|
NAFAKA
İnfak edilen şey, azık,
yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve
benzeri şeyler. "Nafaka" kökünden infâk; hayır yolunda mal sarfetmek
demektir. Nafakanın çoğulu "nafakât"tır. Bir terim olarak yiyecek, giyecek
ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder.
Nafaka genel olarak ikiye
ayrılır: 1. Kişinin kendisine gerekli olan nafaka. Bu, başkasına vereceği
nafakadan önde gelir. Çünkü Hz. Peygamber; "Önce kendi nefsine, sonra
nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et" buyurmuştur (Müslim,
Zekât, 95, 97, 106; Ebû Dâvud, Zekât, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94).
2. Kişinin başkalarına
vermesi gereken nafaka. Bu çeşit nafakanın üç sebebi vardır. Evlilik,
hısımlık ve mülkiyet bağı.
Islâm'da aile reisi olarak
kadının ve çocukların geçimini sağlamak görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca,
anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce,
"geçimi sağlama yükümlülüğü" onları da kapsamına alır. Hattâ Islâm'da mâlik
veya zilyed olunan hayvanların bile yedirilip içirilmesi görevi aile
reisinindir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, IV, 40). Hayvanın açlık veya
susuzluk nedeniyle ölümüne sebep olmak sorumluluğu gerektirir. Nitekim
Allah'ın Rasûlü bir kedinin ölümüne sebep olan bir kadın için şöyle
buyurmuştur: "Açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi için bir kadın
azap olundu. Ona kendisi yedirmediği gibi, toprak haşaratın yiyebilmesi için
serbest de bırakmadı" (Buhârî, Enbiyâ, 54; Şirb, 9; Müslim, Selâm, 151, 152;
Birr, 133, 134; Küsûf, 9; Nesâî, Küsûf, 14, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 159,
188, 286, 424).
Hayvana gücünün
yetmeyeceği yükün taşıtılması haramdır. Köleye de böyle yük yükletilemez.
Mâlik, hayvana infaktan kaçınırsa, çoğunluğa göre kazâen ve diyâneten buna
zorlanır. Hanefilere göre ise buna kaza yoluyla zorlanamaz (el-Kâsânî,
â.g.e., IV, 40; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, II,168 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî
ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VII, 763, 764).
Insanlardan nafaka hakkı
sahipleri sırasıyla şöyledir:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NÂFİLE
Bağış, hibe, ganimet malı,
zorunlu olmaksızın yapılan iş. Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve
Resûlullah (s.a.s)'ın kıldığına dair rivayet bulunan namazlar demektir.
Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nafileler olmak üzere ikiye
ayrılır. Sünnet olan nâfile, Allah elçisinin yapmağa devam ettiği ve ancak
nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının
sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz.
Peygamber'in bazan yapıp, bazan yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir.
Menduba müstehap da denir.
Fıkıh usûlünde nâfile,
sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri "mendup"la eş anlamda
kullanılır. Nâfile ibadetleri aşağıdaki şekilde tasnif etmek mümkündür:
Müekked olan sünnetler:
Beş vakit namaza ve cuma
namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir
hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir: "Her kim bir gün ve
gecede, farz namazlar dışında on iki rekat namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona
cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce
iki rekat, öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşamdan sonra
iki rekat ve yatsıdan sonra iki rekat" (Tirmizi; Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl,
66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).
Namazlara bağlı olan
müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Sabah namazının
farzından önce kılınan iki rekatlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir
sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizi atlar kovalasa da sabah
namazının iki rekat sünnetini terketmeyin" (Ahmed b. Hanbel, II, 405).
"Sabah namazının iki rekatısünneti dünyadan ve dünyada bulunan herşeyden
daha hayırlıdır" (Müslim, MiŞâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât, 190). Hz. Âişe
şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekatıgibi başka hiç bir
nâfile namaza devam etmemiştir" (Buhâri, Teheccüd, 27; Müslim, MiŞâfirîn,
94; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170).
Başka bir sünnet kaza
edilmezken, yukarıdaki hadisler sebebiyle, sabah namazını kılamayan kişi
aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Diğer
yandan ikinci rekatta bile imama yetişebileceğini anlayan kimse önce sünneti
kılar, daha sonra imama uyar.
2. Öğle veya cuma
namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah
(s.a.s) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekat namaz kılmayı
terketmezdi" (Nesâî, Kıyâmü'l-Leyl, 56).
3. Öğle namazından sonraki
iki rekât namaz. Bu iki rekat, müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması
ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekat nâfile
namaz da müekked sünnetlerdendir. Hadiste şöyle buyurulur:
"Hz. Peygamber cuma
namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekat namaz kılar, rekatlar
arasını selâm ile ayırmazdı" (Zeylaî, Nasbur-Râve, II, 206).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
4. Akşam namazından sonra
iki rekât. Bu da Allah elçisinin devam ettiği sünnetlerdendir.
5. Yatsı namazından sonra
iki rekat. Bunun delili; Gün ve gecede on iki rekat nâfile namaza devam eden
için Allah Teâlâ'nın cennette bir köşk bina edeceğini bildiren hadistir (Tirmizî,
Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).
6. Terâvih namazı: Bu
namaz erkek ve kadın için müekked sünnettir. Çünkü terâvih namazına hem Hz.
Peygamber, hem de ondan sonra raşid halîfeler ve ashab-ı kirâm devam
etmişlerdir. Terâvih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Resûlullah
(s.a.s), Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu
namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra müminlere farz olur endişesiyle
mescide çıkıp kıldırmamıştır (Zeylaî, a.g.e., II, 152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr,
III, 50 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II,
43).
Terâvih namazı Ramazan
ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu
namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya bırakılması
müstehaptır. Terâvih namazı tek başına kılınabilir, fakat cemaatle kılınması
daha faziletlıdır.
Hanefilere göre, terâvih
namazının rekat sayısı yirmi olup bu sayı Hz. Ömer'in uygulamasına dayanır.
Çünkü Hz. Ömer halîfeliğinin sonuna doğru bu namazı Mescid-i Nebevî'de
Devlet başkanı olarak yirmi rekat kıldırmıştır. Bu miktara sahabeden karşı
çıkan olmamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benden sonra, benim
sünnetimden ve raşid halîfelerimin yolundan ayrılmayın" (Ebû Dâvûd, Sünnet,
5; Tirmizî, Ilim, 16; Ibn Mâce, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16). Ebû
Hanîfe'ye, Hz. Ömer'in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir:
"Teravih kuvvetli bir
sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O, bu konuda yeni
bir şey de icad etmedi. O, bunu ancak kendi bildiği bir delile dayanarak
yapmıştır. Resulullah (s.a.s)'den bir ahid olarak yapmıştır" (ez-Zühaylî,
a.g.e., II, 44).
Bazı hadis bilginleri ise
Allah el-çisinin Ramazanda terâvihi sekiz rekat olarak kıldığını tesbit
etmişlerdir. Bunun delili, Buhârî'nin ve başkalarının Hz. Âişe'den
naklettikleri şu hadistir:
"Hz. Peygamber ne
Ramazanda ve ne de Ramazan dışında on bir rekattan fazla nâfile namaz
kılmamıştır" (Buhârî, Teheccüd, 16; Terâvih, 1; Müslim, MiŞâfirîn, 125;
Tirmizî, Mevâkît, 208). Yine Ibn Hibbân, Sahîh'inde Câbir (r.a)'den şu
hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber kendilerine sekizrekat namaz
kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., III,
53). Bu duruma göre, terâvih namazının sekizrekatının müekked sünnet
olduğunda şüphe yoktur. Ibnül-Hümâm gibi bazı bilginler ise sekizrekattan
fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum yatsı namazının
farzından sonra dört rekat nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk
rekatımüekked sünnet, iki rekatıda müstehap olur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr,
Mısır 1316/1898, I, 333, 334).
Gayrı Müekked Sünnetler:
Hz. Peygamber'in
kesintisiz devam etmediği ve bazan terkettiği sünnetler olup bunlara mendup
da denir. Bu namazlar şunlardır:
1. Ikindi namazından önce
tek selamla kılınan dört rekat namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında
şöyle buyurmuştur: "Ikindi namazından önce dört rekat namaz kılan kimseye
Allah rahmet etsin" (Tirmizî, Salât, 301).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
2. Yatsı: namazından önce
kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe (r.anha)'den şöyle dediği nakledilmiştir:
"Hz. Peygamber, yatsıdan
önce dört rekat namaz kılardı" (Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî,
a.g.e., III, 18).
3. Evvâbîn namazı: Evvâbîn,
evvâb kelimesinin çoğulu olup, Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi anlamına
gelir. Iki ilâ altı rekata kadar kılınabilir. Bir, iki veya üç selâmla
kılmak mümkündür. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat namaz
kılınan evvâbînden sayılacağını bildirmiş ve arkasından şu ayeti okumuştur:
"Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah kötülükten yüz çevirerek
tevbeye yönelenleri (evvâbîn) son derece bağışlayıcıdır" (el-Isrâ,17/25; Ibn
Kesîr, Tefsîr; Istanbul 1985, V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh,
Istanbul 1984, s. 74).
Bunlar farz namazlara tabi
olan nafile namazlardır.
Bağımsız Nâfile (Mendup)
Namazlar:
Beş vakitteki farz
namazların sünnetlerinden başka bir takım nâfile namazlar daha vardır ki
bunlar, müstehap, mendup veya tatavvu' adı verilen nâfilelerdir:
1. Kuşluk namazı
En az iki rekat olup,
sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır.
Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi
dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Hz. Âişe'den şöyle dediği
nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.s) kuşluk namazını ikiser ikiser, dört
rekat olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı" (es-San'ânî,
Sübülü's-Selâm, Kahire 1950, II, 16). Müslim'in rivayeti ise şöyledir: "Hz.
Peygamber kuşluk namazını dört rekat olarak ve Allah'ın dilediği kadar
ilâvede bulunarak kılardı".
2. Teheccüd namazı
Yatsı namazından sonra
daha uyumadan veya kısa bir uykudan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza
"gece namazı (salatül-leyl)" denir. Bir süre uyuduktan sonra, gecenin
yarısından imsak vaktine kadar kalkılıp kılınırsa "teheccüd" adını alır.
Teheccüd namazı iki rekattan sekizrekata kadardır. Her iki rekatta bir selam
verilmesi daha faziletlidır.
Teheccüd namazı Hz.
Peygamber'e farzdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed!
Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere,
Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini
umabilirsin" (el-Isrâ,17/79). Bu namaz diğer müslümanlara sünnet veya
müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer
müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân,
25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli Imrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır.
Abdullah b. Ömer (r.a)'nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir
meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine,
Allah elçisi şöyle buyurmuştur:" Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece
namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu ". Abdullah b. Ömer, bundan
sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her
ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî
Muhtaşarı Tecrid-i Sarıh Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576).
Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Gece namazına devam edin.
Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize
karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur" (Tirmizî,
Deavât, 101).
3. Abdest namazı
Abdestten veya gusül
abdestinden sonra vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre
geçmeden iki rekat namaz kılınması menduptur. Hadiste şöyle buyurulmuştur:"
Her kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekat namaz
kılarsa ve bu iki rekata kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vacib olur" (Buhârî,
Vüdû, 24; Müslim, Tahâre, 5, 6,17; Ebû Dâvûd, Tahare, 65).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
4. Tahiyyetül-Mescid
namazı Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-Mescid de; mescide selâm
vermek anlamına gelir. Mescide ilk giren kimsenin, Mescidin Rabbine selâm
vermek ve O'nu yüceltmek amacıyla iki rekat namaz kılması menduptur. Bir
günde, ta'lim, teallüm vb. sebeplerle bir kaç kere mescide girmek zorunda
olan kimselerin bu namazı ilk girişte bir kere kılması yeterlidir.
Hadiste şöyle buyurulur:
"Sizden her kim mescide girerse iki rekat namaz kılmadan oturmasın" (Buhârî,
Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, MiŞâfirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118).
Bir mescide girip
meşguliyetinden veya vaktin darlığından ya da kerahetinden ötürü tahiyyetül-mescid
yapamayacak kimse şu duayı okumayı yeterli ve müstehap görülmüştür:
Sübhânellah vel-Hamdûlillah
ve la ilahe illallahü vellahu ekber"
Anlamı: "Allahı her türlü
noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka
hiç bir ilah yoktur. Allah herşeyden yücedir". Diğer yandan, bir mescidde
her hangi bir namazı kılmak veya orada bir farzı kılmak için imama uymak
niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.
5. Istihare namazı
Istihâre; bir şeyin
hayırlı olanını istemek demektir. Istihâre namazı, nasıl hareket edileceği
bilinemeyen mübah işlerde manevi bir işarete nail olmak için kılınan iki
rekatlık bir namazdır. Cabir b. Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Hz.
Peygamber bütün işlerde bize Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi
öğretir ve şöyle buyururdu: "Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz
dışında iki rekat namaz kılsın ve istihâre duasını okusun" (bk. Buhârî,
Teheccüd, 25; Deavât, 49; Tevhîd,10; Tirmizî, Vitr, 18; Ibn Mâce, Ikâme, I,
18; Ahmed b. Hanbel, III, 344).
Istihâre duasından sonra
kıbleye yönelerek yatılır, (Dua için bk. "istihare" maddesi; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, 350, 351).
6. Tesbih namazı
Dört rekatlı bir namaz
olup her rekatta Fâtiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır.
Bu namazda üç yüz kere şu tesbih duası okunur: "Sübhanallahi vel-hamdü
Lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellahü ekber ve !â havle velâ kuvvete illâ
billâhil-aliyyıl-azîm "
Anlamı: "Allahı her türlü
noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'dan başka
hiç bir ilâh yoktur. Allah herşeyden yücedir. Büyük ve yüce olan Allah'dan
başka hiç bir güç ve kudret sahibi yoktur ".
Hz. Peygamber amcası Abbas
(r.a)'a kendisini Allah'a yaklaştıracak bir ameli bildirmek için tesbih
namazını talim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları
kadar çok olsa bile Allah'ın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu
namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere,
başka rivayette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Vitr,19;
Ibn Mâce, Ikame,190; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 14 ve "Namaz" maddesi).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
7. Hâcet namazı
Dünyevî ve uhrevî isteği
olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat, başka
bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Allah Teâlâ'ya senâda ve Hz.
Peygambere salatü selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duasını okuyup,
isteğinin gerçekleşmesini Yüce Allah'dan ister.
Abdullah b. Ebî Evfâ
(r.a)'dan nakledildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Her
kimin Allah'dan bir dileği olursa veya insanlardan bir isteği olursa, önce
abdest alıp iki rekat namaz kılsın, sonra Allaha hamd ve senada bulunsun ve
Hz. Peygambere salatü selâm getirsin. Sonra şu duayı okusun: "Lâ ilâhe
illallahul-halîmül-kerîm. Sübhânellahi Rabbil-arşil-azîm. el-Hamdü lillâhi
Rabbil-âlemin, nes'elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vel-ganîmete
min külli birrin ve's-selâmete min külli ismin. Lâ teda'lî zenben illâ
gafertehû ve lâ hemmen illâ mezahtehû ve lâ hâcete hiye leke rızan illâ
kadaytehâ yâ erhamerrâhimîn ".
Anlamı: "Halîm ve kerîm
olan Allah'dan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi olan Allah'ı tesbih
ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah'ım! Rahmetini
gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyıliği elde etmeyi, her günahtan uzak
olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiç bir günah, feraha çıkarmadığın hiç
bir tasa, senin rızana uygun olan hiç bir ihtiyacı da karşılamadan bırakma.
Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım" (Tirmizî, Vitr,17; Ibn Mâce,
189; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 352, 353).
8. Yolculuk namazı
Bir müslümanın yola
çıkacağı veya yoldan döndüğü zaman iki rekat namaz kılması menduptur. Hz.
Peygamber yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî'ye giderek
iki rekat namaz kılar, orada bir süre otururdu" (bk. Buhârî, Salât, 59;
Cihâd, 198).
9. İstiska (Yağmur İsteme)
namazı
Şiddetli kuraklık hüküm
süren zamanlarda yağmur duası yapılır. Çünkü Kur'an'da Nûh, Mûsâ ve Hûd
peygamberlerin kavimlerine su verilmesi için yaptıkları dualardan söz edilir
(bk. Nûh, 71/10-12;.el Bakara, 2/60).
Enes b. Malık (r.a)ten
rivayete göre, Allah Rasûlü cuma hutbesi irad ederken, şiddetli kuraklığın
hüküm sürdüğünü, ürünün ve hayvanların telef olduğunu söyleyen bir adamın
isteği üzerine; Allahım bize su ver, Allah'ım bize su ver" diye dua
etmiştir. Bunun üzerine gökte hiç bulut yokken, birden bulutlar belirmiş ve
yağmur yağmaya başlamıştır. Bir hafta süren yağmurlar âfet halini almaya
başlayınca, ertesi hafta aynı adamın yağmurun kesilmesini istemesi üzerine
Allah'ın Resulü şöyle dua etmiştir: Allah'ım! Yağmuru üzerimize değil,
çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver". Bu dua ile
yağmur kesilmiştir (Buhârî, Istiskâ, 6; Müslim, Istiskâ, 8).
Ebû Hanîfe'ye göre istiska;
dua ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu dua özel bir namaz kılmadan ve
hutbe okumadan yerine getirilebilir. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre ise,
yağmur duası namazının, ihtiyaç varsa, hazarda veya seferde kılınması
menduptur. Yağmur gecikirse bu dua günler boyu tekrarlanır. Çünkü Allah
Teâlâ duada ısrarlı olanları sever (bk. el-Kasânî, el-Bedâyi', I, 282; Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadîr, I, 437; Ibn Abidîn, Reddül-Muhtar, I, 790 vd.; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 353 vd.).
10. Küsûf namazı Güneş
tutulmasına "küsûf", ay tutulmasına "husûf" denir. Güneş tutulduğu zaman,
bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az
iki rekat namaz kıldırır. Ebû Hanife'ye göre bu namaz gizli, Ebû Yusuf ve
Imam Muhammed'e göre açıktan kıraatla kılınır.
Hz. Peygamber güneş
tutulduğu zaman iki rekat namaz kıldırmış ve arkasından şöyle buyurmuştur:
"Bu olaylar Allah'ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla
kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız
farz namaz gibi namaz kılın " (Buhârî, Küsûf, 1,17; Ebû Dâvûd, Istiskâ, 4,
9, Sünnet, 9; Nesâî, Küsûf, 5, 12, 14, 16, 24).
11. Husüf namazı Ay
tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsûf
namazı gibi gizli veya açıktan iki ya da dört rekat namaz kılmaları
menduptur. Ebû Hanîfe'ye göre, bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette
yoktur. Imam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre,
cemaatle kılınır.
Ay tutulması gece
olabileceği için cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük
vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâkı'f-Felâh, 92).
Nâfile veya mendup sayılan
amellerin amacını eş-Şatıbî şöyle açıklar:
1. Hz. Peygamber'den
sünnet olarak gelen her mendup, farz ve vacib ibadetlerin ikmali ve
korunması için yardımcıdır. Çünkü nâfile ibadetler insanı farzları edaya
hazırlar. Nâfile ibadetleri ihmal eden farzları da ihmale maruz kalır. Bazı
mendupların kendi cinsinden farklı ibadet vardır. Beş vakit namazın
sünnetleri, nâfile oruç, nâfile hac ve sadakalar gibi. Bazılarının da
benzeri ibadet bulunmaz. Namaz için güzel elbise giyinmek, iftarı acele
yapmak, sahuru geciktirmek gibi. Bunların da farz ibadeti desteklediği
görülür. Sözgelimi, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek orucu
kolaylaştırır ve şahsın bu ibadeti sürekli olarak yapmasını sağlar. Allah
katında, az da olsa, ibadetin sürekli olanı makbuldür.
2. Mendup tek tek değil,
bütünüyle yapılması gereken bir sünnettir. Nitekim sünnet-i müekkedeleri Hz.
Peygamber ara sıra terketmiştir. Bu yüzden insan bazı darlık zamanlarında
terkedebilir. Kaza edilmemeleri de bunu gösterir. Ancak toptan terkedemez.
Meselâ; ezanı sürekli olarak terketmek caiz değildir. Bir ülkenin insanları
ezanı sürekli olarak bırakmışlarsa, onlara bunu zorla okutmak gerekir. Yine
bir kimse tamamen cemaati terkedemez. Çünkü Hz. Peygamber; "Bir kimse üç
günden fazla cemaati terk ederse kalbi mühürlenir" (Ibn Mâce, Mesâcid, 17)
buyurmuştur. Evlenme de böyledir... Bazı hallerde fertler evlenmeyebilir,
ancak toplum olarak bunu bırakamazlar, aksi takdirde toplum yok olur (eş-Şâtıbî,
el-Muvâfakât, Ticariye baskısı, Kahire, t.y., I, 132, 133, 151; M. Ebû
Zehra, Usûlül-Fıkh, t.y., 40 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NÂFİLE NAMAZDA
BİRDEN ÇOK MAKSAT
Kuşluk namazı vaktinde
abdest alan birisi, iki rekât "Abdest şükür namazı'na, aynı anda kuşluk
namazı olarak niyyet etse, ikisini birden kılmış olur mu?
Fıkıh kitaplarındaki
ifadelere göre, niyyet edilmiş olması halinde; bir nâfile namaz, birden çok
nâfile namaz yerine geçebilir: Nûru'l îzâh serhinde; mescidi selâmlama
namazı (tahiyyatü'l-mescid) oturmadan kılacağı bir farz namazla, hattâ
Zeylanî ve Kasânînin dediğine göre herhangi bir namazla yerine getirilmiş
olur. (58 Tahtavı 320; Molla Hüsrev, Dürer I/116 (Surunbil0lî hâsiyesi);Nemenkânî
I/146) Tahtâvî Miskât şerhinden naklen; abdestin arkasından bir farz kılmış
olsa, bununla "abdest sükrü namazı" da yerine getirilmiş olur, der. (59
Tahtavî 321; M. Zihni Efendi 404) Nafilenin yerine geçecek namazın farz
olması da şart değildir. (60 Abdülhalım (Durer hâsiyesi) I/79; Konu hakkında
daha geniş bilgi için bk. Âbidin N/18-19) Buna göre işrak vakti abdest alan
birisi, abdestin arkasından kılacağı iki rekât namaza, aynı anda hem abdest
şükrü için, hem işrak namazı için, hem de meselâ hacet namazı için niyet
etse, hepsi yerine gelmiş olur. Imam es-Sindî hac için ihrama girildiğinde
sünnet olan iki rekat namazın, o ana rastlayan bir farzla da karşılanmış
olacağını söylerken Aliyyu'I-Kârî bu konuda tereddüdünü bildirir. Ona göre:
Ihram namazı, istihare ve benzerî namazlar gibi müstakil bir sünnettir,
binaenaleyh, bir başka namaz zimminda ödenmiş olmaz. "Tahiyyetü'1-mescid' ve
"Abdest şükür" namazı ise başlı başına bir namaz olmadıklarından her hangi
bir namaz onların yerine geçmiş olabilir.
Hasiye sahibi el-Mekkî
ise; bu tereddüde yer olmadığını, "el-Bahru'r-râik" gibi mezhebini önemli
kaynakların çoğunda, durumun Sindî'nin dediği gibi olduğunu, bir farzın dahi
o sünnetten müstagnî kılınacağını söyler. (60a)
Ibn Nüceym de niyyet
bahsini işlerken, iki nafileye birden niyet edilirse, ikisinin birden
ödenmiş olacağını söyler. (60b )
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAFİLE
ORUÇ TUTARKEN ADET GÖREN VE ORUCU BOZULAN KADIN, BUNUN KAZASINI TUTMALI
MIDIR?
Bozulan her türlü nafile
orucun kazası gerekir. Bu bozulmanın, oruçlunun kendi fiili, ya da başka bir
sebeple olması eşittir. Buna göre nafile oruç tutmayâ başlayan bir kadın,
adet görecek olsa, en sağlam görüşe göre, sonradan bu orucu kaza etmesi
gerekir. Çünkü başlanılan bir ibadeti iptal etmemek de bir ibadettir.
(şafilere göre ise bu durumdaki kadın muhayyerdir, bozulan orucunu dilerse
kaza eder, dilerse etmez.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKID
Akçe, madenî para, para
olarak bulunan servet, peşin para, altın ve gümüş için kullanılan bir Islâm
hukuku terimi. Çoğulu nukud gelir. Vezni ve ayarı düzgün, gerekli
özellikleri taşıyan paraya da nakid denir. Bir mastar olarak, paranın
züyûfunu hâlisinden, sahtesini hakikisinden ayırma anlamında da kullanılır.
Bir islâm hukuku terimi olarak altın ve gümüşü ve bunların madrûb ve
meskûkünü ifade eder. Diğer yandan Islâm hukukçuları altın ile gümüşten
başka madenden basılıp kabul edilen fels ve kâğıt paralara, ancak kıyas ve
benzetme yoluyla nakid tabirini kullanırlar.
İktisatçılar,
alış-verişlerde mübâdele aracı olan her şeyi gerçek anlamda nakid
saymışlardır. İslâm hukukçularına göre ise, satış bedelinin (semen) geçerli
olması için, onun şer'an kullanımının caiz ve helâl olan eşyadan bulunması
şarttır. Bu yüzden rakı, şarap gibi sarhoş edici şeylerin ve domuz etinin
nakid yerinde mübâdele vâsıtası olarak kullanılması caiz değildir. Fakat
ekonomi ilmi kendisini dinî bir kayıtla bağlı saymadığı takdirde eşyanın
helal veya haramlığını dikkate almaz. Ancak islâm'la, çağdaş egemen
ekonominin birleştiği nokta şudur: Piyasada satış bedeli ve mübâdele aracı
olarak kullanılan, toplum tarafından ittifakla kabul ve itibar olunan her
şey altın ve gümüş gibi mübâdele aracı sayılır. Çünkü Islâmî açıdan ölçü,
tartı veya standard olup sayı ile alınıp satılan şeylerin (misliyât) satış
bedeli (semen) yapılması mümkün ve câizdir. Bir ton buğday karşılığında on
tane koyun satın almak gibi (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sânayı', V, 234; Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadir, V, 368; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV,12,13; K. Miras, Sahih-i
Buhari Tecridi Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, V, 71, 72).
İslâm fıkhı kaynaklarında
kullanılan nakdeyn (iki nakid) tabiri altın ve gümüş parayı ifade eder.
Çünkü gerek Hz. Peygamber ve Râşid halîfeler ve gerekse büyük müctehidler
dönemlerinde tedavülde bulunan para, altın ve gümüşten ibarettir. Islâm'dan
önce kullanılan İran, Roma, Bizans ve Yemen sikkeleri Emevî hükümdarı
Abdülmelik b. Mervan'ın H. 75 tarihindeki para basımına kadar piyasaya hâkim
olmuştur. Hz. Ömer'den itibaren, Hz. Osman (Ö. 35/655), Muaviye (Ö. 60/679)
ve Abdullah b. Zübeyr (Ö. 72/691) para basmışlarsa da bu paralar mevziî
kalmış ve ülke çapında yayılmamıştır. Hz. Ömer, gümüş para birimi olan
dirhemle, altın para birimi olan miskal (dinar) arasında standard bir oran
tesis etmiştir. Hz. Peygamber devrinde ağırlık bakımından 10 dirhem (10
miskal), 10 dirhem (6 miskal), 10 dirhem (5 miskal) olmak üzere üç çeşit
dirhem vardı. Hz. Ömer'in kurduğu para komisyonu, standardızasyon çalışması
sonunda üç çeşit dirhemi toplayarak, çıkan ayı üçe böldü. Bu duruma göre, 10
dirhem (7 miskal) ağırlığı esas alındı. 1 Şer'î dirhem 2,8 gr.; 1 dinar (miskal)
yaklaşık 4 gr. olunca,10 dirhem gümüş 28 gr.; 7 dinar altın da 28 gr. olur.
Bu oran, daha sonraki devirlerde de genellikle korunmuştur (Ibnül-Hümâm,
a.g.e., II, 522; el-Mâverdî, Ahkâmûs-Sultâniyye, Kahire 1298, s. 148; K.
Miras, a.g.e., V, 40, 48, 49; Ö. Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu,
Istanbul 1967, 120, 121, 124; I. Artuk, "Sikke", I.A. X, 622; Hamdi
Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s.
62, 68; çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s.
24, 46).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKL-I
KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)
Kabırleri başka yere
nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan
ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine
bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine
binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin
hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm'da, ölülerin
hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol
geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere
nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup
üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a
teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması
gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile
gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a yoluyla mâlik olması, zaruret
hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği
üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır kapatılır, ya da cenaze bu
mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı
düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini
alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen
toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası
defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde
kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb.
şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki
ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak
gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud
şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği
nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr
İbnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası
ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım.
Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir
halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".
İslâm ülkesinde bulunan
zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabırleri de, müslüman kabırleri gibi
koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi,
ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi
yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde,
ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp,
burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla
kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, II
233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi
Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAKL-I KUBÛR:
Kabırleri başka yere
nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkca caiz görülmemiştir. Bir kabristan
ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine
bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine
binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin
hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Islâm'da, ölülerin
hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol
geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere
nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup
üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a
teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması
gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile
gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a yoluyla mâlik olması, zaruret
hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği
üzerine kabir açılır. Elbise alınınca kabir kapatılır, ya da cenaze bu
mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı
düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini
alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen
toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası
defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde
kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb.
şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki
ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak
gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud
şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği
nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr
Ibnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası
ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım.
Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir
halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".
İslâm ülkesinde bulunan
zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabirleri de, müslüman kabirleri gibi
koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi,
ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi
yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde,
ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp,
burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla
kullanmak mümkün ve caizdir (Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Istanbul 1984, II
233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi
Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali, Istanbul 1985, s. 259-267).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ
Namaz, tekbir ile başlayıp
selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a
karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.
Namaz, Kur'an'da doksandan
fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak
vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl
kadar önce Mi'rac (Isrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten
rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e
İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş
vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim
nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz,
elli vakit namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman,
263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katıecir verileceği şu
ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır" (el
Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz
farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber'in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk'ın
yaratıklarını düşünmek, Allah'ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi.
Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki
ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur'an-ı Kerim'de Lokman aleyhisselâmın
oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim'in Hicaz'ın güvenliği
için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh'ın, Tur
dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa'dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ,
20/14) örnek verilebilir.
İslâmda namazın meşrûluğu
Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.
Kur'an-ı Kerim'in birçok
yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve
orta namazı muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere,
vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).
"Oysa onlar, tevhid
inancına yönelerek, dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek,
namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. Işte doğru din budur"
(el-Beyyine, 98/5). "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a samimiyetle
bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır"
(el-Hacc, 22/78).
Sünnetten delil: Bu konuda
rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu Hadislerden bazıları şunlardır:
"Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Islâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh
bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz
kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır" (Buhârî, Iman,1,
2; Müslim, Imân, 19-22).
Hz. Peygamber (s.a.s),
Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli
kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah'a kulluk etmeğe
çağır. Allah'ı tanırlarsa, Allah'ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit
namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa; Allahın onlara,
zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle.
İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma,
mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde
yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1;
Dârimî, Zekât, I ).
Diğer yandan İslâm ümmeti,
bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği
içindedir.
Namaz ergenlik çağına
gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan
çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz
kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince
bundan dolayı dövün ve o yaşda yataklarını ayırın" (Ebû Dâvûd Salât, 26;
Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).
Bir günle gece içinde farz
olan namazların sayısı beştir. Yalnızca, vitir veya bayram namazları vacib
hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit
farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir "
Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca,
Allah'ın Resulu şöyle cevap vermiştir:
"Hayır kendiliğinden
nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak
olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım"
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru
söylüyorsa bu adam kurtulmuştur" (Buhârî, Imân, 34, Şehâdât, 26; Müslim,
Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ
ÇEŞİTLERİ: NAMAZ DÖRT KISMA AYRILIR.
1. Farz-ı ayn olan
namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için
bizzat yerine getirilmesi gerekir.
2. Farz-ı kifâye olan
namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir
emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden
sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr
olur. Allah yolunda cihad, iyıliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar
arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle,
Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. AbdulKadir
Şener, Ankara 1986, s. 37-39).
3. Vacib olan namazlar.
Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet
bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu,
Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib
aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin
işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden
çıkmaz.
4. Nâfile namazlar. Farz
ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk'ın
rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da
denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her
nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Namazların Rekâtları:
Namazların rekatlarını şu
şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek'at sünneti, iki rek'at da
farzı vardır. Öğle namazının dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzı, iki
rek'at da son sünneti vardır. Ikindi namazının dört rek'at sünneti, dört
rek'at da farz vardır. Akşam namazının üç rek'at farzı, iki rek'at da
sünneti vardır.
Yatsı namazının dört rekat
ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir
sünnet vardır.
Vitir namazı üç rekattır.
Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi
rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.
Namazın şartları:
Namazın geçerli olması
için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidır. Şart, sözlükte
alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı
bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir.
Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir
şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını
teşkil eden esaslardır. Şer'i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir.
Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya "namazın
farzları" başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları
vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç
tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53;
Ibn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-Islâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)
Namazın farzları on
ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar
olup şunlardır:
1) Hadesten temizlenme 2)
Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5)
Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın şartları" denir.
Diğer altısı da namaza
başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Iftitah
tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü
okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir.
Bunlardan başka ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi
başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.
Burada, önce namazın
şartları üzerinde duracağız:
1) Hadesten Temizlenme:
Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli"
denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük
hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur.
Allah`ü Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman
yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü
meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz
iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).
Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden
birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed
b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul
etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî,
Vüdû', 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).
Farz, vacib, sünnet veya
nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için
hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih
olmaz.
Namaz kılarken herhangi
bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan
ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât,
187; Tirmizî, Racıâ, 12).
Hadesten temizlenme,
namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî',
I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).
2) Necasetten Temizlenme:
Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği
temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır.
Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre
alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi
katıyahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi
sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen
hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya
elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş
sayılır. Bundan fazlasınıise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine
engel olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Allah Teâlâ; "Elbiseni
temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin
elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber
Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)'nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması
üzerine şu cevabı vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı
değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre
geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz,
24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük
abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin işediği yere kova
ile su dökün " (Buhârı, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100)
buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci
hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.
3) Avret Yerini Örtmek:
Avret sözlükte; eksiklik,
kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve
kadın gibi anlamlara gelir. Şer'î bir terim olarak; bakılması haram olup,
örtülmesi farı bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre,
insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan
görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile
olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz
sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).
Yıkanma, tabiî ihtiyaç,
taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda
veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve
Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide
gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31). Ibn Abbas
(r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.
Hz. Peygamber şöyle
buyurur:
"Allah Teâlâ büluğa ermiş
kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî,
Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına
ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz
olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret
etmişti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).
Erkeklerin avret yeri
sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır.
Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz.
Peygamber'in şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı
arasıdır", "Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan
kısımdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî'den
rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I,
297) anlamındaki zayıf hadistir.
Hür kadınların yüzleriyle
ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle
elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında
avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam
görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda
yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür.
Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde
açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre
avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş
ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür.
Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş
saçları da avrettir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Allah Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
"Kadınlar, kendiliğinden
görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan
kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen
yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın
avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ',
18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya büluğ çağından sonra el ile
yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların
örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe'den nakledilen;
"Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn
Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına
almaktadır.
Müstehcen avret yerleri
olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki
uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum
kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü
bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.
Cildin rengini gösterecek
derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden
derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı
veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla
örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli
ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih
olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375
vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Muğnî, I, 599; Ibn
Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).
4) Kıbleye Yönelmek:
Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine
döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi.
Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke'deki Ka'be-i
Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de
olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara" 2/144).
Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini
ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın
derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın
yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek
namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla,
cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz
kılarlar.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
Mekke fethedildiği gün, Kâbe'ye bir kere girip içinde namaz kıldığı
nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdiği
zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet
Kâbe'ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı
ve Kâbe'nin yönüne doğru iki rek'at namaz kıldı" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî,
Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI,
12, 13, 14).
Kâbe-i Muazzamadan uzakta
bulunanların tam Kâbe'ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe
tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I,
397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî,
Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber
(s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"' (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm,
43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe'nin kendisine isabet
ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe'nin hizasına
rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise
sahih olmaması gerekirdi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ KILMAYAN KİMSE DİNEN MÜSLÜMAN SAYILIR MI?
Namaz, imandan sonra
İslam'ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle
sabit olmuş olan bir hükmü inkar etmek küfr olduğu gibi, namazın farziyetini
inkar etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman
değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz
değildir. Fakat namazın farziyetini inkar etmez, ancak tenbellikten dolayı
namaz kılmazsa günahkar olsa bile müslüman sayılır. İslam hukukuna göre
suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebine, tevbe edip namaza
başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafii mezhebinde ise, terkde ısrar
eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ KILMAYANIN CENAZE NAMAZI
Ömründe bir kez olsun
camiye gelmeyen kişinin cenaze namazı kılınır mı? Eğer kılınmazsa, kıldırmış
olanın kıldırmaktan dolayı sorumluluğu Islâm'a göre nedir? Kılanların da bir
sorumluluğu var mıdır?
Fıkıh kitaplarımızda bir
ölüye cenaze namazı kılınabilmesinin şartları sayılırken birinci olarak
müslüman olması zikredilir.(Tahtavî, 479; M.Zihni, Nimet-i Islâm, 532) Bize
göre "amel imandan bir cüz olmadığından." yani ibadet ve hayır adına hiç
birşey yapmayan birisi dahi Allah'a ve Rasulüne eksiksiz inanmakla müslüman
olacağından, ölünce namazı kılınır ve müslümanca defnedilir. Yeter ki,
müslüman olduğu bilinsin. Bu da üç yolla olur: Müslüman olduğu ya
kendisinden duyulmuş olur, ya ebeveyninden biri müslüman olmuş olur, ya da
bir müslüman ülkesinde (halkının kahir ekseriyeti müslüman bir ülkede)
bulunmuş olur. Bunların hiçbirisi bilinmese ve mükellef yaşa gelmiş bir
gence İslam'ın ne olduğu sorulduğuna birşey söyleyemese ve bu durumda
ölüverse, namazı kılınmaz (agk.; Namazı kılınmayanlar konusunda geniş bilgi
için bk. Ibrahim el-Halebî, Haleb-i Kebir; 590 vd.; Kâsânî. Bedâyi, I/313).
Çünkü ölünün üzerine namaz kılmak, onun için Allah'tan mağfiret ve şefaat
dilemek demektir. Halbuki, Allah "yetmiş defa mağfiret dilense dahi onları
bağışlamayacağını" (Tevbe (9) 80) söylemektedir. Ayrıca "Onlardan ölen
kimsenin üzerine sakın namaz kılma" (Tevbe (9) 80) demektedir. Bu yüzden Ibn
Abidîn, Karafi'den naklen, kâfir olarak öldügü bilinen birisi için
"mağfiret" duasında bulunmanın küfür olduğunu söyler. Çünkü Allah
"bağışlamayacağım" derken, onun hâlâ bağışlama dilemesi, sanki Allah'a "sen
iyi yapmıyorsun, gel bu fikrinden vazgeç" demek, dolayısı ile ona eksiklik
isnad etmek(Ibn Abidin, Dürrü'l-Muhtâr, I/522-23; Kafire dua ve kafirin
duası konularında ayrıca bk. Fetâvây-i Hindiye, V/319, 348;
FetâvâyiBezzâziye, VI/355, 360) demektir.
Ayrıca ırk üstünlüğüne
dayalı kavgalarda ölenin namazı da yıkansa dahi kılınmaz. Ebu Yusufa göre,
birisinin malını çalarken ya da aşırırken ölenin ve kendini öldürenin
(intihar edenin) namazı da kılınmaz. Diğer imamlar, intihar, dayanılmaz bir
ağrıdan (ya da müslümanlar aleyhine sır vermemek için) ise namazı kılınır
derler. Çünkü bu mü'mindir, olsa olsa günahkâr olmuş olur. (Sır vermemek
için intihar eden belki ecir de alır). Ebeveyninden birini kasten öldürenin,
meşru idareye isyan halinde öldürülen bâgînin (teröristin), bu suçu
işlemekte olduğu halde yol kesicinin, müslümanları pusu kurup öldürenin de
namazları kılınmaz.(Tahtâvi, 497-98; M. Zihnî, 541-42; Fetâvây-i Hindiye,
I/163)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ VAKİTLERI:
Farz namazlar ile bunların
sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz
namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma
namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve
kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan "namaz vakitleri"ni
bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:
1) Sabah Namazının Vakti:
Ikinci fecrin doğmasından
güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. Ikinci fecir;
sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir.
Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar
için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun
karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki
tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu
beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler.
Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten
girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib"
adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış
ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde
yiyip içmeleri de caizdir.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram
kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. Ikincisi ise, sabah
namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir"
(es-San'ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti
ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî, Mevâkît, 27;
Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel,
II, 210, 213, 223).
2) Öğle Namazının Vakti:
Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru
meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam
eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i
zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû
Yusuf, Imam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Ebû
Hanîfe'ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi,
iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış,
ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî" denir.
Hac farızasını yerine
getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar,
namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.
Cisimlerin gölgesinin
mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge,
uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Çoğunluk fakihlerin delili
şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'e namaz vakitlerini
öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle
namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî,
Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).
Ebû Hanîfe'nin delili ise,
Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Öğle namazını hava serinlediği zaman
kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını
andırır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en
şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu
yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî,
el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).
Cuma namazının vakti de,
tam öğle namazının vakti gibidir.
3) Ikindi Namazının Vakti:
Ikindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması
ile son bulur. Ikindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin
gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli olduğu andan
itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi
namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir" (Malık,
Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II,
236, 254).
Çoğunluk müctehidlere
göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur.
Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz
münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki
boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi
dört rekat kılar, Allah'ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta', Kurân, 46).
Islâm âlimlerinin büyük
çoğunluğuna göre Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen "orta namaz", ikindi
namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)'nin naklettiği şu hadistir: "Hz.
Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin"
(el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu
(Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsirî Ibn
Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazına "orta
namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında
bulunması yüzündendir.
4) Akşam Namazının Vakti:
Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve
şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, şafak, akşamleyin batı
ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, Imam
Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe'den başka bir
rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu
kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer'in;
"Şafak, ufuktaki kırmızılıktır" (es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür.
Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'in görüşüdür.
5) Yatsı Namazının Vakti:
Yatsının vakti, kırmızı
şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar
devam eder. Ikinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer
(r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca
namaz kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû
Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın
vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim, Mesâcid, 311).
Yatsı namazını gecenin
üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar
geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise
mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.
Vitir namazının vaktinin
başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin
doğmasından biraz önceye kadardır.
Vitir namazını,
uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından
emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha
faziletlidir.
Teravih namazının vakti,
tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının
vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da
kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa,
iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti
çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına
(istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle
birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına
kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı
namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır.
Ikinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına
kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü
güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından
veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz
değildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160;
Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî,
el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e.,
I, 506 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ VE MÜZİK
Alt katta müzik çalınırken
yukarıda namaz kılınır mı?
Aşağıda ya da yukarıda
müzik gibi bir gürültünün olması, namazın sahih olmasına engel değildir.
Ancak bu, dikkatı dağıttığı ölçüde, namazın sevabını azaltır. Çünkü Allah
(c.c,); "Namazı, .beni anmak için kıl" (57 Ta-hâ (20) 14) buyurur.
Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.v.); düşünerek kılınamayacağından ötürü uykulu
iken namaz kılınmamasını emretmiştir. Yani namaz bir bakıma Allah'la (c.c.)
irtibata geçme ve O'nunla konuşma demektir. Bu irtibatı koparân, ya da
zayıflatan herşeyden sakınarak ve O'nu görüyor gibi ibadet etmek gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZ - NAMAZIN ÖNEMİ
Eğer Islâm'i tek kelime
ile anlatmamız istense, "Namaz" diyebiliriz. Bu yüzden Allah Rasülü namazı,
"dinin orta direği" diye nitelemiştir.(el-Hindî age. I/278 (1372), Ebu
Naîm'den.)
İnsanlar Allah'ı tanımak
için yaratılmışlardır. (K. ez-Zâriyat (51 ) 56: Ayrıca bk, Aclûn[M1]î[M2],
Kesfu'I-hafâ N/173.) Allah'ı iyi tanımışlığın en güzel göstergesi namazdır.
Namazın toplayıcılık
niteliği vardır. Onda her türlü ibadetten bir parça bulunur. (Imam Rabbani
Mektubat'ında bunu güzel izah eder.)
Namazı Yaratıcımız (c.c.)
imana denk tutmus ve kıble değiştiginde, "geçmiş namazlarımız boşa mi
gitti?" diye soranlara, "Allah sizin imanınızı zayi etmez" buyurarak,
namazdan "iman" diye söz etmiştir. (K. Bakara (2) 143.)
Bu yüzden sevgili
Peygamberimiz (s.a.s.)'in arkadaşları da: "Biz namazdan başka hiçbir ibadeti
terketmeyi küfre yani. kâfir olmaya denk saymazdık" demişlerdir.
Dünyada en üst makamdan en
aşağı görülenine kadar herkesi aynı safta toplayıp, Allah'ın karşısında
hepsinin insan olarak eşit olduklarını namaz kadar vurgulayan bir başka
eylem yoktur.
İnsanın bedeninin gıdaya
ve çeşitli vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, ruhunun da gıdaya ve
vitaminlere ihtiyacı vardır. Ruhun temel gıdası namazdır. Ve insanın bedeni
çeşitli kirlerle kirlendigi gibi ruhu da kirlenir. Namaz bu her iki kiri de
temizler.
Namaz insanı yalnızlık
duygusundan kurtarır. Günde en az beş defa tekbir alırken dünyayı ve içinde
bulunanları arkasına atan, bu hareketiyle en azından şunları demek ister:
Bütün dünya bir yana olsa
bana Allah'ım yeter. Ben ondan başka boyun eğecek kimse tanımıyorum.
Allah-u Ekber = En büyük
Allah'tir, diyorum ve benim namazıma O'nun ihtiyacı olmadığını da böylelikle
itiraf ediyorum.
Namaz sevgili
Peygamberimiz aracılığıyla bizzat Yüce Allah'ımızın bize gönderdiği bir
hediyedir; onu nasıl reddederiz?
Namaz Miraç hediyesi
olmakla mü'minlerin Miracı sayılmıştır. Yani namaz insanı manâ âleminde
alabildiğine yükselten bir asansördür. Ona tutunmayanlar aşağıların
aşağısında kalacaklardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Namaza belki de en az
muhtaç olan insan, Allah'ın Rasûlü Muhammed'dir. Ama o, aynı zamanda namazı
en iyi anlayan insandır. Bu yüzden onun, ayakları şişecek kadar namaz
kıldığıolurdu. Aişe annemiz ona bir seferinde acıyarak: "Ey Allah'ın Rasûlü,
Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor, öyleyse
kendini bunca yormak niçin?" diye sorduğunda O da:
"Sükreden bir kul
olmayayım mi?" buyurmuştur. (Buharî tefsir 48, teheccüd 6; Müslim, münafikûn
79, 81.) Demek ki namaz, Allah'ımızın verdiği sayısız nimetlere karşı da bir
şükür, yani tesekkürdür.
Artık kalp temizliğinin
nasıl olduğunu daha iyi anlıyor olmalıyız. Demek ki, kalp temizliği namaz
kılmamayı değil, daha çok kılmayı gerektirir.
Ancak namazın bütün bu iyi
etkileri için bir şart vardır: Onu Allah'la yüzyüzeymis gibi kılmak. Yani
"huşû" ya da "ihsan". Kendisini Allah'la konuşuyor sayarak o şekilde namaz
kılmak. Onun için namaz kılanın önünden geçilmez. Konuşanlar, arasından
geçmek terbiyesizliktir.
Bu yüzden Allah, kurtuluşa
erecekler içerisinde öncelikle namazlarını "huşû" içinde kılanları sayar. ("Mû'minler
elbette kurtulacaktır: Onlar ki, namazlarında huşuludurlar, boş şeylerden
yüzçevirirler, zekâtlarını verirler, ırzlarını korurlar..:' K. Müminûn (23)
1-9.)
Bu yüzden Allah (c.c.)
"Beni anmak için namaz kıl." (Tâ-hâ (20) 14.) buyurur. Demek ki namaz
Allah'ı anmak yani zikretmek ve hatırlamak için kılınır.
Bu yüzden Allah (c.c.):
"dosdoğru kılınan namaz insanları her kötülükten alıkoyar." (Akebût (29)
45.) buyurur. Bunu herkes, kırk gün değil, sadece bir hafta, hattâ bir gün
huşû'lu namaz kılmakla açık seçik görür. Ama olabildiğince düşünerek,
olabildiğince kontaktta.
Bu yüzden Allah Rasûlü
dünya meşgaleleriyle yorulduğu ve sıkıldığızamanlarda: "Ey Bilal, kalk da
bizi ferahlat!" (Ebû Dâvûd, edep 78; Müsned V/364, 371.) yani, ezan oku da
namaz kılalım, buyururlardı.
Onun arkadaşlarından
bazıları da namaza durduklarında Allah'tan başka her şeyi unuturlardı. Hattâ
birisinin sırtına ok saplanmışti. Acısına dayanamadığı için
çıkaramıyorlardı. Bu yüzden o namaza durduğunda çıkardılar. Duymamıştı bile.
(Benzer bir olay için bk. Kandıhlevî, Hayâtu's-sahabe NI/605.)
Bir başkası, namazda
hatırına gelip kendisini Allah'ı anmaktan alıkoyduğu için, çok değerli hurma
bahçesini Allah Rasûlü'ne bağışladı. (bk. Kandıhlevî age NI/544; Ibnü'I-münzir,
et-Tergib I/316. )
Artık nasıl namaz
kılmayız? Nasıl AlIah'a kulluğu kabullenmeyiz? Nasıl çocuğumuza namaz
kıldırmamakla ona acıdığımızı zannederiz? Namazın yaşınıda, onu emreden
belirliyor ve elçisine: "Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz
kılmayı öğretin ve onları namaza başlatin, on yaşına geldiklerinde de, eğer
namaz kılmadıkları olursa, dövün, yataklarını da ayırın." 24 dedirtiyor.
Gerçekten de çocukken başlanılmayan şeylere sonradan alışmak çok zordur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZDA AÇIKTAN OKUMAK
Yeni yetişen kızların
namazı ve namaz surelerini öğrenmelerini sağlamak için kadınların namaz
kılarken sûre başlarını biraz sesli okumaları halinde, her iki tarafın
namazlarına zarar gelmiş olur mu?
Imamdan başkasının namaz
kılarken gizli okuması vâciptir. Ancak. tek başına kılan erkekler de,
açıktan okunan farzlarda, isterlerse fâtiha ve zam-mı sûreyi açıktan
okuyabilirler. Kadınlar her hâlükârda içinden okumalıdırlar. Açıktan
okumanın en az sınırı okuduğunu en yakınındaki bir iki kişinin duymasıdır.
Fakat konuşanı ikaz etmek veya kelimeyi iyi çıkarmak, ya da uykusunu
kaçırmak gibi bir özürden dolayı, bazı kelimeleri açıktan okumak namaza
zarar vermez denmiştir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz'in gizli okuyuşunun da
bazen duyulacak kadar olduğu olmuştur. Buna göre yanında namaz kılana bazı
yerleri duyuracak kadar sesli okumak namaza engel değildir; ancak öğretmeyi
namaz dışında yapmak daha iyidir. (Bk. Tahtavî, 204-205)
NAMAZDAN SONRAKİ ZİKİR VE DUA NASIL YAPILMALIDIR. YANİ YÜKSEK SESLE Mİ YOKSA
GİZLİCE Mİ YAPILIR?
Yapılan zikir ve duanın
sessizce yapılması sünnettir. Çünkü seadet asrında ve Hulefa-yı Raşidin
zamanında zikir ve dua sesli olarak yapılmazdı. Ancak cemaat cahil olursa
öğreninceye kadar seslice, öğrendikten sonra gizlice yapılmalıdır.
Bu zamanda zikir ve dua
yapmasını bilmeyen yeni kimseler cemaata katıldıkları için zikir ve duanın
müezzin tarafından seslice yapılması daha uygundur.
NAMAZDA İKEN
OKUYUŞUN DUYULMASI
Namazlarda gizli okumamız
gereken yerde sesimizi başkası duyarsa, ya da namazda iken tebessüm edersek
namazımız bozulur mu? Namazda okumamız gereken duaları terkedersek namazımız
ne olur?
Imam olan kimsenin Sabah,
Akşam ve Yatsı namazlarının farzlarının ilk iki rekatlarında Fatiha ve Zamm-ı
Sûreyi açıktan okuması, Cuma ve Bayram dışında, diğer bütün namazlarda
imamın da, cemaatin de, tek başına kılanın da gizli okuması vaciptir.
Vaciplerin terkedilmesiyle namaz bâtıl olmaz. Terketme unutarak olmuşsa
"sehiv secdesi" ile tel'afi edilir. Kasten olmuşsa kötü bir iş yapılmış ve
günaha girilmiş olur. Ama namaz yine tamamdır. Namaz kılanın, yanındaki
bir-iki kişinin duyacağı kadar fısıldaması açık değil gizlidir. Açık okumak
-Ibn Abidîn'e göre- meselâ birinci saftakilerin hepsine duyurmakla
olur.(Mehmet Zahni Efendi, 250) Ya da fısıldama gizli okuma, ses çıkararak
okuma da açık okumadır, denebilir. Namazda sessizce tebessüm etme; dudaklar
oynamasa da namazı bozmaz. Titreme olur ve kendi işitecek kadar da olsa
gülme bulunursa namazı bozulur. Sesli (kahkaha) ile gülerse hem namazı, hem
de abdesti bozulur. Dualardan maksat Fatiha ve Zamm-ı Sure ise
terkedilmeleri halinde sehiv secdesi yapılır ve namaz tamam olur. Çünkü
bunları okumak vaciptir. Sübhaneke, tesbihler ve "salli" ve "barikler" ve
ara rekâtlardaki tahiyyat ise, sünnet olduklarından, terkedilmeleriyle sehiv
secdesi gerekmez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZDA KADININ AYRICALIĞI
Namazda kadının ayakları
bitişik mi yoksa açık mı tutul malıdır?
Bazı fıkıh ve ilmihal
kitaplarında kadınların namazın bazı noktalarında erkeklerden ayrıldıkları
yazılıdır. Ancak bunlar farz, vâcip, ya da sünnet derecesinde ayrılıklar
değildirler. Yani kapatılacak avret ve saf düzeni dışında, kadınların namazı
da erkeklerin namazı gibidir, denebilir. Meselâ, kadınlar tekbirde ellerini
kulaklarına kadar değil, omuzlarına kadar kaldırırlar. Bu konuda bir hadîs-i
şerif de vardır. (43 Nemenkânî, I/251) Ancak Rasûlüllah Efendimizin bizzat
kendilerinin de tekbirde ellerini omuzlarına kadar kaldırdıkları vâkidir.
(44 Aynî, V/10; Ibn Hacer, Fethû'I-Bûrî NJ2l B vd. ) Kadınlar kıyamda
ellerini göğüslerinin üzerine koyarlar. Rükûda doksan derece, dümdüz
eğilmeyip, dizlerini kırar ve biraz meyilli dururlar. Secdede kollarını
açmayıp uyluklarına yapıştırırlar... vs. Ancak bunların hepsi, bu şekli
tesettüre daha uygun olacağı için söylenmiştir. Meselâ rükûda yarıyı
geçinceye kadar (kırkbeş dereceden fazla) eğilmedikçe rükûun kadın için de
sahih olmayacağı söylenmiştir. Çünkü cemaatle namazda tam eğilmenin
yarısının üzerinde imama yetişen, o rek'ata yetişmemiş sayılır. Bu, kadın
için de böyle olacağına göre, kadının da rükûda en az yarıyı (kırkbeş
dereceyi) geçecek şekilde eğilmesi gerekir. Zaten kadınlar için dizlerini
tutmadan ellerini dizlerinin üzerine koyarlar denmektedir. Eli, avuç içi
dizleri tam ortalayacak kadar indirmekle, rukû sahih olacak kadar eğilinmiş
olur. Ancak bir çok kadın bunu yapmamakta ve belki de rükû'larının sıhhatine
zarar vermektedirler. Kadının ayaklarının durumunda da, oturuş biçimi
dışında erkeğinkilerden ayrı bir durumâ şahit olunmuş değildir. Erkeğin ayak
topuklarını rükûda iken birleştireceğine dair bir görüş vardır.(45 Nemenkânî
I/186-87) Ihtimal ki, tesettüre daha uygun olacağı için kadınların namaz
boyunca ayaklarını birleştirecekleri söylenmiştir. Ama erkekler hakkındaki
bu görüşün bir yanlış anlama sonucu beyan edildiği söylenmiştir. Rükû'da
herkesin kendi topuklarını birbirine değil, yanındakinin topuklarına
birleştirdigi rivayeti vardır. Bunu yanlış anlayanlar topukların rükû da
birleştirileceğini söylemişler (46 age. I/186 )ve ihtimal ki, bunun kadınlar
için sürekli yapılmasının uygun olacağı kanaatine varmışlardır. Halbuki, bu
erkekler için olmayınca kadınlar için de olmayacaktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZI BOZAN ŞEYLER
Namazı bozan şeyler:
l. Unutarak da olsa
konuşmak,
2.Peygamberimizden
nakledilmeyen ve insanların sözlerine benzeyen duâlarla duâ etmek,
3.Ah! Oh! Üf! gibi
ünlemler kullanmak ,
4.Cennet ve Cehennemi
düşünmek gibi şeyler dışında, mesela bir yerinin acımasından ağlamak,
5.Özürsüz yere boğazını
temizlemek,
6.Aksiran kimseye karşılık
olarak "Yerhamükellah" ya da benzeri bir şey demek
7.Şaşırtıcı bir habere "Sübhanellah"
gibi bir ünlemle karşılık vermek;
8.Birisinin ölüm haberine
"istirca"da bulunmak, yani "innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek
9.Sevinçli bir habere
"elhamdülillah" demek ,
10.Allah'tan başka ilah
var mıdır? Sorusuna "Lâilâhe illallah" demek ,
11.Canını sıkan bir söze
"lâhavle velâ kuvvete..." demek, (Bu altı maddedeki cümleleri, namazda
olduğunu duyurmak için söylerse namazı bozulmaz),
12.Imamından başkasının
yanlışını düzeltmek,
13.Selâm vermek, selâm
almak,
14.Mushafı yüzünden
okumak, (yazıya bakıp ta anlamını kavramak bozmaz),
15.Yemek, içmek (ağzında
kalan nohuttan küçük şeyi yutmak bozmaz),
16.Pis yere secde etmek,
17.Dışarıdaki kimseyi
namazda olup olmadığı konusunda şüpheye düşürecek ölçüde hareket ve
davranışta bulunmak (Amel-i kesîr),
18.Bir namazda iken
diğerine başlamak.
Namazla Ilgili Diğer Bazı
Konular
Nafile namazlarda kıyamı,
yani "Fâtiha"dan sonra okunan sureyi uzatmak, rekatleri çogaltmaktan iyidir.
Nafile kılan, namazını
bitirmeden bozsa, onu kaza etmesi vacip olur.
Oturduğu yerde nafile
namaz kılmak caizdir, mekruh değildir.
Dört namazı özrü
olmaksızın oturarak kılmak câiz değildir:
1. Farzı,
2. Vacibi,
3. Adağı,
4. Sabah namazının
sünnetini.
Sabah namazı vaktinde
kılınamazsa, o günün öglesine kadar sünnetiyle beraber kılınır.
Geçmiş namazların farz ve
vaciplerini kaza etmek gerekir.
Namazda yanılma secdesini
gerektiren birden çok yanılmaya, bir secde yeterlidir.
Namazı ayakta kılmaya güç
yetiremeyen, oturarak kılar, ona da güç yetiremeyen, yüzü kıbleye gelmek
üzere başı ile ima ederek kılar. Onu da yapamayan namazlarını sonraya
bırakır, gözü ve kaşı ile ima etmez.
Kur'ân-ı Kerim'de ondört
yerde geçen secde âyetlerinden birini okuyan ya da dinleyen, namazın bir tek
secdesi gibi bir secde yapar.
Sefer müddeti yolculuğa
çıkanlar, dört rekâtli farz namazlarını iki rekât olarak kılarlar. Üç rekât
olanlar ise yine üç rekât olarak kılınır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZI HIZLI KILMAK
Namazda hızlı okumak
namazı bozar mı?
Önce genellikle "işlerin
ortasının daha hayırlı olduğunu" (54 Suyûtî, el-Câimi'us-sağîr (bk. Feyzu'I-Kadîr
IV/385) bilmek gerekir. Namazda aslolan, düşünerek, huşû ile kılmaktır.
Söylediklerini düşünmeye zaman kalmayacak kadar hızlı kılmak, namazı namaz
olmaktan çıkarır. Allah; "Namazı beni hatırlamak için kıl" (55 Tâ-hâ (20)
14) buyurur. Cemaatle kılındığı takdirde imamın uzatması ile, cemaati
bıktırabilir. Bu durumda orta yolu izlemek gerekir. Kişi yalnız başına
kılıyorsa, bitkin hale gelmeyecek kadar uzatabilir. Bu durumda orta yol da,
kişinin kendini usandırmayacak kadar uzatmasıdır. Öyle ise duruma göre
davranmak gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZI KAZAYA BIRAKMAK - NAMAZ BİLE BİLE KAZAYA BIRAKILIR
MI?
Namazı bile bile ve
özürsüz olarak terketmek en büyük günahlardandır. Zaten Imam Zehebî büyük
günahları anlattığı müstakil kitabında, namazı terketmeyi dördüncü olarak
sayar. (35 Zehebî, Kitâbu'I-Kebâir 18 vd. ) Rasûlüllah Efendimizin namazı
"dinin direği" (36 Adı geçen hadis ve benzerleri için bk. Hindî Vll/284 ‚ )
olarak nitelemesi, onun değerini anlatan en veciz ifadedir. Kur'ân-ı
Kerim'de namazdan "iman" diye sözedilmiştir. (37 Bâkara (2) 143) Bu yüzden
bir müslüman namazını bile bile terkedemez. Ancak terkederse Hanefiler yine
de kâfir olmadığı gürüşündedirler. Elverir ki inkâr ederek ve hafife alarak
terketmiş olmasın. Fakat namazı bile bile terkedenin kâfir olacağını
söyleyenler de vardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZI TERKETMENİN
HÜKMÜ
Namazın akıllı, büluğ
çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş her müslümana farz olduğu
konusunda görüş birliği vardır. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde
vekâlet ve niyabet geçerli değildir. Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden
çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir.
Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur.
Namazı kılmamak dünya ve
âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle
buyurur: "Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir?
Suçlular şöyle cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik" (el-Müddessir,
74/40-43). "Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva
ve heveslerine uydular. Onlar bu taşkınlıklarının cezasını yakında
göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun
dışındadır" (Meryem, 19/59, 60). "Vay o namaz kılanların haline ki, onlar
kıldıkları namazdan habersizdirler" (el-Mâûn, 107/4-5). Hz. Peygamber
(s.a.s)'de şöyle buyurmuştur: Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve
Resulunün zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461). Kim ikindi
namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur" (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî,
Salât,15). Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını terkederse, Allah Teâlâ onun
kalbine mühür vurur" (Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; Ibn Mâce, Ikâme, 93).
Hanefilere göre, tembellik
yüzünden namazını terkeden kimse, namazı inkâr etmediği sürece dinden
çıkmaz, ancak günahkâr, fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye ,
kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amacıyla dövülür.
Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir (Ibn Abidîn, Reddül-Muhtâr,
Mısır, t.y., I, 326; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Mısır 1315, s. 60; ez-Zühaylî,
el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1985, I, 503).
Hanefiler dışındaki mezhep
imamlarına göre ise, namazını özürsüz olarak terkeden kimse, mürted'de
olduğu gibi Islâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır
şekilde cezalandırılır (Ibn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır t.y., I, 87; eş-Şirâzî,
el-Muhezzeb, el-Nalebî tab'ı, I, 51; Ibn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire
t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krş. et-Tevbe, 9/5;
Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26).
Namazını unutarak,
uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamanında kılamayan bunu kaza eder.
Hadis-i şerifte; Kim uyuyarak veya unutmak suretiyle namazını kılmamış
olursa, hatırladığında hemen kılsın " (Ebû Davûd, Salât,11; Ibn Mâce, Salât,10;
Nesaî, Mevakît, 53) buyurulur. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre; uyumak
veya unutmak gibi bir özür sebebiyle namazını vaktinde kılamayanın kaza
etmesi gerekince, özürsüz olarak, tembellik yüzünden kılmayana öncelikle
kaza gerekir. Namazı vaktinde kılamadığından dolayı da Allah'a ayrıca tevbe
ve istiğfar etmesi gereklidir. Cenab-ı Hak, kendisine ortak koşmanın dışında
kalan günahları affedebilir. Namazı da içine alabilen bu affın kapsamıyla
ilgili çeşitli nasslar vardır. ,
Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurulur:
"Şüphesiz Allah, kendisine
ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder"
(en-Nisâ, 4/48).
Ubâde b. es-Sâmit'in
naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: Kullarına farz kıldığı beş vakit
namazı, küçümsemeden hakkını vererek, eksiksiz olarak kılan kimseyi, Allah
Teâlâ cennetine sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları yerine
getirmeyenler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse
bağışlar" (Ebû Dâvûd, Vitr, 2; Nesâî, Salât, 6; Dârimî, Salât, 208; Mâlik,
Muvatta', Salâtül-Leyl, 14). Ebû Hureyre (r.a)'ın naklettiği bir hadiste de
şöyle buyurulur: "Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz
namazdır. Eğer bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel. Aksi halde
şöyle denilir: Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır?" Eğer nafile
namazları varsa, farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer
farzlar için de aynı şeyler yapılır" (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd, Salât,
145; Nesaî, Salât, 9, Tahrîm, 2; Ibn Mâce, Ikame, 202).
Bu duruma göre, farz
namazların eksisini sünnet ve diğer nafile namazlar tamamlamaktadır. Farz,
vacib veya sünnet ayırımı yapılmaksızın ibadetlerin yerine getirilmesi
müminin gayesi olmalıdır. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynağı
olması yanında, ahiret için de en büyük hazırlıktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN ÇEŞİTLERİ
Namazlar:
l.Farz,
2.Vacip,
3.Sünnet,
4.Nâfile namazlar, diye
ayrılabilir.
Farz namazlar da:
1.Her mükellefe farz olan.
2.Yeteri kadar mükellefe
farz olan diye ikiye ayrılır.
Her mükellefe farz olan
namazlar, her gün kılınan.
l. Sabah,
2.Ögle,
3.Ikindi,
4.Akşam,
5.Yatsı olmak üzere "Beş
Vakit Namaz"dır.
Yeteri kadar mükellefe
farz olan namaz, cenaze namazıdır. Cuma ile Bayram namazları da sadece
erkeklere gereklidır. Cuma farz, bayramlar ise vaciptir. Ancak bunları
kadınlar da kılabilir.
Beş vakit namazdan:
l. Sabah Namazı, dört
rekattır. Ikisi kuvvetli sünnet, ikisi de farzdır. Önce sünneti sonra farzı
kılınır.
2. Ögle Namazı on
rekattır. Dördü ilk sünneti, dördü farzı, ikisi de son sünnetidir. Önce
dörtlü sünneti, sonra farzı, sonra da ikili sünneti kılınır. Sünnetleri
kuvvetli sünnettir.
3.Ikindi Namazı
sekizrekattır. Dördü sünneti, dördü de farzıdır. Önce sünneti kılınır.
Farzından sonra sünnet ya da nafile kılınmaz. Sünneti devamlı kılınan
sünnetlerden değildir. Ancak kılanlara Peygamberimiz, merhamet duâsında
bulunmuştur. (Tirmizî, salat 207 ; Müsned N/117.)
4.Akşam Namazı beş
rekattır. Ikisi sünneti, üçü de farzıdır. Önce farzı sonra sünneti kılınır.
Sünneti güçlü sünnetlerdendir.
5.Yatsı Namazı on
rekattır. Vitir de genellikle yatsı ile kılındığı için onüç rekat sayılır.
Dördü ilk sünneti, dördü farzı, ikisi son sünneti, üçü de vitirdir. Önce
dörtlü sünneti, sonra farzı, sonra ikili sünneti, sonra da vitir kılınır.
Ilk sünneti, ikindinin sünneti gibidir, son sünneti, güçlü sünnetlerdendir.
Genel kural olarak ikili
sünnetler, dörtlü sünnetlerden daha güçlüdür.
Vacip namazlar; -yukarıda
da denildiği gibi- her mükellefe vacipolan vitir namazı ile, sadece
erkeklere vacipolan bayram namazlarıdır.
Sünnet Namazları deyince,
öncelikle beş vakit namazla beraber kılınan sünnetler akla gelir. Bunların
güçlü olan ve olmayanlarına üç önceki maddede değindik. Ramazanda kılınan
Teravih Namazı da güçlü sünnetlerdendir.
Ayrıca Küsûf ve Hüsûf
Namazı, yani; Güneş ve Ay tutulduğunda kılınan namaz da güçlü
sünnetlerdendir. Güneş ve Ay tutulduğunda namaz kılmak, tutulmanın kalkması
için değil, Dünyayı, Ayı ve Güneşi tesbih taneleri gibi çeviren Allah'ın
gücünü hatırlattıkları içindir. Hattâ deprem, şiddetli rüzgâr, sürekli
yağmur, ya da yağmurun yagmaması, yıldırım ve salgın hastalık zamanlarında
da aynı gaye ile namaz kılmak sünnettir.
Farz, vacip ve sünnetlerin
dışında kalan namazların en güçlü olanı ve insanı Allah'a en çok
yaklaştıranı, gece kalkılarak kılınan "Teheccüd Namazı" dir. Ya da nafileyi
sünnetlerden ayırırsak, en güçlü ve önemli nafile, Teheccüd Namazı'dir
diyebiliriz. Ancak farzların dışında kalan bütün namazlara "Nafile Namaz" da
denir."Nafile" dilimizde olduğu gibi "boşuna" anlamına değil, "gerekli olana
ilave" anlamındadır.
Teheccüd'ün dışındaki
nafile namazlar:
1. Mescidlere girildiğinde
Mescidi Selâmlama Namazı.
2. Abdest alındığında daha
ıslaklığı kurumadan iki rekat Abdest Sükrü Namazı.
3. Kuşluk vaktinde dört ya
da fazla rekat olarak kılınan Duha Namazı.
4. Bir işi yapmakla
yapmamak arasında tereddüt edildiğinde, iki rekat olarak kılınan "hayırlı
olana isteme" anlamında "Istihare Namazı".
5. Bir ihtiyacı ve
arzusunun giderilmesi için, iki rekat olarak kılınan, "Allah'tan yardım
dileme" anlamında "Istiâne" ya da "Hâcet Namazı".
6. Dört rekat olarak
kılınan "Tesbih Namazı".
7. Akşam namazından sonra
kılınan altı rekat "Evvâbin Namazı"... gibi namazlardır. Mükellefler bunları
kılmak zorunda değildir. Ancak kulluğu ispatlamanın en az şartı farz
namazlardır. Nafileler ise insanın Allah'a yakınlaşmasını sağlarlar. (bk.
Buharî, rikâk 38; Müsned VI/256.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN EDEPLERİ
Namazın edepleri önem
bakımından sünnetten de sonra gelen meselelerdir. Bunlara "müstehab"da
denilir. Yapılan bir isin en sonunda tastamam yapılması, ufacık pürüzlere
varıncaya kadâr giderilip cılasının eksiksiz ve lekesiz yapılması
gibidirler. Bulunmamaları insana günah kazandırmaz ama, bulunmaları sevabı
artırır ve deyim yerinde ise insanın, sonunda "aferin" ve "yıldızlı pekiyi"
almasını sağlar. Böyle olan davranışların önemlileri şunlardır:
1. Namazda gözünü secde
yerinden ayırmamak. (Rukû'da ayaklarının üstüne, oturuşta da ellerinin
doğrultusuna bakar).
2. Namazda esnerse,
elinden geldiği kadar ağzını açmamak.
3. Başlangıç tekbirinde
erkekler ellerini yenlerinden çıkarmak.
4. Elden geldiği kadar
öksürmemek.
5. Cemaatle namazda "hayye'ale's-salâh"
dendiğinde ayağa kalkmak.
6. "Kad kâmeti's-salâh"
dendiğinde imam namaza başlamak, (ikamet bittikten sonra başlamasının daha
güzel olacağını söyleyenler de vardır.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN HERHANGİ BİR REKATINDA SEHVEN BİR SECDE TERK EDERSE
BİLAHARE HATIRLARSA NE YAPMAK İCAB EDER?
Namazın herhangi bir
rek'atında sehven bir secde terk ederse bilahare onu hatırlarsa Hanefi
mezhebine göre hatırladığı yerde terkettiği secdeye kaza eder. Terkettiği
secdeden sonra ne yapmışsa geçerlidir. Onu kaza etmek icab etmez. Terkedilen
secdeyi hangi rükünde hatırlamış ise o rüknün kaza edilmesi hususunda
ihtilaf vardır. Hidaye kitabına göre kaza edilmesi gerekmez. Ebu Yusuf'a
göre kaza edilmesi gerekir.
Şafii mezhebine göre ise;
unutulan secdenin hangi rek'attan olduğunu bilmez veya son rek'attan değil,
daha önceki rek'atların birisinden olduğunu bilirse bir rek'at kılmakla
mükelleftir. Fakat son rekattan olduğunu biliyorsa sadece bir secde
getirmekle mükelleftir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN KILINIŞ ŞEKLİ
Cenaze ve Bayram Namazları
dışındaki bütün namazların kılınışı aynıdır. Bu yüzden biz sadece sabah
namazının sünnetinin kılınış şeklini anlatmakla yetinecegiz, böylece bütün
namazların kılınışı anlatmış olacağız.
Önceden gerekli şartlar
yerine getirildikten sonra, Kıbleye dönük olarak, niyyet eder (yani yaptığı
hareketi, sabah namazının sünnetini kılmakta olduğunu bilerek yapar.)
"Allah-ü Ekber" diyerek ellerini, içleri açık ve kıbleye dönük olarak,
erkekler kulaklarına kadar, kadınlar omuzlarına kadar kaldırır. Ellerini;
erkekler göbeklerinin altından, kadınlar göğüslerinin üstünden, sağ el, sol
el üzerine gelecek şekilde bağlar. "Sübhaneke"yi okur.
"Eûzü, Besmele" çekerek
"Fâtiha" yi okur. Fâtiha'nin arkasından, besmele çekmeden, Kur'ân-ı Kerîm'in
herhangi bir yerinden, küçük bir süre, üç kısa âyet, ya da bunlar kadar bir
uzun âyet okur. Ellerini salıvererek "A1lah'u Ekber" derken rukû'a egilir.
Rukû'da erkekler elleriyle dizlerini kavrarken kadınlar elleririi dizlerinin
üzerine koymakla yetinirler ve orada en az üç defa "Sübühâne Rabbiye'1-Azîm"
der. "Semiallâhü limen hamideh" derken kalkip doğrulur. Doğrulduktan sonra
ayakta durması gereken azıcik zamanda "Rabbenâ ve leke'I-hamd" derse güzel
olur. "Allah'ü Ekber" diyerek secdeye iner. Secdede alni ile beraber burnu,
elleri arasında yere değmekte ve ayakları parmakları üzerinde dikilmektedir.
En az üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ" der ve "Allahü Ekber" diyerek oturuş
biçimine geçer. "Allahü Ekber" diyerek tekrar secdeye gider ve aynı şeyleri
yapar. "Allahü Ekber" derken ayağa kalkar, ellerini aynı şekilde bağlar, "sübhâneke"
ve "Cûzü" dışında, secdeler tamamlanıncaya kadar aynı şeyleri yapar. Yalnız
Fâtiha'dan sonra okuyacağı sûre ya da âyetlerin, bildiği varsa değişik
olması güzeldir. Secdeler tamamlanınca, yerinde anlatıldigi şekliyle oturur.
"Tahiyyât", "salli" ve "bârik"i, arkasından da biliyorsa "Rabbenâ âtina"
duâsını okur ve "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah" diyerek önce sağ yanına,
aynı selâmı tekrarlayarak sonra da sol yanına selâm verir ve iki rekatlı bir
namaz bitmiş olur.
l. Sonunda selâm verilecek
oturuşların tümünde "tahiyyât"dan sonraki "salât ve selam"larla, "Rabbenâ
âtinâ" duâsı okunur.
2. Sonunda selâm
verilmeyecek olan birinci oturuşta sadece "tahiyyât" okunup kalkılır. Bundan
sadece ikindinin ve yatsının dörtlü sünnetleri ile Teravih namazı
müstesnadır: Onların selâm verilmeden kalkılacak oturuşlarında da "salli" ve
"barik" duâları okunur.
3. Sadece "tahiyyat"
okunup kalkılan oturuşlardan sonra "subhaneke" okunmadan "besmele" ile
"fâtiha" ya geçilir.
4. "Tahiyyat"tan sonra "salli"
ve "barik" okunan bütün oturuşlardan sonra, ayağa kalkıldığında, namaz
yeniden başlıyormuş gibi "sübhaneke" okunur.
5. Akşam namazının ve
vitrin 3. rekatları tek olarak kılınır.
6. Vitrin üçüncü rekatında
"Fâtiha" ve sûreden sonra eller salıverilip tekrar başta olduğu gibi tekbir
alındıktan sonra "kunût" duâsı okunur. Cemaatle namazda imamın dışındakiler
sadece "Fâtiha" ve "sûre"yi okumazlar Diğer tekbir ve duâları okurlar.
Namazın Mekruhları
Namazı bozmamakla beraber,
mükemmelligine zarar ve namazda yapılmaları, çok güzel bir sanattaki
lekeleri andıran şeylerdir. Namazın sevabını eksiltirler, çokça yapılmaları,
namazı yaralı-bereli hale sokar.
Namazda mekruh olan
davranışlar:
l. Elbisesiyle oynamak,
2. Bedeniyle oynamak,
3. Secde yerindeki çakil
gibi şeyleri iki defa düzeltmek (bir defa düzeltmek zarar vermez).
4. Parmak çıtlatmak,
5. Elini böğrüne koymak,
6. Yüzünü sağa sola
çevirmek,
7. Erkek, kollarını
secdede yere koymak ve böğrüne yapıstırmak; (Bu, kadınların ayrıcalıklı bir
davranışıdır),
8. E1 ile selâm almak,
9. Baş ile selâm almak,
10. Özürsüz bağdaş kurmak,
11. Secde yaparken
elbiselerini toplamak,
12. Elbisesini kollarından
giymeyip omuzlarına atmak,
13. Esnemek;
14. Gerinmek,
15. Gözlerini sürekli
yumuk tutmak,
16. Saçları başa toplayıp
bağlamak,
17. Erkek baş açık kılmak,
18. Kirli ve adi
elbiselerle namaz kılmak,
19. Alnındaki tozu-toprağı
namazda iken silmek,
20. Gökyüzüne bakmak,
21. Âyetle iz saymak,
tesbihleri saymak,
22. Imam bir arşın kadar
yüksek yerde bulunmak
23. Imam alçakta, cemaat
yüksek yerde bulunmak. (Bu son iki maddede Imamla beraber cemaattan bir
kısmı da bulunursa mekruh olmaz),
24. Ön safta boş yer
varken arka safta durmak,
25. Resimli elbiselerle
namaz kılmak,
26. Yukarısında,
yanlarında ya da önünde canlı resmi varken namaz kılmak, (Resimler ilk
bakışta sezilemeyecek kadar küçük ise, ya da cansız varlıkların resmi ise
zarar vermez.)
27. Zararından
korkmayacağı yılan ve akrebi namazda iken öldürmek,
28. Insanın yüzüne doğru
namaz kılmak,
29. Ateşe doğru namaz
kılmak.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN ŞARTLARI
Namazın şartları deyince,
onlar olmadan namazın da olmayacağı şeyler anlaşılır. Bir şeyi ayakta tutan
ana parçaların herbirine "rukün" dendiği için, namazın şartlarından, namaza
başladıktan sonra olanlarına aynı zamanda namazın rukünleri denir. Hepsine
birden namazın farzları da denir.
Namazın şartları, yani
namaza başlamadan önceki farzlar beş tanedir:
l. Hadesten, yani hükmî
pislikten temizlik.
2.Necasetten, yani hakiki
pislikten temizlik.
3.Avret sayılan bölgeleri
örtmek.
4.Namazı Kıbleye dönerek
kılmak.
5.Her namazı kendi
vaktinde kılmak.
Namazın rükünleri, yani
namaza başladıktan sonraki farzlar yedi tanedir:
1. Niyyet, yani kıldığı
namazın hangi namaz olduğunu bilmek.
2. Başlangıçtekbiri.
3. Farz namazları ayakta
kılmak.
4. Namazda Kur'ân dan
mutlaka bir parça okumak.
5. Rukû', yani ayakta iken
belden eğilmek.
6. Secde, yani alnını yere
değdirmek.
7. Son oturuşta "Tahiyyât"
okuyacak kadar durmak.
Namazın gerek şartlarının,
gerekse rukünlerinin hepsi farz olduğu için, bunlarsız farz namaz
düşünülemez. Birisi dahi bulunmazsa namaz batıl olur, yani tümden gider.
Onun için bunların herbiri hakkında biraz bilgi vermek gerekir.
Hükmî Pislikten (Hadesten)
Temizlik
Temizlik bölümünde de
gördüğümüz gibi hades, hükmî olan, yani varsayılan pislik, ya da manevî olan
pislik demektir ki. cünüplük ve abdestsizlikten ibarettir. Buna göre âdeti
ve lohusalığı biten ve cünüp olan mükellefin yıkanması, abdesti bulunmayanın
da abdest alması, bunları yapamıyorsa teyemmüm etmesi gerekir. Namaza ancak
böyle başlayabilir.
Gerçek Pislikten
(Necasetten) Temizlik
Namaz kılanın hem vücudu
ve elbisesinin, hem de namaz kılacağı yerin temiz olması demektir. Pis olan
şeyler bölümünde kaba ve hafif sayılan pislikleri görmüş, onların ne
kadarının namaza engel olacağını ve nasıl temizleneceklerini anlatmıştık.
Oraya bakılmalı. Vücudundaki ya da elbisesindeki pisliği giderecek bir şey
bulamayan kimse, namazını çıplak değil, pis olan elbise ile beraber kılar.
Avret Olan Yerlerini
Örtmek
Namazda kadının yüz, el ve
ayakları dışındaki yerlerinden, erkeğin ise göbekle diz kapağı arasından,
bir organın dörtte biri kadar açık olması namaza engeldir. Tenin rengini
gösteren elbise, hiç giyilmemiş gibidir. Elbisenin dar olup organları belli
etmesi halinde, rengini göstermiyorsa namaza engel değildir, ancak
mekruhtur. Bu konu daha geniş olarak "Avret ve Örtü" bölümünde ele
alınacaktır.
Kıbleye Dönmek
Kıble; ön yön demektir.
Namaz kılarken Kâbe'ye dönüldügü için Kâbe'ye "Kıble" denmiştir. Kâbe şu
andaki Mekke sehrinde bulunan ve Allah'ın emriyle ilk defa Hz. Ibrahim
Peygamber (a.s.) tarafından yapılıp, sonraları birkaç kez tamir gören, küp
şeklinde dört duvar bir yapıdır. Taşının ve maddesinin bir olağanüstü yönü
yoktur. Ancak duvarında Cennet'ten çıktığı rivayet edilen Siyah Taş (Haceru'l-Esved)
vardır ve Kâbe, bütün dünya müslümanlarını bir noktaya yönelttigi için "tevhid"
in, yani Allah'ı birlemenin sembolüdür ve bu bakımdan herşeyden daha
değerlidir.
Kâbe'nin etrafında
bulunanların kıblesi, Kâbe'nin bizzat kendisidir. Kâbe'den uzaklarda olup
onu göremeyecek olanların kıblesi ise kâbe'nin bulunduğu yöndür. Tam Kâbe'ye
isabet edememeleri zarar vermez.
Namaz kılacağı yerde
Kıble'nin hangi tarafa olduğunu bilmeyen, soracak kimse de yoksa, kendi
imkânları oranında araştırma yapar ve kanaat ettiği yöne doğru kılar.
Kılarken görüşü değişirse, o yöne doğru döner. Namaz bittikten sonra hata
ettiğini anlasa da namazı tekrarlamaz. Ama araştırma yapmadan rastgele bir
yöne dönmekle Kâbe'ye isabet ettirse dahi namazı caiz olmaz.
Düşman gibi bir şeyden
korkan, hasta, bağlı, ya da binek üzeride bulunan kimselerin, dönmeye güç
yetirebildkleri yön, kendi kıbleleridir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Vakit
Her namazı kendi vaktinde
kılmak şarttır. Sabah namazının vakti; ikinci fecir, yani şafağın doğuşundan
Güneşin Doğuşuna kadar olan süre, Öglenin vakti; zevâlden, yani gölgenin en
kısa olup uzamaya başladığı andan, her şeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında,
kendisinin iki misline ulaştığı ana kadardır. Imam-ı Azam dışındaki imamlara
göre ise, herşeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin bir misli
olmasına kadardır. Ikindinin vakti; ögle vaktinin bitiminden Güneşin
batışına kadarki süre, Akşamın vakti; Güneşin batışından, batıdaki
kızıllığın ve onun arkasından beliren beyaz şafağın kayboluşuna kadarki
süre; Yatsının ve vitrin vakti; Akşam vaktinin bitişinden, ikinci fecire,
yani şafağın doğuşuna kadarki süredir. Ancak vitir yatsıdan önce kılınmaz.
Bu vakitler Güneşe göre hesaplandığı, Güneşin hareketleri de astronomi
ilmince bilinebildiği için, bunların takvime göse tesbiti daha kolaydır.
Müstehap Vakitler:
Bazı vakitlerde namazı
geciktirmek, ya da acele etmek müstehaptır: Meselâ:
1. Sabah namazını; selâm
verdiğinde abdest alıp Fâtiha'dan başka kırk âyet okunacak bir namaz daha
kılacak zaman kalacak şekilde geciktirmek.
2. Ögleyi, yaz
sıcaklarında gün ortası harareti geçinceye kadar ertelemek.
3. Ikindiyi, Güneşin
sararma zamanına kalmayacak kadar geciktirmek.
4. Yatsıyi gecenin son
üçte birine kadar geciktirmek.
5. Uyanabileceğinden
eminse, vitri gecenin sonuna kadar geciktirmek.
6. Kışın öğleyi acele
kılmak.
7. Akşamı, yıldız
karışımından önce kılmak.
8. Bulutlu günlerde.
ikindi ve yatsı namazlarını acele kılmak.
9. Bulutlu günlerde ikindi
ve yatsının dışındaki namazları geciktirmek müstehaptır. (Bu son iki madde
zamanın takvimsiz hesaplanmasına göredir.)
Mekruh ya da Haram
Vakitler:
Bazı vakitlerde namaz
kılınmaz. Bunlar:
1. Güneş'in doğmaya
başlamasından, bir mızrak boyu yükselişine kadar. (Ülkemizde yaklaşık 45
dakika).
2. Öğleyin güneş tam
tepede bulunduğu zaman, (ögleden yaklaşık onbeş dakika öncesinden öğle
ezanına kadar.)
3. Güneş sararmaya
başladığı andan batıncaya kadar, (yaklaşık kırkbeş dakika). O anda yalnız o
günün ikindisinin farzı kılınabilir.
4. Sabah ve ikindi
namazlarından sonra tavaf ve nafile namazı kılmak. (Kaza ve cenaze namazı
kılınabilir, tilâvet secdesi yapılır).
5. Ikinci fecrin
doğuşundan sabahın farzını kılıncaya kadar, sabahın sünnetinden başka nafile
namaz kılmak.
6. Akşamın vaktinde,
akşamı kılmadan önce nafile kılmak.
7. Hutbe okunurken nafile
kılmak.
8. Bayram günü bayram
namazından önce namaz kılmak.
9. Arefe ve Müzdelife'den
başka bir yerde, bir özürle de olsa iki vakti birleştirerek kılmak.
Bunların ilk üçü haram,
geri kalanları mekruhtur:
Niyyet
Namazın niyyeti, yapmakta
olduğu hareketin namaz kılmak olduğunu ve hangi namazı kılacağını bilmekten
ibarettir. Meselâ ikindi namazını kılmak için kıbleye dönen bir adam tekbir
için ellerini kaldırırken ikindinin, meselâ, sünnetini düşünüp, kendisi için
tekbir almakta olduğu bu kılacağı namazın, ikindinin sünneti olduğuna
içinden karar vermesi niyyettir ve bu bir anlık meseledir. Dilden
söylemesine gerek olmadığı gibi bu güzel de değildir. Çünkü niyyet kalbin
işidir. Insanın dili birşey söylerken kalbi başka şey söylerse, niyyet,
dilinin dediği değil, kalbinin dediğidir. Bu yüzden niyyeti kalbinden yapan,
mutlaka isabet eder, ama diliyle yapan kalbi başka şey söylerse isabet
etmeyebilir. Onun için eski âlimler dil ile niyyeti bid'at saymışlar ve
bunu, ne peygamber, ne onun arkadaşları, ne de onları özleyen tâbiin
yapmıştır. (bk. imam Rabbanî, Mektubât.) Öyleyse biz de yapmamalıyız,
demişlerdir. Gerçekten de niyyetin dil ile yapılması, sadece son devir
kitaplarında ve ilmihallerinde görülen bir şeydir Oruç ve diğer ibadetler
için de durum aynıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
BaşlangıçTekbiri
Namaza, Allah'ın
yüceliğini bildiren bir kelime ile başlamak namazın şartlarındandır. Buna
iftitah (başlangıç) tekbiri ya da "tahrîme" denir. Niyyetin hemen arkasından
elleri kaldırırken "Allahû Ekber" diyerek yapılır. Daha namaza başlarken,
namaz kılana Allah'ın en büyük olduğu söylettirilirken sanki; namazının
faydasını Allah'a yönelik sanma, O en büyüktür, buna ihtiyacı yoktur, namaz
yine senin içindir, dedirtilmiş olur.
Ayakta Durmak (Kıyam)
Bir özrü olmayan
mükellefin farz ve vacip olan namazları ayakta kılması da farzdır. Nafile
namazları ise ayakta kılmak şart değildir, oturarak da kılabilir, ancak
sevabı daha az olur.
Kur'ân Okumak (Kiraat)
Farz namazların ilk iki
rekatlarında Kur'ân-ı Kerîm'den bir parça okumak da farzdır. Dolayısı ile bu
farzın yerine gelmesine yetecek kadar Kur'ân âyetini ezbere bilmek de farz
olmuş olur. Bu farz, Kur'ân'ın neresinden olursa olsun, üç kısa âyet kadar
okumakla yerine gelmiş olur. Meselâ her rekatta okunan "fâtiha" ile bu farz
da yerine getirilmiş olur. Bizzât fâtihanın okunması ise ayrıca vaciptir.
Yeri gelince görülecektir.
Rukû' (Eğilmek)
"Rukû" eğilmek demektir.
Namazların her rekatında en az eller dizlere ulaşacak kadar eğilmek farzdır.
Rukû, mükemmel şekliyle baş ile göğüs yere paralel oluncaya kadar eğilmekle
olur. Yalnız bu, erkek içindir. Kadın ise sadece elleri dizlerine ulaşacak
kadar egilir.
Secde
Namazın ana bölümlerinden
biri de secdedir. Secde, Allah'ı ululayarak alnı yere koymaktır. Bu kadarı
farzdır. Alınla beraber burnun da yere değmesi, ellerin de yere konması
vaciptir, yani secdenin tam ve mükemmel olması için gereklidır.
Secde edilen yerin temiz
ve katı olması gerekir. Pamuk, kar, saman gibi yumuşak olup yerin sertliğini
duyurmayan şeyler üzerine secde yapılmaz. Ayrıca secde yeri, ayakların
basıldığı yerden yarım zira'dan, yani 20- 30 cm.'den yüksek olmamalıdır.
Son Oturuş
Kıldığı namaza göre son
rekatın bitiminde "tahiyyat" okuyacak kadar oturmak da farzdır. Tahiyyatı
okumak ise vaciptir. Yerinde görülecektir.
Buraya kadar sayılan altı
temel, namazın ana iskeletini oluşturor. Bunlardan biri dahi olmasa namaz
batıl, yani asılsız olur. Vacipler ise namazın ikinci derecede kuvvetli
bölümleridir. Farzları tamam olan bir namazın vacipleri bulunmasa namaz
sayılır, ancak eksik ve yaralı bereli bir namaz olur. Vacipleri bilerek
terkederse günah işlemiş olur, ama namaz yine tamamdır. Vaciplerden sonra da
sünnetler ve müstehaplar gelir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN SÜNNETLERİ
Namazın sünnetleri; önem
bakımından vaciplerden sonra gelen, kasten ya da unutarak terkedilmeleri
halinde namaz bozulmayan ya da yanılma secdesi gerekmeyen, ama kasten
terkedilmeleri, alınacak sevabı azaltan davranışlardır. Namazın mükemmel
olmasını sağlarlar. Namazın en güçlü sünneti farz namazları cemaatle
kılmaktır. Bunun farz olduğunu söyleyenler de vardır. Diğer sünnetler
şunlardır:
1. Başlangıçtekbirinde
parmakları açarak elleri kaldırmak.
2. Tekbirleri imamın
açıktan söylemesi.
3. Tekbirin arkasından "sübhaneke"
okumak.
4. "Sübhaneke"den sonra "e'ûzü"
okumak.
5. Her "fâtiha" dan önce
"besmele" çekmek.
6. "Fâtiha"dan sonra
gizlice "âmin" demek.
7. Elini göbeğinin
altından bağlamak. (Kadınlar göğüslerinin üzerinden bağlarlar.)
8. Sağ elini sol elinin
üzerine bağlamak.
9. Rukû'a giderken tekbir
almak, yani "Allahü ekber" demek.
10. Rukû'da üç kere "tesbih"
okumak (sübhane Rabbiye'1-azîm demek).
11. Rukû'dan kalkarken
tekbir almak.
12. Rukû'da diz
kapaklarını elleriyle kavramak. (Kadınlar dizlerini tutmayıp, ellerini
dizlerinin üzerine koymakla yetinirler).
13. Rukû'da ellerinin
parmaklarını aralıklı bırakmak.
14. Secdeler için tekbir
almak.
15. Secdelerde üç kere "tesbih"
okumak (Sübhane Rabbiye'1-A'lâ demek).
16. Secdelerde ellerini ve
dizlerini yere koymak.
17. Oturuşlarda erkeklerin
sol ayağı yatırıp sağ ayağı dikmesi. (kadınlar sol kalça üzerine oturarak
iki ayaklarını birden sağa doğru çıkartırlar).
18. Rukû'dan sonraki
kalkışta dosdoğru oluncaya kadar dikilmek (Kavme).
19. Iki secde arasında
birazcık oturmak (celse).
20. Son oturuşta "tahiyyât"tan
sonra Peygamberimize "salât ve selâm" ("salli" ve "barik") okumak.
21. "Salat ve selâm'dan
sonra, kendine, ana-Babasına ve bütün müminlere duâ etmek. (Rabbenâ âtina...
okumak).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZIN VACİPLERİ
l. Fâtihayı okumak.
2. Farzların ilk iki
rekatında, sünnetlerin her rekatında Fâtiha'ya en kısalarından üç âyet, ya
da en kısa üç âyet kadar bir uzun âyet eklemek.
3. Fâtiha'yı bu ekledigi
âyetlerden önce okumak.
4. Namazın diğer
rukünlerinde de sırayı gözetmek.
5. "Ta'dili erkânı" yerine
getirmek.
6. Ikiden çok rekatlı
namazların birinci oturuşu.
7. Her iki oturuşta da "tahiyyât"
okumak.
8. "es-Selâmü aleyküm ve
rahmetullah" diyerek selâm vermek.
9. Vitir namazında "kunut"
duâsını okumak.
10. Bayram namazlarında
ilâve tekbirleri söylemek.
11. Namazdan kendi fiili
ile çıkmak.
12. Imamın açık okunacak
yerde açık, gizli okunacak yerde de gizli okuması.
13. Namazda nelerin farz;
nelerin vacip olduğunu bilmek.
Bu sayılan vaciplerden
biri kasten terkedilirse günah islenmiş olunur, ama namaz yine tamamdır.
Unutarak terkedilirse "yanılma (sehiv) secdesi" yapılır.
"Ta'dil-i erkân"; namaz
kılarken rukû'a gidişte, rukû'dan kalkista, secdeye gidişte, secdeden
kalkışta ve tekrar secdeye gidişte organlar yerlesecek şekilde hareket etmek
ve mesela, daha tam doğrulmadan öbür harekete geçmemektir.
Yanılma secdesi (secde-i
sehiv) son oturuşta sadece "tahiyyat"ı okuduktan sonra, sağa sola selâm
verip, iki secde daha yaparak "tahiyyat" ı tekrar okuyup, "salli", "barik"
duâlarını da okuduktan sonra tekrar selâm vermekle yapılır. Genel kural
olarak:
"Farzların geciktirilmesi,
vaciplerin ise hem geciktirilmesi hem de terkedilmesi yanılma secdesini
gerektirir." Bu yüzden farzların da vaciplerin de iyi bilinmesi gerekir.
Örnek olarak: Namazda
ayakta durmak farzdır. Birinci oturuşta, tahiyyatı okuyup kalkmak
gerekirken, "salli" ve "barik" duâlarından unutarak en az üç kelime ya da
daha fazla okuyan, ayakta durma farzını geciktirmiş olur, bu yüzden namazın
sonunda "yanılma secdesi" yapması gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZLARDAN
SONRA "YÂ-SÎN" OKUMA VE MUSAFAHA
Camimizde sabah namazından
sonra "yâ-sîn"-i şerif okunuyor. Bu hal namazın parçası durumuna geldi.
Cemaat beklemek zorunda kalıyor. Bu davranışımız sünnete uygun mudur? Ayrıca
okunan o Yâ-sîn-i Şeriften sonra musafaha yapılıyordu. Şimdi sadece cuma
günleri yapılıyor. Bunun durumu nedir?
Kur'ân-ı Kerim'den bir
sûre, hatta Kurân'in kalbi olarak "Yâ-sîn"-i şerifi okumak, hele manasını
düşünerek okumak güzel bir şeydir. Bu, başka zaman okunabileceği gibi sabah
namazının arkasından da okunabilir. Cemaat sabredip dinliyorsa, onlar da
dinleme sevabı almış olur. Ancak bunu namazın bir devamı ve tamamlayıcısı
gibi okumak da öyle dinlemek de bid'attır. Keşke cemaat bilinçli olsa,
dinleyecekse, zorunluluk olmadığını bilerek dinlese ve sevap alsa, işi
olduğu zaman da rahatlıkla çıksa, çıktığında da diğerleri tarafından
kınanmasa. Ama çoğunlukla böyle olmuyor ve kaş yapayım derken göz
çıkarılıyor. Bunu yapan imamlar da bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Bunu
yapacaklarına keşke tek bir ayetin manasını açıklasalardı. O zaman Kur'ân'ın
sözleri kulaklarımıza çarpıp, mum alevine çarpan pervaneler gibi yere
düşmezdi, biz de onunla dirilmiş olurduk. Musafaha için de aynı şeyi
söyleyeceğiz. Aslında sünnet olan bir iş olmakla beraber, namazların
arkasından namazın bir gereği gibi görülerek yapılması ve terkedildiğinde
kınanmayı gerektiren bir adet halini alması bidattır ve terkedilmesi
gerekir. Yoksa musafaha namazın arkasından da yapılır önünden de yapılır (Musafaha
hakkında geniş bilgi için bk. Ebu'1-Vefa el-Efgânî, Muhtaşarru't-Tahâvi
üzerine tahkiki 438-39; Nevevî, Fetavâ, 61). Bu tür uygulamaların çoğu
insanı camiden ve cemaatten uzaklaştırdığı maalesef, bir gerçektir ve bunu
yapan zavallılar kendilerini kandırmaktadırlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NORMAL MEMLEKETLERDE FARZ NAMAZLARIN VAKİTLERİ FIKIH KİTAPLARINDA AÇIKÇA
BEYAN EDİLMİŞTİR. FAKAT NORMAL OLMAYAN YANİ KIRKBEŞ ENLEM DERECESİNDEN
DOKSAN DERECESİNE KADAR OLAN MEMLEKETLERDE NAMAZ VAKİTLERİNİN DURUMU AÇIK
DEĞİLDİR. NAMAZLARI NASIL TESBİT ETMELİYİZ?
Yer küresini üç bölüme
ayırmak mümkündür.
1- Ekvator çizgisinin
ayırdığı kuzey ve güney yarım küresinin kırkbeş enlem derecesinde yer alan
memleketler sualde belirtildiği gibi hadis ve fıkıh kitapları, burada farz
namazların vakitlerini şüphe bırakmayacak şekilde açıklamışlardır. Ayrıca
açıklama yapmamıza hiç gerek yoktur.
2- Altmışaltı enlem ile
doksan enlem arası olan yerler. Burada her mevsimde gece ve gündüz yirmi
dört saatten ibaret değildir. Gece veya gündüzü –Kutup mihverine yakınlık ve
uzaklık nisbetine göre- on yedi gün ile altı ay arasında bir zaman kadar
uzar. Peygamber (sav) buranın da namaz vakitlerini beyan buyurmuştur,
ihtilaf etmek manasızdır. Nevas bin Sem'an (ra) diyor ki: Peygamber (sav)
Deccal'dan söz etti. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resulü, O, yeryüzünde ne
kadar kalacak?” diye sorduğumuzda buyurdu ki: "Kırk gün kalacak. Bir günü
bir sene gibidir, diğer bir günü bir ay gibidir, Başka bir günü de bir hafta
gibidir. Kalan diğer günleri ise günlerimiz gibidir.” "Yani ey Allah'ın
Resulü, bir sene gibi olan günde bir günlük namaz bize kafi gelir mi?” diye
sorduk. Peygamber (sav): "Hayır” takdir ediniz buyurdu”.
Hadisten anlaşılıyor ki,
vaktin normal teşekkül etmediği yerlerde namaz ve oruç gibi ibadetler,
vaktin normal teşekkül ettiği en yakın memleketlere göre kıyas edilecektir.
Gece ve gündüzü yirmi dört
saatten uzun olan bu yerlerde güneşin durumu misal olarak gösterilmiştir.
66 Kuzey enleminde 13
Hazıran'dan 1 Temmuz'a kadar,
70 Kuzey enleminde 17
Mayıs'tan 7 Temmuz'a kadar,
90 Kuzey enleminde altı
aya kadar güneş hiç batmaz, ufukun üstünde kalır. Güney enlerimde ise durum
tam tersidir.
3- Kırk beş enlem ile
altmışaltı enlem arası olan yerlerde gece ve gündüz yirmi dört saatten
ibaret ise de, mu'ayyen zamanlarda şafak ile fecr birbirine kavuşurlar, yani
şafak batmadan önce fecr doğar.
İşte böyle yerlerde ve
zamanda yatsı namazının farz olup olmadığı hakkında ulema ihtilaf etmiştir.
Şafii, Malıki, Hanbeli ve Hanefi ulemasının çoğu, yatsı namazının farz
olduğu kayd etmişlerdir. Şafii ulemasından İbn Hacer "Tuhfetü'l-Muhtac”'da,
Hatib Şirbini de "Mugni'l-Muhtac” da bu mes'eleyi "Namaz Vakitleri” bahsinde
uzun uzadıya beyan edip yatsı namazının kesin olarak farz olduğunu
yazmışlardır. Nesefi, Durer, al-Fayz, Mecma'ul-Enhur, al-Kemal, al-Tanvir,
al-Dur, al-Muhtar ve Nazuretü'l-Hakk gibi kitaplarda yatsı namazının farz
olduğunu beyan ediyorlar. Delilleri ise: Allah'ın, kullarına beş vakit
namazın farz olduğunu beyan buyurup, eda edilmesi için emretmiş olmasıdır.
Halvani ve Zeyla'i gibi zevat da vakit, namazın şartı ve vücubun sebebidir.
Sebep olmayınca müsebbeb de olmaz diyerek böyle yerlerde yatsı namazının
farz olmayacağını savunmuşlardır. Bazı kimseler adeta namaz ve ibadet
düşmanlığı yaparak söz konusu olan bu yerlerde yatsı ve vitir namazının
kılınmaması için büyük gayret gösteriyorlar. Halbuki ihtilaflı mes'elelerde
ihtiyate göre hareket etmek daha efdaldır. Hatta bazıları daha ileriye
giderek, o yerlerde orucun da farz olmadığını söylüyorlar. 1981 yılında
Ramazan-ı şerifte Hollanda'da bulunduğum sırada yatsı namazı ve orucun
farziyetleri ile ilgili dedikoducular yapıldığında. Lahey din müşaviri bu
mes'eleyi bana sordu, kendisine yazılı olarak verdiğim cevabı nakletmek
istiyorum.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
1- 1981 yılında Ramazan-ı
şerif münasebetiyle Hollanda'da bulundum. İçinde ikamet ettiğim şehir ve
gezdiğim yerlerde belirli zamanlarda yatsı namazının ve Ramazan orucunun
farz olmadığını ve Teravih namazının kılınmaması gerektiğini söyleyen bazı
kimselere rastladım.
Bunların iddiaları şuydu:
"Bu yerlerde güneş battıktan sonra yeteri kadar ufkun altına inmemekte ve
ufuktaki kızıllık (akşam namazı vakti) bitmeden sabah olmaktadır. Bu durumda
Hanefi mezhebine göre yatsı ve imsak vakitleri kat'iyetle yoktur. Hanefi
mezhebine göre vakit, namazın şartı olduğu gibi vücubunun da sebebidir.
Binaenaleyh bir yerde namaz vakitlerinden biri veya birkaçı tahakkuk etmezse
o vakitlere ait namazlar o yer ahalisine farz olmamış olur. Söz konusu bu
iddia çok zayıf bir fetvaya istinad ettiğinden, böyle bir vaziyet karşısında
Hanefi mezhebine göre amel etmek isteyen müslüman kardeşlerimize en uygun
tavsiyemiz yatsı ve teravih namazlarını kılmamak ve oruç tutmamaktan
ibarettir.”
Bu iddia birkaç yönden
doğru değildir.
1- Hanefi mezhebinde
mu'tedil memleketlerde vakit, namazın şartı ve vücubun sebebidir. Fakat
mu'tedil olmayan memleketlerde ise al-Dur al-Muhtar ve Mecma'ü'l-Enhur gibi
kitapların ifade ettiklerine göre vakit, ne namazın şartı ne de vücubün
sebebidir. "Mecma'ü'l-Enhur” c. 1, s. 71'de şöyle denilmektedir: Bir şeyin
alametinin olmaması, onun yokluğunu ifade etmez. Ayrıca böyle yerlerde
(Şafağın batmadığı yerlerde) yatsı namazının farz olduğuna dair delil,
vardır. O da: Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz olduğunu beyan
buyurup edasını emretmesidir. Ve yatsı namazı kesinlikle kılınacak ki, Allah
emrine imtisal edilsin. "al-Duru'l-Muhtar” da bu hususta şöyle diyor:
"Bulgar” gibi yerlerde yatsı ve vitir namazının vaktini bulamayan (Çünkü
burada şafak batmadan önce fecr doğar) yatsı ve vitir namazını kılmakla
mükelleftir. Ve onlar için vakit takdir edilecektir.
2- Bir hüküm hakkında
ihtilaf vaki olursa, yani, ulemanın bir kısmı yapılamsı lazımdır, bir kısmı
yapılması lazımdır, bir kısmı da lazım değildir derse, ihtiyaten yapılması
daha uygundur. Çünkü gerçekten gerekli olduğu halde terk edilirse vebal
terettüp eder, gerekli olmadığı halde eda edilirse zarar vermez.
3- Dünyanın kuzey
kesiminin hem doğuşunda hem de batısında asırlardan beri müslümanlar
bulunmaktadır. Onlar şafağın batmadığı zamanlarda da yatsı namazını kılıp
oruç tutarlardı. Kazan ve Volga nehrinin çevresinde bulunan Türkler, Hanefi
oldukları halde ne yatsıyı, ne orucu terk ettiler.
Hanefi ulemasından ''Multeka
al Ebhur'' sahibi ise Zayle-i gibi zevatlar şafağın batmadığı yerlerde yatsı
namazının farz olmadığını söylemişler ise de al –Fayz Mecmaul-Enhur ,al-
Kemal ,el Tenvir, Durrul –Muhtar ve Reddül Muhtar gibi kitaplar
vacipolduğunu söylemişlerdir.
Üzerinde durulması gereken
bir husus varsa o da yatsı namazının vakti meselesidir.Şöyle ki kırkbeş
enlem ile altmışaltı enlem dereceleri arasında bulunan bölgelerde muayyen
zmanlarda şafak batmadan önce fecr doğar. Böyle olunca yatsı namazının farz
olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır diye kaydedilmişti.Farz olduğu
taktirde ki müftabih olan da budur yatsı namazı takdir edilerek
kılınacaktır.Fakat şafak battığı zaman da çok geç batar.Bazan şafak ile Fecr
arasında mesafe çok kısadır.Namaz kılmak için şafağın batmasını beklemek çok
zor olur.Hatta mutlaka beklemenin luzumu söylense, yatsı namazının terk
edilmesine vesile olacaktır.Bahusus oradaki müslümanların yüzde doksan
dokuzu işçidir. Yatsı namazını kılmaları için saatlerce şafağın beklemeleri
ve sabahları iş başı yapmaları imkansızdır.Acaba normal memleketlerde olduğu
gibi güneşin batmasından bir buçuk saat sonra yatsı namazını kılmak caiz
midir? İşte bu işi görüşmek için 1980 yılında Belçıkada islam ülkelerinden
alimlerin katıldığı bir toplantı yapıldı.Muzakere neticesinde konferansa
katılanlar özetle aşağıdaki karara varmışlardır:Toplantıya katılanlar; gece
boyunca hiç şafağın batmadığı veya çok uzadığı kırkbeş enlem dairesinden
sonra bölgelerde yaşayan müslümanların durumu ve içinde bulundukları ağır
şartları tetkik ederek incelediler.Yatsı namazını eda etmek için her sene
aylarca geceleyin uzun zaman beklemek sağlıklarına büyük zarar vereceği gibi
güçlerinede zarar verecektir.Halbu ki islam dini kolaylık dinidir.İbadet ve
Taatte meşakkat olduğu zaman kolaylaştırıcı hükümler getirir.Bunun için
hasta ve benzeri kimselerin durumunu nazar'ı itibara alarakonlar için cem'u
takdim ve te'hir ile (Şafii,Hanbeli ve Malıki mezhebinde olduğu gibi)namaz
kılmalarına müsade etti.Bu ülkelerde yaşayanların şafak meselesi hususunda
ki durumları, hasta ve misafir gibi kimselerin durumundan az ağır
değildir.Konferansa katılan zevatta buna kıyas ederek bu bölgelerde yaşayan
müslümanların cem'u takdim ile namaz kılmalarının caiz olduğuna kanaat
getirdiler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAMAZLIK ÜZERİNDE BİR AYET-İ KERİME VEYA ALLAH'IN İSMİ
YAZILI BULUNSA ÜZERİNE OTURMAK VEYA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Bir sergi veya namazlık
üzerine ayet-i kerime veya Allah'ın ismi yazılı olursa üzerine oturmak veya
namz kılmak caiz değildir. Ayet-i Kerime'ye ve Allah'ın ismine karşı su'i
edebdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAZAR
Göz, bakma, bakış, fikir,
düşünme, mülahaza, niyet, dikkat, iltifat, teveccüh. Arapça asıllı olan bu
kelime, Türkçe'ye geçerken manâ değişikliğine uğramış ve "ayn göz" kelimesi
karşılığında kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Araplar, göz değmesi için "isabetül-ayn"
tabirini kullanırlar (İbn Manzûr, "Lisânül-Arab", Na.za.ra madd.).
Nazar kelimesi Türkçe'de
kem göz manasına gelmekte ve daha ziyade "gelme", "uğrama", "değme" ve
"etme" fiilleriyle birlikte; "nazara gelme", "nazara uğrama", "nazar değme"
ve "nazar etme" şeklinde kullanılmaktadır.
"Nazarcılık" deyimi;
nazarın zarar verebileceğini kabul eden düşüncenin adıdır.
Nazar, bugün için henüz
pozitif ilimlerin ilgi alanına girmemiştir. Girip girmeyeceği ya da ne zaman
gireceği belli değildir. Zira pozitif diye tanınan bilimlerin kendilerine
mahsus bir takım metodları ve bazı kuralları vardır. Olayları bu metodlarla
inceler ve bir sonuca varmaya çalışırlar. Nazar ise şu aşamada, fizik ya da
kimya laboratuarında incelenip deneye tabi tutulacak durumda değildir.
Aksine bugün, bu ilimlerle uğraşanların ekseriyeti -bilhassa doktorlar-
nazarın fizik etkisini kabul etmemektedirler.
Buna rağmen, gerek folklor
olarak gerekse dînî bir inanç olarak, dünyanın hemen her yerinde milyonlarca
insan nazarı tanımakta ve ona inanmaktadır. Nazarla ilgili olayları anlatan
haberler de tevâtür derecesine ulaşmaktadır. Nazarın mahiyetinin
bilinmemesi, onu inkâr etmeyi gerektirmez. Nazar, mahiyeti henüz
anlaşılmamış nice olaylar vardır. "Tabiî hayatta veya zihin hayatında
bugünkü ilmî metodlarımızla açıklanması mümkün olmayan olaylara metapsişik
veya parapsikoloji denir" (Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 198, s.
202).
Her ne olursa olsun
bilhassa halk arasında bazı kimselerin sebebi bilinmeyen olağanüstü nazar
(göz değmesi) güçleri olduğuna inanılır. Bu güce sahip bir kimsenin, bir
insana, bir hayvana ve özellikle bir çocuğa bakmakla durup dururken
hastalık, sakatlık, ölüm gibi bir olayın meydana gelmesine yol açacağı
sanılır. Her hangi bir olay böyle bir sebebe bağlandığı zaman "nazar değdi”,
nazara geldi”, "nazara uğradı" denilir. "Kem göz" tâbiri de, nazarı değen
kimseler için kullanılır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Halk arasında açık, çiğ
mâvi (gök) gözlerde nazar gücü olduğuna inanılır. Bu inanca dayanılarak mâvi
gözlülerin kötü niyetli, kıskanç, başkalarına zarar vermekten hoşlanan
kimseler olduğu söylenir. Ancak, bu anlayışın doğruluğunu kanıtlayıcı hiç
bir kesin delil yoktur. Bazı yörelerde kıskançlık duygusunun nazara yol
açtığı inancı da yaygındır. İşte isâbet-i ayn yani bu kötü bakışın, kötü
gözün değmemesi için çocukların elbiselerine dikilen mâvi camdan küçücük
tesbih tanesi şeklinde, bâzan göz şeklinde olan, ortaları delikli cam
yuvarlarlara nazar boncuğu denilir. Bunların beş parmak şeklinde olanları da
vardır. Bazı yörelerde -şimdi bile- çocuklara, atlara ve nazar korkulan
diğer hayvan ve eşyaya da nazar boncuğu takanlara rastlanır. Nazar
boncuğunun dâima mâvi olduğu söylenir. Buna göz boncuğu da denir. Böyle mâvi
boncuk, muska, çörek otu, mâşallah gibi bir kaç nazarlığın bir arada olup
bir takım teşkil edenlerine de "nazar takımı" denir. Şüphesiz nazar boncuğu,
göz değmesine karşı bir tedbir olsun diye takılır. Bunun yanında çeşitli
nazarlıkların kullanıldığı da bilinmektedir. Halk arasında nazara karşı
başvurulan en yaygın tedbirler ise, kurşun dökmek, tuz çevirmek, üzerlik
yakmak veya herhangi bir hocaya okutmak vs.'dir. Ancak, bunların tıp
yönünden bir faydası olmadığı gibi, bâtıl inançlar devam ettirildiği için de
bu tür davranışlar dinimizce haram kılınmıştır. Peygamberimiz (s.a.s) de
nazarlık kullanmayı hoş karşılamamış, bu gibi şeyleri üzerlerine asan
kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (Nesâî, Zinet,17; İbn Mâce Tıb,
39). Diğer taraftan Resulullah (s.a.s); "Göz değmesi gerçektir" (Buhârî, Tıb,
36; Müslim, Selâm, 41) buyurmak suretiyle bir mânevî faktöre işaret
etmişlerdir. Şu halde İslâmda göz değmesi (nazar) vardır. Ancak, nazar
boncuğu takmak vs. bâtıl inançlardan sayılmıştır.
Öyle anlaşılıyor ki göz
değmeşinin temelinde yatan esas sebep kişinin kıskançlık duygusudur. Ve bu
duygunun, baktığı kimseye yansıması ve onu te'sir altında bırakmasıdır.
Nazar boncuğu takmakla bu kıskançlık dolu bakışların tesirinin azaltılması
veya başka yönlere yansıtılması amaçlanmaktadır.
Müfessirlerin ekseriyeti;
Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkâr edenler, zikri (Kur'an-ı)
işittikleri vakit nerdeyse gözleri ile seni yıkıp devireceklerdi. Bir de
durmuşlar, o herhalde bir delidir, diyorlardı" (el-Kalem, 68/50, 51)
âyetinde geçen gözleriyle seni yıkıp devireceklerdi" sözünü "nazar" ile
tefsir etmişlerdir (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII,
5305; İbn Kesîr, "Tefsirul Kur'an'il-Azîm", VIII, 227).
Alûsî (1270/1854)'nin el-Kelbî'den
yaptığı bir rivayete göre; Arap asıllı bir kişi, yemek yemeden iki veya üç
gün çadırına çekilir, daha sonra oradan gelip geçen koyun ve deve sürüsüne
bakar ve "gördüğüm bu koyun ve deve sütünden daha güzelini görmedim" derdi.
Bunun üzerine o sürü hastalanır veya yere düşerek helâk olurdu. İşte nazar
etmede maharetli olan bu kişiye, Peygamberimizi çekemeyen Mekkeli müşrikler,
Hz. Peygâmbere nazar etmesini teklif etmişler, o da bu teklifi kabul
etmişti. Allahu Teâlâ da bu ayetleri (el Kalem, 51, 52) ile Resulünü
korumuştu (Alûsî, Rûhul-Meânî, 29/38).
Yusuf suresinin altmış
yedinci ayetinde ise, Hz. Yakub (a.s)'m oğullarına şöyle dediği
anlatılmaktadır:
Ey oğullarım! Bir kapıdan
(Mısır'a) girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama ben Allahdan hiçbir şeyi
sizin için savamam. Çünkü hüküm Allah'dan başkasının değildir. Onun için ben
yalnız O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsinler"
( Yusuf 12/67).
Elmalılı Hamdi Yazır,
âyetin yorumunda: "Bu tavsiyenin sebebi, toplu bir surette göze
çarpmalarından ve bir hased ve gamze uğramalarından sakınmak idi" demektedir
(Elmalılı, a.g.e., IV, 2890).
Nazar ile kıskançlık
arasında yakın bir münasebet vardır. Elmalılı Hamdi Yazır, bu münasebeti
şöyle ifade ediyor: "Kıskançlıklarından az daha Hz. Peygamber'i nazara
uğratacaklar, aç ve kötü gözlerinin şerriyle ellerinden gelse onu helâk
edeceklerdi. Demek ki, öfkenin bedende bir hükmü bulunduğu gibi, gözlerin de
karşılarındakine bakışlarına göre iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi
elektrik gibi dokunur çarpar; mıknatıslar ve manyetize eder. Kimi de aldığı
teessürle hasedinden bir gayze düşer, türlü türlü su-i kasde ve hilelere
kalkışır ki, maddî veya manevî hangisi olursa olsun hedefine vardığı zaman,
isabet-i ayn değmesi veya nazar tabir olunur. Bunun hakkında uzun uzadıya
sözler söylenmiş, inkâr edenler, ispat edenler olmuştur. Keyfiyeti ne olursa
olsun isabet-i ayn vardır" (Elmalılı, a.g.e., VIII, 5305).
Kur'an-ı Kerim nazardan
söz ederken açık ve kesin bir hüküm bildirmemekte, buna karşı hadisler,
kesin bir ifadeyle nazarın gerçek olduğunu bildirmekteler. Hz. Âişe
(r.a)'den rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır:
"Nazardan Allah'a sığınınız. Çünkü göz (değmesi) gerçektir" (İbn Mace, Tıb,
32; Buhari, Tıb, 36; Müslim, Selâm, 41).
Esma bint Umeys (r.a)'den
rivayet edildiğine göre kendisi: "Ya Resulullah! Cafer'in oğullarına cidden
nazar değiyor, ben onlar için şifa dileğiyle okutturayım mı?" demiş. Resulu
Ekrem (s.a.s) de: "Evet, lakin kader ile yarışan bir şey olsaydı nazar değme
işi onu geçerdi" buyurmuştur (İbn Mace, Tıb, 33; Muvatta, Ayn, 3).
Nazarın gerçek olduğunu
kabul edince, ondan korunma yollarını da öğrenmek gerekir. Bunun için de,
dinimizin bize müsaade ettiği yollara baş vurmak, sakındırdığı yollardan da
kaçınmak durumundayız. Bu konudaki rehberimiz yine Allah'ın Resulu'dür. Ebû
Said el-Hudrî (r.a)'den rivayet olunduğuna göre: "Resulullah (s.a.s),
"Cinlerin ve insanların nazarından Allah'a sığınırım"gibi dualarla cinlerin
ve insanların nazarından Allah'a sığınırdı. Sonra Muavvezatân nazil olunca
bu sureleri okumaya başladı diğer duaları terketti" (İbn Mace, Tıb, 34).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Hz. Peygamberin
kötülüklerden ve kötü kimselerin şerrinden emin olabilmek için sık sık
okumuş olduğu duâ ve surelerden bazıları şunlardır: Enes b. Mâlik'ten
rivayete göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Evinden çıkarken şu
duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhafaza altına alınır, şeytan da
o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir: Bismillâhi tevekkeltü alellâhi lâ
havle velâ kuvvete illâ billâh ". Manası: "Allah Teâlâ'nın ism-i şerifini
zikrederek evimden çıkarım. Ben Allah'a tevekkül ettim, güç ve kuvvet sadece
Allah'ın lütuf ve ihsânıyladır" (Tirmizî, Deavât, 34). Ümmü Seleme'nin
rivayetine göre Resulullah (s.a.s) evinden çıkarken şöyle derdi: "Allah'ın
ismini zikrederek çıkarım. Ben Allah'a tevekkül ettim. Allah'ım hata
yapmaktan, yolumu şaşırmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan, cahillikle
başkasına bela olmaktan ve başkasının cahilce davranışıyla karşılaşmaktan
sana sığınırım” (Tirmizî, Deavat, 35): Osman b. Affan'ın rivayetine göre
Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir kul her günün sabahında, her
gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiç bir şey zarar
veremez. Bu: Bismillâhi lâ yedurru me'asmihi şey'in fıl'ardı vela fı'ssemâi
ve huve's-semiul-alîm"duâsıdır.
Anlamı: "İsmiyle beraber
bulundukça yerde ve gökte hiç bir şeyin zarar veremeyeceği Allah'ın ismiyle
(sabaha erdim, akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir" (İbni Mace, Duâ,
14).
Hz. Âişe (r.a) da
Resulullah (s.a.s)'ın yatağına girdiğinde iki eline üfleyip muavvizât (İhlâs,
Felâk ve Nâs) surelerini okuduğu ve vücuduna sürdüğünü rivayet etmiştir (Buhârî,
Deavât, 12).
Bütün bu nasslara göre
nazardan korunmak için, "nazarlık" denilen; mavi boncuk, sarımsak, at nalı,
minyatür süpürge vb. nesnelerle, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen ya da
acaip bir takım şifrelerle yazılmış bulunan muskaları, -nereye olursa olsun-
takmak şirktir. Zira bu tür davrânışlarda, Allah'dan başka birinden veya bir
nesneden, zararı defetmesini istemek vardır. Halbuki Allah (c.c.), şöyle
buyurur; "Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa; hiç kimse onu gideremez
ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O, herşeye Kadirdir" (el-En'am,
6/ 17).
İmam Ahmed, Ukbe b.
Nâfi'den merfû' olarak şu hadisi nakleder: "Kim temîme (mavi boncuk) takarsa
Allah onun işini tamamlamasın. Kim bir ved'a (katır boncuğu) takarsa Allah
onu korumasın” (Ahmed İbn Hanbel, IV, 154, 156).
Başka bir hadiste: "Kim
bir muska, mavi boncuk ve benzerini kesip atarsa bir köle azat etmiş gibi
olur" (Yusuf el-Kardavi, "Tevhidin Hakikati", Terc. Mehmet Alptekin,
İstanbul 1986, s. 73).
Nazar kavramının batıdaki
ifadesi, psikokinezidir. Nazar olayında iyi niyet ve yoğuşmaya göre alıcı
ile verici uçlardan geçen bir "ark" oluşmaktadır. Gıbta, övünme, imrenme
gibi dostça duygular, hatta ebeveynlerin; çocuklarına sevgisi, nazarın küçük
dozda uğratma sebebidir. Nazara uğrayan kişi, çok sık esner ve sıkılır. Asıl
uğursuz nazar, "haset" duygusundan gelişir. Bu duyguda, düşmanlık, kin ve
intikam mevcuttur. Nazarın dozajında bu haset duygusunun şiddeti çok
önemlidir. Haset duygusu ne kadar şiddetli olursa, nazarın gücü de o kadar
şiddetli olur (Nazarın Bilimsel Yönü, Yankı Dergisi, 5-30 Haziran 1983, sayı
635, s. 52).
Gözlerin elektromanyetik
ışınlar yolladığı konusu, Sovyetler Birliğinde yoğun bir şekilde
araştırılmaktaydı. Yayının dalga boyu yaklaşık yüzde sekiz mm.dir. Yani
radyo dalgalarıyla enfraruj (kızılötesi) dalgalar arasındadır (H. Egemen
Sarıkaya, S. Birgil, C. Cümbüşel, Telepati, İstanbul 1978 s.15. Nazann
bilimsel açıklaması için bak. Din ve İlim Açısından Nazar, Yrd. Doç. Celal
Kırca, Diyanet Dergisi, XXII. sayı: 1, 1986).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NAZARLIK VE MUSKA :
Peygamberimiz (s.a.s.):
"Allah hiçbir dert göndermemiş ki, dermanını da göndermesin" (Müslim, selâm
69; Buhârî, tib 1; Ebû Dâvûd, tib 1,11; Ibn Mâce, tib 1, Tirmizî, tib 2;
Müsned NI/156.)buyurmuş ve hastaların tedavi edilmesini istemiştir. Yani
hastanın doktor ve ilâç aracılığıyla şifâ araması, ama doktoru ve ilâci,
etkisinin kaynağı değil, sebebi olarak görmesi. esas şifânın Allah'tan
olduğunu bilmesi, Peygamberimizin emridir. Yine Peygamberimiz ilâcın,
neşterle ameliyatta, bal şerbetinde ve dağlamada bulunduğunu bildirmiş(Buhârî,
tib 3, 4,15; Ibn Mâce tib 23; Müslim, selâm 71; Müsned I/245, NI/19, 343.),
hiçbir hastaya nazarlık yada muska tavsiye etmemiştir. Çünkü bu tür işlerin
özellikle cahiller tarafından yapılması, çoğu zaman Allah'a şirk, yani ortak
koşma anlamı taşır: Nitekim Rasûlüllah Efendimiz: "Nazarlık(Temime) takan
şirk koşmustur" buyurur. ("Allah kendisine ortak tanınmasını bağışlamaz,
bunun dışındakileri diledigi kimseler için bağışlar" Nisâ (4) 48.) Gerçi bu
tesirin ondan görülmesi halindedir. Çünkü nazarlık, hamail, ya da muska
takanlar, kötülüklere karşı onların etkili olabileceğini sanırlar,işte bu
şirktir. Halbuki, Allah'ın hiç affetmeyeceği tek günah kendisine şirk
koşulmasıdır. (Hakim IV/216. )Peygamberimiz bu tür bir korunmayı tavsiye
etmediği gibi, yapanlara da şiddetle karşı çıkmıştır. Bunlar gibi, çeşitli
tılsımlı sözlerle okuyup efsun yapmalar da batıldır ve şirktir.
Peygamberimiz onları da yasaklamıştır. Kendisine bîat eden, yani her konuda
önderliğini kabul eden on kişinin bîatını kabul etmiş, birininkini
etmemiştir. Sebebi sorulduğunda: "Onun pazusunda muska var!" buyurmuş, bunun
üzerine adam muskayı kesip atınca Efendimiz, onun bîatını da kabul etmiş ve:
"Bunu takan şirk yapmıştır" demiştir. (Müsned IV/156. )Bir başka
hadîslerinde "Kim birşey takarsa ona havale edilir" (Müsned IV/311.)
buyurulmuştur. Ancak yazılıp üzerine asılan şey öyle tılsımlı ve şifreli
şeyler olmayıp. Kur'ân'dan bazı âyetler, ya da meşrû bazı duâlar olursa
bunun câiz olacağını söyleyenler vardır. (bk. Müslim, selâm 65; Ebû Dâvûd,
tib 18; Davudoğlu IX/605 ) Bahçelere tarlalara ve binaların üzerine asılan
kemik ve kafatasları da haramdır. Çünkü onların gözdeğmesine engel olacağına
inanılır(Ibn Âbidin VI/363.). Allah'tan başkasına etki gücü veren bu tür bir
inanış şirktir. Ancak onu görenin, gözdeğmesini hatırlayarak, "subhânallah",
"mâşâallah, lâ havle.." demesi için asılmışsa, sakıncası yoktur, diyenler de
vardır. Çünkü göz değmesi haktır. (agk. "Eğer kaderi bozabilecek bir şey
olsaydı göz değmesi olurdu." Ahmed.) Gerçi gözdeğmesi ve sihirin tesiri
gerçektir. Ancak bunlardan korunma çâreleri nazarlıklar ve muskalar
değildir. Tıbbın ilâç bulamadığı konularda Efendimizin sünnetine uyarak,
Kur'ân ayetleri okunur ve anlamını bildiği duâlarla Allah'tan şifâ istenir.
Peygamberimiz (s.a.s.) gözdeğmesi için rukye (okuyarak tedavi)
yapılabileceğini haber vermiştir. (Buhârî, tib 1 ; Müslim, iman 374; Ebû
Dâvûd, tib 17-18; Tirmizî, tib 15.)Gözdeğmemesi için de, hoşa giden birşey
görüldüğünde: "Mâşâallah, Lâ-havle velâ kuvvete illâ billâh" (her şey
Allah'ın dilemesiyledir. Her türlü güç ve kuvvet Allah'tandır) denmesini
emretmiştir. (el-Hindî, Kenz VI/746 (17670). Aynı yerde konuyla ilgili
benzer hadisler de vardır; Ayrıca bk. Mûnavî, Feyz V/429; VI/130.)Çeşitli
hastalıklar için Peygamberimiz'den nakledilen birçok duâ vardır. Kişi
biliyorsa onlarla, bilmiyorsa kendi sözleriyle Allah'tan şifâ istemelidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
"Rukye (ayet ve dua
okuyarak tedavi); özellikle gözdeğmesi, zehirli hayvan sokması ve kandan
ötürü yapılır. (Feyzu'l-Kadîr VI/426, Müslîm'den). "Gözdeğmesine rukye için
Allah'ın kitabında sekizayet vardır: Fatiha (nın yedi ayefi) ve Ayetü'l-kürsî
(feyzu'l-Kadîr IV/457. Hadis zayıttır). "Hazreti Peygamber gözdeğmesine
rukye yapmamızı emrederdi." (Müslîm "Hz. Aişe: Rasûlullah bana rukye yapmamı
emrederdi" (Feyzu'l-Kadîr. V/197). Rasûlüllah (s.a.), "Cin ve insan gözünden
Allah'a sığınırım" diye dua ederdi. Muavizeteyn (Felak ve Nâs sûreleri)
indirilince onlarla istiâze eder oldu, diğerlerini bıraktı. (Feyzu'l-Kadîr
V/202, Tirmizî'den).
Sihirden korunmanın yolu
ise güçlü bir imana sahip olmak ve Allah dilemedikçe hiçbir zararın
gelmeyeceğine kesinkes inanmaktır. Buna rağmen gelirse, bunun için de yine
Allah'a sarılmalıdır.
Bu konularda özellikle
kadınlar çok duygusal ve çoğunluğu çok cahil oldukları için, her söylenene
inanmakta, böylece hem paralarını düzenbazlara kaptırmakta. hem de
imanlarından olmaktadırlar. Çeşitli mezarlara türbelere ve yatırlara
adaklarda bulunmak, mum yakmak ve purçuk vs. asmak gibi şeyler ise, bu
kötülüğün daha ileri derecesidir. Bu zavallı cahiller, böyle yapmakla
dertlerine dert katmaktan başka birşey yapmış olmazlar. Işin daha ilginç
yanı; bu tür batıl inançlara sahip olup, evine arabasına, saçının tokasına
bebeğin omuzuna vs. nazarlık takan insanlar, inançları ve dinleri çok zayıf
olan insanlar ve özellikle sosyete kesimidir. Bu da bize sağlam inançla ruhu
beslememenin. insanı nasıl gülünçlüklere götüreceğini gösterir.
"Ibn Âbidin" diye bilinen
kitapta: "Efsunlamak, nazarlıklar ve muska takmak şirktir" (Ebû Dâvûd, tib
29: Ibn Mâce, tib 39.) hadîs-i şerîfini verdikten sonra : Burada ki muska (tivele),
karı koca arasında sevgi ve muhabbet olsun diye yapılan uygulamalardır,
denilir. (Ibn Âbidîn VI/364.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NEBİZ(ŞIRA'NIN HÜKMÜ)
Kuru üzüm, hurma, bal,
arpa, buğday vb. şeylerin suda bekletilerek onu tadlandırması yolu ile elde
edilen bir içki çeşidi. Sarhoş etsin veya etmesin aynı adla anılır. Nitekim,
nebize şarap (hamr) dendiği gibi, üzüm suyundan elde edilen şaraba da nebiz
denmektedir (İbnül-Esir, en-Nihâye fî Garîbil-Hadis, 5, 8).
Nebiz, helâl ve haram
olmak üzere iki kısma ayrılır:
a) Haram olan: "Çoğu
sarhoş eden herşeyin azı da haramdır" genel prensibi çerçevesinde
değerlendirildiğinde hububat, meyva vb. şeylerden elde edilen sarhoş edici
içkiler, ister pişirilerek, isterse pişirilmeden imal edilsin haramdır. Bu,
üzüm, buğday, arpa, arı sütü, vb. şeylerden elde edilen bütün içkiler için
aynıdır. Sahabi, Tabiîn ve sonraki âlimlerden oluşan cumhurun görüşü budur.
Âlimler bu konuda karar
verirken, Resulullah (s.a.s)'in koymuş olduğu "sarhoş eden her içki
haramdır" hükmünden hareket etmişlerdir. Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet
edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s)'in şöyle söylediği rivayet
edilmektedir: "Resulullah (s.a.s)'den Yemenlilerin baldan elde ettikleri "bit'ı"
adlı iş sorduklarında o; "sarhoş eden her içki haramdır" cevabım vermişti" (Buhârî,
Eşribe, 4; Müslim, Eşribe, 68, 69).
Ve yine Ebû Mûsa el-Eş'arî
(r.a)'dan nakledilen diğer bir hadiste de şöyle buyurulur: "Resulullah'a, ey
Allah'ın Resulü, bize Yemen'de imal edip, içmekte olduğumuz iki çeşit şarap
hakkında fetva ver! Bu içkilerin biri balın suda köpürene kadar
bekletilmesiyle elde edilen bit'ı, diğeri de buğday ve arpa suyunun
köpürtülmesiyle elde edilen "mizr" (bira) adındaki içkidir, dedim.
Resulullah; Namazdan meneden her sarhoşluk veren içki haramdır" buyurdu (Buhârî,
Meğâzî, 60; Edep, 80; Müslim, Eşribe, 70, 71). Ömer (r.a)'dan nakledilen
diğer hadiste de; "Sarhoş edici her şey şaraptır (hamr) ve her sarhoş edici
şey de haramdır". Diğer bir rivayette; "Sarhoş edici her şey şaraptır (hamr)
ve her çeşit şarap da haramdır" şeklindedir (Müslim, Esribe, III; Nesâî,
Eşribe, 25; İbn Mace, Eşribe, 10). Bir hadiste de; "Bir ferak miktarı
içildiğinde sarhoş eden içkiden, bir avuç içmekte haramdır" denilmektedir (Ahmed
b. Hanbel, VI, 71, 72,13,I) (bir Ferak yaklaşık olarak 7,5 gramdır).
Nehâî, Şa'bî, Ebû Hanife
ve diğer birtakım Kûfe ulemâsı, üzüm ve hurmadan elde edilen sarhoş edici
nebizin dışında; buğday, arpa, mısır ve bal gibi şeylerden elde edilen
nebizin sarhoş edecek kadar içildiğinde haram olduğu, daha az içildiğinde
ise haram olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Ancak, üzüm suyu, bekletildiği
zaman kabarıp çoğalarak köpük atarsa, şarap haline gelmiş olur. Bunun
çoğunun ve azının haramlığı hususunda ümmetin icma'ı hasıl olmuştur. Adları
zikredilen âlimler üzümün dışında, diğer şeylerden elde edilen nebizi, hamr
(şarap) adıyla isimlendirmemektedirler. Onlara göre, hurma ve kuru üzümden
elde edilen zebib pişirilmemiş halde iken sarhoş edici özellikte ise, azı da
çoğu da haramdır. Ancak şarap olarak isimlendirilmez ve az da olsa
pişirildiğinde sarhoş etmeyecek kadar yenirse helaldır. Fakat, üzüm suyu
sarhoş edici bir hal almışsa, üçte biri kalana kadar pişirilirse, yenebilir.
Ancak, şaraplaşan üzüm suyunun pişirilse bile haramlığının kalkmayacağı
tartışmasızdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Tercihe şayan olan görüş,
cumhurun görüşüdür. Çünkü, Kur'an'da zikredilen "hamr" kelimesi Arap
dilinde, üzümden elde edilen içkiye has bir terim olmayıp, hurma ve diğer
şeylerden üretilen sarhoş edici içkilerin tamamı için kullanılmaktadır.
Çünkü içkiyi (hamr) yasaklayan ayet indiği zaman Medine'de içkinin çoğu
hurmadan elde edilmekte idi. İbn Ömer (r.a) şöyle rivayet etmektedir.
Resulullah (s.a.s) hutbeye çıktı ve şöyle dedi: İçkiyi (hamr) yasaklayan
ayet indi. O içki ki; üzüm, hurma, buğday, arpa ve bal olmak üzere beş
şeyden imal edilmektedir. Hamr, aklı gideren şeydir" (Buhârî, Eşribe, 5).
İbn Hacer el-Askalânî, müsned sahiblerinin bu hadisi merfu' Hadislerden
kabul ettiklerini bildirmektedir. Bu hadis içkiyi yasaklayan âyetin nüzûl
sebebine şahid olan sahabe sözü olduğundan ref'ine hükmedilmiştir. Ancak,
Ömer (r.a) Ashab'ın ileri gelenlerinin de bulunduğu bir cemaate hitap
ederken bu hadisi dile getirdiği zaman, hiç kimse bunu inkâr etmemişti (el-Askalâni,
Fethûl-Bârî, X, 49). Resulullah (s.a.s)'in şu sözü bunu te'yid etmektedir:
"Üzümden hamr ( arap) vardır, hurmadan hamr vardır, buğdaydan hamr vardır,
arpadan hamr vardır" (Ebû Dâvud, Eşribe, 4). Bu anlamda diğer bir çok sahih
hadis bulunmaktadır ve bunların hepsinin ifade ettiği manâ, hamrın sadece
üzümden elde edilen içkiye has bir ad olmadığıdır. Ayrıca tahrim ayeti nâzil
olduğu vakitte, üzümden imal edilen şarap diğerlerinin yanında gerçekten çok
azdı. Sonra, içkinin haramiyetinin illeti, bütün diğer sarhoş edici
içkilerde olduğu gibi tektir. Bu, afyon, haşhaş vb. katı uyuşturucularda da
böyledir. Nitekim Hz. Aişe (r.anha)'nın şöyle söylediği nakledilmektedir:
"Su ve ekmek olsa dahi sarhoş edici özelliği olan hiç bir şey helâl
değildir" (en-Nesâî, Eşribe, 48). Ashab, nebizi sarhoş edici hal almadan
önce içiyordu. Nitekim Resulullah (s.a.s) onu içmiş ve içilmesine izin
vermişti. Onlar, hurma, kuru üzüm vb. şeyleri tatlanıncaya kadar suda
bekletiyorlardı. Resulullah (s.a.s) köpürene kadar bunlardan içiyordu. Fakat
nebiz üç gün bekledikten sonra ondan içmezdi. İbn Abbâs (r.a), şöyle
demiştir: "Resulullah (s.a.s) nebiz yapar ve bundan üçüncü günün akşamına
kadar içerdi. Bu zamandan sonra kapta bir şey kaldığında onu içmez, dökerdi"
(Müslim, Eşribe, 79-82; Nesâî, Eşribe, 56). Diğer bazı Hadislerde de bir
günden sonra içilmesine izin vermediği rivâyet edilmektedir. Firûz (r.a)'dan
şöyle nakledilmektedir: "Resulullah (s.a.s)'e gittim ve şöyle dedim: "Ya
Resulullah, Allah Teâlâ, içkiyi haram kılan ayetini indirdi. Bizim
bağlarımız var, üzümleri ne yapalım, dedim" Resulullah; "kurutursun"dedi.
"Kurusunu ne yapacağım" deyince; "sabah ıslatır, akşam içersiniz akşam
ıslatır, sabah içersiniz" dedi. "Köpürünceye kadar bekletebilir miyiz?" diye
sorduğumda da o; "Testilere koymayın, tulumlara koyun, tulumlarda bekleyince
sirke olur" cevabını verdi" (Nesâî, Eşribe, 56; Ebû Dâvud Eşribe, 10).
İbn Hazm şöyle demektedir:
Bu iki haber de sahihdir. Haram oluş süresi için kesin bir sınır olmayıp
bölgelere ve nebizin içinde bulunduğu kaba göre değişiklik arzetmektedir.
Bazı bölgeler soğuktur ve üzüm suyu bir hafta özelliğini korur. Üzüm suyunun
içinde bulunduğu kabın koruyucu özelliği varsa yine aynı şey sözkonusudur.
Bunun gibi, bazı bölgeler sıcaktır. Veya kabın koruyucu özelliği yoktur. O
zaman da bir gün sonra nebiz sarhoş edici hal alır. Bu konudaki hüküm
Resulullah (s.a.s)'ın zikredilen sözüdür: Nebizi tatlılaştıktan sonra iç" ve
"her sarhoş eden şey haramdır" (İbn Hazm, el-Muhella, VIII/284; Nesâî,
Eşribe, 38).
Fakat bazı âlimler, İbn
Abbas (r.a)'ın hadisini esas alarak, nebizin üç günden sonra içilmeşinin
haram olduğuna karar verdiler. Üç gün dolmadan köpürdüğü takdirde de haram
olacağını söylediler. Diğer bazıları da Firûz (r.a)'ın hadisini delil
gösterdiler. Onlar da, bir gün dolmadan köpürmesi halinde haram olacağı
görüşündedirler. Sa'id İbn Cubeyr; "taze hurma suda akşama kadar
bekletildiğinde yarılırsa, ona yaklaşma; akşamdan yarıp suya koyulunca sabah
ona yaklaşma demektedir" (el-Muhella, VIII, 283).
Tercihe şayan olan, İbn
Hazm'ın görüşüdür. Zira bundan dolayıdır ki Resulullah (s.a.s), iki ayrı tür
nebizin karıştırılarak içilmesini nehyetmiştir. Hurma ile üzüm veya olgun
hurma ile renkli hurma vb. değişik türde nebizlerin karıştırılması gibi.
Halbuki bunların herbiri, sarhoş edici bir hal almadıktan sonra helaldırler.
Rasulullah (s.a.s) şöyle
buyurmaktadır: Renkli hurma ile olgun taze hurmayı, kuru üzüm ile kuru
hurmayı bir arada birbiriyle karıştırarak nebiz yapmayın. Her birinden ayrı
ayrı nebiz yapmanızda bir mahzur yoktur" (Müslim, Eşribe, 22-24).
Buna göre içilmesi haram
olarak zikredilen her şeyin alınıp, satılması, elde bekletilmesi ve ondan
herhangi bir şekilde yararlanılması da helâl değildir. Her kim, bunlardan
sirke yapar ve onu helâl kabul ederse Allah Teâlâ'ya isyan etmiş olur.
Çoğu sarhoş eden nebizden
içen kimse, sarhoş olmayacak kadar içse bile, yine de had uygulanır. İmam
Şafiî; "Bir içkinin sarhoş edici olduğu bir kimsenin ondan içtiğinde sarhoş
olması ile anlaşılabilir. Bundan sonradır ki o içkiden içene had
uygulanabilir" demektedir. İmam Şafiî, Ömer (r.a) zamanında şöyle bir olayın
geçtiğini nakletmektedir: Ömer (r.a), cenaze namazı kılmak için çıktığında
Saib'in sesini duydu. O şöyle diyordu: "Ben Ubeydullah ve arkadaşlarından
şarab kokusu aldım. Hz. Ömer; "ne içtiklerini soruşturacağım. Eğer sarhoş
edici ise onlara had uygularım" dedi. Süfyan, Saib b. Yezid'in onlara had
uygulanırken hazır bulunduğunu söylediğini nakleder (İmam Şâfiî, el-Ümm, VI,
176-177).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NECÂSET(PİSLİK)
Pislik, kan, sidik ve
dışkı gibi pis şey. Ruhsat olmaması halinde namazın sıhhatine engel olan
pisliktir. Necâset, temizliğin; necis de temiz olanın zıddıdır. Necis,
şer'an pis olan şeyi ifade eder. Hakikî veya hükmî necis için kullanılır.
Hakikî necise "habeş", hükmî olanına ise "hades" denir. Necis sıfat, neces
şekli ise isim olarak kullanılır.
Necâset, hakikî ve hükmî
olmak üzere ikiye ayrılır. Hakikî necâset, sözlükte kan, sidik ve dışkı gibi
gerçek pislik olarak var olan şeyleri; terim olarak ise, namazın sıhhatine
engel olan pisliği ifade eder. Hükmî necâset ise, insan bedeninde manevî
olarak bulunan abdestsizlik veya cünüplük hâli için kullanılır.
Hakikî necâset üçe
ayrılır: Ağır ve hafif; katı ve sıvı; görülen ve görülmeyen pislik.
Ağır Pislik - Hafif Pislik
Buna galîza veya muğallaza
pislik de denir. Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bu
pislikten, katı ise yaklaşık 3 gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir
alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Bunların necisliği
kesin delille sabittir. Kan, sidik, dışkı gibi..."Elbiseni de temiz tut"
(el-Müddessir, 74/4) ayeti uyarınca bunları temizlemek farzdır.
Hafif pislik ise kesin
delille sabit olmayan pisliktir. Bunların bulaştığı elbise veya bedenin
dörtte birinden az miktarı namaza engel olmaz. Eti yenenin sidiği ve
yenmeyen kuşun pisliği gibi...
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NEFS-İ EMMÂRE
Kötülüğü ve şerri şiddetle
emreden nefis. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s)'ın dilinden nefsin
kötülükleri işlemeyi, heva ve hevesi doğrultusunda Allah'ın emirlerine
muhalefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yönelmek için zorladığını
bildirmektedir: (Yusuf), nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabbimin acıyıp
koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir..." (Yusuf 12/53).
Gerçekte insan nefsi tek
bir şeydir. Ancak o çeşitli sıfatlarla nitelenmektedir. Dünyaya olan
bağlılıklardan kurtulup ilâhî âleme yöneldiği zaman nefis, "nefs-i mutmainne"
olarak adlandırılır. Şehvete tabi olup üzerine gazap hakim olduğu zaman da
nefis, sahibine kötülükleri işlemeyi emreder. Bu nefsin tabiatından olan bir
durumdur (Fahreddin er-Râzî, Tefsirul Kebîr, XVIII, 157).
Taberî; "kötülüğü emreden
nefis, insanların tamamına ait olan nefistir" demektedir. Onun arzusunun
Allah Teâlâ'nın rızası olmayan şeylere yönelmek olduğunu ve Allah'ın
kullarından rahmet etmeyi dilediği kimselerin dışında kalanların nefsin bu
yönlendirmesinden kurtulamayacağını söylemektedir (İbn Cerir et-Taberî,
Tefsir, Mısır 1968, XIII, 1).
Râzî, ayetteki "...Rabbımın
acıyıp koruduğu müstesna"ifadesine dayanarak, taat ve imanın Allah Teâlâ'dan
geldiğini ve nefsin, O'nun rahmeti olmadan kötülüklerden vazgeçmeşinin
sözkonusu olmadığını söylemektedir (Râzî, aynı yer).
Nefs-i emmârenin, Yusuf
(a.s) tarafından kullanılış tarzı, iyi ve kötü bûtûn insanların nefislerinin
kötü şeylere yönelme istidadında olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir
peygamber olan ve bu sebeple günahlardan temizlenmiş bulunan Yusuf (a.s)
"...Ben nefsimi temize
çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" diyor. Dolayısıyla kötülüğü
şiddetli arzulama, nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın emirlerine yönelen
ve böylece ilahi rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler, nefsin arzuladığı
şeyleri işlemekten sakınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin
yaptırım gücü azalır. Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe yönlendirici hiç
bir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibaret kalır. Zira Yusuf (a.s)
Mısır azizinin karısının kendisini çağırdığı zaman onun çağrısına cevap
vermemiş ve böyle bir kötülükten Allah'a sığınmıştı. Ve aslında nefsinin,
tabiatından kaynaklanan bir özelliği olarak bu çağrıya cevap vermesini
telkin ettiğini itiraf etmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum" Ancak
bu sadece bir dürtü olarak kaldığı ve Rabbine sığınıp bu dürtüye iltifat
etmediği için bir zararının dokunması sözkonusu olmamıştır.
Bazı müfessirlerin,
"Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü
emredicidir" sözünü azizin karısına atfetmeleri, durumu değiştirmez (bk. İbn
Kesir, Tefsirul Kur'anil-Azim, İstanbul 1985, IV, 320). Zira Allah Teâlâ,
sarfedilmiş olan bu sözü Hz. Muhammed (s.a.s)'e ayet olarak gönderirken,
nefsin tabiatında kötülük işlemeye meylin var olduğunu da bildirmiş
olmaktadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NEFS-İ LEVVÂME
Kendisini kınayan,
işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis.
Allah Teâlâ, Kur'an-ı
Kerim'de insan nefsini üç sınıf olarak değerlendirmektedir. Bunlardan biri
insanı kötülük yapmaya teşvik eden nefs-i emmâre (Yusuf,12/53), ikincisi
kötülüklerden dolayı kendini kınayan nefs-i levvâme (el-Kıyame, 75/2),
üçüncüsü ise, Allah'ın şeriatından bir sapma göstermeden dosdoğru yürüyen ve
bu halinden dolayı tatmin olan nefs-i mutmainne (el-Fecr, 89/27) dir.
Allah Teâlâ, Kıyamet
suresinde kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini ortaya koymak üzere kıyamet
gününe, peşinden de nefs-i levvâme üzerine yemin etmektedir.
"Kıyamet gününe yemin
ederim. Pişmanlık duyan nefse (nefs-i Levvâmeye) yemin ederim ", (el-Kıyame,
75/ 1-2).
Nefs-i Levvâmeden neyin
kastedildiği üzerinde müfessirler bir birinden farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir. Aralarında Said ibn Cubeyr, İkrime ve Abdullah ibn Abbas'ın
bulunduğu
bazı müfessirler, nefs-i
levvâmenin kendisini iyilikte de kötülükte de kınayan nefis olduğunu kabul
etmişlerdir (İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Mısır 1968, XXlX,174). İbn Abbas
kınamayı mutlak anlamda almış ve nefs-i levvâmeye, kınayıcı nefis demiştir (Taberî,
aynı yer). Buna göre levvâme tabiri, nefsin bütün yönlerini kapsamaktadır.
Yani o nefis, kıyamet günü her durumda kendisini kınayacaktır. Kötülük
işlemişse, kendisine zarar verecek böyle bir şeyi neden yaptığı için
kendisini kınar ve pişmanlık duyar; iyilik yapmışsa elinde imkan olduğu
halde neden daha fazlasını yapmadığı için kendisini eleştirir ve
pişmanlığını dile getirir (İbn Kayyım, el-Cevziyye, et-Tibyan fi Aksamil-Kur'an,
Beyrut 1988, 35). Resulullah (s.a.s)'in şu hadisi buna işaret etmektedir:
"İyi veya günahkâr hiçbir nefis yoktur ki kıyamet günü kendini kınamasın..."
(Alûsî, Ruhul-Meani, Kahire t.y., XXlX, 136).
Mücahid'e göre ise nefs-i
levvâme, muttakı insanların nefsidir. Bu kimseler yapma fırsatını
kaybettikleri iyilikler için pişmanlık duyar ve kendilerini kınarlar.
Katade'nin de içinde
bulunduğu diğer bir grup, levvâmeden fâcir kimselerin kastedildiği
görüşündedir. Bunlar kıyamet gününde işlediklerinin pişmanlığını duyacak ve
neden kötü ameller işledikleri için kendilerini kınayacaklardır.
Bundan, kendi nefsini
Cennetten çıkarılmayı gerektiren bir amel işlediği için sürekli kınayan Hz.
Adem (a.s)'ın kastedildiğini ileri sürenler de olmuştur (Alûsî, aynı yer).
İbn Cerir et-Taberi, nefs-i
levvâme hakkındaki farklı görüşlerin temelde birbirine çok yakın
olduklarını, dolayısıyla nefs-i levvameden, iyilikte de kötülükte de kendini
kınayan ve kaçırdıkları fırsatlar için pişmanlık duyan nefislerin
kastedildiğini söylemektedir. Ayetin zahirine uygun olan anlamın da bu
olduğunu belirtmiştir (Taberî, XXlX, 175).
Hasan el-Basrî de aynı
görüşte olup şöyle demektedir: "Allah'a yemin ederim ki, gerçek mümin
sürekli olarak kendi nefsini kınar. O, "Şu sözümle neyi kastetdim? Bu yemeği
yememdeki gayem neydi? Kalbimden geçen şu düşünceden elde etmek istediğim
nedir?" der. Fısk içinde bulunan kimse ise kendi nefsini asla kınamaz" (İbn
Kesir, Tefsîrul-Kur'anil-Azîm İstanbul 1985, XIII, 300; İbn Kayyım, a.g.e.,
35). İbn Kayyım, nefsin levvâme ile nitelenmeşinin sebebinin risalet ve
Kur'an'ın tasdik edilmesinin gerekliliğini açıkça ortaya koymak için
olduğunu, bu tasdik olmadan nefis için başka bir kurtuluşun asla var
olmadığını söylemektedir (İbn Kayyım, a.g.e., 38).
Fî Zilâlil-Kur'anda,
farklı görüşlerin tamamı zikredildikten sonra şöyle denilmektedir: "Biz,
nefs-i levvâmenin anlamı hakkında Hasan el-Basrî'nin tefsirini tercih
ediyoruz. Levvâme ile nitelendirilen uyanık, korkan ve işlediklerinden
pişmanlık duyan bu nefis, kendini hesaba çeker, etrafını görüp gözetir,
arzularının iç yüzünü bilir. Böylece kendisini aldanmaktan kurtarır. Böyle
bir nefis Allah katında iyidir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onu, yemin
ederken kıyametle birlikte zikretmiştir. Karşısında ise, günah işleyen nefis
söz konusu edilir. İnsanın içinde günah işlemeyi arzulayan ve isyan
yollarında yürümeye devam etmeyi isteyen nefistir. Gerçek dini yalanlar,
ondan yüz çevirir, kendisiyle aynı durumda olanların yanına biraz daha yarar
elde etme ümidiyle gider. Ne kendini hesaba çeker, ne yaptıklarından
pişmanlık duyar, ne aldırış eder, ne de günah işlediğinin farkında olur (Seyyid
Kutub, Fî Zilalil-Kur'an, Kıyamet suresi tefsiri).
Ayette Allah Teâlâ'nın
kıyametle birlikte nefs-i levvâme üzerine yemin edip etmediği konusunda
müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları nefs-i levvamenin
başındaki "la"nın olumsuzluk bildirdiğini, diğer bazıları da kasem için
kullanıldığını kabul etmişlerdir. Hasan el-Basrî; "Allah Teâlâ, kıyamet
üzerine yemin etmiş ancak, nefs-i levvâme üzerine kasem etmemiştir"
demektedir. Katade ise, her ikisine birlikte yemin edildiğini; İbn Kesîr de
Katade'nin görüşünün doğru olduğunu bildirmektedirler (İbn Kesir, VIII, 301;
Ayrıca bk, İbn Kayyım, a.g.e., 34-38, 188).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NEFS-İ MUTMAİNNE
Hiç bir şüphe ve tereddüt
taşımadan, itmi'nân-ı kalple Allah'ı Rab kabul edip, O'nun peygamberlerinin
getirdiği dini de hak din bilerek Allah'a teslim olan ve O'na ulaşan insanın
nefsi (es-Seyyid eş-Şerif el-Cürcânî, et-Ta'rifât, İstanbul 1283, s. 165;
el-Gazalî, İhya-u Ulumiddin, Beyrut (t.y.) III, 4).
Sufiler, Kur'an-ı Kerimin
çeşitli ayetlerine dayanarak, insan nefsinin altı mertebesinin olduğunu
ileri sürmüşler ve kendilerinden de yedincisi diye nefs-i kâmileyi ilave
ederek yedi mertebeye çıkarmışlardır.
1- Nefs-i Emmâre: Allah'ın
emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan
nefistir.
2- Nefs-i Levvâme:
Allah'ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı
üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.
3- Nefs-i Mülheme: Mümkün
mertebe Allah'ın emir ve yasaklarına uyan nefistir.
4- Nefs-i Mutmainne: İmân
esaslarına inanan, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir
şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun
lezzetine ulaşan nefistir.
5- Nefs-i Radiye: Her
yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gâfil olmama şuuruna eren ve O'ndan razı
olan nefistir.
6- Nefs-i Mardiyye: Bütün
benliği ile Hakk'a teslim olan ve böylece Allah'ın kendisinden razı olduğu
nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1970, VIII,
5817).
7- Nefs-i Kâmile: Bütün
kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir
kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman
Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).
Aslında nefs, bir şeyin
kendisi, benliği, zatı ve hakikatıdır. Ona göre nefs-i mutmainne, o dereceye
ulaşan insanın kendisi demektir (Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 5814).
Nefs-i mutmainne, Kur'anda
bir yerde geçmektedir:
Ey huzura eren nefis, sen
Allah'tan ve O da senden razı olarak Rabb'ine dön!... (lyi) Kullarımın
arasına gir!.. Cennetime gir!.. " (el-Fecr, 89/27, 28, 29, 30).
"Nefs-i mutmainne",
genelde Türkçeye "huzura eren nefis" olarak tercüme edilmiştir. Bu dereceye
ulaşmış olan bir insan, Allah Resulunün getirdiği her inanç ve ameli hak
olarak kabul eder; Allah'ın dininin yasakladığından mecburen değil, seve
seve kaçınarak uzak durur; Allah yolunda ne fedakârlık gerekiyorsa yapar;
dünyanın İslâm dışı lezzet ve menfaatlerinden mahrum kaldığı halde, onları
özlemez ve tersine bu konuda kalbi mutmain olarak hak dini takib edip
çeşitli pisliklerden korunur. Nefs-i mutmainne dendiği zaman, bu vasıflara
sahip olan insan akla gelir (Muhammed b. Cerir et-Taberî, Camiul-Beyân fi
Te'vil'i Ayil-Kur'an, Mısır 1954, XXX,190 vd.; Muhammed b. Ahmed el-Ensârî
el-Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmil-Kur'an, Kahire 1967, XX, 57 vd.).
Bazı âlimlere göre bu
ayet, Hz. Osman (r.a) hakkında nazil olmuştur. Diğer bazı âlimlere göre ise,
Hubeyb b. Adiy hakkında nâzil olmuştur. Mekkeli müşrikler onu idam edip
yüzünü Medine'ye çevirdikleri zaman, Yüce Allah onun yüzünü Ka'be'ye doğru
çevirmişti (el-Kurtubî, el-Cami', XX, 58).
Nefs-i mutmainne
derecesine ulaşan insan, dünyada bu şekilde Allah'a tam manasıyle teslim
olmuş bir halde yaşar. Gönül huzuruna, ruhî saâdet'e ulaşır. Gam ve kederden
uzak olur. Ahirette de Allah'ın iltifâtına nail olur. Yüce Allahın nefs-i
mutmainne seviyesindeki insana yönelik bu
"Rabb'ine dön, (iyi)
kullarım arasına gir, Cennetime gir" meâlindeki hitapların ne zaman vuku
bulacağı hakkında da alimlerin farklı yorumları vardır. Alimlerin değişik
tefsirlerine göre bu hitâr ya ölüm anında veya kıyâmet gününde yahutta
Cennet'e girişte yapılacaktır (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 233).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NEFS-İ RÂDİYE
Allah'tan razı ve hoşnud
olan insan ruhu. Hayvani nefse (cana) ve insanı ruha (nefs-i natıka'ya) da
"nefis" denilir. Hayvani nefis, hayvanlarla insanlar arasında müşterektir.
Hayvanlar kendilerinde insanî ruh olmadığı için nefislerinin gereğini yerine
getirmek için yaşarlar. Nefis (can), tabiatının gereği olarak kendisini
korumak, neslini devam ettirmek ve hayvanî lezzetleri tatmak için çalışıp
çabalar. Hayvanî nefsin mantıkı, canlılık faaliyetlerine ait isteklerdir.
Hayvanî nefis, haz ve zevk alma prensipleriyle hareket eder.
Ruh'a (nefs-i natika'ya)
gelince; aslında temiz ve Allah'ın emir aleminden olan bu cevher, Allah'a
yaklaşmak ve O'na yükselmek ister. Ruh'a başlıca iki özellik verilmiştir:
Akıl ve vicdan (basiret veya kalb gözü). Vicdan, ruhun temizlenerek iyiliğe
yönelişi, bağlanışı ve Cenab-ı Hakk'ı izleyişi ve bir nev'i O'na bakış
yeteneğidir. İman ve ilahi bilgilerde yükselmenin mahalli, ruhun bu yönüdür.
İman, kişinin kendi ihtiyariyle akıl kapısından girer, kalbe (gönüle)
yerleşir; nefsaniyet ve şeytaniyete açılan kapıdan çıkabılir. Ruh, şeytanın
da tesiriyle hayvanî nefsin hükmü altına girer, aklını ve fikrini onun
istekleri doğrultusunda kullanırsa; bu ruha "nefs-i emmâre" denilir. Bu
durumunda devam ettiği müddetçe ruh günahlara dalarak tamamen paslanır,
kirlenir ve neticede mühürlenir. O halde insanın ebedi saadeti için ruhunun
nefsanî ve şeytanî kirlerden temizlenmesi gerekir: Muhakkak nefsini (ruhunu)
kötülüklerden temizleyen kurtuluşa erdi. Onu kötülüklerle örtüp kirleten de
zarar ve ziyana uğradı" (eş-Şems, 91/9-10).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
İnsani ruh; iman ederek
ibadet, zikr ve taat, günahlardan kaçınma, mücadelede ve riyazet ile
temizlenmeye başlar. Temizlendiği vakit insan ruhunda, temizlik ve saflığına
göre ahlaken yükselme, ilâhî marifetlerde ilerleme gibi bir takım iyi
durumlar meydana gelir. Ruhun temizlenme mertebeşinin ilki; yaptığı
günahların fenalığını anlayıp bunları işlediğine pişman olma ve kendini
kınama mertebesi olan "nefs-i levvâme" derecesidir. Bundan sonra, ruh,
temizlenme ve Allah'a yaklaşmaya doğru sırasıyla şu mertebelere ulaşabilir:
Nefs-i mülheme (nefs-i mülhime de denilir), nefs-i mutmainne, nefs-i râdiye
(râziye), nefs-i marziyye nefs-i kamile (nefs-i zekiyye veya nefs-i safiyye).
Bunlardan nefs-i râdiye, insan ruhunun temizlenmeye başladığı andan itibaren
kazandığı sıfat ve durumların dördüncüsüdür. Bu mertebeye "rıza makamı" da
denilir. Nefs-i râzıye; Allah için ibadet ve zikir ve taat ile meşgul olarak
dünyaya hiç gönül vermeyen, nefs-i hayvani'nin arzu ve isteklerinden tamamen
vazgeçen, Allah'ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini
terkeden kâmil kimsenin ruhudur. Bu makama gelen ruhta kazaya rıza esastır.
Böyle bir kimse Allah Teâlâ'nın iradesine kayıtsız ve şartsız teslim olur.
Allah'tan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede memnun ve razı
olur. Bu mertebede insan ruhuna, bütün hallerinde kemal-i rıza ile muttasıf
olduğu için, nefs-i râdiye denilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ bu nefs-i
natıkaya "Ey güvenceye kavuşmuş nefis! Razı olmuş ve (Allah tarafından) razı
ve hoşnud olunmuş olarak Rabbi'ne dön" (el-Fecr, 89/27-28) sözüyle hitab
etmiştir. Cenab-ı Hakk'ın nefs-i râdiye'ye bu hitabı ya bedeninden ayrıldığı
(ölümü) zaman, ya ba's zamanında veyahud da ahirette hesabının
tamamlanmasından sonra olacaktır, denilmiştir. Kur'an'da bildirilen nefs-i
râdiye için bu hitab, bu üç zamana da şamil olur. Bir kısım müfessirler;
imanda kemale ermiş nefs-i mutmainne'ye dünyada Cenab-ı Hakk'ın bu hitabının
doğrudan doğruya meydana geldiği kanaatine varmışlardır. Bu takdirde
"dönmek" emri, ihtiyar ve istekle bütün işlerinde gönül verip razı olarak
Allah Teâlâ'ya ve O'nun emir ve takdirine dönme emridir. Sıkıntı, musibet,
genişlik ve sevinç hallerinde kaza ve kadere rıza ve bu suretle bu imtihan
âleminde çeşitli zorluklara güzel ve büyük bir metanetle göğüs germek nefs-i
mutmainne'nin kemal mertebesi olan nefs-i râziye'nin hasletidir. Ve marzıyye
(Allah katında makbul ve O'nun hoşnutluğuna ermiş olmak) da bunun arkasından
gelir.
Ruhun bu râdiye mertebesi
ve makamı ancak zevk ile bilinir; tatmayan bilmez.
Râdiye makamına yükselmiş
olan insanî nefse ikram edilen sıfatlar; vera' (şüpheli şeyleri terketmek),
ihlâs, muhabbet, üns, huzur (muhadara), keşif ve keramettir. Nefs-i râdiye,
Allah'tan ve O'nun rızasına erdirecek olanlardan başkasını terkettiği gibi,
hatta masivayı (Allah'tan başkasını) dahi unutur. Radiye mertebesinde olan
kâmil kişi Cemal-i Mutlak'ın şuhûdunda müstağrak olur. Âlemde başına her ne
gelirse, onu gönül hoşluğuyla kabul edip zevkini alır. Bu durumlarında bile
halka nasihatta, emr-i bil-ma'rûf ve nehy anil-münkerde bulunur. Böylece
halkı irşad etmekten geri durmaz. Sohbetinde bulunan onun sözlerinden
istifade eder. Bu makamın sehibi huzur-ı Hakk ile edeb deryasına dalar.
Duası Allah katında reddolunmaz. Fakat edeb ve hayası galib geldiğinden,
zorunlu kalmadıkça kendisi için bir şey taleb edemez.
Nefs-i râdiye mertebesine
gelmiş kâmil kişi Allah katında aziz ve mükerremdir. İnsanlar ona saygı
gösterirler. Halkın ona saygısı cebrî ve kahrîdir. Onu sayanların çoğu, ona
niçin ve ne sebeble saygı gösterdiklerini bilmezler. Böyle bir zat, asla
zalimlere boyun eğmez ve onları sevmez; zalimlerin zulümlerinden de selamet
bulur. Eğer fakir olup da kendisine yardım ederlerse, yardım edenler bile
onu Rabbiyle meşgul olmaktan alıkoyamazlar. Bu makamda bulunan kâmil, daha
çok Allah'ın "Hayy" ism-i şerifini söylemekle meşgul olur, bu isimle fenası
zail olur; "Hayy" ile beka bulur ve "mardiyye" makamına yükselir. Allah
Teâlâ'nın esma ve sıfatlarının tecellisine mazhar olur. Böylece ilmel-yakinden
aynel-yakin mertebesine ve mardiyye makamına gelir. Ve buradan nefs-i kâmile
makamına yükselir ve kendisinde Hakkal-yakin hasıl olur. Hak yoluna giren bu
kâmil, asla yanlış bir itikada sapmadığı gibi, bütün hallerinde ahkâm'ı
şer'iyye'yi kendi nefsinde icra etmekten zerre kadar ayrılmaz.
(İbrahim Hakkı,
Marifetnâme, İstanbul 1310, s. 491-493; Bursalı İsmail Hakkı, Ruhul-Beyan,
ilgili ayetler. Şeyh Abdul-Hadi, Kitab-ü babil-Fütûh li-ma'rifet-i Ahvâli'r-Ruh.
Mısır, Matbaatül-Hayriyye; Mehmed Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, el-Hacc Mehmed
Nuri Şemsüddin en-Nakışıbendi, Miftahul-Kulûb).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NİKAH
MERASİMİNİ TERTİP ETMEK MAKSADIYLE DÜĞÜN SALONU KİRALAYARAK DOST VE
AKRABALARI TOPLAYIP ŞENLİK YAPMAK CAİZ MİDİR?
Nikah merasimi tertip
etmek maksadıyla bir araya gelip şenlik etmekte beis yoktur. Hatta nikahı
şenlik ile ilan etmek sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Nikahı
ilan edip def çalınız" (Zevacır). Ancak erkek ile kadınların ayrı ayrı
yerlerde olmaları gerekir. Bir yerde toplanıp şenlik etmek büyük bir
vebaldır. Bu ise meydan veren kimse de büyük günaha girmiş olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NIKÂH SÖZÜ (VÂ'Dİ)
Iki veli, kendi
aralarında, çocuklarımıza evlendirelim, diye sözleştiklerinde bu söz geçerli
midir?
Söz verme, vaadleşme (muvada'a)
ayrı bir şey, evlendirme akdi ayrı bir şeydir. Velinin, küçük çocuğunu ona
sormadan evlendirme yetkisi vardır. Böyle küçük bir çocuğu evlendiren veli,
eğer çocuğun Babası, ya da dedesi ise, artık o çocuğun büyüyünce o nikâhı
kabul etmemesi kısaca muhayyerliği de söz konusu değildir. Evlendirenler
başkaları ise, çocuklar büyüyünce muhayyer olurlar, istemezlerse bu evliliği
kabul etmezler. (Mavsilî NI/134)
Ama dediğimiz gibi, söz
vermek, evlendirmek, demek değildir. Nikâhın kendisine has şartları ve söz
kalıpları vardır. "Kızımı oğluna vereceğim... Tamam, ben de alacağım" demek
nikâh değil, vaadleşmedir. Sözünden dönmek her ne kadar çirkin bir davranış
ise de, hukuken bu bağlayıcı değildir. Yani o zaman öyle demiştim ama, şu
anda o fikrimden caydım, derse, hiçbirşey gerekmez ve o ana kadar da
çocuklar nikâhlı olmuş olmazlar. Ancak özellikle günümüz şartlarında bu
kabil bir davranış, Islâmca övülecek ve hoş görülecek bir davranış olmaz.
Evlenme yaşının beklenmesi ve tarafların rızalarının alınması tavsiye
olunur. Aksi halde büyük mağduriyetler söz konusu olabilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NİKÂH,
SÜT, NAFAKA V.S. ILE ALÂKALI HÜKÜMLER
Başkası ile yaptığı
zinadan hamile kalan kadını doğumdan önce, bir diğer kişinin nikâhlaması
caizdir. Ancak doğumdan hemen sonra cinsel ilişki de bulunması caiz
değildir.
Şahidler huzurunda mehir
belirlemeksizin veya belirlenerek meselâ; Ahmet Efendi, Mehmet Efendiye,
"Küçük kızım Zeyneb'i küçük oğlunuz Mustafa'ya verdim" dese oda "Aldım" dese
nikâh gerçekleşmiş olur.
Zina ile kendinden hamile
kalan kadını, doğum yapmadan önce nikâhlamak ve onunla cinsel ilişkide
bulunmak caizdir.
Şer'an muteber olan
ikrâh(baskı) ile nikah sahih olur. (Imam-ı Şafi'ye göre sahih değildir)
Ancak karı ile koca olacak olanların denk olması gereklidır.
Evlendiği kadın evlendiği
tarihten itibaren dört aydan -velev bir gün eksik dahi olsa- kısa bir müddet
içerisinde uzuvları belli olmuş ölü bir çocuk dünyaya getirse nikâh fasid
olur. Dört ay ve sonrasında dünyaya getirse nikah caiz, çocuğun nesebi de
sabit olmuş olur.
Başkasına olan borcundan
dolayı hapsedilen kadının hapis süresince nafakası kocası üzerine gerekli
olmaz.
Kocası başka bir
memlekette olan kadına, adil (sözüne özüne güvenilir) bir kişi gelip
"Kocanız vefat etti" dese, kendisi de inanıp iddet, bekledikten sonra
başkası ile evlenebilir.
Kocası diğer bir
memlekette olan kadına güvenilir bir kişi "Kocan seni boşadı" dese, iddet
bekleyip evlenmesinde bir sakınca yoktur.
Kocası olduğunu bilmeyerek
evlenen ve kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan bir kadının gerçek kocasının
daha sonra belli olmasıyla ilk kocası ile araları ayrılsa, iddet beklemesi
gerekli olur.
Esir olan kişinin karısı
başkası ile evlendikten sonra, esir olan koca gelse karısını geri alabilir.
"Kocam vefat etti" diye
başkası ile evlenip çocuk sahibi olan kadının, ilk kocası daha sonra ortaya
çıksa nikâh yenilemeksizin iddet bitiminde karısı ile izdivaç muamelesinde
bulunabilir.
Kadın ölen yakınları veya
kocasına matem tutmak için aylarca siyah elbise giyemez. Kocası için sadece
üç gün siyah elbiseyle matem tutabilir.
Kadının kocası bir diğer
memlekete gidip bir başka kişi "Falan kişi karısını boşamaya beni vekil
etti" dese ve kadını boşasa, kadın da başka birisiyle evlendikten sonra
kocası gelse vekâleti inkâr edip, gerçekte de vekâlet sabit olmassa koca
karısını geri alabilir.
Koca karısını boşamak
üzere, birini vekil tayin ettiğine dair vesika verip o da kabul edip kadını
boşasa, iddet bekledikten sonra kadın başkası ile evlenebilir.
Babanın, cinsel ilişki ve
halvetten (beraber yalnızca kalmadan) önce boşadığı kadın oğluna haramdır.
Kocasının evinden haksız
ve izinsiz olarak çıkıp başka bir mahalde sakın olan kadının nafakası kocası
üzerine gerekli değildir.
Cinsel ilişki ve halvetten
önce boşanan kadının iddet beklemesi gerekli değildir.
Sahih nikâhla evlenip
cinsel ilişkiden önce karı veya kocadan birisi ölecek olsa biri diğerine
varis (mirasçı) olabilir.
Mehr-i Muacceli (Peşin
mehir) ödenen kadın kendini kocasına teslim etmese naiize olur. Kocası zorla
kendisiyle cinsel ilişkide bulunabilir. (Naşize: Kocasının evinden izinsiz
çıkıp kendisini haksız yere kocasına yasaklayan kadındır.)
Bakire olmak üzere
evlenilen kadın dul çıksa nikâh sahih olur.
Bâlig olan kıza nikâh
haberi ulaşsa önce feshedip, (nikâhı geçersiz kalıp) sonra kabul etse yeni
bir akde ihtiyaç vardır.
Müslüman kadının, müslüman
olmayan erkekle evlenmesi caiz değildir.(Komuniste kız verilmez)
Mût'a nikahı bâtıldır.
(Mût'a Nikahı: Belli bir para karşılığında, kadını geçici süre için
nikahlamaktır. Bu çeşit evlenme tamamen hükümsüz olduğu için karı kocalık
sabit olmayacağından sair hükümler de konu olmaz. Miras, boşama v.s...
gibi.)
Kadının yaş, soy, mal,
şeref, makam yönünden kocasından aşağı seviyede bulunması, edep, iffet,
güzellik açısından ise daha yüksek olması adab-ı muaseret ve terbiye
bakımından daha güzeldir.
Bakire veya dul kadını
nikahlamak isteyen erkeğin bu kadınların yüz ve ellerine bakması caizdir.
Hünsa-i müşkile kadın
hükmündedir. (Hünsa-i Müşkile: Kendisinde hem kadın hem de erkeklik uzvu
bulunup birinin işi diğerine galip gelemediğinden durumu müşkil olan
kişidir.)
Dokuz yaş ve yukarısında
bulunan kız da şehvet olduğu konusunda alimlerin ittifakı vardır.
Erkek, camdan veya kadın
su içinde iken veya gayet ince tülbentli iken, erkeklik uzvu hareket edecek
şekilde şehvetle bu kadına bakarsa hürmet-i musahere gerekir. (Aynadan
tesadüfen görürse gerekmez.)
Müslüman erkeğin dinsiz
kadınla evlenmesi haramdır.
Şeriatın cevaz (izin)
verdiği işlerde, kadın kocasına itaat edecektir.(Kocanın"Bugün dışarıya
çıkma!' demesi gibi) Cevaz vermediği konularda ise itaata mecbur değildir,
muhalefetten mesul olmaz.
Kadınların evlerinde
oturup ev işleriyle uğraşmaları ibadettir. Bundan dolayı salih(iyi) kocanın,
karısına farzların üzerinde ibadet emretmeye hakkıyoktur.
Koca cinsel ilişkide
bulunmak istediği zaman kadın kocasının bu isteğine karşı çıkamaz. Eğer bir
mazereti varsa kocasına söylemeye mecburdur.
Koca, karısının
yakınlarıyla görüşmesine izin verebilir. Fakat kendi evinde gecelemelerine
izin vermez ise zorlanılamaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadının yakınları uzak
memlekette olup gidip gelmek zor olursa, koca karısını yılda bir kere
onlarla görüştürmeye mecburdur.
Kadının diğer bir kadının
karnına şehvetle bakması caiz değildir.
Saliha olan kadınların
çarsaflarını çıkararak veya başlarını açarak kötü kadınlara görülmeleri caiz
değildir. (Çünkü yabancı erkeklere onlardan bahsedebilirler)
Erkeğin. yabancı kadının
yüzüne şehvetsiz bakması haram değildir. Fakat mekruhtur. (Fetevay-i
Hindiyye)
Kadının tenasül uzvunun
içindeki bir yaradan veya tahammülü mümkün olmayan bir ağrıdan dolayı
ölümünden korkulur, tedavi edecek bir kadın da bulunmazsa, erkek doktor
yarayı veya ağrının olduğu yeri görebilecek kadar gözünü açması caizdir.
(Gözünü kapayabildiği kadar kapamaya çalışacaktır)
Fitne ortamında genç kızın
yüzünü açmasına engel olunur. (Mahkeme v.s. yûzün açılmasının mecbûrî olduğu
yerler müstesna).
Kadının vücudunda iken
bakılması caiz olmayan şeylerin vücuddan ayrıldıktan sonra da onlara
bakılması caiz değildir. (Kesip attığı ayak tırnaklarına, başının saçlarına
ve pis kıllarına bakmak gibi) (El-Hediyyetü'1-Abiyye)
Şehvetle, kadının giydiği
çarşafa bakmak haramdır. Şehvetsiz olursa bir sakınca yoktur. Hatta,
vücudunu belli etmeyecek şekilde, üzerini örten elbisesine bakmanın hükmü de
aynıdır. (El-Hediyyetü'l Abiyye)
Zaaf derecesinde de deli
olan kişiye velisi bir kadını nikahlasa nikah gerçekleşmiş olur.
Şehvet ile dokunulan ve
öpülen kadının usulü (kendi üstündeki yakını olan kadınlar) ve furûrü (kendi
aşağısindaki yakını olan kadınlar) öpen kimseye haram olur.
Bâlig olan kız nikâh
akdine vakıf olup kabul etse, bilâhere kabul ettiğine pişman olsa akdi
feshedemez.
Koca, karısının kız
kardeşine (baldızına) şehvetle dokunsa karısı kendisine haram olmaz.
Karısının annesine
(kaynanasına) kasden olmayıp, şehvetsiz olarak erkeklik aletini gösteren
kocaya karısı haram olmaz.
Kişi yabancı bir kadının
herhangi bir uzvuna elbisesi üzerinden dokunacak olursa; Eğer elbise kalın
olup uzvun sıcaklığını hissetmese hürmet-i musahere gerçekleşmiş olmaz.(
Hürmet-i Musahere: Akrabalık sebebiyle meydana gelen haramlıkdır ki nikâhın
sahih olmasına engeldir.)
Koca, karısının kızının,
şehvet çağındaki kızına şehvetle dokunsa karısı kendisine haram olur.
Kadın, damadına şehvetle
dokunsa veya onu öpse ancak boşalmasa (yani menisi gelmese) kızı damadına
haram olur.
Kadın, "Kocamın Babası
(kaynata) bana şehvetle dokundu" derse, kocası tasdik etmediği sürece
kocasıyla nikahı devam eder.
Koca, karısından olan
oğlunun şehvetli kızına şehvetle dokunsa karısı kendisine haram olur.
Koca kayın validesinin
tenasül uzvunun içine şehvetle bakıp kendinden meni gelmese karısı kendisine
haram olur.
Baliğ olan kız şahidler
huzurunda birisiyle evlendikten sonra akdi feshedemez (geçersiz kılamaz.)
"Şehvetle dokundu"
davasına bir adam iki kadın şahidlik etseler hürmet-i müsahere gerçekleşir.
Kadın, tayın ettiği
kimseden başkasına vekilinin kendisini nikâhladığını duyup red etse, bu
nikâh bâtıl (hükümsüz) olur.
Kadın kendisine namzet
olan erkekten başkası ile evlenebilir.
Kadın dengi olmayan bir
erkekle evlense, akraba tarafından velisi olan kişinin bu konuya dair itiraz
hakkıyoktur.
Baliğ olan kız birisiyle
evlendikten sonra bir diğer kişiyle de evlense ikinci akid sahih değildir.
Sekizyaşında olan bir
kızın "Baliğ oldum" şeklindeki ikrarı muteber değildir.
Büyüklük çağında bulunan
bir kadın vekili, velisi olmayan bir sahis tarafından evlendirilip mehr-i
muaccel (peşin mehir) olarak gönderilen eşyayı kabul etse nikâhı kabul etmiş
olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Fasid olan şartla kıyılmış
olan nikâh bâtıl (hükümsüz) olmaz.
Kâfir olan karı ve koca
Islam'la şereflenseler (müslüman olsalar) nikâhın yenilenmesi gerekli
değildir.
Şafii mezhebinde olan bir
babanın küçük kızını velisi dengi olan Hanefi mezhebinden bir kişiyle
evlendirse bu akit sahih olur.
Hanımı müslüman olan kâfir
kocaya Islâm teklif olundukda kabul etmese aralarındaki nikâh kaldırılır.
Cinsel ilişki ve halvette
(beraber yalnız kalma) bulunmadan önce ölen kocanın hanımı tam mehir alır.
Evli ve hamile olan
kadının birinci kocası bilahere ortaya çıkıp, karısını ikinci kocasından
ayırsa, kadın doğum yapmadan önce onunla cinsel ilişkide bulunamaz..
Hiristiyan olan bir
kadının müslüman olan kocası vefat ettikten sonra, iddet bekleyip başka bir
zimmî (Islâm devletindeki yahudi veya hiristiyan) ile evlenmesi caizdir.
Kadın, küçük kızını dengi
olmayan birisiyle evlendirse bu nikâh sahih değildir.
Bir kişi kızını evlenmeye
namzed gösterip vasîsine (vasiyette bulunduğu kimseye) de kızını
evlendirmeyi emretse kızın izni olmaksızın vasî kızı evlendiremez.
Fasid veya bâtıl bir
nikâhla evlenen karı-kocadan birisi vefat etse biri diğerine varis olamaz.
Kız "Evliliğe namzettir"
deyip, nikâha zorlanamaz.
Koca, karısının emzirdiği
kızla cinsel ilişkide bulunsa karısı kendisine haram olur.
Karısının şehvet çağındaki
kızı geceleyin korkup kocanındöşeğine girmekle kocanıntenasül uzvu
hareketlenir, bazı uzuvları kızın bazı uzuvlarına arada bir engel olmaksızın
şehvetle dokunursa, karı kocaya haram olur.
Koca, karısının döşeği
zannederek kızının döşeğine girip bedeni bedenine dokunmadan dönüp gitse bu
durumda hanımı kendisine haram olmaz.
Babası müslüman olmayan
müslüman erkek, Babası müslüman olan kıza denk olmaz.
Koca Islâm'i kabul edip,
kadın kabul etmese nikâh devam eder.
Kasden olmayıp, şehvetsiz
olarak ayağı kayın validesinin ayağına dokunan kocanın hanımı kendisine
haram olmaz.
Kocanın, hanımı ile
kayınvalidesinin kız kardeşinin her ikisini nikâhı altına alması çaiz
değildir.
Koca, sekizyaşında olan
küçük kızını, hanımı zannederek geceleyin şehvetle öpse veya ona dokunsa
hanımı kendisine haram olmaz.
Baba, saliha olan küçük
kızını dengi olmadığını bilmeden evlendirip, bilâhere duruma vakıf olsa bu
nikâhı feshettirebilir.
Bir erkek, kadının bir
uzvuna, şehvetle dokunacak olsa, bu kadın, dokunanın oğluna haram olur.
Fakat kadının kızı helâldir.
Bulûg çağındaki bakire bir
kızı velisi nikâhda cebredemez(zorlayamaz). Nikâh kızın iznine dayalıdır.
Koca, nesebi belli olan
karısı için "Kızımdır" dese, karı kocasına haram olmaz.
Bulûg çağındaki kızın
huzurunda Babası onu başka birisine nikâhlayıp o da sussa nikâh gerçekleşmiş
olur.
Karısının başka kocasının
bir diğer karısından olan kızını nikâhlamak caizdir.
Küçük kızın evliliğine
velilik konusunda büyükbaba ve anne -baba aynı öz kardeşleri bulunsa,
büyükbaba kıza velilik yapar.
Süt kız kardeşinin neseben
olan annesiyle evlenmek caizdir.
Annesinin süt kız
kardeşiyle evlenmek caiz değildir.
Babasının zina etmiş
olduğu kadının kocasından olan kızıyla evlenmek caizdir.
Karısını boşayıp iddeti
bittikten sonra karısının kız kardeşini nikâhlamak caizdir.
Kocasının ağzından küfür
kelimesi çıkıp bain olarak boşanan bir kadını koca imanını yeniledikten
sonra evlenmeye zorlayamaz. (Bain gosama: Iki (Beynunet-i Sugra), veya üç
boşama (Beynunet-i Kübra) ile meydana gelen boşama şeklidir.)
Yas bakımından küçük olan
karısına "Anamdir" dese kadın kocasına haram olmaz.
Hanımı vefat edince,
hanımının üvey annesi ile evlenmek caiz olur.
Karısının ağzından küfür
kelimesi çıkıp bain olarak boşandığı zaman, kadına tecdid-i iman (iman
yenilemesi) yaptırılır ve nikaha da zorlanılır.
Kadının nikâhında mehir
hiç bahsedilmese veya mehre karşı çıkılsa nikâh sahih olur.
Hanımı vefat eden koca bir
kaç gün geçtikten sonra, vefat eden kadının kız kardeşini nikâhlasa caiz
olur.
Hür dört hanımı olan
kişinin birini boşayıp iddeti içinde beşinciyi nikâhlaması caiz değildir.
Yanlış ve kötü tercihi ile
meşhur olan kişinin küçük kızını dengi olmayana nikâhlaması caiz değildir.
Bir kaç kadın ile bir
odada bulunan kıza erkek "benimle evlenmeyi kabul ettin mi ?" deyip birisi
"Ettim" dese, ancak şahidler söyleyenin kim olduğunu bilmeseler, nikah
gerçekleşmiş olmaz.
Cinsel ilişkide bulunduğu
kadının diğer kocadan olan oğlunun kızıyla evlenmek caiz değildir.
Zina ettiği kadının
emzirdiği süt kızıyla evlenmek caiz değildir.
Uzun fasıla ile değişik
zamanlarda kadının emzirdiği kız ve erkeğin birbirleriyle evlenmesi helâl
değildir.
Livata (Allah'a sığınırız)
(yani erkeği iğfal edenin) edenin, livata ettiği kişinin kızıyla evlenmesi
caizdir.
Küçük kızı, velisi olan
amcasının, kendi oğluna nikâhlaması sahihdir.
Koca, kayınvalidesinin
annesine şehvetle, dokunsa veya onu öpse karısı kendisine haram olur.
Kocanın karısından olan
oğlunun, diğer karısının diğer kocadan olan kızıyla evlenmesi caizdir.
Süt kardeşinin kızıyla
evlenmek caiz değildir.
Babanın, vefat eden
oğlunun karısı ile evlenmesi caiz değildir.
Babanın, vefat eden üvey
oğlunun karısı ile evlenmesi caizdir.
Kadının son kocasından
olan kızı, daha önceki diğer kocasının diğer karısından olan oğluna haram
olmaz.
Küçük kızın annesinden
izinsiz olarak, babaannesi küçük kızı evlendirecek olsa nikâh, annesinin
iznine bağlıdır.
Boşamış olduğu kadının
babaannesi ile evlenmek caiz değildir.
Babaları aynı olan kız
kardeşinin oğlunun kızını nikâhlamak caiz değildir.
Baba, evlilik çağındaki
oğlunun izni olmaksızın herhangi bir kızı ona nikahlasa, ogul duruma vakıf
olup red etse, nikâh akdi bâtıl olur.
Boşamış olduğu kadının
annesi ile evlenmek caiz değildir.
Anne ve Babası aynı olan
kız kardeşinin oğlunun kızını nikâhlamak haramdır.
Bulûg çağındaki bakire kız
kendini dengi olan erkeğe noksan mehr-i misil (akranlarının mehri) ile
evlendirecek olsa, velileri kızın kocasına "Ya mehrini tamamla veya sizi
ayırıriz" demeye selahiyetleri vardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Zina ettiği kadınla
evlenmek caizdir.
Kafirin, kendi müslüman
kızını evlendirme konusunda velilik hakkıyoktur.
Küçük kızın velisine "Bu
kızı filân adama verelim ne dersin?" denildiğinde, "Siz bilirsiniz" dese bu
söz rıza olmaz.
Zimmî olan kişi müslüman
olup, hanımı Islâma girmese kocasından boş olmaz.
Zinadan çocuk doğurmus
olan kadını, çocuk emzirmek için kiralamakta bir sakınca yoktur.
Ahiret annesi edindigi
kadın ile evlenmek caizdir.
Müslüman olan baba bulûg
çağındaki kafir kızını "Islam'a gel" diye zorlayamaz.
Alacağı kıza "Kız kardeşim
ol" dedikten sonra onunla evlenecek olsa caizdir.
Baba küçük oğlunu
evlendirecek olsa çocuk bulûg çağına geldiği zaman tercih hakkını kullanarak
nikâhı feshettiremez.
Müslüman adamın, mecûsi
kadınla evlenmesi caiz değildir.
Oğlunun süt annesi ile
evlenmek caizdir.
Annesinin, anne-baba bir
kız kardeşinin kızını nikâhlamak caizdir.
Küçük erkeğin anne annesi
onu evlendirecek olsa, bulûg çağına geldiği zaman nikâhı feshettirebilir.
Koca hanımının büyümüş süt
kızına şehvetle dokunsa hanımı kendisine haram olur.
Annesinin üvey annesi ile
evlenmek caiz değildir.
Birisinin veliliği ile
evlendirilen küçük kız baliğ oldukda nikâhı bilmeyip, bir zaman geçip nikâhı
öğrenecek olsa tercih hakkını kullanarak kocasının huzurunda şer'i hâkime
nikâhı feshettirebilir.
Süt Babasının boşamış
olduğu kadını nikâhlamak caiz değildir.
Ölen abisinin hanımını
nikâhlamak caizdir.
Kocanınkayın validesi "sen
beni şehvetle öptün" diye damadı aleyhine iddiada bulunup damad inkar etse,
kayın valide de davasını ispat edemezse kadın kocasına haram olmaz.
Mümeyyiz (doğruyu
yanlıştan ayırabilen) olan küçük kız velisinin izni olmaksızın evlenecek
olsa bu nikâh sahih değildîr.
Karısının süt annesini
nikâhlamak caiz değildir.
Mümeyyiz olan küçük erkek
velisinin izni olmaksızın kızı nikâhlasa, akit geçersizdir.
Aralarında nikah mevcut
iken kadın "mehr-i müeccel (tehirli mehir)imi şimdi ver" diye kocasını
zorlayamaz.
Oğlunun hanımının diğer
kocadan olan kızını nikâhlamak caiz olur.
Kadın memesini küçük
çocuğun ağzına koysa fakat emip emmediğini anlayamasa sütten dolayı
haramlılık gerçekleşemez.
Boşama veya ölümle
ödenmesi gerekli olan mehirin tecili sahih değildir.
Annesinin veliliğiyle
evlendirilen küçük kız bulûg çağından önce vefat edecek olsa kocası varis
(mirasçı) olur.
Annesinin anne-baba bir
olan halası ile evlenmek caiz değildir.
Kadının diğer kocadan olan
oğlunu, son kocasının diğer kadından olan kızıyla evlendirmek caizdir.
Süt kız kardeşleri nikâhı
altına almak caiz değildir.
Kadının ağzından küfür
kelimesi çıkıp, imanını yeniler, fakat nikahını yenilemeden kocası vefat
edecek olsa kadın kocasına varis olamaz.
Mehr-i misli (akranlarının
merhi)'yle dengi olanla evlenen bulûg çağındaki kızın nikâhını velisi
feshettiremez.
Koca karısıyla, karısının
anne-baba bir kardeşinin kızını nikahı altında bulunduramaz.
Dengi olmayanla evlenen
büyük kızı çocuğu olmadan velisi ayırabilir.
Iki kadının
karşılaştıkları veya ayrılacakları zaman birbirlerini şehvetle öpmeleri
tahrimen mekruhtur.
Bakire olmak üzere alınmış
fakat dul çıkmış kadın boşansa, nikah akdinde belirlenen mehir (mehr-i
müsemma) gerekli olur.
Baba, bulûg çağında olan
deli kızını evlendirecek olsa akit sahih olur.
Koca ric'î olarak boşadığı
hanımını iddet süresi içinde mehir belirleyerek nikâhlasa bu mehir vacib
olmaz. (Ric'î Boşama: Hanımla cinsel ilişkide bulunduktan sonra yapılan
açıkça veya işaretle üç adedine veya bir karşılığa binaen olmayan, bain
boşamaya benzer bir boşama özelliğiyle belirlenmiş veya ona benzetilmiş
olmayan boşamadır.)
Karı-koca bir arada
bulunup, cinsel ilişkide bulunmaya bir engel yok iken, ilişkide bulunulmadan
boşanılan kadın için mehrin tamamı gerekli olur.
Nikâh akdinde belirlenen
mehrin miktarında ihtilaf olunsa ancak kadın miktarı ispat etse mehrin
tamamını alabilir.
Her iki tarafın delilleri
mevcut olmakla beraber mehrin miktarında ihtilaf olunup, mehr-i misil
kocasının dediğine müsait olsa, kadının delili daha geçerlidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Nikâh aralarında mevcut
iken, başka bir mehirle nikâh yenilenecek olsa ikinci mehir gerekli olmaz.
Küçük kız, bir başka küçük
kızın tenasül uzvuna değnek sokup bekâretini izale etse (bozsa) mehr-i misil
(akranlarının mehri) gerekli olur.
Koca, karısı üzerine
nikâhla bir arada bulundurulması haram olan bir kadını alıp cinsel ilişkiden
önce ayrılacak olsalar mehir gerekli olmaz.
Koca, cinsel ilişkide
bulunduğu kadını baskı yaparak boşayacak olsa nikâh akdinde belirlenen mehri
kadına vermesi gerekli olur.
Sekizsaatlik mesafede
yakın velisi bulunan küçük kızı, uzak velisi izinsiz evlendirecek olsa nikâh
akdi geçerli olmaz.
Koca vefat edip hanımı ile
varislerin mehir miktarında ihtilaf (münakaşa) edecek olsa, hanım iddiasini
ispatlayamaz, ancak vârisler delil getirseler kabul edilir.
Zengin adam, rızasıyla
evlendiği dul kadının nafaka ve giyimini temin ettiği halde kadın; "Devamlı
içiyorsun, ben sana denk olamam" diyemez.
Erkek, kendine haram
olduğunu bildiği halde kadını (veya kızı) mehir belirleyerek nikâhlayıp
cinsel ilişkide bulunsa erkeğe ta'zir cezası verilmekle birlikte akitle
belirlenen mehir ile akranlara verilen mehirin en azı gerekli olur. (Ta'zîr:
Hakkında muayyen bir ceza bir şer'i had mevcud olmayan suçlardan dolayı
tertip ve tatbik edilen terbiye ve cezadan ibarettir.)
Vefat eden kadının
kocasının zimmetinde bulunan mehri terekesine (miras bıraktığı mallara)
katılarak varislerine taksim olunur.
Bain olarak boşadığı
kadını iddet süresi içinde mehir belirleyerek nikahlayan ve cinsel ilişkiden
önce boşayan kocanın belirlenen mehri vermesi gereklidır.
Koca, karısının çocukları
ve anne-babalarından başka yakınlarını senede bir kereden fazla evine
gelmelerini yasaklayabilir. (Yasaklıyamiyacağına dair fetva da vardır.)
Kadın, kocası vefat
ettikten sonra dengiyle evlenecek olsa büyük oğlu zifaf gecesi annesinin
evini taslasa oğluna ta'zir cezası verilir.
Vefat eden müslüman
kocanınhiristiyan karısı, nikah akdinde belirlenen mehri kocasının miras
bıraktığı maldan alabilir.
Erkek yabancı bir kadını
uyutup bekâretini izale etse (bozsa) erkeğe ta'zir cezası ile, kadına mehr'i
misil vermesi gerekir.
Kocâ kadını nikâhladığı
yerde "Evim yandı, kiralar yüksek" deyip kadını yolculuk mesafesinden uzak
(90 km.den fazla) bir yere götüremez.
Koca, küçük kızı nikâhlar
bilâhere, velisi duruma vakıf olur, kabul etmeyip red etse, daha sonra koca
küçük kızın annesiyle evlense, caizdir.
Cinsel ilişkide bulunmadan
boşamış olduğu kadının annesiyle evlenmek caiz değildir.
Küçük kızın yakın velisi
mevcut iken, uzak velisinin akdettiği nikâh geçerli değildir.
Kocanın ihtiyaçlarını
görmeye elverişli olmayan küçük kızın Babası, kızını kocasına teslim etmeden
peşin mehri isteyebilir, alabilir.
Baba küçük kızını, başka
bir adamın küçük oğlu ile evlendirdikten sonra koca vefat edecek olsa
kadın,' mehir ve miras hakkını alabilir'. ‚
Kadını, evinden dışarı
çıkarmamak şartıyla mehr-i mislinden daha az bir bab ile nikâhladıktan
sonra, koca karısını o beldede bulunan evine götürmek istese kadın
belirlenen şarta binaen itiraz edemez.
Cinsel ilişki ve halvette
(beraberce yalnız kalma) buluninadan önce vefat eden karısının diğer kocadan
olan kızını nikâhlamak caizdir.
"Alıp alacağım boş olsun"
diyen kişi bilâhere evlenip, kadınla cinsi münasebette bulunsa, karısı, boş
olup mehr-i misil ile nikah akdinde belirlenen mehrin yarısını almaya hakkı
vardır.
Küçük kızı nikâhlayan,
kızın peşin mehrini Babasına vermeden kızı alamaz.
Cinsel ilişki ve şehvetle
dokunma bulunmayan fasit nikah da, hürmet-i müsahere (akrabalıktan
kaynaklanan haramlık) gerçekleşmiş olmaz. (Sahih nikahda gerçekleşir). (Fasid
Nikâh: Sihhat şartlarını bulundurmayan nikâhdir. Sahidsiz kiyılan nikâh
gibi.)
Nikâhlamış olduğu kadını,
kocanınyakınlarından birisinin kocadan izinsiz olarak onu başka bir beldeye
götürmesi caiz değildir.
Fasid nikâhda cinsel
ilişkide bulunmadan önce ayrılan kadın mehir alamaz. Cinsel ilişkiden sonra
ayrılacak olsa akitte belirlenen mehir ile akranlarının aldığımehir
değerinden daha az bir miktar alabilir.
Iki hanımı olan kocanın,
hanımları arasında adalet ve eşitliği sağlaması vacibtir.
Kocanın, ortalıkdan
kaybolup uzun süre başkası ile zina etmiş olan karısının geri gelip onunla
izdivaçta bulunması caizdir. (Fetevây-i Abdürrahim)
Erkek nikâhlayacağı kadına
nişan olmak üzere bir takım eşya verip, eşya kadının elinde mevcut iken
erkek evlenmekten vazgeçecek olsa eşyayı geri alâbilir.
Kadının başka bir beldede
bulunan kocasının mürted olduğunu (Dinden çıktığını) adaletli bir kişi haber
verip kadın da inanacak olsa, iddeti bittikten sonra başkasıyla evlenebilir.
Erkeğin nişanlısına
verdiği nişan kaybolup nişanlısı da vefat edecek olsa kadının terekesinden
masraflarını alamaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Koca "Kayınvalidemizle
zina ettim" diye ikrarda bulunsa hanımı kendisine haram olur.
Koca "Zina ettim" diye
ikrar ettiği kadının annebaba bir kardeşinin kızıyla evlenebilir.
Koca karısının sarmısak
yemesini yasaklayabilir.
Koca "Ben karımın kız
kardeşi ile zina ettim" diye ikrarda bulunsa karısı bain olarak boş olmaz.
Koca, karısını annesi
yanında bırakıp bir beldeye gittikten sonra kadın kendi annesinin evine
gitse kocanınannesi, kadını "Benim yanima gel" diye zorlayamaz.
Şehvetle dokunduğu kadının
kızını nikâhlamak caiz değildir.
Cinsel münasebette
bulunamayan hasta hanımını halvetten sonra boşayacak olsa kadın nikâh
akdinde belirlenen mehrin yarısını alır.
Erkek; ince don üzerinden
ayağını yabancı kadının ayağına sürüp harareti hissettikten sonra erkeklik
uzvu harekete geçeçek olsa hürmet-i musahare gerçekleşmiş olur.
Hasta olan kadının doktor
ücreti kendi üzerine gereklidır.
Alım olan zatın kızına,
cahil kişi denk olmaz.
Kadın kocasının diğer
karısından olan oğlu uyurken şehvetle erkeklik uzvuna dokunacak olsa kadın
kocasına haram olur.
Karı koca oturdukları evi
boşandıktan sonra herbiri "benimdir" diye dava etseler, kadının delil
getirmesi gerekir, aksi halde söz erkeğindir.
Baba, oğlunun hanımını
şehvetle öpse bu kadın kocasına haram olur. (Fetevay-i Abdürrahim)
Neseben kardeşinin süt kız
kardeşini nikâhlamak caizdir.
Kadın "Kocamın diğer
karısından olan oğlunu şehvetle öptüm" deyip koca inkâr etse sırf kadının bu
iddiasina bakılarak kocasından ayrılamaz.
Koca, karısını iyi
komşular arasında diledigi yerde iskân ettirebilir.
Kız annesinin kıydırdığı
nikâhı, bulûg çağına geldiği zaman şer'i hakime feshettirebilir.
Süt oğlunun cinsel
ilişkide bulunup boşamış olduğu kadını nikâhlamak caiz değildir.
Anne-baba bir olan kız
kardeşinin oğlunun kızını nikâhlamak caiz değildir.
Kız, halasının kıydırdığı
nikâhı bulûg çağına gelince feshettirip. başkasıyla evlenebilir.
Kız kardeşinin emzirdiği
kız ile evlenmek caiz değildir.
Halasının veya teyzesinin
kızıyla evlenmek caizdir.
Süt kızkardeşlerinin,
birinin kızıyle diğerinin kız kardeşini nikâhı altına almak caizdir.
Annesinin üvey annesini
nikâhlamak caizdir.
Nikâh, mehir
belirlenmeksizin kıyıldıktan sonra rızalaşma olmaksızın karıkocadan biri
vefat etse veya halvetten sonra boşanacak olsalar kadın mehr-i misil
(emsallerinin mehri kadar) alabilir.
Annesinin emzirmiş olduğu
erkek çocuğun neseben kız kardeşini nikâhlamak caizdir.
Kadının, kocasından olan
kızını, diğer kocasının diğer karısından olan oğluna nikâhlaması caizdir.
Neseben kız kardeşini
emziren halasının kızının kızını nikâhlamak caiz olur.
Hanımının kız kardeşinin
kızını hanımı ile beraber nikah altına almak caiz değildir.
En az mehir on dirhemdir.
(Bir dirhem yaklaşık üç gramdir)
Hanımının vefat eden
Babasının diğer karısıyle hanımını nikâhı altına almak caizdir.
Hanımının Babasının kız
kardeşinin kızını hanımı ile nikâhı altına almak caizdir.
Nikâh mevcut iken
karı-koca rıza ile mehiri artırsalar ilâve ettikleri miktar gerekli olup
kadın bunu da isteyebilir.
Karısı ile, kayınpederinin
anne-baba bir kız kardeşini beraberce nikâhı altına almak caiz değildir.
Ev, bahçe, eşya mehr-i
muaccel (peşin mehir) olarak nikâh kıyılsa bunları kadına vermek gerekli
olur.
Hanımı ile onun erkek
kardeşi veya kız kardeşinin kızını beraberce nikâhı altına almak caiz
değildir.
Nikâhlamış olduğu kadın,
daha önceki karısının süt annesi olsa derhal kadın kocasından ayrılır.
Cinsi münsebetten ve
halvetten önce boşama olursa, kadın belirlenmiş olan peşin mehrin yarısını
alabilir.
Cima organı kapalı olup
cinsel ilişkide bulunmak mümkün olmayan kadınla evlenip, halvetten sonra
boşayacak olsa mehrin yarısını kadına vermek gereklidır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Cinsi münasebetten acız
olan, karısını boşayacak olsa kadın mehrin tamamını alabilir.
Müslüman çocuğu süt emmek
için hiristiyan kadına vermekte bir sakınca yoktur. (Behçet'ül-Fetâvâ)
Kadın kendine verilmesi
gereken peşin mehri tastamam almadıkça kendini kocasına teslim etmeyebilir.
Kadın kocasıyla yolculuk
mesafesinden uzak bir yere kendi rızasıyle gidecek olsa akrabası engel
olamaz.
Koca karısını zorla,
yolculuk mesafesinden uzak bir yere götürse, kadın durmayıp bir mahremi
(kendine nikâhı düşmeyen) ile beldesine dönebilir.
Koca karısını, annesi ve
Babası ile beraber bir evde iskân ettirse kadın "Beni kapısı başka olan bir
evde iskân ettir" diyebilir.
Kadın ortağı (kumaşı) ile
birlikte bir evde durmak istemiyebilir. Ancak evin kapısı ve istifade edilen
bölümleri başka olursa böyle bir istekte bulunamaz.
Cinsi münasebetten aciz
olan bir adamın boşadığı kadının iddet beklemesi gereklidır.
Koca. karısının her Cûma
günü anne ve Babasıyla bir kere görüşmesine engel olamaz. Fakat her gün
görüşmesini ve geceleri onların yanında kalmasını engelleyebilir.
Kabristanlığı ziyaret
etmek isteyen kadına kocası engel olabilir.
Kadın kocasını "Çocuk
doğumiadım, beni boşa" diye zorlayamaz.
Karı-koca sakın oldukları
evin erkek ve kadınlar için elverişli olan eşyalarında münakaşa edip
davalarını ispat için ellerinde delil bulunmasa kocanınsözü dinlenir.
Karı-kocanınsakın
oldukları evin kadın ve erkek için elverişli olan eşyalarında koca vefat
ettikten sonra kocanın varisleri, karısı ile münakaşa edip delilleri
bulunmasa, kadının sözü dinlenir.
Koca vefat ettiği zaman.
kadınlara mahsus eşyada ölen kocanın karısı yemini ile birlikte tasdîk
olunur. Erkeklere mahsus eşyada ise kadının delille ispatta bulunması
gereklidır.
Koca evine getirdiği
yapagiyi karısına "Bundan bez ve kilim yap, beraber kullanırız" deyip kadın
bez ve kilim yaptıktan sonra vefat edecek olsa, koca varislere malın piyasa
değerini verip o bez ve kilimi kendi zimmetine geçirebilir.
Kadın nikahın fasit, koca
sahih olduğunu iddia etse söz kocanındir.
Kadın, kızı ile başka bir
erkek çocuğu emzirecek olsa, kadının diğer kızı emen erkek çocuğa haram
olur.
Süt annenin oğlunun veya
kızının kızını nikâhlamak caiz değildir.
Kadın, ortağının
(kumaşının) kendi kocasından olan oğlunu emzirse, ortağın diğer kocadan olan
oğlu emziren kadının kızını nikâhlayabilir.
Kadının emzirdiği kızının
kızını kadının diğer kızının oğlu nikâhlayamaz.
Cinsel ilişkide bulunmayıp
boşadığı karısının süt annesini nikâhlamak caiz değildir.
Anne-babaları bir olan kız
kardeşinin kızını emziren kadının kızını nikâhlâmak caizdir.
Süt annesinin neseben kız
kardeşini nikâhlamak caiz değildir. ·
Oğlunun süt annesinin
kızını nikâhlamak caizdir.
Koca, karısı ile karısının
süt kardeşinin kızını nikahı altında cemedemez.
Kadının peşin mehri olan
eşya verildikten sonra cinsi münasebet ve halvetten önce koca vefat etse
varisleri eşyayı mirasa iddia edemezler.
Neseben kız kardeşinin süt
kızını nikâhlamak caiz değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Nikâh akdinde peşin mehir
konu edilip cins ve miktarı belirlenmese kadın mehr-i misil (akranlarının
aldığımiktarı) alır.
Kadın oğlu ile diğer
şahsın kızını emzirdığını haber verip adalet sahibi ise oğluna o kızı
nikahlaması caiz değildir.
Erkek ve kız evlenmeyi
kasdedip yabancı bir kadın "Bunlar birbirinin süt kardeşidir" diye ihbarda
bulunsa bu kadın adıl olmayıp, erkek ve.kız bu kadını yalanlasalar erkek bu
kızı nikâhlayabilir.
Süt konusunda iki kadın
şahitlik yapsa süt gerçekleşmiş olmaz.
Koca karısının üzerine
başka bir kadını nikâhlayıp karısı "Ben onu süt süresinde emzirmiştim" dese
süt sabit olmaz.
Evlendikten sonra
hanımlarının süt kardeş oldukları ortaya çıkacak olursa araları ayrılır.
Koca ve kadın halvette
bulunup koca bağlı olmakla cinsel ilişki meydana gelmediğinden boşanacak
olursalar kadın tam mehir alır.
Veliden başkasının
gerçekleştirdigi nikahı cinsel ilişkiden sonra veli feshedecek olursa kadın
akitte belirlenen mehrin tamamını alır.
Kadın "Beni boşarsan
mehrimi sana hibe ettim" deyip koca da boşayacak olursa, kadın yine mehrini
alabilir.
Üzerine akit yapılan para
cinsi değer kaybetse, akit yapıldığı gündeki kıymetin verilmesi gereklidır.
Hangi tür para cinsi
üzerine mehir konuşulursa o cinsten kadına ödeme yapılır.
Erkek nişanlısına
gönderdiği eşyayı geri alacak olsa, kadın da gönderdiği eşyayı -mevcut ise-
geri alabilir.
Vefat eden kadının
varisleri kadının mehrinde ziyade olduğu davasını ispat etseler, iddia
ettikleri mehri alabilirler.
Karı-koca, mehirin
miktarında münakaşa edip ispatta bulunsalar mehr-i misil hangisinin davasına
uygun ise onun delili daha kuvvetli görülür.
Kayınbaba "Gelinime
gönderdiğim eşya peşin mehir ve ariyet geçici süre istifadelenmek için idi"
diye davada bulunsa, peşin mehir olma delili kuvvetli görülür.
Koca peşin mehrini ödediği
hanımını yolculuk mesafesinden (90 km'den) uzak bir yere götüremez. (Yani
kadın istemese götüremez)
Karısının evinde evlenen
cinsel ilişkide bulunan ve peşin mehrini veren koca karısını aynı beldedeki
kendi evine nakledebilir.
Kocanınpeşin mehrini
vermiş olduğu kadın yolculuk mesafesinden uzak bir beldeye kaçıp, başkasıyla
evlenecek olsa, kocanıno beldeye gidip karısını ayırarak kendi beldesine
getirmesi caizdir.
Koca, karısının anne ve
Babası kendi evine geldikçe, karısını şeriat disi işleri isletmek veya
bozguncu kişiler olduklarından bozgunculuk yapacak olursalar bunların
ziyaretini yasaklayabilir.
Kocasından izinsiz
sokaklarda gezen kadını kocası dövecek olsa kocaya bir şey gerekmeyip,
kadına ta'zir cezası verilip ve yasak konulur. (Fetevây-i Âbdürrahim).
Koca karısını "Yemek
pisireceksin" diye zorlayamaz. (Fetevây-i Abdürrahim)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
ANADOLU'NUN BİR ÇOK YERLERİNDE CUMA GECELERİ YATSI NAMAZINI
MÜTEAKİB CAMİDE NİKAH TAZELEME ADETİ VARDIR. BUNUN İSLAM'DA YERİ VAR MIDIR?
Anadolu'nun bir çok
yerinde yapılan nikah tazeleme merasiminde getirilen tevbe ve istiğfar iyi
bir şey sayılır. Fakat nikah tazeleme meselesi iki yönden şer'an uygun
düşmez:
1- Nikah tazeleme bir
nikah kıyılması olduğuna göre kocanın bizzat veya vekil ile kıyılmasında
bulunması gerektiği gibi hanımın da bulunması gerekir. Koca hanımın
vekaletini alırsa yine kafi gelir. Halbuki nikah tazelenmesinde bulunan
cemaatın kahir ekseriyeti, hanımın vekaletini almadan nikah tazelemesini
yapıyor.
2- Nikahın kıyılmasında
akd siğasını işitecek iki şahidin bulunması gerektiği halde camide yapılan
nikah tazelemesinde herkes imamı ta'kip edip sözünü söylemekle meşgul
olduğundan hiç kimse başkasının sözünü işitmez ve böylece şer'i nikah
yapılmamış olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NIKÂH TAZELEMEK
Bazı camilerde
hocaefendiler nikâh tazeleme duası okuyorlar. Bunun bid'at olduğunu
okumuştum. O zaman nikâh tazeleme işi nasıl yapılabilecektir? Ya da nikâh
tazelemek gerekli midir?
Şer'î nikâh; şartları
şeriat tarafından belirlenmiş, şekli çizilmiş ve karı ile kocayı birbirine
bağlayan itibari bir bağdır. Pamuk ipliği gibi bir şey değildir. Üzerinden
zaman geçmekle yıpranacak şekilde bir yerlere sürtünüyor da değildir. Bu
yüzden "talâkı" yani boşanmayı ifade eden bir sözle, bir "irade beyanı" ile
koparılmadıkça eskimez ve "yenilenme"sine gerek olmaz. Camilerdeki "nikâh
tazeleme" ifadelerine bakılırsa zaten sakat ve yapmacık olduğu görülür. 1.
Önce "yenileme=tecdîd" ifadesi kullanılıyor. Halbuki, nikâh eskiyen, tamir
görebilen birşey değildir. Ya vardır veya yoktur. Varsa yenilenmez. Yoksa da
şartları mevcutsa kıyılır, kesilir, kısaca nikah eskimez. Bu durumda da bir
kadın bir erkeğe aralıksız en fazla üç defa nikâhlanabilir. Oysa sözünü
ettiğiniz işlem, bazı camilerde her hafta tekrarlanır. 2. Nikâhın en önemli
şartı, tarafların karşılıklı rızalarıdır. Halbuki, camilerdeki, nikâh
yenileme işlemlerinde kadına hiçbir şey sorulmamaktadır. 3. Kalıp haline
gelmiş o sözlerde "ürîdü" yani "istiyorum" ifadesi kullanılmaktadır. Bu
ifade, kabul ettim,yaptım anlamına gelmez. Arzu ediyorum, demek olur. Bu da
akid gerçekleştirmez. 4. "Ürîdü en üceddile'l, îmane ve nikâha bi-kavl'i
lâilâhe illellah..." denmektedir. Yani nikâhımı "lâilahe illallah"sözü ile
yenilemeyi arzu ediyorum, demektir. Oysa nikâh "lâilâhe illellah" sözü ile
yenilenmez.
Sonuç olarak bu tür bir
uygulamanın, Islâmî olmadığı ve bir "şer'î fiil"i (Nikâhın "şer'î bir fiil"
olduğu konusunda bk. Şeyh Ahmed Molla Ciyûn, Nûru'I-envâr I/100)
ilgilendirdiği için bid'at olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu meseleye
başka açılardan da bakılabilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
BAZI İMAMLARIN CUMA AKŞAMLARI YAPTIKLARI "NİKAH VE İMAN TAZELEMEK" İŞİ
ISLAMİ MİDİR?
Bu konuda daha önce bir
açıklamada bulunmuş ve bu nikâh tazeleme işinin bazı câmilerimizde cuma
akşamları yapıldığı şekliyle bir uydurma, bir bid'at ve anlamsız bir muamele
olduğunu anlatmıştım.Çünkü nikâhta tarafların rizâsı ve şâhitlerin bulunması
şarttır. Bu tür nikâh yenilemelerde bunlara riâyet edilmemektedir. Ancak
orada söylediklerimize burada şu ilâveleri de yapmamız güzel olur: Imân
meselesi, Islâmda en önemli mesele olup, şakası dahî ciddî muamelesi görür.
Meselâ: "Bir şey yapmakta olan birisine, Allah'tan korkuyor musun? dese, o
da kızgın halde, "hayır"!" diye cevap verse kâfir olur ve karısı bâin olarak
boş düşer."( Alî el-Kârî, Serhu'1-fıkhı'1-ekber 181) Bunun gibi bütün küfür
sözler aynı işi yapar. Bu, belki bu konuda çok sert (müteseddid) olanların
bir yorumu olâbilir, ama bir ictihaddır ve ihtiyaten de olsa hesaba
katılmalıdır. Keza bu sözün kadından sâdir olması da aynı sonucu doğurur.
Ibn Âbid'in der ki: "Çoğu zaman avamın küfre götüren sözler söyle diklerini,
duyarız.Oysa onlar bunun farkındâ değillerdir. Binaenaleyh cahil, ihtiyaten
her gün imanını, ay da bir iki defa da nikâhını iki şahit huzurunda
yenilemelidir. Çünkü hatâ erkekten sâdir olmasa bile kadınlardan çokça sadır
olur..." (Ibn Âbidîn I/42 (Terc. I/41))
Bu açıklamalar ışığında
zaman zaman imân ve nikâh tazelemenin bir ihtiyat tedbiri olduğu anlaşılır.
Ancak imanı tazelemek, "kelime-i te'vhîd"i inanarak söylemekle olursa da
nikâh ancak şartlarına uygun biçimde, karşılıklı rızâ ile ve şâhidler
huzurunda yenilenebilir. Ayrıca, işâret edildiği gibi bu da avam için
sözkonusudur. Avam olmayan küfür ifadeleri bilir ve onlardan kaçınır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NİŞAN, NİŞANLANMA
Evlenme isteği üzerine
verilen söz ile yapılan akit ve merasimler.
Nişan merasimi nikah
sayılmaz. Evlenecek kadınla erkeğin birbirini daha iyi tanımaları,
eksiklerin tamamlanması, öğrenim ve askerlik gibi bir kısım engellerin
aşılması, resmî bazı formalitelerin tamamlanması, belli bir zaman tahsisini
gerekli kılar. Yani söz kesilir kesilmez, hemen nikâh akdi yapmak çoğu zaman
mümkün olmaz. İşte, sözle nikâh arasında geçen bu döneme "sözlülük veya
nişanlılık" denir. Arapçada "hutbe" kelimesiyle ifade edilen bu müessese,
sözlükte; kız istemek, söz vermek, söz kesmek ve nişanlanmak anlamlarına
gelir.
İslâm'da, ömür boyu
beraber yaşayacak olan eşlerin, evliliğe karar vermeden önce gereken
tedbirleri alması, iyi düşünmesi gerekmiş ve bunun için de evleneceklerin
görüşmesi âdet hâline gelmiştir. Ancak nişanlıların nikâhtan önce
birbirlerine haram olduklarından dolayı görüşüp konuşmaları, beraber
gezmeleri veya sohbet etmeleri caiz değildir.
Evlenecek eşlerin daha
önceden birbirlerini görmeleri mümkün ve caizdir. Bakılacak yerler ellerle,
yüz ve ayaklardır. Muğîre (r.a) bir kadınla evlenmek istemiş, Hz. Peygamber
(s.a.s) kendisine: "O kadına bak, çünkü bakmak yıldızınızın barışması için
daha uygundur" buyurmuştur (Tirmizî, Nikâh, 5). Yine Allah'ın Elçisi, Ensar
kadınlarından biriyle evlenmek isteyen bir sahâbiye; "Git ve ona bak, zira
Ensar kadınlarının gözlerinde bazı göz kusurları bulunabilir" (Müslim,
Mesâi)
İslâm dini dünürcülük
safhası ile ilgili bazı düzenleyici hükümler getirmiştir. Bu yüzden, kadın,
dünürcülere müsbet cevap vermiş, söz kesilmiş, nişan yapılmışsa, artık bu
kadına bir başka erkek dünür gönderemez. Hz. Peygamber (s.a.s) bu konuda
şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz din kardeşinin dünürlüğü üzerine dünürlük
göndermesin. Ta dünür gönderen ondan önce vazgeçinceye yahut kendisine izin
verinceye kadar" (Buhârî, Nikâh, 45). Teklif kadın tarafından reddedilmişse,
bu takdirde ikinci bir isteme caizdir. İlk teklif sahibi, ikincisine izin
vermişse, bu takdirde ikinci teklif serbesttir.
İslâm hukuku, nişanlıları
evlenmeye mecbur etmemiştir. Ancak meşrû bir sebep olmaksızın nişanı bozmak
mekruh veya haram sayılmıştır. Nişanın bozulması halinde, daha önce mehir
verilmiş ise, bunun iâdesi gerekir. Nişanlıların birbirlerine verdikleri
hediyelere gelince... Bu konuda hîbeden dönme hükümleri uygulanarak, bunlar
mevcutsa aynen iade edilir. Kullanılmış ve artık mevcut değilse birşey
gerekmez. Şâfiîlere göre, hediyeler duruyorsa aynen, kullanılmış ve
yokolmuşsa bedeli bakımından iade edilirler. Mâlikîlere göre ise, nişanlanma
ve evlenme örf ve âdetin çok rol oynadığı bir saha olduğu için, hediyeler
konusunda o beldenin örfüne uyulur. Örf kaidesi yoksa ve nişanı erkek bozmuş
olursa, kadın verilen hediyeleri iâde etmek zorunda değildir.
NİŞANDA NİKÂH
Nişanlandığımızda,
bölgemizdeki âdet gereği dinî nikâhımızı da yaptırdık Düğünde tekrar dinî
nikâh yaptırmamız gerekir mi?
Şer'î ölçüleriyle kıyılmış
bir nikâhın, nişanda olması ile düğünde olması arasında bir fark yoktur.
Nikâh nikâhtır. Artık nikâhlılar birbirleriyle istedikleri gibi görüşür ve
ilişki kurabilirler. Ancak günümüzde böyle bir nikâhın mahzurlu yönleri de
vardır. Bir önceki sorunun cevabında bu mahzurlara değinmiştik.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NİŞANLANDIĞI
KIZLA OTURUP KALKABİLİR Mİ? NİŞAN NİKAH YERİNE GEÇER MI?
Nişan birbiriyle evlenmeye
namzet olan kimseler için va'd bir sözden ibaretdir.Nikah değildir.
Nikahlılar için mübah olan şey asla nişanlılar için mübah olamaz. Nişanlılar
nikah olmayınca yabancıdırlar. Peygamber (sav) şöyle buyurur:''Bir erkekle
bir kadın yalnız olarak bir araya gelirlerse mutlaka onların üçüncüsü
şeytandır.'' Böylece yalnız olarak bir araya gelmeleri haram olmuş oluyor.
Nice nişanlılar nişanları bozularak ayrı ayrı kimselere varmışlardır. Bunun
için nişanlıların ciddi davranmaları ve İslam'ın yasakladığı hududu
aşmamaları gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
NİYYET YÖNÜNDEN KIRAAT
Imâm Birgivî öğretmede,
imamette ve müezzinlikteki zarureti ve bu zaruretten dolayı bunlara ücret
almanın câiz olabileceğini açıkladıktan sonra şöyle der :"Hiç bir kitapta,
Kur'ân-ı Kerim okuma karşılığındaki ücretin ve bu yolla başkasına sevap
göndermenin câiz olduğu zikredilmediğine göre bu, nehyedilenler cümlesinde
kalmaktadır... Okuyan da bu okuyuşla bir sevabı hak edemez. Zira okuyuşunda
bu niyyet yoktur. "Ameller niyyetlere göredir." hadîs-i serîfine binaen de,
amellerin ancak niyyetle sevaba vesile olacaklarında icma vardır." (Imam
Birgivî, Serh'u-hadîs-i erba'în, s. 74.)
Molla Hüsrev de, E1-Muhît'ül-Burhân'
î adlı kitabının Kitabu'I-Istihsân'indan naklen :"Başlarken niyyet sadece
Allah için olmak üzere, şartsız alınan mal mübah olmalıdır. Zira bu,
verileni isteyerek ve bir akid olmaksızın vermektir." (Molla Hüsrev, N/233
Ibn Âbidîn, Şifâ'ul-‚alîl s. I79) diyorsa da, okunan hatimlere ücret
verilmesi âdet halini alan bir memlekette, sonunda mutlaka bir ücretle
karşılaşacağını bilmeden, bunu düşünmeden, ya da daha olumlu bir bakışla,
okuyuş sebebleri arasında tâlî de olsa bu da bulunmadan okuyabilenlerin
olması, cidden nâdir bir olaydır.Diğer yönden bir ibadete niyyet, muhtelit
(katışık) bir halde de bulunabilir. Yani, herhangi bir amele götüren duygu
ve dürtü, hem Allah rızası, hem de sair dünyevî menfaatler olabilir. Bu
nokta, niyyetin belirlenmesine yarayan çok hassas bir noktadır. Öyle ki
insan bazan kendisini bile kandırabilir. Onun için bu noktanın iyi tesbit
edilmesinde fayda vardır. Niyyet, bir ise başlarken, sırf ben bunu şunun
için yapıyorum, demek değildir. Hattâ sahîh bir niyyet olsun diye, Allah
rızası için yapmış olayım şeklinde aklından geçirmek de değildir. Niyyet,
işin aslında, başlanılan işe sebep, bâis, yani dürtü teşkil eden duygu ve
maksattır.Işte böyle karışık niyyetle başlanılan amel makbûl mü, yoksa
merdût mudur? Ibnü Abdis-Selâm, böyle karma bir niyyetle başlanılan amelin
mutlak surette merdut olduğu kanaatindedir. Imâm Gazâlî ise, bunu bir
ayırıma tâbî tutar :"Bir amele götüren niyyette ortaklık (yani birden çok
maksat) varsa bakılır. Eğer dünyevî maksat niyyetin çoğunluğunu teskil
ediyorsa, böyle bir amelde herhangi bir uhrevî ecir yoktur.Niyyetteki
çoğunluğu dînî maksat teşkil ediyorsa, karşılığında nisbetine göre ecir
vardır.Niyyetin her iki kanadı eşitse, birbirlerini sıfırlayacaklarından
yine herhangi bir ecir söz konusu değildir." (Gazalî, Ihyâ IV/296; Ibn
Âbidîn, Şifâ'ul-‚alîl, s. I71.)
Fakat Ibn Abidîn'in şu
izahını da göz önünde bulundurmak gerekir :"Ahiretle ilgili ameller iki
kısımdır : Birincisi bizzat kastedilmiş bir kurbet olan ibadetler: Namaz,
oruç, Kur'ân okuma, tesbih, hac ve benzeri bir gruba girer. Bunlardan ücret
almak câiz değildir. Çünkü bunlar ancak ve ancak ibadet vasfıyla Allahu
Teâlâ'ya has olmak üzere teşri edilmişlerdir. Bunlarla dünyanın
kastedilmesi, mevzuu alt üst çevirmek olur. Ikincisi, birincilere bir vesile
ve âlet olan ibadetlerdir: Öğretme, imamlık ve benzerleri gibi... Bunlarda
niyyet Allah için olduğu takdirde, bunlar kurbet olurlar ve sevaba vesile
bulunurlar." (Ibn Âbidîn, age, s. l78.)Bu izah Imam Gazâlî'nin ifadesini
tamamlar mahiyettedir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
|