|
OJELI PARMAKLA ALINAN ABDESTLE NAMAZ KILINIR MI?
Bilindiği gibi abdestin
sahih olabilmesi için suyun, abdest azalarının dış kısmına, yani deriye ve
tırnağa temas etmesi gerekir. Bu temasa mânî olan şey abdeste de mânidir.
Kına yakmada âzada kalan şey sadece renktir, suyun temasına engel bir
kalınlık (hacımli madde) yoktur. Oje ise, tırnağı balık pulu gibi kapatmakta
ve suyun temasına engel olmaktadır. Öyleyse abdeste de engeldir. ( Mehmed
Zihni Efendi, Nimet-i Islâm 45) Nitekim balık pulunun abdeste engel olduğu
fıkıh kitaplarımızda açıkça zikredilmektedir. ( Vehbe ez-Zuhaylî, el-fıkhu'I-Islâmî
I/239)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ONBEŞ
KİŞİLİK BİR ŞİRKETTE ORTAKLARDAN BİR KISMI ÇALIŞIYOR DİĞERLERİ ÇALIŞMIYOR.
ÇALIŞANLAR EMEKLERİNİN KARŞILIĞINI NE ŞEKİLDE ALACAKLAR?
Şirket kuranlardan
herhangi bir kimsenin kamyon, taksi ve ev gibi kendisine ait eşyayı şirkete
kiraya vermesi caiz olmadığı gibi, kendisinin de ücret karşılığında şirkette
çalışması caiz değildir. Hanefi mezhebine göre de durum budur. İlletine
gelince; söz konusu olan ortak şirketin sahiplerinden biri olduğundan
kendisine ait bir şeyi kiraya verecek olursa, kendi malını kendine kiraya
vermiş olur. Yine şirkette çalıştığı için ücret alacak olursa,kendi kendini,
kendi malında ücret mukabilinde çalıştırmış olur.
Bu problem şu şekilde
halledilebilir. Hanefi mezhebine göre çalışan ortakların hisseleri, şirketin
elde ettiği gelirlerden çalışmayanlara nisbetle, daha yüksek tutulabilir.
Mesela: Dört kişi bir şirket kurup herbiri birer milyon para koysa,
içlerinden birinin de şirkette müdür olarak çalıştırılması istense, o
kişinin vereceği emeğin karşılığını alabilmesi için kendisine kazancın,
yüzde kırk verilmesi şart koşulur ve diğer ortaklarının herbirinin hisseleri
kazancın yüzde yürmü oranında tahsis edilir. Böylece problem halledilmiş
olur. Eski fakihlerin çoğu bu kanaattedirler. Abdülazız el-Hayyat gibi bazı
yeni fakihlere göre ise yönetici ve uzman gibi şirkette çalışan bir ortakın
maaş almasına engel olacak bir nas yoktur. Bunun için yönetici veya uzman
olarak maaş alması caizdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORGAN NAKLİ VE İSLAM:
Organ naklı mes'elesinin
henüz yirmi-otuz yıllık bir ömrü var. Bu bir bakıma çok kısa bir zaman
dilimi, bir bakıma da bu mes'ele ile beraber doğan bir çocuğun şartlarının
bulunduğu bir ortamda nemalanmış olması halinde müctehid olabileceği ve onu
ve benzeri bir çok mes'eleyi halledebileceği kadar uzun bir süre... Ama
teoride böyle olsa da bütün kompleks bir mes'ele, böyle karışık bir zamanda
ancak "heyet ictihadı" ile hükme bağlanabilir. Çünkü mes'elenin; biyolojiyi,
tıbbı, ahlâkı, hukuku, akideyi vb. ilgilendiren yönleri vardır. Şöyle ki:
1. Hangi organ kişinin
hayatiyetinde ne derece fonksiyona sahiptir? Doku uyumu ve nakil başarısı
açısından bu operasyonların başarı, ya da kâr ve zarar oranı nedir? Bir
insanı oluşturan canlı hücrelerle diğer insanınkiler birbirine ne ölçüde
benzer?
2. Ölen bir insanın teorik
olarak bütün uzuvlarının bâşkalarına dağıtılması halinde o insan yakınlarına
göre ne derece onlarındır? Ölüye ihtiramın sınırı nedir? Diğer yönden,
önemli bir organını başkasından alarak yaşayan birisi kendi yakınları için
ne derece kendisidir? Elinin nakil olduğunu düşünürsek; çocuğunu okşarken,
hanımına dokunurken ne ölçüde bir baba ve bir koca olarak davranabilir, ya
da karşısındaki tarafından öyle algılanabilir? Organ naklinin sınırı ne
olmalıdır? Aynı mülâhazalarla (eğer bağışlanırsak) faraza, kendisine
başkasının "zekeri" nakledilen kocanınhanımı karşısındaki durumu; ya da
meselâ rahmi nakil olan bir kadının kocası ve çocuğu karşısındaki durumu ne
olacaktır?
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
3. Böyle bir babadan
olacağı varsayılan çocuğun nesebi şaibeli olacak mıdır? Vefat eden ve uzuv
alınacak olan tarafın ölümü nasıl tespit edilecektir? Bu, tıbba mı yoksa
hukuka mı havale edilecektir? Lütfi DOĞAN hocamızın da değindikleri gibi,
komaya giren ve doktarlarca yaşamasından ümit kesildiği için kalbi, böbregi
vb. alınmasına karar verilen ama haddizatında ölmeyen bir kimsenin, o sırada
doğacak, ölecek ya da bir başkasıyla nikahlanacak eşi ve yakınlarıyla
aralarında ne gibi veraset ve sihriyyet problemleri doğacaktır? Faraza
kendisine Babasının eli takılan (aksi de düşünülebilir) çocuğun zevciyet
ilişkilerindeki ten teması, "hurmet-i masahara"ya yol açacak mıdır.
Nakledilecek organ için kimin yetkisine başvurulacaktır? Ölmeden önceki
kendi beyanına mı? Velilerin mi? O ya da öbürleri bu yetkiye sahip midir?
Milyonlarca insanı ve bir
o kadar da başka canlıyı bir anda öldürmenin tekniğini üreten teknolojinin,
hasta bir insanın kısa bir süre daha yaşamasını bu yolla sağlamaya çalışması
insanî bir çaba mı yoksa öbür dünyaya inanmamanın ve burada ebedî kalma
çırpınışlarının tezahürü mü? Bu yılın başlarında Ingiltere'de yaşanan
"böbrek satışı skandali" ve yine kısa bir süre önce Afrika'dan organları
alınmak üzere Amerika'ya götürülen çocuklar olayı, çok daha büyük boyutlarda
tezahürlerle insanlık önüne çıkmayacak mı? (1990 başları)
4. Hasrın cismanî olduğunu
söyleyen ehli sünnet ulemasına göre nakledilen bir organ, meselâ kalb,
tekrar dirilmede kimin organı olarak dirilecek? Mü'minden kâfire, kâfirden
mü'mine organ nakli yapılabilecek mi? Diyelim bir kâfirin kalbinin mü'mine
takılması onun imanına etki edebilecek mi? Ya da bir mü'minin hayatî bir
organının bir kâfire takılması iman açısından caiz görülecek mi? Görülürse
Akaid kitaplarımızda yer alan "kâfirin ömrünün uzun olmasına duâ edilmez" ve
benzeri hükümler yeniden ele mi alınacak?
Bu ve benzeri ihtimallerin
bir kısmı elbette çok teferruattır, hatta gülünç de görülebilir. Ama yine de
düşünülüp bir heyetçe karara bağlanmaları gerekir. Bu ihtimallerin hepsine
müsbet sonuç göstermek de organ naklinin cevazı için elbette şart değildir.
Bütün bu noktaları ve
-bilebildiğimiz kadarıyla nasları göz önünde bulundurduğumuzda olur ya da
olmaz sonucuna varmadan ve sırf o sonuca varma yolunda olanlara fikri
katkıda bulunmak gayesi ile şu bulgulardan söz edebiliriz:
l. Organ nakli ve aynı
kategorideki operasyonlar hakkında açık (ibaresi, işareti, delaleti ve
iktizasiyla bilgi veren) nas bilinmemektedir. Bu da bu mes'elenin -en menfî
ihtimalı alınsa bile- dinin temel esaslarını zedelemeyeceğini gösterir
(mi?). Yine aynı itibarla Hanefîlerin "istihsan"ını ya da Malikîlerin
"masalih-i mürsele"sini ilgilendirdiğinden maslahata uygun olan uygulamayı
tespit, sözkonusu heyet için zor olmayacaktır.
2. "Ölünün kemiğini
kırmak, günahta canlısını kırmak gibidir", diğer bir rivayette "... canlı
iken kırmak gibidir"(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 45; Ebu Davud,
Cenâiz 60; Ibn Mâce, Cenaiz 63; Müsned, VI/ 58,100,105,169, 200, 264. (Bazı
rivayetlerde "mü'minin" ya da "müslimin" kemiğini, denmektedir)) anlamındaki
hadis-i şerif, hiç bir surette organ naklinin olamayacağını göstermez. Çünkü
çeşitli ameliyatların yapılabileceğini, kangren olmuş bir uzvun
kesilebileceğini kabul etmeyen yoktur.
3. Fıkıh kitaplarımızda
değişik mes'eleler için sarfedilen bazı ibareler konuya müsbet bazan da
menfî yönde ışık tutar gibidir. Meselâ:
a. Başkasının olan bir
malı yutan birisinin; bunun ödeneceği terikesi, ya da ödeyecek birisi
bulunmaması halinde karnı yarılıp o mal çıkarılabilir.(Ibn Abidîn, NI/246)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
b. Malıkîler ve
Hanbelîler, yukarıda geçen hadise dayanarak ölen hamile bir kadının çocuğunu
almak için karnının yarılamayacağını söylerler. Çünkü böyle bir çocuk adeten
yaşamaz. Kesin olan bir saygına (hurmete) mevhum (olabilmesi vehimden
ibaret) bir işi sebebiyle saygısızlık edilemez. Şafiîler ise hem bunun için
hem de yuttugu mal için karnının yarılabileceğini söylerler.(Vehbe, NI/521.
(3) agk.) Malıkîlerin; ölümünden önce başkasına ait çok bir malı (zekat
nisabi), kaybından korkma ya da bir özür sebebiyle yutanın karnının
yarılabileceğini, hatta bunu mirasçıları ondan mahrum etmek için yutmuşsa az
da olsa yarılacağını düşünürsek(3), hamile ile alâkalı hükmün illetinin
(dayanağının) kesin bilememe olduğunu anlarız. Eğer durum bugün bunun aksine
ise hükmün de değişecegi ortaya çıkar.
c. Aç kalan bir insan,
kanı masum bir insandan başka yiyecek bir şey bulamazsa, o mü'min olsun,
kâfir olsun, onu öldürmesi, ya da bir organını telef etmesi helâl olmaz.
Çünkü o da onun gibi bir insandır. Binaenaleyh, kendini yaşatmak için onu
imha edemez. Bunda ihtilaf yoktur (Bu ifade bu konuda icmain bulunduğunu ve
canlıdan canlıya organ naklinin caiz olamayacağını gösterir). Bulduğu kişi
harbî ve mürted gibi kanı helâl birisi ise bazılarına (kâdi) göre öldürüp
yiyebilir. Çünkü öldürülmesi helâldir. Şafiî "ashap" fıkıhçılar da bu
görüştedir. Çünkü onun saygınlıgı yoktur ve yabaniler hükmündedir... Eğer
masum birini ölmüş olarak bulursa Hanbelî "ashab" fıkıhçılara göre yenmesi
helâl olmaz, Imam Şafiî ve bazı Hanefilere göre helal olur. Evla olan da
budur. Çünkü dirinin saygınlığı daha büyüktür. (Hükümde birbirine denk
görülemezler) (Ibn Kudâme, el-Mugni, VNI/601-602.). (Bu sonuncuların
görüşüne göre ölümle karşı karşıya olan birisi bir ölüden organ alabilir).
d. Hanbelîlere göre,
yiyecek birşey bulamayıp zor durumda kalan kimsenin, kendi bazı organlarını
yemesi caiz değildir. Çünkü bir organını kesmesi belki de onun ölümüne sebep
olur ve kendini öldürmüs sayılır.(age. VNI/601) Ama "el-Minhâc" da Nevevî'ye
göre, daha sahih (esah) olan, hepsini değil ama organının bir kısmını
kesmesinin caiz olmasıdır ve bunun iki şartı vardır:
l. Meyte ve benzerinin
bulunamayışı. 2. Kesmedeki tehlike, yemeyi terketmedeki tehlikeden az
olması. Tehlike eşit, ya da kesmeden daha fazla olursa kesinlikle haram
olur. Ama insanın aynı durumda olan başkaları için organlarını kesmesi de
kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, tamamı kurtarmak parçayı feda etmek gibi
değildir.(Sirbînî, Mugni'l-Uhtâc, I/190; Vehbe, I/577)
e. Şafiîlere göre insanın
kırılan kemiği, temizi bulunamadığı için pis bir madde ile bağlanırsa sahibi
mazurdur ve zaruretten ötürü namazı sahihtir, onu çıkarması
gerekmez.(Sirbînî, age I6190-191). Eğer isin ehli (uzman doktorlar), insan
eti ancak köpek gibi bir şeyin kemiği ile bağlanırsa çabuk tutar derse bu,
Esnevî'nin de dediği gibi, özür sayılır. Bağlamasının haramlığı ve
çıkarmasının gerekip gerekmeyeceği konularında kendi dışındaki bir insanın
(ifadeye göre mü'min olsun kâfir olsun) kemiği (vs.'si) de pis olan kemik
hükmündedir. Bu ifadenin zahirine bakılırsa muhterem olan insanla olmayan
arasında da bir fark yoktur.(Sirbînî, age I6190-191)
f. Gazalî aç kalan
insanların, ölmemek için içlerinden birini yemelerinin "garip mürsel bir
maslahat" olduğunu, binanaleyh, caiz olmayacağını söyler.(Bûtî,
Davâbitu'1-Maslaha (Sifâu'1-Galîl'den), 222)
Sonuç: 1. Bu fıkıh
ibarelerini naslar gibi bağlayıcı saymak zorunda olunmadığı gibi, bütünüyle
gözardı etmek de mümkün değildir. Özellikle Ibn Kudâme'nin "ihtilaf yoktur"
dediği mes'ele canlıdan canlıya organ naklinin olamayacağını göstermesi
açısından önemlidir.
2. Organ naklinin bir
kalemde caiz olduğunu söylemek, aynı zamanda alternatif çarelerin de önünü
tıkamak ve insanî gibi görülen bir uygulamanın, daha insanî olana engel
olması anlamına gelebilir. Nitekim yakınlarda dinlediğim bir radyo haberine
göre ABD'inde kadavra görevi üstlenecek yapay bir vücut geliştirilmiştir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇ
Oruç; İslam'ın beş ana
temelinden biridir. Ve müslüman, ergin, akıllı ve sağlıklı olan herkese
farzdır. Farz olan oruçla, yılda bir kez gelen Ramazan Ayı orucu kastedilir.
Oruç, ibadet kastıyla
sahurdan akşama kadar yemeyi, içmeyi, yeme-içme sayılan şeyleri ve cinsel
ilişkiyi terketmekle tutulmuş olur.
"Orucun sevabı Allah'tan
başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." (bk. el-Heytemî',
ez-Zevâcir, 1/156.) "Oruçlunun, acıkmaktan doğan ağız kokusu Allah için
miskten daha güzeldir." (Mûslim, savm 161.) "Oruç, ateşten koruyan bir
kalkandır." (Müslim, savm 162-163.) "Oruçlu, duâsı geri çevrilmeyen üç
gruptan biridir." (Beyhakî, Sünen NI/345, Tecrid NI/253. ) "Ramazan orucunu,
-dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de- sadece Allah için tutanın
geçmiş günahları bağışlanır." (Nesai, siyam 39; Tirmizî, savm 1.) "Özürsüz
olarak tutulmayan bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı bütün zaman
süresini oruçlu geçirmekle dahi karşılanamaz." (Tirmizî, savm 27. )
Oruç insanın meleklik
yönünü güçlendirir ve insanı meleklerden yüce yapar. Hayvanî duygularını
köreltir. Nefsinin taşkınlığını önler. Insanı başıboş olmaktan kurtarır, ona
Rabbini hatırlatır. Acıktıkça O'nun verdiği ‚ nimetlerin kadrini öğretir. Aç
ve muhtaçların halini hatırlatır.
Oruç insana sabrı öğretir.
Onu ilâhlaşmaktan ve zorbalıktan kurtarır. Vücudunu dinlendirir, sıhhatini
artırır, psikolojisini ve sinirlerini düzeltir. Insana sırf midesi için
yaratılmadığını hatırlatır.
Allah: "Oruç benim
içindir, onun mükâfatını da ben veririm." (Müslim, savm 163. ) buyurur.
Demek ki, diğer yararların hepsi bir yana, oruç, Allah'ın rızasını sağlar.
Kur'ân-ı Kerîm'de de orucun farzediliş hikmeti olarak onun insanı takvaya
götürdügü zikredilir." (K. Bakara (2) 183
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇ, FARZİYETİ, HİKMETİ VE FAYDALARI
a. Farz Oluşu
Insanların ve cinlerin
niçin yaratıldıklarını bizzat yaratıcı bildirir: "O'na ibadet etsinler, yani
O'nu tanısınlar diye." (51/56) Ancak sınırlı bir akılla sınırsız bir
varlığın tanınması zor, hattâ hakkıyla tanınması imkânsız olduğundan nasıl
tanıyacağımızı ve nasıl kulluk edeceğimizi de biz yine O öğretmiş ve
kullukla ilgili bazı fiilleri zorunlu (farz) kılmıştir.
Yani Allah'ı (c.c.)
tanımanın ve O'na kulluğun asgari şartı bu zorunlu ibadetlerdir. Oruç da bu
ibadetlerden.biridir. Allah Resulü (s.a.v.), bir mübarek sözlerinde, bu
temel ibadetleri bir arada anar ve buyurur ki: "Islam beş şey üzere
kuruludur: Allah'ı birlemek (tevhid), namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek,
Ramazan orucunu tutmak ve hac yapmak." (Müslim Iman 5) Tek başına bu hadis
bile, orucun farz olduğunu bildirmeye yeter. Ancak bundan önce Kur'an-ı
Kerim de orucun inananlar için bir farz olduğunu vurgulu bir ifade ile
bildirmiştir: "Ey mü'minler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi,
size de farz kılınmıştır ki, sakınasınız."(2/183) Daha önceki semavî
dinlerde de oruç bulunduğu için, Allah Resulü Efendimiz orucu biliyordu ve
Medine-i Münevvere'ye hicret etmezden önce, Aşûre orucuna da devam ediyordu.
Hicretten sonra, ikinci yıl Muharrem'in onunda, çocuklara varıncaya kadar
bütün müslümanlara oruç tutturmuş ve aynı yıl Ramazan orucu farz kılınınca:
"Aşûre günü dileyen oruç tutsun, dileyen terketsin." buyurmuşlardır. Yani
Ramazan orucu ilk defa Hicretin ikinci yılı içerisinde farz kılınmıştır.
Farz kılınışı büyük Bedir Harbinden bir ay ve birkaç gün önceye rastlar.
Bedir Harbi ise, aynı yıl Ramazan'ın onyedinci Cuma günü vuku bulmuştur.
Buna göre Ramazan orucunun farz kılınışı, Şaban ayı içerisinde olmuş olur.
(Tâhir'ül-Mevlevî, Müslümanlıkta Ibadet Tarihi, l05-106; T'aberî, N/132;
Suy'ûti, ed-Dürrü'l-Mensûr, I/176; Sabûnî, Ravâyi'/193) Allah Resûlü dokuz
sene Ramazan ayı orucunu tuttuktan sonra vefat etmiştir. (Ibn Kayyim,
Zâdü'l-mâed,152 (en-Nedvî, Dört Rükün, 205)) Bu, farz olan Ramazan orucudur.
Bunun dışında vâcip, sünnet, müstehap, nâfile, mekruh ve haram olan oruçlar
da vardır. (Bk. Tâhirü'l-Mevlevî, a.ge.112 )Farz olduğu, Kitap ve sünnetin
kesin delilleriyle sâbit olduğu için, orucu inkâr küfürdür, insanı dinden
çıkarır. Hafife ve alaya almanın da aynı olduğunu söylemişlerdir. Hatta,
inanmakla beraber; ibadetleri yapmamak insanı dinden çıkarmasa bile,
herkesin göreceği yerlerde açıkça oruç yemenin, orucu hafife alma anlamına
geleceğinden, küfür olduğunu söyleyenler de vardır.Özürsüz olarak bozulan
bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı, bütün zaman sürecini oruçla
geçirmekle dahi karşılanamaz. (Zehebî, Kitâbu'l-kebâir, 40-4l: el-Heytemî,
ez-Zevâcir,I/195) Diğer yönden, tutulması halinde, "Orucun sevabı; Allah'tan
başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." "Her iyiligin karşılığı
on ilâ yediyüz katıyla verileceği halde, orucun karşılığını ancak Allah
bilir." "Oruçlunun acıkmaktan doğan ağız kokusu, Allah için miskten daha
güzeldir.", "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır. tutana Kıyamet günü
şefaatçidir.", "Oruçlu, duası geri çevrilmeyen üç gruptan biridir.",
"Ramazan orucunu dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de, sadece Allah
için tutanın geçmiş günahları bağışlanır.", "Ramazanda yapılan nâfile bir
ibadet, sevap bakımından diğer günlerdeki farzlara denktir. Farz ise, diğer
günlerdeki yetmiş farza denktir." (Bu ve benzeri hadisler için bk.
el-Heytemî, age. I/196-l98)
Hikmeti ve Faydaları
Orucun hikmetleri, aynı
zamanda faydası sayılacağından, bu ikisini birlikte ele alıp, bazan fayda,
bazan da hikmet diye açıklayacağız. Ancak anlaşılmasını kolaştırmak için,
konuyu bir başka açıdan ikiye ayırarak isleyecegiz: a) Orucun keyfiyeti ile
ilgili hikmetler, b) Dünya ve Ahirete yönelik faydaları.
Ancak burada çok önemli
bir noktaya deginmek zorundayız: Orucun esas hikmeti -diğer ibadetlerde
olduğu gibi- herşeyden önce "HAKİM" bir zat tarafından emredilmiş olmasıdır.
Ya da onu emreden "Hakîm"dir, yani her yaptığı yerli yerindedir; bir hikmete
dayalıdır, işlerin en yerinde olanıdır. Öyle ise oruç da böyledir. Bu yüzden
oruç aklımızın kavrayacağı falan ya da filan faydalardan ötürü farz
kılınmıştır demek çok hatalı olur. "Onlar ki, görmeden inanırlar." (2/3),
"Görmedikleri halde RAHMAN'dan ve Rablerinden korkarlar." (36/1l, 67/12).
Kaldı ki, ibadetler hikmetlere değil, illetlerine binaen farz olunurlar.
Hikmetler çoğu zaman akılla kavranılsa bile, illetler, farz kılan (Şâri)
açıklamadıkça kesin olarak kavranılamaz. Bu yüzden orucun illeti, ya da en
büyük hikmeti, farz olduğunu bildiren ayette gösterilen hedef olmalıdır."
"Allah'tan sakınasınız, yani takvâ sahibi olasınız diye:.." (2/183). Aynı
ayetin "Ey iman edenler..." hitabı ile başlaması da, orucun maddî fayda ve
hikmetlerinden ötürü değil, ancak imandan ötürü tutulabileceğini gösterir.
Nitekim modern tıp, orucun bazı faydalarını tesbit etmiş olmakla beraber,
inanmayanların hiçbirisi müslümanlar gibi oruç tutuyor değillerdir. A1lah
Resûlü de makbul olan orucu, iman ve ihtisab (sadece Allah için yapma)
şartına bağlamıştır. (Buhârî, Müslim.) Ancak aslolan bu olmakla beraber,
orucun akılla kavranan birçok hikmetleri de yok değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUC HAKKINDA
ÇEŞİTLİ KONULAR
Oruçlu iken bir şeyin
tadına bakmak, çiğnemek, kendine güveni olmayanın kucaklaşması ve öpmesi
mekruhtur ancak orucu bozmaz.
Orucunu yemekte olan
âdetlinin âdeti, ya da lohusanın âdeti gündüzleyin sona ererse, o günü
akşama kadar oruçlu gibi geçirmeleri, ayrıca kaza etmeleri gerekir.
Oruçlunun iftarda acele
etmesi, sahuru son anına kadar geciktimesi müstehaptır.
Ramazan orucunun
keffaretinin aralıksız tutulması gerekir. Kadının âdet görmesi buna engel
değildir.
Ramazan Bayramı'nın ikinci
günü, Sevvâl'in altı gün orucuna başlanabilir.
Kadınlar, kocalarının izni
ile evlerinde namaz için ayırdıkları odada itikâf yapabilirler.
Itikâfta bulunanın, cima
yapması, öpmesi ve her türlü cinsel davranışı yasaktır. Unutarak da, gece de
yapsa itikâfi bozulur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUC HAKKINDA
GENEL BİLGİLER
Farz olan Ramazan
orucundan başka, vacip, müstehap ve haram olan oruçlar da vardır.
Vacip olan oruç;
Ramazan'da kasten bozulan orucun kefareti, Zihâr keffareti, hatâ ile adam
öldürme keffareti, yemin keffareti, hacdaki hatâlardan doğacak keffaret,
kaza edilen itikâf orucu, adak oruçları gibi oruçlardır.
Müstehap olan oruçlar;
Muharrem Ayının dokuzuncu ve onuncu günleri orucu, her kameri ayın onüç,
ondört ve onbeşinci günleri orucu, her Pazartesi ve Perşembe günleri tutulan
oruç, gibileridir. Bunlara nafile oruç da denir.
Haram olan oruçlar ise;
Kurban Bayramı'nin dört günü ile, Ramazan Bayramı'nın ilk günü tutulan
oruçlardır.
Ramazan orucu, belirli bir
güne adanmış adak oruç ve nafile oruca akşamdan, kaba kuşluğa kadar niyyet
edilebilir. Orucun niyyeti, içinden oruç tutmaya karar vermiş olmaktan
ibarettir.
Kaza, gün belirtilmeyen
adak ve keffaret oruçları için sahur bitmeden önce niyyet etmek, yani
içinden karar vermiş olmak gerekir.
Ramazan takvimle ve
hesapla değil, Ramazan hilalinin görülmesiyle, ya da Şaban Ayı'nı otuza
tamamlamakla başlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ramazan'a başlarken
Şaban'ın son günü mü, Ramazan'ın ilk günü mü diye, şüpheye düşülen gün,
konuyu iyi bilmeyenlerin oruç tutmaması daha iyidir. Ancak Ramazan hilalinin
görüldüğü ilan edilirse, o gün şüpheli olmaktan çıkar. Ramazan olduğu
kesinleşir.
Bayram da yine takvimle
değil, Şevval hilâlinin görülmesiyle başlar. Ancak bayram hilâlini en az iki
adil şahidin görmüş olması gerekir.
Orucu Bozup Keffareti
Gerektiren Şeyler:
l. Gıda ve ilaç türünden
birşeyi kasten yeme ve içme,
2.Kasten cinsel ilişkide
bulunma ve bulunulma,
3.Kan aldırıp ya da gıybet
edip, orucu bozuldu sanarak yiyip içmek suretiyle kasten orucunu bozma.
Orucu Bozulup Sadece Kaza
Etmesi Gerekenler
l. Âdetli ve lohusa,
2. Oruç tutmakla hastalığı
artan hasta,
3.Körpe çocuk emziren anne
ya da süt anne,
4.Yolcu,
5.Oruca niyyet etmeden
yiyen kimse (Bir isyan olarak kasten yiyenlerin, niyyet etmemiş
olsalar bile keffaret
tutmaları gerektiği söylenmiştir). .
6.Öpme, okşama ve el ile
(masturbasyon) boşalan,
7.Güneş batmadığı halde
battı sanarak iftar eden,
8.Ve şafak söktügü halde
sökmediğini sanarak sahur yiyene keffaret gerekmez. Bunlar sadece kaza ile
yetinir.
Şimdi sayacağımız
şeylerden biri, kasten yapılmış olsa da, oruç bozulur; ancak keffaret
gerekmez:
l. Sağ olan kadının önü ve
arkası ile, erkeğin arkasından başka herhangi bir varlıga, ya da organa cima
etme,
2. Yenilmesi arzu
edilmeyen ve gıda özelliği taşımayan taş, demir ve çelik gibi şeyleri yutma,
3. Kendi isteği ile
bilerek ağız dolusu kusma.
4. Burundan alınan sıvının
boğaza ulaşması,
5. Hukne (lavman) kullanma
(Arkadan aletle kalın barsağı temizleme),
6. Kulaga ilaç, yag, v.b.
bir şey akıtma,
7. Derin yaraya, karın
boşluğuna işleyecek özellikte ilâç koyma.
8. Baştaki yarığa ilaç
akıtma,
9. Unutarak yedikten
sonra, orucu bozuldu sanıp kasten yeme,
10. Uyurken birisinin
boğazına su döküp midesine gitmesi,
11. Uyurken cima edilme,
12. Ramazan'a niyyet
etmeden yeme ,
13. Yanılarak yeme,
14. Zorla yedirilme.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇ KEFFARETİ NE ZAMAN GEREKİR?
Ramazan-ı şerifte oruç
niyetini getirip özürsüz olarak kasden orucu bozmakla keffaret lazım gelir.
Yani –varsa- bir köleyi hürriyete kavuşturmak, imkan yoksa ara vermeden iki
ay oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek yedirmektir. Ama
niyet getirmeden orucu yemek kazadan başka bir şey gerektirmez.
Şafii mezhebinde Ramazan-ı
Şerifte oruçlu olan kimse cinsi münasebette bulunduğu takdirde kendisine
keffaret lazım gelir. Yemek yemek ve su içmekle keffaret söz konusu
değildir. Sadece gününe gün kaza etmek lazım gelir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇ
TUTMAMAYI MEŞRU KILAN ÖZÜRLER
Beş kimse, imkân
bulduğunda kaza etmek üzere Ramazan orucunu tutmayabilir, tutmakta ise
bozabilir.
1. Oruçla hastalığının
uzamasından ya da artmasından korkulan hasta.
2. Sefer süresi kadar yola
çıkan yolcu,
3. Oruca güç yetiremeyen
ihtiyar (Her gün için bir fitre verir. Sonradan güçlenirse ayrıca kaza
eder),
4. Kendine ya da çocuğuna
zarardan korkulan hamile kadın,
5. Kendine ya da çocuğuna
zarardan korkulan emzikli kadın.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇ VE İHTİLÂM
Ihtilâm olmak ve cünüp
olarak sabahlamak oruca mâni olur mu?
Oruçlu iken ihtilâm olmak
(kendi kendine rüyalanmak) orucu bozmaz. Dokunma, oynaşma ve öpme olmadan,
sadece bakmak ve düşlemekle boşalma da o orucu bozmaz. Bu durumlarda sadece
yıkanır ve orucuna devam eder: Dokunma ve öpme ile boşalırsa, oruç bozulur;
ama sadece kaza gerekir.(66 M. Zihnî 590, 597 )
Oruçlu olduğunu bilerek,
ama elinde olmayarak boğazına su kaçsa, orucu bozulur sadece kaza gerekir.
Gündüz ihtilâm olan oruçlunun namaz vakti geçmeyecek bir süre içerisinde
yıkanması şarttır. Ancak yıkanmaması oruca engel değildir. Yani yıkanmazsa,
namazı terk etmiş olacağı için büyük günah işlemiş olur; ama orucu oruçtur.
Cünüp olarak sâbahlamak
oruca mâni olmaz. Gündüz yıkanması gerekir. Yıkanmayı iftardan sonraya
bırakırsa, namazı terketmiş ve büyük günah işlemiş olur.
Iğne, diş Çektirme, Misvak
ve Oruç
Diş çektirme, doldurtma,
dişlerini misvakla ya da macunla yıkama, iğne yaptırma... orucu bozar mı,
bozarsa kazâsı nedir?
Diş çekimi orucu bozmaz.
Ancak dişin çıktığı yerden akan kan; tadı ağzın her tarafına dağılacak kadar
çok olur, ya da karıştığı tükürüğün yarısından çok olur ve yutulursa orucu
bozar, kaza gerekir.(67 Bilmen 289 (md.106)) Diş dolgusu konusu da vücudun
herhangi bir yerindeki yarayâ ilâç koyma gibidir; Dolgu maddeleri sıvı
olmayıp, dimağa ve karın boşluğuna ulaşamadıkları için orucu bozmazlar.
Ancak kanala zerkedilen ilâç, ya da dolgu maddesi, sıvı olur ve beyne
ulaşırsa, Imâm Ebû Hanîfe'ye göre oruç bozulur, diğer imamlara göre yine
bozulmaz. Diş çekimi için uygulanan ve halk arasında morfin diye bilinen
uyuşturucu (anestezik) etkili iğne de vücudun herhangi bir yerine yapılan
iğne gibidir. Imam Ebû Hanîfe'ye göre orucu bozar. Ihtiyata uygun olduğu
için kabul edilen görüş de budur. Ancak onun arkadaşları olan diğer imamlar,
vücuda yarayışlı olmayan ve tabii yollarla vücuda girmeyen şeyler, orucu
bozmaz görüşündedirler. Dolayısıyla onlara göre, yaralara her nasıl olursa
olsun ilâç koymak, yine nasıl olursa olsun iğne yaptırmak, orucu bozmâz.(68
M. Zihnî 594, 599; Bilmen 293.) Buna göre durumları âcil olmayanların, diş
çekimi ve iğne işini akşama bırakmaları tavsiye olunur. Ama bundan
gecikmekle zarar görecek olanlar, oruçlu iken de iğnelerini yaptırır,
dişlerini çektirir, ya da doldurturlar. Dolgu dışındakileri yaptıranların
sonradan kaza etmeleri daha ihtiyatli olur.
Dişleri, özsuyunun tadı
hissedilecek kadar taze bir misvakla temizlemek orucu bozmaz ama, mekruhtur.
Bu tadı duyulmayan misvakla ya da firçalarla dişleri yıkamak oruca hiçbir
zarar vermez. (69 M. Zihnî 610; Bilmen 287-88 ') Dişlerin macunla
fırçalanması, ya da tuzlu su ile gargara yapılması hallerinde macunun ve
tuzun tadı boğaza kadar ulaşmış olacağından oruç bozulur. Misvaktan kopan ve
yutulân parçalar buğday tanesi kadar, yada daha fazla olursa orucu bozarlar.
Dişlerin kendiliğinden kanaması halinde, kan tadı duyulacak kadar olur ve
bilerek yutulursa oruç bozulur. Az olur ve farkına varmadan yutulursa
bozulmaz. Bütün bu durumlarda orucun bozulması halinde sadece kaza gerekir
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUCA NE ZAMAN NİYET EDİLİR?
Şafii mezhebine göre
niyetin vakti oruç farz olursa gecedir. Gündüze bırakılmaz. Gece niyet
getirilmediği takdirde bayramdan sonra gününe gün kaza etmek lazımdır.
Hanefi mezhebine göre ise
kazaya kalmış Ramazan, nafile ve muayyen nezir oruçları için niyet gece
vakti getirilebildiği gibi gündüz öğleden önce de getirilebilir. Bunun için
İbn Hacer diyor ki: Şafii olan kimse Ramazan'da niyetini unutup gece
vaktinde getirmeyen kimse Hanefi mezhebini takliden gündüz öğleden evvel
niyet getirsin. Maliki mezhebine göre Ramazan-ı Şerifin başında bir niyet
getirilirse kafidir. Her gece niyet getirmek gerekmez. Bunun için Şafii veya
Hanefi olan kimse Ramazan-ı Şerifte "ben şu Ramazan-ı Şerif ayında oruç
tutmağa niyet ettim" dese iyi olur. Çünkü bir günün niyetini unutacak olursa
da Maliki mezhebine göre orucu sahih olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇLU
İKEN GÖZE MERHEM SÜRMEK VEYA DAMLA DAMLATMAK CAİZ MİDİR?
Oruçlu olan kimse gözüne
merhem sürebildiği gibi damla da damlatabilir. Bunun için hiç bir mani
yoktur. Fakat buruna damla damlatmak, hiç şüphe yok ki orucu bozar.
ORUÇLU OLAN BIR
PİLOT OKSİJEN TENEFFÜS EDEBİLİR Mİ?
Yükseklerde uçan pilot
veya denizlere dalan bir dalgıç oruçlu olduğu halde oksijen teneffüs
edebilir, orucuna bir halel gelmez. Çünkü oksijen ne yenir ne de içilir.
Hatta duman gibi hacmi olmayan bir şey boğaza girerse yine oruç bozulmaz.
ORUÇLU OLAN KİMSENIN KULAĞINA İLAÇ VEYA SU AKITILSA ORUCU BOZULUR MU?
Oruçlu olan kimsenin
kulağına ilaç veya su akıtılsa orucunun bozulup bozulmayacağı hususunda
ihtilaf vardır. Şafii mezhebinde kuvvetli olan kavle göre ilaç ile su
arasında fark olmaksızın her ikisi de kasden kulağa akıtılsa orucu bozulur.
Yalnız kulağın dış tarafını yıkamak isterken içine girerse oruç bozulmaz.
Hanefi mezhebinde ise
İmam-ı A'zam'a göre kulağa konulan ilaç orucu bozar. Su ise bozmaz. Müfta
bih olan bu görüştür. İmameyn'e göre ise kulağa ne akıtılırsa akıtılsın
orucu bozmaz.
ORUÇLU OLAN KİMSENIN, ABDEST ESNASINDA AĞZINA SU VERİRKEN BOĞAZINA SU
KAÇARSA ORUCU BOZULUR MU?
Oruçlu olan kimsenin,
abdest esnasında ağzına su verirken boğazına su kaçsa; oruçlu olduğunu
hatırlamadan ağzına su almışsa ittifakla orucu bozulmaz. Oruçlu olduğunu
hatırladığı takdirde ağzına su verirse Hanefi mezhebine göre orucu
bozulur.Bilahare bir gün kaza etmek zorundadır.
Şafii mezhebine göre ise
oruçlu olduğunu bildiği halde mübalağa yapmadan ağzına su almış ve boğazına
kaçmışsa orucu bozulmaz. Amma mübalağa etmiş ise orucu bozulur. Yalnız
abdest ve gusül gibi mecburi olan şeylerden başka bir maksat için ağzına su
verirse mutlaka orucu bozulur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUCLUNUN
KEYFİYETİ İLE İLGİLİ HİKMETLERİ
Oruç sıkıntılı Mekke
döneminde değil, imkânların oldukça bollaştığı Medine döneminde farz
kılınmıştır, tâ ki, oruç (En-Nedvî, Dört Rükûn ) iktisadî şartların
zorlaması ile konulan bir farzdır, denmesin. Bundan, imkânları bollaşıp,
karnı doyan insanın, gayesini unutabileceği anlamı da çıkarılabilir. Farz
olan oruç ise panzehirdir. Ilacın fazlası zararlı, azı faydasızdır.
(ed-Dihlevî, Huccetüllâhi'l-Bâliga )
Orucun bir ay oluşunda
İslamın her şeyde orta yolu tuttuğunun işareti de vardır. Çünkü daha önceki
dinlerde de oruç vardı, ancak bazısında çok uzun, bazında da çok kısa idi.
Oruç günün beli bir zamanı
ile sınırlandırılabileceği gibi, yemeyi içmeyi azaltmakla da olabilirdi.
Islam birinciyi seçti. Çünkü ikinciyi tayin ve uygulama zor olduğu gibi,
insanların vücud yapıları ve ihtiyaçları değişik olduğundan, bunda
adaletsizlik de söz konusu olurdu. (agk.)
Oruç herkesin kendisi için
seçecegi bir ayda, ya da güneş yılına göre bir ayda değil de, senenin her
mevsimini dolaşan Ramazan ayında farz kılındı. Böylece hem cemaat şuuru
sağlandı. Çünkü bazı zor işler, topluca yapıldığında, zorluğu hissedilmeden
kolaylıkla yapılır. -hem de dünyanın değişik bölgelerindeki insanların bir
kısmının devamlı uzun ve sıcak günlerde, diğer kısmının da devamlı kısa ve
serin günlerde oruç tutmaları gibi bir adeletsizlik önlendi.
Ayrıca; insana misyonunu
öğreten, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an-ı Kerim, Ramazanda inmiş ve onu
şereflendirmiştir. Oruç için bir ay seçilecekse, elbette ondan daha uygunu
bulunamayacaktır.
Dünya ve Ahirete Yönelik
Faydaları
Insan diğer varlıklara
göre çok daha değişiktir ve o merkez durumundadır. Hayvanlarda sadece istiha
(arzu, şehvet) vardır, akıl yoktur. Melekler ise sırf nurdan
yaratılmışlardır, çeşitli arzulara (şehvetlere) sahip olmayan yüce
varlıklardır. Insan bu iki konumdan da nasibi olan varlıktır. Akla, ruha ve
şehvetlere birlikte sahiptir. Onun için melek, yüceliği; hayvan da aşağılıgı
temsil eder. Ama meleklerinkini aşan yücelikler bulunduğu gibi, hayvanları
çok yücelerde bırakan aşağılıklar da vardır. Işte insan, bu uçsuz bucaksız
arenada, kendi yerini seçme hürriyetine sahip tek varlıktır. Arzularını
aklının ve ruhunun emrine vermekle, yükseldikçe yükselecek, belki de
melekleri bile aşacaktır. Zıddı ile, aklını ve ruhunu arzularının eline
vermekle de "hayvanlardan da aşağı" olacaktır. Yaratıcısının istediği; onun,
münker adına üzerinde bulunan ağırlıklarını atarak, olabildiğince yükselmesi
ve Rabbini "Yakîn" ile bilmesidir. Bu vasıf meleklerin vasfıdır. Işte oruç,
insanın meleklik yönünü güçlendiren ibadetlerin başında gelir. Çünkü onlar
da yemezler ve içmezler. Yine çünkü aşırı yeme içme ve nefsî arzuları tatmin
ile aşırı meşgul olma, hayvani nitelikleri geliştirir, nefsi besler ve
güçlendirir. Nefis ise Allah'ın düşmanıdır ve "Işi gücü kötülükleri
emretmektir." (12/53). Öyle ise ona yenilmemek ve başını ezmek gerekir.
Bunun en kestirme yolu da açlıktır. Nitekim bir hadis-i şerifte, Allah'ın
nefse: "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorduğu, nefsin de: "Sen sensin, ben de
benim" dediği, buna karşılık Allah'ın onu Cehenneme atmak gibi bir sürü
eziyetlerle cezâlandırmasına rağmen onun, her seferinde sorulan bu soruya
aynı cevabı verdiği, nihayet onu açlıkla deneyince, "Sen benim merhametli
Rabbimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum" dediği nakledilir. (Bedîuzzamân,
Mektûbât, 373)
Oruç insanın gafletten
uyanmasını, başıboş olmadığını anlamasını, ve Rabbini tanımasını sağlar.
Oruç, Allah'ın nimetlerini
hatırlayarak O'na olan teşekkür borcunu ödemektir. Çünkü her zaman her
istediğini yiyebilen insan, oruç tutmakla: "Bu nimetler benim mülküm değil,
ben bunları yiyip içmekte hür değilim, başkasının malıdırlar, yemek için
O'nun emrini bekliyorum" demiş ve manevî bir şükür yapmış olur.
Oruç zenginlere fakirlerin
durumunu hatırlatmak; böylece sosyal dayanışmayı, yardımlaşmayı, sevişmeyi
ve toplum düzenini kolaylaştırmak demektir. Zira başka yolla "zengin fakirin
halinden bilmez." Bu yüzden Mısır'in kıtlık yıllarında, Hz. Yusuf un bütün
zahire ve erzak ambarları elinde olduğu halde, üç günde bir yemek yediği ve
sebebini soranlara; "Benim karnım tok olursa, zahire almaya gelen
zavallılara acıyabilir miyim?" dediği nakledilir. (Risâle-i Hamidiyye,127;
(Sifâ'dan nakil), Sabûnî, Ravâi' I/218)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Oruç, gücüne, kuvvetine,
varlığına güvenip ululuk taslayanları, firavunlaşma ve karunlaşma
istidadında olanları, açlığın kırbacıyla acıtıp onlara âciz olduklarını ve
bir Kadîre muhtaç bulunduklarını hatırlatır. Zira: "Dünyada açlık kadar
müessir ma'şeri bir vicdan oluşturan başka bir motif yoktur." (Mustafa Ateş,
Diyanet gazetesi, sy. 327 s. 2) Yine "bu yolla insanın mayasında bulunan
kibir, gururu, enaniyet ve üstünlük gibi şeytânî tekebbürü de mahviyet,
tevazu ve teslimeyete dönüştürür." (Aynı kaynak.)
Oruç, maddî ve manevî bir
perhiz ve bu itibarla önemli bir, ilaçtır. Nitekim Allah Resulü "Sıhhat
bulmak için oruç tutun." buyurmuştur. (Orucun sindirim, dolaşım ve sinir
sistemlerine ve özellikle karacığere, damar sertliğine, böbreklere, kan
yapısına, strese olan olumlu tesirleri için bk. Dr. Halûk Nurbâkî, Diyanet
Gaz. Sy. 327, s. 6) Oruç zor zamanlarda ve olağanüstü durumlarda, uzun süre
açlığa tahammülü sağlayacak iyi bir eğitim ve cihad hazırlığıdır.
Oruç, vücutta bir fabrika
durumunda olan mideye hizmetçi pozisyonundaki bir sürü organın, fabrika
sanki yıllık bakıma alındığı için, onunla irtibatlarının kesilmesi, onların
sırf mideye hizmet için yaratılmadığını, melekleşme yolunda da görevlerinin
bulunduğunu hatırlatmaktır. "Ayrıca oruç, şehvânî arzuların doruk noktasında
bulunan genci, sapık ilişkilere zorlayan hormon birikimini ta'dil eder: " ..
Kimin evlenme masraflarına gücü yetmezse oruca sarılsın. Çünkü orucun
şehveti kırıcı özelliği vardır." (Buhâri, Savm ) hadis-i şerif buna işaret
eder. (Ateş, agm. s. 3)
Ramazan, özellikle Kur'an
ayıdır ve Kur'an'la tam bir ilişkisi vardır; Kur'an-ı Kerim onda inmiştir.
Kur'an bütün hayırları kendisinde toplar. Ramazan da öyledir. Kadir Gecesi
ise Ramazan'ın özü ve lübbüdür. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No:162)
Ramazan, Ahiret yurdu için
kârlı bir pazar, hasat için münbit bir zemin, amellerin gelişip yeşermesi
için bahardaki nisan yağmuru, Mevlânın saltanatına karşı beşer kulluğunun
resm-i geçiş yapması için en parlak ve kudsî bir bayram hikmetindedir.
(Bediüzzamân, Mektûbât, 371) Bu ayda sâlih amellere muvaffak olanlar, bütün
sene muvaffak olurlar. Bu ayda manevî hayırları kaçıranlar, bütün sene
kaçırırlar. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No: 45) Her iyiliğin karşılığı 10 ilâ
700 katı ve fazlasıyla verileceği halde, Allah Teâlâ orucu diğerlerinden
ayırmış ve "O benim içindir." buyurmuştur. Çünkü, oruç bir şeyi yapmak
değil, yapmamak şeklinde bir ibadet olduğu için, görünen bir ibadet
değildir. Bu yüzden sırf riya için yapılamayacak, belki de tek ibadettir.
Sonra oruç Allah'ın düşmanları olan şeytanı, nefsi, dolayısıyla şehvetleri
kahretmektedir. Bu yüzden ona nisbet edilmesi uygundur. (Mustafa M. Ammâra,
et-Tergib, N/143 (Ihyâ'dan nakil)) Yeme, içme ve cinsî ilişki gibi dünyevî
ihtiyaçları terketmekle, insanda Allah'ın bu vasıf larının tecelli etmesiyle
de Oruç O'nun olmaya lâyıktır. Allah'dan başkasına yapılmayan tek ibadet
oruç olduğundan, böyle buyurulmuştur da denmiştir. Ya da oruçta, oruçlunun
nefsinin hiçbir payı olmadığı için böyle denmiştir denilebilir. (Bk.
Ammâra,age. N/79)
Ancak bilmek gerekir ki,
oruç için sayılan bu menfaatların çoğuna, iftar ve sahurda yemeği fazla
kaçırıp letâif'i (rahmet alıcılarını) öldürmemekle ulaşılabilir. Yoksa
normal öğün adedi zaten iki olduğundan, orucun sair zamanlardan bir farkı
kalmayabilir. Nitekim nafaka ve fidyeler iki öğün hesabıyle verilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUÇLUNUN KOLONYA KULLANMASI, DİŞLERİNİ FIRÇA VE MACUN İLE
YIKAMASI ORUCUNU BOZAR MI?
Kolonya az da olsa içinde
alkol bulunduğu için Şafii mezhebine göre kullanılması haramdır ve necistir.
Kullanılmasına asla cevaz verilmemiştir. Hanefi mezhebinde ise üzümden imal
edilmiş şarap kesin olarak haramdır. Hakkında ihtilaf varid olmamıştır.
Necaseti galize ile müteneccistir. Üzümden başka şeylerden işlenen alkollü
madde hakkında üç çeşit görüş vardır.
1- Necaset-i muğallazadır.
2- Necaset-i muhallefedir.
3- Tahirdir.
Racih görüş, necaseti
muğallaza olması görüşüdür. Kolonya ister muhaffefe olsun ister muğallaza
olsun şayet necis olarak onu kabul edersek Ramazan-ı Şerifin içinde ve
dışında kullanılmasında beis yoktur.
Dişleri macun ile
fırçalamak meselesine gelince fırça misvak gibidir. Hatta fıkha göre misvak
sayılır. Hanefi mezhebinde oruçlu olan kimse kuru olsun, yaş olsun, öğleden
evvel olsun öğleden sonra olsun her zaman kullanılabilir. Ancak bazı
rivayetlere göre Ebu Yusuf oruçlu olan kimsenin yaş misvakı kullanmasının
mekruh olduğunu söylüyor. Şafii mezhebine göre öğleden evvel kullanılmasında
beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur. Hülasa Hanefi mezhebinde müftabih olan
kavle göre her zaman fırçanın kullanılması caizdir. Şafii mezhebinde öğleden
evvel olursa beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER
Uyurken rüyalanma
(ihtilam), kan aldırma, bakmakla boşalma, macunsuz diş fırçası ve misvak
kullanma, koku sürünme, sürme çekme, öpme, kendi isteğiyle olmaksızın kusma,
kulağa su kaçma, unutarak yeme içme ve cima etme, kendi isteğiyle ağız
dolusundan az kusma, boğazına toz, duman, sinek kaçma, dişleri arasında
kalıp toplamı nohut tanesinden az yiyecek kalıntılarını yutma, (nohut tanesi
kadar olursa kaza gerekir), kan aldırma, erkek kamışının deliğine yağ ve
merhem akıtma, karnına ok, mızrak, kılıç girme, suya girme, yüzme, yemeğin
tadına dili ile bakıp tükürme, çiğnenilmiş, renksiz ve tatsız sakız çiğneme
(bu mekruhtur), yağlanma.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
OTOBÜSTE NAMAZ
Genellikle otobüslerle
yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz
durup kılmak istersek yolculardan itiraz edenler oluyor. Bu durumda
namazlarımızı nasıl kılmalıyız?
Fıkıh kitaplarımızda
"Binek (hayvan) üzerinde Namaz" diye bir başlıkvardır ve mes'elenin esası bu
başlıkaltında incelenir. Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:
Seferde binek üzerinde
nafile namaz kilinabileceğine mezhepler ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah
Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile namaz kılmışlar ve ashabına da
kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili rivayetler fıkıh kitaplarımızın
âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta bulunacağımız yerlerinde bolca
bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü'1- Ummâl konuyla ilgili onüç kadar rivayeti
bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü'1-ûmmâl, VNI/38S-87) Bütün bu
rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren
fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:
Şehir dışına çıktıktan
sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda olsa dahi (en az diyenler bunu
bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir ile birlikte), I/463) nafile
namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek kılabilir. Imayı, ruküda biraz,
secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar. Çünkü nafileler için belli bir
zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden inmesini söylemek, nafile kılma
azmini kırabilir ve yolculuğuna engel olabilir.(Serahsî, I/350) Binek
üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz. Halbuki, kılarken sırf
dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan muhafaza etmesi bile
bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin binek üzerinde her
halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa dönebilirse kıblesi
o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre namaza mani
değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek
gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek
namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu
hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek "amel-i yesîr=fazla
bir iş", inmek ise "amel-i yesir=az bir iş" sayılmıştır. Buna göre günümüzde
otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da binme halinde
"kuvvetli zayıfâ" inme halinde ise "zayıf kuvvetliye" bina edilmiş olur. Ki,
caiz olan ikincisidir denmiştir.) Mes'ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu
ve böyle durumlarda ona başkası kıyas edilemeyeceği için Imam Azam'a göre
binek üzerinde iken şehir içinde nafile kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed'e
göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh olacağını söyler.(Serahsî, I/250)
Imam Azam vitiri de binek üzerinde kılamayacağını söylerken bu iki imam onu
da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü Resulüllah'ta bu uygulamanın örneği
vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü'l-Ummâl da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve
Ibn Ebi Şeybe'den iki rivayet nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Farzlara gelince:
Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi fıkıhçılarının görüşü
şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları, özrü (zaruret)
olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli vakitleri vardır. O
vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı varsa onlar da
zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî, I/250; Ibn
Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü's-Sâri, 41) Cabir b. Abdillah
hadisinde: "Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa
çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise
bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."(el-Hindî, kenzü'1-Ummal,
VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249)
Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin
kılınması kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez,
netice itibari ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz.
Burada, eskilerin binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları
arasında bu konularda fark olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için
nelerin özür kabul edildiğini görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini
beklememesi, inmesi halinde hırsız, yırtıcı hayvan, düşman korkusu
bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması, ihtiyar olup, inip binmede
yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz olması... vb. şeyler özür olarak
görülmüş ve böyle durumlarda farzların da binek üzerinde (otobüste)
kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm, agk.; el-Hindî Ibn
Asakir'den Rasulüllah (sav)'in çok çamurlu bir hengamda bir merkep üzerinde
farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde durmayan bir
otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu, şehir dışı
için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme yerine,
dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz daha
fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama
yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya
çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz
kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve
namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün
sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini
her seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma
seçimi için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve
tartışmaya girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför,
huysuz bineğe fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir
özür sayılabilir. (Allah u a'lem).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
OTUZ İKİ FARZ
"Otuziki Farz" terimi,
özellikle yurdumuzda, dolayısı ile Hanefi mezhebinin hakim olduğu yerlerde
Islamın önemli temel prensiplerinin, avam anlayışı ile bir araya
getirilmesini anlatır ki şunlardır: Imanın şartları (6) Islamın Şartları
(5), Namazın farzları (12) Abdestin farzları (4) ,Gusulün farzları (3),
Teyemmümün farzları (2), toplam. (32) Bu otuz iki önemli farz "Elli Dört
Farz"a göre daha tutarlı ve daha önemli sıralama olmakla beraber bu da ilmî
bir temele oturmamaktadır ve genel olarak bütün müslümanların anlayışını
yansıtmaz. Çünkü:1. Öncelikle en önemli farzlar bunlardan ibaret değildir.
Cihad, anneye-babaya ihsan, yakınlarla iyi ilişkiler gibi bazı prensipler,
Otuz iki Farz'da sayılanların bazılarından daha önemli olabilir.
Binaenaleyh, böyle bir sınırlama, Islamı bu yolla öğrenen birisini dinin
isteklerinin bunlardan ibaret olduğu vehmine düşürebilir.2. Bu prensiplerin
tamamı ibadetlere, dolayısı ile ahiret alemine ait prensipler olması;
Islamın dünya düzenine hiç yer vermediği tamamen Allah'la kul arasında bir
din olduğu kanaati uyandırabilir. Nitekim bunların hiç birisi hukuki
prensipler değildir. Oysa Islami prensiplerin pek çoğu dünyaya bakan hukukî
düzenlemelerdir ve kanunla belirlenmiş müeyyidelere sahiptirler.3. Iman,
Islam, namaz, abdest, gusül ve teyemmüm gibi esaslar bütün Islami
mezheplerde bulunmakla beraber, bunların farzları ya da şartları herkese
göre aynı sayıda değildir. Mesela abdestin farzları Hanefilere göre dört
iken Şafiilere göre altıdır. Dolayısıyla onların otuz iki farzdan değil,
otuz dört, belki de kırk farzdan sözetmeleri gerekir. Nitekim Hanefilerin de
hepsi otuz iki farzdan sözetmezler. Bazıları bunun otuz üç farz olduğunu
söylerler. Bu fark da teyemmümün farzlarının iki ya da üç.olarak
sayılmasından kaynaklanır. Kısaca "iki darp (vuruş) bir niyet" ifadesiyle
anlatılan bu farzlar, mahiyet olarak aynı olmakla beraber, iki vuruş
(darp)un, vuruş olmalarına göre bir farz, yada iki ayrı vuruş olmalarına
göre iki farz sayılması bu farkı doldurur. Nitekim şu anda Yugoslavya'da
yaşayan müslümanlar arasında "Otuzüç farz" teriminin bulunduğu ve onların,
"otuz iki" diyenlerin yanlışlık yaptıklarına hükmettiklerini öğreniyoruz.4.
Otuz iki farz arasında bulunan "Islamın şartları"nın, aslında "kelime-i
sehadet" dışındakiler Islamın şartı değil, Islamın rüknü ve hadisteki
ifadesiyle; üzerlerine Islamın bina edildiği esaslardır. Şart,
bulunmadığında meşrutun dahi bulunmadığı şeydir: Mesela abdest namazın
şartıdır. Namaz meşruttur. Abdest olmasa namaz da olmaz. Oysa namazı, orucu,
zekatı ve haccı bulunmayan, insan müslüman değildir denilemez. Demek ki
bunlar Islamın şartı değillerdir. Belki rükünleridirler. Diğer yönden bir
hadiste Islamın beş şey üzerine oturduğu söylenir ve bu rükunler sayılır ama
başka Hadislerde daha değişik sayılarda ve daha değişik rükünlerden de söz
edilir. Öyleyse Islamın rükünlerini dahi beşle sınırlamak doğru olmaz. Keza,
iman esasları da altı maddeden ibaret değildir: Icmalen daha aza
indirilebilecekleri gibi, tafsilen daha çoğa da çıkarılabilirler.5. "Otuz
Iki Farz" sayılırken hem imanın şartlan hem de Islam'ın şartları sayılmış,
ama bunların pek çoğunun kendi içindeki şartları ayrıca sayılmadığı halde,
Islamın şartlarından gösterilen namazın ayrıca şartları sayılmış, hatta daha
ileri gidilerek namazın şartlarından birinin (abdestin) şartları dahi bu
sayıya dahil edilmiştir. Buna göre zekatın, haccın ve orucun; hatta haccın
şartı olan Ihramın da şartları sayılabilir ve bu rakam çok daha kabarık
olabilirdi. Bütün bunlar, bu rakamın hem sistematik, hem ilmi hem de Islami
olmadığını gösterir. Binaenaleyh, en olumlu yaklaşımla nihayet şöyle
söylenebilir: Farzları otuz iki ile sınırlandırmak, çocuklara ve avama en az
bu sayıdaki önemli farzı bilme kolaylığı sağlar ve onlara bir son tayin
ederek en azından bu kadarını öğrenmelerini kolaylaştırır. Yoksa Islamın
farzları otuz ikiden ibaret değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
|