|
PAMUK KULLANMA VE ABDEST
Sürekli pamuk kullanmak
sağlığı olumsuz yönde etkilıyor, ne yapmamız gerekir? ·
Önce pamuk kullanmak
normal bir durum değildir, fıtrata aykırıdır; gerek yoksa kullanılmaması
iyidir. Akıntı, abdest tutulamayacak düzeyde olursa, pamuk kullanmak
müstehap olur. Dezenfekte edilmiş hidrofil pamuğun sağlıga zararlı olacağını
sanmıyorum. Yine de bir tabibe sormak gerekir. Zararlı olacağı bir
mütehassıs doktor söylerse, artık iki durum söz konusu olur:1. Akıntı zaman
zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar gelmediği
oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak gerekir. 2.
Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman bulamayacak
şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa
görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı bir abdestle
diledigi kadar namaz kılabilir: Ancak pamuk ya da tampon (kürsüf) zarar
vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı
pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz.
BAŞA DÖN
PAMUK KULLANMADAN
ABDEST:
Her namaz vakti namaz
abdesti almak şartı ile, hanımlar pamuk kullanmadan beş vakit abdestli
sayılmış olurlar mı? Böylece Kur'ân-ı Kerîm okuma, tutma ve camiye gitme
gibi şeyleri yapabilirler mi?
Abdesti bozan, önden ya da
arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır. Abdestli olduğu süre içerisinde böyle
bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de abdestli sayılır: Normal olan da,
gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu durumdaki bir kadın, beş vakit
namazın tamamını dahî, başka şeyle abdesti bozulmadıkça, kılabilir. Ancak
sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa, pamuk vs. kullanmak
sünnet veya müstehap olmuş
olur. Akıntı pamuk- la kesilebildiği takdirde abdesti bozulmuş olmaz.
Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var demektir;
BAŞA DÖN
PARA İLE MUKABELE OKUMAK
Ramazanda mukabele okuyup
para almak, eve erkek hocanın gelip teravih namazı kıldırması ve buna para
alması, yine eve erkek hocanın gelip mukabele okuması, para alması;
kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu parayı alanların %90'i
fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm okuma
karşılığında para almak haramdır, câiz değildir: Ibn Âbidîn alanın da
verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş
yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der. Bir erkeğin başka bir
erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da olabilir) bulunmayan
bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması haramdır.(163 Kadızâde,
Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara ev gibi bir yerde
namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda bu yolla
hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri Kur'ân
okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart
değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her
oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i
şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur'ân'ın ne
demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer
söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan
sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep
oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.
BAŞA DÖN
PARANIN
HIZLA DEĞER YİTİRDİĞİ ENFLASYONİST ORTAMDA KARZ-I HASEN SURETİYLE BORÇ VEREN
KİŞİ SATIN ALMA GÜCÜNDEKI PARAYI GERİ ALMAK İÇİN NE YAPMALIDIR?
İslam dini malum olduğu
üzere karz-ı hasene büyük ehemmiyet vermiştir. Peygamber (sav) şöyle
buyuruyor: "Bir kimse müslüman bir kardeşinin dünya sıkıntılarından bir
sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birisini
giderecektir. Bir kul, kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah Teala
onun yardımında olacaktır (müslim). Diğer bir hadiste şöyle buyuruyor: "Bir
kimse iki defa bir dirhem karz-ı hasen olarak verirse onun için bir sadaka
ecri vardır." (İbn Hıban).
Maalesef bu zamanda
hayırsever kimseler azaldığından karz-ı hasenin azalmasına vesile olduğu
gibi enflasyon daha da azalmasına sebebiyet vermiştir. Karz-ı hasen vermek
isteyen kimsenin mağdur olmaması ve bu kapının açık kalması için birkaç çare
düşünülebilir.
1- Karz-ı hasen vermek
isteyen kimsenin ödünç isteyene altın vermesi ve istirdad zamanında da altın
alması,
2- Borç isteyene
piyasadaki normal fiyatla ticari birkaç meta vermesi,
3- Sakıncası yoksa ithalat
ve ihracat ile meşgul olan veya dışarda çalışan kimse için döviz vermek ve
almak,
4- Ebu Yusuf'un kavline
göre hareket etmek. Yani mevcut paraların değerlerinde meydana gelecek
değişmeleri borçların ödenmesinde nazar-ı itibare almaktır (Resail-i İbn
Abidin).
Ancak, imam A'zam ve İmam
Muhammed bu görüşü kabul etmedikleri için ihtiyaten bundan sakınmak daha
iyidir.
BAŞA DÖN
PARDÖSÜ-ÇARSAF
Daha önce genişçe
anlattığımız üzere, kadınların evlerinden çıkarken "cilbâb" yani, hem
olabildiğince vücut hatlarını gizleyerek bütün bedenlerini, hem de süslü
elbiselerini örten üstlük, dışlık giymeleri gerekir. Bu Kur'ân'ın emridir.
Ancak bunun sabit bir şekli yoktur. Genellikle tefsir kitaplarında yapılan
tanımı daha çok bugünkü çarşafa yakındır. Ancak bazı tefsirlerdeki tanımı;
başı ve göğüslerle beraber omuzları örten genişçe başörtüsünü ve kolu olsa
dahi geniş, uzun ve sâde (süs unsuru taşımayan) pardösüvarı dışlıkları da
içine alır. Ancak kadının erkeğe ve özel elbiselerinde gayr-i müslim
kadınlara benzememesi de asıldır.
Buna göre:
a) Geniş olup kadının
vücut hatlarını belli etmeyen,
b) Erkek pardösülerini ve
gayr-i müslim kadınların özel kıyafetlerini andırmayan,
c) Kadının topuklarına
kadar ayaklarını, yenleri açılmayacak, şekilde kollarını örten,
d) Rengi, nakış ve
dikişleri ile çekicilik hedeflemeyen,
e) Üzerinden başın da yine
sâde, süssüz ve geniş bir üstlük başörtüsüyle örtüldügü abâye ya da
pardesüler de (Adına başka birşey de diyebilirsiniz) "Cilbâb" sayılabilir ve
kadının dış elbisesi olarak kullanılabilir. Koltuk altının açık olması zarar
vermez. Çünkü kolunu kaldırmasıyla görülen kısım, vücudu ya da iç elbiseleri
değil, pardesünün oraya gelen kısımıdır. Bu açıdan "çarsaf' belki de daha
olumsuzdur. ,Çünkü çarsaflı kadın kolunu kaldıracak olursa, kolunun çıplak
yerlerinin yada iç elbiselerinin görülmesi muhtemeldir. Ama çarsaf bu
olumsuzluğuna rağmen, Kur'an-ı Kerim'de istenen "cilbâb"a bazılarınca daha
uygun görülmüştür. Zirâ kadın zâten dışarıda çok gezmez, onun karargâhı
evinin içidir, zorunluluk olmadıkça dışarıda çalışmaz, elinde eşya taşımaz
ki, kolu açılacaktır. Üstelik kolları dahî kapatmakla vücut hatlarını âzamî
ölçüde gizlemis olur, istenen de budur... gibi bir espiri taşır.
BAŞA DÖN
PARFÜMDEN DOLAYI GUSÜL
Kullandığı kokunun erkek
tarafından duyulması halinde kadının gusül abdesti alması gerekeceği doğru
mudur?
Bilindiği gibi güzel koku
Rasûlüllah Efendimiz tarafından övülmüş ve hem kadının hem de erkeğin
kullanmaları tavsiye edilmiştir. Ancak kadının kullanacağı kokunun yabancı
erkekler üzerinde doğuracağı tepki hesaba katılarak, kadınların koku sürerek
çıkmaları yasaklanmıştır. Işin buraya kadar olan yönü ayrı bir konudur.
Zaten sağlam duygu ve karaktere sahip bir erkek, kendi karısınınyayâcağı
tahrik edici kokudan, başka erkeklerin uyarılmasını aslâ arzu etmeyeceği
gibi, edepli ve sağlam karakterli bir kadın da, yabancı erkekler için
tahrikkâr ve uyarıcı olmak istemeyecektir. Imdi bu konudaki bazı hadîs-i
şeriflerin mealleri söyledir:
1- "Bir kadın güzel
kokular sürünür ve kokusunu duysunlar diye erkeklerin yanından geçerse,
şöyle şöyle dir" (Tirmizîdeki ilâveye göre, yani zaniyedir) (Ebû Dâvûd,
teraccul 7; Tirmizi, edep No: 2787
2- "Kokulanarak mescide
çıkan bir kadının namazı, evine dönüp gusül için yıkandığı gibi yıkanmadıkça
kabul olmaz."( Ebû Dâvûd, teraccul 7)
3- "Kadın mescide gitmek
istediğinde, kokusundan cünüplükten yıkandığı gibi yıkansın."( E1 Hindi VI/415)
Ikinci ve üçüncü hadiselerin zahir (kelimelerinin) manalarına bakıldığında,
koku sürünerek camiye giden ya da gitmek isteyen kadının tam bir gusül
abdesti alması gerekeceği anlaşılır.( Azımâbâdi, Avnü'1-Mâbûd XI/231)
Halbuki yine hadis-i şeriflerden öğrenilen gusül sebebleri, (guslü farz
kılan haller) bellidir ve kokulanmak onlardan birisi değildir. Öyleyse bunu
ya Alî el-Kârî'nin dediği gibi anlamak ve: Koku bedeninin her tarafına
sürülmüşse her yerini yıkamalı, değilse, sürülen yerleri yıkar, demek lâzım,ya
da -Allahu a'lem- bunda bir mübâlaga vardır. Yani üstünü başını o kadar iyi
yıkamalı ki, âdetâ gusül yapmış gibi olmalı, diye anlamak lâzımdır. Ama
kokunun sonu itibariyle gusle sebep olacak durumlara götüreceğine, koku ile
onların hemen hemen aynı şeyler olduğuna da işaret olmalıdır. O zaman da bu
açıdan mübalağalı bir anlatım olmuş olur.
BAŞA DÖN
PARMAK VE GUSÜL
Erkeğin parmağı hanımının
fercine girerse, gusletmesi gerekir mi ?
Kadının fercine erkeğin
kamışından başka bir şey, mesela parmak, insan dışındaki canlıların kamışı,
odun, plastik âlet, yani yapay orgân sokulması halinde, seçkin görüşe göre,
kadın şehvet duymus, ya da bundan şehveti kastetmiş ise, yıkanması gerekir,
aksi halde gerekmez. (bk. Hanımlara Özel Ilmihal) Parmağın erkeğin parmağı
olması ile kadının kendi parmağı olması arasında fark yoktur.
BAŞA DÖN
PAZARLIK ETMEK
Malın fiyatı; satıcı ile
alıcının anlaşması sonucunda, yani pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak
helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veya
değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken
ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir. Abdullah b. Ömer,
pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını Peygamberimizin
yasakladığını söyler. (el-Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14). Malı alma
niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü şahıslara
zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli anlaşmalar
da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş: aldatma" denir ve
Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (el-Buhârî, Büyû, 64, Müslim, Büyû,
14).
BAŞA DÖN
PERUK KULLANMA:
Peygamberimiz (s.a.s.)
aynı biçimde, saçına insan saçı takan ve taktıran kadınlara da lânet
etmiştir. (Örnek olarak bk. Buhârî, libas 83, 85; Müslim, libas 115. ) Çünkü
bu da Allah'ın beğendigi yaratılışı bozma ve karşısındakini aldatmak
demektir. Islâm'da bunların her ikisi de yasaktır.
Kullanılan perukun, insan
saçından başka bir şeyden olması halinde câiz olacağı söylenmiştir. (Ibn
Âbidin VI/373.)Ancak peruku kadının bir başörtüsü gibi kullanması ayrı bir
olaydır. Çünkü kadının başını kapatma emri, saçının câzibesiyle ftneye sebep
olacağı içindir. Peruk ise bu câzibeyi çoğu zaman eksiltmez, tersine
artırır. Bu yüzden bu konunun iyi araştırılması gerekir. Yani kadının insan
saçından başka bir şeyden (ipek, yün sentetik elyaf vb.) peruk kullanması
câizdir. Ama başörtüsü yokken, dışarıda bununla gezebilir mi? Bize gezemez
gibi görünen bu konu iyi öğrenilmelidir. Çünkü bu günlerde başörtüsünü
yasaklayanlara karşı böyle bir çare düşünenler vardır.
PERUK SATMAK VE ONU TAKMAK
CAİZ MİDİR?
Peruk denilen takma saç,
insanın saçından yapılmış ie kesinlikle haramdır. Onu satmak, satın almak
haram olduğu gibi takmak da haramdır. Çünkü insan değerli bir varlıktır.
Mübtezel bir hale getirilip onun saçını veya herhangi bir uzvunu "zaruret
olmadıkça" satmak ve kullanmak haram olur. Peygamber (sav), Allah saçına
ekleyen ve eklemek isteyen kadınlara lanet etmiştir, buyuruyor (Mecma'u'l-Enhur).
Ancak peruk deve tüyünden,
naylondan veyahut sun'i herhangi başka bir şeyden yapılmışsa onu takmakta
beis yoktur. Hakkında hiç bir şey varid olmamıştır. Mesela: Adamın başı
keldir. Manzarası pek iyi görünmüyor. Çirkinliğini kapatmak için böyle sun'i
bir peruk takmakta ne sakınca vardır. Hadisin lanetlediği şey, kadının
saçına insan saçını eklemektir. Ama insan saçı olmazsa beis yoktur. Mesela
bir kadının saçı kısadır, saçına deve tüyünden ilave edip örgülerini
çoğaltırsa asla günah sayılmaz (Mecma'u'l-Enhur).
BAŞA DÖN
PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN BAZI SÜNNETLERİNİ BUGÜN
YAŞAYAMIYORUZ. BUNDAN NE ÖLÇÜDE SORUMLU OLURUZ? MESELÂ SAÇLARIMIZA
ZEYTİNYAĞI SÜRMEK, YA DA SÜRME ÇEKMEK GİBİ. BUGÜNÜN SANAYİ ZEYTİNYAĞI VE
ECZANELERDEKİ SÜRMEYLE BU SÜNNET YERİNE GETİRİLMİŞ OLUR MU?
Gerçekten de Allah Rasulü
Efendimiz (sav)'in: "Zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın, çünkü o mübarek
bir ağaçtandır" (Tirmizi, atime 43; Ibn Mace, at'ime 43; Darimi, at'ime 20)
buyurduğu sahih hadis kitaplarımızda geçmektedir. Bazı kitaplarda: "Çünkü o
hoş ve mübarektir... Çünkü onda yetmiş derde deva vardır, cüzzam da
bunlardan biridir." "Basura iyi gelir" (Hindî, Kenz, X/48) gibi ilaveler de
vardır. Sürme hakkında ise "Sürmenizin iyisi Ismid'den olandır. O gözü
cilalar, tüyü bitirir" (Ebu Davud, libas 13, Tip 14; Tirmizi, libas 22,23;
Ibn Mâce, tip 25) buyurulmuştur. Anlaşılacağı gibi, her ikisi de tibbî birer
tavsiye niteliğindedirler. Yani zevâid sünnetten sayılırlar. Bu yüzden
terkeden, eğer hafife alarak terkediyor değilse, günah işlemiş sayılmaz.
Sadece tibbî faydalarını düşünerek kullanan, tibbî faydasından yararlanmış
olur. Nitekim modern tıp, hem "ismid" denen taştan yapılan sürmenin göze
faydalarını, hem de zeytinyağının saç dibi hücrelerini ve cildi besleyici
özelliğini tesbit etmiş durumdadır. Bunları bir sünnet olarak düşünüp tatbik
edenler ise hem tıbbî faydalarından istifade ederler, hem de sünnet sevabı
alırlar.
Zeytinyağı tabi zeytinyağı
olduktan sonra modern sanayı tesislerinde yapılmış olması bir şey
değiştirmez. Sürmeye gelince, bugün bir kozmetik aksesuarı olarak
eczanelerde satılan sürmeler "ismid" olmadığı ve göze ve cilde faydadan çok
zarar verdiği için, ona aynı şeyi söyleyemeyiz. O safi bir süs aracıdır.
Sağlıga zararlı ise mekruhtur. Değilse niçin kullanıldığına bakılır: Eşi
için kullanmışsa müstehap olur (Al- lah'u a'lem).
BAŞA DÖN
PEYGAMBERİ
ZİYARET İÇİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE'DE SEKİZGÜN KALMAK İCAB EDER Mİ?
Peygamberi ziyaret için
Medine-i Münevvere'de sekizgün kalmak icab etmez. Ziyaret, bir defa Ravza-yı
Mutahhara'ya gidip Peygambere selam vermekle hasıl olur. Ancak Mescid-i
Nebevi (Peygamberin Mescidi) nin fazileti hakkında bir çok hadis varid
olmuştur. Ez cümle Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Mescidü'l-Haram
(Mekke-i Mükerreme'deki mescid) müstesna, şu mescidimde kılınan bir namaz
başka bir mescidde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır" (Buhari).
Bir başka hadiste de şöyle
buyuruyor: "Ara vermeden şu mescidimde kırk namaz kılan kimse için ateşten
ve azabdan beraet yazısı yazılır. Ve nifaktan da kurtulmuş olur" Ahmed bin
Hanbel, Taberani,Tirmizi). Demek ki kırk namaz (ki sekizgünün namazıdır) ın
fazileti meselesi Peygamberin ziyaretine değil, Mescid-i Nebevi'nin
ehemmiyetine ma'tuftur.
BAŞA DÖN
PEYGAMBERİMİZİN (A.S.)'IN GİYİM - KUSAM BİÇİMİ
Sonraları Hz. Ali'ye
giydirdigi "es-Sehâb= Bulut" adında bir sarığı vardı. Sarığın altından takke
(kalensuve) giyerdi. Takkeyi sarıksız, sarığı da takkesiz giydiği olurdu.
Sarık giydiği zaman ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı. Nitekim Müslim
"Sahih"inde ‚Amr b. Hurays'ten şunu nakleder: "Allah Resûlünü minberde,
başında siyah bir sarık varken gördüm. Sarığın iki ucunu iki omuzu arasına
sarkıtmıştı." Yine Müslim'in Câbir b. Abdillah'tan bir rivayeti de söyledir:
"Allah Resulü Mekke'ye, başında siyah bir sarık varken girdi."
Câbir hadisinde sarığın
sarkan ucunun (zü'abe) zikredilmemesi, Allah ve Resulü'nün onu her zaman
omuzları arasında sarkıtmadığını gösterir
"Mekke'ye girdiğinde
üzerinde harp levazımatı (ühbetü'1- kitâl) ve başında migferi vardı."
rivayetleri de vardır ki, bu da her yerde, oraya münasip şeyler giydiğini
gösterir.
Üstadımız Ebu'l-Abbas b.
Teymiyye (k.r.) sarığın sarkan ucu için çok ilginç bir şey anlatırdı:
"Allah Resulü bunu,
Medine'de rüyasında Rabbü'1-Izzet'i gördüğü gecenin sabahında uygulamıştı.
Rüyası şöyle idi:
"Allahü Tealâ bana, "Yâ
Muhammed, Mele-i A'lâ hangi konuda münakaşa ediyor biliyor musun?" diye
sordu. "Bilmiyorum" dedim. Bunun üzerine elini iki omuzum arasına koydu, ben
de yerle gök arasında olup bitenleri bildim."
Hadis Tirmizî'dedir.
Buhari'ye sorulduğunda sahih olduğunu söylemiştir.
Iste Allah Resulünün,
sarığının ucunu omuzları arasından sarkitması bu yüzdendir ve bu, cahillerin
dillerinin kabule yanasmadığı ilimler cümlesindendir. Ancak, sarığın ucunu
sarkıtma konusunda bu faydanın ondan başkası için geçerli olduğunu
sanmıyoruz.
Uzun gömlek (kamîs) giydi.
En çok sevdiği elbise de gömlekti. Gömleğinin yeni bileğine kadardı.
Cübbe ve yırtmaçlı kaftan
(ferrûc) ve ferâce giydi. Kapama tabir olunan) kaftan da giydi.
Seferde yenleri dar bir
cübbe giydi.
Peştemal(izar- fota) ve
üstlük (rida) giydi.
Vâkidî: "Ridâsının ve
hırkasının (bürd) (Ibnü'l-Kayyim el-Cevziyye'nin "Zâdü'l-me'âd" adlı
eserinin I/135-I47 arası çevirisidir.) ebadı, altı zira'a üç zira' ve bir
karış idi. Izân "Umman dokuması ve dört zira' bir karış uzunluğunda, iki
zira' bir karış genişliğinde idi." der. .
BAŞA DÖN
Kırmızı bir hulle (alt üst
takım) giydi. Hulle izâr ve ridâdan ibarettir ve ancak iki elbiseye birden
verilen isimdir. Fakat bu hullenin, başka renginin karısımadığı, sade
kırmızıdan olduğunu zannedenler yanılmışlardır. Bu "Kırmızı Hulle" diğer
Yemen hırkaları gibi kırmızı siyah çizgiler halinde dokunan iki Yemen
hırkasından ibarettir. Üzerinde kırmızı çizgilerin bulunması itibariyla bu
adla bilinmektedir. Yoksa sade kırmızı, son derece yasaklanmıştır.
Buhari'nin "Sahih'inde:
"Allah Resulü kırmızı
atkıları (Meyâsir) yasakladı." rivayeti vardır. Ebu Davud'un "Sünen"inde ise
şunlar mevcuttur:Abdullah b. Amr'dan: "Allah Resulü üzerimizde usfurla
kırmızıya boyanmış tek en bir örtü (rayta) gördü de, "Nedir bu üzerindeki
rayta?" dedi. Hoşlanmadığını yüzünden hemen anladım. Derhal aileme gittim.
Fırını yakmışlardı. Onu fırına atıverdim. Sonra ertesi gün geldiğimde Allah
Resulü, "Abdullah, o örtüyü ne yaptın?" dedi. Yaptığımı anlatınca, "Keşke
onu hanımlarından birine giydirseydin, çünkü onu kadınların giymesinde
mahzur yoktur" buyurdular." Müslim'in "Sahih"inde de yine aynı raviden şu
rivayet mevcuttur:
"Allah Resulü, üzerimde
usfurla boyanmış iki elbise gördü de "Bu, kâfirlerin elbiselerindendir,
bunları giyme" buyurdular.
Yine Müslim'in "Sahih"inde
Hz. Ali'den şu rivayet vardır:.
"Allah Resulü usfurla
boyanmış elbiseyi yasakladı." Usfurla ancak kırmızı boyanın yapılacağı
bilinen bir şeydir.
"Sünen'lerin birinde de şu
rivayet vardır:
Ashab bir seferde Allah
Resûlü ile beraber bulunuyordu. Develerinin üzerlerinde kırmızı yollu
elbiseler gördü de, "Bu kırmızının size hakim olmasını uygun görmüyorum"
buyurdu. Biz de Allah Resûlü'nün bu sözü üzerine öyle çabuk kalktık ki, bazı
develerimiz ürktü, hemen o elbiseleri onlardan soyup çıkardık. (Ebu Davud)
Kırmızı elbise, çuha ve
benzeri şeyler giymenin câiz olduğu tartışma götürür. Mekruh oluşu ise çok
kuvvetlidir. Artık nasıl olur da Allah Resulü'nün saf kırmızı giydiği
düşünülebilir? Halbuki Allah O'nu bundan kurtarmıştır. Allah'u a'lem bu
fikir, "Kırmızı Hulle" denen elbisesinin varlığından kaynaklanmaktadır.
Desenli ve sade aba
(dikdörtgen siyah elbise, hamîsa) giydi. Siyah elbise giydi.
Etegi simli atlasla (sündülüs)
geçilmiş kürk giydi. Imam Ahmed ve Ebu Davud, kendi senetleriyle Enes b.
Mâlik'ten yaptıkları nakilde şunu kaydederler:
"Rum Kralı, Allah Resulüne
ince atlastan uzun yenli bir kürk (mesteka) hediye etti. O da giydi.
Ellerinin açık kaldığını görür gibiyim."
el-Esma'î, "mesteka"ların
uzun yenli kürkler olduğunu söyler. el-Hattâbî: "Bu (mesteka), eteği ince
atlasla geçilmiş olanlara benzemeli; çünkü kürk ince atlastan olmaz" der.
Bir başka bölüm
Donlar (sirval) satın
aldı. Ifadenin zâhirine bakılırsa, giymek için satın almıştır. Bir çok
hadiste don giydiği nakledilmektedir. Sahabe de O'nun izniyle don
giymişlerdi.
Mest giydi.
"Tâsûme" adı verilen
ayakkabı giydi.
Yüzük taktı Ama yüzük sağ
elinde mi idi, yoksa sol elinde mi idi? Bu konudaki hadisler muhteliftir.
Ancak hepsinin senedi sahihdir. "Hûze" dedikleri çelik başlık(beyda-esk) ve
"zerdiyye" (örme zırh) giydi.
Uhud günü üstüste iki zırh
giydi.
BAŞA DÖN
Müslim'in "Sahih'indeki
bir rivayette: "Ebubekir'in kızı Esmâ, "Şu, Allah Resûlü'nün cübbesidir"
dedi ve yumuşak atlas ilaveli, Kisralarınki gibi taylasan cinsinden bir
cübbe çıkardı. Yırtmacının iki yanı atlasla şeritlenmişti. "Bu, ölünceye dek
Aişe'nin yanında idi" dedi. "O ölünce ben aldım. Allah Resûlü bunu giyerdi.
Biz bunu hastalar için yıkıyoruz ve bundan şifa umuyoruz."
Allah Resulü'nün iki yeşil
hırkası vardı. Siyah bir kısâsı (elbise), kırmızı keçe bir kısâsı bir de
tiftikten bir kısâsı vardı.
Gömleği pamuktandı; boyu
ve yenleri kısa idi. Kabarık bulutlar gibi bu geniş ve uzun yenlere gelince,
bunları ne O giydi, ne de kesinlikle sahâbeden birisi giydi. Bunlar O'nun
sünnetine muhaliftir ve câiz olmaları tartışma götürür. Çünkü bunlar
gösteriş cinsinden şeylerdir.
En çok sevdigi elbise,
uzun gömlek (kamîs) ve yol yol işlemeli hırka idi (Hibara). Bu sonuncusu,
bir nevi hırka olup, renginde kırmızılık vardır.
En çok sevdigi renk
beyazdı "En iyi elbiseniz budur, bunu giyin; ölülerinizi de bununla
kefenleyin" buyurdu.
Hz. Aişe'den gelen sahih
bir haber şöyledir:
"Aişe, keçe bir kisâ
(elbise) ve kaba bir izâr (peştemal) çıkardı ve: "Allah Resulü'nün ruhu, bu
iki elbisenin içinde iken kabzedildi" dedi."
Altın yüzük taktı; sonra
bunu attı ve altın yüzük kullanmayı yasakladı. Sonra da gümüş yüzük edindi
ve onu yasaklamadı. Fakat Ebu Davud'un rivayet ettiği ve: "Allah Resulü bir
takım şeyleri yasakladı" diye başlayıp, bunlar arasında "Sulta sahibi
olanlardan başkasının yüzük takması..."ni da ihtiva eden hadisin ne durumunu
biliyorum, ne de yönünü, Allahu alem.
Yüzüğünün taşını, el ayası
tarafında tutardı. Timizi, helâya girdiğinde yüzügünü çıkardığını zikreder
ve bu haberi sahih sayar. Ebû Davud ise münker görür.
Taylasan'a (sal) (Taylasan:
Alemi iki parmak genişliğinde uzun yollar olan bir kışlık elbise. (Ahmed
Davudoğlu 9/425) Basa ve boyna sarılan Sal (Develioğlu)) gelince, ne
kendisinin, ne de ashabında birinin giydiği hakkında herhangi bir nakil
vardır. Aksine Müslim'in "Sahih'inde, en-Nüvvâs b. Semân hadisi mevcuttur
ki, söyledir:
"Allah Resulü, Deccâl'ı
andı ve buyurdu ki, "Onunla beraber, üzerlerinde taylasanlar olan yetmiş bin
Isfahan Yahudisi de çıkacaktır."
Enes de, üzerlerinde
taylasanlar olan bir gurup görmüş ve
"Hayber Yahudilerine ne
kadar da benziyorlar" demiştir. Bu noktadan hareketle, ayrıca Ebu Davud'da
ve Hakim'in "Müstedrek' inde Ibni Ömer'den rivayet edilen, "Kim hangi kavme
benzerse onlardandır." hadis-i şerifi ile, Tnmizi'deki, "Bizden başka bir
kavme benzeyen bizden değildir." hadis-i şerifini de göz önünde bulundurarak
seleften ve haleften bazıları taylasan giymeyi mekruh saymışlardır.
"Hicret" hadisinde ifade
edilen, "Öğle sıcağında Allah Resûlü başörtüye bürünmüş olarak Ebubekir'e
geldi" meselesi ise, Allah Resûlü bunu ihtiyaca binaen o saatte korunmak
gayesiyle yapmıştır, şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa başörtü bağlamak O'nun
âdetinden değildi. Ancak Enes de Allah Resulü'nün başörtüyü çokça
kullandığını zikreder. Bu da, Allahu a'lem, sıcak ve benzeri şeylerden ötürü
ihtiyaca binaen yapılmış olmalıdır. Hem başörtü kullanmak; taylasan giymek
demek değildir.
Kendisinin ve ashabının
çoğunlukla giydikleri pamuklu dokumalardı. Yünden ve ketenden dokunanları da
giydikleri vardır.
BAŞA DÖN
Ebû Ishak el-Isfehânî,
Câbir b. Eyyûb'den sahih bir isnadla şunları zikreder:
"es-Salt b. Râsit,
üzerinde yünden mamul bir cübbe, bir izar ve bir de sarık olduğu halde
Muhammed b. Şirîn'in yanına girdi. Muhammed tiksintili bir ürperişle,
"Zannediyorum bir takım insanlar Meryem oğlu Isa giydi diye yün giyiyorlar.
Benim bizzat gördüğüm kimseler bana, Allah Resûlü'nün keten, pamuk ve yün
giydiğini anlattılar. Bizim peygamberimizin sünneti uyulmaya daha lâyıktır"
dedi.
Ibnü Şirîn'in bundan kastı
şu idi: Bazı gruplar yün giymenin daima başka şeyler giymekten efdal olduğu
görüşünü taşıyorlar ve onu diğerlerine tercih edip, başka şey giymeyi
kendilerine yasaklıyorlardı. Keza, elbise çesidi olarak tek bir tipi
yeğliyor, bir takım görünümleri, vaziyetleri ve şekilleri seçerek, onlardan
çıkmayı münker sayıyorlardı. Halbuki münker, onlara bağlı kalmak, onları
korumak ve onlardan ayrılmayı kabul etmemekti.
Doğrusu, yolların en
efdali, Allah Resulü'nün sünnet kıldığı, emrettiği, teşvik ettiği ve devamlı
üzerinde bulunduğu yoldur. O da: Bazen yünden, bazen pamuktan, bazan da
ketenden olmak üzere mümkün olanı giymesi şeklindeki uygulamasıdır.
Yemen hırkaları (Bürd-i
Yemânî) giydi. Yeşil hırka giydi.Cübbe, kaftan (kaba kapama), gömlek, don (sirval),
izâr, ridâ, mest ve ayakkabı giydi. Sarığının ucunu bazan arkadan sarkıttı,
bazan sarkıtmadı.
Sarığını çenesi altından
doladı.
Yeni bir elbiseye
kavuşunca, onu kendi adıyla söyler ve: "Ya Rab! Bu gömlegi, ya da ridâyi
veya sarığı bana Sen giydirdin. Senden bunun ve kendisi için yapıldığı şeyin
hayrını istiyorum. Bunun ve kendisi için yapıldığı şeyin şerrinden de Sana
sığınıyorum." derdi.
Gömleğini giydiği zaman
sağından başlardı.
Siyah tiftik giydi.
Nitekim Müslim "Sahih"inde "Hz.Aişe'den şunu nakleder: "Allah Resûlü,
üzerinde siyah tiftikten yollu bir aba (murtun murahhal) varken çıktı."
"Iki Sahih"te de
Katade'den şu rivayet vardır:
Enes'e Allah Resulü'nün en
çok sevdigi elbise hangisidir?" dedik. "Hibarâ"dır (Yemen malı bir nevi
hırka) cevabını verdi. Çünkü onların elbiselerinin çoğu Yemen
dokumalarındandı. Zira Yemen onlara yakındı.
Zaman zaman Şam'dan gelen
elbiseler, Mısırdan gelen ketenden mamul ve Kıptîler'in dokuduğu Kubatî gibi
elbiseler giydikleri de olmuştur.
Nesaî'nin "Sünen"inde Hz.
Aişe'nin Allah Resulü'ne yünden bir hırka yaptığı O da onu giydiği ve
terleyince yün kokusu duyduğundan çıkarıp attığı..." rivayeti mevcuttur. O
güzel kokuyu severdi.
BAŞA DÖN
Ebu Davud'un "Sünen'inde
Abdullah b. Abbas'ın: "Allah Resûlü'nün çok güzel bir hulle (takım izâr-ridâ)
ile gördüm." dediği, Nesai'nin "Sünen"inde Ebu Ramse'nin, "Allah Resulü'nü
üzerinde iki yeşil hırka varken hutbe irad ettiğini gördüm" dediği
nakledilir. "Yeşil Hırka" üzerinde yeşil çizgiler bulunandır. Tıpkı "Kırmızı
Hulle'nin kırmızı çizgili olduğu gibi... Binaenaleyh, bu "Kırmızı Hulle"den
sade kırmızıyı anlayanın, bu "Yeşil Hırka"dan da sade yeşili anlaması
gerekir. Halbuki bunu kimse söylememiştir.
Yastığı, içi hurma lifi
dolu bir deri idi. Binaenaleyh, Allah'ın mubah kıldığı giyecekleri,
yiyecekleri ve nikâhları zühd olsun, ibadet olsun diye kendilerine yasak
edenler ile, bunların tam karşısında, sadece lüks elbiseler giyen, sadece en
nefis yemekler yiyen, katı ve sert yiyecek ve giyecekleri, tekebbür ve
gururundan ötürü yemeyen ve giymeyen bir grup... Her iki tâifenin yolu da,
Allah Resulü'nün yoluna muhaliftir. Bu yüzdendir ki, seleften bazıları
elbisenin şöhrete varacak iki ucunu hoş görmezlerdi: En üstünü ve en
alçağını ..
"Sünen"de Ibni Ömer'in,
Allah Resulü'ne ref ettiği şu rivayet mevcuttur:
"Kim şöhret elbisesi
giyerse, Kıyamet Günü Allah ona horluk elbisesi giydirir, sonra da onun
içerisinde ateşe atılır." Bu, o kimsenin bununla kibir ve gurur
kastettiğindendir. Allah da bunun zıddıyla onu cezalandıracak ve
horlayacaktır. Tıpkı, elbisesini böbürlenmek için uzatanı yere batırıp,
orada Kıyamete dek çırpınmakla cezalandıracağı gibi...
"Iki Sahih"te Ibni Ömerin
şöyle dediği nakledilir: "Allah Resûlü buyurdular ki, Kim böbürlenerek
elbisesini sürütürse, Kıyamet Günü Allah ona (rahmetle) bakmaz."
es-Sünen'de yine ondan şu
rivayet mevcuttur: "Kim izârını, gömleğinin ve sarığının bir bölümünü,
kibirlenerek sarkıtırsa, Kıyamet Günü Allah ona (rahmetle) bakmaz..."
es-Sünen'de yine Ibni
Ömer'in şöyle dediği nakledilir: "Allah Resûlü'nün izâr için söyledigi, uzun
gömlekte de aynen geçerlidir." Adı elbiseler de bir yerde övülür, bir yerde
yerilir. Şöhret ve kibir için olduğu yerde yerilir. Tevazu ve alçak
gönüllülük için giyildiğinde de övülür. Nitekim yüksek elbiselerde
kibirlenme, övünme ve ululanma için giyildiğinde yerilir. Güzelleşme (tecemmül)
ve Allah'ın nimetine izhar için giyildiğinde de övülür. Müslim'in
"Sahih"inde Ibnü Mes'ud'un şöyle dediği nakledilir: "Allah Resulü buyurdular
ki, "Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca kibir bulunan, Cennet'e
giremeyecektir. Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman bulunan da,
Cehennem'e girmeyecektir." Bir adam, "Ey Allah'ın Resulü! Ben elbisemin
güzel olmasını, ayakkabımın güzel olmasını isterim. Bu da kibirden midir?"
dedi. "Hayır, Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, ancak büyüklenerek
hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir." buyurdular.
BAŞA DÖN
PEYGAMBERİN (SAV) CENAZE NAMAZI KILINMIŞ MIDIR? KILINMIŞ
İSE KILDIRAN KİMDİR?
Peygamberimizin cenaze
namazı kılınmıştır. Ancak müslümanların halifesi olmadığı için cemaat
halinde değil, münferiden kılınmıştır. Önce Hazret-i Ebubekir (ra)
Peygamberin huzuruna girerek cenaze namazını kıldı. Sonra sıra ile Hazret-i
Ömer (ra), arkasından Hazret-i Osman (ra) onun arkasından Hazret-i Talha,
sonra Hazret-i Zübeyr, sonra peyderpey müslümanlar namazı kılmışlardır.
BAŞA DÖN
PEYGAMBER (SAV)'İN TERAVİH NAMAZINI YALNIZ SEKİZ REK'AT
OLARAK KILDIRDIĞI SÖYLENİYOR. BİZ NEDEN YİRMİ REK'AT KILIYORUZ?
Teravih namazı sünnet-i
müekkededir. Azı iki çoğu yirmi rek'attır. Ancak Medine halkının Ömer b.
Adülazız'in zamanında otuz altı rek'at teravih namazı kıldığı rivayet
ediliyor.
Buhari şöyle rivayet
ediyor: Peygamber (sav) –Ramazan-ı şerifte- bir gece çıkıp namazı –teravih
namazını- kıldı. Birkaç kişi ona uyarak namaz kıldılar. Sabah olunca cemaat
durumu birbirine anlattı. Üçüncü gece cemaat daha fazlalaştı. Yine onlara
namaz kıldırdı. Dördüncü gece cemaat öyle çoğaldı ki camii onlara dar geldi.
Peygamber (sav) ise ancak
sabah namazına çıktı, namazı kıldırınca cemaata döndü ve kelime-i şehadeti
getirerek dedi ki : Durumunuzu biliyordum, ancak terravih namazı size farz
olacağından ve sizin de altından kalkamayacağınızdan korktum. Daha sonra
Peygamber (sav) cami'de teravih namazını kıldırmadan vefat etti. Çeşitli
Hadislerden anlaşıldığına göre Peygamber (sav) teravih namazını yalnız
sekizrek'at olarak kılmıştır. Fazlasını ne kılmış ne de emretmiştir. Buhari
Aişe'den şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sav) Ramazan-ı şerif'in içinde
ve dışında (nafile olarak) onbir rek'attan fazla kılmazdı. Dört rek'at namaz
kılardı. Ne kadar uzun ve güzel olduğunu sorma. Bir daha dört rek'at
kılardı. Ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra üç rek'at kılardı.
Müslümanlar o zaman
cami'de cemaat halinde teravih namazı kılmazlardı. Amma herkes evinde
kılmasına devam ediyordu. Bu durum Hazret-i Ömer'in Hilafetine kadar devam
etti. Hz. Ömer (ra) dağınık olarak Teravih namazını eda eden müslümanları
bir araya getirerek onlara bu namazı kıldırttı.
Abdurrahman b. Abdulkari
şöyle diyor: Ramazan-ı şerifin bir gecesinde Ömer b. Hattab'la birlikte
camiye gittim. Cemaat düzensiz bir halde namaz kılardı. Kimi tek başına,
kimi de birkaç kişi ile birlikte namaz kılardı. Bunun üzerine Ömer (ra)
bunlara iyi okuyan bir kimseye uymalarını emretti. Sonra başka bir gecede
kendisiyle birlikte çıktım. Cemaat, kndilerine ta'yin edilen imama
uymuşlardı. Bunun üzerine Ömer (ra) buyurdular ki: Bu, iyi bir bid'attır (Buhari).
Übey b. Ka'b'ın kıldırdığı
namazın kaç rek'at olduğu kesin değildir. Bazı rivayetlere göre sekiz,
bazılarına göre yirmidir. İmam Malık'in, Muvatta'da al-Saib b. Yezid'den
rivayet ettiğine göre on bir rek'at idi.. (Yani sekizrek'at teravih,
üçrek'at da vitirdi). Ubey her kıyamda ikiyüz ayet kadar okuyordu.
İmam Malık, Yezid b.
Huzayfa tarikiyle yine Saib'de Ubey'in kıldırdığı teravih namazının yirmi
rek'at olduğunu rivayet ediyor.
Hülasa Peygamber (sav)
yalnız sekizrek'at teravih namazı kılmıştır. Fazlasınıda emretmemiştir.
Ancak Hz. Ömer'in zamanında yirmi rek'at kılınmış ve ondan sonra böyle devam
etmiştir. Ömer'in yolu Peygamber'in yoludur. O peygamberin yoluna ters düşen
bir şeyi bilerek yapmazdı. Peygamber (sav): "Benim sünnetime ve benden sonra
gelen Hulefa-i Raşidin sünnetine yapışınız” buyurmuştur. Ancak bizim yirmi
rek'at kılmamız şart değildir. Yalnız iki rek'at kılmak caiz olduğu gibi
yirmi rek'at da caizdir.
BAŞA DÖN
PEYGAMBERLERİNE İMAN
Peygamberler, Allah'ın
insanlar arasından seçtigi ve özel olarak egitip yetiştirdigi seçkin
insanlar ve elçilerdir. Peygamberlik çalışmakla elde edilecek bir makam
değildir. Onlar eylemlerinin çoğunu Allah'ın emri ve özel mesajı (vahiy) ile
yaparlar. Bir insan olarak kendiliklerinden yaptıkları işlerde yanıldıkları,
ya da işin en doğrusuna isabet edemedikleri olursa, bunu Allah (c:c.)
kendilerine derhal bildirir ve onlara mutlaka en doğru olanı yaptırır.
Peygamberlerin bütün
yaptıkları Allah tarafından kontrol edilip düzeltildiği için, onların bütün
hayatları din adına birer örnek haline gelmiş ve dinin canlı misalini
oluşturmuştur.
Ilk insan, aynı zamanda
ilk peygamber olan Hz. Adem(a.s.)'dir. Son Peygamber ise Hz. Muhammed
(s:a.s.)'dir. Bu ikisi arasında sayıları yüzbinleri aşkın peygamber
gönderilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm, bunların hepsinin isimlerinin bize
bildirilmediğini haber verdiği için, bizim onların sayılarını öğrenip ona
inanmamız şart değildir. Sadece peygamber olarak gönderilen her insanın
Allah'ın elçisi olduğunu söyler ve öyle inanırız.
Bazı peygamberlerin
isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmekte ve hayat hikâyelerinden bölümler
verilmektedir. Onları da anlatıldığı gibi kabul eder ve inanırız. Kur'ân'da
isimleri zikredilen peygamberler şunlardır:
Âdem, Idris, Nûh, Hûd,
Sâlih, Lût, Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd,
Süleyman, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, Ilyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, Isâ ve
Muhammed (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun).
BAŞA DÖN
Bütün peygamberler Allah
tarafından gönderildiği için hepsi aynı temel inanç esaslarını getirmiş ve
öğretmişlerdir. Hepsinin öncelikle yaptıkları iş; "Tevhid" e, yani yalnız
Allah'a inanıp O'nun dışındaki ilâhları inkâra çağırmak olmuştur. Onların
hepsi bu işi yapmış ve insanları canlı veya cansız ilâhlara kul olmaktan
kurtarmaya, yani özgürlüğe çağırmıştır.
Peygamberler,
peygamberliklerini mûcizelerle isbatlarlar. Mûcize; peygamberlerin, Allah'ın
gücüne dayanarak başkalarının yapamayacağı harika işler yapmalarıdır. Allah
her peygambere özellikle kendi zamanında çok ileri giden bilim ve tekniğe
göre bir mûcize vermiştir. Meselâ Hz. Mûsâ zamanında sihirbazlık çok
gelişmiş ve Allah ona mûcize olarak sihirleri boşa çıkaran bir asa (baston)
vermiş, Hz. Isâ zamanında tıp çok ilerlemiş, Allah da ona mûcize olarak
körleri gördürme, alaca hastalığını iyileştirme, hattâ ölüyü diriltme
kabiliyeti vermiş Hz. Muhammed zamanında da edebiyat çok ilerlemis, Allah da
ona mûcize olarak Kur'ân-ı Kerim'i göndermiştir. Öyle ki, en büyük
edebiyatçılar bile onun en küçük sûresine dahi benzer bir metin
yazamamışlardır. Önceki peygamberlerin, peygamberlikleri gibi mûcizeleri de
geçici iken, Hz. Muhammed'in en büyük mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerîm'in
mûcizeliği de onun peygamberliği gibi süreklidir. Peygamberlere verilen
mûcizeler böyle birer taneden ibaret değildir. Onlar her istendiğinde
Allah'ın yardımıyla mûcize gösterebilirlerdi. Meselâ, Hz. Muhammed'in daha
yüzlerce mûcizesi vardır.
Peygamberleri diğer
insanlardan ayıran bazı özellikler vardır:
a) Onlar Allah tarafından
yetiştirilir ve terbiye edilirler, insanlar ise akılları ve çabalarıyla
bilgi edinirler,
b) Peygamberlerin gayesi
Allah'ın emirlerinin yerine getirilmesidir, insanlar ise bilgi ve
becerileriyle başka şeyler, meselâ şöhret isteyebilirler,
c) Peygamberler Allah'tan
getirip öğrettiklerini kendi hayatlarında tastamam yaşayan insanlardır.
Peygamberler hiç yalan
söylemeyen, yaratılıştan, üstün anlayış ve ahlâk üzere olan, son derece
güvenilen, hiç günah işlemeyen ve Allah'tan aldıkları bilgileri tastamam
insanlara aktaran ve ulaştıran insanlardır. (Ismet, emanet, fetanet, sıdk,
tebliğ)
Peygamberler'in
peygamberlikleri arasında bir fark yoktur, hepsini peygamber olarak kabul
eder ve inanırız. Ancak yerine getirdikleri görev bakımından aralarında
derece farkı vardır ve Hz. Muhammed, hem bütün peygamberlerin hem de bütün
insanların en üstünüdür. Ondan sonra diğer peygamberler, sonra büyük
melekler, sonra diğer insanların iyileri, sonra da diğer melekler gelir.
BAŞA DÖN
Hz. Muhammed son
peygamberdir. Peygamberlik zinciri onunla tamamlanmıştır. Onun getirdiği din
bütün insanlığa gelmiş son dindir. Artık ne başka peygamber, ne de başka din
gelecektir. O, cinlerin de peygamberidir. Halbuki, ondan önceki peygamberler
belli bölgelere ve belli milletlere gönderilen ve getirdikleri din, dünyada
bulunan herkesi ilgilendirmeyen peygamberlerdi.
Hz. Isâ Allah'ın büyük
peygamberlerinden biridir ve Hz. Adem'in topraktan yaratıldığı gibi, o da
Babasız olarak Allah'ın dilemesiyle Hz. Meryem'den doğmuştur. Annesi de
iffetli bir kadındır. O, -hâşâ- hiristiyanların dediği gibi Allah'ın oğlu
değildir. Onların iddia ettikleri gibi öldürülüp çarmıha gerilmemiştir.
Allah onu öldürüp kendi katına çıkardığını haber vermektedir. Indirilişi
nasıl olacaktır, bilmiyoruz ama, sonra da dünyaya indirilecektir.
Aklımıza, peygamberlerin
gönderilmesine ne lüzum vardı? diye bir soru takılabilir. Aslında
bunu,.Allah'ın büyük bir lûtfu ve iyıliği saymamız gerektiğini
hatırlamalıyız. Sonra:
l. Insanlar hem dünyaları,
hem de sonları için, kendi çıkarlarına ve faydalarına olan şeyleri sırf
akıllarıyla bulamazlar. Bunu çok basit konularda bile insanların, çok
değişik şeyler düşündüklerinden anlıyoruz. Işte peygamberler akılların
çözemediği ya dâ çözmekte zorluk çektigi noktalarda, Allah'ın öğretmesiyle
insanlara rehberlik yaparlar.
2. Daha önce muazzam bir
makineye benzettiğimiz insanların, nasıl hareket etmeleri gerektiğini
bildiren broşürler durumundaki kitapların anlaşılmalarını sağlar ve deyim
yerinde ise, bu konuda bir teknisyen görevi yaparlar.
3. Allah'ın gönderdiği
emirlerin canlı bir uygulayıcısı olmakla, yanlış anlayış ve uygulamalara yer
bırakmazlar.
Bütün bunları Allah bizzat
kendisi yapsaydı, doğru ve eğriyi herkese kendisi söyleseydi de, bir takım
insanları peygamber yapmasaydı ne olurdu? diye de düşünülebilir. Buna cevap
olarak denilebilir ki, o zaman herkes Allah'ı duyularıyla hisseder ve
algılardı. Böyle algılanan bir şeyin, meselâ Güneşin olup olmadığı konusunda
tartışmaya girmek anlamsız olduğu gibi, onun varlığını kabul etmenin de
hiçbir özelliği olmazdı, kimse güneş vardır dediği için bir değer kazanmış
olmaz. Allah da herkesle konuşsaydı, inanma-inkâr etme mücadelesi olmazdı.
Kısaca imtihan, özelliğini kaybederdi. Dolayısı ile Cennet ve Cehennem
anlamsızlaşırdı.
BAŞA DÖN
PEYNİR
MAYASI VE İTHAL PEYNİRLER
Dış ülkelerden peynir
ithal ediliyor. Bu peynirlere domuz yavrularının mayası katıldığı
söyleniyor. Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır. "Başkalaşım" var diye
yiyebilirmiyiz?
Islâm ümmeti domuz etinin
her parçasının haram olduğunda ittifak etmiştir. (Ibnü'l-Arabî, Ahkâm I/54)
Dolayısı ile domuzdan bir şeyin karıştığı bilinen hiçbir şey yenmez, ya da
içilmez. Ancak pis olmayan kimyevî maddelerden elde edilen, ya da ehli
kitabın (Yahudi ve hiristiyanların) boğazladığı eti yenen hayvan
yavrularının kursaklarından yapılan maya ile mayaladıkları eti yenen hayvan
sütünün peyniri yenebilir. Hatta Hz. Ömer'e ölmüş hayvan (meyte) kursağı
mayası katılarak yapılan peynirin durumunu sorduklarında : "Siz Bismillah
deyip yiyin" demiştir. (Ibn Kudâme, el-Mugnî VNI/6l2; Kal'acî, Mevsü'atü-fıkhı
Ömer 616 ) Aynı kaynakta vaktiyle müslümanların, mecûsilerin yaptığı
peynirleri de yedikleri anlaşılıyor. Ebu Hanife de ölü (meyte) yavrunun
mayasının temiz olduğu kanaatindedir. Ancak Şafiî "Meyte (ölü hayvan) size
haram kılındı" (K. Bakara (2) 173) ayetinin şumûlüne bakarak bu tür
mayaların pis olduğunu söyler. (Her iki görüş için bk. Kurtubî I/220)
Gerçi; Rasulûllah
Efendimizin (s.a.) ve ardından gelen müslümanların Acem diyarından gelen
peynirleri yedikleri, halbuki mecusî olan bu acemlerin kestiklerinin meyte
(ölü) olduğu, buna rağmen ilk müslümanların yedikleri peynirlerin mayasının
boğazlanmış ya da meyte olan hayvan kursağından kurutulduğuna aldırmadıkları
rivayeti vardır (Bk. Kurtubi I/221). Ancak bu iki şekilde izah edilmiştir.
Bir: Peynir yapılan süte katılan kursak mayası, peynire oranla çok azdır. Bu
kadar az bir pislik ise "çok sıvı" içerisinde bağışlanmıştır. Ya da bu
İslam'ın ilk yıllarında olan bir durumdur. Yoksa sahabenin, Acem Diyarından
gelen peynirleri yediklerini kimse söyleyemez. Çünkü peynir Arapların gıda
maddelerinden değildi. Müslümanlar Acem beldelerini fetihle bunu öğrendiler.
Binaenaleyh, Rasulüllah'ın (sa) ve sahabenin değil Acemlerden gelen ve
onların boğazladıkları hayvanların mayalarıyla yapılmış peynirleri
yediklerini, herhangi bir peynir yediklerini dahi söyleyemeyiz. (agk;
Kurtubi böyle diyor ama Ibnü'l-Kayyim Rasülullah'a (s.a) Tebük'te peynir
taktim edildiğini onun da bir bıçak isteyip besmele ile kesip yediğini
kaydeder. (Zâdü'1-me'ad IV/296. Terc. V/28) Sahebenin de Irak ve Şam'da
yediklerini söyler. (agk))
BAŞA DÖN
Hatta Ebu Ömer:
"Putperestlerin, mecusilerin ve diğer kitapsızların boğazladıkları dışındaki
yemekleri yenir. Peynir şeri boğazlamaya ihtiyaç duyurur, çünkü o kursaktan
yapılan maya ile mayalanır" der. (agk.)
Keza bir başka rivayette
de Hz. Ömer; ehli kitabın yaptığından başka peynirlerin yenmemesini, çünkü
peynirin kuzu kursağıyla mayalandığını, onun da ancak ehli kitabın ya da
müslümanın kesmesiyle temiz olacağını, başkası keserse pis sayılacağını
söyler. (Kal'acî, agk. (Beyhakî, Sünen X/6; Nevevî, Mecmû. IX/96'dan))
Netice olarak :
1. Domuz mayasından olduğu
bilinen peynir yenmez.
2. Yahudi ve
Hiristiyanların dinlerine uygun olarak boğazladıkları eti yenen hayvan
kursaklarıyla, ya da pis olmayan kimyasal maddelerle mayalanan peynirler
yenebilir. (Ibn Abbas'ın görüşü de budur. bk. Kal'acı, Mevsûatü fıkhı A.b.
Abbas I/306 (Abdurrezzâk IV/547; Nevevî, Mecmû IX/70'ten)) Ancak özellikle
gıda konusunda müslümanlar titiz davranmalı ve başkalarına bağımlı
olmamalıdırlar. İç alemleri (letaifleri) ancak bu sayede duyarlı olabilir.
3. Eti yenen hayvanların
meytelerinden (boğazlanmadan ölenlerinden) alınan maya ile yapılan peynirler
de Imam Azam'a göre temizdir, Imam Şafiî'ye göre ise pistir.
4. Içerisine çözücü olarak
alkol katılan sun'i peynir mayaları da şuruplar hükmünde olduğundan
Hanefilere göre (Allah'u a'lem) kullanılabilirler. Tâ müslümanlar bunun
alternatifini buluncaya dek.
BAŞA DÖN
PİSLİKLER VE TEMİZLEME YOLLARI
Temizliği ve temizlenmeyi
kanunlaştıran, İslâm'dan başka bir sistem tanımıyoruz. Islâm, temizliği
bütün ibadetlerin şartı saymış ve temizliğin imandan olduğunu söylemiştir.
Bu gün sadece teknikte gelişen Avrupa bile, daha çok yakın zamana kadar, ne
helâ, ne de hamam tanıyordu. Avrupa'nın bazı şehirlerinde, kenarlarında
evler bulunan yolların üzerine konan trafik işaretlerinden biri de, ters
çevrilmiş kova idi. Bu "dikkat! camdan pislik boşaltabilirler" anlamını
veriyordu. Onlar birçok şey gibi, hamamı da müslümanlardan öğrendiler. O
aralarda bize rehavet çöktü. Bildiğimizi de unuttuk. Sonra geri kalışımızın,
Islâm'dan olduğunu zannettik. İslam'ın önce bizi, bütün dünyada öne
geçirdiğini düşünmedik. Nankörlük de ettik.
Islâm'da pislikler hakikî
ve hükmî, yani gerçekten ve hükmen olmak üzere ikiye ayrılır. Hakîkîlerin
neler olduğunu ileride görecegiz. Hükmen olan ise, abdestsizlık ve cünüplük
halıdır. Yani ibadet yapmak isteyen insanın, yıkanmak ve abdest almak
suretiyle, sanki manevî pisliklerden de temizlenmesi istenmiştir.
PİS OLAN BİR YERDE HAPSEDİLEN KİMSE TEMİZ BİR SERGİ BULAMAZSA NAMAZINI NASIL
KILACAKTIR?
Müteneccis bir yerde
hapsedilen kimse dinen temiz sayılan bir sergi bulamazsa namazını kılmaz,
terkeder, bilahare kaza eder. Yalnız Şafii mezhebinde göre vaktin hürmeti
için namaz kılar, bilhare namazını iade eder.
BAŞA
DÖN
PİYANGO BİLETİ ALMAK CAİZ MİDİR?
Piyango, kumarın bir
çeşidi olduğundan, piyango biletini alıp oynamak kesinlikle dinen haramdır.
Onun yoluyla kazanılan mal da gayr-i meşru'dur. Cahiliyye döneminde piyango
kumarına benzer bir kumar vardı. Şöyle ki: Kumar oynayanların onbir tane
okları vardı. 1-Fesben üzerine bir işaret. 2-Tev'em üzerine iki işaret, 3-Rakib
üzerine üç işaret, 4-Hils üzerine dört işaret, 5-Nafis üzerine beş işaret,
6-Müsbil üzerine altı işaret 7-Mu'alla üzerine yedi işaret .Bir işaret birer
paya işaret ediyordu.Kalan dört okun üzerinde ise işaret yoktu.Bunlar da;
musaddar,muzaaf ,menih ve sefih'tir.Oynayanlar bunları boş torbaya kor ve
karıştırırlardı,sonra her ikisi birer ok çekerdi,ok üzerindeki işarete göre
pay alırdı.Üzerine işaret olanı çıkmasa üzerine oynadıkları şeyin parasını
oyuncu verirdi.
BAŞA DÖN
PSIKO-SOSYAL
AÇIDAN AVRUPA TOPLULUGU
Örf ve adet bir toplumun
kültür birikimi ve ruh yapısından kaynaklanan yazılı olmayan hukuk
anlayışıdır. Bir bakıma ruh yapısında, şahsiyette, onurda tek kelimeyle
manevî varlıkta bağımsızlığı ve sağlamlığı ifade eder. Müslümanın en ufak
detaylarda dahi başkalarını taklid etmemesi, başkalarına benzememesi
istenmiş ve "Kim kime henzerse ondandır"(Ebu Davud, libâs; Müsned, N/50),
"Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir"(E1-Hafâcî, Nesîmu'r-Riyâz, I/590)
buyurulmuştur. Bu gerçek Avrupa Toplulugunun esasını teskil eden ve az önce
işaret edilen Roma Antlasmasının daha başında Fransizca ‚Commünaute' (Almancasi
gemeinschaft) teriminin ihtiva ettiği "Gerçekten sevenler arasındaki
ortaklık" manasında da görülüyor olmalıdır: Al-i Imran Suresi 118. Ayet-i
Kerimesi Müslümanlar için hukukî olduğu kadar psikolojik bir kurali da
bildirir: "Ey iman edenler, kendinizden başkasını sirdas edinmeyin. Onlar
size kötülük ve fesat yapmada hiç fırsat kaçırmazlar. Size sıkıntı verecek
şeyleri isterler. Kin ve nefretleri ağızlarından tasmaktadır. Içlerinde
gizledikleri ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer
anlarsanız." Bu ayetin açıklaması sadedinde tefsirciler iki ilginç hadis de
naklederler:
"Müşriklerin ateşiyle
aydınlanmayın"(Nesâî, zinet 51; Müsned, N/99). "Müşriklerle beraber (aynı
iskân bölgesinde) oturmayın ve onlarla bir arada bulunmayın. Kim onlarla bir
arada bulunursa bizden değildir"(Tirniizi, siyar 42; Hakim, el-Miüstedrek,
N/141-142; Beyhakî, sünen,(K.)IX/142). Birinci hadisin anlamı için: Yani
işlerinizde müşriklere danışmayın, onlarla aynı bölgede oturmayın, onların
olduğu yerden hicret edin (bk. Ibn Kesir, age) gibi şeyler söylenmiştir. Ama
ihtiva ettiği kelimelerin karakterine bakılırsa bundan, başka manalar
anlamak da mümkündür. Enerji ve silah konusunda müşriklere bağımlı olmayın,
onların inayetine muhtaç bulunmayın gibi. Bunu destekleyen başka hadis-i
seritler de vardır: "Biz müşriklerden hiçbir şey kabul etmeyiz." "Biz bir
müşrikten yardım talep etmeyiz"(Suyuti, el-Câmi'us-sağîr (Feyzu'1-Kadîr ile)
N/550).
BAŞA DÖN
"Her kim (bir rivayette,
hangi müslüman) (Ibnü'l-esîr, en-Nihaye, V/125) müşriklerin arasında
oturursa ben ondan beriyim. Dediler ki, o da niçin, ya Rasûlüllah?
Buyurdular ki, müslümanla müşriğin ateşleri birbirini görmez"(Ebu Davud,
cihad 9; Tirniizi, siyer 42; Taberanî, kebir, N/343 H. 2264; Nesâi, kasâme
45). Üstü kapalı bu son ifade, hadis sarıhlerini, bununla ilgili şu
yorumları yapmaya sevketmiştir: l.) "Nâr" (yani ateş) aydınlıktan ve
ışıktan, o da görüş ve fikirden kinayedir. Buna göre mana şöyle olur:
Müslüman ile müşrik, birbirlerinin görüşü doğrultusunda hareket etmezler,
müslüman böyle davranmamalıdır(bk. Ibnü'1-Esir, en-Nihâye, V/125). 2.)
Müslümanla müşrik, biri diğerinin ateşini görecek şekilde yan yana
bulunmazlar (agk.). Allah (cc) İslam'ın ve küfrün diyarlarını ayırmıştır.
Artık bir müslümanın küffar diyannda, onlarla beraber oturması caiz olmaz
(el-Muharrar, N/441). 3.) Müslüman müsrigin belirtileririi üzerinde taşımaz,
hal ve gidişte ona benzemez (agk.). Beraberlikten doğacak şahsiyet, inanç ve
görüş transferi, benzeşme ve aynilesme esprisine binaendir ki, Rasulüllah
Efendimiz (sav), değil müşriklerle, Kaderci müslümanlarla dahi beraber
olmayı yasaklamıştır: "Kader Ehli ile (yani kaderi inkar edenlerle,
Kaderiyye fikrini benimseyenlerle) beraber oturmayın, onlara açılmayın"
(yani onların hükmünü kabul etmeyin), selâma siz önce başlamayın (Münavî VI/384).
"Yahudi ve Hiristiyanlara
selâma siz önce başlamayın, onlarla yolda karşılaştıgınızda, onlara yolun en
dar yerini ayırın" (Münavî VI/386). Bu ve benzeri naslardan hareket etmiş
olacak ki, Ebu Yufus, devrinin halifesine bir nevi bilirkişi raporu olarak
hazırladığı "Kitabu'1-Harac"ında şu tenbihlerde bulunur:
"Zimmîlerden hiç birinin,
elbise, binek hayvanı ve kiyafetinde müslümanlara benzemesine müsade
edilmeyeceği kendilerine anlatılmalıdır. Onlar Müslümanların bellerine
bağladıkları kuşak yerine, kalın iplikten yapılmış kemerleri bellerine
bağlamaya mecbur edilmelidirler. Keza başlarına çizgili kalensüveler
giydirilmelidir. Atlarının eğerlerindeki tümsegin tahtadan yapılması, papuç
bağlarının ikili olması, elbise ve kiyafetlerinde müslümanları taklit
etmemeleri tavsiye olunur... Ey Halife! Vali ve amillerine tamimler gönder.
Zimmîlere bu kiyafetleri emretsinler. Hz. Ömer vali ve amillerine,
zimmîlerin bu kiyafetlerle dolaşmasını emrederdi. Bundan maksat müslüman ile
zimmînin birbirinden tefrik edilmesidir, yoksa maksat sadece zimmîlere
muayyen kiyafetleri mecbur etmek değildir"(Ebu Yusuf, Kitabu'1-Haraç (Terc.),
207-8).
Yukarıdaki hadis-i
şeriflere benzer bir hadis de şudur: "Mü'minden başkası ile arkadaş olma,
senin yemeğini de ancak takvalı olanlar yesin"(Münavî, VI/404). Allah (cc)'da:
"Sadıklarla (yani ilahi ölçülere göre doğru olanlarla) beraber olun"(K.
Tevbe 9/119) buyurmuştur. Bütün bu ayet ve hadislerin yanında Tarih
Felsefecisi Ibn Haldun'un şu tespitlerini de göz önünde bulundurursak,
Türkiyeli müslümanlar olarak AT karşısındaki konumumuzu daha iyi
belirleyebiliriz ve sosyo-psikolojik açıdan hangi derekeye itildiğimizi
görebiliriz:
yenilmiş kavimlerin giyim
ve kuşam, mezhep, diyanet ve başkaca hal ve itiyadlarında kendilerini yenen
kavim ve hükümdarları örnek edinmelerine dair.
Bunun sebebi şudur: Nefis
ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun
eğdirmis olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu da kendisine galabe
çalanı ululamak, kalbinde yerleşmiş veyahut kendisinin ona boyun egmesinin
tabî sebeplerden olmayarak kendisini yenen kimsenin kemâl ve fazilet sahibi
olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta
yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse bu hususta yanlış fikre kapılarak,
buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek
edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin
galebesinin asabiyyetten, şeceat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı
âdet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da
galebesinin sebepleri ile karıştırır. Yenilgiye uğrayanın bu karıştırması
bundan önceki karıştırması kabilindendir. Işte bu gibi sebeplerden dolayı
yenilgiye ugrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek, silahlanmak ve bütün
diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Oğulların babalarına
benzemeleri hususundaki hallerine dikkat eder isen, oğulların daima
babalarını kendilerine örnek edinmekte olduğunu görürsün. Buda ogulların
babalarının olgunluk ve üstünlüklerine inanmalarından ileri gelmektedir.
Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin giyim ve kuşamlarında
çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet askerinin giyim ve kuşamını
kendilerine örnek edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerini
yenmişlerdir (Ibn Haldun, Mukaddime (Terc.), I/374-75)
BAŞA DÖN
|