|
NAFAKA
İnfak edilen şey, azık,
yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve
benzeri şeyler. "Nafaka" kökünden infâk; hayır yolunda mal sarfetmek
demektir. Nafakanın çoğulu "nafakât"tır. Bir terim olarak yiyecek, giyecek
ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder.
Nafaka genel olarak ikiye
ayrılır: 1. Kişinin kendisine gerekli olan nafaka. Bu, başkasına vereceği
nafakadan önde gelir. Çünkü Hz. Peygamber; "Önce kendi nefsine, sonra
nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et" buyurmuştur (Müslim,
Zekât, 95, 97, 106; Ebû Dâvud, Zekât, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94).
2. Kişinin başkalarına
vermesi gereken nafaka. Bu çeşit nafakanın üç sebebi vardır. Evlilik,
hısımlık ve mülkiyet bağı.
Islâm'da aile reisi olarak
kadının ve çocukların geçimini sağlamak görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca,
anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce,
"geçimi sağlama yükümlülüğü" onları da kapsamına alır. Hattâ Islâm'da mâlik
veya zilyed olunan hayvanların bile yedirilip içirilmesi görevi aile
reisinindir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, IV, 40). Hayvanın açlık veya
susuzluk nedeniyle ölümüne sebep olmak sorumluluğu gerektirir. Nitekim
Allah'ın Rasûlü bir kedinin ölümüne sebep olan bir kadın için şöyle
buyurmuştur: "Açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi için bir kadın
azap olundu. Ona kendisi yedirmediği gibi, toprak haşaratın yiyebilmesi için
serbest de bırakmadı" (Buhârî, Enbiyâ, 54; Şirb, 9; Müslim, Selâm, 151, 152;
Birr, 133, 134; Küsûf, 9; Nesâî, Küsûf, 14, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 159,
188, 286, 424).
Hayvana gücünün
yetmeyeceği yükün taşıtılması haramdır. Köleye de böyle yük yükletilemez.
Mâlik, hayvana infaktan kaçınırsa, çoğunluğa göre kazâen ve diyâneten buna
zorlanır. Hanefilere göre ise buna kaza yoluyla zorlanamaz (el-Kâsânî,
â.g.e., IV, 40; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, II,168 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî
ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VII, 763, 764).
Insanlardan nafaka hakkı
sahipleri sırasıyla şöyledir:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NÂFİLE
Bağış, hibe, ganimet malı,
zorunlu olmaksızın yapılan iş. Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve
Resûlullah (s.a.s)'ın kıldığına dair rivayet bulunan namazlar demektir.
Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nafileler olmak üzere ikiye
ayrılır. Sünnet olan nâfile, Allah elçisinin yapmağa devam ettiği ve ancak
nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının
sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz.
Peygamber'in bazan yapıp, bazan yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir.
Menduba müstehap da denir.
Fıkıh usûlünde nâfile,
sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri "mendup"la eş anlamda
kullanılır. Nâfile ibadetleri aşağıdaki şekilde tasnif etmek mümkündür:
Müekked olan sünnetler:
Beş vakit namaza ve cuma
namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir
hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir: "Her kim bir gün ve
gecede, farz namazlar dışında on iki rekat namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona
cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce
iki rekat, öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşamdan sonra
iki rekat ve yatsıdan sonra iki rekat" (Tirmizi; Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl,
66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).
Namazlara bağlı olan
müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Sabah namazının
farzından önce kılınan iki rekatlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir
sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizi atlar kovalasa da sabah
namazının iki rekat sünnetini terketmeyin" (Ahmed b. Hanbel, II, 405).
"Sabah namazının iki rekatısünneti dünyadan ve dünyada bulunan herşeyden
daha hayırlıdır" (Müslim, MiŞâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât, 190). Hz. Âişe
şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekatıgibi başka hiç bir
nâfile namaza devam etmemiştir" (Buhâri, Teheccüd, 27; Müslim, MiŞâfirîn,
94; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170).
Başka bir sünnet kaza
edilmezken, yukarıdaki hadisler sebebiyle, sabah namazını kılamayan kişi
aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Diğer
yandan ikinci rekatta bile imama yetişebileceğini anlayan kimse önce sünneti
kılar, daha sonra imama uyar.
2. Öğle veya cuma
namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah
(s.a.s) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekat namaz kılmayı
terketmezdi" (Nesâî, Kıyâmü'l-Leyl, 56).
3. Öğle namazından sonraki
iki rekât namaz. Bu iki rekat, müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması
ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekat nâfile
namaz da müekked sünnetlerdendir. Hadiste şöyle buyurulur:
"Hz. Peygamber cuma
namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekat namaz kılar, rekatlar
arasını selâm ile ayırmazdı" (Zeylaî, Nasbur-Râve, II, 206).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
4. Akşam namazından sonra
iki rekât. Bu da Allah elçisinin devam ettiği sünnetlerdendir.
5. Yatsı namazından sonra
iki rekat. Bunun delili; Gün ve gecede on iki rekat nâfile namaza devam eden
için Allah Teâlâ'nın cennette bir köşk bina edeceğini bildiren hadistir (Tirmizî,
Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).
6. Terâvih namazı: Bu
namaz erkek ve kadın için müekked sünnettir. Çünkü terâvih namazına hem Hz.
Peygamber, hem de ondan sonra raşid halîfeler ve ashab-ı kirâm devam
etmişlerdir. Terâvih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Resûlullah
(s.a.s), Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu
namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra müminlere farz olur endişesiyle
mescide çıkıp kıldırmamıştır (Zeylaî, a.g.e., II, 152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr,
III, 50 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II,
43).
Terâvih namazı Ramazan
ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu
namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya bırakılması
müstehaptır. Terâvih namazı tek başına kılınabilir, fakat cemaatle kılınması
daha faziletlıdır.
Hanefilere göre, terâvih
namazının rekat sayısı yirmi olup bu sayı Hz. Ömer'in uygulamasına dayanır.
Çünkü Hz. Ömer halîfeliğinin sonuna doğru bu namazı Mescid-i Nebevî'de
Devlet başkanı olarak yirmi rekat kıldırmıştır. Bu miktara sahabeden karşı
çıkan olmamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benden sonra, benim
sünnetimden ve raşid halîfelerimin yolundan ayrılmayın" (Ebû Dâvûd, Sünnet,
5; Tirmizî, Ilim, 16; Ibn Mâce, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16). Ebû
Hanîfe'ye, Hz. Ömer'in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir:
"Teravih kuvvetli bir
sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O, bu konuda yeni
bir şey de icad etmedi. O, bunu ancak kendi bildiği bir delile dayanarak
yapmıştır. Resulullah (s.a.s)'den bir ahid olarak yapmıştır" (ez-Zühaylî,
a.g.e., II, 44).
Bazı hadis bilginleri ise
Allah el-çisinin Ramazanda terâvihi sekiz rekat olarak kıldığını tesbit
etmişlerdir. Bunun delili, Buhârî'nin ve başkalarının Hz. Âişe'den
naklettikleri şu hadistir:
"Hz. Peygamber ne
Ramazanda ve ne de Ramazan dışında on bir rekattan fazla nâfile namaz
kılmamıştır" (Buhârî, Teheccüd, 16; Terâvih, 1; Müslim, MiŞâfirîn, 125;
Tirmizî, Mevâkît, 208). Yine Ibn Hibbân, Sahîh'inde Câbir (r.a)'den şu
hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber kendilerine sekizrekat namaz
kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., III,
53). Bu duruma göre, terâvih namazının sekizrekatının müekked sünnet
olduğunda şüphe yoktur. Ibnül-Hümâm gibi bazı bilginler ise sekizrekattan
fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum yatsı namazının
farzından sonra dört rekat nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk
rekatımüekked sünnet, iki rekatıda müstehap olur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr,
Mısır 1316/1898, I, 333, 334).
Gayrı Müekked Sünnetler:
Hz. Peygamber'in
kesintisiz devam etmediği ve bazan terkettiği sünnetler olup bunlara mendup
da denir. Bu namazlar şunlardır:
1. Ikindi namazından önce
tek selamla kılınan dört rekat namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında
şöyle buyurmuştur: "Ikindi namazından önce dört rekat namaz kılan kimseye
Allah rahmet etsin" (Tirmizî, Salât, 301).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
2. Yatsı: namazından önce
kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe (r.anha)'den şöyle dediği nakledilmiştir:
"Hz. Peygamber, yatsıdan
önce dört rekat namaz kılardı" (Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî,
a.g.e., III, 18).
3. Evvâbîn namazı: Evvâbîn,
evvâb kelimesinin çoğulu olup, Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi anlamına
gelir. Iki ilâ altı rekata kadar kılınabilir. Bir, iki veya üç selâmla
kılmak mümkündür. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat namaz
kılınan evvâbînden sayılacağını bildirmiş ve arkasından şu ayeti okumuştur:
"Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah kötülükten yüz çevirerek
tevbeye yönelenleri (evvâbîn) son derece bağışlayıcıdır" (el-Isrâ,17/25; Ibn
Kesîr, Tefsîr; Istanbul 1985, V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh,
Istanbul 1984, s. 74).
Bunlar farz namazlara tabi
olan nafile namazlardır.
Bağımsız Nâfile (Mendup)
Namazlar:
Beş vakitteki farz
namazların sünnetlerinden başka bir takım nâfile namazlar daha vardır ki
bunlar, müstehap, mendup veya tatavvu' adı verilen nâfilelerdir:
1. Kuşluk namazı
En az iki rekat olup,
sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır.
Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi
dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Hz. Âişe'den şöyle dediği
nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.s) kuşluk namazını ikiser ikiser, dört
rekat olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı" (es-San'ânî,
Sübülü's-Selâm, Kahire 1950, II, 16). Müslim'in rivayeti ise şöyledir: "Hz.
Peygamber kuşluk namazını dört rekat olarak ve Allah'ın dilediği kadar
ilâvede bulunarak kılardı".
2. Teheccüd namazı
Yatsı namazından sonra
daha uyumadan veya kısa bir uykudan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza
"gece namazı (salatül-leyl)" denir. Bir süre uyuduktan sonra, gecenin
yarısından imsak vaktine kadar kalkılıp kılınırsa "teheccüd" adını alır.
Teheccüd namazı iki rekattan sekizrekata kadardır. Her iki rekatta bir selam
verilmesi daha faziletlidır.
Teheccüd namazı Hz.
Peygamber'e farzdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed!
Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere,
Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini
umabilirsin" (el-Isrâ,17/79). Bu namaz diğer müslümanlara sünnet veya
müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer
müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân,
25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli Imrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır.
Abdullah b. Ömer (r.a)'nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir
meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine,
Allah elçisi şöyle buyurmuştur:" Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece
namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu ". Abdullah b. Ömer, bundan
sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her
ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî
Muhtaşarı Tecrid-i Sarıh Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576).
Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Gece namazına devam edin.
Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize
karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur" (Tirmizî,
Deavât, 101).
3. Abdest namazı
Abdestten veya gusül
abdestinden sonra vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre
geçmeden iki rekat namaz kılınması menduptur. Hadiste şöyle buyurulmuştur:"
Her kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekat namaz
kılarsa ve bu iki rekata kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vacib olur" (Buhârî,
Vüdû, 24; Müslim, Tahâre, 5, 6,17; Ebû Dâvûd, Tahare, 65).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
4. Tahiyyetül-Mescid
namazı Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-Mescid de; mescide selâm
vermek anlamına gelir. Mescide ilk giren kimsenin, Mescidin Rabbine selâm
vermek ve O'nu yüceltmek amacıyla iki rekat namaz kılması menduptur. Bir
günde, ta'lim, teallüm vb. sebeplerle bir kaç kere mescide girmek zorunda
olan kimselerin bu namazı ilk girişte bir kere kılması yeterlidir.
Hadiste şöyle buyurulur:
"Sizden her kim mescide girerse iki rekat namaz kılmadan oturmasın" (Buhârî,
Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, MiŞâfirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118).
Bir mescide girip
meşguliyetinden veya vaktin darlığından ya da kerahetinden ötürü tahiyyetül-mescid
yapamayacak kimse şu duayı okumayı yeterli ve müstehap görülmüştür:
Sübhânellah vel-Hamdûlillah
ve la ilahe illallahü vellahu ekber"
Anlamı: "Allahı her türlü
noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka
hiç bir ilah yoktur. Allah herşeyden yücedir". Diğer yandan, bir mescidde
her hangi bir namazı kılmak veya orada bir farzı kılmak için imama uymak
niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.
5. Istihare namazı
Istihâre; bir şeyin
hayırlı olanını istemek demektir. Istihâre namazı, nasıl hareket edileceği
bilinemeyen mübah işlerde manevi bir işarete nail olmak için kılınan iki
rekatlık bir namazdır. Cabir b. Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Hz.
Peygamber bütün işlerde bize Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi
öğretir ve şöyle buyururdu: "Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz
dışında iki rekat namaz kılsın ve istihâre duasını okusun" (bk. Buhârî,
Teheccüd, 25; Deavât, 49; Tevhîd,10; Tirmizî, Vitr, 18; Ibn Mâce, Ikâme, I,
18; Ahmed b. Hanbel, III, 344).
Istihâre duasından sonra
kıbleye yönelerek yatılır, (Dua için bk. "istihare" maddesi; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, 350, 351).
6. Tesbih namazı
Dört rekatlı bir namaz
olup her rekatta Fâtiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır.
Bu namazda üç yüz kere şu tesbih duası okunur: "Sübhanallahi vel-hamdü
Lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellahü ekber ve !â havle velâ kuvvete illâ
billâhil-aliyyıl-azîm "
Anlamı: "Allahı her türlü
noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'dan başka
hiç bir ilâh yoktur. Allah herşeyden yücedir. Büyük ve yüce olan Allah'dan
başka hiç bir güç ve kudret sahibi yoktur ".
Hz. Peygamber amcası Abbas
(r.a)'a kendisini Allah'a yaklaştıracak bir ameli bildirmek için tesbih
namazını talim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları
kadar çok olsa bile Allah'ın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu
namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere,
başka rivayette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Vitr,19;
Ibn Mâce, Ikame,190; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 14 ve "Namaz" maddesi).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
7. Hâcet namazı
Dünyevî ve uhrevî isteği
olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat, başka
bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Allah Teâlâ'ya senâda ve Hz.
Peygambere salatü selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duasını okuyup,
isteğinin gerçekleşmesini Yüce Allah'dan ister.
Abdullah b. Ebî Evfâ
(r.a)'dan nakledildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Her
kimin Allah'dan bir dileği olursa veya insanlardan bir isteği olursa, önce
abdest alıp iki rekat namaz kılsın, sonra Allaha hamd ve senada bulunsun ve
Hz. Peygambere salatü selâm getirsin. Sonra şu duayı okusun: "Lâ ilâhe
illallahul-halîmül-kerîm. Sübhânellahi Rabbil-arşil-azîm. el-Hamdü lillâhi
Rabbil-âlemin, nes'elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vel-ganîmete
min külli birrin ve's-selâmete min külli ismin. Lâ teda'lî zenben illâ
gafertehû ve lâ hemmen illâ mezahtehû ve lâ hâcete hiye leke rızan illâ
kadaytehâ yâ erhamerrâhimîn ".
Anlamı: "Halîm ve kerîm
olan Allah'dan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi olan Allah'ı tesbih
ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah'ım! Rahmetini
gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyıliği elde etmeyi, her günahtan uzak
olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiç bir günah, feraha çıkarmadığın hiç
bir tasa, senin rızana uygun olan hiç bir ihtiyacı da karşılamadan bırakma.
Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım" (Tirmizî, Vitr,17; Ibn Mâce,
189; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 352, 353).
8. Yolculuk namazı
Bir müslümanın yola
çıkacağı veya yoldan döndüğü zaman iki rekat namaz kılması menduptur. Hz.
Peygamber yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî'ye giderek
iki rekat namaz kılar, orada bir süre otururdu" (bk. Buhârî, Salât, 59;
Cihâd, 198).
9. İstiska (Yağmur İsteme)
namazı
Şiddetli kuraklık hüküm
süren zamanlarda yağmur duası yapılır. Çünkü Kur'an'da Nûh, Mûsâ ve Hûd
peygamberlerin kavimlerine su verilmesi için yaptıkları dualardan söz edilir
(bk. Nûh, 71/10-12;.el Bakara, 2/60).
Enes b. Malık (r.a)ten
rivayete göre, Allah Rasûlü cuma hutbesi irad ederken, şiddetli kuraklığın
hüküm sürdüğünü, ürünün ve hayvanların telef olduğunu söyleyen bir adamın
isteği üzerine; Allahım bize su ver, Allah'ım bize su ver" diye dua
etmiştir. Bunun üzerine gökte hiç bulut yokken, birden bulutlar belirmiş ve
yağmur yağmaya başlamıştır. Bir hafta süren yağmurlar âfet halini almaya
başlayınca, ertesi hafta aynı adamın yağmurun kesilmesini istemesi üzerine
Allah'ın Resulü şöyle dua etmiştir: Allah'ım! Yağmuru üzerimize değil,
çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver". Bu dua ile
yağmur kesilmiştir (Buhârî, Istiskâ, 6; Müslim, Istiskâ, 8).
Ebû Hanîfe'ye göre istiska;
dua ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu dua özel bir namaz kılmadan ve
hutbe okumadan yerine getirilebilir. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre ise,
yağmur duası namazının, ihtiyaç varsa, hazarda veya seferde kılınması
menduptur. Yağmur gecikirse bu dua günler boyu tekrarlanır. Çünkü Allah
Teâlâ duada ısrarlı olanları sever (bk. el-Kasânî, el-Bedâyi', I, 282; Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadîr, I, 437; Ibn Abidîn, Reddül-Muhtar, I, 790 vd.; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 353 vd.).
10. Küsûf namazı Güneş
tutulmasına "küsûf", ay tutulmasına "husûf" denir. Güneş tutulduğu zaman,
bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az
iki rekat namaz kıldırır. Ebû Hanife'ye göre bu namaz gizli, Ebû Yusuf ve
Imam Muhammed'e göre açıktan kıraatla kılınır.
Hz. Peygamber güneş
tutulduğu zaman iki rekat namaz kıldırmış ve arkasından şöyle buyurmuştur:
"Bu olaylar Allah'ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla
kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız
farz namaz gibi namaz kılın " (Buhârî, Küsûf, 1,17; Ebû Dâvûd, Istiskâ, 4,
9, Sünnet, 9; Nesâî, Küsûf, 5, 12, 14, 16, 24).
11. Husüf namazı Ay
tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsûf
namazı gibi gizli veya açıktan iki ya da dört rekat namaz kılmaları
menduptur. Ebû Hanîfe'ye göre, bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette
yoktur. Imam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre,
cemaatle kılınır.
Ay tutulması gece
olabileceği için cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük
vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâkı'f-Felâh, 92).
Nâfile veya mendup sayılan
amellerin amacını eş-Şatıbî şöyle açıklar:
1. Hz. Peygamber'den
sünnet olarak gelen her mendup, farz ve vacib ibadetlerin ikmali ve
korunması için yardımcıdır. Çünkü nâfile ibadetler insanı farzları edaya
hazırlar. Nâfile ibadetleri ihmal eden farzları da ihmale maruz kalır. Bazı
mendupların kendi cinsinden farklı ibadet vardır. Beş vakit namazın
sünnetleri, nâfile oruç, nâfile hac ve sadakalar gibi. Bazılarının da
benzeri ibadet bulunmaz. Namaz için güzel elbise giyinmek, iftarı acele
yapmak, sahuru geciktirmek gibi. Bunların da farz ibadeti desteklediği
görülür. Sözgelimi, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek orucu
kolaylaştırır ve şahsın bu ibadeti sürekli olarak yapmasını sağlar. Allah
katında, az da olsa, ibadetin sürekli olanı makbuldür.
2. Mendup tek tek değil,
bütünüyle yapılması gereken bir sünnettir. Nitekim sünnet-i müekkedeleri Hz.
Peygamber ara sıra terketmiştir. Bu yüzden insan bazı darlık zamanlarında
terkedebilir. Kaza edilmemeleri de bunu gösterir. Ancak toptan terkedemez.
Meselâ; ezanı sürekli olarak terketmek caiz değildir. Bir ülkenin insanları
ezanı sürekli olarak bırakmışlarsa, onlara bunu zorla okutmak gerekir. Yine
bir kimse tamamen cemaati terkedemez. Çünkü Hz. Peygamber; "Bir kimse üç
günden fazla cemaati terk ederse kalbi mühürlenir" (Ibn Mâce, Mesâcid, 17)
buyurmuştur. Evlenme de böyledir... Bazı hallerde fertler evlenmeyebilir,
ancak toplum olarak bunu bırakamazlar, aksi takdirde toplum yok olur (eş-Şâtıbî,
el-Muvâfakât, Ticariye baskısı, Kahire, t.y., I, 132, 133, 151; M. Ebû
Zehra, Usûlül-Fıkh, t.y., 40 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NÂFİLE NAMAZDA
BİRDEN ÇOK MAKSAT
Kuşluk namazı vaktinde
abdest alan birisi, iki rekât "Abdest şükür namazı'na, aynı anda kuşluk
namazı olarak niyyet etse, ikisini birden kılmış olur mu?
Fıkıh kitaplarındaki
ifadelere göre, niyyet edilmiş olması halinde; bir nâfile namaz, birden çok
nâfile namaz yerine geçebilir: Nûru'l îzâh serhinde; mescidi selâmlama
namazı (tahiyyatü'l-mescid) oturmadan kılacağı bir farz namazla, hattâ
Zeylanî ve Kasânînin dediğine göre herhangi bir namazla yerine getirilmiş
olur. (58 Tahtavı 320; Molla Hüsrev, Dürer I/116 (Surunbil0lî hâsiyesi);Nemenkânî
I/146) Tahtâvî Miskât şerhinden naklen; abdestin arkasından bir farz kılmış
olsa, bununla "abdest sükrü namazı" da yerine getirilmiş olur, der. (59
Tahtavî 321; M. Zihni Efendi 404) Nafilenin yerine geçecek namazın farz
olması da şart değildir. (60 Abdülhalım (Durer hâsiyesi) I/79; Konu hakkında
daha geniş bilgi için bk. Âbidin N/18-19) Buna göre işrak vakti abdest alan
birisi, abdestin arkasından kılacağı iki rekât namaza, aynı anda hem abdest
şükrü için, hem işrak namazı için, hem de meselâ hacet namazı için niyet
etse, hepsi yerine gelmiş olur. Imam es-Sindî hac için ihrama girildiğinde
sünnet olan iki rekat namazın, o ana rastlayan bir farzla da karşılanmış
olacağını söylerken Aliyyu'I-Kârî bu konuda tereddüdünü bildirir. Ona göre:
Ihram namazı, istihare ve benzerî namazlar gibi müstakil bir sünnettir,
binaenaleyh, bir başka namaz zimminda ödenmiş olmaz. "Tahiyyetü'1-mescid' ve
"Abdest şükür" namazı ise başlı başına bir namaz olmadıklarından her hangi
bir namaz onların yerine geçmiş olabilir.
Hasiye sahibi el-Mekkî
ise; bu tereddüde yer olmadığını, "el-Bahru'r-râik" gibi mezhebini önemli
kaynakların çoğunda, durumun Sindî'nin dediği gibi olduğunu, bir farzın dahi
o sünnetten müstagnî kılınacağını söyler. (60a)
Ibn Nüceym de niyyet
bahsini işlerken, iki nafileye birden niyet edilirse, ikisinin birden
ödenmiş olacağını söyler. (60b )
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAFİLE
ORUÇ TUTARKEN ADET GÖREN VE ORUCU BOZULAN KADIN, BUNUN KAZASINI TUTMALI
MIDIR?
Bozulan her türlü nafile
orucun kazası gerekir. Bu bozulmanın, oruçlunun kendi fiili, ya da başka bir
sebeple olması eşittir. Buna göre nafile oruç tutmayâ başlayan bir kadın,
adet görecek olsa, en sağlam görüşe göre, sonradan bu orucu kaza etmesi
gerekir. Çünkü başlanılan bir ibadeti iptal etmemek de bir ibadettir.
(şafilere göre ise bu durumdaki kadın muhayyerdir, bozulan orucunu dilerse
kaza eder, dilerse etmez.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKID
Akçe, madenî para, para
olarak bulunan servet, peşin para, altın ve gümüş için kullanılan bir Islâm
hukuku terimi. Çoğulu nukud gelir. Vezni ve ayarı düzgün, gerekli
özellikleri taşıyan paraya da nakid denir. Bir mastar olarak, paranın
züyûfunu hâlisinden, sahtesini hakikisinden ayırma anlamında da kullanılır.
Bir islâm hukuku terimi olarak altın ve gümüşü ve bunların madrûb ve
meskûkünü ifade eder. Diğer yandan Islâm hukukçuları altın ile gümüşten
başka madenden basılıp kabul edilen fels ve kâğıt paralara, ancak kıyas ve
benzetme yoluyla nakid tabirini kullanırlar.
İktisatçılar,
alış-verişlerde mübâdele aracı olan her şeyi gerçek anlamda nakid
saymışlardır. İslâm hukukçularına göre ise, satış bedelinin (semen) geçerli
olması için, onun şer'an kullanımının caiz ve helâl olan eşyadan bulunması
şarttır. Bu yüzden rakı, şarap gibi sarhoş edici şeylerin ve domuz etinin
nakid yerinde mübâdele vâsıtası olarak kullanılması caiz değildir. Fakat
ekonomi ilmi kendisini dinî bir kayıtla bağlı saymadığı takdirde eşyanın
helal veya haramlığını dikkate almaz. Ancak islâm'la, çağdaş egemen
ekonominin birleştiği nokta şudur: Piyasada satış bedeli ve mübâdele aracı
olarak kullanılan, toplum tarafından ittifakla kabul ve itibar olunan her
şey altın ve gümüş gibi mübâdele aracı sayılır. Çünkü Islâmî açıdan ölçü,
tartı veya standard olup sayı ile alınıp satılan şeylerin (misliyât) satış
bedeli (semen) yapılması mümkün ve câizdir. Bir ton buğday karşılığında on
tane koyun satın almak gibi (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sânayı', V, 234; Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadir, V, 368; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV,12,13; K. Miras, Sahih-i
Buhari Tecridi Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, V, 71, 72).
İslâm fıkhı kaynaklarında
kullanılan nakdeyn (iki nakid) tabiri altın ve gümüş parayı ifade eder.
Çünkü gerek Hz. Peygamber ve Râşid halîfeler ve gerekse büyük müctehidler
dönemlerinde tedavülde bulunan para, altın ve gümüşten ibarettir. Islâm'dan
önce kullanılan İran, Roma, Bizans ve Yemen sikkeleri Emevî hükümdarı
Abdülmelik b. Mervan'ın H. 75 tarihindeki para basımına kadar piyasaya hâkim
olmuştur. Hz. Ömer'den itibaren, Hz. Osman (Ö. 35/655), Muaviye (Ö. 60/679)
ve Abdullah b. Zübeyr (Ö. 72/691) para basmışlarsa da bu paralar mevziî
kalmış ve ülke çapında yayılmamıştır. Hz. Ömer, gümüş para birimi olan
dirhemle, altın para birimi olan miskal (dinar) arasında standard bir oran
tesis etmiştir. Hz. Peygamber devrinde ağırlık bakımından 10 dirhem (10
miskal), 10 dirhem (6 miskal), 10 dirhem (5 miskal) olmak üzere üç çeşit
dirhem vardı. Hz. Ömer'in kurduğu para komisyonu, standardızasyon çalışması
sonunda üç çeşit dirhemi toplayarak, çıkan ayı üçe böldü. Bu duruma göre, 10
dirhem (7 miskal) ağırlığı esas alındı. 1 Şer'î dirhem 2,8 gr.; 1 dinar (miskal)
yaklaşık 4 gr. olunca,10 dirhem gümüş 28 gr.; 7 dinar altın da 28 gr. olur.
Bu oran, daha sonraki devirlerde de genellikle korunmuştur (Ibnül-Hümâm,
a.g.e., II, 522; el-Mâverdî, Ahkâmûs-Sultâniyye, Kahire 1298, s. 148; K.
Miras, a.g.e., V, 40, 48, 49; Ö. Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu,
Istanbul 1967, 120, 121, 124; I. Artuk, "Sikke", I.A. X, 622; Hamdi
Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s.
62, 68; çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s.
24, 46).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKL-I
KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)
Kabırleri başka yere
nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan
ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine
bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine
binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin
hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm'da, ölülerin
hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol
geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere
nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup
üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a
teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması
gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile
gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a yoluyla mâlik olması, zaruret
hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği
üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır kapatılır, ya da cenaze bu
mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı
düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini
alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen
toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası
defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde
kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb.
şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki
ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak
gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud
şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği
nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr
İbnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası
ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım.
Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir
halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".
İslâm ülkesinde bulunan
zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabırleri de, müslüman kabırleri gibi
koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi,
ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi
yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde,
ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp,
burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla
kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, II
233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi
Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKL-I KUBÛR:
Kabırleri başka yere
nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkca caiz görülmemiştir. Bir kabristan
ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine
bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine
binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin
hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Islâm'da, ölülerin
hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol
geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere
nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup
üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a
teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması
gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile
gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a yoluyla mâlik olması, zaruret
hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği
üzerine kabir açılır. Elbise alınınca kabir kapatılır, ya da cenaze bu
mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı
düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini
alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen
toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası
defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde
kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb.
şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki
ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak
gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud
şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği
nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr
Ibnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası
ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım.
Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir
halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".
İslâm ülkesinde bulunan
zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabirleri de, müslüman kabirleri gibi
koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi,
ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi
yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde,
ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp,
burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla
kullanmak mümkün ve caizdir (Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Istanbul 1984, II
233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi
Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali, Istanbul 1985, s. 259-267).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ
Namaz, tekbir ile başlayıp
selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a
karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.
Namaz, Kur'an'da doksandan
fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak
vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl
kadar önce Mi'rac (Isrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten
rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e
İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş
vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim
nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz,
elli vakit namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman,
263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katıecir verileceği şu
ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır" (el
Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz
farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber'in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk'ın
yaratıklarını düşünmek, Allah'ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi.
Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki
ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur'an-ı Kerim'de Lokman aleyhisselâmın
oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim'in Hicaz'ın güvenliği
için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh'ın, Tur
dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa'dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ,
20/14) örnek verilebilir.
İslâmda namazın meşrûluğu
Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.
Kur'an-ı Kerim'in birçok
yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve
orta namazı muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere,
vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).
"Oysa onlar, tevhid
inancına yönelerek, dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek,
namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. Işte doğru din budur"
(el-Beyyine, 98/5). "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a samimiyetle
bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır"
(el-Hacc, 22/78).
Sünnetten delil: Bu konuda
rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu Hadislerden bazıları şunlardır:
"Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Islâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh
bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz
kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır" (Buhârî, Iman,1,
2; Müslim, Imân, 19-22).
Hz. Peygamber (s.a.s),
Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli
kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah'a kulluk etmeğe
çağır. Allah'ı tanırlarsa, Allah'ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit
namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa; Allahın onlara,
zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle.
İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma,
mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde
yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1;
Dârimî, Zekât, I ).
Diğer yandan İslâm ümmeti,
bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği
içindedir.
Namaz ergenlik çağına
gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan
çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz
kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince
bundan dolayı dövün ve o yaşda yataklarını ayırın" (Ebû Dâvûd Salât, 26;
Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).
Bir günle gece içinde farz
olan namazların sayısı beştir. Yalnızca, vitir veya bayram namazları vacib
hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit
farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir "
Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca,
Allah'ın Resulu şöyle cevap vermiştir:
"Hayır kendiliğinden
nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak
olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım"
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru
söylüyorsa bu adam kurtulmuştur" (Buhârî, Imân, 34, Şehâdât, 26; Müslim,
Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ
ÇEŞİTLERİ: NAMAZ DÖRT KISMA AYRILIR.
1. Farz-ı ayn olan
namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için
bizzat yerine getirilmesi gerekir.
2. Farz-ı kifâye olan
namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir
emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden
sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr
olur. Allah yolunda cihad, iyıliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar
arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle,
Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. AbdulKadir
Şener, Ankara 1986, s. 37-39).
3. Vacib olan namazlar.
Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet
bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu,
Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib
aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin
işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden
çıkmaz.
4. Nâfile namazlar. Farz
ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk'ın
rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da
denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her
nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Namazların Rekâtları:
Namazların rekatlarını şu
şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek'at sünneti, iki rek'at da
farzı vardır. Öğle namazının dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzı, iki
rek'at da son sünneti vardır. Ikindi namazının dört rek'at sünneti, dört
rek'at da farz vardır. Akşam namazının üç rek'at farzı, iki rek'at da
sünneti vardır.
Yatsı namazının dört rekat
ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir
sünnet vardır.
Vitir namazı üç rekattır.
Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi
rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.
Namazın şartları:
Namazın geçerli olması
için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidır. Şart, sözlükte
alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı
bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir.
Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir
şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını
teşkil eden esaslardır. Şer'i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir.
Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya "namazın
farzları" başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları
vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç
tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53;
Ibn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-Islâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)
Namazın farzları on
ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar
olup şunlardır:
1) Hadesten temizlenme 2)
Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5)
Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın şartları" denir.
Diğer altısı da namaza
başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Iftitah
tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü
okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir.
Bunlardan başka ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi
başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.
Burada, önce namazın
şartları üzerinde duracağız:
1) Hadesten Temizlenme:
Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli"
denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük
hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur.
Allah`ü Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman
yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü
meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz
iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).
Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden
birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed
b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul
etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî,
Vüdû', 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).
Farz, vacib, sünnet veya
nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için
hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih
olmaz.
Namaz kılarken herhangi
bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan
ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât,
187; Tirmizî, Racıâ, 12).
Hadesten temizlenme,
namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî',
I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).
2) Necasetten Temizlenme:
Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği
temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır.
Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre
alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi
katıyahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi
sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen
hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya
elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş
sayılır. Bundan fazlasınıise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine
engel olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Allah Teâlâ; "Elbiseni
temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin
elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber
Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)'nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması
üzerine şu cevabı vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı
değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre
geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz,
24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük
abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin işediği yere kova
ile su dökün " (Buhârı, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100)
buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci
hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.
3) Avret Yerini Örtmek:
Avret sözlükte; eksiklik,
kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve
kadın gibi anlamlara gelir. Şer'î bir terim olarak; bakılması haram olup,
örtülmesi farı bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre,
insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan
görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile
olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz
sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).
Yıkanma, tabiî ihtiyaç,
taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda
veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve
Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide
gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31). Ibn Abbas
(r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.
Hz. Peygamber şöyle
buyurur:
"Allah Teâlâ büluğa ermiş
kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî,
Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına
ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz
olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret
etmişti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).
Erkeklerin avret yeri
sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır.
Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz.
Peygamber'in şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı
arasıdır", "Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan
kısımdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî'den
rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I,
297) anlamındaki zayıf hadistir.
Hür kadınların yüzleriyle
ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle
elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında
avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam
görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda
yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür.
Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde
açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre
avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş
ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür.
Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş
saçları da avrettir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Allah Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
"Kadınlar, kendiliğinden
görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan
kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen
yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın
avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ',
18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya büluğ çağından sonra el ile
yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların
örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe'den nakledilen;
"Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn
Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına
almaktadır.
Müstehcen avret yerleri
olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki
uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum
kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü
bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.
Cildin rengini gösterecek
derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden
derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı
veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla
örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli
ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih
olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375
vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Muğnî, I, 599; Ibn
Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).
4) Kıbleye Yönelmek:
Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine
döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi.
Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke'deki Ka'be-i
Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de
olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara" 2/144).
Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini
ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın
derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın
yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek
namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla,
cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz
kılarlar.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
Mekke fethedildiği gün, Kâbe'ye bir kere girip içinde namaz kıldığı
nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdiği
zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet
Kâbe'ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı
ve Kâbe'nin yönüne doğru iki rek'at namaz kıldı" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî,
Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI,
12, 13, 14).
Kâbe-i Muazzamadan uzakta
bulunanların tam Kâbe'ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe
tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I,
397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî,
Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber
(s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"' (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm,
43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe'nin kendisine isabet
ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe'nin hizasına
rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise
sahih olmaması gerekirdi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ KILMAYAN KİMSE DİNEN MÜSLÜMAN SAYILIR MI?
Namaz, imandan sonra
İslam'ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle
sabit olmuş olan bir hükmü inkar etmek küfr olduğu gibi, namazın farziyetini
inkar etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman
değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz
değildir. Fakat namazın farziyetini inkar etmez, ancak tenbellikten dolayı
namaz kılmazsa günahkar olsa bile müslüman sayılır. İslam hukukuna göre
suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebine, tevbe edip namaza
başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafii mezhebinde ise, terkde ısrar
eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ KILMAYANIN CENAZE NAMAZI
Ömründe bir kez olsun
camiye gelmeyen kişinin cenaze namazı kılınır mı? Eğer kılınmazsa, kıldırmış
olanın kıldırmaktan dolayı sorumluluğu Islâm'a göre nedir? Kılanların da bir
sorumluluğu var mıdır?
Fıkıh kitaplarımızda bir
ölüye cenaze namazı kılınabilmesinin şartları sayılırken birinci olarak
müslüman olması zikredilir.(Tahtavî, 479; M.Zihni, Nimet-i Islâm, 532) Bize
göre "amel imandan bir cüz olmadığından." yani ibadet ve hayır adına hiç
birşey yapmayan birisi dahi Allah'a ve Rasulüne eksiksiz inanmakla müslüman
olacağından, ölünce namazı kılınır ve müslümanca defnedilir. Yeter ki,
müslüman olduğu bilinsin. Bu da üç yolla olur: Müslüman olduğu ya
kendisinden duyulmuş olur, ya ebeveyninden biri müslüman olmuş olur, ya da
bir müslüman ülkesinde (halkının kahir ekseriyeti müslüman bir ülkede)
bulunmuş olur. Bunların hiçbirisi bilinmese ve mükellef yaşa gelmiş bir
gence İslam'ın ne olduğu sorulduğuna birşey söyleyemese ve bu durumda
ölüverse, namazı kılınmaz (agk.; Namazı kılınmayanlar konusunda geniş bilgi
için bk. Ibrahim el-Halebî, Haleb-i Kebir; 590 vd.; Kâsânî. Bedâyi, I/313).
Çünkü ölünün üzerine namaz kılmak, onun için Allah'tan mağfiret ve şefaat
dilemek demektir. Halbuki, Allah "yetmiş defa mağfiret dilense dahi onları
bağışlamayacağını" (Tevbe (9) 80) söylemektedir. Ayrıca "Onlardan ölen
kimsenin üzerine sakın namaz kılma" (Tevbe (9) 80) demektedir. Bu yüzden Ibn
Abidîn, Karafi'den naklen, kâfir olarak öldügü bilinen birisi için
"mağfiret" duasında bulunmanın küfür olduğunu söyler. Çünkü Allah
"bağışlamayacağım" derken, onun hâlâ bağışlama dilemesi, sanki Allah'a "sen
iyi yapmıyorsun, gel bu fikrinden vazgeç" demek, dolayısı ile ona eksiklik
isnad etmek(Ibn Abidin, Dürrü'l-Muhtâr, I/522-23; Kafire dua ve kafirin
duası konularında ayrıca bk. Fetâvây-i Hindiye, V/319, 348;
FetâvâyiBezzâziye, VI/355, 360) demektir.
Ayrıca ırk üstünlüğüne
dayalı kavgalarda ölenin namazı da yıkansa dahi kılınmaz. Ebu Yusufa göre,
birisinin malını çalarken ya da aşırırken ölenin ve kendini öldürenin
(intihar edenin) namazı da kılınmaz. Diğer imamlar, intihar, dayanılmaz bir
ağrıdan (ya da müslümanlar aleyhine sır vermemek için) ise namazı kılınır
derler. Çünkü bu mü'mindir, olsa olsa günahkâr olmuş olur. (Sır vermemek
için intihar eden belki ecir de alır). Ebeveyninden birini kasten öldürenin,
meşru idareye isyan halinde öldürülen bâgînin (teröristin), bu suçu
işlemekte olduğu halde yol kesicinin, müslümanları pusu kurup öldürenin de
namazları kılınmaz.(Tahtâvi, 497-98; M. Zihnî, 541-42; Fetâvây-i Hindiye,
I/163)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ VAKİTLERI:
Farz namazlar ile bunların
sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz
namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma
namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve
kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan "namaz vakitleri"ni
bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:
1) Sabah Namazının Vakti:
Ikinci fecrin doğmasından
güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. Ikinci fecir;
sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir.
Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar
için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun
karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki
tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu
beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler.
Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten
girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib"
adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış
ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde
yiyip içmeleri de caizdir.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram
kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. Ikincisi ise, sabah
namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir"
(es-San'ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti
ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî, Mevâkît, 27;
Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel,
II, 210, 213, 223).
2) Öğle Namazının Vakti:
Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru
meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam
eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i
zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû
Yusuf, Imam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Ebû
Hanîfe'ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi,
iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış,
ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî" denir.
Hac farızasını yerine
getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar,
namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.
Cisimlerin gölgesinin
mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge,
uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Çoğunluk fakihlerin delili
şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'e namaz vakitlerini
öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle
namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî,
Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).
Ebû Hanîfe'nin delili ise,
Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Öğle namazını hava serinlediği zaman
kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını
andırır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en
şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu
yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî,
el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).
Cuma namazının vakti de,
tam öğle namazının vakti gibidir.
3) Ikindi Namazının Vakti:
Ikindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması
ile son bulur. Ikindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin
gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli olduğu andan
itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi
namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir" (Malık,
Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II,
236, 254).
Çoğunluk müctehidlere
göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur.
Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz
münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki
boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi
dört rekat kılar, Allah'ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta', Kurân, 46).
Islâm âlimlerinin büyük
çoğunluğuna göre Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen "orta namaz", ikindi
namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)'nin naklettiği şu hadistir: "Hz.
Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin"
(el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu
(Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsirî Ibn
Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazına "orta
namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında
bulunması yüzündendir.
4) Akşam Namazının Vakti:
Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve
şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, şafak, akşamleyin batı
ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, Imam
Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe'den başka bir
rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu
kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer'in;
"Şafak, ufuktaki kırmızılıktır" (es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür.
Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'in görüşüdür.
5) Yatsı Namazının Vakti:
Yatsının vakti, kırmızı
şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar
devam eder. Ikinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer
(r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca
namaz kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû
Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın
vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim, Mesâcid, 311).
Yatsı namazını gecenin
üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar
geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise
mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.
Vitir namazının vaktinin
başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin
doğmasından biraz önceye kadardır.
Vitir namazını,
uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından
emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha
faziletlidir.
Teravih namazının vakti,
tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının
vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da
kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa,
iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti
çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına
(istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle
birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına
kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı
namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır.
Ikinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına
kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü
güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından
veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz
değildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160;
Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî,
el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e.,
I, 506 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ VE MÜZİK
Alt katta müzik çalınırken
yukarıda namaz kılınır mı?
Aşağıda ya da yukarıda
müzik gibi bir gürültünün olması, namazın sahih olmasına engel değildir.
Ancak bu, dikkatı dağıttığı ölçüde, namazın sevabını azaltır. Çünkü Allah
(c.c,); "Namazı, .beni anmak için kıl" (57 Ta-hâ (20) 14) buyurur.
Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.v.); düşünerek kılınamayacağından ötürü uykulu
iken namaz kılınmamasını emretmiştir. Yani namaz bir bakıma Allah'la (c.c.)
irtibata geçme ve O'nunla konuşma demektir. Bu irtibatı koparân, ya da
zayıflatan herşeyden sakınarak ve O'nu görüyor gibi ibadet etmek gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ - NAMAZIN ÖNEMİ
Eğer Islâm'i tek kelime
ile anlatmamız istense, "Namaz" diyebiliriz. Bu yüzden Allah Rasülü namazı,
"dinin orta direği" diye nitelemiştir.(el-Hindî age. I/278 (1372), Ebu
Naîm'den.)
İnsanlar Allah'ı tanımak
için yaratılmışlardır. (K. ez-Zâriyat (51 ) 56: Ayrıca bk, Aclûn[M1]î[M2],
Kesfu'I-hafâ N/173.) Allah'ı iyi tanımışlığın en güzel göstergesi namazdır.
Namazın toplayıcılık
niteliği vardır. Onda her türlü ibadetten bir parça bulunur. (Imam Rabbani
Mektubat'ında bunu güzel izah eder.)
Namazı Yaratıcımız (c.c.)
imana denk tutmus ve kıble değiştiginde, "geçmiş namazlarımız boşa mi
gitti?" diye soranlara, "Allah sizin imanınızı zayi etmez" buyurarak,
namazdan "iman" diye söz etmiştir. (K. Bakara (2) 143.)
Bu yüzden sevgili
Peygamberimiz (s.a.s.)'in arkadaşları da: "Biz namazdan başka hiçbir ibadeti
terketmeyi küfre yani. kâfir olmaya denk saymazdık" demişlerdir.
Dünyada en üst makamdan en
aşağı görülenine kadar herkesi aynı safta toplayıp, Allah'ın karşısında
hepsinin insan olarak eşit olduklarını namaz kadar vurgulayan bir başka
eylem yoktur.
İnsanın bedeninin gıdaya
ve çeşitli vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, ruhunun da gıdaya ve
vitaminlere ihtiyacı vardır. Ruhun temel gıdası namazdır. Ve insanın bedeni
çeşitli kirlerle kirlendigi gibi ruhu da kirlenir. Namaz bu her iki kiri de
temizler.
Namaz insanı yalnızlık
duygusundan kurtarır. Günde en az beş defa tekbir alırken dünyayı ve içinde
bulunanları arkasına atan, bu hareketiyle en azından şunları demek ister:
Bütün dünya bir yana olsa
bana Allah'ım yeter. Ben ondan başka boyun eğecek kimse tanımıyorum.
Allah-u Ekber = En büyük
Allah'tir, diyorum ve benim namazıma O'nun ihtiyacı olmadığını da böylelikle
itiraf ediyorum.
Namaz sevgili
Peygamberimiz aracılığıyla bizzat Yüce Allah'ımızın bize gönderdiği bir
hediyedir; onu nasıl reddederiz?
Namaz Miraç hediyesi
olmakla mü'minlerin Miracı sayılmıştır. Yani namaz insanı manâ âleminde
alabildiğine yükselten bir asansördür. Ona tutunmayanlar aşağıların
aşağısında kalacaklardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Namaza belki de en az
muhtaç olan insan, Allah'ın Rasûlü Muhammed'dir. Ama o, aynı zamanda namazı
en iyi anlayan insandır. Bu yüzden onun, ayakları şişecek kadar namaz
kıldığıolurdu. Aişe annemiz ona bir seferinde acıyarak: "Ey Allah'ın Rasûlü,
Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor, öyleyse
kendini bunca yormak niçin?" diye sorduğunda O da:
"Sükreden bir kul
olmayayım mi?" buyurmuştur. (Buharî tefsir 48, teheccüd 6; Müslim, münafikûn
79, 81.) Demek ki namaz, Allah'ımızın verdiği sayısız nimetlere karşı da bir
şükür, yani tesekkürdür.
Artık kalp temizliğinin
nasıl olduğunu daha iyi anlıyor olmalıyız. Demek ki, kalp temizliği namaz
kılmamayı değil, daha çok kılmayı gerektirir.
Ancak namazın bütün bu iyi
etkileri için bir şart vardır: Onu Allah'la yüzyüzeymis gibi kılmak. Yani
"huşû" ya da "ihsan". Kendisini Allah'la konuşuyor sayarak o şekilde namaz
kılmak. Onun için namaz kılanın önünden geçilmez. Konuşanlar, arasından
geçmek terbiyesizliktir.
Bu yüzden Allah, kurtuluşa
erecekler içerisinde öncelikle namazlarını "huşû" içinde kılanları sayar. ("Mû'minler
elbette kurtulacaktır: Onlar ki, namazlarında huşuludurlar, boş şeylerden
yüzçevirirler, zekâtlarını verirler, ırzlarını korurlar..:' K. Müminûn (23)
1-9.)
Bu yüzden Allah (c.c.)
"Beni anmak için namaz kıl." (Tâ-hâ (20) 14.) buyurur. Demek ki namaz
Allah'ı anmak yani zikretmek ve hatırlamak için kılınır.
Bu yüzden Allah (c.c.):
"dosdoğru kılınan namaz insanları her kötülükten alıkoyar." (Akebût (29)
45.) buyurur. Bunu herkes, kırk gün değil, sadece bir hafta, hattâ bir gün
huşû'lu namaz kılmakla açık seçik görür. Ama olabildiğince düşünerek,
olabildiğince kontaktta.
Bu yüzden Allah Rasûlü
dünya meşgaleleriyle yorulduğu ve sıkıldığızamanlarda: "Ey Bilal, kalk da
bizi ferahlat!" (Ebû Dâvûd, edep 78; Müsned V/364, 371.) yani, ezan oku da
namaz kılalım, buyururlardı.
Onun arkadaşlarından
bazıları da namaza durduklarında Allah'tan başka her şeyi unuturlardı. Hattâ
birisinin sırtına ok saplanmışti. Acısına dayanamadığı için
çıkaramıyorlardı. Bu yüzden o namaza durduğunda çıkardılar. Duymamıştı bile.
(Benzer bir olay için bk. Kandıhlevî, Hayâtu's-sahabe NI/605.)
Bir başkası, namazda
hatırına gelip kendisini Allah'ı anmaktan alıkoyduğu için, çok değerli hurma
bahçesini Allah Rasûlü'ne bağışladı. (bk. Kandıhlevî age NI/544; Ibnü'I-münzir,
et-Tergib I/316. )
Artık nasıl namaz
kılmayız? Nasıl AlIah'a kulluğu kabullenmeyiz? Nasıl çocuğumuza namaz
kıldırmamakla ona acıdığımızı zannederiz? Namazın yaşınıda, onu emreden
belirliyor ve elçisine: "Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz
kılmayı öğretin ve onları namaza başlatin, on yaşına geldiklerinde de, eğer
namaz kılmadıkları olursa, dövün, yataklarını da ayırın." 24 dedirtiyor.
Gerçekten de çocukken başlanılmayan şeylere sonradan alışmak çok zordur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
|