|
SAAT ÇANI
Evlerimizdeki duvar
saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin kilise çanına benzediği, bu
yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Saatının sesini dahi
başkalarına has seslere benzetmek istemeyen ve yeni ifadesi ile özgün
olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve saygı duyulur. Işin
bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)'in zil (ceras)
hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:
"Melekler, aralarında
köpek ve çan bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103;
Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad 25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)
"Çan şeytanın
düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)
"Her çan ile beraber bir
şeytan vardır".(el-Câmi'us-Sağîr (Feyzu'1-Kadîr), VI/392)
"Çan (zil, ceras) bulunan
eve melekler girmez".(Ebu Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366,
372, VI/242) Buhari zilin (çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı
başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz (sav)'in, develerin boynuna gerdanlık
(zille beraber olanı kastediyor olmalıdır) asılmasını yasaklamasını
zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan hareketle zilin hoş görülmeyişindeki
sebebi (illeti) bazıları, hayvanın boynunda ses çıkararak düşmanın yer
tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî, Avnü'1-Mâbûd, XI/292), bazılar
da göz değmesini önlemede tesirin ondan görülmesi şeklindeki batıl inanç
olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu'1-Kadir, VI/392) Bazılar da zilin kilise
çanına benzediği için sesinin çirkin olması yüzünden meleklerin ondan nefret
etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim Serhi, IX/496) Zil (çan) olan
eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi göz önünde bulundurursak,
birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin takılmadığını düşünerek de
ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz.
O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece zillerin kilise çanına
benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar saatlerinin saat
başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak biçimde sesler
çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş olanlar, ikisi
arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa zilin yani
ceras'in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü'1-Esîr, En-Nihaye, I/260)
ma'nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak olduğunu sanmamak gerekir. O
durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak için kurduğumuz saatin zili
vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun er-Reşid'in çalar saat
kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak gönderdiğini biliyoruz.
Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin reddedilmiş olması da bize,
bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu gösterir. Ne var ki, böyle
çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur tenzihen mekruh olma
düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam'ın eski ulemasından bir cemaat büyük
çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu,
agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir sınır çizilmediğine göre biz çan sesini
andıran bütün saat zillerini mekruh kabul edebiliriz (Allah'u a'lem).
BAŞA DÖN
SABIR
Acıya katlanma, sıkıntı ve
meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği
yolda sebat etmeye sabır denir .
Sabır ruhun bir
melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere
katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için
gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah'ın emirlerini yerine
getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşrû olmayan istek ve
arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana
büyük elem ve keder veren bela ve musîbetlere karşı koyabilmek ve bunların
üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.
BAŞA DÖN
Bütün faziletlerin anası,
hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her
türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır
gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır. "Şüphesiz
Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir" (el-Bakara, 2/153, 155).
Sabrın sonu selamettir,
başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. Hz. Peygamber (s.a.s);
"Sabreden başarıya ulaşır' ; "Sabır başarının anahtarıdır"; "Sabır bir
ışıktır"; "Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir"; "Sana sıkıntı veren
şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır" buyurarak sabrın faziletini
anlatmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s);
"Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen
tahammüldür" (Buhârî, Cenâiz, 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı
zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır. Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve
zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek
saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez.Çünkü meşru
olmayan şeylere karşı sabretmek caîz değildir. Bunlara karşı içten elem
duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. Insanın kendi gücü ve iradesiyle
üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği
ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir.
Rasulullah (s.a.s); Ya Rabbi! Acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım" (Buhari,
Cihad, 25) diye dua etmiştir.
Bazı sıkıntılar vardır ki,
kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana
kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek
müminlerin özelliklerindendir. Nitekim Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerimde sabr-ı
cemili (güzel sabır) emretmektedir. (Yusuf, 12/18). Rasulullah (s.a.s) Sabr-ı
cemil şikayet edilmeyen sabırdır" buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği
zamanlarda sabırsızlık gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir
faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.
Kur'ân-ı Kerim'in
yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan
zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gâyesi,
beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak,
paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere
mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.
Mü'minler, çoğu zaman sırf
inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar;
çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. Işte bu
durumda sabır, mü'minin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Hz. Musâ'ya
inananlara Firavun eziyet etmek isteyince onlar: "Ey Rabbimiz, üzerimize
sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür" (el-Araf 7/126) diye duâ
etmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve
eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur.
Ibadetlerin nefsimize ağır
gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit
namaz kılar, sıcak yaz günlerinde hiç bir sıkıntı duymadan oruç tutarız.
Diğer ibadetler ve ahlâkî davranışlarda böyledir. Aşağıdaki âyetler bunu
göstermektedir:
"Her kim sabreder ve suç
bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir" (eş-Şurâ, 42/43); "Içinizden
mücahitleri ve sabredenleri belirtelim diye sizleri mutlaka imtihan ederiz.
Haberlerinizi de denetleriz" (Muhammed, 47/31).
Çoğu zaman insan nefsine
uyar; Allah Teâlâ'nın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak ona zor gelir,
nefse hoş gelen fena arzularını tatmin etmek ister, iyilik ve faziletlerden
kaçınır. Meselâ; cebindeki parasını eğlence ve zevkleri için harcamak, bir
yoksula vermekten daha hoş gelir. Bir çocuk için oyun oynamak, ders
çalışmaktan daha ilgi çekici görünür. Gezip tozmak, çalışıp kazanmaya tercih
edilir.
BAŞA DÖN
Işte bu durumda, insanın,
kendisine zor gelse bile, iyi olanı, faydalı olanı seçmesi, sabır ve
tahammülle onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır.
Ayrıca insanlar hayat
boyunca, bolluk veya yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel,
deprem, yangın gibi felâketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın
en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Teâlâ'ya isyana ve
nankörlüğe sürükler. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: "Doğrusu kim
Allah'tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik
edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz" (Yusuf, 12/90).
Peygamberler sabrın en
büyük örnekleridir. Çünkü onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır.
Dileğimiz Allah (c.c.)'ın bizi, "belâlarına çok sabreden ve nimetlerine çok
şükreden" kullarından eylemesi olmalıdır (Ibrahim, 14/5).
Sabrın sonu selâmettir.
Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin
başıdır. Sabırlı insan iyi insandır. Iyi işler yapıp birbirine hakkı ve
sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teâlâ haber vermiştir.
Sabır zafere giden yoldur (el-Asr, 103/1-3).
Peygamber Efendimiz;
"Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hakk sabırlı kılar. Sabırdan
daha hayırlı ve geniş bir nimet hiç bir kimseye verilmemiştir" (Tirmizi,
Birr, 76).
"Hoşlanmadığın şeye
sabretmende büyük fayda vardır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307)
buyurmuştur.
Ayrıca Cenab-ı Hakk şöyle
buyuruyor:
"Muhakkak sizi biraz
korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle
deneriz; sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/ 155).
Bu ve benzeri âyetlerden
Allah Teâlâ'nın insanları çeşitli sıkıntılara uğratarak imtihan ettiğini ve
bu imtihanı sabredenlerin kazandığını öğreniyoruz.
Sabırla bütün zorluklar
halledilmekte, her türlü engel aşılmaktadır. Onun için atalarımız: Sabırla
koruk, helva olur" demişlerdir.
Hz. Peygamber şöyle
buyuruyor:
"Mü'minin işi hayrete
şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mü'mine
özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına belâ
gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır" (Riyâzüs-Sâlihin, 1, 54).
Bizim için mutlaka hayırlı
olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın
dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet
edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama
onlar daima sabretmişlerdi. Kuran-ı Kerimde peygamberlerin sabrını dile
getiren pek çok ayet-i kerime vardır. Rasulullahın hayatı ise baştan sona en
güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev,
kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allahtan sabır dilemek ve sabırlı
olmaktır.
BAŞA DÖN
SAÇ BOYAMA
Insanların saçları genel
olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça,
kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment
vardır.
1. Melânin: Kahverengi
olup, küçük tanecikler halindedir.
2. Karoten: Sarı renkte
olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk
verir.
3. Hemoglobin: Kanın
kırmızı rengini bu pigment sağlar.
Pigment, güneşin
ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit"
denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi
vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme
çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment
oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler
kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin
yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda
melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.
BAŞA DÖN
Saçların rengini
koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi
beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği
olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden
normal rengini aldığı olur.
Diğer yandan yaşlılıkla
ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve
besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin
hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi
sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni
bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin
işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.
Saçının rengi açık olan
veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde
belirlemek mümkündür. İslam'ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel
görünme ve süslenmenin Allah'a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı
boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına
bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir
boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan
nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını)
boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî,
Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî,
Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir.
Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b ve Enes (r.anhüm) gibi
bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.
Diğer yandan kullanılacak
boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı
erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı
kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı
amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû Bekr'in yaşlı
babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören
Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve
siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b.
Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse
genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd
b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu
rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm
fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).
Boya malzemesi olarak
Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için
kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud,
Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32;
Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in
saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf kına ile boyadığını
nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).
Sonuç olarak erkek veya
kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap
görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir.
Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer
yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde
kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn,
Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII,
314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten
sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel
değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I,
224).
BAŞA DÖN
SADAKA-İ FITIR
Ramazan bayramı sadakası.
Buna zekatul-fıtır veya yalnız fıtır da denir. Yaratılış şükranesi olmak
üzere sevap kazanmak kasdiyle verilir. Fıtır sadakası Hicret'in ikinci
senesinde zekat farz olmadan önce vacib olmuştur. Hür müslüman ve asıl
ihtiyacından fazla nisap miktarı bir mala sahip olan kişilerin vermesi
gerekir.
Akıl ve büluğ şart
değildir. Akıl hastalarının ve delilerin velileri onların mallarından fıtır
sadakası verirler. Ramazanda oruç tutmamış olanlar da fıtır sadakası
verirler.
Sadaka-i fıtrın edasının
vakti, bayram sabahıdır. O günden önce ölen ve zengin iken fakir düşen
kimselere sadaka-i fıtır vacib olmaz. Bayram gecesi güneş doğmadan önce
doğan çocuğun fitresini vermek vacibtir. Fitre bayram sabahından önce ve
sonra her ne zaman verilse sahihtir ve eda olur; onun kazası yoktur. Fakat
müstehap olan sabah namazı ile bayram namazı arasında veya birkaç gün önce
vermektir. Fitreyi bayramdan sonra vermek caiz ise de, bir vacib
geciktirilmiş olacağından iyi değildir.
Sadaka-i fıtır, zekat gibi
malın değil, başın zekâtıdır. Bunun için asıl ihtiyaçlardan fazla olan malın
büyüyücü olması, üzerinden bir yılın geçmesi ve ticaret malı olması şart
değildir. Bayram sabahı nisaba malik olan kişiye bile sadaka-i fıtır
vacibtir. Nisap, gümüşe göre ikiyüz dirhem (561.2) gr. değerindeki bir
maldır. Nisap miktarı mal, sadaka-i fıtır vacib olduktan sonra telef olsa
yine fitre vermek lazımdır. Bu miktar bir mala sahip olan bir kimse kendisi
için, baliğ olmayan malsız çocukları için, hizmetinde bulunanlar için,
sadaka-i fıtır vermesi vacibtir. Hanımı ve büyük çocuğunun fitrelerini
vermesi üzerine vacib değildir. Fakat yanında bulunan büyük çocuğunun ve
hanımının fitrelerini kendilerine sormadan verebilir. Malı olan küçük
çocuğun fitresi kendi malından verilir.
Sadaka-i fıtır, buğday,
arpa, kuru hurma, kuru üzümden verilir. Buğday veya buğday unundan yarım sa',
(520 dirhem 1459 gr.), ötekilerden ise bir sa' (1040 dirhem 2918 gr.)
verilir (bak: Sa'). Bu dört maddenin herhangi birine göre vermek caizdir. Bu
miktar aynen verilebileceği gibi, kıymet olarak da verilebilir. Fakirin
menfaatine uygun olanı vermek daha faziletlidir. Sadaka-i fıtrın rüknü, onu
ehline vermektir. Zekat kimlere verilirse sadaka-i fıtırda onlara verilir.
Fitre yalnız bir fakire verilmeli, onu bir kaç fakire vermek için
parçalamamalıdır. Sadaka-i fıtır verirken niyet etmek gerekir. Ancak fakire
Sadaka-i fıtr olduğunu söylemeye gerek yoktur. Sadaka-i fıtr öncelikle
mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere göndermek
mekruhtur. Gönderilecek olan kişiler akraba veya daha muhtaç kişilerse
mekruh olmaz.
BAŞA DÖN
SAHİPSİZ
ARAZİ VE MÜLKE EL KOYUP, ONU İŞLETMEKLE DİNEN MÜLK SAYILIR MI?
İslam hukukuna göre
cahiliyyette ve İslamiyette ihya edilip işlenmemiş bir arazi, etrafına bir
duvar çekip işletilmekle temelluk edilmiş olur.
Yine bunun gibi Rum, Semud,
Ad gibi kavimlerden kalan arazi ihya ile temelluk edilebilir. Ancak İslam
Devleti müdahale etme hakkına sahiptir. İsterse temelluke mani olabilir.
İslam döneminde ve İslam
hakimiyeti altındaki arazi temellük edildikten sonra sahibi bilinmezse;
a) Hanefi ve Malıki
mezheblerine göre yine ihya ile temellük edilebilir.
b) Şafii mezhebine göre
beytulmal'e aittir.
c) Hanbeli mezhebine göre
ise; Kamu menfaatına uygun bir şekilde dağıtımı yapılacaktır (el-Fıkh'ul-İslami
ve edilletühü).
BAŞA DÖN
SAKAL
Yetişkin erkeklerin yanak,
çene ve yüzlerinin alt kısımlarında çıkan kıllar.
İnsanları en güzel şekilde
yaratan Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla kulluk görevlerini onlara
bildirdiği ve öğrettiği gibi, kılık-kıyafetlerini de belirlemiştir.
Allah Teâlâ, insanların
bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de
bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da
kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır.
Allah Teâlâ (c.c),
"Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi
yasakladığı şeyden de sakının" (el-Haşr, 59/7) ve "Allah'ın Rasulünde sizin
için güzel örnekler vardır" (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde
buyurduğu gibi, mü'minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın
bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)'un sünnetine uymalarını emretmiştir.
Rasulullah (s.a.s)'ın sünnetine uymak, İslâmiyet'i daha doğru anlamanın,
daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.
Allah (c.c)'ın:
"Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisa, 4/80) âyet
mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)'a itaatin her
şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine
sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.
Rasûlullah (s.a.s)
ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten
alıkoymuş; "Kim bir kavme benzerse, onlardandır" (Ebu Davud, Libas, 4)
hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda
mü'minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman
için taşıdığı önemi belirtmiştir.
Hz. Aişe (r.anha)'den
rivayet edilen bir hadislerinde "On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek;
sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu
temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak;
koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su
ile pak eylemektir" (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine,
I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, "Bıyıkları Çok kısaltın,
sakalları ise bırakın"; "Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın,
sakalları çoğaltın"; "Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere
benzemeyin " (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve
mü'minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.
Sakal, hadiste de
buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha
önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid Hadislerde
sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir.
Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her
devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü'minler bu tabii hali benimsemişler ve
kendilerinde uygulamışlardır.
Bu Hadislerden
anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını
bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının
sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber
(s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam
Malik, "Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar
bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın
kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı
yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır" der. İmam
Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre'den nakledilen tatbikata dayanılarak
bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.
Dürrül-Muhtar'da sakalın
bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde,
ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.
BAŞA DÖN
Sakal bırakmak ve buna
bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere
varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek
haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine
göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak
farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin
cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s)
bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya
mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için
olurlar. "Sakalları bırakın " emri de sakal bırakmanın farz olmasını
gerektirir.
b) Aynı şekilde, Hz.
Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı
traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.
c) Sakal traşı, Nisa
süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah'ın yarattığı şeyi değiştirmek
demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır. d) Sakal,
erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler
kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen
yasaklanmıştır.
Sakal bırakmak sünnet,
traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi,
Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi
zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.
a) Hadis-i şerifteki emir,
sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber
(s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını
emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay
bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.
b) Müşriklere din ve
imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili
hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)'de rahiplerinkine
benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak
yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.
c) Örf ve âdetlerde bile
olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine
sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok
rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.
d) Peygamberlerin
sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya
müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre
bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi
görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel
âdetleri tavsiye etmiştir.
Sakal bırakmak müstehap,
(sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler:
Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber'in insan
olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal
bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in gelenek
kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevdid de denir. Mahmud
Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu
şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı
mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm
terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.
Sakalın adeta bir parçası
olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)'den üst dudağının kenarları
görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler
vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de
sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.
Ancak bıyıkların yan
taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir'a
şerhinde Hz. Ömer'in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun
bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.
(Sakal ve bıyığın
hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113,
V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea,
II, 44-46; Şerhu'n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü't-Tâlıbin,
II, 340; Fethü'r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229;
İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109;
Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. AbdülKadir Şener),
51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı'fail-Iihye).
BAŞA DÖN
SAKAL
BIRAKMAK İÇİN HANIMDAN İZİN ALINMALI MI?
Sakalı seyrek olanların
sakal bırakması nasıl olacak? Kesmesi mi daha doğru? Sakal bırakırken
hanımlara sorulması gerekir mi?
Sakal bırakmamaya şerî bir
sebep yoksa seyrektir diye sakal bırakmamak olmaz. Sakalı seyrek olandan
istenen de seyrek sakal bırakmasıdır. Herhalde ona, "Niçin filanca gibi gür
sakal bırakmadın?" diye sorulmayacaktır. Sakal bırakmaktan gaye, yakışıklı
olmak olsaydı öyle bir şey denebilirdi. Halbuki sakalı Allah Rasulü
Efendimiz "fıtrat" tan, yani Allah (cc)'ın seçtiği ve görmek istediği
yaratılış biçiminden olarak nitelemiş (bk. Müslim, taharet 56; Ebu Davûd,
taharet 29; Nesâi, zinet 1), Allah da fıtratını değiştirilmesi için
ugraşanların cehennemlik olduklarını bildirmiştir (K. Nisâ (4) 117-121).
Fıtratın gereği olan bir konuda hanımdan ya da herhangi bir kimseden izin
istemek ise birisinin malı için bir başkasından izin istemesine benzer.
Rasûlüllah Efendimiz (sav) "yaratana isyan söz konusu olduğunda, yaratılana
itaat edilmez" hadisi şerifiyle bu konuya ışık tutar. Tıpkı bunun gibi,
meselâ kadın da başını kapatmak için kocasından izin almak zorunda Ancak
farzla sünnet tearuz ettiğinde farzın tercih edileceği de ittifakla kabul
edilen fıkhî bir esastir.
BAŞA DÖN
SALÂT VE
SELÂM'I KISALTARAK YAZMAK
Peygamber efendimizin ismi
geçtikten sonra "Sallallahü aleyhi ve sellem" kısaca (s.a.v.),şeklinde
yazmanın hatalı olduğunu söylüyorlar, doğru mu?
Alah Rasûlü'nün adı
anıldığında "Salât ve selâm" okumak; "Şüphesiz Allah ve O'nun melekleri
peygambere "salât" ederler. Ey inananlar, siz de onâ teslimiyette salât ve
selâm edin (el-Ahzâb 33/51l)" âyetinin gereğiolarak farzdır denmiştir.
Rasûlüllah'ın kendisi de: "asıl cimri, yanında, ben anıldığım hâlde bana
salât okumayandır" (30 Bu ve benzeri hadisler ve kaynakları için bk.
el-Hindî I/488 vd. "Yanında anıldığım halde bana salât okumayanın burnu
yerde sürünsün"... (32 agk. Ayrıca, Elmalı VI/3923) buyurmuştur. Bir
mecliste defalarca ismi anılırsa bir defa salât ve selâm yeterlidir,
diyenler varsa da, doğru olanın, her seferinde söylemenin vâcip olmasıdır.
(33 agk.) Onun ismini yazmakla söylemek arasında saygı bakımından bir fark
yoktur. Yani "salât ve selâm"i yine yazmak gerekir. (34 Kâdihân NI/422)
Ancak yazının, konuşulan sözlerin bir işareti ve bir rumuzu olduğunu ve (sa.,
s.a.v.) gibi işaretlerin de, meselâ "Alleyhissalâtü ve's selâm"dan başka
türlü okunamayacağını hesaba katarsak, bu rumuzları yazanın bu görevi yerine
getirmiş olacağını söyleyebiliriz. Çünkü mühim olan, okuyanın, Allah
Rasûlü'nün ismi anıldığında bu saygı duasını kasıtlı olarak söylemesidir,
yoksa hiç düşünmeden okuması değildir. Ancak tercih yapmak gerekirse, açıkça
yazmanın, rumuz halinde yazmaktan daha iyi olacağı söylenebilir. Hadis
nakletme edebini anlatan kitaplarda da böyle söylenir.
SALÂT" VE "SELÂM"I TEKRARLAMAK
Kitap okurken yahut sohbet
yapılırken Rasûlüllah'ın (s.a.) Ismi geçtiği her yerde "salât-ü selâm"
getirmeli miyiz?
Bir mecliste bir konu
konuşulur ya da bir kitap okunurken, Rasûllüllah'a bir defa "salât'ü selâm"
okumak yeterlidir, diyenler vardır ama, en güzeli her defasında
söylenmesidir. Suyûtî"yi vefatından sonra rüyasında cennette gören bir
dostu, bu makama ne ile eriştiğini sorunca, "Şu kadar bin hadis yazdım
Rasûlüllah'tan, ya da, Râsûlüllah buyurdu, denen her yerde ona salât ve
selâmı ihmal etmedim. Işte bu makama erişmemin sebebi budur." dediği
nakledilir.
BAŞA DÖN
SALİH VE TAKVA SAHİBİ KİMSELERİN İLHAMI İLİM SAYILABİLİR
Mİ, BİR BAŞKA İFADEYLE İLHAM İLİM İÇİN BİR KAYNAK SAYILABİLİR Mİ ?
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in
inancına göre ilmin vasıta ve kaynakları üçtür. Bunların dışında elde edilen
herhangi bir şey zan ifade eder.Vasıtalar:
1- Sağlam olan beş duyu.
Yani görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları.
Allah Teala bu beş duyudan
herbirini kendini has şeyleri idrak etmesi için yaratmıştır. Kısacası
görülebilen şeyler görme duyusu ile, işitilebilen şeyler işitme duyusu ile,
koklanabilir şeyler koklama duyusu ve tadılabilen şeyler tatma duyusu ve
nihayet dokunulabilen şeyler de dokunma duyusu ile idrak edilebilir. Biz
şartlarına riayet etmemiz halinde ve bu duyuları yerinde kullandığımız
taktirde bunlar aracılığıyla ilim sahibi oluruz.
2- Doğru haber. Doğru
haber de ikiye ayrılır: Birincisi, mütevatir haberdir. Yani Yalan söylemek
için anlaşma yapıp ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat yolu ile gelen
haberdir. Şayet bu haber el değiştirirse mütevatir olabilmesi için her
tabakada böyle bir cemaatin bulunması gerekir.
Tevatür için habercilerin
iman veya salahı şart değildir.
İkincisi, Peygamber
(s.a.v.)'in sözüdür. Çünkü Peygamber (s.a.v.) yalandan masum olduğuna göre
sözü kesinlik arzeder. Bunun için Saadet asrında yaşayıp peygamberin sözünü
duyan kimsenin işittiği şeyin doğruluğuna iman etmesi gerekir. Kısacası
Resulüllah'ın sözü işiten kimse için kesin bir bilgi kaynağıdır. Aynı
doğrultuda Resulüllah'dan (s.a.v.) tevatüren rivayet edilen bir şey de bilgi
ifade eder. Ancak tevatür derecesinde olmayan ve peygambere isnad edilen bir
hadis bilgi değil zannı ifade eder. Yalnız bazan peygamberin sözünde değil
rivayet sabit olmadığından ravinin rivayeti açısından zannı ifade
etmektedir.
3- Akıl'dır.Akıl insana
has bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde idrak etme imkanına
kavuşabilmektedir. Ancak akılla idrak edilen şeyler de iki kısma
ayrılmaktadır.
1- Bedihi.
2- Kesbi.
Bedihi, yani açıkca sabit
olan şeyler. "Ateş sıcaktır”. "Yer altımızdadır”, gibi. Kesbi ise "Ateş olan
yerde duman görülür" gibi.
İlham ve keşif gibi şeyler
ilim sayılamazlar ve hüccet teşkil etmezler. Dolayısıyla salih ve takva
sahibi kimselerin ilham ve keşfe dayanarak bir şey söylemeleri bilgi ifade
etmez, ancak işaret ve zan olabilir.
BAŞA DÖN
BİR KİMSE İÇKİ İÇİP SARHOŞ OLUR VE BUNUN NETİCESİNDE
ZEVCESİNİ BOŞARSA BOŞANIR MI?
Bir kimse hasta olur,
sarhoşluk veren ilaçtan başka bir ilaç bulamadığı için onu içer veya zorla
kendisine içki içirilir ve bunun neticesinde sarhoş olup karısını boşarsa
dinen karısı boşanmış sayılmaz (al-Mühezzeb, Mecma'ül-Enhur).
Ama mazereti olmadan içki
içip sarhoş olursa karısını boşadığı takdirde Hanefi ve Şafii mezheplerinin
Cumhur-u ulemesına göre zevcesi boşanmış sayılır(al-Mühezzeb, Mecma'ül-Enhur).
BAŞA DÖN
SARIK
Başa giyilen giysiler
(başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya şala verilen ad.
Başı soğuk ve sıcaktan
korumak ve daha güzel görünmek için erkekler, eski zamanlardan beri
başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik şekil ve renklerde kumaşlar
sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve âdetlere, milletlere, dinlere,
sosyal ve dini statülere göre değişik sarık şekilleri vardır. Arabistan çöl
ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da başlarına sarık sarıyorlardı.
Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm öncesinde olduğu gibi Islâmdan
sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak kullanmışlardır. Hz.
Peygamber'in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye ettiği özel bir sarık
şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam edilmiştir.
Tirmizî'nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark, başlıkların üzerine
sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine Tirmizî'nin bildirdiğine
göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)'e aid oluşunda şüphe
olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen hadis anlamına
gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği tam
bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve
olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve
Ashab-ı kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah
(s.a.s)'in siyah bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu
arasına sarkıttığı (Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde
rivayetler vardır. Fakat sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir
âdet ve alamettir. Zamanla sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline
dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda,
sadece müslümanlar başlıklarına sarık sarabilirler; gayr-i müslimler sarık
kullanamazlar, ancak kendi özel kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî,
askerî, ilmî vb. statülere göre farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım
1925'te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka giyilmesi) kanunu ile erkeklerin
şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca sarık da yasaklanmış oldu.
Hz. Peygamber'in günlük
kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor, ibadet için ilave bazı özel giysiler
giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da böyledir. Sarıkla kılınan namazların
sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu hakkında rivayet edilen hadisler
sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis kaynaklarında görülmeyen,
sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı Deylemî'nin el-Firdevsi, Ibn
Asâkir'in Tarihu Dımeşk'inde rivayet edilen; "Sarıkla kılınan namaz,
sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız 70 cumaya bedeldir.
Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve güneş batıncaya
kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",
"Sarıklı kılınan iki
rekat, sarıksız 70 rekattan daha hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin
sevap vardır" hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî,
Ibn Arrâk, Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada
uzman olan hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma
olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır:
1. Bu uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm
akl-ı seliminin kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç
birisi güvenilir hadis kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya
hadis uyduran kimselerdir. Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten
kopararak basit şekillere ve tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını
önlemektedir. Fazilet, namaz kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü
ile, huşû içinde namaz kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak:
Nâsiruddin el Elbani, Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)
BAŞA
DÖN
SARIK
SARAR VEYA BAŞINA TAKKE KOYAR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Sarık ve takke mübah
şeylerdendir. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zira
İslam dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti
getirmemiştir. Yeter ki küfre Şi'ar olarak kabul edilen şey başa konulmasın
(Papazlara has olan külah gibi). Yalnız namaz için başka sarık sarmak herkes
için sünnettir. Allah'ın Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan
iki rekat namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rek'attan daha hayırlıdır”.
Bunun için namazda sarığı ihmal etmemek daha uygundur. Sarığın kaç metre
olması hakkında bir şey varid olmamıştır. O örfe bağlı bir şeydir. Takkenin,
sarığın yerini tutup tutmadığı hakkında ihtilaf vardır. İbn Hacer'e göre,
sarığın yerini tutmaz. Buğyetü'l-Müsterşidin isimli kitapta kayd edildiğine
göre onun yerini tutar.
BAŞA DÖN
SARIK,
SAKAL, BIYIK BİR ÖRF MÜDÜRLER, YOKSA İSLAMÎ Şİ'ÂR MIDIRLAR?
Bu soruda adı geçen sakal,
bıyık ve sarığı ayrı ayrı ele almak gerekir:
a- Sarık: Sarığı, namaz
sarığı şeklinde düşünmek gerekir. Ancak hemen kaydedelim ki, sarıkla kılınan
namazın faziletinden bahseden bütün hadisler, ya "Mevzû'dur, ya da "Sâbit
değildir" damgasını yemişlerdir." Fakat bu, sarıkla namaz kılmanın memnu'
olduğu ya da genel olarak sarığın şiar olmadığı anlamına gelmez. Gerçi
namazın bir sünneti olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Allah Resûlü'nün
sarıkla namaz kıldığı sabittir. . Bahsi geçen görüş sahipleri de bunu sünnet
derecesinde değerlendirmişlerdir.
Fakat genel olarak,
sarığın bir Islâm şiarı olduğunda çoğunluk müttefiktir. Bazan hadis olarak,
bazan da Hz. Ali'ye nisbeten söylenen,"Sarık Arabın tacıdır" anlamındaki,
sarığı kavmî bir şiar olarak gösteren haber ve bütün benzerleri, mevzuat
kitaplarında yer alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir. (Muhammed Tâhir b.
Ali el-Hindî, age.156. )
Ebû Davûd'un ve daha
başkalarının rivayet ettikleri: "Müşriklerle bizim aramızdaki fark, kalan
süveler üzerindeki sarıklardır" hadis-i şerifi, her ne kadar sahihlik
derecesini ihraz etmiş değilse de, bir çok rivayetlerle desteklendiği için,
zayıf olarak da görülmemiştir. Meselâ Süyûtî, mezkûr hadisi andıktan sonra,
Beyhakî'nin rivayet ettiği "Sarık sarın, sizden önceki milletlere muhalefet
edin" hadisi ve yine Beyhakî'nin tahrici olan, "Size sarık gerekir, çünkü o
meleklerin simasıdır (görünümüdür)" hadisini buna sahid olarak zikreder. (Suyûtî,
el-Le'âli'l-mesnû'a, N/260. ) Ibn ‚Asâkir, Tarih'inde Imam Mâlik'in,
"Sarığın terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy bitmemişken sarık sardım"
(el-Münâvî, age. IV/225.) sözünü nakleder.Imam Suyûtî, sadece siyah renkle
alâkalı bir sadette ve tek bir yerde, Resulullah'ın ve sahabenin sarık
giydiklerine dair elliye yakın rivayeti verir. (Süyûtî, el-Hâvî, I/110-121.)
Keza Hz.Cebrail'in sarıklı olarak indigi, meleklerin sarıklı olarak yardıma
geldikleri hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar olduğunu gösterir.(Bk.
Süyûtî, age. N/196.)Yine Resulullah'ın kendisini temsilen gönderdiği
kimselere bizzat kendi eliyle sarık sarması, (Bk. Süyûtî, age. I/118)şeklî
temsilin de matlup olduğuna bir delildir.
BAŞA DÖN
el-Münâvî, "Sarık
peygamberlerin sünneti, nebilerin de sâdâdin âdetidir." der.Ibnü'1-Arabî'de
"Sangin, başın sünneti, peygamberlerin ve sâdâtin adeti" olduğunu
söyler.Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki, yahudiler ve
hiristiyanların da sarık giymeleri halinde, onlara muhalefetin, sarığı
terkle değil, rengini değişik tutmakla olduğu söylenmiştir.Allâme Muhammed
Bahît bu konuda yazdığı müstakil bir risâlede, sarık hakkındaki haber ve
uygulamaları naklettikten ve Abdullah b. Ömer'in "Sarık sünnet midir?"
sorusuna "Evet!" cevabını verdiği naklettikten sonra, "Bütün bunlardan
anlaşılmış oldu ki, sarık giymek bir sünnettir; sarık müslümanların şiaridir;
müslüman başkalarından onunla ayrılır." hükmünü veriyor. (Ancak sarığın,
dinin esasından olan bir şiar olmadığı, terkedilmesiyle dinin yıkılmış
olmayacağı da açıktır. Öyleyse sarığı ihtirazî bir şiar değil de, vakiî bir
şiar olarak değerlendirmek daha doğrudur denebilir.)
Sakal
Sakal: Sarığa göre daha
özel bir durum arzeder. Zira sakalın bırakılması ve salıverilmesi
hususundaki hadis-i şerifler, son derece sahih olmaları yanında, sayıca da
çoktur. Sakalı âmir olan bu haberlerden başka Müslim, Ebu Davud ve daha
başkalarının rivayet ettikleri ve on şeyin fıtrattan olduğunu bildiren,
sakalı da bunlardan birisi sayan hadis-i şerif (Müslim, tahâret, 56; Ebû
Dâvûd, tahâret, 29; Tirmizî, edeb 15, Nesaî zîne, 1; Ibn Mâce, tahâra, 8;
Ahmed b. Hanbel, VI/l37.) kanaatimize göre sakalın bulunması gerektiği
hususunda şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. Yani, sakal fıtratın
gereğidir. Bir başka deyişle, Allah'ın kendi yaratışı olarak görmek istediği
şeklin de tamlayacısıdır. Kadının saçına saç takması, kaşlarını alması,
vücutta kalıcı döğmelerle süslenmeler yapması... Hep fıtratı bozdukları
gerekçesiyle yasaklanıyor, lânet ediliyor; dişlerini güzellik için
seyrelten, keza yaratılış yani fıtratı bozduğu için lânete uğruyordu. (Aynî,
Umdetü'l-Kâri; XXN/66. ) Sakal da fıtrattan olduğuna göre, aynı gaye ile
traş edilmesi, onlar gibi nehyedilmiş olur.
Ebu Davud sârihi Mahmud
Muhammed Hattâb es-Sübkî, sakalı emreden on kadar sahih hadis zikrettikten
sonra, aksine delil olmadığı için, bu emirlerin vücûb ifade ettiğini, bu
yüzden sakalı kesmenin dört mezhebe göre de haram olduğunu söyler. (Hattâb
es-Sübkî, el-Menhel,I/186. ) Daha sonra da dört mezhepten çeşitli fukahanın
görüşlerini naklederek, söylediklerine destek arar. Kezâ bir kabzeden az
olan sakalından almanın muhameslik ve bazı Magribliler'e benzemek olduğunu,
bir kabzeden fazlasının ise alınması gerektiğini delilleriyle anlatmaya
çalışır. (Aynı kaynak. )
Bıyık
Bıyık: Bıyık çoğu zaman
sakalla beraber zikredilmiş ve bıyık için bazen "Kass" bazen da "Ihfa"
istenmiştir. Birisi kısaltmak, diğeri ise tamamen kesmek demektir. Meselâ
Tahavî, bıyığı kısaltmanın güzel, kazıtmanın ise sünnet olduğundan daha
güzel olduğunu söylemiş, Ibnü'1-Kasim da Mâlik'ten kazıtmanın müsle
olacağını, ihfayı aşırı kısaltmak şeklinde anlamak gerektiğini bildirmiştir.
Binaenaleyh, bıyığı kesmekle, dudakları kapatmamak üzere uzatmak arasındaki
tercih kişiye aittir denebilir. Ya da her iki emre imtisal için bazan kesip
bazan kısaltmak tavsiye edilebilir. (Hattâb es-Sübki; age. I/185'(ten bazı
tasarruflarla)) Ancak bütün bunlar, sakalla beraber olarak düşünülen bıyığın
durumudur. Sakal yokken bıyığı da kazımak, kadına benzemek sayılacağından,
muhanneslik olması itibariyle ikinci bir mahzurlu iş olmalıdır.
BAŞA DÖN
SARIKLA İSLAM'IN İLGİSİ NEDİR?
Sarığın İslam'ın bir şiari
(görüldüğünde Islâm'ı hatırlatan bir işaret) olduğunu Islâm alimleri tescil
etmişlerdir. Rasulüllah Efendimiz (sav)'in sarık sardığı ve sarıkla namaz
kıldırdığı sabittir. Ama sarık, namazın değil, İslam'ın şiarıdır. Yani
sadece namaza has bir kiyafet değildir. Namazda saranlar, başka yerlerde
saramadıklarından, hiç olmazsa bu şiarı namazda gösterebilme düşüncelerinden
ötürü bunu yapıyor olmalıdırlar. Gerçi sarığın, namazın bir sünneti olduğunu
söyleyenler de vardır (Ramlî, Fetavâ (Heytemî ile beraber), 28,117). Fakat
sarıkla kılınan namazın faziletinden sözeden hadisler, ya mevzudur
(uydurma), ya da asılları yoktur. Diğer yönden, bazan hadis olarak, bazan da
Hz. Ali'ye nisbeten söylenen, "sarık Arap'ın tacıdır" anlamındaki, sarığı
kavmi bir şiar olarak gösteren haber ve benzerleri, mevzuât kitaplannda yer
alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir (Örnek olarak bk. Aclüni, kesfu'1-hafa,
N/94). Ebu Dâvud'un ve daha başkalarının rivayet ettikleri: "Müşriklerle
bizim aramızdaki fark, kalensüverler üzerindeki sarıklardır", hadisi her ne
kadar sahihlik derecesine ulaşmış değilse de birçok rivayetlerle
desteklendiği için zayıf da sayılmamıştır. Meselâ Imam Suyutî, "sarık sarın,
sizden önceki milletlere muhalefet edin" hadisi ile, "size sarık yaraşır,
çünkü o, meleklerin simasıdır" hadisini buna şahid olarak zikreder (Suyuti,
el-Leâli'1-masnu'a, N/260). Ibn Asâkir Tarih'inde Imam Malik'in "sarığın
terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy bitmemişken sarık sardım" (Münâvî,
Feyz, NV/225) dediğini nakleder. Suyûtî, sadece siyah renkle alâkalı bir
sadette ve tek bir yerde Rasulüllah (sav)'in ve sahabenin sarık giydiklerine
dair elliye yakın rivayet verir (Suyuti el-Havî, I/110-121). Yine Cebrâil'in
sarıklı olarak indiği, meleklerin sarıklı olarak yardıma geldikleri
hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar olduğunu gösterir. Rasûlüllah
(sav)'in kendisini temsilen gönderdiği kimselere, bizzat kendi eliyle sarık
sarması şeklinde temsil etmenin istendigine bir delildir. Münavi; "sarık
peygamberlerin sünneti, nebilerin ve sâdâtın adetidir" der. Ibnü'I Arabî de,
sarığın başın sünneti, peygamberlerin ve sadâtın âdeti olduğunu söyler.
Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki, Yahudiler ve Hiristiyanların
da sarık giymeleri halinde, onlara sarığı terk etmekle değil de rengini
değişik tutmakla muhalefet edilmesinin söylenmesidir. Allâme M. Bahît bu
konuda yazdığı müstakill bir risalede sarık hakkındaki haber ve uygulamaları
naklettikten ve Ibn Ömer'in, "sarık sünnet midir?" sorusuna "evet" cevabını
verdiği aktardıktan sonra, "bütün bunlardan anlaşılmış oldu ki, sarık giymek
bir sünnettir; sarık müslümanların şiarıdır, müslüman başkalarından onunla
ayrılır" hükmünü verir. Ancak sünneti sünnet olarak görmek ve farza ya da
vacibe engel olduğu yerde farzı ya da vacibi tercih etmek gerektiğini de "nasların
tearuzu" çerçevesinde iyi bilmek gerekir.
BAŞA DÖN
SATRANÇ
Iki kişi arasında, altmış
dört kareye bölünmüş dört köşe tahta üzerinde onaltışardan otuz iki taşla
oynanan, yargıya ve zekâya dayanan bir oyun. Satranç, eskiden beri
düşünmesini ve zihnini işletmesini seven kimselerin zevk aldığı bir oyundur.
Bazı tarihçilere göre
satrancı ilk defa, Truva'nın kuşatılması sırasında askerlerin oyun oynayıp
vakit geçirmeleri için Palamides adında bir komutan bulmuştur.
BAŞA DÖN
Arap kaynaklarına göre,
satranç, Hindistan'da genç bir prense ders veren bir Brahman rahibi
tarafından, kralların bile tek başına hiç bir şey yapamayacağını,
başkalarının yardımına muhtaç olacağını göstermek için düzenlenmiş bir
oyundur. Bu oyun çok beğenilir ve rahibe bir ödül verilmek istenir. Rahip,
satrancın her karesi için bir öncekinin katıolan sayıda buğday tanesi
verilmesini rica eder. Ancak hesabı yapılınca altmış dört karenin katlarına
isabet eden buğday tanelerinin bütün dünya kıtalarının yetmiş altı kat daha
geniş toprak parçasına buğday ekilse, bunların toplam ürünü kadar tuttuğu
hesaplanır.
Satranç oynamanın Islâmî
hükmü onun kumar sayılıp sayılmaması ile yakından ilgilidir. Islâm fakihleri
kumar çeşitlerinin haramlığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü Kur'an-ı
Kerim'de şöyle buyurulur: "Sana şarabın ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki:
Bu ikisinde büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak
bunların günahı, kazandıracağı faydadan daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219).
Kendisinde, oynayanlardan bir taraf için kazanç, diğer taraf için zarar
bulunan her oyun haram kılınan kumar niteliğindedir. Bu, tavla, satranç ve
benzeri oyunlardan olabilir. Günümüzde yaygın olan piyango oyunları da bu
kapsama girer. Bunların bir hayır amacı taşıması veya mücerret kazanç için
oynanması, hükmü değiştirmez. Bunlardan elde edilen kazanç (habis, pis,
kirli) kazanç" sayılır. Hadiste:" Âllah temizdir, ancak temiz olanı sever"
(Müslim, Zekat, 64; Tirmizî, Tefsîru Süre, 3/26) buyurulmuştur.
Satranç haram olan kumara
vesile yapılarak oynanırsa, haram olduğunda fukahanın icma'ı vardır. Çünkü
harama alet olmuştur. Harama alet olan şey ise haramdır. Ama kumar sayılacak
bir şekilde oynanmıyorsa, yâni araya bir şeyler koymadan, sırf zihin
jimnastiği olmak veya yarışma yapmak için oynanıyorsa, bu konuda Islâm
hukukçuları farklı görüşler belirtmişlerdir.
Şiîlerden Imamıyye ve
Zeydiyye'ye göre, ne şekilde oynanırsa oynansın, satranç, haramdır (el-Huliyy,
Şeraiul-Islâm, II, 9; Ibn Miftâh, Şerhul-Ezhâr, IV, 383).
Hanbeli hukukçuların sahih
olan görüşü de satrancın her ne olursa olsun haram olduğu şeklindedir. Ancak
Hanbelîlerin diğer görüşüne göre, oynarken araya bir şey konmazsa, farzı
terke ve haramı işlemeye sebep olmazsa satranç oynamak mekruhtur. Buna bağlı
olarak satranç aletini alıp satmak da haramdır (Ibn Kudame, el-Muğnî, IX,
171).
Hanefî ve Malıkilere göre
satranç tahrimen mekruhtur yani harama yakındır (el-Bâci, el-Münteka, VII,
278; Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
BAŞA DÖN
Haram olduğunu söyleyenler
şu delilleri ileri sürüyorlar:
Ey iman edenler; şarap,
kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları şeytan işi birer pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap ve kumar yolu ile
aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el Maide, 5/90-91) âyetine göre
satranç haramdır. Bu âyetin tefsirinde Imam Kurtubî şöyle der: "Bu âyet
kumara alet olsun, olmasın tavla ve satranç oynamanın haram olduğuna delâlet
etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ şarabı haram kıldığı zaman, Ey iman edenler,
şarap, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" buyurdu. Bunun gerekçesi olarak da
şunu gösteriyor: "Şeytan şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin
salmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. " Demek ki azı,
çoğunu yapmaya sevkeden, oynayanlar arasına kin ve düşmanlık girmesine sebep
olan ve Allah'ın zikriyle namazdan alıkoyan her oyun, aynen şarap içmek
gibidir. Bu da o oyunun haram olmasını gerektirir. Şayet, "şarap içmek
sarhoşluk verir ve içen namazı kılmaya güç yetiremez. Tavla ve satranç
oynamakta bu yoktur" denilirse buna şöyle cevap verilir: "Allah, şarapla
kumarı, haram olma bakımından aynı manâ içine aldı ve insanlar arasında kin
ve düşmanlık salmak, Allah'ın zikri ile namazdan alıkoymak gibi vasıf larla
vasıf ladı. Şu bilinen bir şeydir ki şarap sarhoşluk verir, fakat kumar
sarhoşluk vermez. Ancak mahiyetleri değişik olmakla beraber, Allah katında
bu ikisi haram olmak bakımından aynı seviyededir.
Aynı şekilde şarabın azı
sarhoşluk vermez. Nitekim tavla ve satrancı oynamak da sarhoşluk vermez.
Sonra da şarabın çoğunun haram olduğu gibi azı da haram olur. Bu durumda
sarhoşluk vermese dahi tavla ve satranç oynamak şarap gibi haramdır.
Bunlarla oyuna başlandığında insana gaflet gelir. Kalbi etkisi altına alan
bu gaflet, bir tür sarhoşluk verir. Şarap sarhoşluk vermek suretiyle
namazdan alıkoyduğu için haram olmaktadır; Tavla ve satranç oynamak da önce
insanı gaflete sevkedip oyalamakta ve dolayısıyla namazdan alıkoymaktadır" (Kurtubî,
el-Cami' li Ahkamil-Kur'an, VI, 291).
Ebû Bekr b. el-Esrem,
el-Cami' isimli eserinde Vâsile b. el-Eska' (r.a)'dan şu hadisi rivayet
eder: Rasûlüllah (s.a.s):
"Her gün ve gecede Cenabı
Hak mahlûkatına üç yüz altmış defa (rahmet) nazarıyla bakar. "Şah"
diyenlerin bu bakıştan nasibi yoktur" buyurur.
Bilindiği gibi satrançtaki
taşlardan birisinin adı şahtır ve oynanırken sık sık "şah!" kelimesi
kullanılır.
Deylemî, Enes (r.a)'den
Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Satranç oynayan
mel'undur".
Bu konuda hadis olarak
nakledilen başka sözler de vardır, ancak bunların sıhhati şüpheli
görülmektedir. Zira satranç Rasûlüllah (s.a.s) döneminde bilinmiyordu. O,
Sahabe döneminde ortaya çıktı (Ibn Hacer el Heytemi, ez-Zevâcir, II/320).
Ibn Ebî Şeybe, Ibnül-Münzir
ve Ibn Ebî Hatim, Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Tavla ve
satranç kumardandır" (ez-Zuhayli, el-Fıkhul-Islâmî, Dımaşk 1985, III,
572-573).
Abd b. Humeyd de Hz.
Ali'nin şu sözünü rivayet etmiştir: "Satranç acem (Arab olmayan)ların
kumarıdır" (Şevkânî, Neylül-Evtâr, VIII, 108).
Ebû Mûsa el-Eş'arî şöyle
demiştir: "Hatalı kişiden başkası satranç oynamaz."
Ibn Abbas'a sorulduğunda
şöyle dedi: "O, kumarın en şerlisidir" (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 321).
Satranç konusunda rivayet
edilenlerin en sıhhatlisi Hz. Ali'den rivayet edilenlerdir (Ibn Kudâme, el-Muğnî,
IX, 121).
BAŞA DÖN
Şafiîlere göre satranç
tenzihen mekruhtur, haram değildir. Mezhebin sahih görüşü budur. Bunlara
göre satranç tavladan hafiftir. Tavlanın özünde, fal oklarında olduğu gibi,
atmak vardır. Satrançta ise düşünme temel esastır. Bu da savaş taktiğini
öğrenmekte faydalıdır. Yine Şafiîlere göre satranç aletini alıp satmak
mekruhtur (Nevevi, el-Mecmu', IX, 244; Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 326).
Zahirîler'de satranç
mubahtır. Ibn Hazm, satranç hakkında nakledilen rivayetlerin sıhhatini kabul
etmemektedir (Ibn Hazm, el-Muhallâ, IX, 55-61).
Müfessir Alûsî ise, tavla
ve satrancın, hatta çocukların oynadığı ceviz, bilye, bezik ve kur'a oyununu
kazanma ve kaybetme duygularını hortlattığı için haramdır ve kumarın bir
çeşididir (Alûsî, Ruhul-Meanî, II,114) demektedir.
Hanefîlerden Imam Ebû
Yusuf'a göre de satranç mubahtır (Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
Hanefilere göre Ibn Abbas,
Ebû Hureyre, Ibn Sîrîn, Hişam b. Urve, Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr
gibi Sahabe ve Tabiîn satrancı mubah görmüşlerdir (Yusuf el-Kardavî,
el-Helâl vel-Harâm fil-Islâm, s. 217).
Malıkîlerden Ibn Kudâme,
Şafiîlerin "savaş taktiğini öğretir" şeklindeki ifadelerini şöyle
reddediyor: "Satranç oyununda böyle bir maksat yoktur. Oynayanların çoğu ya
sırf oyalanmak veya kumar kastıyla oynarlar.
"Satrançta temel esas
savaş taktiğini öğretmektir" Sözlerine şu cevabı veririz: "Böyle bir kasıt
olmayıp sadece insanı bol bol meşgul edip Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymaktan başka bir faydası yoktur" (Ibn Kudâme, el-Muğnî; IX, 171).
Satrancı mekruh ve mubah
görenler de bunun için bir takım şartlar ileri sürmektedirler. Bu şartlara
uymadığı takdirde onlara göre de haramdır:
1- Hanbelîler gibi,
haramlığına inanan birisi için, harama yardımcı olduğundan dolayı haramdır.
2- Oynarken namazı
geçirmemek gerekir. Çünkü bu çeşit oyunlar vakit hırsızıdır. Namaz geçirmeye
sebep olursa, bu, haram olur.
3- Düşük karakterli
kimselerle oynanmamalıdır.
4- Kin, düşmanlık ve yalan
yere yemin etmeye sebep olmamalıdır.
Oyun heyecanına kapılıp
sövmekten, çirkin sözler söylemekten kaçınılmalıdır (Ibn Hacer, ez-Zevâcir,
II, 326-327).
BAŞA DÖN
SATRANÇ
OYNAMANIN ISLÂMÎ HÜKMÜ NEDIR? ZİHNİ ÇALIŞTIRMAK İÇİN OYNANABİLİR Mİ?
Sâtranç Hint kaynaklı, çok
eski bir oyun olmakla beraber, müslümanlar onu Ömer Efendimizin halîfeligi
döneminde, Iran kanalıyla öğrenmişlerdir. Yani satranç Resûlullâh (s.a.s.)
döneminde Müslümanlar arasında bilinmemekte idi. Bu yüzden çoğunluğa göre
Rasûlullah Efendimiz satranç hakkında birşey söylememiştir. Onu sahabe daha
sonra tanımış ve cevazı konusunda fikir birliğine varamamış, bu yüzden
fıkıhçıların fetvâsı da değişik olmuştur. Mesela sahabeden Ibn Abbâs ve Ebû
Hureyre gibi satrancın mübah (sakıncasız) bir oyun,olduğu görüşünde iken,
Ali Efendimiz gibiler de satrancın Kur'ân-ı Kerimin yasakladığı kumar (meysir)
(Bakara 2/219; Mâide 5/90) cinsinden olarak haram olduğu kanaatindedirler. (Sabûnî,
Ravayı', I/280) ZaMahşerî haramlığı konusunda Rasûllullah Efendimiz'den
(s.a.v.) de bir hadîs nakleder. (ZeMahşerî, I/199) Ancak bunun sahih
olamayacağını daha önce görmüş olduk. Alûsî de satrancı sözkonusu âyetle
yasaklanan kumar (meysir) türünden sayar. (Alûsî, N/114) Hanbelî ve Mâlikî
mezhebinde satranç da diğer kumar türleri gibi haramdır. (Bk. Davudoğlu
V/34; Cezirî, el-Fikh ale-I-mezâhib N/51) Bu konuda en müsamahalı görüş,
mezhep olarak Imam Sâfîî'nin görüşüdür. Ona göre satranç zekâyi geliştirdiği
ve düşmana karşı savunma tekniklerini öğrettiği için mübahtır
(sakıncasızdır). Ancak mübah olabilmesinin de bazı şartları vardır. Para
için olması oyun sırasında dilin taşkınsözlerden korunması, oyun yüzünden
namazın ve diğer ibadetlerin geciktirilmemesi... (Alûsî, N/114; Kardâvî,
el-Helâl ve'I-harâm 280) Bu üç şartın bulunmaması halinde satranç Sâfîî'lere
göre haram olur. Nevevî, Imam Sâfîî'ye göre de mekruh olduğunu söyler. (Nevevî;
Fetâva 261)
Hanefîlere göre ise,
satranç haram ya da harama yakın mekruhtur. (Davudoğlu V/33; ibn Âbidîn VI/394;
el-Cezîrî N/52; Hidâye (Hidâye sahibi Merginânî, Rasûlüllah Efendimiz'den:
"Satranç ve tavla oynayan elini domuz kanına bulamış gibidir " diye bir
hadis nakleder. Ancak Hidâye'nin hadislerini tahriç eden Zeyla'î onun
satranç konusunda verdiği bu ve başka bir hadîsin her ikisininde son derece
zayıf olduğunu söyler. bk. Nasbu'rrâye IV/275. Konkordans'ın indekslediği
dokuz meşhur hadis kitabında da satrançla ilgili bir hadis yoktur. Bu
durumda ZeMahşerî'nin verdiği hadîse de sahih gözüyle bakılamaz.) Yalnız
Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf da satranci bazı şartlarla mubah görmüştür.
Kumar anlamı içermemesi, sürekli olmaması, bir dînî göreve zarar vermemesi.
(Ibn Âbidin VI/394) Ancak Hanefî mezhebinde Ebû Yusufun görüşü fetvâya
elverişli görüş sayılmamış ve satrancın haram olmaktan öte büyük günah
olduğunu söyleyenler bile çıkmıştır. Çünkü onu mübah saymak, Islâma ve
müslümanlara karşı şeytana yardımcı olma anlamı taşır. Satranç oynayanlara
selâm vermek mekruh görülmüş, selâm vermemekle, yaptıkları işin hoş olmadığı
hatırlatılmış olacağından güzel bir iş yapılmış olur. ( Hindiyye V/326)
denilmiştir. Ali Efendimiz, satranç oynayan bir topluluğu kınamış ve siz
bunun için yaratılmadınız demiştir. (Nevevî, Fetâvâ 262 (Hâsiye, I'ânetü't-tâlibîn'den
IV/280) Abdullah b. Ömer satrancı tavladan daha kötü bir oyun diye
nitelemiştir. (Kâmil Miras, Tecrîd XI/96 (ibn Kesir'den); Daha değişik
bilgiler için bk. Kurtubî VI/291-92) Keşfu'z-zunûn'dan satrancın haram
olduğunu konu edinen bir kitabın bulunduğunu da öğrenmiş bulunuyoruz.
Tahrimüs-Satranç. Muhammed b. Ali (I/959)
SATRANÇ OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Satranç, düşünme ve aklı
kullanmağa sevk eden bir oyundur. Şartsız olduğu takdirde bazı sahabe ile
Şafii mezhebine göre caiz ise de Hanefi Malıki ve Hanbeli mezheplerine göre
haramdır. Şartlı olursa şüphesiz haramdır.
BAŞA DÖN
SAVAŞ VE ÇARPIŞMA HALİNDE OLAN MÜSLÜMANLAR NASIL NAMAZ KILACAKLAR?
Savaş ve çarpışma halinde
olan müslümanlar, durum tehlikeli olduğundan namaz kılmakla mükellef değil,
hatta namaz kılarsa namazları batıl sayılır. Peygember (sav) Hendek
savaşında harb ile meşgul olduğundan dört vakit namazı kılmadı. Bilahare
kaza etti. Bu münasebetle şöyle buyurdu: "Salat-ı vusta'dan bizi
alıkoydular. Allah kabir ve içlerini ateşle doldursun.”
Savaş halinde namaz kılmak
caiz olsaydı Peygamber (sav) kazaya bırakmazdı.
SAVAŞA VEYA AVRUPAYA GİDİP DÖNMEYEN VE ÖLÜMÜ İLE HAYATTA OLDUĞU HİÇ BİLGİ
EDİLEMİYEN KİMSENİN EŞİ NE YAPACAKTIR? EVLENEBİLİR Mİ,YOKSA BEKLEYECEK
Mİ?BEKLEYECEKSE NE ZAMANA KADAR BEKLEYECEKTİR ?
Hanefi ile Şafii
mezheblerine göre,bu durumda olan bir mefkudun eşi ancak mefkud(kaybolan
kişinin )ölümü sabit olunca veya Şafii mezhebine göre ömrü galip geçtikten
sonra hakimin hükmü ile ,Hanefi mezhebine göre ise .en kuvvetli görüşe göre
onun yaşındakilerin çoğunun ölümü ile diğer bir görüşe göre de mefkud 120
yaşınıdoldurunca hayatla ilişkisi kesilir.Binaenaleyh yukarıda belirttiğimiz
gibi iki durumdan biri tahakkuk etmedikçe eşi evlenemez.Maliki ve hanbeli
mezheplerine göre ise ,mefkudun ölümü sabit olursa veya aradan dört sene
geçtikten sonra hakim mefkud ile eşini birbirinden ayırmak için hüküm
verirse eşi evlenebilir.(el Fıkhül İslami)
BAŞA DÖN
SECDE ÂYETİ VE RADYO
Okunan secde âyetini
duyduğumuzda abdestli değilsek birşey okumalı mıyız? Radyo, televizyon ve
teypten dinlenen secde âyeti için secde yapmak gerekir mi ?
Tilâvet secdesinin zamanı
olmadığından, iyi olmamakla beraber, duyulduğu zamandan sonraya
bırakılabilir. Ancak o anda "semi'nâ ve eta'nâ gufrâneke Rabbenâ ve ileyke'l-masîr"
deyip secdeyi kabullendiğini bildirmesi gerekir. Ihtiyatlı olan görüşe göre
teyp, radyo, vs. gibi âletlerden dinlenen secde âyetinden ötürü de secde
etmek gerekir. Çünkü "... duyana da secde gerekir" (63 Bk. Mavsilî, el-Ihtiyâr
I/75; M. Zihnî Efendi 490 ) şeklindeki hadis-i şerif, duyulan ses kaynağının
özelliğinden söz etmemiştir. Bunların içinde özellikle radyonun -naklen
yayın yapıyorsa ayrı bir özelliği vardır. Çünkü o sesi anında ve olduğu gibi
iletmektedir. (64 Alâuddîn Âbidîn, Hediyye 99) Dolayısıyla radyodan duyulan
secde âyetinden ötürü secde yapılması gereği daha açıktır.
BAŞA DÖN
SEFERDE NAMAZ
Sefere çıkan bir kimse
dört rekâtlı farz namazlarını iki değil, dört kılsa olur mu? Zamanımızda
seferi olunmaz, çünkü yolculukla meşakkat kalmamıştır. Ayrıca gidilecek yere
çok kısa zamanda varılıyor, deniyor doğru mudur?
Bir sefer süresi kadar
yolculuğa çıkanlar dört rekâtli farzları iki rekât kılarlar. Hanefîler için
bu lüzumludur. Dört kılarlarsa farzları yerine gelmiş, ancak nahoş bir
hareket (isâet) yapılmış olur. Müsafirlik sadece meşakkatla ilgili değildir.
Sefer müddeti yol, hiç meşakkatsiz de gidilse yine seferi olunur. Ancak
sefer müddeti ne kadardır? Eskiler bunu doksan km. ile belirlemişler,
içlerinde Merhum Elmalılı ve eski Erzurum Müftüsü Merhum Osman Bektaş
Hoca'nın da bulunduğu bazı son devir âlimleri ise, seferde mesafenin değil,
sürenin önemli olduğunu söylemişler ve zamanın orta vasıtası (günümüzde
otobüs) ile onsekiz saatlikten kısa yolculukta seferi olunamayacağını iddia
etmişlerdir. Bunlar iddialarına ciddi deliller göstermektedirler. Ancak orta
vasıta ile 18 saatte alınan yol, uçakla yarım saatte de alınsa onlara göre
seferi olunur. Bu iddia sahiplerinin doğru olabileceğini de hesaba katsak
bile, seferde namazlarını kısaltmanın, Allah'ın kullarına bir hediyesi
olduğunu da unutmamalıyız.
BAŞA DÖN
SEFERÎLİĞİN HÜKÜMLERİ
Yolcular için bir takım
kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için
orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu
dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna "kasrı salat"
denir.
Yolculukta dört rekatlı
namazların kısaltılarak kılınması Kur'an, Sünnet ve icma ile câizdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Eğer kâfirlerin size fitne vermesinden korkarsanız, yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman namazları kısaltarak kılmanızda bir sakınca yoktur"
(en-Nisa, 4/101). Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü
olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s)'in çoğu yolculukları
korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e
şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven
içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı
durumu Hz.. Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu: "Bu, Allah'ın size
verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin" (Müslim, Misafir, 4;
Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I).
Hz. Peygamber'in umre, hac
veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile
ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle
demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e
yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz.
Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı" (Ibn Mâce, Ikâme, 75).
Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yolcunun namazı, Nebinizin
lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır" (Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf,
4; Ibn Mâce, Ikâme, 73, 124).
Yolcunun dört rekatlı farz
namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında
serbest midir?
Hanefîlere göre, yolcunun
namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun
bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat
kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda
etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş
olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü
terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş
olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir. Hz. Aişe (r.anha)'den
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı,
sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı (Buhari,
Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud, II, 3). ibn Abbas (r.a)'ın şöyle
dediği nakledilmiştir: "Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda
dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır" (Müslim, MüŞâfirîn, 5,
6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; Ibn Mace Ikame, 75).
Malikilere göre, seferde
namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise
yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır.
Seferî kişi namazlarını kısaltarak da, tam olarak da kılabilir. Ancak
Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlıdır.
Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etm |