|
ÖFKE İLE BOŞAMAK
Bir Müslüman karısına
kızdığında "babanın evine git!" dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü
değişik zamanlarda üç defa tekrarlamış olsa durum ne olur?
Bize boşamanın Islâm
Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre anlatmaya çalışacak ve
başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile meseleyi özetlemeyi
deneyecegiz.
Islâmda karı ile kocanın
birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar ve bu bağları koparma (boşama)
yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına vermemişse- erkeğe aittir. Her
nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları sözle de koparabilir ve
aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış üç ayrı temizlik
içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid'at ve günah olsa dahî bir
defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından ona temas
etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık) ve "kinaye" (üstü
kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir. Arapça'daki "talâk"
kelimesi ve Türkçe'deki "boşama" kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna
göre birisi karısına "sen boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten
türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun,
dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen
boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi
birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte (diyaneten,
Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse mahkeme açık
bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar etmez. Ve
ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî yönü
(kazaen) denir.
Böyle açık bir ifade ile
kullanılan "talâk" ya-da "boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse
karısı bir ric'îi talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi
kastetmiş olması halinde de bir ric'î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye
ihtimalı yoktur. Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek
olur veya bir bütün olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric'î
talâk" yeni bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği
talâktır. Açık (sarıh) ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric'î"
sayılır ve kaç talâk kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi
içerisinde istediği zaman dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme
hakkıyoktur. Böyle açık (sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada
ya da ayrı ayrı üçe ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve
normal şartlarda bir başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası,
ona dönemez. Bu talâka "büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı
verilir. Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric'î" talâk verilmesi
ve iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric'at, yani
müracaat edilmemesi) halinde, ric'î talâk bâin'e dönüşür ve artık yeni bir
nikâh ve kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da
"küçük kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı
(kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de
ihtimalli bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen bir
teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric'î talâk olmuş
olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan
kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric'î olması bu yüzdendir. Bu üç
ifadenin dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî
olur. Bu ifadeler de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların
elindedir, kendi başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git!
Defol..:" gibi beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun,
bunlarla ancak talâka niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla
bir talâka niyyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur.
Yani bunlarla boşanan kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan
dönemez.
BAŞA DÖN
Bütün bunlar oldukça
girift olan talâk meselelerinin bir özetinden ibarettir. Buna göre birinci
soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa, hem de aynı anda "boş ol"
demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime basvurmuş olsaydı ona sorulurdu:
Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka
mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci defa "boş ol" sözünü tasdik ve te'kid
için mi söyledin? Her bir defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi
Mezhebine göre kadın bir başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak
böyle durumlarda başka mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye
nikâhı ile ilgili daha bir dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden
bir çıkış kapısı bulunur. Yok, eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci
sözünü te'kid, takviye ve vurgulamayı kastetmişse karısını bir ric'î talâkla
boşamış olur ve iddet süresi dolmadan doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise
bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile ona dönebilir. Fetva sorulan kişi,
birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü "o boşama" anlamında açık bir
ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı (kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde
boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini
söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş olsaydı hakim, bu sözü hangi
münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca kavgalaşırken ya da
aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit ederse, böyle bir
durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine hükmederek yine bâin
bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu, söyleyenin niyyetine
bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde, ilk söylediğinde
karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez. Ikinciyi iddet
süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra iddet
süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden sonra
bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı
olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.
BAŞA DÖN
KIRAATTE VE DUADA ÖLÇÜ
Ibn Abidîn'in şu
ifadesinden, konumuzla ilgili bir ölçü ve kistas edinilmesi mümkündür :
"Bazıları, okuyan belirli olursa ücret caizdir, değilse değildir, demişler.
Zâhidî, bu da kiraata ücretin câiz olduğunu gösterir, diyor. Bunu nasıl
anlayacağız denirse şöyle cevap veririz :
Bizim yerleşmiş bir
kaidemiz vardır ki, şudur : Fıkhî meselelerin kaynağı, Kitap'tan, sünnet'ten
ya da icmadan, meşhur ve malûm bir esas ise, artık bu, hiç kimse için
tartışma konusu değildir. Yok eğer kaynak ictihada dayanan bir esas ise
bakılır, nakleden, müctehit ise delilini aramâksızın uyulması gerekir.
Nakleden değil de, kendisinden nakledilen müctehitse ve naklin ondan
yapıldığı sabitse, durum yine aynıdır. Ama kendi görüşüyse, ya da bir başka
mukallitden nakledilmişse veya mutlak zikredilmişse ve fakat şer'i bir delil
de gösteriyorsa, buna da bir diyeceğimiz yoktur. Aksi halde bakılır; eğer
belli temel kaidelere ve muteber kitaplara uyuyorsa, onunla amel câizdir,
âlim için de delilini araştırması gerekir. Bütün bu zikredilenlere uymuyorsa
nazar-ı itibara alınmaz."Hasan Basri merhum'un şu sözleri bu konuya ışık
tutabilir :"Duada ciğerlerini parçalayacak ve dinleyenlerin kulak zarlarını
patlatacak gibi bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye tumturaklı
tasannu'lara, seci' ve kafiyelere yer vermek câiz değildir.Bu, niyaz
ettiğimiz Allah'ı saymamaktır. "Na'ra kemter zen ki, nezdîkest Huda = Duada
bağırma ki, Allah uzak değil, yakındır" (Hasan Basrî Çantay, Kur'ân-ı Hakîm
ve Meal-i Kerîm. Ist.1969, I/248.)
Buraya kadar aktardığimiz
naslar, ictihatlar ve tahlillerden anlaşılan şudur: Insanlarda, hak olsun,
batıl olsun, din ile tatmin arayışı fıtridir. Kendisini Müslüman olarak
bulmuş, fakat Islâmi sağlam temelleriyle bilmeyen insanların, hatim ve
mevlit gibi dînî görünümlü uygulamalara başvurmaları, ya da sığınmaları, bu
fıtri duygunun eksik bilgi ile bütünleşmesi sonucudur. Adetâ bir meslek
olarak, para ile Kur'ân-ı Kerîm, ya da mevlit okuma, ekonomik değil,
psikolojik ve itikadî kökenlidir ve hadiste sözü edilen, Yahudi ve Hristiyan
din adamlarını taklit ve izleme cümlesinden sayılabilir. Buna zaruretlere
binaen cevaz vermek de mümkün değildir. Konu üzerinde Hanefi mezhebinin
görüşü, takdir ve tercihe sayandır. Çünkü mesele etraflıca sadece bu
mezhepte ele alınmış, enine boyuna tedkik edilmiştir. Hattâ "es-Seyfu's-sârim"
ve "Şifa'u'1-alîl" gibi müstakil risaleler yazılmıştır.
BAŞA DÖN
BAZI
YERLERDE ÖLEN KİMSENİN FOTOĞRAFI NAŞINA VE DOSTLARININ GÖĞÜSLERİNE ASILIYOR.
BÖYLE BİR ŞEY CAİZ MİDİR?
Ölen kimsenin fotoğrafını
naaşa ve göğüsüne asmak kesinlikle caiz değildir. Bu iş, körükörüne
yabancıların taklidinden kaynaklanmaktadır. Zaten dinen zaruret olmazsa,
resim makbul sayılmaz.
BAŞA DÖN
ÖLENİN ELBİSESİ
Ölen bir kimsenin elbise
ve diğer şahsi eşyasını vasiyeti olmaksızın fakirlere vermek caiz midir?
Vârislerinin rızası olursa
câizdir. Rızalarının olmadığı biliniyorsa, ya da olmama ihtimalı varsa, câiz
değildir. Ancak ölenin bu konuda vasiyyeti varsa ve elbisesinin değeri;
bıraktığı malın üçte birini aşmıyorsa, varislerin rızasına bakılmaz ve
vasiyyeti yerine getirilir.
ÖLMÜŞ OLAN KİMSEYİ ÖPMEK CAİZ
MİDİR?
Ölmüş olan kimseyi öpmekte
beis yoktur. Zira Hz. Peygamber /sav( ruhunu Mevlasına teslim etmiş olan
Osman bin Maz'un'u öptü.
Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra)
Refik-i A'laya intikal eden Hz. Peygamberi iki gözleri arasından öpüp: "Ey
Peygamber, ey seçkin insan!” diyerek hasretini giderdi.
ÖLÜ
GECELERİ
Günümüzde ölenin ardından
okutulan "Kırk Hatmi" denen birşey var. Bunun aslı nedir?
Islâmda ölünün kırkıncı ya
da elli ikinci gecesi diye bir şey yoktur. Bu tür inanışlar, müslümanların
arasına başka bâtıl dinlerden girmiş olmalıdır: Kur'ân-ı Kerim okunup sevabı
ölüye gönderilebilir; bunun bir zamanı ve mekânı yoktur.
ÖLÜLER HAYATTA
OLANLARIN HALLERİNİ BİLİRLER Mİ?
Ölüler hayatta olan
kimselerin yaptıklarını bilirler. Şayet iyi amel işlerse sevinirler, kötü
amel işlerse üzülürler. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyuruyor:
"Amelleriniz, ölmüş akraba ve aşiretinize gösterilir. Ameliniz iyi olursa
sevinirler, iyi olmazsa "Allah'ım onları hidayete erdirmeden ruhlarını alma”
diyerek dua ederler".
ÖLÜLER ZİYARETLERİNE
GELENLERİ TANIRLAR MI?
Ölüler ziyaretlerine
gelenleri tanırlar. Bu hususta günler arasında fark yoktur. İbni Ebi ed-Dünya'nın
rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Herhangi bir
kimse mü'min kardeşinin ziyaretine gider ve kabri yanında oturursa mutlaka
ondan hoşlanır ve selamını alır”.
ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BULUNAN KİMSENİN YANINDA YASİN-İ ŞERİF OKUNUR. BUNUN ASLI VAR
MIDIR?
Ölüm döşeğinde bulunan
kimsenin yanında Yasin-i Şerif okumak sünnettir. Peygamber (sav):
"Ölülerinize Yasin okuyunuz” buyurmuştur. (Ebu Davud ve İbn Hibban rivayet
etmişlerdir). İbn Hibban: Ölülerinize Yasin okuyunuz!” demekten maksat ölüm
döşeğinde bulunan yani ölmek üzere olan kimseye Yasin-i Şerif okuyunuz
demektir, der. Yalnız İbn er-Rif'a hadisi te'vil etmeden olduğu gibi kabul
ediyor: "Yani ölmüş olan kimseler için Yasin-i Şerif okuyunuz”.
Peygamber (sav) bir
hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında
Yasin okunsa mutlaka Allah Teala ölümünü kolaylaştırır”.
ÖLÜM HALİNDE AVRET
Kocasının ölmesi halinde,
ölümünün ardından, karısının "bâin talak"la boşanmış olmasını gerektiren bir
durum bulunmamışsa, erkek yıkayıcı bulunmaması durumunda karı kocasını
yıkayabilir; ama aynı durumda, koca karısını yıkayamaz. (Fetâvâ-yi Hindiyye,
I/I25.)
ÖLÜM HASTASININ HİBEDE
BULUNMA YETKİSİ.
Ölümle sonuçlanan ağır bir
hastalığa yakalanan kimsenin kavlî tasarrufları bazı kayıt ve şartlarla
geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken
yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe gibi yükümlülük doğuran tasarrufları,
ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur. Fazlası, vasiyette olduğu gibi
tenkise tabi tutulur (es-Serahsî, XIII,101 vd.; Ali Haydar, a.g.e, II, 736,
740; Mecelle, mad., 1595).
BAŞA DÖN
ÖLÜ İÇİN KUR'AN-I KERİM OKUNUR VE OKUTULUR. BUNUN ADI VAR
MIDIR, ÖLÜYE FAYDA VERİR Mİ?
Dua hayatta olan kimseye
fayda verdiği gibi ölüye de fayda verir. Bu husus, hem ayet, hem de hadis
ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: "Rabbimiz! Bizi ve bizden
önce iman eden kardeşlerimizi bağışla”. Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor:
"Ademoğlu ölürse ameli kesilir, ancak üç şey müstesna; devam eden sadaka,
kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlad”.
Fakat Kur'an-ı Kerim
okumanın, ölüye fayda vereceğine dair bir ayet veya hadis varid olmamıştır.
Fukaha da, fayda verip vermeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii
(ra) ve birçok ulema: Ölüye Kur'an-ı Kerim-i okumak hiçbir fayda vermez. Ne
peygamberin zamanında, nesahabe devrinde ölü için Kur'an-ı Kerim
okunmamıştır, demişlerdir. Bazı ulemaya göre –duaya kıyasla- Kur'an-ı
Kerim'i tilavet etmek ölüye fayda verir. İmam Muhammed (ra) kabristanda
Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek mekruh değildir, demekle iktifa etmiş. Fayda
verir, vermez dememiştir. Fayda verir diyen Şafii'nin bazı ashabına göre,
ölünün ruhuna ithaf etmek üzere ücreetle Kur'an-ı Kerim'i okutmak da
caizdir. Fakat Hanefi mezhebi, Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek ölüye fayda
verir demekle beraber onu ücret mukabılinde okutmayı kat'iyetle
yasaklamaktadır. Ücretle okuyan kimse vebale girdiği gibi, okutan da vebale
girer. Bugün maalesef bir çok kimse, Kur'an-ı Kerim'i süfli gayelerine
basamak yapıp ses san'atkarları gibi Allah'ın kelamını istismar ederek halkı
soyuyorlar. Muhammed b. Mübarek'in bu husustaki sözü en güzeldir:
"İnsanların en alçağı, dinlerini dünyalarına alet eden kimselerdir.”
BAŞA DÖN
ÖLÜNÜN HAFTASI, KIRKINCI, ELLİİKİNCİ... GECESİ:
Bu tür şeyler Islâm'da
bulunmayan ve İslam'ın canlı dönemlerinde uygulanmayan bid'at
davranışlardır. Buna benzer bid'atler, hep dini hayatın ve inançların
zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata yarar: Bir; demek ki insanlar
inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah'ın gönderdiği gerçek dini öğrenip ona
uymazlarsa kendilerinin icat ettikleri Saçma dinleri uygularlar. Iki; dini
bütün ve A1lah'ın gönderdiği dini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür
bid'atlara ihtiyaç duymazlar.
Ancak bazı işlerin ölüye
yarar sağlayacağı ve bazı davranışların sevabının onlara ulaşacağı da bir
gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi için verilen sadakanın,
şartlarına uygun olarak okunan Kur'ân-ı Kerîm'in, yapılan duâların ona
ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn Âbidîn, el-Ukâd
l1/297.) Fakat ölenin mü'min olarak gitmiş olması, bunun birinci şartıdır.
Mü'min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ kabul
olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur'ân'da haber vermektedir. (Tevbe (9) 80.)
Hattâ Kur'ân'ın bazı âyetlerini de olsa kabul etmeden ölen birisi için duâ
etmenin, duâ edeni de kâfir edeceğini söyleyenler vardır. Çünkü onun kâfir
olduğu, Allah'ın indirdiğini kabullenmemesiyle belli olmuştur. Allah ise
kâfiri bağışlamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen onun bağışlanmasını
istemek, Allah'a karşı çıkmak sayılmış ve insanı küfre sokacağı
bildirilmiştir.
Böyle belirli gecelerde
toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa, imkân bulunulan herhangi bir
zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur'ân okumak, onun için hayırlar
yapmak. sadaka vermek gerekir.
BAŞA DÖN
ÖLÜNÜN KIRKINCI VEYA ELLİ İKİNCİ GECESİ MÜNASBETİYLE
MERASİM TERTİP EDİLİP SADAKA VERİLİR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Ölünün kırkıncı ve
elliikinci gecesi ile ilgili hiç bir şey varid olmamıştır. Böyle geceler
için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Cahil halkın uydurduğu bir
bid'attır. Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman iyidir. Şu veya bu
geceye tahsis edilmez.
BAŞA DÖN
ÖLÜNÜN
NAMAZ, ORUÇ VE YEMİN GİBİ ŞEYLERİN MESULLİYETİNDEN KURTULMASI İÇİN VERİLEN
KEFFARET VE YAPILAN DEVİRİN DİNİMİZDEKİ YERİ NEDİR?
Keffaret, oruç tutmamak,
namaz kılmamak ve yalan yere yemin etmek gibi kusur ve cinayetlerin
sorumluluğundan kurtulmak için muhtaç kimselere verilmesi gereken maddi
cezadır. Yemin ile oruç'un keffareti Kur'an-ı Kerim ve ehadis-i Nebeviyye
ile sabit olmuştur. İnkarına mahal yoktur. Bir kimse kaç defa yalan yere
yemin etmiş ise kendisi bizzat fidyesini vermeğe mecburdur.
İmkan bulamaz veya kusur
işleyerek vermezse, malından verilmesi için vasiyet etmesi gerekir. Yaşlılık
veya müzmin hastalıktan dolayı oruç tutmayan kimse yine hayatta iken
keffaretini (fidyesini) vermeğe mecburdur. Hayz ve nifas gibi bir ma'zeret
veya kusurdan dolayı oruç tutmayan kadın da orucunu kaza etmekle
mükelleftir. Tutamayacak bir hale gelinceye kadar tutmamış ise yine
keffaretini bizzat verecektir. Aksi takdirde malından verilmesi için vasiyet
edecektir.
Namaz meselesine gelince:
Şafii mezhebinde Cumhur-u
ulemaya göre, namaz için keffaret yoktur.
Hanefi mezhebine göre ise,
ölen kimse kılmadığı namazlarınkeffaretinin verilmesini vasiyet etmiş ise
her bir namaz için üç avuç buğday veya kıymeti verilecektir. Yoksa,
varisleri ölenin malından vermeye mecbur değildir. Keffaretten maksat, ceza
vermek olduğu gibi, muhtaçlara da yardım sağlamaktır. Fakat maalesef son
zamanlarda muhtaç kimselerin hakkının kayb olmasına vesile olacak bir hile
buldular. Cüz'i bir menfaat için Allah'ın emri olan keffareti maksadından
uzaklaştırdılar. Şöyle ki: Ölünün zimmetinde mesela beşbin fidye varsa, yüz
fidye gibi az bir şey ortaya getirilir. Ve İslam dininin hiç bir surette
kabul etmediği bir merasim yapılır. Ölünün velisi veya vekili o yüz fidyeyi
muhtaç birkaç kişiye verir, onlar da kabul ettikten sonra velisi veya
vekiline devrederler. Bu iş vacib olan fidye mikdarına ulaşıncaya kadar
tekrar edilir. Ve nihayet beş bin fidyenin işi yüz fidye ile hall edilmiş
olur. Halk arasında buna devir denir. Böyle usul caiz olsa idi zekat ve
fitre gibi bütün malı ibadetlerde aynı muameleye tabi tutulabilirdi,
üçmilyon, dört milyon zekatıbulunan bir zengin, onbin liralık gibi cüz'i bir
para ile yakasını kurtarabilirdi. O zaman keffaret, zekat ve fitre gibi
müesseseler, maksadından uzaklaşır ve yardımlaşma mefhumu da ortadan kalkmış
olurdu.
Yalnız bazı alimler:
Ölünün mirası olmazsa, keffaretini eda etmek için varisi bir miktar ödünç
alırve bugün yapılan merasim yapılırsa faydası olabilir demişler. Bunu
istismar edip fakir ve zengine şamil kılmak doğru değildir.
BAŞA DÖN
ÖŞRÜ –ZEKATI- ÇIKARILMAMIŞ MAHSÜLÜ SATMAK VEYA İPOTEK ETMEK
CAİZ MİDİR?
Öşrü –zekatı- çıkarılmamış
mahsulde alış-veriş gibi bir tasarrufta bulunmak Şafii mezhebine göre caiz
değildir. Çünkü mutaç olan kimseler bu malda ortak sayılır.
Binaenlaleyh adı geçen
malın zekat miktarında yapılan tasarrufu batıldır. Onu geri çevirmek
icabeder.
Hanefi mezhebine göre de
öşrü çıkarılmayan malda tasarruf etmek haramdır. Tasarruf edildiği takdirde
öşür –zekat- miktarı, satanın zimmetine geçer, onu ödemesi gerekir.
BAŞA DÖN
ÖŞÜR
Ondalık; onda bir; toprak
ürünlerinden veya diğer bazı kazançlardan alınan bir tür vergi anlamında bir
Islâm hukuku terimi; vergilendirmede kullanılan ve müslüman vergi
mükelleflerinden belirli sınıflar için, mahsulden alınan onda veya yirmide
bir oranındaki verginin adı.
Bu kelimenin, Asurluların
altın veya ayn olarak aldıkları "ışru-u" adlı vergiden veya Ibranice "ma'şer"
denilen, tapınak yahut krallara verilen onda bir oranındaki verginin adından
geldiği ileri sürülmüştür. Bu duruma göre öşür, etimoloji bakımından,
İslam'ın çıkışından önceki bazı toplumların vergi statüsünü ifade
etmektedir. Islâm, zekât yükümlülüğünü getirirken, bazı arazı mahsullerinden
alınacak zekat miktarını da belirlemiş ve buna "öşür" adını vermiştir. Öşür
vergisi daha sonra, mülk arazının bir çeşidine ad olmuş ve müslümanların
elindeki öşre tâbi arazıye "öşür arazısi" denilmiştir (Ali Şafak, Islâm
Arazı Hukuku, Istanbul 1977, s. 105).
Öşür vergisi Kitap, Sünnet
ve Icmâ delillerine dayanır. Tahıl ve meyvelerde zekâtın gerekli olduğu,
Kur'an-ı Kerim'de ifade edilmektedir. "Ey iman edenler, kazandıklarınızın
temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin" (el-Bakara,
2/267). Ayetteki; Kazandığınız şeylerden maksat ticaret malları olup,
bunların zekâtı söz konusudur. Size yerden çıkardığımız şeylerden maksat ise
tarım ürünleri olup, bunların da öşrü kastedilir (es-Serahsî, el-Mebsût, III,
II). Başka bir ayette bazı ürünlerden şöyle söz edilir: "Çardaklı ve
çardaksız bağları, tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı
birbirine benzer ze benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman
ürününden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin" (el-En'âm,
6/141). Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Enes b. Mâlik'e (ö. 91/717) göre buradaki
"hak"tan maksat, farz olan zekât olup, bu da, onda bir veya yirmide bir
nisbetinde alınır.
Hadislerde şöyle buyurulur:
"Toprağın bitirdiği mahsulde onda bir zekat vardır" (es-Serahsî, a.g.e., III,
2).
"Nehirlerin ve yağmur
sularının suladığı mahsullerde öşür (onda bir); hayvanla sulanan mahsullerde
yarım öşür (yirmide bir) vardır" (Sahîh-i Müslim, terc. ve Şerh. A.
Davudoğlu, Istanbul 1977, V, 280).
Öşür yükümlüsünün müslüman
olması gerekir. Gayrı müslümlerden öşür vergisi alınmaz. Mümeyyiz ve gayrı
mümeyyiz küçüklerle akıl hastalarının ürünleri de, arazı, öşür arazısi
olunca öşre tabidir. Çünkü öşür bir ibadet olmaktan çok, nimetin külfeti
kabılinden sayılmıştır. Halbuki öşür dışındaki diğer zekât yükümlülerinin
âkıl ve bâliğ olmaları şarttır. Bu konuda ibadetle yükümlü olmayanların
zekâtla da yükümlü olmayacakları prensibi benimsenmiştir (es-Serahsî,
a.g.e., III, 4; Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, el-Matbaatül-Ilmiyye, (t.y), II,
254).
Öşür, nimetin külfeti ve
verimli toprağın ürünü üzerinden alınan bir vergi olduğu için, Islâm devleti
tarafından zorla alınıp mahalline sarfedilebilir.
Öşür için toprağın öşür
arazısi statüsünde bulunması gerekir. Hz. Peygamber devrinde başlayıp
giderek gelişen ve çeşitlenen arazı statüleri şunlardır: Mülk, mîrî, vakıf,
metruk ve ölü (mevât) arazı. Bunlardan mülk arazı, mülkiyeti ve yararlanma
hakkışahıslara ait olan arazıler olup, üçe ayrılır:
a. Süknâ ve tetimme-i
süknâ denilen yerler: Evler, arsalar, meskûn mahaller, köy, kasaba ve şehir
içindeki topraklardan ibarettir. Bunlar için öşür vergisi söz konusu olmaz.
Islâm devleti başka vergi koyabilir.
b. Harac arazısi: Fetih
sırasında, gayrı müslim olan eski sahiplerinin elinde bırakılan ve haraç
vergisine tabi bulunan arazılerdir.
c. Öşür arazısi: Düşmanla,
yapılan savaş neticesinde ele geçirilerek gazıler arasında paylaştırılan
arazılerle, isteyerek Islâm'ı kabul eden toplum fertlerinin ellerinde
bırakılan topraklardan ve müslümanlar tarafından imar ve ihyâ edilen
yerlerden ibarettir.
Öşür arazısinin menşei ve
meydana geliş yılları:
a. Silah zoruyla
fethedilip sahiplerinden zorla alınan ve savaşçılara veya savaşa
katılmayanlara dağıtılan topraklar. Buna Hayber toprakları örnek
verilebilir. Hz. Peygamber'in Hayber'i fethetmesi üzerine, yahudilerle
arazıler için ziraat ortakçılığı sözleşmesi yapılmış; Hz. Ömer devrinde
yahudiler bu bölgeden sürgün edilince, arazıler beytülmâle ve gazılere
intikal etmiştir (Ibn Hişam, es-Sîre, Mısır 1938, III, 255, 256).
BAŞA DÖN
b. Islâmı kendi
istekleriyle kabul edenlerin ellerinde bırakılan arazıler. Yemen ve Bahreyn
toprakları gibi... Hz. Peygamber devrinde Yemen halkı kendiliğinden Islâm'a
girdiği için topraklarına dokunulmadı. Resulullah (s.a.s) onlara dinlerini
öğretmek üzere Ebû Musa (ö. 44/664) ve Muaz b. Cebel (ö. 18/639)'i gönderdi
ve dört çeşit üründen zekât alınmasını emretti. Bunlar; buğday, arpa, kuru
hurma ve kuru üzümdür (es-Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire 1368, I, 294).
c. Ölü (mevât) arazıden
müslümanların ihyâ ettiği topraklar.
Sahipleri öşür arazısi
üzerinde dilediği şekilde tasarruf edebilirler. Alınıp satılması,
kiralanması, rehin, hibe veya âriyet olarak başkasına verilmesi mümkün ve
caizdir. Öşür arazılerinden elde edilen mahsuller öşre tabi olur (Ebû Yusuf,
Kitabül-Harâc, Mısır 1352, s. 62, 63).
Hangi çeşit toprak
ürünlerine öşür gerekir?
Ebû Hanîfe'ye göre
toprağın bitirdiği her çeşit ürüne onda bir veya insan eliyle sulama vb.
masraf yapılmışsa yirmide bir zekât gerekir. Tahıl, sebze, meyve gibi... Bu
konudaki ayet ve hadisler umum (genellik) bildirir. Ayette şöyle buyurulur:
"Topraktan sizin için çıkardığımız mahsulden (zekât) veriniz" (el-Bakara,
2/267). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
"Yağmur suyu ile sulanan
yerden çıkan mahsulde öşür vardır" (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû
Dâvud, Zekât, 5,12; Tirmizî, Zekât,14).
Odun, kamış, ot ve saman
gibi şeyler genellikle kendiliğinden yetiştiği veya ziraattan maksat bunları
ekip biçmek olmadığı için öşre tabi bulunmazlar (es-Serahsî, el-Mebsût, III,
2). Ebû Hanîfe'nin her çeşit mahsulün öşre tabi olduğu görüşü, Ibrahim en-Nehaî,
Mücahid, Hammad, Imam Züfer ve Ömer b. Abdülazîz'in benimsediği görüş olup,
Ibn Abbas (r.anhümâ)'dan nakledilen bir rivayete dayanır (A. Davudoğlu,
Sahîh-i Müslim Terc., V, 281).
Ebû Yusuf ve Imam
Muhammed'e göre, özel bakım gerektirmeden, bozulmaksızın bir yıl kalabilen
ölçü veya tartı ile alınıp satılan mahsullerde öşür gerekir. Ancak dayanıklı
olmayan ve uzunca süre bozulmadan kalamayan sebzelerle kavun, karpuz ve
hıyar gibi ürünlerde öşür yoktur (es-Serahsî, a.g.e., III, 2-4).
Bir arazıden hem öşür, hem
vergi veya harac birlikte alınmaz.
Imam Şâfiî'ye göre,
topraktan çıkan, biriktirilebilen, gıda maddesi yapılan ve insan eliyle
yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, mercimek gibi tarım ürünlerinde öşür
gerekir (es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 295, 296).
BAŞA DÖN
Hasan el-Basrî, (ö.
110/728) eş-Şa'bî (ö. 103/721) ve es-Sevrî'ye (ö. 161/777) göre tarım
ürünlerinden yalnız haklarında nass bulunanlar zekâta tabidir. Hadiste
sayılan maddeler ise şunlardır: Buğday, arpa, Mısır, hurma ve kuru üzüm.
Toprak ürünlerinin öşre
tâbi olması için belirli bir nisap miktarı konulmuş mudur? Çok az miktarda
çıkan ürünlerden de öşür vermek gerekir mi?
Ebû Hanîfe'ye göre; öşür
toprağından çıkan ürün az olsun çok olsun, özel sulama yapılmamışsa, yani
yağmur veya nehir suları ile sulanmışsa onda bir; dolap, su motoru, baraj ve
benzeri teknik vasıtalarla sulanan toprak ürünlerinden ise yirmide bir
nispetinde zekât alınır.
Ebû Yusuf ve Imam
Muhammed'e göre, toprak mahsulleri beş vesk (bir ton)'a kadar zekâttan
muaftır. Hadiste "Beş vesk'ten az olan mahsulde zekât yoktur" (eş-Şevkânî,
Neylül-Evtâr, IV, 126,138; Buhârî, Tecrîd-i Sarıh (Terc.), V, 32, H. No:
692) buyurulur. Bir vesk 200 kg.lık bir ağırlık birimidir. Öşür, mâlî bir
hak olup, Allah'ın teklif etmesiyle vacib olmuştur. Bu yüzden diğer zekât
nisabında olduğu gibi burada da nisaba itibar edilir. Ebû Hanîfe ise öşrü,
ziraat yapılabilen toprağın külfeti sayar ve bu yüzden nisabı gerekli
görmez. Yukarıdaki beş vesk hadisini de ticaret mallarının zekâtı ile ilgili
olarak kabul eder (es-Serahsî, a.g.e., III, 3).
Öşür, arazıden elde edilen
ürünün tamamı üzerinden verilir. Ekip, biçme ve sulama masrafları,
yükümlünün diğer borçları veya aslî ihtiyaçları dikkate alınmaz. Zaten
masraflı bir tarım yapılmışsa -sulama, gübreleme gibi- zekât miktarı yirmide
bir'e düşeceği için, masraf fazlalığı bu yolla giderilmiş olur. Bir yıl
içinde birden fazla ürün elde edilirse, her ürün için ayrı ayrı öşür
gerekir. Kısaca tarım ürünlerinin öşrü için yıllanma zorunluluğu yoktur (Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadîr, II, 8-9; el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 187).
BAŞA DÖN
Öşür, topraktan
yararlanmanın bir karşılığı olduğu ve nimete karşılık bir külfet kabılinden
sayıldığı için, bunun Islâm devleti aracılığı ile toplanması ve Tevbe Süresi
60 ncı ayette belirlenen yerlere sarfedilmesi asıldır. Zekâta tabi mallar
bâtınî ve zahirî olmak üzere ikiye ayrılır. Nakit paralarla, altın, gümüş;
evlerde veya mağazalarda bulunan ticaret malları bâtınî çeşidine girer.
Bunların zekâtı İslam'ın ilk devirlerinde devlet tarafından toplanıp,
gerekli yerlere sarfedilirken; Hz. Osman devrinden itibaren sahiplerinin
diyânetine bırakılmıştır. Zekât yükümlüsü bunların zekâtını yoksullara
bizzat verir. Ancak bu hükme uymadıkları ortaya çıkarsa, Islâm Devleti
zekâtı zorla alıp, yoksul ve muhtaçlara dağıtabilir. Hz. Ebû Bekir, hilâfeti
zamanında zekât vermek istemeyenlere karşı savaş açmıştır.
Sâime denilen hayvanlar,
öşür ve memleket arazısinin ürünleri, madenler, yer altındaki hazıneler,
gümrüklere uğrayan ticaret malları zahirî mal adını alır. Bunların zekâtını
ve belirli oranlardaki vergilerini Islâm devleti, görevli memurları
aracılığı ile tahsil ederek yerlerine sarfeder.
Sonuç olarak, insan eliyle
yetiştirilen ve ekonomik değeri olan tüm tarım ürünlerinin prensip olarak
onda bir veya yirmide bir oranında zekâta tâbi olması daha uygundur. Hadîs-i
şeriflerde bazı tarım ürünü çeşitlerinin isim olarak belirtilmesi, "örnek
kabılinden" sayılabilir. Amaç, toprakta insan emeğiyle yetiştirilen
ürünlerin bir bölümünden yoksul kesimi yararlandırmak ve bu arazılerden
yararlananlara bir vergi yükü getirmek olduğuna göre, bu prensibi tüm toprak
mahsullerine uygulamak gerekir. Toprak sahibinin yoksulluk sınırını aşması
için bir ton'luk nisap muâfiyetinden yararlandırılması da hakkanıyete uygun
düşer.
BAŞA DÖN
|