|
RAB/İLÂH/İBADET:
"Rab" terbiye etmek
kökünden gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Rab": Terbiye eden-geliştiren,
kefil-koruyucu, boyun eğilmeye lâyık varlık, sahip ve efendi anlamlarında
kullanılır. Allah'ın isimlerinden biri de Rab'dir. Dolayısı ile kendisinde
bu anlamlar var kabul edilerek boyun egilen her sahis, bilim, ya da otorite,
rab yapılmış demektir. Bu yüzden Allah (c.c.) Yahudi ve Hiristiyanlar için:
"Allah'ı bırakıp, hahamlarm, rahiplerini ve Meryem'in oğlu Isa'yi rabler
edindiler..." (K. Tevbe (9) 31) buyurur. Allah'tan başka rabler edinenler
müşriklerdir.
Ilâh: Isınma ve alışma
anlamındaki kökten gelir. Ihtiyaçları gideren, amelin karşılığını veren,
sakinlik sunan, yüce, hükmü altına alıp koruyan anlamlarını ifade eder.
Böyle olan birisine itaat edilir ve dediği kayıtsız şartsız yapılır. Bu
yüzden Allah (c.c.), nefsinin arzularına boyun eğenden, "nefsini ilâh yapan"
( Furkân (25) 43; Câsiye (45) 23) diye söz eder. A1lah'tan başka rab ve ilâh
edinen, mü'min ve müslüman adını alamaz.
BAŞA DÖN
Ibadet (kulluk): Kalbiyle
ve bedeniyle boyun eğerek itaat etmek. Yüksek ve iktidar sahibi birine karşı
başegmek, kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat edip, ona karşı her
türlü karşı koyma ve isyanı terketmek ve tam bir bağışıklıkla ona boyun
eğmek demektir. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm, âmirlerinin yasaklarını yasak,
emirlerini emir sayan, yani haram ettiğini haram, helâl kıldığını helâl
görenleri, onlara kulluk edenler diye nitelemiştir. ( bk. Tevbe (9) 31
Tefsiri için br. Suyûtî, ed-Dürrü'l-mensûr IV/174. ) Ibadet sadece Allah'a
yapılır(Hûd (11) 2, 26; Yûsuf' (12) 40; Isrâ (17) 23; Fussilet (41) 14) ve
insanlarla cinler sadece ibadet etmek için yaratılmışlardır. (Zûriyat (51)
56.) Yemeye, içmeye, bunlar için çalışmaya, evlenmeye ve uyumaya muhtaç olan
birisi; nasıl olur da sadece ibadet etmek için yaratılmış olur? Bunun
cevabı: Allah rızası için yapılan, yani temelinde sağlam niyyet olan her
meşru davranış ibadet olur. Bir örnek verelim: Insanın kendisini haramdan
korumak ve başkasının ırzına göz dikmemek için hanımıyla cinsel ilişkide
bulunması ibadettir. Zevki de yanında cabasıdır. Bu yüzden âlimin uykusu
ibadettir denilir.
Din: Otorite sahibinin
üstünlüğü, ona gösterilen tapınma ve itaat, uyulan âdet, kanun ve yol,
muhasebe etme, yargılama, cezalandırma ya da mükafatlandırma. Aynı
anlamlarla Allah'ın dini yerine konan uygulamalar da din haline getirilmiş
demektir.
Tevhid/Şirk: Tevhid'in
kelime anlamı birlemektir. Allah'ı, zati, sıfatları ve fiilleriyle bir
bilmek, tek ilâha, tek Rab'ba ve tek dine inanmak, yani Allah'ın koyduğu
hükümler, çizdiği yol ve gösterdiği doğrularla çatışan her fikri, her
ideolojiyi ve her dini reddetmek demektir. Yapana, birleyen anlamında "muvahhid",
"tevhidçi","tevhid ehli" denir. Zıddı ise müşriktir. Birden çok ilâh , rab,
ya da din tanıyan demektir. Müslümandan ilk istenen şey, şirkten kaçınmak ve
tam anlamıyla tevhid ehli olmaktır.
Fisk/Fasık: Fiskin kelime
anlamı, çerçevesinden dışarı çıkmaktır. Sürüden ayrılan koyuna ve deliğinden
çıkan fareye, kendilerini tehlikeye attıkları için "fâsık" denir. Dinde fisk:
1. Günahı çirkin saymakla
beraber açıkça işlemek,
2. Günaha düşkünlük
göstermek,
3. Günahı, çirkin olduğunu
inkâr ederek yapmak anlamlarında kullanılır. Çünkü böyle olan insan, dinin
çerçevesinden çıkıp kendini tehlikeye atmıştır. Bu üçüncü anlam küfürle
eşteştir. Fisk eylemini yapana ise "fâsık" denir.
Küfür/Kâfir: Küfrün kelime
anlamı "örtmek" demektir. Arapçada gecenin bir adı da kâfir'dir, çünkü
karanlığı, gündüzü örter. Aynı kelimeden olmak üzere bazı ibadetlere ve
tevbeye de "keffâret" denir, çünkü günahlan örter ve kaybederler. Allah'ın
nimetlerini görmezlikten gelip şükretmeyenlere "küfrân-ı ni'met etti", yani
nankörlük etti denilir. Allah'ın insanlığa en büyük nimeti olan
peygamberleri ve onların getirdiklerini kabul etmeyenler ise, gerçek anlamda
nankörlük eden; yani tam kâfir olan kişilerdir. Islam âlimleri bu anlâmdaki
küfrü dörde ayırmışlardır:
1. Inkârdan ötürü küfür:
Allah'ı, Peygamberi ve onun getirdiklerini, kalpten de, dilden de inkâr
edenin küfrü böyledir.
2. Cuhûddan ötürü küfür (küfr-i
cuhûdî): Allah'ı kalpten kabullendigi halde, dilden inkâr ettiğini
söyleyenin küfrü.
3. Inattan ötürü küfür:
Hakka kalben inandıgi ve zaman zaman da bunu dilden söyledigi halde haset,
kin, şöhret gibi engeller yüzünden Islâm'i kabul etmeyenin küfrü.
4. Nifaktan ötürü küfür:
Hakka kalbten inanmadığı halde dilden inandığını söyleyenin küfrü. Bütün bu
küfür çeşitlerine bulaşan insana da "kâfir" denir. Çünkü gerçekleri örtmüş
ve gizlemiştir. Allah'ın emirlerinin tümü bir bütündür. Sadece birisini
kabul etmeyen, hepsini kabul etmeyen gibidir, ikisi de kâfirdir.
9- Nifak/Münafik: "Nifak"in
kelime anlamı, yeraltından gitmek, gizlenmek... demektir. Bu anlamdan ötürü
Arapçada tünele "nefâk" denilir. Kâfirlerin bir önceki maddede verdiğimiz
dördüncü türü de, müslümanlara karşı hep sinsi davrandığı, saman altından su
yürüttügü ve kalpten inanmadığı halde, dilden inandığını söyledigi için,
münafik adını almıştır. Çünkü yaptığı iş sinsi düşmanlık, yani "nifâk"tır.
Bu tür kâfir, müslümanlar için, diğerlerinden daha zararlıdır.
BAŞA DÖN
RÂBITA VE RÂŞİT
HALİFELER
Ebûbekir, Ömer, Osman ve
Ali Efendilerimiz kime "rabıta" yapmışlardır?
Bu sorunun cevabı "Râbıta"
kelimesine vereceğimiz anlama ve bu kelimenin tarihi seyri içerisinde
kazandığı değişik biçim ve mânâlara göre değişir. Mesela, eğer "râbıta"ya;
sevmek, kalbiyle ve kalbiyle bağlı olmak, önder ve örnek tanımak anlamı
verirsek, Peygamber Efendimiz'e "rabıtalı" idiler, diyebiliriz. Ancak
bugünkü şekliyle "rabıtâ" onların döneminde bulunmadığı için bu anlamda
onlar birisine rabıta yapmış olamazlar. Bunun hiçbir dini dayanağı yoktur.
"Rabıtâ" sonradan ortaya çıkmış bir disiplindir ve yerinde tartışılır.
BAŞA DÖN
RADYO VE TELEVIZYON TİCARETİ YAPMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini; tanbur, du ve
kemençe gibi saz aletlerinin yapılmasını yasakladığı gibi çalınmasını ve
dinlenmesini de yasaklamıştır: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İnsanlardan
bazıları Allah yolundan saptırmak için boş sözleri satın alırlar" (Lokman).
İbn Abbas ve Hasan al-Basri "lehve'l-hadis" kelimesini saz ve oyunlarla
tefsir etmişlerdir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Benim ümmetimde
(erkekler için) ipek, içki ve saz aletlerini helal sayacak kimseler
olacaktır. İbn Hacer, Abu'l-Abbas, al-Kurtubi, Abu'l-Fath ve Razı' gibi
zevatın dediklerine göre bu hususta icma-ı ümmet vardır. İbn Hazm bu hususta
muhalefet etmiş ise de sözüne güvenilmez. İbn Hacer, İbn Hazm için "ehl-i
bid'at ve delalettir" demektedir (Kef al-Rı'a ‚an muharremat al-lehv va'l-sema).
Binaenaleyh saz aletlerini
satmak ve satın almak haramdır. İmam-ı A!zam'a göre satış batıl değil, diğer
ulemaya göre batıldır (Bedayı' el-Sanayı). Radyo ve televziyon meselesine
gelince bunların farkları vardır. Şöyleki radyo ve televizyon bizzat saz
aleti değiller. Bunlar, şere alet olabileceği gibi, hayra da alet
olabilirler. Yani bunların helali helal, haramı haramdır. Şayet televizyon
veya radyo müşterisinin kesin olarak onları haramda, saz dinlemede ve
İslam'ın kabul etmediği şeylerde kullanacağı biliniyorsa ona satmakta beis
yoktur. Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki, televizyon ve radyo ticaretini
yapmazsa caiz değildir desek işi hall etmiş olmayız. Ali onun ticaretini
yapmazsa Veli onu yapacaktır: Şuna ve buna televizyon alma demekle bu işin
önüne gecemeyiz. Yapmamız gereken başka bir şey vardır. Varlığımız ve
müslüman olduğumuzu gösterip milletin ahlakını bozan ve İslam dinine ters
düşen, hatta hıristiyanlık ve kilise propagandası yapan neşriyatın önlenmesi
için ilgililerle temas etmek ve bu milleti ma'nen yok etmeye çalışan
zihniyeti ortadan kaldırmak için çaba göstermemiz lazımdır.
BAŞA DÖN
RAMAZAN-I ŞERİFTE LOKANTA VE MEŞRUBAT YERLERİNİ AÇIP
ÇALIŞTIRMAK CAİZ MİDİR?
Ramazan-ı Şerif
müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü'minin hürmet etmesi icab
eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde
olursa halkın gözü önünde yemek yememesi icab eder. Ramazan-ı Şerifte
lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler
yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimselere yemek yedirmek suretiyle
lokanta sahibi ile orada çalışan işçiler günaha girmiş olurlar. Ancak
çocuklara yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak için lokanta açıp
çalıştırmanın bir mahzuru yoktur.
RAMAZAN-I ŞERİFTE ORUÇLU OLAN KİMSE CİNSİ MÜNASEBETTE BULUNUR, SONRA KENDİSİ
HASTA OLUR, ZEVCESİ DE ADET HALİNİ GÖRÜRSE KEFFARET GEREKİR Mİ?
Ramazan-ı Şerifte oruçlu
olan kimse eşiyle münasebette bulunur, sonra kendisi hastalanır, zevcesi de
adet halini görürse Hanefi mezhebine göre keffaret sakit olur. Şafii
mezhebine göre ise keffaret sakit olmaz.
RAMAZAN-I ŞERİFTE YIKANMAK
CAİZ MİDİR?
Her zamanda yıkanıp
temizlenmek caiz olduğu gibi Ramazan'da da yıkanıp temizlenmek caizdir. Hz.
Aişe (ra) buyurmuştur ki: "Zaman zaman Peygamber (sav) cünüb olarak
sabahlardı." Yani Peygamber (sav) bazen sabah olduktan sonra yıkanırdı.
Şayet oruçlu olarak yıkanmak caiz olmasaydı elbette Peygamber (sav) bunu
yapmazdı.
BAŞA
DÖN
RASULÜLLAH EFENDİMİZ (SAV)'İN: "ARAPLARI SEVİN, ÇÜNKÜ BEN
ARABIM..." BUYURDUĞU DOĞRU MUDUR?
Sahih hadisleri toplamakla meşhur olmayan bazı hadis
kitaplarında bu anlamda şu hadisler zikredilir: "Arapları üç şey için sevin:
Ben Arabım, Kur'ân Arapçadır ve Cennet ehlinin konuşma dili Arapçadır",
"Eğer Araplar zelil olursa Islâm da zelil olur".(Hadisin kaynakları için bk.
Elbânî, Silsiltü'1-Ehâdîsi'd-Daife, I/189-194 (H.160,161,163.)) Ancak hemen
farkedildiği gibi bu hadisler (sözler) Kur'ân-ı Kerim'e muhalif oldukları
gibi, sahih hadislere ve akla da uymamaktadırlar. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah
katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır"(K. Hucûrat (49) 13) buyurulur.
En takvalı insanın, Arapların dışındaki milletlerden çıkmasında bir engel
yoktur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de Veda Hutbesinde: "Ey insanlar! Dikkat
edin. Rabbiniz birdir. Bakın, babanız birdir. Iyi anlayın, hiçbir Arab'ın
Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a, hiçbir siyahın kırmızıya,
kırmızının da siyaha "takva" dışında bir üstünlüğü olamaz. Şüphesiz sizin
Allah (cc) katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdir. Iyi
dinleyin, anlatabildim mi? Evet, ey Allah (cc)'in Rasulü, dediler. Öyleyse
duyanlarınız, duymayanlara ulaştırsın buyurdu.(Suyutî, ed-Dürrü'1-Mensûr, VN/579)
Suyutî bu anlamda daha pek çok hadis nakleder.(agk. vd.) Sözünü ettiğiniz
hadisler (sözler) rivayet bakımından da çok şaibelidirler. Bu yüzden onları
değerlendirenlerin kullandıkları en müsbet ifade "çok zayıftır"
biçimindedir.(bk. Aclûnî, Kesfu'1-Hafa, I/55) Çoğunluk ise bunların zayıftan
da öte "mevzû" (uydurma) olduğu kanaatindedir.(Değerlendirmeler için bk.
Elbânî, agk.)
BAŞA DÖN
RECM
Taşla öldürme, taşa tutma,
birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme,
kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi
halinde Islâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh
terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm
olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.
Kur'an-ı Kerim'de bu
anlamda "recm" ifadesi bulunmamaktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf,
18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık"
(el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak
gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delillerine dayanır.
Zina bütün semavî dinlerde
haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. Islâm'da zina
büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası
da hadlerin en şiddetlisidir.
Zinanın cezası, fiili
işleyenin evli veya bekâr oluşuna, Islâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup
bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve Islâm
devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır.
BAŞA DÖN
RECM CEZASI
Hz. Peygamber'in evli
olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle
sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası
uygulanması gerekırken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası
öngörülmüştür.
Recm konusunda hükmü devam
eden, fakat Kur'an ayeti olarak okunması neshedilen bir ayet de nakledilir.
Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer'in minberde şöyle dediğini rivâyet
etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)'i hak ile göndermiş ve O'na
Kitab'ı indirmiştir. Recm ayeti de O'na indirilen ayetlerden idi. Biz bu
ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı,
ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz
Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı
terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli
olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine
bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).
Hz. Ömer'in sözünü ettiği
okunuşu mensuh ayet şudur: "Ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse,
onları recmedin" (Mâlik, Muvatta', Hudûd 10; Ibn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b.
Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer'in recmi, Medine minberinden ilân etmesi,
içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması,
recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed
Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer
(r.a)'in şöyle dediğini nakleder:
"Eğer insanlar, Ömer
Allah'ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar
kadın zina ettikleri..." ifadesini Mushaf'ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî,
el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).
Hz. Peygamber'in recm
cezasına uygulama örnekleri:
1. Işvereninin eşiyle zina
eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm
uygulanmıştır.
Ebû Hureyre ile Zeyd b.
Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası
ile, zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)'e başvurarak bu konuda
"Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. Işçinin babası şöyle
dedi:
"Benim oğlum bu adamın
yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği
haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu
arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl
sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler".
Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Nefsim kudret elinde olan
Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye
ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey
Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu
recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber'in
emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38,
46, Vekâlet,13). Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün,
ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir.
Ancak Islâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta'zir cezası olarak verebilir.
BAŞA DÖN
2. Zinasını dört defa
ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilmesi.
Mâiz b. Mâlik, Hz.
Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git,
Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve
"Ey Allah'ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa
daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?"
diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var
mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap
içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda
şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye
sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi.
Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü
Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi
yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına
gelen Resulullah (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah
Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle
bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara
yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî,
Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).
3. Gâmidiyeli evli kadının
zinadan dolayı recmedilmesi.
Mâiz'in recmedilmesinden
kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey
Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık
git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i
çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?"
diye sordu. Kadın kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine
"Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git"
buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra
Hz. Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da
Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Müslim, Hudûd, 22, 23,
24; Ibn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudûd, II). Başka bir rivâyette,
çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında
Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü
sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilir:
"Ey Halid! yavaş ol.
Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti
ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra
kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir
(Müslim, Hudûd, 23).
4. Evli bulunan Yahudi
erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer
(r.a)'tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber'e, zina etmiş bir yahudi erkeği
ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudilere, Tevratta ki
zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta
hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" demişler. Tevrat
getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını
parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken Islâm'a giren
Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini
kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti
görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm
uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).
Bera b. Azıb (r.a)'ten
nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber'e,
yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah
elçisi yahudilere evlilerin zinasının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu
şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Musa ya
indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye
sordu yahudi bilgini; Tevrat'ta recim var. Fakat zina eşraf arasında
artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri
yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik,
kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz.
Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra
ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi" (Müslim,
Hudûd, 28).
Bazı Islâm müctehidlerine
göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın
hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin
neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve Imam Şâfiî'den bir görüşe göre bu
esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "Islâm mahkemesine inkârcı
karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız
kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve Imam
Muhammed'e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme
ve Şerhi, Istanbul 1978, VIII, 376).
BAŞA DÖN
RECM
CEZASI UYGULANMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:
1. Zina eden kadın veya
erkeğin ergin olması.
2. Akıllı olması. Akıl
hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina
etse, yalnız kendisine had uygulanır.
3. Evli olan gayrı müslime
recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla
Islâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme
cezası uygulanmaz.
4. Zinanın zor kullanarak
olmaması gerekir.
5. Zinanın diri bir
insanla olması gerekir.
6. Zina edilen kadının da
ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.
7. Zinanın bir şüpheye
dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had
gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme
gibi.
Zinanın bir para
karşılığında olması halinde Ebû Hanife'ye göre her ikisine de had cezası
uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine
benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu
için ta'zir uygulanır. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre bu durumda da had
cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul
1968, III,197 vd.).
8. Cinsel temasın önden
olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir
cezası uygulanır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe
göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında
karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta'zîri gerektirir. Çünkü
bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.
9. Had cezalarının
uygulanabilmesi için Islâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya
dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamaya Islâm devletinin
velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.
10. Zina eden erkek veya
kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam
ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir
erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son
niteliğin bulunması da gerekir.
Recm için muhsan sayılmada
erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin
bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu
nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu
şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür. Zina
edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek,
muhsan olana ise recm cezası uygulanır.
Ebû Hanife ve Mâlik'e
göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır.
Bu yüzden evli olan gayrı müslimlerin zinasına recm cezası uygulanmaz, çünkü
recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil
değildir. Onun temizlenmesi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz.
Peygamber; Allah'a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü'r-Râye,
III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber
tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu
neshedilmiştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).
BAŞA DÖN
Şâfiî, Ibn Hanbel ve Ebû
Yusuf'a göre, recmin uygulanması için zina edenin müslüman olması şart
değildir. Bir zimmî zina suçuyla Islâm mahkemesine gelse had uygulanır.
Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her
ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber'in iki yahudiye recmi
uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14;
Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, 8) hadisinin genel anlamı da başka bir
delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî,
el-Mühezzeb, II, 267; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî,
el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).
Zina Suçunun Sâbit Olması:
Zina, ya ikrarla ya da
dört şahitle sabit olur.
1. Ikrarla Tesbit:
Zina ikrarında bulunanın
akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmaması gerekir. Ayrıca ikrarın
dört defa yapılması gereklidır. Çünkü Mâiz b. Mâlik'e Allah elçisi dört defa
ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve
Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidir. Bunlar da işçinin kendi patronunun
eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz
edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ,
VII,135; Ibn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).
Diğer yandan dört ikrarın
ayrı meclislerde yapılması gerekir.
2. Zinayı dört şahitle
ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat
edilmesi gerekir (en-Nisâ', 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az
olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi
kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)"
cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre
(r.a)'in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır
(bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).
Recm Cezasının Infazı:
Zina ikrarla sabit olmuşsa
recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir.
Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması
ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe,
vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimallerin ortadan kalkması ve adli hataya
düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali'den şöyle dediği
nakledilmiştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı,
sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108).
Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez.
Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol
açabilir.
Recm cezası, ibretli
olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre
göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar
atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber'in Gâmidiyeli kadın için,
göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledilir (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî,
a.g.e., VII, 109).
Recmle öldürülen kimse
yıkanır. Kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz.
Peygamber, recmedilen Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da
yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.
BAŞA DÖN
REFES VE CİDÂL
Refes; cinsel ilişki,
çirkin ve fahiş söz veya kadınların yanında cinsel ilişkiden söz edilmesi
anlamlarını kapsar. Cidâl ise, "müfâale" vezninde bir mastar olup; mücadele
ve münakaşa etmek, cedelleşmek anlamına gelir.
Hac veya umre sırasında
ihramlı kimseye yasaklanan fiillerden üç tanesi bir âyette zikredilmiştir.
Bunlar "refes", "cidâl" ve "füsûk"tur. Füsûk; günahlar, ma'siyetler,
isyanlar demektir. Zina, isyan ve çirkin sözler başka zamanlarda da
yasaktır. Fakat ihramlı iken bunların haramlığı daha şiddetlidir. Çünkü
hacla ilgili olarak bu yasaklama aşağıdaki âyette özel olarak
vurgulanmıştır:
"Hac ayları bilinen
aylardır. İşte kim bu aylarda hac yapmak üzere ihrama girerse, artık hac
sırasında kadına yaklaşmak veya ona kötü söz söylemek, günah işlemek ve
kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" (el-Bakara,
2/197).
Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan kaçınır ve günah
işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur" (Buhârî,
Hac, 4, Muhsar, 9,10; Müslim, Hac, 438; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik,
3).
İhramlı kimse Arafat'ta
vakfeden önce cinsel temasta bulunsa, haccı fasit olur; gelecek yıl kaza
etmesi gerekir. Ayrıca bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Cinsel temasa yol
açabilecek, öpme, şehvetle dokunma gibi fiiller de, boşalma olsun veya
olmasın kurban cezasını gerektirir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II,
183-206, 216-219; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 255; eş-Şîrazî, el-Mühezzeb,
I, 204-212; İbn Kudame, el-Muğnî, III, 295-344; eş-Şevkânî, Neylü'l, Evtâr,
V, 8, 9; ez-Zühaylî, el-FıkhuI İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III,
230 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1992, s. 594
vd.).
BAŞA DÖN
RESİM
İnsanın özlem ve
duygularını estetik kurallar çerçevesinde çizgi ve renklerle düz bir satıh
üzerinde figürlü veya figürsüz olarak yansıtılmasına dayanan sanat dalı.
İslam dini her konuya
dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı
gibi resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.
Allah'ın birliği inancına
dayanan İslâm dini, bu inancı korumak için son derece titizlik gösterir.
Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde girebilecek her tür şirk ve
putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim konusunda hassas davranır.
Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir
niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah'a şirk koşmaya, resmi ve
heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için İslâm bu kapıyı
kapatmıştır.
Hz. Peygamber İslamın ilk
döneminde, ne suretle olursa olsun, resimli eşya kullanılmasını yasakladı.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şirkle mücadele halindeydi; insanları putlara,
heykellere, resimlere ibadetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli
şiddetle yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir.
"Her kim bir canlı resmi
yaparsa Allah ona o resme can verinceye kadar azab eder. Ressam resmine
katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab olunur" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,
s. 533).
"Şu resimleri yapanlar yok
mu? İşte onlar, kıyamet gününde, haydi yaptığınız resimlere can veriniz,
diye azab olunacaklardır" (Tecrid, XII, 116).
İslamın kuvvetlenip
güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin yapılmasına müsaade olunmuştur.
Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara resimlerinin, yarım(Mesela belden
yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında ve
kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan
hayvan resimleri hakkında alimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı
kerahetle caiz görmüş, bir kısmı da görmemiştir.
Fotoğrafın durumu nedir?
Bu hususta da bazı alimler bunun caiz olduğunu, bir kısmı da olmadığını
savunmuştur. Caiz görenler, fotoğraf belirli vasıtalarla gölgeyi
hapsetmekten ibarettir, yasaklanan resimlerden değildir, çünkü yasaklanan
resim, daha önce yapılmamış bir resmi yapmak, Allah'ın yarattığı bir hayvana
benzetmeye çalışmaktır, halbuki herhangi bir aletle alınan fotoğrafta bu
anlam yoktur, derler. Caiz görmeyenler de resim konusunda olduğu gibi
fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati üzerinde ısrar ederler.
Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı, ehliyet gibi zorunlu haller ve
şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen ve tazim niyeti yahut inancı sarsma
olmayan resim ve fotoğraflara ruhsat verirler (Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da
Helal ve Haram, s. 128).
İslâm inançlarına ve
adabına ters düşen her türlü resim haramdır. Kadın resimlerinin çıplak veya
yarı çıplak çizilmesi, fitne doğuracak yerlerinin belirtilmesi, gazete,
dergi ve sinemalarda gösterilmesi haramdır. Bunları çizen, çeken,
yayınlayan, evlerde ve dairelerde bulunduran, onları görmeye niyetlenen
manen sorumludur. Kâfir, fasık ve zalimlerin resimleri de aynı hükümdedir.
Bir müslüman, Allah'ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz. Muhammed
(s.a.s)'in peygamberliğini reddeden bir kimsenin, müslüman olduğunu
söylediği halde, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kişilerin
resimlerini asması helal değildir.
Namaz kılan bir kimsenin
karşısında resim bulunmaması gerekir.
BAŞA DÖN
REVÂTİB(DEVAMLI
YAPILAN AMELLER)
Devamlı yapılan iş ve
amel; ücret, maaş; farz namazlarla berâber kılınan sünnetler. Ratib
kelimesinin çoğuludur.
Namazlar farz, vacib ve
nâfile olmak üzere üçe ayrılır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç
ve yatsı dört rek'at olmak üzere toplam on yedi rek'at farz namaz vardır.
Bunlar farz-ı ayndır. Yani her yükümlü müslümanın bizzat yerine getirmesi
gereken farzlardır (bkz. Namaz). Haftada iki rek'at cum'a namazı farzdır
(el-Cum'a, 62/9-11). Cenâze namazı ise farz-ı kifâyedir (et-Tevbe, 9/84).
Yatsı namazından sonra kılınan üç rek'at vitr namazı vâcibtir (Kâf, 50/40;
Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Ebû Dâvud, Vitr,I). İkişer rek'at
Ramazan ve Kurban bayramı namazları vâcibtir (el-Kevser, 108/2).
Farz ve vâcib dışında
fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Çoğulu nevâfil'dir. Kulun
kendiliğinden Allah rızası için kılması nedeniyle bunlara tatavvu' namazı da
denir. Sünnet namazlar nâfile kapsamına girer. Ancak her nâfile, sünnet
değildir. Sünnet Hz. Peygamberin kıldığı ve ümmetini de kılmaya teşvik
ettiği nâfile namazlardır. Nâfile namazlar da kendi arasında revâtib ve
regâib diye ikiye ayrılır. Farzlardan önce ve sonra kılınan sünnetler
revâtib; kuşluk ve teheccüd namazları gibi nâfile namazlar ise regâib adını
alır. Bu duruma göre, revâtib namazlar müekked ve gayri müekked sünnetleri
içine alır. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğle namazından önce dört,
sonra iki; ikindiden önce dört; akşamın farzından sonra iki; yatsının
farzından önce dört, sonra iki olmak üzere günde yirmi rek'attır. Bunlardan
on iki rek'atı müekked sünnet olup, Hz. Peygamber'in devamlı kıldığı ve
ümmetini teşvik buyurduğu namazlardır. Hadiste şöyle buyurulur: "Kim gece ve
gündüzde on iki rek'at namaz kılmaya devam ederse, Allah onun için cennette
bir köşk bina eder. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğleden önce dört,
sonra iki; akşam namazından sonra iki ve yatsı namazından sonra iki rek'at”
(Tirmizî, Salât,189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100).
Gayri müekked sünnetler
ise Hz. Peygamberin kimi zaman terk ettiği sünnetlerdir. Bunlara mendub
sünnetler de denir. Mendub, müstehab, mergübun fih ve hasen gibi kelimeler,
birbirine yakın eş anlamlı kelimelerdir. Yapılması güzel ve iyi olan şeyler
demektir. İkindiden önce dört, yatsıdan önce dört rek'at namazlar gayri
müekked revâtib sünnetlerdir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında revâtib
namazlar, daha çok "nâfile namaz" başlığı altında yer alır (el-Mevsılî,
el-İhtiyâr, I, 65).
BAŞA DÖN
RİBÂ (FÂIZ)
Artma, çoğalma, şişme,
gelişme ve yetişme, mübadeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul
edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir
Islâm hukuku terimi. "Ribâ" kelimesi arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde
"mutlak çoğalma" anlamı vardır.
Cins ve miktarı bir olan
iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen
malın fazlasına riba veya faiz denir (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277).
Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vadeli yüzyirmi gr. altınla
mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda
altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re'sül-mal),
20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II,
952, 953).
Riba sözcüğü yerine
Türkçede daha çok "faiz" terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç
verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ
ile faizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: "Ribâ; sözlükte,
ziyâdelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel
fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca "re'sül-mâl",
ziyadesine ise "ribâ" adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik
bakımından câhiliyye devrının bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman
zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin
niteliğini değiştirmez. Işte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla
günümüzdeki nükudun (nakit paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan
fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçlar da (düyün) tatbiki dahi
böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık
olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması "Alım-satım ancak
ribâ gibidir" (el-Bakara, 2/275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve
ticarete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (Elmalılı, a.g.e., II, 952,
953).
Bir şeyin nitelikleri
değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre,
ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu,
icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen
sözlerdir.
Islâmiyet toplumla ilgili
sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur.
Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli
bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden,
içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler
geçirmiştir.
Ebû Hureyre'den, Hz.
Peygamber'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Mirac gecesi, karınları evler
gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında
dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)'e bunların kimler olduğunu
sorduğumda; Bunlar faiz yiyenlerdir" cevabını verdi" (Ibn Mâce, Ticârât, 58;
Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında
Mekke'de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o
günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke'de inen bir âyette fâizin malı
arttırmayacağı bildirilmiştir (er-Rum, 30/39). Medine'de inen bir âyette
ise, Tevrat'ta yahudilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağla uymadıkları
için kendilerine helal kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı
belirtilmiştir (en-Nisa, 4/160,161). Şu âyetle ise kısmî yasaklama
getirilmiştir:
"Ey iman edenler, ribayı
öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin" (Âlu Imran, 3/130). Burada fâhiş
ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim azı ve çoğu
hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak
yasaklamıştır:" Âllah alış-verişi helal ve faizi ise haram kılmıştır"
(el-Bakara, 2/275); "Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse,
içte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara,
2/275); Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve (câhiliyette işledığınız) faiz
hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü'minler iseniz. Yok eğer bu
faizi terketmezseniz; bilin ki, Allah'a ve Peygamberine karşı bir harbe
girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir.
Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olmazsınız" (el-Bakara, 2/278,
279).
Müfessirlerin çoğuna göre,
ribâ âyetleri, Taif'te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili
olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamberle yaptığı Taif anlaşmasında faiz
alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke'deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf'ten
Amr b: Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında
düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz.
Peygamber'e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed,
vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara
harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten
vazgeçtiler (et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972). Mekke
ve Taif'in fethi 8. Veda haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz.
Peygamber Veda haccı sırasında Mekke'de faiz yasağı uygulamasını şu
ifadelerle başlatmıştır: Dikkat ediniz! câhiliyye devrinden kalma faizin
hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b.
Abdilmuttalib'in faizidir" (Müslim, Hac, 147; Ebû Davud, Büyü', 5).
İslam'ın yasakladığı ribâ
iki kısma ayrılır. Nesîe ve fazlalık ribası.
A. Nesîe ribası (ribe'n-nesîe).
Cahiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden
veya ödünç (karı) vermekten doğan bir borç için vade durumuna göre eklenen
faizdir. Borç vadesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla faiz ilave edilir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit ribaya işaret edilerek, yasak hükmü
getirilmiştir:" Ey iman edenler gerçek mü'minler iseniz Allah'tan korkun,
faizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın" (el-Bakara, 2/278, 279).
BAŞA DÖN
B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl).
Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle,
iki ivazdan (bedelden) birisini diğerimiz üzerine ziyadeyle satmaktır.
Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vadeli olarak trampa
etmek gibi...
Ubâde b. es-Sâmit'ten Hz.
Peygamber'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Altın altınla, gümüş gümüşle,
buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline,
birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı
olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız" (Müslim,
Müsâkat, 81; Ebû Davud, Büyü',18; Ahmed b. Hanbel, V, 314, 320). Bu hadisin
Tirmizî'deki rivâyetinde şu ilave vardır: "Her kim bu şekil mübâdelede fazla
verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur" (Tirmizî, Büyü', 23).
Islâm hukukçularının
çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi "örnek kabılinden" sayarken,
yalnız Zâhirîler, yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu
söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribanın illeti de tartışılmıştır.
Hanefilere göre, faizin
illeti mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan
şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve
tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre faizin hükmü, yalnız hadiste
zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere
uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Faiz ancak altında veya gümüşte
yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen Şeylerde cereyan eder"
(Imam Mâlik, el-Muvatta', Büyü', 44; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, V, 36-37). Nesîe
(veresiye satış) ribasının illeti ise vadedir. Mislî olan şeylerin aynı
cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vadeli mübâdelesinde bu çeşit riba
gerçekleşir. Ancak vadenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para
karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muamelelere ihtiyacı
nedeniyle özel nass (âyet hadis)larla meşrû kılınmıştır.
Şâfiî hukukçulara göre,
altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan
diğer dört maddede ise illet "yiyecek maddesi" olmalarıdır.
Asr-ı saadette ribâ
uygulaması örnekleri:
Altının altınla değisimi
eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı
verilen altın para, yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle
bir para ile altın zinet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla
mübadele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara
40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık faiz olur. Bunun aksine 10
dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.
Hayber'in fethinden sonra
Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir
gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca
yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne
anlatılınca;" Âltınlar ayrılmadan satın alınmaz" buyurdu (Müslim, Müsâkât,
17).
Gümüşün para birimi
dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan
ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de,
altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş
ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem
(gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit'in
naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit
ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir (Müslim, Müsâkat,
80; bkz. Ibn Mâce, Mukaddime,II).
BAŞA DÖN
Altın veya gümüş paranın
kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının
istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında
nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi
cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat
farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına
İslam'ın faiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.
Altın ve gümüş, biri
diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz.
Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: "Bu
maddelerin birbirleriyle mübadelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya
kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ'dan, yani ribâdan
korkuyorum" (Mâlik, Muvatta', Büyü', 33).
Hurmanın hurma ile
mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a) Hz. Peygamber'e ikram
etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah'ın elçisi bu hurmayı nereden
aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: "Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî
(s.a.s)'e yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine
sattım". Bunun üzerine Allah'ın elçisi şöyle buyurdu: Eyvah, eyvah! Ribânın
ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak
istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile
istediğin hurmayı satın al" (Buhâri, Vekâle,11). Buna göre, aynı cins misli
mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı
gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna razı değillerse, mübâdele
edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değisim yoluna
gidilmelidir.
Böylece faiz yasağının
amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak
noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
Islâm hukukçularının
çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın
satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak Imam Ebû
Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma
gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate
alınır. Satın alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım
akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim
etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı
itibariyle ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon
farkını faiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi
devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır.
Ibn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV,
24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu'r-Ruküd alâ Mesâili'n-Nuküd, Mecmuatu'r-Resâil,
II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510).
Ondokuzuncu yüzyılın
ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot
çıkarılmıştı. Bunlar onaltıncıve onyedinci yüzyıllarda bazı Avrupa
ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı
niteliğindedir. Onyedinci yüzyılda Ingiltere ve Isveçte resmî darphaneler
kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza
ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye
kullanınca, sarraflar teşkılatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da
saklamaya başladılar. Işte sarrafların emanet bırakanlara verdiği "Goldsmith's
notes" denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir
(Feridun Ergin, Iktisat, 560, 570).
Osmanlılarda, Ibraz
edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla,
karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana
gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar
arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir.
Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi faiz
sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kâime ile
ödenirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya
borçları ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi
emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan
mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın
muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi
olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan faiz
hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada,
itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels
ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf'a
göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde
felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın
veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon
farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında "kur
ayarlaması" olarak düşünülebilir.
BAŞA DÖN
RIBÂT
Ip, bağ, sağlam yapı,
kervansaray, ülke sınırı, sınırda nöbet beklemek. "Sınırda nöbet tutan"
anlamında "murâbıt" şeklinde de kullanılmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de bir
ayette, "savaş için bağlanıp (ribât) beslenen atlar" (el-Enfâl, 8/60) başka
bir ayette de, "sınırda düşmana karşı nöbet tutmak" (Alu Imrân, 3/200)
anlamında kullanılmaktadır. Hadis-i şeriflerde Allah yolunda savaşmak için
atların hazır tutulması anlamında kullanılmakla beraber (Ibn Mace, Cihad,
14, Edeb, 10; Ahmed b. Hanbel, I, 12, 395, VI, 458) daha çok nöbet tutmayı
ifade etmektedir.
Fıkıhçılar ribatı şöyle
tanımlamaktadırlar: "Ribât, müslümanları kâfirlere karşı korumak için
sınırlarda beklemektir. Sınır ise, halkının düşmandan korkusu olduğu her
yerdir. Ribât "ribâtul-Hayl" (at bağlamak)'dan gelmektedir. Süvarılerin
atlarını bağlayıp nöbet tutmaları olayından adını alan ribât, sınırlarda at
bulunsun bulunmasın nöbet tutmak için oluşturulmuş mekânların adı olmuştur (Ibn
Kudâme, el-Muğnî, VIII, 356).
Hadis-i Şerifler Allah
yolunda nöbet tutmanın faziletinin büyüklüğünü değişik şekillerde ifade
etmektedirler:
"Allah yolunda bir gece
nöbet (ribât) beklemek bir ay'ı oruç ve ibadetle geçirmekten daha
hayırlıdır. Ölürse dünyada yaptığı ameli ve rızkı devam eder. Kabır
azabından da emin olur" (Buhârî, Cihâd, 73; Müslim, Imare, 163; Nesaî, Cihad,
39).
"Allah yolunda sınırda bir
gün nöbet tutmak, dünya ve üzerinde bulunanlardan daha hayırlıdır" (Buhârî,
Cihad, 73).
"Allah yolunda düşmana
karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır.
Murabıtların ise, iyi amelleri kıyamet gününe kadar yazılmaya devam eder ve
bu kimseler kabır azabı konusunda emindirler" (Ebu Davud, Cihad, 15; Tirmizi,
Fedailul-Cihad,II).
"Iki göz vardır ki onlara
ateş değmez: "Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen
göz" (Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad, 12).
Ribât başlangıçta sadece
sınırda nöbet tutma işini ifade eden bir kavramken sonraları, bu işin
kurumlaşmasıyla daha yerleşik ve kapsamlı bir muhtevaya sahip olmuştur. Ilk
önceleri ribât cihada hazır halde bulundurulan atların (hayl) bağlandığı ve
ulakların binek değiştirdikleri ve konakladıkları yerlerin adıydı. Cihad
farızasını yerine getirmek, Islâm tebliğini diğer insanlara ulaştırmak ve bu
tebliğe direnen güçlerin tecavüz ve tehditlerinden Islâm yurdunu korumak
için sınırlarda düşmanı gözetlemek ve onun hareketlerini zamanında ve
süratli bir şekilde gerideki kuvvetlere bildirmek kaçınılmaz bir ihtiyaçtı.
Bunun için, Islâm devletinin tehlikeli sınırlarında müstahkem yapılar inşa
edildi. Bu mekanlar aynı zamanda düşman toprakları içerisinde harekâtta
bulunacak müfrezelerin de toplanma yerleriydi. Ayrıca bir düşman saldırısı
tehlikesi sözkonusu olduğu zaman çevredeki halk için ribâtlar bir sığınma
yerleriydi. Ribât, zamanla kendine has bir mimari üslûp kazandı. Karşılamış
olduğu ihtiyaca göre şekillenen ribâtlar, sağlam bir savunma suru ile
çevrelenmiş içinde silah ve erzak deposu, ahırı, mücahitler için hücreleri,
yüksekçe bir gözetleme ve işaret kulesini kapsayan mustehkem bir mevki
olarak inşa edilmekteydi. Ancak, ribâtlar her zaman böyle gelişmiş yapılar
şeklinde değildi. Bazı yerlerde tahkim edilmiş ve bir gözetleme kulesi
bulunan basit sınır karakollarıydılar. Eski coğrafyacılar tarafından sadece
Maveraünnehir'de on binden fazla ribat bulunduğu rivayet edilmektedir.
Düşman saldırısına karşı açık deniz sahillerinde de çok sayıda ribât vardı.
Buna göre Filistin ve Mağrib'e kadar bütün Kuzey Afrika sahilleri boyunca
birbirini görecek tarzda kuleleri olan ribâtlar bulunmaktaydı. Bu
ribatlardaki ateş kuleleri ile Sebte'den (Cebeli Tarık) Iskenderiye'ye bir
gece gibi kısa bir zamanda haber ulaştırılabildiği rivâyet edilmektedir. Öte
taraftan Sicilya ve Malta takım adalarında da ribâtlar vardı. Endelüs'te ise
hem sahil şeridi hem de kara hududu boyunca ribâtlar kurulmuştu.
BAŞA DÖN
Filistin sahillerindeki
ribâtlar müslüman esirlerin kurtarılmaları amacıyla da kullanılmışlardır.
Ribâtlardaki kulelerden yaklaşan hristiyan gemileri gözetlenir ve bunların
taşıdığı müslüman esirler halkın katılımıyla toplanan paralarla fidye
ödenerek kurtarılırlardı.
Ribâtların çoğu ribâtın
fazileti hakkında varid olan hadislere ittiba eden gönüllü müslümanlar
tarafından inşa edilmişlerdir. Aynı şekilde buralarda nöbet bekleyen
müfrezeler de gönüllülerden oluşmakta ve bunlara murâbitûn denilmekteydi.
Ancak, bu iş devleti idare edenlerin görevleri arasında bulunmakta olup,
ihtiyaç ölçüsünde ribât inşa etmek için gerekli faaliyetleri yürütüyorlardı.
Ribâtta zaman, nöbet, eğitim ve ibâdet ile geçirilmekteydi.
Tunus'ta bulunan ve
zamanımıza kadar varlığını koruyan Susa ribâtı, ribât kurumunun eski bütün
özelliklerini taşımakta olup, bir örnek teşkil etmektedir. Bu yapı, dört
tarafı duvarla çevrilmiş, köşelerde ve yanlarda kuleleri yükselen mustahkem
bir binadır. Tek giriş kapısına sahip olan ve içerdeki bir merdivenle orta
avlusuna inilen bu ribatın avlusu kapalı revaklar ve hücrelerle çevrilıdır.
Birinci katına iki merdivenle çıkılmakta ve avlusunun üç yönü hücrelerle
çevrili bulunmakta, dördüncü tarafta ise mescid yer almaktadır. Birinci
katın üzeri düz bir çatı ile örtülmüştür. 20 m. yükseklikteki işaret
kulesinin kapısı buraya açılmaktadır.
Ribâtların en parlak
dönemi IX. asırdır. XI. ve XII. asırlarda ribâtlar cihada yönelik
fonksiyonlarını kaybetmiş ve zamanın sadece zikir ve ibadetle geçirildiği
mekanlar (Tekke-Zaviye) haline getirilmişlerdir. Ancak, bu asırlarda
hristiyan Ispanya ile sıcak savaş halinde bulunan Mağrib bölgesinde ribâtlar
cihada yönelik görevlerini yerine getirmeye devam etmişlerdir. Bir kısım
ribâtlar, devletin yol güvenliğini ve kervanların konaklama ihtiyaçlarını
sağlamaya yönelik kurumlar haline dönüştüler ki bu yapılar bu
fonksiyonlarından dolayı kervansaray adını aldılar. Selçuklular dönemi,
kervansaray tipi ribâtların çokça inşa edildiği bir dönem olup,
Nizamülmülk'ün siyasetnâme adlı yapıtına göre devletin başlıca görevlerinden
biri de bu tür ammenin hizmetine yönelik yapılar inşa etmektir.
Kuzey Afrika'da XII.
asırdan sonra ribatlar yavaş yavaş bir şeyhin etrafında toplanan müridleri
barındıran tekkeler şeklini aldılar.
Ribât görevini yerine
getiren kimseler için kullanılan murabıt kelimesinin çoğulu olan "murabitün"
Mağrib'de kurulan ve temel öğesi cihâd farızasını yerine getirmek olan
devlete ad olmuştur. Abdullah b. Yaşın adındaki bir Islâm davetçisinin
Lamtuna Berberileri arasında tebliğ faaliyetinde bulunmuş ve gördüğü tepki
üzerine Aşağı Senegalda, Nijer nehrinde bulunan bir adaya sığınmış ve burada
Ribât adını verdiği bir tekke kurmuştu. Onun ısrarlı çalışmaları sonucu bu
ribât özellikle Lamtuna kabilesine mensup bin kadar savaşçı bir derviş
grubun merkezi haline geldi. Bu mücahidlerin, Abdullah b. Yaşın'e olan
bağlılıkları tamdı. Son derece cesur bu topluluk, murabitün olarak
adlandırıldı ve onların kurduğu devlet bu adla anıldı. Abdullah b. Yaşın'in
Sanhaca kabileleri arasında giriştiği yoğun tebliğ faaliyetleri semeresini
verdi ve ihtida eden büyük kitlelerin sarsılmaz lideri konumuna gelerek
askerî bir gücü eline geçirdi. Arkasından atadığı komutanlar ile fetih
hareketlerine girişti. Murâbıtlar verdikleri başarılı savaşlarla, devletin
hudutlarını Atlas Okyanusundan Tunusu ve oradan da Endelüs'e kadar
genişletmişler ve hristiyanlarla başarılı savaşlar yapmışlardı.
BAŞA DÖN
RİYA
İş, söz ve davranışlarda
gösterişe yer verme; bir iyiliği veya salih bir ameli Allah'ın rızasını
kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapma. Bu davranışta
bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.
Riya, insanlar arasında
manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Dünyaya âit
bu tür maddî ve manevî çıkarları elde etmek için, dinin insanlar tarafından
kutsal değerlere karşı beslenen bağlılık ve hürmet duygularının âlet
edilmesi, riyanın en kötü şeklidir. Bu tür davranışlar, hilekârlık ve
yalancılıktır. İnsan şeref ve haysiyetine hakarettir.
Riyakâr kişinin söz ve
davranışlarındaki samimiyetsizlikleri, diğer insanlar tarafından kısa
zamanda anlaşılır. Bunlara kimse güvenmez.
Riyanın her çeşidi
ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir
ahlâksızlıktır. Rasûlüllah Efendimiz; Muhakkak ki, sizin için en çok
korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır, " (Tirmizi, Hudut, 24) buyurmuştur.
İbadet, Allah için yapılır. Allah'ın rızası dışında bir amaçla; gösteriş
olarak ibadet yapmak, Allah rızasını ortadan kaldırır. Gösteriş için ve bir
çıkar düşüncesiyle Kur'ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek,
hacca gitmek, sadaka vermek, ibadetleri boşa çıkarır. Allah Teâlâ;
"Ey iman edenler!
Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah'a ve âhiret
gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa
çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan
bir kaya parçasının hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince
üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır"
(el-Bakara, 2/264) buyurmuştur. Şu halde, Allah'ın emrini ve rızasını
düşünerek değil de, dindar görünmek için ibadet etmek, âlim ve bilgili
desinler diye ilimle uğraşmak, cömert tanınmak için zekât ve sadaka vermek,
riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir.
Rasûlüllah şöyle buyurmuştur:
"Her kim duyulsun diye bir
iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye
bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya
çıkarır" (Müslim, Zühd, 38); "Şüphesiz riya şirktir" (İbn Mace, Fiten, 16).
,
Dünyevî menfaat söz konusu
olunca ameller boşa çıkar. Yine Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurur: "Gösteriş
için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah'a şirk koşmuştur"
(et-Tergib ve'r-Terhib, I, 32). Hadis-i Kudsî'de de Cenab-ı Allah şöyle
buyurur: "Ben ortakların ortaklığından en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş
yapar da, onda, benden başkasını ortak kılarsa onu da, o ortaklığını da terk
ederim" (Müslim, Zühd, 46).
Riya çok değişik
şekillerde yapılmakla birlikte, bunlarda ortak özellik, dindarlık veya
dürüstlük görüntüsü altında, insanlar arasında çıkar sağlamak, şan ve
şöhrete ulaşmak arzusudur. Sevmedikleri kişileri seviyormuş gibi görünen,
onlara yağ çeken, öven ve böylece menfaat sağlamaya çalışan riyakârlara da
bol bol rastlanır.
Allah'a ve insanlara karşı
samimi davranarak riyadan uzak durmak mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli
yapmak, Allah rızasını insanların övgüsü, isteği, yergisi, korkusu ve çıkar
düşüncesine tercih etmek müslümanın prensibidir.
BAŞA DÖN
RUH
İnsana hayat veren ve onu,
düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz
varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.
Rûh kavramının, insanın
yaşam ve var oluşuyla ilişkilendirilmiş bir şekilde tarih boyunca üzerinde
durulmuş, mahiyeti hakkında çeşitli açıklamalar getirilmiş ve tezler ileri
sürülmüştür. Ancak, rûhun madde dışı bir yapıya sahip olması onun
tanımlanmasını imkânsız kılmakta ve ileri sürülen görüşleri askıda
bırakmaktadır.
Bazılarına göre rûhlar
latif cisimlerdirler ve vücuttaki damarlar vasıtasıyla bedende dolaşan ve
ona hayatiyet kazandıran havaî varlıklardırlar. Pnevma denilen ve maddî
olarak düşünülen rûh, birçok felsefi ekole göre bedeni sadece ayakta tutan
hayat kuvvetinden ibaret sayılmayıp, bizzat nefsin kendisidir (Paul Janet-Gabriel
Seaille s, Metalib ve Mezahib, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul 1978, 145;
ayrıca bk. Ali et-Tehanevî, Keş-Şafu İstilahatı'l-funun, İstanbul 1984, I,
541). Bununla birlikte çok eskilerden beri, maddî özelliklerden tamamen
somutlanmış bir rûh kavramının varlığı değişik topluluk ve kültürlerce kabul
görmüştür. İnsanlık tarihi boyunca, cismanî cesetten farklı, onun içine
yerleşmiş maddesiz ve ölümsüz bir varlığın bulunduğuna inanılmıştır.
İnsanlık tarihinin belki
de ilk dönemlerine kadar uzanan ve insanları üzerinde düşündürmeye sevkeden
ruh kavramının doğuşunu ilk insanın Allah'dan vahiy alan bir peygamber
olmasıyla izah etmek mümkündür. Ruh, insanların vahiy çizgisinden sapmalar
gösterip, putperest yönelişlere meyletmeleriyle birlikte, değişik anlamları
içeren ve tapınma, korku, ümit gibi hisleri harekete geçiren bir doğa üstü
varlık haline geldi. İlkel puta tapıcılık dinlerinde, cansız, donuk
cisimlerden yapılan şekil verilmiş putlar veya kutsal sayılan diğer cansız
varlıklar, hareketsiz oldukları ve yerlerinden kımıldamaya güç
yettiremeyecekleri bilindiği halde onlara tapınılır ve onlardan isteklerde
bulunulurdu. Bu, çağdaş putperest toplumlarda devam eden bir davranış şekli
olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanların böyle bir yola sapmalarının
sebebi, tapındıkları bu cisimlerde ruhî bir kuvvetin ve yaptırım gücünün var
olduğuna inanılmasıdır.
BAŞA DÖN
Rûh konusunda tarih
boyunca temelde iki akım sürekli karşıt doktrinler geliştirerek
düşüncelerini ispatlamaya çalışmışlardır. Bunlardan biri, maddî âlemin
dışındâ maddesiz, manevî bir âlemin ve bu âleme mensup varlıkların
mevcudiyetini kabul edenlerin oluşturduğu grup; diğeri de madde dışında
başka bir varlığı tanımayan eski tabirle Maddiyyün denilen Materyalistlerin
oluşturduğu ekol. Ancak ruhun varlığını kabul eden din ve düşünceler, onun
tanımlanması ve mahiyeti hakkında birbirinden oldukça farklı anlayışlara
sahip olmuşlardır.
Eski Mısırlılarda ve
Çinlilerde ikili bir rûh inancı hâkimdi. Mısırlılar, ölümden sonra rûh
(soluk)'un birinin cesedin yanında kaldığına, tinsel (ruhî) olan diğerinin
de ölüler diyarına gittiğine inanmaktaydılar. Çinliler ise insanın ölümüyle
birlikte kaybolan bir rûh yanında, ölümden sonra da yaşayan ve kendisine
tapınılması gereken üstün bir rûhun (Hun) varlığına inanmaktaydılar.
Hintliler ise öldürdükleri düşman savaşçılarının sağ ellerini keserlerdi.
Böylece inançlarına göre ölüm sonrası yaşamlarında silah kullanmaları
engellenmiş olurdu.
Yunan felsefesinde rûh
kavramının içerdiği anlam, dönemlere ve felsefe akımlarına göre
değişiklikler göstermiştir. Epikuroscular ruhun beden gibi atomlardan
meydana geldiğini ileri sürerlerken, Platoncular ise, rûhu ilahlarla soy
birliğine sahip, madde ve cisimden soyut bir tözsel ilke olarak kabul
ediyorlardı. Batı felsefesinde rûh üzerindeki tartışmalar ortaçağ ve
sonrasında devam etmiştir.
Hristiyanlıktaki ruh
anlayışı, antik batının putperest etkisiyle vahiy gerçeğinden farklı bir
platforma oturtulmuştur. Meselâ, Allah bir rûh olarak telakki edilir ve
Ruhul-Kudüs (Cebrail), teslis inancının bir unsuru olarak Allah'a şirk
koşulur. Öte taraftan, İnsanlara ait rûhlar konusunda da birtakım gerçek
dışı ve mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır. Meselâ, İncil'de "Rûh, rüzgar
gibi, istediği yere eser. Rab ile birleşen onunla bir ruh olur" (bk. P.
Janet-G. Seailles, a.g.e., 148) denilmektedir.
Bazı dinlerde, ölümsüz
olan rûhların bir bedenden başka bir bedene geçtiğine inanılmaktadır. Rûh
göçü (tenasuh) adıyla anılan bu inanışa göre, ölen bir kimsenin rûhu tekrar
başka bir bedenle dünyaya döner ve bu sonsuza dek böylece sürüp gider. Hint
inançlarında yer etmiş olan bu düşünce eski Mısır'da da oldukça yaygındı.
Onlara göre, kötü rûhlar hayvan bedenlerine hulül ettirilerek iyileşip
iyileşmedikleri denenir, iyi rûhlar ise üç bin yıllık bir cennet yaşamından
sonra yeniden dünyaya dönerler. Cesedlerin mumyalanmasının sebebi, yeniden
dünya yaşamına dönecek olan rûhların kendi bedenlerini bulmalarını
sağlamaktır. Bu ilkel rûh göçü inancı günümüzde de kendisine taraftar
bulabilmekte ve bazı toplumlarda kitle inancı şeklinde varlığını
sürdürmektedir.
Eski batı toplumlarının
çoğu ruh göçü inancına sahip olmuşlardır. Antik Yunan filozoflarından
Pythagoras, ruh göçüne inanmakta, Platon ise bilginin önceki yaşamdan kalan
bir birikim olduğu iddiasını desteklemek için rûh göçünü delil olarak ileri
sürmekteydi. Rûh kavramı hakkında tarih öncesi devirlerden beri süregelmekte
olan ve her çağda üstüne yeni bir şeyler eklenen nazariyelerin birer hayal
ürünü ve vehimden ibaret olduğu bir gerçektir. (bk. Tenasüh mad.).
Allah Teâlâ, Hz. Adem'le
başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan
oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair
bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah'ın
peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur'ân-ı
Kerîm'de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen
hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun
hakikatini, Allah'ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok
cüz'i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.
BAŞA DÖN
Kur'ân-ı Kerim'de rûh
kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.
Allah Teâlâ, Hz. Âdem
(a.s)'ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan
üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde
yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir
insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce
balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra
şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O'dur" (es-Secde,
32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan
yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde
edin" demişti" (es-Sa'd, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının
aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim,
Kader, I ). İsa (a.s)'ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı
anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan
üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s)
bundan dolayı rûhullah (Allah'ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk.
Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III,
368).
Yine ruh kelimesi Cebrail
(a.s)'ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin"
terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur'ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail),
Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa'ya da açık
mucizeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile te'yid ettik" (el-Bakara, 2/87,
253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur'ân-ı açık bir Arapça lisanıyla
senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).
Bazı âyetlerde de rûh
kelimesi ile Allah, Teâlâ'nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah
meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl,
16/2; ayrıca bk. el-Mü'min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).
Dört âyette rûh, Allah
Teâlâ'nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü'min,
40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah'ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh
ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;
"Ey Muhammed! Sana ruhtan
sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O'nun bildiği bir iştir) size
ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu
üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu
âyette ruhtan Cebrail'in, İsa (a.s)'ın, Kur'ân'ın ve Hz. Ali (r.a)'a isnad
edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki
bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede
hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur'ân, Beyrut 1966, X,
323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi
müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan
bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan
bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah'tan başka
hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk.
Kurtubî, aynı yer).
Er-Râzî, ruhun;
mahiyetinin kadîm veya hadis (sonradan yaratılıp yaratılmadığı) olduğu,
cesedlerin ölümünden sonra bâki mi kaldığı, yoksa onunda fena mı bulduğu;
ruhun saadeti ve şekavetinin ne olduğu vb. açılarından öğrenilmek
istendiğini; Allah Teâlâ'nın da buna cevap olarak: "De ki ruh Rabbimin
emrindedir" mealindeki âyeti indirdiğini söylemektedir (er-Râzî, a.g.e., XXI,
37). Evet, ruhun yaradılışının Allah Teâlâ'nın en büyük fiillerinden biri
olduğunu ortaya koymakta; insanın, varlığı hakkında kesin bilgisi olmasına
rağmen, nefsinin hakikatını kavramaktan aciz olduğunu bildirmektedir (Kurtubî,
aynı yer).
Kelamcılar insan terimi
üzerinde dururlarken, insan olarak isimlendirilen şeyin cesed mi, ruh mu
yahut da her ikisi mi olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
İleri sürülen bir takım delillere göre, insan olarak isimlendirilen ve
muhatap alınan şeyin görünen bu cesed olmadığı; onun ölümüyle yaşamaya devam
eden ruhun insan olarak adlandırıldığı isbata çalışılmıştır. Nassların kesin
olarak ortaya koyduğu gibi ruh, cesedin ölümünden sonra yaşamaya devam
etmekte; ceza ve mükafat ile muhatap olmaktadır. Allah Teâlâ, Kur'ân-ı
Kerim'de "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar
diridirler; fakat siz farkında değilsiniz" (el-Bakara, 2/ 154)
buyurmaktadır.
BAŞA DÖN
Rasûlüllah (s.a.s);
Âllah'ın peygamberleri ölmezler. Onlar bir dünyadan ötekine nakledilirler"
ve "kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da Cehennem çukurlarından
bir çukurdur" buyurmaktadır. Bu ifadeler, insan olarak isimlendirilen
varlığın, cesedin ölümünden sonra da yaşamaya devam eden ruhun olduğuna
delalet etmektedir. Yani insan bu cesed ve kalıptan başka bir şeydir (Râzî,
a.g.e., XXI, 41).
Her ne kadar ruhun
mahiyeti, niteliği, fonksiyonları vb. yönlerinin insan bilgi ve idrakinin
ötesinde olduğu, bu âyete (el-İsra, 17/85) dayanılarak kabul edilmişse de;
bazı âlimler ruh hakkında konuşma hususunda bir sakınca görmemişler ve onu
izah etmeye çalışmışlardır. Alusî, ruhun ulvî (yüce), nuranî ve hayat sahibi
olan bir varlık olduğu görüşündedir. Ancak ona göre ruh, mahiyet itibariyle
duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bu, bir anlamda
suyun gül içinde dolaşması gibidir. O, ne hulûlü ve ne de ayrılmayı kabul
etmez. Bedende dolaştığı sürece ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir.
İbn Kayyım el-Cevziyye de aynı görüştedir.
Kur'ân-ı Kerim'de; "Rabbın,
Ademoğlunun sûlblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine
şahit tutarak; "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş, onlar da; "Evet
şahidiz, Sen bizim Rabbimizsin " diye cevap vermişlerdi. Bu kıyamet gününde,
'Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (el-A'raf, 7/172)
meâlindeki ayetin tefsirinde âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu
görüşler hakkındaki farklılıklar, Allah Teâlâ'nın, insanlara; bu soruyu
sormasının ne zaman, insanın yaradılışı ve gelişiminin hangi aşamasında ve
ne şekilde olduğu gibi konular çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Tirmizî'nin
naklettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Allah Teâlâ,
Adem'i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıyamet gününe kadar Allah
Teâlâ'nın onun zürriyetinden yaratacağı her insan onun sırtından
düşmüştür...” (İbn Kesîr, Hadislerle Kur'an-ı Kerim tefsiri, Terc. Bekir
Karlığa-Bedrettin Çetiner, İstanbul 1985, VII, 3135). Başka bir hadiste de
şöyle denilmektedir: "Allah Teâlâ Adem'in sülbünden Nu'man yani Arafat'ta
ahit almıştır. Onun sülbünden yarattığı her zürriyeti çıkarmış, önünde
yaymış, saçmış, onlarla doğrudan konuşup;
"Ben sizin Rabbiniz değil
miyim? demişti. Onlar şöyle demişlerdi: "Evet, biz buna şahidiz. " (İbn
Kesir, a. g. e. , VII, 3133).Müfessirler bu konuda deliller çerçevesinde
değişik görüşler ileri sürmüşlerse de, insanların Adem (a.s)'ın
yaradılışından sonra topluca yaratılmış oldukları, dolayısıyla "Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?" sorusuyla, ruhların muhatap olduğu sonucu da
çıkarılabilir. Nitekim Ubey b. Ka'b'dan gelen bir rivâyette o; "Rabbin
Ademoğullarının sülblerinden zürriyetlerini çıkarmış." âyeti hakkında şöyle
demiştir: "Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar ondan olacakların tamamını o
gün huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil
vermiş, sonra da onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak "Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştu... (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3136-3147).
Bu rivâyetten açıkça anlaşıldığı gibi, ruhların, anlayan, idrak eden ve
kelâma muhatap olup cevap verebilen kişilik kazanmış yapıda yaratılmış
oldukları kabul edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a) de bu konuda şöyle demiştir:
"İlim erbabı, ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah'ın onları konuşturup
şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir" (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3145).
Rasûlüllah (s.a.s)'den
nakledilen "Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar
kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar" (Buharî, Enbiya, I; Müslim, Birr,
159) hadis-i şerifi de ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğuna
işarettir (İbn Hacer el-Askalânî, Fethul-Bârî, Mısır 1959, VII, 179-180).
Bedrüddin el-Aynî, bu hadisi şerhederken şöyle demektedir:
BAŞA DÖN
"Bu delil, ruhların (cesed
için) araz olmadığını, onların cesetlerden önce mevcut olduklarını ve
cesedin yok olmasından sonra da var olmaya devam edeceklerini ortaya
koymaktadır" (Umdetul-Karî, Mısır 1972, XII, 371). Ruhların toplu olarak
yaratıldıkları ve sonra da cesedlere dağıtıldıkları söylenmektedir (a.g.e.,
aynı yer). Görüldüğü gibi alimler, bu konu ile alakâlı âyet ve hadislerin
tefsirinde ruhların bedenlerden önce toplu olarak bir defada yaratıldıkları,
Allah Teâlâ'nın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Sorusuna muhatab oldukları
ve sonra da insanın ana rahminde yaratılmasıyla cesedlere nefhedildikleri
sonucuna varmaktadırlar.
Ruhun anne karnındaki
cenine nefhedilmesi (üfürülmesi), insanın rahimde oluşumu ve gelişmesi
hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmiştir: "Şüphesiz sizden birinizin
teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir
müddette bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddette orada bir parça et haline
gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleşe; "Amelini, ecelini,
rızkını, Şakî ve sa'id olacağını yazması şeklinde dört kelime emrolunur.
Sonra da ona ruh üfürülür..." (Buhârî, Enbiya, I). Abdullah b. Mes'ud
(r.a)'dan rivayet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört
emirden önce zikredilerek rivayet edilmektedir (Müslim, Kader, I).
Ruhun ölümlülüğü ve
ölümsüzlüğü üzerinde de tartışmalar yapılmıştır. Ruh, ölümden sonra nerede
kalmaktadır? Her insanın ömrü, Allah tarafından takdir edilmiş olup, ne bir
artma ve ne de bir eksilmeye tabi tutulmaz. Allah'ın takdir etmiş olduğu
zaman dolunca, ya bir sebeb çerçevesinde ya da sebebsiz olarak insan ölür.
Yani, ölüm meleği (Azrail) tarafından ruh kabzolunur, bedenden geri alınır.
ölümden sonra ruhun kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı aleme
"Berzah alemi" denir. Berzah âlemi, dünya ile ahiret arasında bir geçiş
yeridir ve bu iki alemden de farklı olup, mahivetini ancak Allah Teâlâ
bilmektedir. Ancak, Berzah aleminde ceza ve mükafatın ruhlar üzerinde etkili
olacağını, "Kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem
çukurlarından bir şukurdur" (Tirmizi, Kıyâmet, 26) hadisi bildirmektedir.
Alimlerin çoğunluğuna göre
(ki doğru olan görüş budur), ruhlar beka (süreklilik) için yaratılmışlardır.
Ezeli değildirler; ancak, ebedidirler, ölen, insanın cesedidir. Ruhun
bedenden ayrıldıktan sonra, kıyamet gününde tekrar bedenine dönünceye kadar,
Allah'ın nimet ve azabına muhatap olacağı bir gerçektir.
Şehidlerle alakalı
(el-Bakara, 2/ 184) âyet buna delalet etmektedir. Yine Allah Teala; "Her
nefis ölümü tadacaktır" (Alû İmran, 3/185) buyurmaktadır. Nefsin ölümü
tatması, bedenin ölümü esnasında ölüm acısını hissetmesi, bedenden
ayrılırken acı duymasıdır. Tadmak için diri ve duyarlı olmak gerekmektedir.
Nefsin ölümü, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bedenden ayrılan ruh, içinde
kazandığı şekli bedensiz olarak sürdürür.
Bazı alimler; "Sûr'a
üflendi, göklerde ve yerde bulunanlar, korkudan düşüp bayıldılar. Ancak
Allah'ın dilediği müstesna" (ez-Zümer, 39/68) meâlindeki âyete dayanarak;
kıyamet gününde Allah'ın dilediği bazı kimseler hariç, yerde ve gökte
bulunanların hepsinin öleceğini söylemişlerdir. Bu "bayılmak" anlamındaki "sa'k"
kelimesini ölüm olarak değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu doğru
değildir. Çünkü Allah Teâlâ; "Orada (Cennette) ilk ölümden başka ölüm
tadmazlar" (ed-Duhan, 44/56) buyurmaktadır. Âyet, Cennet ehlinin, dünyada
öldükten sonra bir daha ölmeyeceklerini haber vermekte ve ruhun
ölümsüzlüğünü dile |