FIKIH ANA SAYFA   I  SİTE ANA SAYFA

M

 Mağsûbun Minh(Malı Elinden Zor Kullanılarak Alınan Kimse) Mahkeme Bir Grup Genç Kız, Turistik Bir Gaye İle, Mesela Kıbrıs'a Gidebilirler Mi? İçlerinden Birinin Yanında Mahreminin Bulunması Diğerleri İçin De Yeterli Olmaz Mı?

 Mâ-İ Mukayyed(Mutlak Sular) Mâ-İ Müsta'mel(Özelliğini Kaybetmiş Sular)  Makyaj (Süslenme Ve Kokulanma) Makyaj Makyaj Ve Kozmetikler

 Mâl-İ Dımâr(Sahibinin Geri Alamıyacağı Mallar)  Çocuğun (Mümeyyiz)Mâli Tasarrufları  Malikilere Göre Avret   Maraz-I Mevt (Ölümcül Hastalık) Ma'ruf/Münker

 Margarinlerde Domuz Yağı Olduğu Söyleniyor Ne yapmalıyız ? Masada Yemek Yeme Masârifüz-Zekât(Zekatın Verileceği Yerler)

 Ma'siyete Yardım Etmek Ma'siyet Olduğuna Göre Şırayı Fabrikasına Satmak Caiz Midir?  Mâsumiyet (İsmet)  Matem

 Matuh(Bunak –Bunamış)  Mehir Takıları  Mefkûd(Kaybolduğu Halde Sağ Veya Ölü Olduğu Bilinmeyen Kişi)

 Megafonla İmama Uymak  Mehir Meseleleri Mehir Mehir Ve Altın Mehdi Diye Bir Kimse Var Mıdır? Varsa Gelmiş Midir, Yoksa Gelecek Midir? Mehdi'yi İnkar Eden Kimse Kafir Olur Mu?

Mehirden Söz Edilmezse, Nikah Caiz Olur Mu? Mekruh Melekler   Mekke Ve Kahire Gibi Yerlerde Hutbe Ve Cuma Namazı Radyodan Verilmekte Ve Uzaklarda Dinlenmektedir. Uzakta Dinleyenler Radyodan Nakledilen Namaza İktida Edebilirler Mi?

 Memleketimizde Bolca Bulunan Sığır Ve Davar Gibi Ehli Hayvanların Nisabı Ne Kadardır Ve Nisaba Baliğ Olduğu Zaman Hangi Şart İle Zekatları Verilecektir?

Meninin Pis Oluşu Menkullerin Vakfı  Merhaba" Ve "Selam" Mesbûk  Mesbûk(İmama Birinci Rekatta Yetişemiyen)  Mescidlerde Takvim Satışı

 Mescidlere Bitişik Odalarda Namaz   Mescidleri Süsleme Mesh Meshi Bozan Şeyler   Meshin Cevazındakı Şartlar Şunlardır  Mesken

 Mesnûn Meşrû Meşru Bir Ticarette Şu Özellikler Bulunmalıdır Meşru Olmayan Bir Servet Elde Ederek Bir şey Satın Alırsa Satın Aldığı Şey Mübah Sayılır Mı?

Mesrûk (Çalıntı Mal)  Metâf(Tavaf Yaparken Dönülen Yer)  Metrûk Arazi  Mevât Arazî   Mevhûb(Hibe Edilen Şeyler) Mevlıt  Mevrûs  ● Mîrâs

Mevlidin Yeri Nedir? Farz Mı, Sünnet Mi? Açıklar Mısınız? Mezî, Medî  Mezar Yeri Satın Almak  Mezar Taşı Üzerine Yazı Yazmak Caiz Midir?

Mezhebe Bağlanma Mezhep Değiştirmek Mezhepleri Farklı Eşler Misvâk Mezhep İmamlarının Ve Fıkıh Âlimlerinin Çalgı Hakkında Ki Görüşleri

Mezhepler Arasındaki İhtilaf'ın Sebebi Nedir? Mîkât(İhrama Girme Yeri)  Mikrofonla Ezan Okumak  Ashâbü'l-Ferâiz (Miras)  Mirastaki Oran Misak

 Misvak Kullanmak  Moda  Modern Tıp Ve Âdet Muâmelat  Mübah Modern Tıp Ve Adet Dışı Kanamalar Mübârek Geceler Mücrim  Mudârebe

Mudarabe Sözleşmesinin Sona Ermesi Mudarebe Çeşitleri Mucizeler Kaynağı Kur'ân-I Kerim Ve Sayısal İcazı Mudarebenin Şartları

 Mudârebe (Emek-Sermaye Ortaklığı)   Mudarebeye Zararın Tazmini    Mudârıbın Hukuki Tasarrufları   Müellifin Kitap Üzerinde, İçindeki Bilgiler Üzerinde Bir Hakkı Var Mıdır?

 Müezzin  Müflis(İflas Etmiş)   Muğârese  Muğayyebât-I Hamse(Beş Bilinmeyen Şey)  Muhâkale  ●   Muhâkale (Ziraat Ortakçılığı)  Muhammed İsmi Koyma

 Muharremât(Evlenmesi Yasaklanmış Kadınlar)   Muhayyerlik  Mukîm  Muhâzât(Arada Engel Olmaksızın,Namazda Kadının Erkeğin Hizasına Veya Önüne Geçme Durumu)

  Muhrim(İhrama Bürünen)   Muhsan(Evli Erkek)   Muhsar(Haccın Farzlarını Yerine Getiremeyen Kimse)

  Muhyiddin Arabi'nin Kitabını Okumak Caiz Midir? Muhyiddin Arabi, Bazı Kitablarında Kaydedildiği Gibi, Gerçekten 36 Defa Uruc Etmiş Midir?

 Muîr(Geri Almak Üzere Bir Malın Menfaatını Başkasına Temlik Etme)  Muktedi(Tabi Olan)   Müellefetü'l-Kulûb  Mülk Arazi  Mum Yakmak

  Mümeyyiz   Münafık, Münafıklar   Müneccim  Murabaha   Murahık(Buluğ Çağına Yaklaşmış Kimse)

  Mürted  Mürtedin Cezası  Mürtekib-İ Kebîre( Büyük Günah İşleyen)   Murzî (Murzia-Süt Anne)  Musâdere  Müşâreke (Ortaklık)   Musikî

 Muska  Müslim-Gayri Müslim İlişkileri   Müslüman Bir Hükümdar Vatandaşların Taklid Ettikleri Mezhebe Uygun Olarak Değil De Başka Hak Bir Mezhebe Göre Emir Verirse Onun Emrini Yerine Getirmek İcab Eder Mi?

 Müslüman Olan Bir Kimse Bir Gayr-İ Müslimi Yıkayabilir Mi? Müslüman Olan Bir Kimse Bir Suç İşlerse Aleyhinde Şahitlik Yapıp Ortaya Çıkarmak Mı İyi, Yoksa Göz Yumup Örtmek Mi İyi?

 Müslüman Olmayan Bır Devletin Silah Fabrikasında Çalışmak Caiz Midir? Müslüman Olmayan Bır Karı-Koca Müslüman Olurlarsa Onlar İçin Yeni Bir Nikah Gerekir Mi?

 Müslüman Olmayan Bir Kimse Cami Gibi Dini Müesseselere Yardım Etse, Bu Yardımı Kabul Etmek Caiz Midir? Müslüman Olmayan Bir Kimse Hamama Girerse Ona Hizmet Etmek Caiz Midir?

 Müslüman Olmayan Bir Kimsenin Cenaze Merasimine Katılmak Caiz Midir?  Müslüman Olmayan Kimselerin Bayramlık Eşyalarının Ticaretini Müslümanların Yapmaları Caiz Midir?

 Müslüman Olmayan Kimselerin Giydikleri Elbiseyi Giymek Caiz Midir? Müslüman Olmayan Kimsenin Camiye Girmesi Caiz Midir?

 Müslüman Olmayan Memleketlerde Gayr-İ Müslim Bir Devletin Himayesi Altında Yaşamak Caiz Midir?

 Müslüman Olmayan Ülkelerden Müslüman Ülkelere İthal Edilip Piyasaya Sürülen Giyilmiş Elbise, Aslında Avrupa Ve Amerika'dan Gelmektedir. Şer'i Temizlik Nedir Bilmeyen, Şarap Ve Necasete Bulaşan Gayri-İ Müslimler Tarafından Giyilmiştir. Bunları Giyip Namaz Kılmak Caiz Midir?

  Müslümanlarda Selâm Verilecek Olanlar   Müsrif  Müstear(Ödünç Alınan Mal)  Müstehap   Müsteîr(Ödünç İsteyen Kişi)   Müste'men(Müsade Alınarak Girilen Devletler)

  Mut'a Nikahı Ne Demektir. İslam Dininde Yeri Nedir?  Mütevelli  Müzâbene(Kabala Satmak)   Muzaraa(Ziraat Ortaklığı)

  Müzâyede(Başkasına Karşı Bir Şeyin Fiatını Artırma)   Müzik Dinlemek Ve Televizyon Seyretmek Hakkında Bilgi Verir Misiniz?

MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)

Elinde veya tasarrufunda bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.

Kur'an'da konuya ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren) suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin " (el-Bakara, 2/188).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Bir başka âyette ise; "Ey iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz. Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de (haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).

Islâm dini batıl ve haksız yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar getirmiştir.

Hatta Hz. Peygamber (s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler, kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.

Islâm hukuku malı elinden güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:

1- Mağsûbun minhin elinde iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin bunların değerini tazmin etmesi gerekir.

Meselâ; bir kimse üzümleri olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.

2. Mağsûbun minh, telef olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.

3. Mağsûbun minh temyiz gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.

4. Gasbedilenin geri verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.

5. Gasbedilen malın malıki ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese, hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb" maddesi).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MAHKEME

Islâm'da mahkemelerin ortaya çıkışı, Medine'ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine'ye hicretten sonra bir Islâm devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine'de devlet başkanı, aynı zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Islâm devletinin toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine'de de kazaî ve adlî işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı olarak yetki kullanmakla yetindi.

Islâm hukukunda mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.

Islâm'da mahkemeler, tek dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir. Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse, kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac mevsimi Mekke'de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi. Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.

Peygamber (s.a.s) zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda, evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu. Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.

Peygamber (s.a.s) zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti. Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi. Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla, bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.

Hz. Ömer (r.a), kadılık bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale gelmiştir.

Islâm toprakları dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler, müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler. Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı olur.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Islâm mahkemelerinde yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber'in sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.

Buna göre davacı mahkemede iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi, Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).

Hâkimler davayı, davacının getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.

Hâkim, muhakeme esnasında taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).

Hâkimin, yalnızca bir tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları) üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah (s.a.s)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).

Davacının iddiasının dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır: "Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi, Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte tek şahitle hüküm verilir.

Şahitlerin şehadetlerinin geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Davalarda şahitlikte bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.

Kadı, mahkemede, görülecek davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur'an b) Sünnet c) Bu ikisinde de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.

eş-Şa'bî, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh'den, kendisine Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah'ın Kitabı'nda bulduğun şey ile hükmet! Allah'ın Kitabı'nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah'ın Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah'ın kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan, kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn Kayyım el-Cevzî, I'lamul-Muvekkı'in, Mısır, t.y., I, 97).

Hukuk davalarında, hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya el koyarak amme davası açar.

Had gerektiren olayların dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.

Islâm hukukunda genel anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.

Verilen kararların infaz edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.

Taraflar davayı mahkemeye götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim" (hakem tayın etme) denilmektedir.

Peygamber (s.a.s), harp esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu. Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali (r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm'da hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için kullanılmaktadır.

 

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


BİR GRUP GENÇ KIZ, TURİSTİK BİR GAYE İLE, MESELA KIBRIS'A GİDEBİLİRLER Mİ? İÇLERİNDEN BİRİNİN YANINDA MAHREMİNİN BULUNMASI DİĞERLERİ İÇİN DE YETERLİ OLMAZ MI?

Konu, kadının yanında mahremi yokken sefer süresi kadar yolculuğa çıkıp çıkamayacağı ile ilgilidir. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda bir açıklık yoktur. Hadislerde ise bol ve detaylı bilgi mevcuttur. Mesele Islam fıkhına da bu hadislerle yansır. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Allah'a ve Âhiret gününe inanan bir kadının, yanında mahremi olmaksızın üç gecelik bir yola sefere çıkması helâl değildir." buyurmuşlardır.(Müslim, hacc 74)

Bu süre bazı rivayetlerde: "Iki gün, bir gece, üç günün üzerinde, bir gün, bir gün bir gece, iki gece, bir berid (yarım gün)" şeklinde değişik zikredilir.(bk. Azîm-âbâdi, Avnü'1-Ma'bûd V/149; Halil Ahmed, Bezlü'1-mechûd VNI(302; Sübkî, el-Menhel X/267) Hanefiler "üç günlük yol" diye sınırlayan rivâyeti almışlar ve sefer süresi olarak da bunu görmüşlerdir. Bu durumda Hanefilere göre, kadın küffar diyarından Islam ülkesine hicret etmek hariç, ne maksatla olursa olsun, sefer müddeti bir yola; yanında mahremi olmaksızın gidemez. Hac ve Umre dışındaki her türlü "sefer" için bütün alimler aynı görüştedirler.(bk. Davudoğlu VN/83) Aralarındaki ihtilaf sadece "sefer" müddetinin ne kadar olduğu konusundadır.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Hac konusuna gelince: "Beytullah'ı haccetmek, ona yol bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" (3/97) ayetine dayanarak Şafiîler ve Mâlikîler, birden çok güvenilir kadın arkadaş bulan kadın da ona "yol bulmuş" demektir. Öyleyse böyle olan kadına da hacc farz olur ve mahremi olmasa dahi gitmesi gerekir demişlerdir. Onlara göre umrede vacip olduğu için, aynı durumdaki kadın umreye de gitmek zorundadır. Farz olan haccını ve umresini yapmış olan kadın ise, ne hacca ne de başka bir "sefere" mahremsiz gidemez. Nevevi ye göre Şafiîlerde de sahih olan görüş budur.

Durum böyle olmakla beraber bazı Şâfiî âlimler; kadının mahremsiz sefere çıkmamasının sebebi (illeti) emniyetsizliktir. Emniyet kadınlarla dahi elde edilirse, kadın yanında mahremi yokken de onlarla yolculuğa çıkabılir, demişlerdir. Ancak söz konusu Hadislerden böyle bir sonuca varmak hiç mümkün değildir. Diğer mezhepler (cumhur) bunu böyle kabul etmedikleri gibi; Şâfiî mezhebindeki sahih görüşe göre de bu böyle değildir. Yani:

I- Kadın farz olan haccına Şâfiî mezhebine göre, yanında mahremi yokken güvenilir kadınlarla gidebilir. Hanefi bir kadının bu konuda Şâfiî mezhebini taklid ederek mahremsiz hacca ya da umreye gitmesi hoş değildir, çünkü bunda bir zaruret yoktur. Ama taklid eder ve giderse haccı olmuş olur.

2- Bir defa haccetmiş olan bir kadının yanında mahremi yokken, sefer müddeti yoldan, artık hiç bir mezhebe göre haccetmesi mümkün değildir. Giderse günah işlemiş olur. Umre de aynıdır.

3- Hac ve umre dışında bir maksatla kadın, hiç bir mezhebe göre mahremsiz olarak "sefere" çıkamaz. Beraberinde güvenilir kadın arkadaşlarının bulunması bir şey ifade etmez. Bundan da sadece "dar-i harpteki" bir kadının "dâr-ı Islâma" hicreti istisna edilir. O, mahremi bulunmasa dahi, orada durmaz ve Islâm ülkesine göç eder.

Hal böyle olunca, turistik vb. gayelerle, genç ya da yaşlı kadınların, sefer müddeti yolculuğa çıkması meşru olmaz. Sebep olanlar, mes'ûl olur. Ancak "seferi", mesafe değil de "mu'tat vasıta" ile süre olarak izah eden Elmalılı ve başkalarına göre , otobüsle onsekizsaatlık yolun altında kalan mesafeler sefer sayılmayacağından, Şâfiîlerdeki bu zayıf fetvadan belki sadece oralarda yararlanılabilir. Meselâ -hoş olmamakla beraber- Bursa'dan Istanbul'a bir kadın grubu: Burası Hanefilerdeki bazı izahlara göre sefer değildir, "sefer" diyenler olsa bile bazı Şâfiîler kadının güvenilir kadınlarla da "sefere" çıkabileceğini söylemişler. Öyleyse biz de gidebiliriz, derlerse, zayıf da olsa bir ipe tutunmuş olurlar. (Allahu a'lem)( Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bk. Hattâb es-Sübkî el-Menhel X/264-68· Davudoğlu VN/81-84; Halil Ahmed, age VNI/302-305; Azımâbâdî, age V/148-154; el-Menbecî, el-Lübâb I/436-38; Sevkânî, es-Seyl N/161; Vehbe ez-Zuhaylî NI/36) Ama iyi olanı yapmış olmazlar.

Sözkonusu hadîslerde, öyle ya da böyle ayırmaksızın herhangi bir kadının (mutlak olarak) mahremsiz yolculuğa çıkmaması istenir, ama Kâdi Iyâz ve bazılarından nakledildiğine göre bu yasak, genç kadınlar içindir. Kendilerine karşı arzu duyulmayacak yaşlı kadınlar ise, kocaları ve mahremleri yokken de her türlü sefere çıkabilirler. (Azımâbâdî, age V/153: Halbuki yine "Kâdî Iyâz'in beyanına göre, ulema kadının hacla umreden başka seferlere mahremsiz çıkamayacağına ittifak etmişlerdir." (Davudoğlu VN/38)) Hattâ bu hükmün dayanağının (illetinin) "emniyet" olduğunu, bu temin edildikten sonra, ne ile temin edilmiş olursa olsun, kadının mahremsiz de yolculuk yapabileceğini söyleyen eski ve yeni görüşler de vardır.(Bu görüşler ve kime ait oldukları konusunda bk.. el-Bâcî, el-Müntekâ NI/82; Azimabâdi, age V/150) Ancak ne sözkonusu Hadislerde hükmün dayanagının (illetinin) emniyet olduğuna bir işaret vardır, ne de, öyle kabul edilse dahi, bugünkü şartlarda yolculuk yapan kadının mahremsiz emniyette olacağı söylenebilir. Nevevi'nin de dediği gibi "her düşene bir kapan bulunur."(bk . Davudoğlu VN/83) Dolayısı ile kadının yaşlı olması da bu hükmü değiştirmez .Bu tür görüş sahipleri, bir de Rasulüllah'ın (s.a.s.) vefatından sonra, onun hanımlarının Osmân b. Affân ve Abdunahman b. Avf gibi sahâbîlerle hacca gittiklerini delil gösterirler ama, bu da hükmü değiştirmez; çünkü Rasulüllah'ın hanımları "mü'minlerin anneleri" olmakla, onlar onların mahremi olmuş olurlar. (Es-Sübkî age X/268; Davudoğlu VN/84)

Bu konudaki "mahrem" den maksat ise: "mubah olan bir yolla nikâhı kendisine ebediyyen haram olan erkek"tir. "Ebediyyen haram olma" şartıyla kadının, meselâ kızkardeşinin kocası, kendisinin mahremi olmadığı anlaşılır. "Mubah bir yolla nikâhının haram olması" şartı ise, mesela zina yoluyla doğacak hürmet-i musâharenin, yolculuk için mahremlik oluşturmayacağını anlatır.(bk. Halîl Ahmed age VNI/302; Alî Kârî age. 37 )

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MÂ-İ MUKAYYED(MUTLAK SULAR)

İçilmesi veya temizlik için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.

Kur'ân-ı Kerim'de bütün suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir: "Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü'minûn, 23/18). "(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz. Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî, el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).

Mutlak su, dışarıdan katı veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm, erik ve et suları gibi...

Mukayyed sular da ikiye ayrılır:

1) Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzeri.

2) Gayri aslî olanlar: Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).

İçine karışan mukayyed bir su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.

Bir mutlak su yosun tutsa veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).

Mukayyed suların hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm'da bu çeşit temizlikler için mutlak su kullanılması gerekli kılınmıştır.

Mukayyed suların bir kısmı içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan, sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.

Mutlak sular gibi mukayyed sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler. Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî, Tuhfetü'l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ'l-Hâniyye (Hindiyye kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),

 

 

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


MÂ-İ MÜSTA'MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)

İslâm hukuku açısından sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise; kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her birine de "mukayyed su" denir.

Mutlak sular, hem temiz hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i müsta'mel'dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir. Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber'in sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba girer.

Kullanılmış su, İslâm hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da; abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine, bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur. Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha iyidir.

Kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmaması İmam Muhammed'e göredir. İmam A'zam ile İmam Ebu Yusuf'a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü'l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MAKYAJ (SÜSLENME VE KOKULANMA):

1- Süslenme

Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.

Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah'tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.

Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.

Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:

1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,

2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.

Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah'ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)

Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü'I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.

Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam'ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.

MAKYAJ

Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?

Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.

MAKYAJ VE KOZMETİKLER

Islâm'da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.

 

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MÂL-İ DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)

İnsan tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey, yerine getirilmeyen va'd, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp, dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları, gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.

Meselâ, yıllarca inkâr edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî'ye göre bu gibi mallara, mülkiyet devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 ÇOCUĞUN (MÜMEYYİZ)MÂLİ TASARRUFLARI

1-Sırf Menfaatine Olanlar

Hibe, sadaka ve kendisine yapılan vasiyeti kabul gibi onun sırf fayda ve menfaatine olan tasarruflar veli veya vasînin iznine bağlı olmaksızın sahihtir. Zira velî ve vasî daima çocuğun maslahatını gözetmekle memurdur. Ücret karşılığı yaptığı bir işi bitirdiğinde velisi izin vermese de istihsanen buna hak kazanır (Zeydan, a.g.e., s. 97: Hudarî Bek, Usûlü'l-Fıkh, Kahire 1389/1969, s. 93-94; M. Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire 1377/1958, s. 265; Hüseyin b. Halef el-Cübûrı, Avârızu'l-Ehliyye, Mekke 1408/1988, s. 141).

2.Sırf Zararına Olan Tasarruflar

Çocuğun mülkiyetinden karşılıksız olarak bir şeyin çıkmasına yolaçan hibe, vakf, boşama, kölesini azad, parasını borç vermek, vb. gibi sırf zararına olan tasarrufları, velî ve vasîsi izin vermiş bile olsa, sahih değildir. Veli ve vasî, çocuk yerine bu tasarruflarda bulunamayacaklarından bunlara izin de veremezler. Çünkü velilik küçüğün himayesi ve menfaatlerinin korunması esasına dayanır. Bizzat bu tasarruflarda bulunmak veya bunlara izin vermek, çocuğu himaye ve gözetme değildir (Zeydan, a.g.e, s. 97; M. Hudarî Bek, a.g.e., s. 94; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Ancak bazı alimler, mümeyyiz çocuğun malını, kayb olmaktan korumak amacıyla kadı'nın birisine borç olarak vermesini bundan istisna etmişlerdir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s. 142).

Eğer velî çocuğa daha baştan bu tasarruflarda bulunmak üzere izin vermiş ise yeni bir izne gerek kalmaksızın bu tasarruflar sahih ve geçerlidir. Böyle çocuğa me'zûn denir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s.144-145; Zeydan, a.g.e., s. 98).

3.Nitelik açısından faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterebilen tasarruflar.

Bu konuya alış-veriş, kira, nikâh ve diğer malı muameleler gibi tasarrufları örnek verebiliriz. Bu tasarrufların kâr veya zarar getirmeleri ihtimalı vardır. Mümeyyiz çocuğun bu tasarruflarda bulunması halinde çocuk asıl olarak eda ehliyetine sahib bulunduğundan tasarrufları sahih olur. Ancak bu tasarruflar, çocuğun ehliyeti eksik olduğundan velîsinin iznini gerektirir. Velî izin verirse, mümeyyizin ehliyetindeki bu noksanlık tamamlanmış olur ve tasarruf tam ehliyet sahibince yapılmış sayılır (Zeydan, a.g.e., s. 97-98; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).

Tasarrufun faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterir cinsten olup olmamasında dikkate alınan şey, tasarrufun çeşidi ve tabiatıdır. Çocuğun yaptığı tasarrufun gerçekten ona fayda temin edip etmediği dikkate alınmaz. Meselâ çocuk kendine ait bir malı değerinden daha yüksek bir fiyata satmış olsa, bu satış velının iznine bağlıdır. Çünkü alış-veriş, tabiatı icabı faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterir (Zeydan, a.g.e., s. 98, dipnot: 1).

II- Allah Hakları

Kötülüğe ihtimalı olmayan şey iyidir; iman gibi... Iyıliğe ihtimalı olmayan şey de, kötüdür; küfür gibi... Yahud da bu ikisi arasındadır; bedenî ibadetler gibi... Iyi olan ne zaman meydana gelirse gelsin, sahih olur. Çünkü bu sırf faydadır. Ikincisi yani küfür ise uhrevî hükümler bakımından sahihtir. Dünyevî hüküm ve muâmeleye gelince Imam Azam ve Imam Muhammed'e göre bu bakımdan da sahihtir. Bunun neticesinde, küfre düşen mümeyyiz, mürted sayılır; nikâhı feshedilir ve kendisine diğer hükümler tatbik edilir. Imam Ebû Yusuf'a göre ise bu, sırf zarar olduğu için muteber değildir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, Istanbul 1982, s. 201; M. Hudarî Bek, Usûlü'l fıkh, Kahire 1389/1969, s. 92-94; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).

Şafiî mezhebi ve fukahanın çoğunluğuna göre, çocuğun Islâm'ı kabul veya reddetmesine itibar yoktur. Çünkü mümeyyiz de olsa onun aklı, inançların dayandığı delilleri anlayacak kadar güçlü değildir. Bu sebeple o, iman ve inkârdan sorumlu değildir (M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 266).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MALİKİLERE GÖRE AVRET

1-Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.

Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.

Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.

Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.

Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

2- Namaz dışında: Kadının, mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)

Kadının yâbancı erkeğe karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta'mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü's-Şeyh Ali el-Adevî Âle'l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)

Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî, I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü's-Sâlik I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6 yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MARAZ-I MEVT (ÖLÜMCÜL HASTALIK)

İnsanın ölümüne sebep olan hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa, hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt'te olan kimsenin kendine ait bazı hukukî durumları vardır.

Hasta, kendisinde sürekli olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).

Böyle bir hastalığa tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.

Bu şartlara göre; yerinden kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır. Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır. Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.

Hanbelilere göre; kısas için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar, tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar, birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt durumundadırlar.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte birini vakf ve hibe edebilir.

Maraz-ı mevte mübtela olan insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer varislerin buna rıza göstermesi gerekir.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü'l-mal bu malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.

 

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MARGARİNLERDE VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?

Allah'ın her haramında ve helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler, manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.

Margarinler, asılları itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır. Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama, onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri (47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at'ime 43; Ibn Mâce, at'ime 34; Dârimi, at'ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MA'RUF/MÜNKER:

"Ma'ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma'ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma'rufun zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar ma'rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.

Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet" kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah'ın hediyesi olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve doğruya varma sonucunu yaratır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Hidâyet", biri, doğruya giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah'a aittir.

"Dalâlet" ise hidâyetin tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına gelir. Insanlar Allah'ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını, yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat yaratan Allah'tır.

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


 MASADA YEMEK YEME

Masada yemek yeme, koltukta oturma ve benzeri mobilyalar kullanmanın hükmü nedir?

Övünme, kibir ve iftihar için olmadıkça mubahtır, sakıncası yoktur. Ancak Allah Rasûllü gibi sade yaşayıp yerde oturmak ve yerde yemek yemek müstehaptır ve bu gayeyle yapılırsa sevaptır, fazilettir. Ancak bazı mubahların zamanla ilgili olduğunu da bilmek gerekir. Bir yanda yiyecek ekmek, örtünecek yorgan, ısınacak kömür bulamayan fukara, okul harcına, yurduna, kitabına, pasosuna verecek para bulamayan ve Allah için okuyan talebe varken, göz zevkini tatmin ve gösteriş için lüks perdeler, mobilyalar.. almak, insanda olsa olsa, ancak zayıf ve cılız bir imanın olduğunu gösterir.

 

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN


MASÂRİFÜZ-ZEKÂT(ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER)

Zekâtın verileceği yerler. Masarif, "masraf kelimesinin çoğuludur. Zekât verilecek yerler, Kur'an-ı Kerim'de sekiz sınıf olarak açıklanmıştır:

"Zekâtlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri müslümanlığa ısındırılacaklara (müellefe-i kulûb) verilir, kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların, yolda kalanların uğrunda sarfedilir Allah bilendir, hakimdir" (et-Tevbe, 9(60). Buna göre zekâtın verilmesi gereken yerlerden ilk ikisi "fakirler" ve "miskinler"dir. Zekâtın sarf yerleri arasında öncelikle bu iki sınıf insanın zikredilmiş olması, zekâtın farz oluşundaki hikmetin, özellikle fakirlik problemini ortadan kaldırmak olduğunu göstermektedir. Mezheb imamlarının ve âlimlerin büyük çoğunluğuna göre fakir; geliri ihtiyaçlarını karşılamayan veya nisap miktarından daha az malı bulunan kimsedir. Miskin ise; hiç bir geliri ve malı olmayan kimseye denir (el-Ceziri, el-Mezâhibü'l-Erbaa, I, 622 vd.).

şu beş sınıf zengine zekât verilebilir:

a) Allah yolunda savaşanlar;

b) Yolda kalan ve böylece kendi beldesindeki serveti ile o anda bağlantısı kesilen muhtaç kimse;

c) Zekât memurluğu görevini üstlenen;

d) Borçlu kimse;

e) Yoksul komşusuna verdiği zekâtın, kendisine hediye olarak geri döndüğü kimse.

Bu duruma göre, kendilerine zekât verilebilecek fakir ve miskinleri;

1- Malı ve kazancı olmayan kimseler, 2- Malı ve kazancı olup, bunlar kendisi ve ailesinin geçimine yetmeyen kimseler, 3- Geçimini yarı yarıya karşılayacak malı olup da geçim darlığı içinde bulunanlar, olmak üzere üç grupta toplayabiliriz (el-Fetâvâ'ı Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 187).

BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN

Zekâtın verileceği yerlerden üçüncüsü olarak,devlet tarafından, zekâtı toplayıp dağıtmakla görevli olarak kurulan teşkilatın her kademesinde çalışan zekât memurlarının Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş olması ve Hz. Peygamberin de bu iş için gerektiği kadar memur kullanmış olması, zekâtı toplama ve dağıtma işinin, devletin görevleri arasında yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, memurların aldığı pay ücret niteliğinde olduğu için, zengin olmaları,bunu almalarına engel değildir. Ücretlerinde asgarî geçim seviyesinden az olmaması gerekir. Öte yandan, görevlilerin hediye kabul etmemeleri ve zekâtını veren mükelleflere de iyi davranmaları gereklidir (el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1400/1982, II, 44 el-Fetâvâ'ı Hindiyye, I, 188).