatta
meninin duhulü münasebetten daha kuvvetlidir (Fethü'l-Vehhab). Envar al-Ebrar,
al-Dur al-Muntaka da buna yakın bir ifade vermektedirler (Envar el-Ebrar).
2- Kocasından başka bir
kimsenin menisiyle kadının yumurtasını aşılamaktır. Namus duygusundan yoksun
bazı kimseler, çocuk yapma istidadından mahrum oldularından bir çocuğa sahip
olmak için başkasının menisiyle karısını aşılamaktadır. Bu hareket insanlık
için bir leke ve yüz karası olduğundan İslam dini bunu yasaklamaktadır.
Hayvanın neslini ıslah
etmek için yapılan sun'i tohumlama hakkında bir şey varid olmamıştır. Ama
yasaklamasını gerektiren bir durum olmadığına göre caizdir. Çünkü eşyada
asıl olan mübahlıktır.
BAŞA DÖN
SÜNNET:
Kelime anlamı, izlenen
tutum, tavır ve yol demektir. Tek başına "Peygamberlerin sünneti" dendiği
zaman, Peygamberin takındığı tavır ve hayat biçimi, yani tümüyle Islâm
anlaşılır. Farz ve vâcib olmayan anlamında kullanıldığı zaman; Allah'ın ya
da Elçisinin emri olmakla beraber, kesinkes istenmediğini gösteren başka
deliller bulunan, ya da Peygamberimizin zaman zaman terkettiği halde,
çoğunlukla yaptığı ibadet ve davranışları demektir. Kur'ân olmayan anlamında
kullanıldığında ise Peygamberimizin sözleri, eylemleri yani fiilleri ve
kendisi yapmadığı halde olumlu karşıladığı davranışlar akla gelir.
Peygamberimizin çoğu zaman yaptıkları ve farz olmadığını bildirdigi halde,
ısrarla yapılmasını istedikleri şeyler, kuvvetli, yani "müekkede" sünnet,
çoğu zaman terk ettikleri ise, az kuvvetli, yani "gayr-i müekkede" sünnet
olur. Meselâ, misvakla ağız temizliği, namazları cemaatle kılma, sabah, ögle
ve akşam namazlarının sünnetleri kuvvetli sünnetlerdir. Ikindi ve yatsı
namazlarının sünnetleri ise az kuvvetli sünnetlerdir. Sünnetleri yapan,
fazlalık sevap kazanır ve Kıyamet gününde Peygamberimizin şefaatına daha
büyük ihtimalle kavuşur. Özürsüz terkedenler ise günahkâr olmasalar bile,
asık bir çehreyle karşılanırlar. Sünnetler; gazetelerde çıkan süreli
kuponlar yanında yayınlanan, yedek kuponlar gibidirler. Birçok faydaları
yanında, farz ibadetlerin eksik yanlarını da tamamlamış olurlar. Ancak farz
borcu olanlar, kıldıkları sünnetleri onların yerine sayamazlar. Ilk anlamı
ile sünneti inkâr eden ve Allah Resûlü'nün yolundan başka yol tutan ve
meselâ, biz filancanın yolundan başka yol tanımıyoruz diyenlerin, Islâm
âlimleri,.kâfir olacaklarını söylerler.
BAŞA DÖN
SÜNNET DÜĞÜNÜ
Çocuğun sünnet edilmesi
münasebetiyle yapılan düğün ve eğlenceler.
Cahiliye devrinde de var
olan sünnet eğlenme için bir vesile sayılmıştır. Araplar sünnet yemeğine
"azıra" diyorlardı (es-Seâlîbî, Fıkhul-Luşa, 266).
Ashabı kiram sünnette
ziyafet verir eğlenirlerdi. Abdullah Ibn Abbas, Mekke'de oğlunun sünnetinde
oyuncular çağırmış ve kendilerine dört dirhem kadar ücret ödemiştir (Ibn Ebi
Şeybe, Nikâh, 66). Fakihî'nin rivayetine göre şarkı söyleyip, oynayanlar el-Garid
ve Ibn Süreye idi. Ata, bunlardan bize sesli olan Ibn Süreye'nin okuyuşunu
beğenmişti (Rekihi, Ahbaru Mekke, II, 23). Eğlenceye iştirak konusunda titiz
olan Abdullah b. Ömer, sünnet yemeklerine iştirak ederdi (Ibn Ebi Şeybe,
Nikâh, 155). Sünnetlerde arap yemekleri ikram edilirdi. Urve b. ez-Zübeyr
sünnet olduğunda annesi hurmayla yapılan bir bulamaç olan "asıde" yemeği
yapmıştı (Abdurrezzâk, Musannes IV, 335). Abdürezzak'ın bir rivayetine göre,
Hz. Ömer hilafetinde ne zaman bir def sesi duysa "evlenme mi var yoksa hitan
mı?" diye sorar, bunlar için düzenlenen eğlencelere ses çıkarmazdı.
Islâm dünyasında yörelere
göre bu kutlamalar çeşitlilik arzetmiştir. Mekkede "tahar" adı verilen
şenlikler düzenlenirdi. Genellikle çocuklar 3-7 yaşlarında sünnet edilir,
sünnetin yapılacağı günde güzel elbiseler giydirilir ve at üzerinde
dolaştırılır. Iki yanında, attan düşmesini engelleyecek ve mendillerle
kendini yelpazeleyecek adamlar dolaşır. Önde davulcu ve defçiler gider,
zenci bir hizmetçi içinde kömürde reçine ve tuz yanan bir mangalı başında
taşır. Çocuğun arkadaşları alayın ikinci kısmını teşkil eder. Ikindi vaktine
kadar şehrin sokaklarında dua okuyarak, eğlenerek dolaşan çocuklar, gece de
bunu sürdürürler. Ertesi gün arka üstü yatırılarak çocuğun dikkatıtatlılarla
başka tarafa çekilerek operasyon gerçekleştirilir. Evliya Çelebi'ye göre,
Mısır'da erkek çocuklar 5-6 yaşlarında sünnet edilirler. Genellikle masrafı
azaltmak için sünnet gruplar halinde yapılır: Kız gibi giydirilen
çocukların, yüzlerinin bir kısmı mendille örtülür. Böylece nazardan
korunacağına inanılır. Atlara bindirilerek, çalgıcılar, yaşlılar
yardımcılarıyla peştemal kuşanmış sünnetçi ellerinde kandıller, büyük bir
alayla sokaklarda dolaşırlar. Üç gün üç gece ziyafet verilir, eğlenilir ve
son gün çocuk sünnet edilir (Evliya Çelebi, Seyahatname, Istanbul 1971, XV,
25).
BAŞA DÖN
Yakın zamana kadar
Cezayır'de sünnet, 7 günlük ile 13 yaş arasında berberler tarafından
yapılırdı.
Cava'da sünnet Islâm'a
giriş merasimi olarak kabul edilir. Bu nedenle sünnete "müslüman kılma işi"
denilir. Sünnet sırasında Kur'ân hatmedilir. Çocuk ata mezarlarına ziyarete
götürülür. Çocuk için özel bir yatak hazırlanır ve buraya çeşitli yiyecekler
ve meyveler konur. Bunların sembolik anlamları vardır. Sünnetten bir gün
öncesi çocuk yıkanır, bir alay tertiplenerek, arkadaşlarıyla arabalarla
dolaştırılır. Süslü bir elbise giymiştir. Sünnet günü yaşlı ve çok çocuklu
bir kimsenin dizine oturtularak sünnet edilir. Bunun ilerdeki evliliğini
olumlu yönde etkileyeceğine inanılır.
Türkiye'de sünnet
merasimleri genellikle yemekli, yapılmaktadır. Bazı yörelerde kirvelik büyük
bir önem kazanmıştır. Sünnet çocuğunun yatağı gelin odası gibi süslenir.
Başucuna işlemeli bir mahfaza içinde Kur'ân-ı Kerim asılır. Etrafına güzel
kokular serpilir. Ailenin maddî durumuna göre çocuk sırmalı, işlemeli,
nazarlıklı başlık ve elbise giyer. Külah ve omuzdan koltuk altına uzanan bir
kuşak üzerinde Maşaallah yazılır.
Davetlilerin sünnet olana
hediye getirmesi veya zarf içinde para vermesi âdet olmuştur. Hediyeler
çocuğun yatağına veya yastığının altına bırakılır.
Eski Istanbul'da sünnet
düğünlerinin genellikle yapıldığı sonbahar bir eğlence mevsimiydi. Yazın
sıcağında sünnet yeri geç iyileşir düşünceşiyle düğünler sonbaharda
yapılırdı.
O dönem düğünlerinin en
muhteşemi Osmanlı şehzadeleri için yapılan Sür-ı Humayumlar'dır. 1457'de II.
Mehmed'in oğulları Bayezid ve Mustafa için yapılan sünnet düğünü bir ay
kadar sürmüştür. Edirne'de bu düğüne bir çok devletin ileri gelenleri ile
birlikte komşu hükümdarlar da davet edilmiştir. Devletler arası
tebrikleşmeler için Kalkaşandî örnekler vermiştir (Subhul-Âşâ, IX, 78).
Kanunî'nin oğulları Mustafa, Mehmed ve Selim için tertiplediği sünnet düğünü
üç hafta kadar sürmüştür. Şehzade düğünlerinin en ihtişamlısı 1582'de III.
Mustafa'nın Şehzade Mehmet için tertiplemiş olduğu sünnet düğünüdür. Bu
düğün iki ay kadar sürmüş düğünde olup bitenler devlet bünyeşinin bir hayli
zayıflamasına neden olmuştur. 1858 yazında I. Abdülmecid, dört oğlunu birden
sünnet ettirdi. Halkın eğlencelere iştirakıni sağlamak için düğün açık
havada yapıldı. Açık hava sahasına binlerce Türk ve Iran halısı serildi.
Atlas ve kıymetli kumaşlardan yüzlerce çadır kuruldu. Bütün Istanbul'un
donandığı bu düğün de şehzadelerle birlikte 10 bin çocuk sünnet ediliyordu.
Şehzadelerle pek çok çocuğun sünnet edilmesi eski bir âdetti. Sünnet
düğünleri, çocuklar için şeref, padışah için hayır, halk için eğlence idi.
Minyatürlere de yansıyan eğlencelerde, cambazlar, ortaoyunları, gölge
oyunları, hokkabazlar, tiyatro temsilleri, musikî...12 gün 12 gece devam
eden Sür-i Humayun, Osmanlı kültürünün bir sergisi mahiyetindeydi. Bugün de
gelenek olarak yapılan bu sünnet düğünlerin de gösterişe varan büyük
israflar ve Islamın reddettiği amel ve davranışlar yapılmaktadır. Sünnet
olarak icra edilen bu prensip içki alemleri ve gayr-i meşrû israf ve
eğlencelerle kirletilmektedir. Allah'ın razı olacağı amel-i salihlerle ve
helal şekilde yapılması gereken bir gelenektir.
BAŞA DÖN
SÜNNET YERİNE KAZA NAMAZI KILMAK
Bazı çevreler ya da
hocalar, üzerinde namaz borcu (kaza) bulunanın sünnet kılamayacağını,
sünnetler yerine kaza namazı kılması gerektiğini söylerken bazıları da
kazası olanın da sünnet kılabileceğini söylüyorlar. Bu iddiaların hangisine
inanacağız?
Okuyucularımız bu soruyu,
çeşitli eski ve yeni kitaplardan ve gazetelerden aldığı bir dosya dolduracak
kadar fotokopi ile birlikte sormuşlardır. Böylece bir bakıma kaynak
tespitinde bize yardımcı olmuşlardı. Biz de uzun süre daha değişik
kaynakları taradık ve gördük ki:
Mesele hakkında
-ulaşabildiğimiz kadarıyla- naslarda bir açıklık yok. Yani ictihadî bir
mesele ve müctehitleri ilgilendiriyor, ilgilendirmiş. Onlar da iki farklı
görüşü temsil edenler olarak şunları söylemişlerdir:
"Bir kişi özürsüz yere bir
namazı kaçırırsa; o şahsın kazaya kalan namazını kılmadan nafile kılması
caiz değildir. Çünkü kaza fevri bir vaciptir. (Derhal kılınmalıdır).
Nafileye zaman ayırırsa bu fevriyeti kaçırmış olur. Üzerinde kaza bulunan
kişi bütün zamanını kazaya harcamalıdır. Bundan sadece yaşayabilmesi. için
gerekli olan işler istisna edilir." Kaza namazı olan, eğer kaza sebebi özür
ise, revâtib olsun, başka nafile olsun, o kaza ile beraber nafileleri de
kaza edebilir. Çünkü bize göre gece ve gündüz kılınan vakitli nafilelerin
kaza edileceği sabitleşmiş bir husustur."(Ibn Hacer el-Heytemî, el-Fetava
I/189)
"Bir namazı özürsüz olarak
fevt olan kimse, bu namazı kaza ederken önce onun ilk sünnetini kaza etmesi,
önceligi sünnete verdiği (yani farzın kazasına mübaderet etmediği) için
haram işlemiş olur mu? Cevap: Olmaz. Hatta bu, caiz olmaktan öte menduptur."
(er-Ramlî, Fetâvâ I/217)
Bunlar konunun Şafii
mezhebindeki izahıdır ve görüldügü gibi birer içtihatdırlar. Yani Şafi'yi
taklit edenlerin bunlara uyması ve saygı duyması gerekir. Ancak daha iyi
anlaşılması için bu görüşle ilgili bir iki noktaya işaret etmek istiyorum:
1. Bu ibarelerden
anlaşıldığına göre kazada namazın özürsüz yere kazaya kalmasıyla özürlü
olarak kazaya kalması farklı hükümler doğuruyor. Namaz özürsüz olarak kazaya
kalmışsa onlar kılınmadan hiç bir sünnet kılınmıyor. Özrü varken kazaya
kalmışsa, kazaya kalan namazın sünnetleri dahi ön sünnet iseler, farzdan
önce kaza edilebiliyorlar. Buna göre, kazaya kalmış sünnet, farzın
kazasından önce kılınabiliyorsa revatip sünnet nasıl kılınamaz?" Öyleyse bu
konuda en azından özürlü olarak terkedilenle özürsüz olarak terkedileni
birbirinden ayırmak gerekir.
2. Kazası olan hiç bir
sünnet kılamaz denecek olursa, farzlarla beraber yapılan sünnetlerin de
terkedilmeleri gerekir. Meselâ, tekbirde elleri kaldırmayı, "Sûbhaneke"
okumayı, kıraati yetecek mikdardan fazla uzatmayı, rûkû ve secde
tesbihlerini yapmamalıdır. Oysa bunu söyleyen kimse yoktur.
Bu konuda Hanbeli ve
Malıki mezheplerinin görüşleri de Şafii'ninkine yakındır (bk. Merdavî, el-Insaf
I/443; Cezîrî, Kitabu'l fıkh I/491-92) ve onlar için de aynı sorular akla
takılır. Keza onlar da bir ictihatdir ve ictihadın gerektirdigi ölçüde
saygıya layıktır.
Hanefi mezhebine gelince;
bu konuda ilk kaynaklarda pek açıklık olmamakla beraber, Fetavayı Hindiye'de
"El-Hucce"ye dayandırilan aşağıdaki görüş eğer Imam Muhammed'in "El-Hücce
alâ ehlil-Medine"sinde ise mezhebin ilk dönemine ait olmuş olur. Ancak biz
karıştırabildiğimiz kadarıyla orada bu görüşü bulamadık. Deniyor ki: "Fevt
olmuş (kazaya kalmış) namazlarla meşgûl olmak nafilelerle meşgul olmaktan
daha önemli ise evlâdir. Ancak bilenin (revatib) sünnetler, Duhâ, Tesbih vb.
nafileler bu hükümden müstesnadır. (Hindiyye I/125) Bu içtihat Hanefi
mezhebinin daha sonraki kaynaklarında değişik ifadelerle de olsa yer alırve
Merhum Ö.Nasuhi Bilmen tarafından en güzel açıklaması ile özetlenir.
BAŞA DÖN
Kaza namazları ile
iştigal, nafile namazlar ile iştigalden evladır, elhemdir "daha mühimdir."
Fakat farz namazların, müekkede olsun, olmasın, sünnetleri bundan
müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet
edilmesi evlâ değildir. Bilakis bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdir. Hatta
Kuşluk, Tesbih Namazları gibi haklarında asâr varid olan (hadis bulunan)
nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek
evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını ikmal eder, bunların telâfisi
mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için
telâfileri mümkündür.
Böyle olmakla beraber,
namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak
için sünnetleri feda etmek münasip olmaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin
fazla ibadette bulunarak Allah'ın afvına sığınması gerekirken, hakkında
Resulullah'ın şefaatinin tecellisine vesile olacak bir kısım mübarek
sünnetleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir kısım vakit namazlarını
kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını kendilerini ikmâl
eden sünnetlerden tecrid etmek iki kez kusur olmaz mı? Bunun aksine olan
bazı nakiller muteber değildir, fetva verilen görüşe zıttır.
Hem sünnetleri, hem de
kaza namazlarını kılmaya müsait vakit bulamadıklarını iddia eden bulunursa,
bunlar insaflıca bir iddiada bulunmuş sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli
vakitlerini zayi eden insanlar bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cüret
edebilirler? (Bilmen, Ilmihal 166 (md. 299))Görüldüğü gibi, kaçırılan
namazların kaza edilmelerinin fevrîliğini (derhal yapılması gereğini) herkes
kabul ediyor: Ancak bu fevrilige engel olup olmayacak şeylerde ihtilâfa
düşüyorlar. Diğerlerinin aksine Hanefiler, sünnetleri kılmanın fevriliği
engellemeyeceğini söylüyorlar:
Işte meselenin özeti
bundan ibarettir. Hal böyle iken bu konuda herkesi kendi mezhebinin görüşüne
uymaya zorlamak, Hanefilerin dahi kendi mezheplerinin görüşüne göre amel
edemeyeceklerini söylemek Islâmi ve mezhepleri bilen ve akıllı olan
adamlarının işi değildir. Üstelik böyle bir ictihadı, günümüzde ictihat
yapılmasına karşı çıkanlar yaparlarsa daha ayıp olur.. Kısaca mesele
naslarla değil, ictihatlarla belirlenmiştir ve herkes benimsedigi ve tabii
olduğu mezhebi tatbik eder. Hanefiler için fetva ise yukarıda verdiğimiz
görüştür. Ancak, Allah bilir ya; şöyle diyen birisinin de haklılık payı
olabilir:Mesele hakkında Hanefi mezhebinden Ibn Nüceym gibilerin Şafii
görüşüne meyletmeleri de hesaba katılarak, kırkbeş-elli yaşlarından sonra
namaza başlamış birisi gibi çok fazla kaza namazı olanların, sünnet yerine
terkettiği fârzların kazalarını kılmaları daha uygundur. Ancak bu görüşü
tahmim etmek ve bununla fetva vermek doğru olmaz.
BAŞA DÖN
SÜNNETE
UYGUN SAÇ NASIL OLMALIDIR?
Sünnet Rasulüllah
Efendimiz (sav)'in tutunduğu yol, yaptığı, söyledigi ve begendigi olduğuna
göre, bu sorunun cevabı için şunları bilmemiz yeterli olur, sanırım: "Onun
saçları omuzlarına inerdi. (Bazen) kulak yumuşağına kadar inerdi. Omuzlarına
yaklaşırdı. Kulakları ile omuzları arasına ulaşırdı. Saçları ne kıvırcıktı
ne de düz, ikisi arası dalgalıydı: (Bazen) kulaklarına ulaşmazdı. Toplu
(gür) saçı vardı. Saçı gürdü ama omuzlarını örtecek kadar da değildi. Saçını
dört belik yaptığı görülmüştü. Ehl-i Kitap saçlarını olduğu gibi
sarkıtırlar, müşrikler de ikiye ayırırlardı. Rasulüllah Efendimiz (sav)
emredilmediği konularda ehli kitaba uymayı yeğlerdi. Bu yüzden saçını
yarmadan sarkıttı, sonra da ikiye ayırdı ve ayırmayı emretti"(Buraya kadar
verdiğimiz rivayetlerin hepsi Tabakât-i Ibn Sâd'dan alınmıştır. bk.I/427 vd.;
Ibnü'1-Kayyim, sarkitmayı, arkaya doğru, ikiye ayırmayı da, her iki tarafı
örgü olacak şekilde, diye tarif eder. Zâdü 1- Me'âd, I/175). Saçı
başkalarına benzememek için değişik tutmayı emrederdi(Ali el-Müttakî,
Kenzü'1-Ummâl, VN/124 (18303) (Taberâni'den)). Kesilen saçın gömülmesini
emrederdi (age. VN/126 (183I9)Teberâniden). Herşey de... Hatta saçını tarama
da sağdan başlamayı severdi (Buharî, vudû 31, libas 38; Müslim, taharet
66,68; Ebu Davûd, libas 41; Tirmizî, cuma 75; Nesâi, Taharet 89; Ibn Mâce,
taharet 42; Müsned, VI/94). Sık sık saç taramayı yasaklamıştı (Ebu Dâvud,
teraccül 1; Tirmizî, libas 22; Nesâî, zinnet 7; müsned, VI/68). Kendisi de
zaman zaman (aralıklı) tarardı (Tirmizî, Semaîl 25). Saçın arkasını alıp
önünü bırakmayı (Buharî, libas 72; Müslim, libas 72,113; Ebu Davud, teraccül
14; Nesâî, zinet 5; Ibn Mâce, libas 38; Müsned, 4, 39). Ya hepsini kesin
veya hepsini bırakın, buyurmuştu (Ali el-Müttaki, age, VI/648 (17216)).
Kendisi de başının ya hepsini traş eder veya hepsini bırakırdı. Bir kısmını
tıraş edip, bir kısmını bıraktığı olmazdı. Hac dışında saçının tamamını
tıraş ettiğine dair sahih haber yoktur (Ibn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü 1-Me'âd,
I/175-75). Ahmed b. Hanbel başın tamamen tıraş edilmesini son derece mekruh
görürdü. Ma'mer'in de mekruh gördüğünü söylerdi ve bu konuda Hz. Ömer'in
sözüne dayanırdı. Ömer (ra) bir adama: "Eğer (başını) tıraşlı görürsem senin
kafanı kırarım" demişti (Ahmed b. Hanbel. Kitabu'1-verai 181). Saçını çok
yağlardı (iyi bakardı) (Tirmizi, Semâil 23). Bir defasında saçı dağınık
birisini görmüştü de "bu adam saçını düzeltecek bir şey bulamaz mı?" diye
buyurmuşlardı (Ebu Dâvud, libas H. no. 4062). Yahudi ve Hiristiyanlara
benzememek için saçın boyanmasını emrederdi (Bu konudaki hadisler ve
kaynakları için bk. Ali Nâsif, et-Tâc, NI/173 vd). Görüldüğü gibi Rasûlüllah
Efendimiz müslümanlardan sabit bir saç şekli istememiş ve bu konuda da
başkalarına benzememeyi esas almıştır. Imdi bir kişi Rasulüllah'a benzemek
maksadıyla onun uyguladığı herhangi bir saç biçimini uygularsa bu konudaki
sünneti yaşamış ve sevap almış olur. Ama uygulamanın ruhunu (illetini)
düşünüp şu anda Islâm'ı hatırlatan bir tıraş biçimi benimser, bir başka
ifade ile saçı konusunda da gayr-i müslimlere benzemezse (Allah'u a'lem)
daha güzelini yapmış olur. Çünkü niyyet sağlam olsa dahi başkalarını
hatırlatan, ya da Islâm'ı hatırlatmayan bir saç biçimi, olsa olsa günah
kazandırmamış olur, şeklen tebliğ sevabından mahrum kılar.
BAŞA DÖN
SÜNNET-İ GAYR-I MÜEKKEDE
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
bazen yapıp bazen de terkettiği ameller. Bu gruba giren sünnetleri yerine
getirmek sevap kazandırır. Terkeden ise ceza, kınama ve azarlamaya müstahak
olmaz (Seyyid Şerif el-Cürcânî, et-Ta'rifât, Beyrut 1403/1983, s. 122; İbn
Nüceym, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1311, I, 17-18). Yatsı namazı ve ikindi
namazlarının ilk sünnetleri sünnet-i gayr-ı müekkede dir. Hz. Peygamber
(s.a.s)'in giyinişi, oturup kalkması, taranması ve ayakkabı giymesi vb.
hareket ve tavırlarını ifade eden sünnet-i zevaidlerde bu gruba girer (İbn
Âbidin, Reddül-Muhtâr, Kahire 1272-1324, I, 321).
BAŞA DÖN
SÜNNET-İ MÜEKKEDE
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
devamlı olarak işleyip nadiren terkettiği; farz ve vacib olmayan amelleri.
Buna Sünnet-i hüdâ adı da verilir (Seyyid Şerif el-Cürcânî, et-Ta'rifât,
Beyrut 1403/1983, s. 122; Damad, Mecme'ul-enhur, İstanbul 1328, I, 12; İbn
Abidin, Reddü'l Muhtar Kahire 1272-1324, I, 70). Fukahâ'dan bazıları ise
sünnet-i müekkede'yi Hz. Peygamber (s.a.s)'in terketmeksizin yaptığı ameller
olarak anlamışlardır (İbn Nüceym, el-Bahru'r-Raik, Kahire 1311, I, 17-18).
Sünnet-i müekkedeleri yerine getirme dini hayatı kemale erdirmeyi ifade eder
(Seyyid Şerif el-Cürcânî, a.g.e., s. 122). Zira bu tür sünnetler farz
ibadetlerde yapılması ihtimal dahilinde olan kusurları telâfi için meşru
kılınmışlardır (İbn Âbidîn, a.g.e., I,191). Bu sebeple sünneti müekkedeleri
terketmek dinle alay kabul edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) "sünnetimi
terkeden şefaatime nail olamaz" buyurmuştur. Buna göre sünnet-i müekkedeleri
terketmek harama yakındır ve Hz. Peygamberin şefaatinden mahrum kalma
neticesini doğurur. Ancak buradaki terkten maksat özürsüz olarak sünnet olan
fiili işlememekte ısrar etmektir. Mesela bir kimsenin abdest azalarını bir
defa yıkamakla yetinip bunu âdet haline getirmesi böyledir ve bunu yapan
günahkar olur (İbn Abidin, a.g.e., I, 70-71). Sünnet-i müekkedeleri yerine
getiren kişi ise sevap kazanır (Cürcânî, a.ge., s. 122). Meselâ sabah
namazının farzından önce iki rekat, öğle namazının farzından önce dört
rekat, sonra iki rekat, akşam namazının farzından sonraki iki rekat ile
yatsı namazının farzından sonra kılınan iki rekatlık namazlar sünnet-i
müekkede'ye örnektir (el-Mevsılî, el-İhtiyâr, İstanbul 1987, 465; Alaüddin
el-Haskefî, ed-Dürrül-Müntekâ (Mecma'ul-enhur kenarında) I,130). Bu konuda
Hz. Peygamber (s.a.s) günde belirtilen bu on iki rekat sünneti kılmaya devam
eden kişiye Allah Teala'nın cennette bir köşk bina edeceğini haber
vermektedir (Tirmizî, Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-leyl, 66; İbn Mâce, İkâmet,
100). Ayrıca cemaatle namaz kılmakta sünnet-i müekkededir. Özürsüz olarak
cemaati terketmeyi Hz. Peygamber'in hoş karşılamadığı nakledilmiştir (el-Mevsılî,
a.g.e., I, 57; Damad a.g.e., I,107). Bunlardan başka Necaset olduğu
zannedilen ellerin yıkanması (İbn Abidin, a.g.e., I, 75). Abdest alırken
misvak kullanmak (a.g.e., I, 77); yine abdest alırken ağız ve burnu iyice
yıkamak (a.g.e., I, 79); Parmakları hilallemek (a.g.e., I, 80); Abdest
alırken, abdest azalarını üç defa yıkamak (a.g.e., I, 80); Ezanı yüksekçe
bir yerde okumak (a.g.e., I, 257) sünnet-i müekkede'nin örneklerindendir.
BAŞA DÖN
SÜNNI BIR HANIM ALEVI BIR KİMSE ILE EVLENEBILIR MI?
Müslüman bir hanım ancak
müslüman bir kimse ile evlenebileceğinden önce müslümanı tanıtmamız
lazımdır. Müslüman, İslam dininin bütün hükümlerini kabul edip hiç birisini
reddetmeyen kimsedir. Yani namaz, oruç, zekat, hacc, abdest, gusül ve
benzeri emirleriyle; katl, zina, içki, faiz ve benzeri nehiyleri kabul edip
onlara inanan kimsedir. Ama zikredilen şeylerin tümünü veya bir kısmını
kabul etmeyen kimse müslüman sayılmadığı gibi onunla evlenmek de caiz
değildir. Evlenme vaki olduğu takdirde evlilik hayatı gayr-i meşrudur. Bunun
adı ister sünni olsun, ister alevi olsun. Demek ki evlenmenin ölçüsü
İslam'dır. Maalesef bugün yurt içinde veya dışında birçok müslüman hanım,
durumu sormadan ve İslam'ın hükmünü öğrenmeden müslüman olmayan kimse ile
evlenir ve kendini kıyamete kadar Allah'ın lanetine müstahak eder.
BAŞA DÖN
SÜPER EMEKLILIK UYGULAMASINA IŞTIRAK ETMEK CAİZ MİDİR?
"Süper Emeklilik" adıyla
bilinen olayı, bir yönüyle normal emeklilik gibi mütalaa ediyor ve onun için
söyleyebileceğimizi bunun için de söylüyoruz:
Emeklilik sistemi, insana
Allah'ın en değerli yaratığı olarak değil, üretimine göre değer veren
materyalist sistemlerin oluşturduğu "risk" ortamı için bir ihtiyaçtır. Bütün
vatandaşları devlet (toplum) garantisinde olan Islâm Toplumu için bir
ihtiyaç değildir ve İslam'ın uygulandığı dönemlerde uygulanmamıştır. Başta
Rasûlüllah efendimiz (sav) olmak üzere bütün Raşit Halifeleri, görevi hep
altmış yaşın üzerinde ve ölümle bırakmışlardır. Çünkü Islâm, gücü olanın
çalışmayı bırakmasını ve devlete ve fertlere yük olmasını yasaklamış ve "Bir
işten boşalınca hemen diğeri için dikilmeyi" (94/7) emretmiştir. "Kişinin
Rabbine kavuşuncaya dek geçimi için çalışıp didinmek üzere yaratıldığını"
(84/6), "Insanı Allah'ın bir zorluk ve sıkıntı içerisinde yarattığı"
bildirmiştir.(90/4) O halde:1. Kişi önce kendine yeterli olmak için
çalışacaktır. 2. Buna gücü yetmezse menkul-gayr-i menkul, öz sermayesini
kullanacaktır. 3. Bu da yoksa yükümlü olan kişiler ona bakacak ve nafaka
verecektir. 4. Bunların hiçbiri yoksa devlet kendisine zekâtın uygun bir
fonundan ödenek verir ve asgari ihtiyaçlarını karşılar. Bugünkü emeklilik
sistemi insânî ve âdil değildir, bu bakımdan Islâmî de değildir. Çünkü: a.
Sadece iş bulma nimetine kavuşup prim yatıranların sosyal güvenliği vardır.
Kendi suçları olmadan iş bulamayanları devlet bu her iki nimetten de mahrum
etmektedir. b. Gayrı ahlâkîdir. Bu yüzden kendi hesabına çalışıp ekonomiye
katkıda bulunanlar sosyal güvenliğe sahip değilken, meselâ ruhsatlı
fahişeler bile sosyal güvenliğe sahiptirler. c. Bazan kırkbeş yaşında, en
güçlü ve verimli çağında birisi emekli olabilip, yatarak maaş alabilmekte ve
elli-ellibeş yaşındaki çalışan bir zayıftan kesilen primler ona
aktarılmaktadır. d. Milyarları olan birisi bile belli primi yatırdığı için
emekli sandığından maaş alabilmekte ve şer'an fakir sayılan ve asgari
ücretle çalışan ve belki de kira da vererek beş-on nüfusu bakmak durumundaki
birisinden kesilen primler ona aktarılabilmektedir. Halbuki, sosyal güvenlik
ödenekleri (ivazları), olandan olmayana doğru transfer anlamı taşır da
diyebilmektedirler. Bu mahzurları çogaltmak mümkündür. Bu durumda zorunlu
sigortalı olanlar kendi iradeleri dışında kendilerinden kesilen primleri
değer olarak alma hakkına sahiptirler. Aldıkları emekli maaşından,
verdikleri değer kadar aldıktan sonra bakarlar; muhtaç iseler ve bakacak
kimseleri yok ise almaya devam ederler. Değillerse maaşlarını alır ve
topluma hizmeti esas alan Islâmî faaliyetlere, yani topluma harcarlar. Bu
işin en ihtiyatli ve takvaya uygun olan yolu budur.
Süper Emekliliğe gelince
onda, bu mahzurlar aynıyla bâkî kalmak üzere ilave mahzurlar da vardır. l.
Tamamen isteğe bağlıdır. 2. Yüksek meblağlarda primi gerektirdiğinden,
sadece ihtiyacından fazla parası olanlar için mümkündür. 3. Bu ihtiyaçsız
kimseler prim olarak yatırdıkları meblağları bir yıl gibi kısa bir süre
içerisinde tamamen almakta, ondan sonra ihtiyaçlı kimselerden kesilen
primlerden onlara maaş verilmektedir. 4. Herkese tesmil edilmeyip geçici bir
süre için uygulanmakta, seçme gerekçesiz yapılmaktadır, yapılmıştır. 5.
Konunun işleyişine iyice bakıldığında ortada yüksek faizli bir istikraz (iç
borçlanma) olduğu açıkca görülür. Çünkü devlet. bu yüksek ve birikmiş
sayılan primleri şu anda paraya ihtiyacı olduğu için almakta ve sonra
fazlasıyla ödemektedir. Bütün bu ve benzeri mütalâalardan ötürü "Süper
Emeklilik" ve "Isteğe Bağlı Emeklilik" uygulamalarının meşru olmadığı
kanaatindeyiz.
BAŞA DÖN
SÜRME ÇEKMEK
Eski çağlara kadar giden
bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları "mikhale" denilen şişeler
içerisinde korunan sürme maddesini kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi.
Kirpiklerin iç kısmına çekilen sürmenin göze şifa verdiği ve kirpikleri
güçlendirdiğine dair rivayetler vardır. Hz. Peygamber (s.a.s) yatmadan önce
"ismid" Artimnan adı verilen sürmeyi tavsiye etmiştir (Tirmizi, Libâs).
Isnadı zayıf bir hadise
göre kendisi de yatmadan önce gözlerini üçer defa sürmelerdi (Bağavî,
Şerhu's-Sünne, XII, 117-119).
Dul kalan arap kadınları
yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini
göstermek için ise süslenirlerdi. Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma
gelmenin bir göstergesiydi. Müslim'in rivayet ettiği bir hadis de Ümmü
Atıyye şöyle demektedir: "Biz ölüye üç günden fazla yas tutmaktan
nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün müstesna idi: O esnada
sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise giymezdiler" (Müslim, Talak,
66, 67). Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların gündüz değil gece sürme
çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında bizzat kendisi bunda bir
beis görmediğini ifade etmiştir.
Ihramlı iken ise sürme
yerine "sabır" denilen acı bir ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye
etmekle beraber (Müslim, Hac, 90; Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan
sürmenin çekilmesinde ulemâ bir sakınca görmemiştir (Müslim, A. Davudoğlu
Ter. Şerhi, VI, 369).
BAŞA DÖN
SÜSLENME
Başkalarının gözüne hoş
gelir düşüncesiyle insanın kendince güzel elbiseler giymesi, elbisesine veya
vücuduna takılar takması, vücudunun bazı yerlerini boyaması veya saçını,
sakalını, bıyığını daha güzel görünüme sokmak için şekil vermesi, kısaca
"güzel" görünmek için her türlü nesneden yararlanması.
Kur'ân-ı Kerim'de, " De
ki; Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?
De ki; O, dünya hayatında inananlarındır; kıyamet günü de yalnız
onlarındır." Işte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz"
(el-A'raf; 7/32) ayeti müslümanların süslenmesini helal kılmakta; bunu
yapmanın karşısında olanları ise helali haram yapmaya teşebbüs ederek haddi
aşmakla suçlamaktadır. Bir diğer ayette, denizden çıkarılan süsler, Allah'ın
bir nimeti olarak zikrediliyor; "... inci ve mercan çıkar" (er-Rahmân,
55/23). Kadınların süslenmeye yatkınlığına değinilen bir başka ayette ise,
onların bu özelliği tabiî karşılanıyor; "Süs içinde yetiştirilip mücadelede
açık olmayan..." (ez-Zuhruf, 43/18). "Ahirette müslümanlara vadedilen Cennet
ise göz kamaştırıcı güzelliktedir; gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır
"(ez-Zuhruf, 43/71); "Orada yaslanılacak koltuklar, ipekli elbiseler, gümüş
kaplar billur kâseler, zencefil karısımı kâseler, atlastan elbiseler,
bilezikler vardır, ne yana bakarsan bak ulu bir saltanat" (el-Insan,
76/11-22):
Müslümanlara helal kılınan
süslenmenin sınırları vardır; süslenen, güzelleşerek alımlı hale gelen
insan, gurura kapılmamalı; kendisine verilen bu nimetin Allah'tan olduğunu
hatırdan çıkarmamalıdır. "Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri
yırtamazsın; boyca da dağlara erişemezsin" (el-Isra, 17/37) buyuran Allah,
müslümanlardan alçak gönüllü olmalarını istemekte; gurur ve kibrin şeytanın
bir özelliği olduğunu hatırlatmaktadır.
Müslüman, yeni ve güzel
bir elbise giydiği zaman insanların arasında gururlu bir şekilde yürümek
yerine, Hz. Peygamber'in talım buyurduğu gibi, "Benim hiç bir güç ve
kuvvetim olmaksızın bunu bana giydiren Allah'a hamd olsun! bunun hayrından
ve bunun kullanıldığı iyi işin hayrından senden isterim; bunun şerrinden ve
kullanılacağı kötü işin şerrinden de sana sığınırım" (Sünen-i Ebu Davud, IV,
717) demelidir. Bir başka hadiste, insanlar karşısında üstünlük sağlamak
düşünceşiyle giyinenlerin kıyamet günü rezillik elbisesi giyeceği (a.g.e.,
720) haber verilmektedir.
Giyimde asıl olan,
tesettüre riayet etmek ve elbisenin temiz olmasıdır. Sade, fazla gösterişli
olmayan, insanların arasında göze batmayacak doğal bir görünüm, giyinmenin
normal olanıdır.
Erkeklerin süslenmesi:
Müslüman erkekler ipekli elbise giyemezler, bu onlara haramdır. Hz.
Peygamber ipek giyinen erkekler için "Ümmetimden gelecekte bir takım
milletler çıkacak; ipek ve atlası helal sayacaklar. (Bazı sözler söyledi ve)
onlardan sonra geleceklerden bir kısmının suretleri maymun, domuz olarak
kıyamete kadar değiştirilecek" (a.g.e., 726) buyurmakta ve ipeği "ahirette
nasibi olmayanların giyineceğini" (a.g.e., 727) bildirmektedir.
BAŞA DÖN
Islam, erkeklerin saç,
sakal ve bıyıklarını başıboş bırakmamasını ister. Rasûlüllah'ın saçlarını
taradığı, yağladığı bazan uzatıp bazan kısalttığı bildirilmekte; saçı başı
dağınık olan bir adam için "Şu şahıs saçını yatıştıracak birşey bulamaz
mıydı?" (a.g.e., 740) diye sitem ettiği rivayet edilmektedir. Temiz ve
bakımlı tutmak ve toplumla ters düşecek kadar aşırıya kaçmamak şartıyla
saçlar uzatılabilir. Sakal avuçlandığı zaman dışarıya taşmayacak kadar
uzatılıp, bıyıklar ise dudakların kırmızılığını kapatmayacak şekilde
kısaltılmalıdır. Bu ölçüler Rasûlüllahın sünnetidir. Ayrıca Rasûlüllah'ın
sakalını boyadığı da bize gelen rivayetler arasındadır. Abdullah Ibn Ömer,
"Ben Rasûlullahın sakalını sarıya boyadığını gördüm. Rasûlüllah'a sarı
renkten daha sevimli bir renk yoktu..." demiştir (a.g.e., 741).
Güzel koku erkekler için
sünnettir. Rasûlüllah sürekli olarak güzel koku kullanır ve bunu Ashabına da
tavsiye ederdi: "Dikkat! Erkeklerin kullanacağı koku, renksiz ve kokusu
fazla olandır..." (a.g.e., 731).
Erkeklerin kullanmasına
izin verilen ve Rasûlüllah'ın da kullandığı diğer bir süs de göze sürme
çekmedir. O'nun bir diğer sünneti ise gümüş yüzüktür.
Kadınların Süslenmesi:
Kadınlara, yabancıların yanında ve sokağa çıktıkları zaman örtünmeyi emreden
Islâm, onlara erkeklerin dikkatini çekecek şekilde kıyafet giymeyi
yasaklamış; konuşmalarına ve yürüyüşlerine dikkat ederek kötü bakışlara
hedef olacak tavırları sergilemelerine izin vermemiştir. Kadınlar, ince,
dar, fazla süslü elbiseler giyemez; erkekler gibi giyinemez ve
kokulanamazlar. Kadınlar ancak kocalarının yanında süslenebilirler. Bu
ölçüler ışığında;
Kadınlar ipek elbise
giyebilir, altın kullanabilirler. Hz. Peygamber bir hadisi şeriflerinde el
ve ayaklarına kına sürünmelerini tavsiye etmiştir. Kadın, kocasının yanında
güzel kokular sürünüp güzelleşebilir, güzelleşmelidir.
Müslüman erkeklerin ve
kadınların evlerinde ve elbiselerinin üzerinde putperestlik eseri taşıyan
canlı resimlerin bulunmaması gerekir. Bir hadis-i şerifte, "Gerçekten
melekler, içinde suret bulunan eve girmez" (a.g.e., 796) buyuruluyor.
Müslüman erkekler kadınlara özenmekten ve kadın elbisesi giymekten, kadınlar
da erkeklere özenmekten ve erkek elbisesi giymekten alıkonulmuşlardır; "Rasûlüllah
kadın elbisesi giyinen erkeğe, erkek elbisesi giyinen kadına lanet etti"
(a.g.e., 764). Müslümanlar gayrı müslimlerin giyimlerini kendilerine örnek
alamaz, onlar gibi giyinemezler. Müslümanların günümüzde moda adı altında
kâfirlerin âdetlerine göre hazırlanmış elbiseleri giymekten sakınması
gerekir. Ayrıca müslümanlar "dişlerini inceltmekten, vücuda dövme
yaptırmaktan beyaz kılları yolmaktan... nehyedildiler" (a.g.e., 732).
BAŞA DÖN
SÜSLENMENIN ÜÇ ŞARTI:
1. Süslenmek isteyen;
güzelleşmekte haram madde içeren kozmetikler kullanmayacaktır. Meselâ bazı
kremlerin yumuşatıcı olarak domuz yağı içerdiği; bazı parfüm, deodorant ve
spraylerin sarhoş edici alkol. yani "hamr" ihtiva ettiği söylenmektedir.
(Alkolün metil alkol gibi sarhoş etmeyen çeşitlerinin haram olmayabileceği
de bilinmelidir. Yani islâm'da haram edilen pislik çeşitlerinden sayılan
içki, her türlüsü ile alkol değil, sarhoş edicilerdir). Bunların tesbiti
ayrı bir çalışmayı gerektirdiğinden, bizim şu anda kozmetikleri bu açıdan
ayrıma tabiî tutmamız mümkün değildir.
2. Sağlığa zararlı
güzellik maddeleri kullanmayacaktır. Bugün kullanılan çeşitli güzellik
malzemelerinin sağlığa zararlı olduğu; cildi tahris ettiği, terlemeyi
önledigi için deri solunumunu engellediği, bazı göz makyajı malzemelerinin
içerdiği zararlı asitler sebebiyle göze zarar verdiği, kirpik dökülmelerine
sebep olduğu, hattâ bu sebeple gözlerin tamamen kör olması olaylarına bile
zaman zaman rastlandığı, bazı spreylerin sağlığa zararlı toksitler
içerdiğinden, sağlığa solunum yoluyla zarar verdiği, çeşitli krem ve
yağların yüksek oranda kansere sebep olduğu, tibbî araştırmalar sonucu zaman
zaman kamuoyuna açıklanmakta ve magazinlerde bolca yer almaktadır.
Islâm, tıbba, hüküm
koymada itibar eder ve "âdil" bir doktorun "zararlıdır" damgasını vurduğu
bir besin, ya da maddenin haram olacağını bildirir.
3. Allah'ın yarattığı
şekli, yani fıtratı bozucu bir süslenme yolu uygulamayacaktır. Çünkü bu
aslında süslenme değil, Allah'ın beğendiği şekli bozma ve çirkinleştirme
demektir. Böyle yapanların Islâm, Şeytanın maskarası ve oyuncağı olduklarını
bildirir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Şeytanın : "Kuşkunuz olmasın ki, ben onlara
emredeceğim, onlar da Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dediği anlatılır.
(Nisâ (4) 119.)
BAŞA DÖN
|