|
MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)
Elinde veya tasarrufunda
bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.
Kur'an'da konuya ilişkin
şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle
yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren)
suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin "
(el-Bakara, 2/188).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bir başka âyette ise; "Ey
iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz.
Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de
(haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok
esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).
Islâm dini batıl ve haksız
yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile
meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme
hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar
getirmiştir.
Hatta Hz. Peygamber
(s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler,
kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak
suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.
Islâm hukuku malı elinden
güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:
1- Mağsûbun minhin elinde
iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar
gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin
bunların değerini tazmin etmesi gerekir.
Meselâ; bir kimse üzümleri
olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da
gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.
2. Mağsûbun minh, telef
olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci
gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir
malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak
suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.
3. Mağsûbun minh temyiz
gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı
koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli
olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni
tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.
4. Gasbedilenin geri
verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.
5. Gasbedilen malın malıki
ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese,
hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi
Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb"
maddesi).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MAHKEME
Islâm'da mahkemelerin
ortaya çıkışı, Medine'ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde
müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir
yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için
kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine'ye hicretten sonra bir Islâm
devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine'de devlet başkanı, aynı
zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza
fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun
tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin
sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı
zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Islâm devletinin
toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı
tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine'de de kazaî ve adlî
işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir
kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı
olarak yetki kullanmakla yetindi.
Islâm hukukunda
mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin
görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken
müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan
kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.
Islâm'da mahkemeler, tek
dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve
bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir.
Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik
edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse,
kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları
sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket
etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac
mevsimi Mekke'de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında
kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi.
Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.
Peygamber (s.a.s)
zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda,
evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi
çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki
devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa
edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar
davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu.
Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.
Peygamber (s.a.s)
zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut
değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının
muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti.
Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve
atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi.
Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı
görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla,
bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hz. Ömer (r.a), kadılık
bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın
ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna
gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale
gelmiştir.
Islâm toprakları
dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve
davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler,
müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler.
Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava
Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı
olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Islâm mahkemelerinde
yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin
gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber'in
sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.
Buna göre davacı mahkemede
iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi,
Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).
Hâkimler davayı, davacının
getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava
hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.
Hâkim, muhakeme esnasında
taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir
tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya
koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit
hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah
(s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere
oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).
Hâkimin, yalnızca bir
tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat
vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet
hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi
edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları)
üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel,
Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir
hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah
(s.a.s)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında
yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında
hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol
olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).
Davacının iddiasının
dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır:
"Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden
kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak
Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine
dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi,
Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte
tek şahitle hüküm verilir.
Şahitlerin şehadetlerinin
geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden
adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Davalarda şahitlikte
bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri
komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye
denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı
açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice
yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği
ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin
ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade
alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.
Kadı, mahkemede, görülecek
davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı
şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur'an b) Sünnet c) Bu ikisinde
de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki
devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.
eş-Şa'bî, Hz. Ömer'in
hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh'den, kendisine Hz. Ömer (r.a)'ın
şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah'ın Kitabı'nda bulduğun şey ile
hükmet! Allah'ın Kitabı'nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah'ın
Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah'ın
kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının
kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan,
kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn
Kayyım el-Cevzî, I'lamul-Muvekkı'in, Mısır, t.y., I, 97).
Hukuk davalarında,
hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından
bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya
zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse
dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya
el koyarak amme davası açar.
Had gerektiren olayların
dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde
düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm
toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her
halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.
Islâm hukukunda genel
anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye
rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.
Verilen kararların infaz
edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden
tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı
bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.
Taraflar davayı mahkemeye
götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek
davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim"
(hakem tayın etme) denilmektedir.
Peygamber (s.a.s), harp
esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri
hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu.
Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk
defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali
(r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda
bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm'da
hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp
cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için
kullanılmaktadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
BİR GRUP GENÇ KIZ, TURİSTİK BİR GAYE İLE, MESELA KIBRIS'A
GİDEBİLİRLER Mİ? İÇLERİNDEN BİRİNİN YANINDA MAHREMİNİN BULUNMASI DİĞERLERİ
İÇİN DE YETERLİ OLMAZ MI?
Konu, kadının yanında
mahremi yokken sefer süresi kadar yolculuğa çıkıp çıkamayacağı ile
ilgilidir. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda bir açıklık yoktur. Hadislerde ise
bol ve detaylı bilgi mevcuttur. Mesele Islam fıkhına da bu hadislerle
yansır. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Allah'a ve Âhiret gününe inanan bir
kadının, yanında mahremi olmaksızın üç gecelik bir yola sefere çıkması helâl
değildir." buyurmuşlardır.(Müslim, hacc 74)
Bu süre bazı rivayetlerde:
"Iki gün, bir gece, üç günün üzerinde, bir gün, bir gün bir gece, iki gece,
bir berid (yarım gün)" şeklinde değişik zikredilir.(bk. Azîm-âbâdi, Avnü'1-Ma'bûd
V/149; Halil Ahmed, Bezlü'1-mechûd VNI(302; Sübkî, el-Menhel X/267)
Hanefiler "üç günlük yol" diye sınırlayan rivâyeti almışlar ve sefer süresi
olarak da bunu görmüşlerdir. Bu durumda Hanefilere göre, kadın küffar
diyarından Islam ülkesine hicret etmek hariç, ne maksatla olursa olsun,
sefer müddeti bir yola; yanında mahremi olmaksızın gidemez. Hac ve Umre
dışındaki her türlü "sefer" için bütün alimler aynı görüştedirler.(bk.
Davudoğlu VN/83) Aralarındaki ihtilaf sadece "sefer" müddetinin ne kadar
olduğu konusundadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Hac konusuna gelince: "Beytullah'ı
haccetmek, ona yol bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah'ın bir
hakkıdır" (3/97) ayetine dayanarak Şafiîler ve Mâlikîler, birden çok
güvenilir kadın arkadaş bulan kadın da ona "yol bulmuş" demektir. Öyleyse
böyle olan kadına da hacc farz olur ve mahremi olmasa dahi gitmesi gerekir
demişlerdir. Onlara göre umrede vacip olduğu için, aynı durumdaki kadın
umreye de gitmek zorundadır. Farz olan haccını ve umresini yapmış olan kadın
ise, ne hacca ne de başka bir "sefere" mahremsiz gidemez. Nevevi ye göre
Şafiîlerde de sahih olan görüş budur.
Durum böyle olmakla
beraber bazı Şâfiî âlimler; kadının mahremsiz sefere çıkmamasının sebebi
(illeti) emniyetsizliktir. Emniyet kadınlarla dahi elde edilirse, kadın
yanında mahremi yokken de onlarla yolculuğa çıkabılir, demişlerdir. Ancak
söz konusu Hadislerden böyle bir sonuca varmak hiç mümkün değildir. Diğer
mezhepler (cumhur) bunu böyle kabul etmedikleri gibi; Şâfiî mezhebindeki
sahih görüşe göre de bu böyle değildir. Yani:
I- Kadın farz olan haccına
Şâfiî mezhebine göre, yanında mahremi yokken güvenilir kadınlarla gidebilir.
Hanefi bir kadının bu konuda Şâfiî mezhebini taklid ederek mahremsiz hacca
ya da umreye gitmesi hoş değildir, çünkü bunda bir zaruret yoktur. Ama
taklid eder ve giderse haccı olmuş olur.
2- Bir defa haccetmiş olan
bir kadının yanında mahremi yokken, sefer müddeti yoldan, artık hiç bir
mezhebe göre haccetmesi mümkün değildir. Giderse günah işlemiş olur. Umre de
aynıdır.
3- Hac ve umre dışında bir
maksatla kadın, hiç bir mezhebe göre mahremsiz olarak "sefere" çıkamaz.
Beraberinde güvenilir kadın arkadaşlarının bulunması bir şey ifade etmez.
Bundan da sadece "dar-i harpteki" bir kadının "dâr-ı Islâma" hicreti istisna
edilir. O, mahremi bulunmasa dahi, orada durmaz ve Islâm ülkesine göç eder.
Hal böyle olunca, turistik
vb. gayelerle, genç ya da yaşlı kadınların, sefer müddeti yolculuğa çıkması
meşru olmaz. Sebep olanlar, mes'ûl olur. Ancak "seferi", mesafe değil de "mu'tat
vasıta" ile süre olarak izah eden Elmalılı ve başkalarına göre , otobüsle
onsekizsaatlık yolun altında kalan mesafeler sefer sayılmayacağından,
Şâfiîlerdeki bu zayıf fetvadan belki sadece oralarda yararlanılabilir.
Meselâ -hoş olmamakla beraber- Bursa'dan Istanbul'a bir kadın grubu: Burası
Hanefilerdeki bazı izahlara göre sefer değildir, "sefer" diyenler olsa bile
bazı Şâfiîler kadının güvenilir kadınlarla da "sefere" çıkabileceğini
söylemişler. Öyleyse biz de gidebiliriz, derlerse, zayıf da olsa bir ipe
tutunmuş olurlar. (Allahu a'lem)( Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bk.
Hattâb es-Sübkî el-Menhel X/264-68· Davudoğlu VN/81-84; Halil Ahmed, age VNI/302-305;
Azımâbâdî, age V/148-154; el-Menbecî, el-Lübâb I/436-38; Sevkânî, es-Seyl
N/161; Vehbe ez-Zuhaylî NI/36) Ama iyi olanı yapmış olmazlar.
Sözkonusu hadîslerde, öyle
ya da böyle ayırmaksızın herhangi bir kadının (mutlak olarak) mahremsiz
yolculuğa çıkmaması istenir, ama Kâdi Iyâz ve bazılarından nakledildiğine
göre bu yasak, genç kadınlar içindir. Kendilerine karşı arzu duyulmayacak
yaşlı kadınlar ise, kocaları ve mahremleri yokken de her türlü sefere
çıkabilirler. (Azımâbâdî, age V/153: Halbuki yine "Kâdî Iyâz'in beyanına
göre, ulema kadının hacla umreden başka seferlere mahremsiz çıkamayacağına
ittifak etmişlerdir." (Davudoğlu VN/38)) Hattâ bu hükmün dayanağının
(illetinin) "emniyet" olduğunu, bu temin edildikten sonra, ne ile temin
edilmiş olursa olsun, kadının mahremsiz de yolculuk yapabileceğini söyleyen
eski ve yeni görüşler de vardır.(Bu görüşler ve kime ait oldukları konusunda
bk.. el-Bâcî, el-Müntekâ NI/82; Azimabâdi, age V/150) Ancak ne sözkonusu
Hadislerde hükmün dayanagının (illetinin) emniyet olduğuna bir işaret
vardır, ne de, öyle kabul edilse dahi, bugünkü şartlarda yolculuk yapan
kadının mahremsiz emniyette olacağı söylenebilir. Nevevi'nin de dediği gibi
"her düşene bir kapan bulunur."(bk . Davudoğlu VN/83) Dolayısı ile kadının
yaşlı olması da bu hükmü değiştirmez .Bu tür görüş sahipleri, bir de
Rasulüllah'ın (s.a.s.) vefatından sonra, onun hanımlarının Osmân b. Affân ve
Abdunahman b. Avf gibi sahâbîlerle hacca gittiklerini delil gösterirler ama,
bu da hükmü değiştirmez; çünkü Rasulüllah'ın hanımları "mü'minlerin
anneleri" olmakla, onlar onların mahremi olmuş olurlar. (Es-Sübkî age X/268;
Davudoğlu VN/84)
Bu konudaki "mahrem" den
maksat ise: "mubah olan bir yolla nikâhı kendisine ebediyyen haram olan
erkek"tir. "Ebediyyen haram olma" şartıyla kadının, meselâ kızkardeşinin
kocası, kendisinin mahremi olmadığı anlaşılır. "Mubah bir yolla nikâhının
haram olması" şartı ise, mesela zina yoluyla doğacak hürmet-i musâharenin,
yolculuk için mahremlik oluşturmayacağını anlatır.(bk. Halîl Ahmed age VNI/302;
Alî Kârî age. 37 )
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂ-İ
MUKAYYED(MUTLAK SULAR)
İçilmesi veya temizlik
için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği
zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir
ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar,
dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.
Kur'ân-ı Kerim'de bütün
suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir:
"Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde
canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle
belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde
durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü'minûn, 23/18).
"(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice
hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz.
Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle
buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren
birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû
Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre,
76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî,
el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).
Mutlak su, dışarıdan katı
veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini
kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye
göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm,
erik ve et suları gibi...
Mukayyed sular da ikiye
ayrılır:
1) Aslî olanlar: Kavun,
karpuz, asma, gül suları ve benzeri.
2) Gayri aslî olanlar:
Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine
düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini
kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin
pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su
sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).
İçine karışan mukayyed bir
su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini
kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt
gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan
ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız
birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı
bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir
mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.
Bir mutlak su yosun tutsa
veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını
değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve
katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak
olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak
böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış
olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).
Mukayyed suların
hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla
hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm'da bu çeşit temizlikler için mutlak
su kullanılması gerekli kılınmıştır.
Mukayyed suların bir kısmı
içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan,
sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp
giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu
sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden
çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan
sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan
sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve
akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.
Mutlak sular gibi mukayyed
sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler.
Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî,
Tuhfetü'l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ'l-Hâniyye (Hindiyye
kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂ-İ MÜSTA'MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)
İslâm hukuku açısından
sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak
su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar
ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise;
kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî
özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan
sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her
birine de "mukayyed su" denir.
Mutlak sular, hem temiz
hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte
bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i
müsta'mel'dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek,
herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan
bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir.
Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir
mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı
su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber'in
sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba
girer.
Kullanılmış su, İslâm
hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da;
abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna
göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları
biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine,
bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur.
Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra
kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken
sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha
iyidir.
Kullanılmış suyun temiz
olup temizleyici olmaması İmam Muhammed'e göredir. İmam A'zam ile İmam Ebu
Yusuf'a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir
görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat
tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü'l-Mebsût, 1, 52-53;
el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm
İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MAKYAJ
(SÜSLENME VE KOKULANMA):
1- Süslenme
Güzel olanı sevme ve güzel
görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan
doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta
bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de
ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı
normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da
biri helâl, öbürü haramdır.
Başta da söylediğimiz
gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah'tan başka herşey
çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince
bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince
enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir
araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte
olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir
şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste
normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara
yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.
Yalnız kadın süsünü
yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi
yer evidir.
Kadının tabiî
güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan
görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı
olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci
şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:
Kadını süslenmeye iten iki
ana sebep vardır:
1. Kadının yaratılışında
olan süslenme tutkusu,
2. Kendisi dışında onu
süslenmeye zorlayan güçler.
Kadınlar bakmaktan çok
bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir
ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan,
kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan,
meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin
değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını
öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir
yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da
süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı
gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun
süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini
sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben:
"Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere
vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için
seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları
gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu
âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü
varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için
Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü
zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde
süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah'ın
gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî
age XVI/381 vd.)
Kadının süslenmesi kendi
arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram
olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve
haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması
bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının
süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama
bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da
bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi
duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada
bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar
eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz
olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü'I-musallî 395.) Ancak bu,
kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.
Ama eğer kocası, kendisi
için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini
istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel
bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir
tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam'ın ilâçlarını kullanması ve
haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.
MAKYAJ
Sadece kocasına göstermek
üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp
temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?
Namahreme göstermemek
şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden
biri de kocası için süslenmektir.
MAKYAJ VE KOZMETİKLER
Islâm'da "Gaye, vasıtayı
meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir
hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek
zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla,
hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi
kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı
yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve
süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz
değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂL-İ
DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)
İnsan tabiatının kendisine
meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar
toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve
gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey,
yerine getirilmeyen va'd, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak
anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik
olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp,
dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi
mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta
tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları,
gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması
mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve
kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha
sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde
edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.
Meselâ, yıllarca inkâr
edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha
sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için
zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona
eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz
konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî'ye göre bu gibi mallara, mülkiyet
devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
ÇOCUĞUN
(MÜMEYYİZ)MÂLİ TASARRUFLARI
1-Sırf Menfaatine Olanlar
Hibe, sadaka ve kendisine
yapılan vasiyeti kabul gibi onun sırf fayda ve menfaatine olan tasarruflar
veli veya vasînin iznine bağlı olmaksızın sahihtir. Zira velî ve vasî daima
çocuğun maslahatını gözetmekle memurdur. Ücret karşılığı yaptığı bir işi
bitirdiğinde velisi izin vermese de istihsanen buna hak kazanır (Zeydan,
a.g.e., s. 97: Hudarî Bek, Usûlü'l-Fıkh, Kahire 1389/1969, s. 93-94; M. Ebû
Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire 1377/1958, s. 265; Hüseyin b. Halef el-Cübûrı,
Avârızu'l-Ehliyye, Mekke 1408/1988, s. 141).
2.Sırf Zararına Olan
Tasarruflar
Çocuğun mülkiyetinden
karşılıksız olarak bir şeyin çıkmasına yolaçan hibe, vakf, boşama, kölesini
azad, parasını borç vermek, vb. gibi sırf zararına olan tasarrufları, velî
ve vasîsi izin vermiş bile olsa, sahih değildir. Veli ve vasî, çocuk yerine
bu tasarruflarda bulunamayacaklarından bunlara izin de veremezler. Çünkü
velilik küçüğün himayesi ve menfaatlerinin korunması esasına dayanır. Bizzat
bu tasarruflarda bulunmak veya bunlara izin vermek, çocuğu himaye ve gözetme
değildir (Zeydan, a.g.e, s. 97; M. Hudarî Bek, a.g.e., s. 94; M. Ebû Zehra,
a.g.e., s. 265).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ancak bazı alimler,
mümeyyiz çocuğun malını, kayb olmaktan korumak amacıyla kadı'nın birisine
borç olarak vermesini bundan istisna etmişlerdir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî,
a.g.e., s. 142).
Eğer velî çocuğa daha
baştan bu tasarruflarda bulunmak üzere izin vermiş ise yeni bir izne gerek
kalmaksızın bu tasarruflar sahih ve geçerlidir. Böyle çocuğa me'zûn denir
(Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s.144-145; Zeydan, a.g.e., s. 98).
3.Nitelik açısından
faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterebilen tasarruflar.
Bu konuya alış-veriş,
kira, nikâh ve diğer malı muameleler gibi tasarrufları örnek verebiliriz. Bu
tasarrufların kâr veya zarar getirmeleri ihtimalı vardır. Mümeyyiz çocuğun
bu tasarruflarda bulunması halinde çocuk asıl olarak eda ehliyetine sahib
bulunduğundan tasarrufları sahih olur. Ancak bu tasarruflar, çocuğun
ehliyeti eksik olduğundan velîsinin iznini gerektirir. Velî izin verirse,
mümeyyizin ehliyetindeki bu noksanlık tamamlanmış olur ve tasarruf tam
ehliyet sahibince yapılmış sayılır (Zeydan, a.g.e., s. 97-98; M. Ebû Zehra,
a.g.e., s. 265).
Tasarrufun faydalılık ve
zararlılık arasında değişiklik gösterir cinsten olup olmamasında dikkate
alınan şey, tasarrufun çeşidi ve tabiatıdır. Çocuğun yaptığı tasarrufun
gerçekten ona fayda temin edip etmediği dikkate alınmaz. Meselâ çocuk
kendine ait bir malı değerinden daha yüksek bir fiyata satmış olsa, bu satış
velının iznine bağlıdır. Çünkü alış-veriş, tabiatı icabı faydalılık ve
zararlılık arasında değişiklik gösterir (Zeydan, a.g.e., s. 98, dipnot: 1).
II- Allah Hakları
Kötülüğe ihtimalı olmayan
şey iyidir; iman gibi... Iyıliğe ihtimalı olmayan şey de, kötüdür; küfür
gibi... Yahud da bu ikisi arasındadır; bedenî ibadetler gibi... Iyi olan ne
zaman meydana gelirse gelsin, sahih olur. Çünkü bu sırf faydadır. Ikincisi
yani küfür ise uhrevî hükümler bakımından sahihtir. Dünyevî hüküm ve
muâmeleye gelince Imam Azam ve Imam Muhammed'e göre bu bakımdan da sahihtir.
Bunun neticesinde, küfre düşen mümeyyiz, mürted sayılır; nikâhı feshedilir
ve kendisine diğer hükümler tatbik edilir. Imam Ebû Yusuf'a göre ise bu,
sırf zarar olduğu için muteber değildir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, Istanbul
1982, s. 201; M. Hudarî Bek, Usûlü'l fıkh, Kahire 1389/1969, s. 92-94; M.
Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).
Şafiî mezhebi ve fukahanın
çoğunluğuna göre, çocuğun Islâm'ı kabul veya reddetmesine itibar yoktur.
Çünkü mümeyyiz de olsa onun aklı, inançların dayandığı delilleri anlayacak
kadar güçlü değildir. Bu sebeple o, iman ve inkârdan sorumlu değildir (M.
Ebû Zehra, a.g.e., s. 266).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MALİKİLERE GÖRE AVRET
1-Namazda: Kadına göre de,
erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır.
Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece
ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı
arasında kalan yerlerdir.
Hür kadına göre kaba
avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise
göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz
ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.
Buna göre, örtebilme
imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı
bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar
buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.
Örtünün ilk bakışta cildi
göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz
kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın
yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.
Başka elbise bulamadığı
zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2- Namaz dışında: Kadının,
mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki
bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve
bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)
Kadının yâbancı erkeğe
karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan,
ta'mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü
ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü's-Şeyh Ali el-Adevî
Âle'l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)
Kâfir kadınlara ise, hür
ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine
karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği
arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat
şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de,
müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve
ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret
olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına
iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır;
ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın,
mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla
beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî,
I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar
dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine),
sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü's-Sâlik
I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan
ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan
bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise,
haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8
yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir.
9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama
yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8
ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların
bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6
yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde
erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise,
göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini
emretmeleri vâciptir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MARAZ-I MEVT
(ÖLÜMCÜL HASTALIK)
İnsanın ölümüne sebep olan
hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve
ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü
arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa,
hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt'te olan kimsenin kendine
ait bazı hukukî durumları vardır.
Hasta, kendisinde sürekli
olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati
kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir
yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler
dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).
Böyle bir hastalığa
tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta
geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.
Bu şartlara göre; yerinden
kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın
hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark
yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır.
Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır.
Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini
düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.
Hanbelilere göre; kısas
için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar,
tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar,
birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt
durumundadırlar.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum
mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte
birini vakf ve hibe edebilir.
Maraz-ı mevte mübtela olan
insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer
varislerin buna rıza göstermesi gerekir.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt
halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir
şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının
bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine
hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını
kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü'l-mal bu
malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat
halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu
durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MARGARİNLERDE
VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?
Allah'ın her haramında ve
helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını
ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından
kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi
varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler,
manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.
Margarinler, asılları
itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek
dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler
değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır.
Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama,
onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz
kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz
özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi
olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de
temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı
şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki
şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz
olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup
olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler
söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri
(47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı
yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz
(s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at'ime 43; Ibn
Mâce, at'ime 34; Dârimi, at'ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç
bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MA'RUF/MÜNKER:
"Ma'ruf", tanımak,
anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların
ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma'ruf"
denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada
ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir
âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma'rufun
zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün
müslümanlar ma'rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.
Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet"
kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak
anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah'ın hediyesi
olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda
kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve
doğruya varma sonucunu yaratır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Hidâyet", biri, doğruya
giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere
iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet
edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah'a aittir.
"Dalâlet" ise hidâyetin
tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına
gelir. Insanlar Allah'ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini
yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını,
yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat
yaratan Allah'tır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MASADA YEMEK YEME
Masada yemek yeme,
koltukta oturma ve benzeri mobilyalar kullanmanın hükmü nedir?
Övünme, kibir ve iftihar
için olmadıkça mubahtır, sakıncası yoktur. Ancak Allah Rasûllü gibi sade
yaşayıp yerde oturmak ve yerde yemek yemek müstehaptır ve bu gayeyle
yapılırsa sevaptır, fazilettir. Ancak bazı mubahların zamanla ilgili
olduğunu da bilmek gerekir. Bir yanda yiyecek ekmek, örtünecek yorgan,
ısınacak kömür bulamayan fukara, okul harcına, yurduna, kitabına, pasosuna
verecek para bulamayan ve Allah için okuyan talebe varken, göz zevkini
tatmin ve gösteriş için lüks perdeler, mobilyalar.. almak, insanda olsa
olsa, ancak zayıf ve cılız bir imanın olduğunu gösterir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MASÂRİFÜZ-ZEKÂT(ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER)
Zekâtın verileceği yerler.
Masarif, "masraf kelimesinin çoğuludur. Zekât verilecek yerler, Kur'an-ı
Kerim'de sekiz sınıf olarak açıklanmıştır:
"Zekâtlar Allah'tan bir
farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri
müslümanlığa ısındırılacaklara (müellefe-i kulûb) verilir, kölelerin,
borçluların, Allah yolunda olanların, yolda kalanların uğrunda sarfedilir
Allah bilendir, hakimdir" (et-Tevbe, 9(60). Buna göre zekâtın verilmesi
gereken yerlerden ilk ikisi "fakirler" ve "miskinler"dir. Zekâtın sarf
yerleri arasında öncelikle bu iki sınıf insanın zikredilmiş olması, zekâtın
farz oluşundaki hikmetin, özellikle fakirlik problemini ortadan kaldırmak
olduğunu göstermektedir. Mezheb imamlarının ve âlimlerin büyük çoğunluğuna
göre fakir; geliri ihtiyaçlarını karşılamayan veya nisap miktarından daha az
malı bulunan kimsedir. Miskin ise; hiç bir geliri ve malı olmayan kimseye
denir (el-Ceziri, el-Mezâhibü'l-Erbaa, I, 622 vd.).
şu beş sınıf zengine zekât
verilebilir:
a) Allah yolunda
savaşanlar;
b) Yolda kalan ve böylece
kendi beldesindeki serveti ile o anda bağlantısı kesilen muhtaç kimse;
c) Zekât memurluğu
görevini üstlenen;
d) Borçlu kimse;
e) Yoksul komşusuna
verdiği zekâtın, kendisine hediye olarak geri döndüğü kimse.
Bu duruma göre,
kendilerine zekât verilebilecek fakir ve miskinleri;
1- Malı ve kazancı olmayan
kimseler, 2- Malı ve kazancı olup, bunlar kendisi ve ailesinin geçimine
yetmeyen kimseler, 3- Geçimini yarı yarıya karşılayacak malı olup da geçim
darlığı içinde bulunanlar, olmak üzere üç grupta toplayabiliriz (el-Fetâvâ'ı
Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 187).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Zekâtın verileceği
yerlerden üçüncüsü olarak,devlet tarafından, zekâtı toplayıp dağıtmakla
görevli olarak kurulan teşkilatın her kademesinde çalışan zekât memurlarının
Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş olması ve Hz. Peygamberin de bu iş için
gerektiği kadar memur kullanmış olması, zekâtı toplama ve dağıtma işinin,
devletin görevleri arasında yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, memurların
aldığı pay ücret niteliğinde olduğu için, zengin olmaları,bunu almalarına
engel değildir. Ücretlerinde asgarî geçim seviyesinden az olmaması gerekir.
Öte yandan, görevlilerin hediye kabul etmemeleri ve zekâtını veren
mükelleflere de iyi davranmaları gereklidir (el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi',
Beyrut 1400/1982, II, 44 el-Fetâvâ'ı Hindiyye, I, 188).
Zekât verilecek yerlerden
dördüncüsü de müellefe-i kulûb yani kalbleri Islâma ısındırılmak istenen
kimselerdir. Müellefe-i kulûba zekât verme hükmü, Resulullah (s.a.s)'in
vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir devrinde gündeme gelmiş ve daha önce bu
sınıftan zekât alan bazı kimseler halife'ye gelerek haklarının devam
etmesini istemişlerdir. Halife gerekli yazıyı hazırladıktan sonra, şûrâ
üyesi olan Hz. Ömer'e göndermiştir. Ömer (r.a), bu sınıfa zekât vermenin
sebeplerini dikkate alarak, şartların değiştiğini, Islâm Devletinin ve
müslüman toplumun zayıf olduğu dönemde verilen bu payın, verilmesine artık
gerek kalmadığını söyledi. Halife Ebû Bekir (r.a) de aynı görüşe katılınca,
bu sınıfa zekat verme uygulaması durduruldu. Müellefe-i kulûba zekât
vermenin illeti; dini güçlendirip yüce kılmaktır. O devirde belirtilen
illetin ortadan kalkması, hükmün sona ermesi niteliğindedir. Uygulamanın Hz.
Ebû Bekir devrinde durdurulduğunda şüphe yoktur. Ancak bu durdurma daha
sonra aynı şartlar ve illet yeniden ortaya çıkarsa, bu sınıfa zekât
verilmesine engel değildir. Müellefe-i kulûbun müşrik olmayan fakirlerine
ise her zaman zekât verilebilir. Onlar ilk iki sınıf içinde
değerlendirilebilir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1402/1982, II,
44, 45;Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Istanbul 1984, II, 339 vd). Bazı fıkıh
kaynaklarında, zekâtın verileceği yerler arasında müellefe-i kulûb
zikredilmemiştir. Bunun sebebi, Hz. Ebû Bekir devrinde uygulamanın
durdurulması olmalıdır. Diğer yandan, müellefe-i kulûba zekât verme
hükmünün, Hz. Peygamber'in Muaz b. Cebel'e zekâtı Yemen halkının
zenginlerinden alıp, fakirlerine vermesini bildirdiği hadisle yahut illetin
ortadan kalkması sebebiyle neshedildiği de söylenmiştir (Ibn Âbidin, a.g.e.,
II, 342; Mehmed Zihni Nimet-i Islâm, Istanbul, t.y., s. 583).
Günümüzde, kalpleri Islâma
ısındırılmak istenen kişilere, gerek Islâm'a verecekleri zararı önlemek ve
gerekse imanlarını güçlendirmek için zekâtın verilmesi, Islâm'ın yayılmasına
ve güçlenmesine yardımcı olabilir.
Zekâtın devlet eliyle
alınması halinde, müellefe-i kulûbla ilgili kararı ülke ve belde şartlarına
devlet takdir eder.
Kendilerine zekât
verilmesi gereken diğer bir grup da kölelerdir. Islâm, köleliği getirmemiş;
mevcut olan uygulamayı ıslah etmiş, kölelere ileri derecede insanî haklar
tanımış ve giderek bu müesseseyi ortadan kaldırmak için bir takım tedbirler
öngörmüştür. Işte bu tedbirlerden biride, zekât gelirlerinden, kölelerin
hürriyete kavuşturulması için harcama yapılmasıdır. Her nevi köle, âyetin
kapsamına girmektedir. Hanbelilere göre "köle" tâbirinin içine, henüz köle
yapılmamış fakat yapılması mümkün olan müslüman esirler de girer.
Dolayısıyla böyle müslüman esirleri kurtarmak için zekât gelirlerinden
harcama yapmak caizdir. Öte yandan, bugün artık kölelik kalkmıştır. Fakat
harpler devam etmektedir. Bu bakımdan müslüman esirleri esaretten kurtarmak
için zekât gelirlerinden harcama yapmanın caiz olduğu görüşü ileri
sürülmekte ve benimsenmektedir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Zekâtın sarf yerlerinden
altıncısı borçlulardır. Hanefîlere göre borçlu; borcu olan ve borcundan
başka nisab miktarı mala sahip olmayan kimsedir. Imam Malik, Şafiî ve Ahmed
b. Hanbel'e göre ise, borçlu; kendisi için veya toplum yararı için borçlanan
kimse olmak üzere iki çeşittir. Her iki gruba da, ihtiyaçlarını karşılayacak
veya uğramış oldukları zarar ve ziyanı telâfi edecek kadar zekât
verilebilir. Başkaları adına borçlanan kimselerin aslında zengin olmaları,
durumu değiştirmez. Nitekim Ashab-ı Kiramdan Kabısa b. Muhârık, böyle bir
sebeple borçlanmış ve Rasûlüllah'a gelerek zekât fonundan talepte
bulunmuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Istemek ancak şu üç kimseye
helâldir: 1- Başkasının bir işini namına angarya olarak yüklenen kimsenin
verdiği kadar istemesi helâl olur, o miktarı alınca durur. (Zengin olduğu
için daha fazla almaz). 2- Başına gelen bir felaket yüzünden servetini
kaybeden kimse, işini yoluna koyacak ve geçimini sağlayacak kadar
isteyebilir. Kendi kabilesinden aklı başında üç kişinin "filan yoksul düştü"
diyebileceği kimse ihtiyacını giderecek kadar alabilir. Ey Kabîsa! Bunlardan
başkasının istemesi caiz değildir. Alırsa haram yemiş olur" buyurmuştur
(Müslim, Zekât, 109; Ebû Dâvûd, Zekât, 26; Nesâî, Zekât, 80, 86). Kur'an-ı
Kerim'de yedinci sırada zekâtın Allah yolunda sarfedilmesi istenmiştir.
"Allah yolunda" ifâdesi ise şöyle açıklanmıştır: "Farzları, nâfileleri ve
her nevi hayırları yerine getirerek Allah'a yaklaşma, O'nun rızasına erme
amacıyla yapılan her ihlâslı amel "Allah yolunda"dır. Ancak, bu ifade
kayıtsız şartsız söylenince çoğu kere cihat anlaşılır" (Ibnü'l-Esir, en-Nihâye,
II, 145,156). Dört mezhebe göre de, İslam'ın muhafazası ve tebliği için
yapılan savaş (cihat), kesin olarak "Allah yolunda" ifadesine dahildir.
Zekat bizzat cihada katılanlara verilir. Ancak, âmme hizmeti için yapılan
cami, okul, köprü ve hastane gibi yerlere verilmez. Hanefîlere göre cihat
edenin fakir olması da şarttır. Her ne kadar ayette geçen "Allah yolunda"
ifadesinden, daha çok cihat anlamı çıkarılmışsa da; cihatın yalnızca askerî
savaşa mahsus olmadığı, fikrî, terbiyevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî
çeşitlerinin de bulunduğu ileri sürülmüştür (el-Kardâvi, a.g.e., s.
655-669). Nitekim Hadislerde, zalim sultanın karşısında hakkı söylemeye de
"cihat" denilmiştir (Ebu Dâvud, Melâhim,18; Nesâî, Bey'at, 38). Aynı şekilde
"Müşriklere karşı mal, can ve dilinizle cihat edin" buyurulmuştur (Ebû Dâvud,
Cihâd, 5, 38, Fiten, 13; Nesâi, Zekât, 49, Cihâd, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned,III,
13, 16). Ancak, cihatta hedefin mutlaka Islâmî olması da gereklidır. Bir
defasında Hz. Peygamber'e "Cesaret olsun diye, yiğitlik olsun diye veya
gösteriş için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır" diye
sorulduğunda O, Allah'ın isminin en yüce olması için savaşan insan, işte o
Allah yolundadır" buyurmuştur (Buhârî, Ilim, 45, Cihâd, 15; Müslim, Imâre,149-151).
Bu durumda, gayesi İslamın
hâkimiyet ve ihyası, Islâm yurdunun muhafazası ve kurtarılması, Islâm'a
yönelen her türlü tehlikenin önlenmesi olan askerî, fikrî, siyasî, iktisadî
mücadele ve faaliyetler Allah yolunda" ifadesinin kapsamına girer. Bu
faaliyetler için zekât fonundan harcama yapılabilir (el-Kardâvi, a.g.e., s.
655-669).
Zekâtın sarf yerlerinden
sonuncusu yolculardır. Islâm dini, rızık aramak, ilim tahsil etmek, Allah'ın
yeryüzündeki yaratıklarını ibret gözüyle görmek, Allah yolunda cihad etmek
ve İslam'ın beş temel esasından biri olan hacc ibadetini yerine getirmek
gibi sebeplerle yolculuk yapılmasını teşvik etmiştir. Bu gibi meşru gayeler
uğrunda seyahat edilmesini teşvik eden Islâm, parasızlık sebebiyle yolda
kalmış kimselere bunlar kendi memleketlerinde zengin bile olsalar zekâttan
pay ayrılmasını emretmiş; zekâtın dışındaki kaynaklardan da yolculara yardım
edilmesini istemiştir (el-Isrâ, 17/26; er-Rûm, 30/38; en-Nisâ, 4/36, el-Enfâl,8/41;
el-Haşr, 59/7).
Böyle bir uygulamayı
Islâm'ın dışında herhangi bir sistemde bulmak mümkün değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MA'SİYETE
YARDIM ETMEK MA'SİYET OLDUĞUNA GÖRE ŞIRAYI FABRİKASINA SATMAK CAİZ MİDİR?
Şarabı yapan fabrika veya
imalathane sahibi müslüman olduğu takdirde şırayı şarap yapmak üzere ona
satmak dört mezhebe göre caiz değildir. Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: İyilik
ve takva üzere yardımlaşınız. Günah ve haddi aşmak hususunda
yardımlaşmayınız (K.Kerim, el-Maide suresi).
Ama müşteri müslüman
olmazsa, İmam-ı A'zam'a göre ona satmak caizdir. Çünkü ma'siyet bizzat şıra
ile kaim değildir, yani şıra bilfiil müskir değildir. Onun için ona satmakta
beis yoktur. Türkiye'de şarap fabrikasının sahibi şahıs değil, dini esaslara
dayanmıyan laik devlet olduğu için İmam-ı A'zam'a göre devlete satmakta beis
yoktur. İmameyn ile diğer mezheplere göre alıcı müslüman bir kimsenin,
müslüman olmasa da ona satmak haramdır (al-Durr al-Muhtar). Müftebih İmam-ı
A'zam'ın görüşü değil, cumhurun görüşüdür. Yine müslüman bir kimsenin,
müslüman olmayan bir kimse için ücret mukabilinde şarap taşıması veya
domuzları otlatması, İmam-ı A'zam'a göre caizdir. İmameyne göre caiz
değildir (al-Durr al Muhtar).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂSUMİYET (İSMET)
Suçsuz, günahsız,
kabahatsiz, anlamına gelen bir terim. Masumiyet, suçsuzluk demektir. Ismet
de bu anlamdadır.
Allah Teâlâ'nın
peygamberlerine en büyük lütuflarından biri ismet (masumluk)tur. Ismet,
peygamberlere mahsus bir sıfattır ki, bu ilâhî nimet ve ihsan sayesinde
peygamberler her türlü günahları işlemekten değerlerini düşürecek fiillerden
korunmuşlardır. Ismet, peygamberlerin irade, ihtiyar ve kudretlerini
gidermez. Ihtiyar ve kudretleri baki kalmakla beraber, devamlı olarak
günahtan kaçıp taatte olurlar.
Şia'ya göre,
peygamberlerin, doğumlarından itibaren; Mutezilenin çoğunluğuna göre, bulûğ
çağından itibaren; Mutezileden Ebul-Hüzeyl (v. 235/849) ve Ebu Ali el-Cübbâî
(303/916) ite Ehl-i sünnet'in çoğunluğuna göre ise, peygamber olarak
gönderildikten sonra masumiyetleri vaciptir.
Peygamberlerin
masumiyetlerini dört yönde incelemek mümkündür:
1- Inançta Ismet: Islâm
ümmetinin hepsine göre; peygamberler küfür, şirk, dalâlet ve bid'atlardan
masumdurlar. Fakat Hariciler'in Ezârika kolu, peygamberlerin günah
işlemelerini caiz görür. Halbuki, onlarca günah işlemek küfürdür. Bu fasit
esaslarına binaen peygamberlerin kâfir olmalarını da caiz görmüş oluyorlar.
Peygamberlerin masumiyeti
konusunda aşırı bir şekilde titizlik gösteren Şia, takiyyeten küfür izhar
etmelerini caiz görür.
2- Tebliğde Ismet; Yine,
Islâm ümmeti, peygamberlerin Allah'tan kullarına tebliğ ettikleri dinî
hükümlerde yalan söylemekten ve tahrifatta bulunmaktan masum oldukları
hususunda icma etmiştir. Ne kasten ve ne de yanılarak bunu yapmalarını caiz
gören olmamıştır.
3- Dünya işleri ile ilgili
fetvalarda masumiyetleri: Islâm ümmeti, peygamberlerin dünya işleri ile
ilgili fetva ve içtihatlarında kasten hata etmelerinin caiz olmadığında icma
etmiştir. Yanılarak hata etmelerini ise, bazı âlimler câiz görmüş, bazıları
ise caiz görmemiştir.
4- Fiillerde Ismet;
Peygamberlerin fiillerinde masum olup olmadıkları hakkında beş ayrı görüş
vardır:
a) Haşviyye;
peygamberlerin kasden büyük ve küçük günah işlemelerini caiz görür.
b) Mutezilenin çoğu;
peygamberlerin kasden büyük günahlarla, nefret edilen küçük günahları
işlemelerini caiz görmezler; ancak nefret edilmeyen küçük günahları caiz
görürler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
c) Mutezile'den Ebu Ali
el-Cubbaî (v. 303/916) peygamberlerin kasden büyük ve küçük günah
işlemelerinin caiz olmadığını, ancak, te'vilde hata etmelerinin caiz
olduğunu söyler.
d) Yine Mutezileden en-Nezzam
(v. 231/845) ve ona tabi olan bazı âlimler ise; peygamberlerin kasden büyük
ve küçük günah işlemelerini caiz görmediği gibi te'vilde hata etmelerini de
caiz görmez. Sadece unutma ve yanılmalarını caiz görürler. Peygamberlerin
itap olmalarının da günah işlemelerinden değil, unutma ve yanılma sebebiyle
olduğunu söylerler.
e) Şia ise; peygamberlerin
nübüvvetten önce ve sonra küfürden, büyük-küçük her türlü günahlardan,
te'vilde hatadan, unutmak ve yanılmaktan masum olduklarını ileri sürer.
Peygamberler, hiç bir
zaman kasden herhangi bir günah işlememişlerdir. Dünya işlerinde nadıren
yanıldıkları olmuştur. Daha önce doğrusunu öğrettikleri bazı din işlerinde
yanılmanın hükmünü öğretmek için Allah tarafından unutturuldukları olmuştur.
Bu cümleden olarak Hz. Peygamber (s.a.s), bazı namazlarında yanılmıştır.
Gayet zeki ve uyanık olan peygamberin namazda yanılmış olması, yanılmanın
hükmünü açıklamak gibi bir hikmete dayalı olmalıdır.
Peygamberler melek değil
beşerdirler. Bu sebeple zelleleri ve hataları olabilir. Zelleleri ise yüce
makamlarına göredir. Nadıren yanılma ve hata etmelerinin hikmeti beşer
olduklarının isbatı içindir. Tevbe ve istiğfarları ise; işledikleri günah
için değil, ibadet için veya ümmetlerine öğretmek içindir.
Hz. Âdem'in yasak ağaçtan
yemesi, yanılma neticesinde vuku bulmuştur. Hz. Musa'nın kıptiyi öldürmesi
de hata eseri olmuştur. Peygamberlerden başka masum kimse yoktur. Çünkü
Ismet, peygamberlere mahsus bir özelliktir.
Melekler de peygamberler
gibi masumdurlar.
Allah (c.c) bize,
müminlerin ayıplarını araştırmamamızı, örtmemizi emrediyor. O halde Allahın
sevgili ve yüce elçileri olan peygamberlerin günahlarını araştırmak, günah
işlediklerini iddia etmek doğru bir davranış olmayıp Islâm'da
yasaklanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'e
sonsuz bir güven duymak, O'na samimiyetle ve büyük bir sevgi ile bağlanmak,
her şeyi ile onu örnek almak, kendi ayıplarımıza dönerek onları gidermeye
çalışmak yegâne vazifemiz olmalıdır. Kurtuluş yolu budur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MATEM
Ölen kimsenin veya
kaybolan şeyin ardından üzülme ve ağlama, yaş, acı ve üzüntü.
Cahiliye devrinde kocası
ölen kadın, bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır, kimseyle temas etmez,
yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Hatta bu devir Araplar
arasında, ölümünden sonra kendisi için bağıra çağıra, iyiliklerinin
sayılarak ağlanmasını vasiyet edenler bile vardı. Böyle yas tutmayı Hz.
Peygamber (s.a.s) yasaklamış, sadece ölenin hatırasına hürmeten yakın akraba
için üç gün, koca için de dört ay on gün bir nevi yas tutmayı meşru
kılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak bir hadiste şöyle buyurulur: "Allah'a ve
ahiret gününe iman eden bir kadının kocasından başka bir ölü için üç gün den
fazla yas tutması helâl değildir. Ancak kadın, kocasının ölümü halinde dört
ay on gün matemini sürdürür" (Tecrid i Sarih Tercemesi IV, 363).
Ölüm büyük bir olaydır.
Böyle bir olaydan dolayı kişinin kederlenmesi, hüzünlenmesi normaldır. Hatta
dinimiz, sessizce ağlamayı ve gözyaşı dökmeyi de makul görür. Nitekim Hz.
Muhammed (s.a.s) de oğlu İbrahim'in vefatında bizzat gözlerinden yaşlar
akıtarak ağlamış; kendisine ağlamayı yasaklamış olduğu hatırlatılınca da,
bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp gözyaşı dökmekle Allah'ın azap
etmeyeceğini, ancak -mübarek dilini işaret edip- onunla azap edeceğini
belirtmiş ve "Muhakkak ki ölü, ehlinin üzerine bağırıp çağırmayla azap
duyar" buyurmuşlardı (Buhârî, Cenâiz,42, 43).
Yine Peygamberimiz bir
cenazede kabrin kenarına oturmuş, gözyaşları toprağa damlayacak derecede
ağlamış, kızı Rukiyye'nin vefatında, yanında sessizce ağlayan Fâtıma'nın
gözyaşlarını kendi eliyle silmiş, onun bu şekilde ağlamasını yasaklamamış ve
Hz. Ömer bir cenazede ağlayan kadına bağırınca Hz. Ömer'e "Bırak onu,
ağlasın, muhakkak ki, göz yaşarır" buyurarak sessizce ağlayanın serbest
bırakılması gereğine işaret buyurmuştur (İbn Mâce, Zühd 19, Cenâiz, 53).
İslâm'da ta'ziyenin, yani
başsağlığı dilemenin süresinin üç gündür ve üçüncü günden sonra taziye hoş
görülmemiştir.
Buna rağmen, Cahilî bir
davranış biçimi olan matem, sonraki asırlarda önü alınamayan bir yayılma
gösteren yerleşik bid'atlerden biri haline gelmiştir. Hz. Hüseyin'in 10
Muharrem 680 tarihinde Kerbela'da şehit edilişi Şiîlerce mezhebî bir alamet
telâkki edilerek, her yıl düzenlenen matem merasimleriyle anılmaktadır. 10
Muharrem günü meydanları dolduran binlerce genç-yaşlı şiî, bir ağızdan "Ya
Hüseyin" diye haykırarak gözyaşı dökerken, başlarını yumruklamakta ve
bedenlerini zincirlerle dövmektedirler. Bu ve buna benzer davranış
biçimlerinin Resulullah (s.a.s)'in ortaya koyduğu ve uyulmasını istediği
prensiplerle alakasının olmadığı ortadadır. Yine günümüzde Resulullah
(s.a.s)' ın yasakladığı ölüler için tutulan matemler, dövünerek ve bağırarak
ağlamalar, diğer müslümanlar arasında da yer etmiş bulunmaktadır.
Ayrıca, çağdaş cahili
ideoloji ve sistemlerin bir anlamda ilâhlaştırdıkları ölmüş kişiler için
tuttukları matem türü vardır. Devlet düzeyinde gerçekleştirilen bu matem
tutma organızeleri sırasında belirli bir müddet hareketsiz ve dimdik bir
şekilde yas tutulur, sirenler çalınır ve bayraklar yarıya indirilir. Yine
cenaze ve ölüm yıl dönümleri için düzenlenen matem merasimleri esnasında yas
tutanlar, siyah renklere bürünürler. Bu davranışların anlamsızlığı ve İslam
öncesi cahiliyet yaşamının çağdaş dünyaya yansımalarından biri oluşu,
müslümanların bu tür davranışlara karşı duyarlı olmalarını gerektirmektedir.
İslâm, ölümü mutlak anlamda üzücü bir olay görmediği ve Allah Teâlâ'nın
herkes için takdir buyurduğu bir olay olarak telâkki ettiği için ölçüleri
dışında; bir açıdan ölenlere tapınmaya kadar varan matem tutmalara izin
vermemiştir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MATUH(BUNAK –BUNAMIŞ)
Bunak, bunamış. Ateh
kökünden türemiş arapça bir isim; aklın olayları doğru bir şekilde anlayıp
idrak etmesine engel olan bir hastalık. Buna dilimizde "bunaklık" veya
"bunama" denir. Bu hastalık, çoğunlukla yaşlılarda görülür. Bunama ve akıl
hastalığı İslâm hukukunda kişinin edâ ehliyetini etkileyen semavî
arızalardandır. Bunama ile akıl hastalığı arasındaki fark; birincide sükunet
ve durgunluk; akıl hastalığında ise heyecan ve taşkınlık hakimdir. Bazı
İslâm hukukçuları, bunaklıkla akıl hastalığının aynı türden olduğunu, diğer
bir deyişle, bunların aynı türün iki farklı mertebesi olduğunu ileri
sürmüşlerdir. Buna göre, aklından özürü bulunan bir kimse, eğer hiç bir şeyi
düşünüp kavrayamayacak bir durumda ise ona "akıl hastası"; eğer bazı
olaylara akıl erdirebiliyorsa; bazı sözleri akıl hastasının sözlerini
andırmakla birlikte, bazı sözleri de normal insanların sözlerine benziyorsa
"bunamış (matuh)" denilir. Buna karşılık bazı hukukçular bu iki hastalık
arasında fark görürler. Bu görüşe göre bunak, gel-git akıllı kimsedir.
Temyiz gücünü kaybettiği zaman akıl hastası hükmünde olur ve edâ ehliyetini
tamamen kaybeder. Temyiz gücüne sahip olması durumunda, tıpkı mümeyyiz çocuk
gibi "eksik ehliyetli" olur.
Diğer yandan, İslâm
hukukçularının büyük bir bölümü biraz daha farklı bir yol izleyerek, bunamış
kimsenin ancak mümeyyiz olabileceğini, temyiz gücünü yitirdiğinde ise akıl
hastasından hiç bir farkı kalmayacağını ifade etmişlerdir (Ebû Zehra, el-Ahvâlu'ş-Şahsiyye,
Kahire 1957, s. 445-446).
Bunak, Mecelle'de,
"anlayış ve kavrayışı az, sözü karışık ve kendini iyi idare edemeyen" kişi
olarak tarif edilmiş (Mecelle, mad. 945) ve matuh'un eda (fiil) ehliyeti
açısından, mümeyyiz çocuk sayıldığı (Mecelle, mad. 978) ve tıpkı mecnun ve
çocuk gibi zaten ehliyeti kısıtlı (mahcur) olduğu (Mecelle, mad. 957) ifade
edilmiştir. Bu itibarla bunamış kişiye bir kanuni temsilci tayin
edileceğinden o, başkasına veli olamaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bu duruma göre, bunağın
hukukî tasarrufları mümeyyiz küçükte olduğu gibi üç kısma ayrılır:
1) Matuh'un, hibeyi ve
hediyeyi kabul etme gibi, kendisi hakkında sırf yarar olan ve zarara
ihtimali bulunmayan tasarrufları. Bunlar, matuh'un kanunî temsilcisinin izin
ve icazeti olmadan da geçerli olur.
2) Başkasına bir şey
bağışlama gibi, kendisi hakkında sırf zarar olan tasarrufları. Bunlar
matuh'un kanunî temsilcisinin icazetiyle bile geçerli olmaz. Bunağın
boşaması da bu gruba girer (bk. Buhâri, Talâk, II/VI,169).
3) Yarara ve zarara
ihtimali bulunan, alım-satım, kira gibi akitleri matuh'un bu türden
akitlerinin işlerlik kazanıp hüküm ve sonuçlarını meydana getirebilmesi,
kanunî temsilcisinin icazetine bağlıdır. Kanunî temsilci, icazet verip
vermemekte serbest olup, icazet verirse akit muteber olur, vermezse batıl
olur (Mecelle, mad. 967, 978).
Bulûğdan sonra ateh'in
bütün hükümler konusunda mümeyyiz çocuk hükmünde olduğu, ateh'in söz ve
fiillerin sıhhatine engel teşkil etmediği, fakat sorumluluk yüklenmeye
(uhde) mani olduğu kabul edilmekle beraber; tazmin yükümlülüğü açısından,
matuh'un, istihlak ettiği malları tazminle mükellef tutulması "uhde" kapsamı
dışında tutulmuştur. Diğer bir ifadeyle, tazmin yükümlülüğü, failin kasd ve
ihmalinden değil de zarara uğrayanın dokunulmazlığı ve korunması açısından
gerekli olup cebren meşru kılındığı için, kişinin matuh olması, zayi ettiği
başkasına ait malın dokunulmazlığını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla matuh,
fiilî tasarruflarından sorumludur (el-Habbâzî, Celaluddin Ebû Muhammed Ömer
b. Muhammed (ö. 691/1292); el-Muğnî fi Usûli'l-Fıkh, Mekke 1983, s. 372).
Diğer yandan matuh'un
namaz vb. gibi bedenî ibadetlerle yükümlü olup olmadığı tartışılmakla
birlikte, İslâm hukukçularının çoğunluğu, matuh'tan şer'î hitabın
kaldırıldığını, dolayısıyla onun tıpkı akıl hastası gibi, bedenî ibadetlerle
yükümlü olmadığını belirtmişlerdir.
Matuh'un fiil ehliyeti
kısıtlı olduğundan, suç işlediğinde, uygulanması failin kasd ve tecavüzüne
bağlı olan kısas, el kesme, dayak gibi cezalar uygulanmasa da, hapis gibi
tedbir amaçlı veya diyet gibi tazmin amaçlı cezalar uygulanabilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEFKÛD(KAYBOLDUĞU
HALDE SAĞ VEYA ÖLÜ OLDUĞU BİLİNMEYEN KİŞİ)
Mefkûd kendi hakkında sağ,
başkaları hakkında ölü hükmündedir. Ölümüne hükmedilmedikçe malları
mirasçılara intikal etmez. Daha önce yapmış olduğu icare (kira) akdi
fesholunamaz. Vefatı hakikaten veya hakimin hükmüyle sabit olmadıkça karısı
başkasıyla evlenemez (Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XI, 34-35, 43).
Mefkûd başkasına vâris
olamaz. Ancak onun hissesi sağ olabileceği gözönüne alınarak ihtiyaten
bekletilir. Geldiğinde hissesi kendisine intikal eder. Aksi halde vârisler
bu hisseye sahip olur. Kendisine yapılan vasiyete de sahip olabilmesi için
sağ olarak dönmesi gerekir. Aksi halde vasiyet edilen şey mûsî (vasiyyet
eden)nin vârislerine iade olunur (Serahsî, a.g.e., XI, 34-35; el-Fetâva'I,
Hindiyye, Bulak 1315, II, 300).
Hâkimin mefkûd hakkında
velâyeti caridir: Bu velâyet mefkûdun, mallarını korumaya yöneliktir. Bundan
dolayı onun gayrımenkul veya menkul mallarının bozulma ihtimali bulunmadıkça
hâkim satamaz. Eğer satarsa mefkûd döndüğünde bu malları müşteriden
alabilir. Eğer mefkûdun borcu varsa borcu ödemek için akarını satabilir ve
yine akarını tamir ettirebilir. Fakat hâkimin izni olmadan mefkûdun akarını
meselâ hanesini mefkûdun vekili daha önce mefkud yetki vermiş bile olsa
tamir edemez (Ö.N. Bilmen, Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, VII,
214-215).
Hâkim, mefkûdun mallarını
muhafaza, başkalarının zimmetinde bulunan alacakları tahsil ve onun
mallarında usulü dairesinde tasarrufta bulunması için güvenilir bir kişi
tayin eder ki bu kişiye kayyim denir. Kayyim mefkûdun yakınlarından
olabileceği gibi haricden de olabilir. Kayyim mefkûdun mallarını hıfzeder,
ekinlerini, harmanlarını korur, borçlarından ikrar ettiklerini alır,
kaybolabilecek durumdaki mallarını hâkimin emriyle satar. Kayyim mefkûdun
lehine ve aleyhine olan davalarda hasm (taraf) olamaz. Mefkûdun daha önce
muayyen bir hususta tayin etmiş olduğu vekili varsa o hususa kayyim müdahale
edemez. Hatta mefkûdun işlerini yürütmek için tayin ettiği bir vekili varsa
kayyim tayin edilemez. Çünkü müvekkilin kaybolmasıyla vekil azlolmaz. Vekil
mevcut olunca da kayyime ihtiyaç kalmaz. Mefkûdun vârisleri hâkim tarafından
tayin edilen kayyime muhalefet ederek malında tasarrufta bulunamazlar (Kâsânî,
Bedayiu's-Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 196; el-Fetâva'l-Hindiyye, II,
299-300; Bilmen, a.g.e., VII, 215-217).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
İmam Azam, İmam Ebû Yusuf
ve İmam Muhammed'e göre, hâkim mefkudun nafakasıyla yükümlü olduğu kişilere
nafaka takdir edebilir. İmam Züfere göre ise takdir edemez. Ancak hâkimin
nafaka takdir etmesi durumunda kendilerinden bir kefil alması güzel
görülmüştür. Çünkü mefkûd karısını daha önce boşamış veya nafakaları peşin
olarak karşılamış olabilir (Kâsânî, a.g.e., VI,196-197). Hâkim mefkûdun
ancak nafaka cinsinden olan mallarından nafaka takdir edebilir. Bu mallar
altın-gümüş, yenilen-giyilen gibi şeylerdir. Mefkûdun diğer menkul ve
gayrımenkul malları satılarak nafakaya sarfedilemez. Ancak kaybolacağından
korkulan mallar satılırsa paralarıyla nafaka ihtiyacı giderilebilir. Bunun
yanında hâkim, mefkûdun alacaklılarının zimmetinde veya emanet verdiği
kişinin elinde bulunan mallarından nafakayı karşılayabilir. Ancak mefkûddan
nafaka almaya hak sahibi olanlar mefkûdun alacaklılarından nafaka dava
edemezler. Mefkûdun alacaklı olduğu kişiler onun karısına veya usul ve
furûuna hâkimin emri olmaksızın nafaka veremezler. Verirlerse bu, teberru
mahiyetindedir. Mefkûd, döndüğünde, onlardan alacaklarını talep edebilir
(Bilmen, a.g.e., VII, 218-219).
Mefkûdun sağ olarak
dönmemesi hafinde ne kadar zaman geçtikten sonra ölümüne hükmedileceği
konusunda ihtilâf vardır. Hasan b. Ziyad'a göre doğumundan itibaren 120 yıl,
İmam Ebû Yusuf'a göre 100 yıl, Zahiru'r-rivâye'ye göre ise 90 yıl geçmesi
durumunda mefkûdun öldüğüne hükmedilir. İmam Malik'e göre bu süre 4 yıldır.
Hz. Ömer (r.a) dan da böyle bir görüş nakledilmiştir. Hanefi mezhebinde
yaygın olan görüşe göre mefkûdun ölümüne hükmedilecek süre, yaşıtlarının
hayattan gitmesidir.
Yaşıtları öldüğü halde
dönmemiş olan mefkûdun ölümüne hükmedilir. Ancak tercih'e şayan olan görüş
(muhtar) süre tayininin imama bırakılmasıdır (Serahsî, a.g.e., XI, 35-36;
Kâsânî, a.g.e., V, 197; el-Fetâva'l-Hindiyye, II, 300). Mefkûd, savaş
sırasında kaybolmuşsa mücahit ve esirlerin dönüşünden itibaren bir yıl
geçtikten sonra hâkim karı ile kocanın nikâhını feshedebilir.
Artık mefkûdun vefatına
hükmedildikten sonra malları vârislere intikal eder ve karısı da vefat
iddeti bekler. İddeti bittikten sonra bir başkasıyla evlenebilir. Ölümüne
hükmedilen mefkûd, malları taksim edildikten ve karısı evlendikten sonra sağ
olarak gelirse vârişlerdeki mallarını alabilir. Fakat harcanmış olanları
tazmin ettiremez ve karısını ikinci kocasından ayıramaz (el-Fetâva'l-Hindiyye,
II, 300). Fakat kadın, hâkimden, ayrılma kararı almadan evlenip de sonradan
eski kocası da ortaya çıkarsa, ikinci nikâh münfesih olur (Hukuk-ı Aile
Kararnâmesi, mad. 128, 129; Kadri Paşa kodu, mad. 471, 481).
Mefkûdun malı ve aile
fertleri üzerinde hâkimin yetkileri şöyle özetlenebilir:
1) Hâkim, kaybolan kişinin
mallarını koruyacak güvenilir bir kimse tayin eder. Bu, mefkûdun mallarını,
çocuk ve akıl hastasının malı üzerine tayin edilen kayyım gibi idare eder,
gelirlerini toplar ve ona ait hakları korur.
2) Bozulacak malları satar
ve parasını muhafaza eder. Çünkü satış, korumanın gereklerindendir.
3) Mefkûdun malından
karısına, küçük erkek ve kız çocukları ile özürlü olup çalışmayan erkek ve
kadın yoksul büyük çocuklarına nafaka verir. Mefkûdun malı olmaz; fakat
başkalarının elinde nakit para, yiyecek ve giyecek kabılinden emanetler
bulunursa bunlardan infak eder. Ancak mefkûdun malı yalnız ticaret eşyası
veya gayrimenkul cinsinden olursa hâkim bunlara nafaka veremez. Çünkü bunlar
satılmadıkça infak mümkün olmaz. Hâkimin ise gaibe ait ticaret malını ve
gayrimenkulü satma yetkisi yoktur. Sadece baba kendi nafakası için gaib
oğlunun ticaret mallarını izinsiz, gayri menkulünü ise hâkimin izni ile
satabilir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 196; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 440; İbn
Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 360; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh,
V, 784, 785).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEGAFONLA İMAMA UYMAK
Kadınlar camii'nin
yakınındaki bir evden megafonla camideki imama uyabilirler mi?
İmama uymak demek, mümkün
olan her konuda ona tâbi olmak demektir. Namaz kıldıkları yer de tâbi
olunması gereken hususlardandır. Dolayısıyla; İmam bir binekte, cemaat ayrı
bir binekte, imam bir gemide, cemaat ona bitişik olmayan başka bir binada
olursa, cami dışında imamla cemaat arasında, araba geçecek kadar boş bir
yol, büyük bir nehir bulunursa... Bu ve benzeri durumlarda cemaat imama
mekân konusunda uymamış olduğundan, iktidâ (imama uyma) sâhîh olmaz, ama
binalar birbirine bitişik olursa, arada duvar dahi bulunsa, imamın
hareketlerini duyuyor ya da görebiliyorsa imama uyabilir. Mikrofon (megafon
vs.) gibi araçlarla duymuş olsa da durum aynıdır. Yani itibar, ayrı mekânda
olmaya ve imamın ne yaptığını bilmeyedir, arada engel olup olmamasına
değildir. (48 Ibrahim el-Halebî, es-Serhu'I-kebîr 253-54; Mehmed Zihnî
Efendi, Nimet-i Islâm 293-94; Vehbe ez-Zuhaylî, age. N/229-31) Bu konuda
kadınla erkek arasında fark yoktur. Binalar ayrı olduktan sonra, yakın da
olsa uyamazlar. Binalar bitişik olduktan ve imamın hangi rükünden hangisine
geçtiği (intikalleri) bilindikten sonra uzakta da olsalar ve aralarında
engel de bulunsa uyabilirler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEHDİ DİYE BİR KİMSE VAR MIDIR? VARSA GELMİŞ MİDİR, YOKSA GELECEK MİDİR?
MEHDİ'Yİ İNKAR EDEN KİMSE KAFİR OLUR MU?
Mehdi meselesi, Deccal
meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir.
Kimi Mehdi gelmiştir, kimi gelmememiştir, fakat gelecektir, kimi Mehdi diye
bir şey yoktur, kimiyse Mehdiyi inkar eden kafirdir demektedir. Bunun için
meseleyi ele alıp, Peygamber (s.a.v.)'in hadislerine ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ın
cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim istedim.
Şöyle ki:
Tarih boyunca müslümanlar
arasında Mehdi inancı pek yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu inanca göre
ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, müslümanlar kendisine biat
edip, etrafında toplanacak ve bütün İslam memleketlerini birleştirip
hakimiyetini sağlayacaktır.
Bu inanç gerçekten
doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buhari ile Müslim Mehdi hakındaki hadislere
yer vermemiş iseler de, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, al-Bezzar, Hakim ve
Taberani gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadislerin bir
kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da hasendir. Şevkani
gibi bazı alimlerin dediklerine göre Mehdi hakkındaki Peygamber (s.a.v.)'in
sözü kesindir ve sabittir. İbn Haldun gibi bazı kimseler Mehdi hakkında
varit olan hadislerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir.
Mehdi hakkında varit olan
hadislerin bir kısmı şunlardır:
1) Abdullah, Peygamber
(s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Dünyada yalnızca bir gün
kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim
ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden
birisini göndermek için Allah (c.c.) o günü uzatacaktır” (Ebu Davud).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2) Ali (ra) , Peygamber
(s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Zamandan sadece bir gün
kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o
zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır” (Ebu Davud).
3) Ümmü Seleme Peygamber
(s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdi ehli beytimden
Fatıma'nın evladındandır” (Ebu Davud).
4) Ebu Said'i Hudri'den:
"Mehdi bendendir. Açık alınlı, kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı
gibi adaletle dolduracaktır.O yedi sene hükmedecektir.”
5) Ebu İshak, Ali (kv)'nin
oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: "Oğlum Peygamber
(s.a.v.)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle
isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta
benzemeyen bir adam çıkacaktır.”
6) Abdullah (ra),
Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ehl-i beytimden
ismi benim ismime benzer bir adam araplara hakim olmadıkça dünya gitmez
(Kıyamet kopmaz)” (Tirmizi).
7) Ebu Said el-Hudri'den
rivayet edilmiştir: "Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra büyük bir olayın
olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (s.a.v)'e durumu sorduk.
Cevaben buyurdu ki:
-"Benim ümmetimde Mehdi
vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır.” Ravi:
-"Bu nedir?” (Yani beş,
yedi veya dokuz nedir? Gün mü, aynı sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz
(s.a.v.):
-"Senedir", dedikten
sonra, "Adamın biri gelip ey Mehdi bana ver, bana ver diyecek o da
kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır” (Tirmizi).
8) Ali (kv) Resulüllah
(s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Mehdi ehli beyttendir,
Allah onu bir gecede ıslah eder” (İbn Mace).
9) Said b. Müseyyeb diyor
ki: Biz Ümmü Seleme'nin yanında Mehdi konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü
Seleme:
-"Peygamber (s.a.v.)'in
Mehdi Fatıma'nın evladındandır, dediğini işittim” dedi. (İbn Mace)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
10) Enes b. Malik'ten:
Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini işittim:
"Biz Abdülmuttalip
oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin
ve Mehdi” (İbn Mace).
11) Sevban: Peygamber
(s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Siyah sancakların Horasan
tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın
halifesi Mehdi vardır”(Ahmed ve Beyhaki).
Mehdi hakkında varit olan
hadislerin bir kısmını numune olarak zikrettik. Umum müslümanların inancı,
fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadis Mehdi'nin sübutu için
kafidir. Ancak Mehdi hakkında varit olan hadislerin bazıları zahiren
birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdi'nin Fatıma'nın zürriyetinden olacağını
belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine'den söz ederken, bazılarıysa Horasan'dan
bahsediyor. Bunun için Mehdi ile ilgili hadisleri okuyan tereddüde düşüyor.
Deccal hakkında varit olan
hadisler arasındaki zahiri çelişki, Deccal'ın bir değil bir kaç kişi olduğu
biçiminde yorumlanarak hadislerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir.
Mehdi hakkındaki hadisler arasındaki çelişkinin de, Mehdi'nin bir değil, bir
kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani
yoktur. Yani Mehdi bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadislerin bir tek
Mehdi'ye hamledilmemesi gerekir.
Hülasa: İbn Hacer gibi
zevatın ifade ettiklerine göre bir çok Mehdi vardır. Her zamanda bir iki
Mehdi bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdi birdir.
Henüz gelmemiştir. Ne zaman geleceğini Allah (c.c.)'dan başka kimse bilemez.
Hatta Ahmed b. Zeyn-i Dehlan bu hususta Mehdi'nin bile kendisinin Mehdi
olduğunu bilemeyeceğinden bahisle şöyle diyor:
"Mehdi'nin gelişini belli
bir seneyle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu gaybi bir husustur, gaybi da
Allah^dan başka kimse bilemez. Ne zaman geleceği hususunda Şari'den bir nas
varit olmamıştır. Geçmiş alimlerden bir çoğunun tahminlere istinaden
Mehdi'nin çıkışı için vakit tayin etmeleri hatadan beri değildir. Bu
görüşler Peygamber (s.a.v.)'in Mehdi hakkındaki onun bir gecede çıkıp alemi
ıslah edeceği hadisine dayanır. Mehdi'nin bizzat kendisi bile Allah (c.c.)
beyan etmedikçe beklenen Mehdi'nin kendisi olduğunu bilemez”
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEHİR
Evlenme sırasında kadına
bu isimle ödenen meblağ; evlilikte kadının nikâh akdi veya cinsel temasla
hak kazandığı mal veya meblağ anlamında bir fıkıh terimi. Kitap, Sünnet ve
fıkıh literatüründe mehir kelimesi yerine, eş anlamda; "sadûk", "saduka","nıhle",
"farîza", "ecr", "hıbâ", "ukr", "alâik", "tavl" ve "nikâh" kelimeleri de
kullanılır.
İslâm Hristiyanlıkta
olduğu gibi kadının erkeğe verilmek üzere para biriktirilmesini (drahoma)
değil de; aksine, erkeklerin kadınlara rağbetinin bir sembolü olsun diye
hediye kabilinden bir meblağın ona verilmesini emretmiştir. Mehir kadına
değil, erkeğin üzerine vaciptir. Dâru'l-islâm'da bir kadınla cinsel temas,
ya had cezasını gerektirir, ya da mehir hakkını doğurur. Bu, kadına saygının
bir sonucudur.
Kur'an-ı Kerîm'de mehirden
söz eden çeşitli ayetler vardır. Bazıları şunlardır: "Aldığınız kadınların
mehirlerini yürekten isteyerek ve Allah'ın bir atiyyesi olarak verin "
(en-Nisâ, 4/4). Çoğunluğa göre, burada hitap kocalaradır. Bazı bilginler
hitabın velilere olduğu görüşündedir. Cahiliye devrinde mehri kızın velileri
alır ve adına da "nihle" derlerdi. "...Haram olanlar dışındaki kadınlarla
evlenmeniz, namuslu olarak ve zinaya sapmaksızın yaşamak ve mallarınızdan
onlara mehir vermek şartıyla size helâl kılındı. Artık o kadınlardan
hangisiyle yararlanmanız olmuşsa, ücretlerini belirlendiği şekliyle verin.
Mehir miktarını belirledikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz
miktar hakkında üzerinize bir vebal yoktur" (en-Nisâ, 4/24).
Abdullah b. Abbas (r.a)
tan rivayet edildiğine göre, Hz. Ali, Hz. Fâtıma ile evlenirken Resulullah
(s.a.s) kendisine; "O'na bir şey ver" dedi. Ali: "Bende bir şey yok"deyince
de; "Hutamî zırhını verebilirsin" buyurdular.
Bir kadınla evlenmek
isteyen bir sahabeye Allah'ın elçisi mehir vermesini bildirdi. Evinden de
eli boş dönünce; "Demirden bir yüzük de olsa bak" deyip, yeniden eve
gönderdi. Yine boş dönünce, ne miktar Kur'an-ı Kerîm bildiğini sordu ve
sonunda şöyle buyurdu: "Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an karşılığında
verdim" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VI, 170).
Bu konudaki ayet ve
Hadislerden şu sonuca varılmıştır. Resulullah (s.a.s), mehirsiz hiç bir
evliliğe ruhsat vermemiştir. Eğer mehir vacip olmasaydı, bunu göstermek için
arada bir onu terkederdi.
Diğer yandan, sahabe
devrinden bu yana islâm bilginleri mehir üzerinde icma etmişlerdir (bk. es-Serahsî,
el-Mebsut, V, 62 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, II, 274-304; Ibnü'l-Hümâm,
Fethul-Kadîr, II, 434 vd.; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, III, 86 vd.; Ibn Rüşd,
Bidâyetü'l-Müçtehid, II, 16 vd.; Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, II, 329 vd.).
Aile yuvasıyla ilgili
görevlerin en güzel şekilde yerine getirilmesi için eski çağlardan beri
kadınla erkek arasında bir görev bölümü yapılmıştır. Erkek, evin dışındaki
işlerle uğraşır ve gerektiğinde ağır işlerde çalışarak geçim için kazanç
sağlar. Kadın da evin yönetimi, yemeğin hazırlanması, çocukların bakım ve
terbiyesiyle uğraşır. Bu yüzden bütün malî yükümlülükler kadının değil,
erkeğin görevidir. Mehir ve bütün kapsamıyla nafaka bu yükümlülükler
arasındadır. Bu görev bölümü erkekle kadının yaratılışına ve ilâhî sünnete
de uygundur. Erkek daha güçlü olduğu için çalışıp kazanmaya daha yatkındır.
Kur'an'da şöyle buyurulur: "Erkekler, kadınlardan daha güçlü kuvvetlidirler.
Yani ailenin reisidirler. Bunun sebebi şudur: Allah onlardan kimini kiminden
üstün kılmıştır. Bir de erkek, mallarından evin geçimini sağlamaktadır"
(en-Nisâ, 4/34).
Mehir, nikâh akdinin rükün
veya şartlarından değildir. Bu yüzden mehirsiz akdedilecek nikâh geçerli
olur ve kadın emsal mehire hak kazanır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Kendileriyle cinsel
temasta bulunmadığınız veya kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz
kadınları boşamışsanız, bunda üzerinize bir sakınca yoktur" (el-Bakara,
2/236). Bu ayette, cinsel birleşmeden veya mehir tesbitinden önce kadını
boşamanın geçerli olduğu belirtilmektedir. Boşama ancak sahih nikâhtan sonra
mümkün olduğuna göre, ayet, akit sırasında mehrin konusulmasının ne bir
rükün ve ne de bir şart olmadığına delâlet eder (el-Kâsânî, a.g.e., II, 274;
eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Halebî tab'ı, II, 55, 60; Ibn Rüşd, a.g.e., II, 25).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ukbe b. Âmir (r.a)'ın
naklettiği şu hadis de yukarıdaki anlamı destekler. Hz. Peygamber bir adama:
"Seni filanca kadınla evlendireyim mi?" demiş; erkeğin; "evet" demesi
üzerine, kadına hitaben; "Seni filanca erkekle evlendirmeme razı oluyor
musun?" diye sormuştu. Kadının da "evet" demesi üzerine, onları evlendirdi.
Herhangi bir mehir belirlenmeksizin evlilik gerçekleşti. Bu erkek vefatı
sırasında şöyle dedi: "Resulullah (s.a.s), beni filanca kadınla evlendirdi.
Bir mehir konuşulmadı ve kadına bir şey de vermedim. Ona mehrim olarak
Hayber'deki hissemi veriyorum". Kadın bu hisseyi almış ve yüz bin lira
karşılığında satmıştır (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletuh, Dımaşk
1405/1985, VII, 254). Yalnız Malikîler mehri, nikâhın bir rüknü olarak kabul
ederler.
Eşler mehirsiz olarak veya
şarap, domuz eti gibi şer'an mal sayılmayan bir şeyi mehir yaparak
evlenseler Malikîler dışında çoğunluğa göre akit geçerli olur.
Mehrin üst ve alt sınırı:
Mehrin en çok miktarı için
bir sınır getirilmemiştir. Ayette; "Onlardan birisine yüklerle mehir vermiş
olsanız bile, içinden bir şey almayınız" (en-Nisâ, 4/20) buyurulur. Hz. Ömer
bunu 400 dirhemle sınırlamak istemiş, aksi halde fazlanın beytü'l-mâle gelir
kaydedileceğini ilân etmişti. Hz. Ömer'in dayandığı delil; Hz. Peygamber'in
eşi ve kızları için 480 dirhemden (12 okiye) daha fazla mehir verilmemesi
idi. Hz. Ömer minberden indikten sonra Kureyşli bir kadın, yukarıdaki ayeti
(en-Nisâ, 4/20) okuyarak, Allah'ın mehir için bir sınır getirmediğini,
aksine, kadınları yükler doluşu mehre lâyık gördüğünü belirtti. Bunun
üzerine yeniden minbere çıkarak, sözünü geri aldı ve şöyle dedi:
"Size, kadınlarınız için
400 dirhemden fazla mehir vermenizi yasaklamıştım. İsteyen, malından
dilediği kadar verebilir" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VI,168; Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, Mısır, t.y., IV, 283 vd.).
Ebû Hanîfe'ye göre, mehrin
en az miktarı on dirhem gümüş veya bunun karşılığıdır. Hz. Peygamber
devrinde bu kadar para yaklaşık iki kurbanlık koyun bedelidir. Hırsızlıkta,
had cezasının uygulanmasını gerektiren en az miktar. bir dinar altın para
olup, mehirde buna kıyas yapılmıştır. Çünkü bir dinar altın para, on dirhem
gümüş paraya satın alma gücünde eşit durumda idi. İmam Malik'e göre mehrin
en az miktarı üç dirhemdir. Bu mezhep de kendi hırsızlık nisabını ölçü
olarak almıştır. imam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, en az miktar için bir sınır
koymamışlardır. Delilleri; mehir ayetinde malın azına bir sınır
konulmamasıdır (Buhârî, Nikâh, 34-51; es-Sabûnî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm,
Dımaşk 1397/1977, I, 453; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 256; Ömer Nasuhî Bilmen,
Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1967, IV, 121-123; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 279, 280).
Mehrin konusu:
Satışı veya kullanılması
yasak olmayan her şey mehir olarak verilebilir. Menkul ve gayrımenkul
mallar, ziynet eşyası, hayvanlar, misli şeyler ve hatta menkul veya gayrı-
menkul bir maldan yararlanma hakkı bunlar arasındadır. Ancak İslam'ın yasak
ettiği şeyler, meselâ; alkollü içkiler, domuz, ölmüş hayvan etleri mehir
olamaz. Bu gibi şeyler mehir yapıldığı takdirde, nikâh akdi mehirsiz
yapılmış sayılır ve kadın emsal mehre hak kazanır (el-Kâsânî, a.g.e., II,
277 vd.; Ibn Âbidîn, a.g.e., Mısır, t.y., II, 252, 458-461; el-Cassâs,
Ahkâmü'l-Kur'ân, II, 143).
Kur'an-ı Kerîmi veya helâl
ve haramdan bazı dinî hükümleri öğretmenin mehir sayılıp sayılmaması
fakihler arasında tartışılmıştır. İlk Hanefî müçtehidlerine göre, Kur'ân ve
fıkıh öğretimi mehir yerine geçmez. Çünkü, helâl kılınan kadınları
belirleyen ayetteki; "mallarınızla istemeniz." (en-Nisâ, 4/24) ifadesi buna
engeldir. Kur'an öğretimi ve benzeri ameller taat niteliğinde olup, kişi
bunları Allah'a yaklaşmak için yapar. Bu yüzden ilk üç Hanefî müçtehidine
göre, bunun için iş akdi yapmak geçerli olmaz. Böyle bir durumda kadın emsal
mehre hak kazanır. Çünkü bu, mal olarak karşılığı bulunmayan bir
yararlanmadır.
Sonraki Hanefî fakihleri
ise, Kur'ân-ı Kerîm öğretimi ve diğer dini hizmetlerin; şartların değişmesi
ve geçim için insanların çok meşgul olması gibi sebeplerle olan ihtiyaç
yüzünden, bir ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler. Delil; Hz.
Peygamber'in bildiği Kur'ân-ı eşine öğretmesi karşılığında bir erkeği
evlendirmesidir. İlk Hanefî müctehidleri, bu hadisi te'vil ederek, mehirsiz
evlendirmenin Hz. Peygamber'e mahsus bir muamele olduğunu söylemişlerdir
(eş-Şîrâzî, a.g.e., II, 59; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 170; el-Askalânî,
Bülûğu'l-Merâm, Terc. A. Davudoğlu, Istanbul 1967, III, 247 vd.; Bilmen,
a.g.e., VI, 173-175).
Mehrin çeşitleri
Mehir genel olarak mehr-i
müsemma ve mehr-i misil olmak üzere ikiye ayrılır. Mehr-i müsemma da muaccel
ve müeccel diye kendi içinde ikiye ayrılır.
1. Mehr-i müsemma:
Bu, nikâh akdi sırasında
veya daha sonra eşlerin karşılıklı rıza ile belirledikleri mehirdir: "Eğer
siz, onları kendilerine temas etmeden önce boşar, fakat daha önce onlara bir
mehir tayın etmiş bulunursanız, bu tayın ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır"
(el-Bakara, 2/237). Mehr-i müsemma da peşin verilip verilmeme durumuna göre
ikiye ayrılır:
a) Mehr-i muaccel:
Eşlerin miktarını
belirledikleri mehir, nikâh akdi sırasında ödenebileceği gibi, sonraki bir
tarihte de ödenebilir. İşte akit sırasında peşin olarak ödenen mehre "mehr-i
muaccel (peşin mehir)" denir. Eşler, mehrin miktarını belirlemekle birlikte,
ödeme şeklini tesbit etmemişlerse, peşin ödenecek miktar örfe göre
belirlenir. Örf, tamamının peşin veya ileride ödenmesi yahut bir bölümünün,
örneğin üçte birinin veya yarısının peşin, geri kalanının sonradan verilmesi
şeklinde meydana gelmişse buna göre hareket edilir. Çünkü mehrin ödeme şekli
üzerindeki örf, aksi kararlaştırılmadıkça eşler arasında şart koşulmuş
gibidir. Hadiste; "Müslümanların güzel gördüğü şeyler Allah nezdinde de
güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 379) buyurulmuştur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bazı fakihler, zifaftan
önce kadına mehrin bir kısmını vermeyi müstehap görürler. Bu konuda, Hz.
Ali'nin, Fâtıma (r.anhâ) ile evlenirken zifaftan önce mehir olarak zırhını
vermesi uygulamasına dayanırlar. Bu evlilik Medine'de, Hicret'in ikinci
yılında vuku bulmuş ve mehrin ödenmesi konusunda Medîne örfüne uyulmuştur
(M. Muhyiddîn Abdülhamîd, el-Ahvâluş-Şahsiyye, s. 140, 141).
Bugün Mısır'da geçerli
olan örfe göre, genel olarak, mehrin üçte ikisi peşin alınır. Fas'ta ise
mehrin yarısı peşin ödenir (Halil Cin, Islâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme,
Ankara 1974, s. 218).
b) Mehr-i müeccel:
Mehrin tamamını peşin
olarak değil de, evlenmenin sona ermesi, beş yıl, on yıl sonunda veya
kocanın ölümü halinde ödenmesi kararlaştırılabilir. İşte bu şekilde,
ödenmesi belirli bir vadeye bağlanmış olan mehir "mehr-i müeccel (vadeli
mehir)" adını alır. Bu durumda kadın, belirlenen vade gelmeden önce mehri
isteyemez. Miktarı belirlendiği halde, ödeme şekli belirlenmemiş olan ve bu
konuda örf de bulunmayan durumlarda, mehir; boşanma veya eşlerden birisinin
ölümü halinde peşine dönüşür. Boşamanın kesin (bâin) veya cayılabilir (ric'î)
olması arasında bir fark yoktur. Ancak, ric'î boşama halinde mehir, iddetin
sonunda peşin mehre dönüşür (Mehmed Zihni, Nimet-i Islâm, Istanbul 1976, s.
641 vd.).
2) Mehr-i misil:
Kadının emsaline göre
takdir edilen mehir. Kadın, şu durumlarda mehr-i misle hak kazanır:
a) Nikâh akdinde mehrin
zikredilmemiş olması halinde mehr-i misil gerekir. Mehrin zikredilmemesi,
akdin fesatını gerektirmez. Çünkü nikâh, evlenecek olan çiftlerin icab-kabûlüyle
tamam olur. Mehir ise nikâhın rüknü değildir ve bundan dolayı nikâh akdinin
inikat ve sıhhati, mehrin zikredilmesine bağlı değildir. Mehir
zikredilmediği halde koca vefat ederse karısı mehr-i mislini terikeden alır,
kadın vefat ederse vârisleri kocadan mehri misli alırlar.
b) Mehrin, tayın edilmiş
olmakla birlikte mehir hakkında bilgisizliğin fazla olması (el-Cehâletü'l-fahişe)
veya gayr-ı mütekavvim bir mal olarak tayın edilmesi halinde mehrî misil
gerekir. Mehrin ev, araba, hayvan, elbise vb. şekilde mutlak olarak
zikredilmesi halinde fâhiş cehaletten sözedilir ve bu durumda mehr-i misil
gerekir. Çünkü bu cins isimler farklı vasıf larda ve değerlerde
olabileceğinden anlaşmazlık ve çekişmeye götürür. Meselâ, mutlak olarak ev
denildiğinde evin müstakil, büyük veya küçük olması, manzarası vb. gibi
problemleri beraberinde getirebilir. Bunun yanında şeriatın domuz, içki gibi
mütekavvim mal kabul etmediği şeylerin mehir olarak tayını halinde bunlar
geçersizdir ve mehr-i misil tahakkuk eder.
c) Taraflar arasında mehr-i
ortadan kaldırma konusunda bir anlaşma varsa yine mehr-i misil gerekir.
Mehir şâriin nikâh akdinde uyulmasını emrettiği hükümdür. Bundan dolayı
tarafların mehri kaldırma yetkisi yoktur. Eğer akde bitişik bir şartla onu
kaldırmaya teşebbüs ederlerse bu şart fâsiddir. Bu durumda akit sahih ve
şart geçersiz olur. Bunun en önemli misâlini şigar evliliği oluşturmaktadır.
Şigar evliliği iki kadının mehir zikredilmeksizin birbirine karşılık olmak
üzere iki erkekle evlendirilmesidir. Burada nikâh akdi geçerli fakat şart
geçersizdir ve mehir zikredilmediğinden mehr-i misil gerekir. Şigar evliliği
Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve Imam Şafiî'ye göre fâsiddir (Kâsânî, Bedâyîus-Sanayı,
Kahire 1327-28/1910, II, 282-283; Molla Hüsrev, Dürerü'l-Hukkâm Şerhu
Gureril-Ahkâm, Istanbul 1979, I, 342; el-Fetâva'l-Hindiyye, Bulak 1315, I,
309-311; M. Ebû Zehre, el-Ahvâluş-şahsiyye, Kahire 1368/1948, s. 182-183;
Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, Istanbul 1985, II, 6, 119-120,
140-142).
d) Mehrin zikredilip
zikredilmediği konusunda karı-koca arasında ihtilâf ortaya çıkarsa Mehr-i
misil gerekir. Ancak hangisi delil getirirse kabul olunur. Delil
getiremezlerse mehir zikredilmedi (münkir) diyenden yemin istenir. Yeminden
kaçınırsa (nükul), mehrin zikredildiğini söyleyenin davası sabit olur. Yemin
ederse mehr-i misil gerekir (Molla Hüsrev, a.g.e., I, 347).
Mehr-i Mislin takdiri:
Mehr-i misli tayın için evlenecek olan kadının babası kabîlesinden; yaş,
güzellik, mal, şehir, takvâ, akıl, dine bağlılık, bekâret, iffet, ilim, edeb,
güzel ahlâk, çocuk sahibi olma gibi çeşitli vasıf larda benzeri olan
kadınların mehirleri dikkate alınır. Bu benzerlik iki tarafın yani mehri
tayın olunacak kadın ile denk ve benzeri kadınların akit sırasında sahip
oldukları vasıflar itibariyle araştırılır. Bu vasıf ların akitten sonra
artması veya eksilmesi emsalliğin meydana gelmesine zarar vermez. Eğer
babası tarafında benzeri bulunmazsa babasının kabîlesine denk olan kabîleden
emsali kadınların mehri takdir edilir. Kadının bu durumlarda benzeri
bulunmadığı takdirde Mehr-i misil iki adil erkek veya bir erkek iki kadının
şahadetiyle sabit olur. Eğer adil şahid bulunamazsa söz yeminle beraber
kocaya aittir. Koca mehr-i misli tayınden kaçınırsa mehrin miktarını tayın
için hâkime başvurabilir. Bu hükümler, ihtilâf ortaya çıkması halindedir.
Eğer mihir konusunda ittifak hasıl olursa kabul olunur (el-Kâsânî, a.g.e.,II,
287; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 183-184; Bilmen, a.g.e., II, 119).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Mehrin Sahibi:
Mehir, evlenecek olan
kadının hakkıdır. Babası veya dedesi mehri kadın adına alabilir, fakat ona
sahip olamaz. Ancak kadın razı olmazsa, velisine yapılacak mehir ödemesi
geçerli değildir. Kadın; küçük, akıl hastası veya bunamış olursa, bu
takdirde mehir malî velâyeti haiz olan veliye verilir.
Ahmed b. Hanbel, baba
için, mehir yanında bir meblağ alma hakkını tanımış ve delil olarak da, Hz.
Şuayb'ın kızıyla evlenmek için Hz. Musa'nın sekizyıl çobanlık yapmasını
delil göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Şuayb (a.s), Musa ya
dedi ki; bu iki kızımdan birini - sen bana sekizyıl işçilik yapman şartıyla-
sana nikâhlamak istiyorum. Eğer işçiliğini on yıla tamamlarsan o da
kendinden" (el-Kasas, 28/27). Bu ayet-i kerîme, karşılığında ücret
alınabilen yararlanmanın mehir olabileceğine delâlet eder. Diğer mezheplere
göre, burada başlık parasından çok, babanın kızı adına almış olduğu mehir
söz konusu olabilir. Nitekim, Hz. Musa'nın orada evlendirilmesi, mal-mülk
sahibi olarak yeniden Mısır'a dönmesi bunu gösterir. Ebû Hanîfe ve diğer
bazı fakîhlere göre, kızın babasının evlenecek erkekten mehir dışında bir
şey alması caiz değildir. 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesinde
şu hükümler yer alır: "Mehir, evlenen kadının hakkıolup, onunla çeyiz
yapmağa zorlanamaz. Bir kızı evlendirmek veya teslim etmek için ana-baba
veya diğer hısımlarının, kocadan akçe veya benzeri şeyleri almaları
memnûdur" (Hukuk-ı Aile Kararnamesi, madde, 89, 90).
Kadının, mehrin tamamına
hak kazandığı haller:
Kadın; sahih halvet, zifaf
veya ölüm halinde mehrin tamamına hak kazanır;
a) Sahih halvet:
Sahih bir akitle evli
bulunan eşlerin, kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin
giremeyeceği kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız kalmalarıdır.
Halvete engel olan durumların da bulunmaması gerekir. Eşlerin yanında üçüncü
bir kişinin bulunması, karı-kocada cinsel birleşmeye engel halin olması,
küçüklük, ay hali, hastalık, farz oruçlu olmak, farz veya nafile hac için
ihramda bulunmak gibi.
Sahih halvet iki durumda
zifaf olmuş gibi sonuç doğurur. Bu halvetten sonra kadın boşanırsa kadın tam
mehre hak kazanır. Çünkü kadın evlenme ümidiyle nikâhlı olarak kapalı bir
yerde bulunduğu için daha sonra boşanma olursa, yeniden evlenmede nikâhtan
önceki şartlarla eş bulamayabilir. Halvetten sonra boşanan kadın iddet
bekler. Dolayısıyla da iddet nafakası, halvetten sonra en az altı ay sonra
doğacak çocuğun nesebinin sabit olması gibi haklardan yararlanır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
b) Zifaf: Burada evliliğin
mûteber olma şartı da aranmaz. Zifaf ve sahih halvette mehrin tamamının
gerekliğinin delili şu ayettir: "O kadınlardan birine yüklerle mehir vermiş
olsanız bile, içinden bir şey almayın" (en-Nisâ, 4/20).
Zifaf sahih evlilikte
olmuşsa kadın mehrin tamamına hak kazanır. Tesbit edilen mehir yoksa mehr-i
misil alır. Zifaf fasit evlilikte olmuşsa, kadın mehr-i misil ile mehr-i
müsemmadan hangisi daha az ise ona hak kazanır. Daha önceden mehir tesbit
edilmemişse, mehr-i misil alır.
Fasit nikâhta halvet,
zifaf hükmünde değildir (el-Kâsânî, a.g.e., II, 335; "Halvet" maddesi).
c) Eşlerden birinin ölümü:
Kadın vefat ederse,
mirasçıları, mehri mirastaki paylarına göre bölüşürler. Kocası da dörtte bir
veya ikide bir mirasçı olacağı için mehri o ölçüde eksik verir. Koca vefat
ederse, kadın, terikeden mehir miktarını ayrıca alır(Ibn Rüşd, a.g.e., II,
20).
Mehrin yarısının ödeneceği
haller:
Sahih evlilik, zifaf veya
sahih halvetten önce kocanın fiiliyle sona ermişse, kadın mehr-i müsemmanın
yarısını alabilir. Mehrin tamamı peşin olarak verilmişse, kadın bunun
yarısını kocasına iade etmek zorunda bulunur. Delil şu ayettir: "Eğer siz
onları kendilerine temas etmeden önce boşar, fakat daha önce mehir tesbit
etmiş olursanız, o halde tayin ettiğiniz o mehrin yarısı onlarındır"
(el-Bakara, 2/237).
Bu ayet hükmüne göre,
kadının yarı mehir almasının şartları şunlardır: a) Mehir daha önceden
tesbit edilmiş olacak. b) Koca, karısını zifaftan önce boşamış olacak. c)
Kadın mehir hakkından vazgeçmemiş bulunacak.
Burada evlilik boşama ile
sona erebileceği gibi fesih, ile Lian, kocanın iktidarsızlığı, islâm dinini
terketmesi, karısı müslüman olduğu halde kendisinin islâm'a girmekten
kaçınması, karının usul ve fürûuna hürmet-i müsaharayı gerektiren bir fiil
işlemesi halleriyle de sona erebilir. Bütün bu durumlarda evliliğin sona
ermesi kocanın fiili ile olmuş bulunur ve kadın yarı mehre hak kazanır.
Yeter ki bu ayrılık cinsel birleşmeden önce vuku bulsun. Bu çeşit ayrılıkta
kadına iddet gerekmez (el-Kâsânî, a.g.e., II, 296 vd.; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,
II, 438-439).
Yukarıdaki durumlarda
evlilik yine zifaftan önce ve kocanın fiiliyle olur, fakat verilecek mehir
miktarı belirlenmemiş olursa kadına muta denen bir teselli hediyesi vermek
gerekir. (bk. el-Bakara, 2/236). Muta; kocanın; mal, elbise veya yiyecek
olarak boşanmış hanımına verdiği şeylere denir. Ayette mutanın miktarı
belirlenmemiş ve bu husus içtihada bırakılmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre,
mutanın en azı bir elbise, baş örtüsü ve bir yorgan olup, mehr-i mislin
yarısından çok olamaz (es-Serahsî, el-Mebsût, V, 82, 83; es-Sabûnî, a.g.e.,
I, 379-380; M. Zihni, a.g.e., s. 441 vd.).
Kadına mehir vermenin
gerekmediği durumlar:
İki durumda kadına mehir
vermek gerekmez.
a) Evlenme akdi fasit olur
(bk. "Nikâh" mad.) ve koca karısını zifaftan önce boşarsa, erkeğin mehir
veya mut'a vermesi gerekmez. Buna evliliğin karşılıklı rıza ile veya hâkimin
hükmü sona ermesi sonucu değiştirmez.
b) Evlilik akdi sahih
olur, fakat, gerçek veya hükmî (sahih halvet sûretiyle) zifaftan önce
kadının fiiliyle ayrılık vuku bulursa, kadın yine birşey alamaz. Kadının
küçük evlendirilmesi halinde bulûğ muhayyerliği hakkını kullanması, irtidat
etmesi veya kocası islâm'a giren ve ehl-i kitap olmayan kadının, müslüman
olmaktan kaçınması hallerinde evlilik akdi kadın tarafından veya kadın
sebebiyle sona ermiş sayılır. Kadının, kocasının usul veya fürûundan
birisiyle hurmet-i müsaharayı gerektiren bir fiil işlemesi, meselâ zina
etmesi veya bunlardan birisiyle sevişmesi halinde de evlilik kadın
tarafından sona erdirilmiş sayılır (el-Kâsânî, a.g.e., II, 336, 337).
Sonuç olarak mehir evlilik
hayatı süresince kadın için bir yedek akçe niteliğindedir. Kadının aniden
kocasını kaybetmesi veya boşanmaları hâlinde, kocasının evinde kalması
zorlaşabileceği için, kendisine yeni bir hayat programı hazırlayıncaya kadar
mehir ona bir destek olur. En az mehir miktarının iki tane kurbanlık koyun
parası kadar olduğu, üst sınırının ise dört yüz dirhemin de üstünde
olabileceği, Hz. Peygamber devrinde, yaklaşık beş dirheme bir kurbanlık
koyun alındığı dikkate alınırsa, böyle bir gerçek mehrin, önemli bir yedek
akçe teşkil edeceği açıktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEHİR MESELELERİ
Mehir kadına bir değerin
ifadesi ve kritik bir dönemdeki sosyal garantisi olarak verilen maldır. Mal
ve paradan başka bir şeyle, Hanefi mezhebine göre mehir olmaz. Onlar Nisâ
24. âyetinden bunu anlamışlardır. En azı da on dirhemle sınırlandırılmıştır.
Dolayısı ile boşama hakkını kadın mehir olarak değil ama ayrıca alabilir.Mehir
kadının hakkı olduğu için, herkes gibi o da hakkından vazgeçebilir ve
mehrini kocasına bağışlayabilir. Yani almak zorunda değildir.Mehir, duhulle,
yani zifafla beraber farz olur. Koca, ondan önce vermek zorunda değildir.Mehire
zaman belirtilmemişse, kadın mehrini almadan kendisini kocasına teslim
etmeyebilir. Fakat mehrin bir kısmını ya da tamamını müeccel (vadeli) mehir
olarak kararlaştırmışlarsa, kadının onu hemen alma hakkı yoktur.Düğünlerde
yapılan altınlar bizim örfümüzde mehirdir ve kadının hakkıdır. Kadının
evlenirken bilip bilmemesi; söyleyip söylememesi mehir hakkını düşürmez.
Ancak o takdirde sadece "mehr-i misil" (Akrabasından dengi olan kadınların
aldığı ortalama mehir) alabilir.Başlıkparası, kocaya gidecek kadının Babası
ya da başka bir yakını tarafından alınan ve evlenecek kadına verilmeyen bir
para ya da mal olup, kadının eşya gibi satılması anlamına geldiğinden;
çirkin bir haramdır ve kadını aşağılamadır. Mehir ise bizzat kadının aldığı
ve kocanın iznine bile gerek kalmaksızın istediği gibi harcayabileceği bir
haktır, bir garanti unsurudur ve kadına değer vermenin ifadesidir.(bk.
Mavsbilî, el-Ihtiyâr 448)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEHİR TAKILARI
Erkek evlenirken hanımına
verdiği takıları düğünden sonra alıyor, bozdurup tarla satın alıyor. Tarlayı
da kendi üzerine tapuluyor. Karısı da, kendi takılarıyla alındığı
gerekçesiyle onların yerine tarlanın tapusunu istiyor. Bu durumda şer'î
çözüm ne olmalıdır?
Koca mehir olarak verdiği
takıları karısından geri alırken, "Onlarla alacağımız tarla vs. senin olsun"
diyerek almışsa, alınan akar karısınınolur. Bu konuda o, karısının vekili
durumundadır. Böyle birşey söylenmeden almışsa karısından borç almış
demektir. Ancak aldığını geri vermesi istenir.
MEHİR VE ALTIN
Bazı yörelerimizde
düğünlerde altın alınmaktadır. Nikâh kıyılırken de belli bir miktar mehir
konuşmaktadır. Bu durumda alınan altınlardan tesbit edilen mehir kadarı mı
mehire sayılacaktır. Yoksa bu altınlar zaten kadının değil midir, onları
onun kullanma hakkı yok mudur?
Mehir nikâhın gereği
olarak kadının bir hakkıdır ve gayesi hem kadına değer vermek, onu hiçbir
karşılık almadan kendisini erkeğe teslim eden basit bir varlık olma
durumundan kurtarmak, hem de erkeğe göre zayıf olan kadın için ânî
durumlarda bir kuvvet ve bir garanti olmak üzere farz kılınmıştır. Onun için
mehir sembolik bir anlam ifâde etmez ve Hanefî mezhebine göre alt sınırı (tabani)
vardır, ondan az olamaz. Mehir daha söz kesildiğinde, nisanda (muaccel)
olabileceği gibi, nikâhtan sonraya da bırakabilir (müccel). Nişanda ya da
sözce kız tarafındân istenen, şart koşulan altın cinsinden her şey örfen
mehirdir ve kadının hakkıdır, istediği zaman istediği gibi kullanır. Babası
veya velisi ne onları, ne de bir başka para (başlık) alabilir. Bu haramdır
ve insanı bir mal gibi satmak anlamına gelir. Nikâhta mehir olarak sadece
önceden yapılan altınlar sözkonusu edîlebilir. Ama kadın isterse ayrıca,
ilâve mehir de alabilir. Evlendikten sonra da koca, mehir olarak verdiği bir
şeye, karısının rızası olmadan karışamaz. Kadın mehrini istediği zaman meşru
ölçülerle istediği gibi kullanır. Ancak isterse kocasına bağışlayabilir: Ama
koca, kadının istediği mehir dışında ona bir takım hediyeler vermişse,
onların kadının elinde verildikleri gibi duruyor olmaları halinde cayıp,
hediyelerini isteyebilir. Ama bunu Rasûllullah Efendimiz "kustuğunu
yalamaya" (Bu ve benzeri hadîsler için bk. el-Hindî XVI/638 vd.) benzetmiş
ve çirkin olduğuna işaret etmiştir. Hediye konusunda kadın da aynı haklara
sahiptir.
MEHİRDEN SÖZ EDİLMEZSE,
NİKAH CAİZ OLUR MU?
Mehir kadının hakkıdır.
Akidde ondan söz edilsin veya edilmesin nikah sahih olup mihrin kadına
verilmesi gerekir. Çünkü Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de açıkça kadına sıdak
verilmesini (mehir verilmesini) emretmektedir. Ancak akitte muayyen bir şey
üzerinde anlaşma yapılıp zikredilmiş ise onu vermek gerekir. Zikredilmemiş
ise mihri misil verilmesi icap eder. Yani kız kardeşi, halası ve amca kızı
gibi soyları bir onların mehri ne kadar ise o kadar vermek lazımdır (el-Hidaye).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEKKE VE KAHİRE GİBİ YERLERDE HUTBE VE CUMA NAMAZI RADYODAN
VERİLMEKTE VE UZAKLARDA DİNLENMEKTEDİR. UZAKTA DİNLEYENLER RADYODAN
NAKLEDİLEN NAMAZA İKTİDA EDEBİLİRLER Mİ?
Radyodan nakledilen namaza
iktida etmek caiz değildir. Çünkü İmam ile me'mumün yerleri hakikaten veya
hükmen bir olmalıdır. Binaenaleyh İmam ile Me'mum arasında veya me'mum ile
öndeki saf arasındaki mesafe mescid dışında olduğu takdirde bir saf
bağlanacak kadar veya daha fazla geniş olursa iktida sahih değildir. Amma
saf bağlanacak kadar boş yer bulunmaz cemaat çoğalıp geniş yer kaplarsa
mesafe ne kadar uzak olursa olsun beis yoktur.
Şafii mezhebinde cemaat
camiide değil, kırda olursa me'mum ile imam veya me'mum ile öndeki saf
arasındaki mesafe –boşluk- üçyüz arşından fazla olursa iktida sahih
değildir. Biaenaleyh her iki mezhebde de radyodan nakledilen namazsa iktida
sahih değildir. Fakat, cami büyük olduğundan, imamın sesini daha fazla
yükseltmek ve cemaata duyurmak maksadıyla hoparlör kullanmakta beis yoktur.
Çünkü cemaat birbirine bitişik ve birbirini görmektedir. İmamın sesini
duymazsa da iktida etmek sahihdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEKRUH:
Kelime anlamı;
hoşlanılmayan, çirkin olan demektir. Terim olarak ise: Vâcipte olduğu gibi,
Allah'ın ve O'nun elçisinin tam kesin olmayan sözleriyle, yapılmaması
istenen, ya da yapılmaması tercih edilen şeylerdir. Allah'ın sözünün kesin
olmaması, sırf anlaşılan mânâsının kesin olmaması demektir. Peygamberimizin
sözünün kesin olmaması ise; hem mânâsının kesin olmaması, hem de Peygambere
ait olmasının kesin olmaması demektir. Kuvvetli olan mekruh, harama
yaklaştığı için ona "tahrîmen mekruh", kuvvetli olmayan da helâla yaklaştığı
için ona da "tenzîhen mekruh" denir. Meselâ ikindiyi bile bile geciktirip
tam güneş batarken kılmak "tahrîmen", sağ eliyle burnunu çekmek de "tenzîhen"
mekruhtur. Genel bir kural olarak da: Vâcip olan bir işi yapmamak, tahrîmen
mekruh olan bir şeyi yapmamak da vâciptir. Sünnet ve müstehapları yapmamak
tenzîhen mekruh, tenzîhen mekruh olan şeyleri yapmamak da sünnet, ya da
müstehaptır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MELEKLER
Cenâb-ı Allah'ın bütün
melekler içinde üstün kıldığı dört büyük melekler büyük Melekler denir..
Melek kelimesi Arapça'da
"haberci" anlamına gelmektedir. Çoğulu "melâike" olarak gelmekte ise de,
gerek Türkçe'de ve gerekse Arapça'da çoğul manasına "melek"' olarak da
kullanılmaktadır.
Melekler, ruh gibi lâtîf,
nûrânî, mahiyetleri Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait
olmayan fakat insanlarla ilgili bir takım görevleri bulunan varlıklardır.
Akıl ve nutukları olup; şehvet ve gadap gibi beşerî ihtirasları, yemeleri,
içmeleri yoktur. Evlenmek, doğmak ve doğurmaktan uzaktırlar. Çeşitli
şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler, yerde ve gökte
bir takım vazifeler ile meşgul olurlar. Daima Yüce Allah'ı tesbih ve
zikrederler. Meleklerin bu özellikleri için bakınız: (el-En'âm, 6/9,100; el-Hicr
15/8; el-Fâtır 35/1; el-Meâric 70/4)
Meleklerin sayısı ve her
birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak
bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in
hadislerinde bildirilmiştir. Bu bilgilere göre"büyük melekler" olarak
tanınan dört melek vardır ki, bunlar: Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil'dir.
Cebrâil: Kur'an'da üç
yerde "Cibrîl" olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer
bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu'l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir.
(el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Vazifesi, Allah'ın emir ve
nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil
olmuştur.
Cebrâil, bu görevi yerine
getirirken peygamberimize çeşitli şekil ve suretlerde gelirdi. Birçok defa
insan şeklinde bu görevini ifa ederdi. İnsan şekline girdiğinde daha ziyade
Dıhye isimli sahabenin kılığında, bazan da normal bir bedevî olarak gelirdi
ki, "Cibrîl hadisi" diye bilinen hadisin vukûunda Hz. Peygamber'e bu kılıkta
gelmiştir.
Cebrâil bu gelişlerinin
sadece iki defasında aslî suretinde görünmüştür. Bunlardan birisi (en-Necm,
53/6-7) ayetlerinin nuzûlünde, diğeri ise yine Necm suresinin 13. ve 14.
ayetlerinin nuzûlü esnasındadır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 95).
Azrâil: Kur'an-ı Kerîm'de
"Melekü'l-mevt" ( = ölüm
meleği) olarak geçmektedir. " Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm
meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde,
32/11)
Allah'ın emri ve izni ile
canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.
İsrafil: Kur'an'da
"İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili
ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği
(melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler).
Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp
dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da
bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret
gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı
anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Bu görevinden
dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.
Ayrıca İsrâfil'in, "Levh-i
Mahfuz"* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli
olduğu bilinmektedir.
Mikâil: Kur'an-ı Kerîm'de
bir yerde "Mikâil" olarak zikredilmektedir. (el-Bakara 2/98)
Mikâil'in görevi: yağmurun
yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat
olaylarını Allah'ın emri ve izni ile vukua getirmektir.
Bu dört meleğin dışında,
her insanın yanında bulunan ve daima onun küçük, büyük, gizli ve aşikâr
yaptığı bütün işleri yazan melekler vardır ki, bunlara "Kirâmen kâtibîn"*
denir. Ayrıca öldükten sonra kabırde sual sormakla vazifeli "Münker* ve
Nekir"* melekleri de vardır.
Meleklere inanmak,
müslümanlığın iman ve itikat esaslarındandır. İnanmayan, müslüman olamaz;
inkâr eden de dinden çıkar. Zira, Kur'an-ı Kerîm'de meleklerin varlığından
bahsedilmekte, bir kısmının ise bizzat isimleri geçmektedir. Yüce Allah
şöyle buyuruyor: "Her kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve
Cibrîl'e ve Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır" (el-Bakara
2/98). Ayrıca Kur'an'da Fâtır suresinin bir diğer adı da "Melâike
suresi"dir.
Melekler, bilfiil vardır.
Onları görememiş olmamız onların yokluğu yolunda bir delil teşkil etmez.
Onların bizim tarafımızdan görülmemesi, farklı bir şekilde yaratılmış
bulunmalarından, vücudlarının rûhânî ve nûrâni olmalarındandır. Bizim
gözümüz ise onları görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Nitekim kendi
aklımızı ve ruhumuzu da göremiyoruz, fakat onların varlığına inanıyoruz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEMLEKETİMİZDE
BOLCA BULUNAN SIĞIR VE DAVAR GİBİ EHLİ HAYVANLARIN NİSABI NE KADARDIR VE
NİSABA BALİĞ OLDUĞU ZAMAN HANGİ ŞART İLE ZEKATLARI VERİLECEKTİR?
Memleketimizde bol
miktarda bulunan sığır ve davar gibi ehli hayvanlar zekata tabidirler.
Sığır'ın nisabı otuzdur. Yani otuz sığıra sahip olan kimse şartı yerinde
olduğu takdirde zekatını vermekle mükelleftir. Otuz sığır için bir yaşını
tamamlayıp iki yaşına tamamlayıp üçüncü yaşına girmiş bir dana verecektir.
Davarın nisabı kırktır. Yani kırk davara sahib olan kimse şartı yerinde
olursa zekatını vermekle mükelleftir. Kırka baliğ olursa bir davar
verecektir. 121 olunca iki davar verecektir.
Sığır olsun davar olsun
nisaba baliğ olursa Hanefi mezhebine göre altı aydan fazla mübah sayılan kır
ve mer'alarda otlatıldıkları takdirde zekatı verilecektir. Şayet mübah mera
bulunmaz veya mera bulunur fakat kafi gelmediği için altı ay ve daha fazla
yem ile beslenirse zekata tabi değildir. Şafii mezhebine göre ise durum
başkadır. Ve daha fazla çiftçinin lehinedir. Bu mezhebe göre; zekatın vacib
olabilmesi için altı aydan fazla değil, sene boyunca mübah meralarda
otlaması gerekir. Adı geçen hayvanlara yem verilmediği takdirde merada
otlamakla yaşamaları mümkün değilse veya göze çarpacak şekilde zararlı bir
hale düşerse zekatı farz olur. Bu mezhebe göre sığır ve davar gibi ehli
hayvanlar sene boyunca mera ve kırlarda otluyor. Ancak mesela üç gün veya
dört gün gibi bir zaman kar yağarsa veya merada ot bulunmazsa zekatın
farziyeti söz konusu değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MENİNİN PİS OLUŞU
Menî ve mezîden de idrar
gibi sakınmak gerekir mi? Bunlar da kabir azabina sebep olmakta idrara
benzerler mi?
(1) Menî ve mezîde, idrar
gibi kaba pisliktirler; yıkanıp elbiseden ve, bedenden çıkarılmaları
gerekir. Dolayısıyla bunların insanın üzerinde bulunmaları, ibadetin (namaz)
sihhatine engeldir. İnsanın sahih namaz kılmayışı, sadece kabir azâbına
değil, belki de cehennem azâbina da sebeptir. Ancak Resûlüllah Efendimiz
özellikle "idrardan sakının, çünkü kabir azâbının çoğu ondandır" (17 Ibn
Mâce, Tâhâret 26; Nesâî, sehv 88; Müsned N/326, 388, 389 VI/61) buyurmuş
ama, meni için böyle söylememiştir (böyle söylediğini bilmiyoruz). Gerçi
bunun hikmetlerinden biri de belki, insanın menîye göre çok sık idrar
boşaltması ve idrarın, sert bir satha vurduğunda sıçrama özelliğinin olması,
bu yüzden de ondan sakınabilmek için çok titizlik istemesidir. Menî de böyle
olsa belki, menî için de böyle söylenecekti. Ama temizleme bakımından, menî
ile idrar arasında fark bulunduğu da bir gerçektir. İdrar ancak yıkamakla
temiz olur, menî ise kurumus olması şartıyla ovalanarak da temizlenebilir.
Kadın menîsi ise ince olduğundan, bir görüşe göre onun da yıkanması gerekir.
İmam-i Şâfiî'ye göre ise, menî zaten temizdir. (18 Bk. M. Zihnî Efendi
Nimet-i Islâm 133 ,148) İmam-i A'zam'in Muhammed Bâkir'la aralarında geçen
bir konuşmadan, ona göre de idrarın meniden pis olduğunu anlıyoruz. (19 Ebd
Zehrâ, Mezhepler Tarihi (Terc. AbdülKadir Sener) 194)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MENKULLERİN VAKFI
Vakıfta devamlılık (te'bid)
esas olduğu için, prensip olarak vakfın gayrı menkul kabilinden olması
gerekir. Bu özelliğe sahip olmayan menkulleri vakfetmek caiz değilse de
Hanefilere göre şu üç istisna saklı tutulmuştur:
1- Gayrı Menkule Tabi
Olma:
Ebû Yusuf ve Imam Muhammed
eş-Şeybânî'ye göre teâmül bulunmasa bile, menkul malların bir gayrı menkule
bağlı ve tabi olarak vakfedilmesi mümkündür. Arsa ile birlikte binayı, arazi
ile birlikte bazı hayvanları ve tarım âletlerini vakfetmek gibi (Ibnu'l-Humâm,
a.g.e., V, 48; Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, IV, 361). Mütemmim cüzler, yol,
geçit, su içme, su alma hakkıgibi irtifak hakları da gayrı menkule bağlı
olarak kendiliğinden vakfedilmiş sayılır. Mâlikîlere göre, intifa hakkıve
sınırlı bazı aynî haklar bağımsız olarak da vakfedilebilir (el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
II, 363).
2- Hakkında Nass (Hadis)
Bulunması:
Vakfın gayrı menkul olması
prensibinin ikinci istisnası, vakfedilmesinin cevazı konusunda hadis
bulunmasıdır. Silah, ve at gibi savaş âleti ve malzemelerini vakfetmek gibi.
Nitekim Hâlid bin Velid (ö. 21/641) savaş silahını ve zırhını Allah yoluyla
vakfetmiştir. Hz. Muhammed bunu tasvib etmişti (Buhârî, Cihâd, 89, Zekât,
49; Müslim, Zekât, 11). Hz. Hafsa'nın da Kur'ân vakfettiği nakledilir (es-Serahsî,
Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Mısır 1972, V, 2104). Ebû Yusuf, menkul vakfını bu
hadislerle sınırlı tutarak, sadece savaş için at, deve ve silahların
vakfedilebileceğini belirtmiştir. O'na göre, "kıyasa aykırı olarak sabit
olan hüküm, başka bir hükme esas olamaz. Çünkü vakıfta gayrı menkul olma
esas olduğu için, menkul vakfı temelde kıyasa aykırıdır" (Ibnü'l-Hümam,
Fethu'l Kadir, Bulak,1316/1898, V, 49-50).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
3- Teâmül Bulunması:
İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye
göre, hakkında nass (âyet-hadis) bulunmasa da, vakfedilmesi teâmül haline
gelen menkullerin vakfı geçerlidir. Kitap, ev, balta, gelinlik, el-bise,
mutfak eşyası, mushaf, bazı kitaplar, dinar, dirhem (nakit para) ve mislî
(standart) menkuller bunlar arasında sayılabilir. Örf ve teâmül; toplumda,
islâm'a aykırı olmayan bir işin çokça yapılmasıyla gerçekleşir. İmam
Muhammed burada istisna' (eser sözleşmesi yapma) aktinde olduğu gibi "istihsan"
deliline dayanarak kıyası terketmiştir. Bu duruma göre,bu beldede menkul bir
malın vakfedilmesi örf ve âdet halini almışsa, bu çeşit menkullerin vakfı
geçerli olacaktır (Serahsî, a.g.e., V, 2083-2087; Ibn Kudame, el-Muğni, V,
585).
Osmanlı İmparatorluğu
uygulamasında, "teâmül" kriteri esas alınarak, örfleşmiş bulununca
menkullerin vakfı caiz görülmüş ve nakit para vakfı da menkul kapsamına
alınmıştır. Hanefiler dışındaki üç mezhep, prensipte para vakfına karşı
değildir. Ancak asıl, para vakfına cevaz veren ve vakfedilecek nakit
paraların işletilme yöntemlerini belirleyen, Hanefî müctehidlerinden İmam
Züfer'dir.
Maddî bir karşılık
beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düşüncenin
mahsûlü olan vakıf müessesesi, yüzyıllardan beri islâm ülkelerinde büyük bir
ehemmiyet kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra
etmiş olan dinî ve hukukî bir müessesedir. İnsan fıtratında mevcud olan
yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî
emir ve hükümlerle birleşince daha bir kuvvet kazanır. İslâm ülkelerinde
vakıfların, asırlarca büyük bir fonksiyonu icra etmesinin sebebini burada
(dinî his) aramak lâzımdır. Çünkü "insanların en hayırlısı, insanlara
faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan (başka bir ifade
ile vakfedilen), vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları
ihtiyacı karşılayandır" prensibinin mânasını çok iyi bilen Müslümanlar, bu
yolda birbirleri ile âdeta yarışırcasına vakıf eserler kurmuşlardır.
İslâm âleminde vakıfların
dinî bir mahiyet taşıması, onların devamlılığını sağlıyordu. Nitekim, dinî
inanç ve düşünceşinin güçlü olduğu müesseseler olarak vakıflar, siyasî
çalkantı ve idarî istikrarsızlıklar dışında kalıyorlardı. Bu sayede onlar,
Müslüman toplum hayatında istikrar ve devamlılık sembolü olarak devam
ediyorlardı. Nitekim, vakfedilen gayr-i menkuller, herhangi bir sebeple
müsadere edilemeyeceği, kullanım sahası değiştirilemeyeceği ve vakfıyedeki
esaslara aykırı davranmadıkça mütevellileri değiştirilemeyeceği için bu
müesseseler, siyasî ve idarî müdahalelerin dışında kalıyorlardı.
İslâm dünyasında önemli
bir müessese olarak vakıfların oynadığı rol, çok büyüktür. Bu bakımdan, onun
kuruluşu ile ilgili hukukî kaide ve prensipler ortaya konmuştur. Buna göre
vakıfların kuruluşu tescil, vasiyet ve fiille olmaktadır (Açıklamalar
hakkında geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, Vakıflar, Istanbul 1985, s.
37-38).
İslâmiyet, kuruluşundan
itibaren ulvî ve insanî gayeleri hedef alan her müesseseyi geliştirmeye
çalıştığı için vakıfları da faydalı görerek onları teşriî sahasına almıştır.
Sadaka, Kurban ve Zekât gibi ictimaî müesseselerin gayesi de fakir ve
yoksulları bu sıkıntılarından kurtarmak olduğundan, islâm'da önemli bir
mevkiye sahip kurumlar olarak vaz' edilmişlerdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
İslâm dünyasında,
vakıfların geniş bir şekilde yer edip gelişmesinde Hz. Peygamber'in biraz
önce bahs ettiğimiz hadisinden başka, bizzat kendisinin de vakıf yapması,
önemli bir âmil olmuştur. Hz. Peygamber Medine'de kendisine ait bulunan
hurma bahçesini vakf edip hâsılatını "havadıs-i dehr"e yani İslam'ın
müdafaasını icab ettirecek hadise ve mübrem ihtiyaçlara tahsis etmiştir.
Aynı şekilde Fedek hurmalığını da yolculara vakf ettiğini biliyoruz (Ömer
Hilmi Efendi, Itifu'l Ahlaf 10; Ömer Nasuhi bilmen, Istılah, IV, 304).
Kur'ân-ı Kerîm ile Hz. Peygamberin emir ve tatbikatları Müslümanlar için
uyulması gereken bir vazife telakki edildiğinden bu konuda mü'minler
arasında âdeta bir yarış sürüp gitmiştir.
Hz. Peygamber'in ashabı da
O'nun yolunda yürüyerek çeşitli vakıflar kurmak suretiyle insanlığa hizmet
ettiler. Nitekim Câbir (r.a) "Ben, Muhacir ve Ensar'dan mal ve kudret sahibi
bir kimse bilmem ki vakıf ve tasaddukta bulunmuş olmasın" (Bilmen, a.g.e.,
IV, 304) diyerek bu durumu belirtmek ister. Bunun içindir ki, Müslüman
şehir, kasaba ve köylerde sayısız vakıf vücuda getirilmiştir.
İslâmî yardımlaşma
prensibinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını gördüğümüz vakıflar, İslâm
ülkelerinin tamamında sayılamayacak kadar çok ve önemli hizmetler ifa
ediyorlardı. Hz. Peygamber ve halifelerinin kurdukları vakıflardan sonra,
imkânı olan her Müslüman, böyle bir tesis kurmak için büyük bir gayretle
çalışıyordu. Bu durum, sadece zengin Müslümanları değil, aynı zamanda devlet
başkanlarını ve devletleri de harekete getiriyordu.
Emevîler zamanında
vakıflar çok genişledi. Hatta bu dönemde ilk defa yeni yeni teşebbüslerde
bulunuldu. Nitekim hicrî 88 senesinde Emevî halifesi Vefid b. Abdillmelik,
Ümeyye Camii için ilk defa köy ve mezraları gelir getiren birer kaynak
olarak vakfetti.
Emevîlerden sonraki Abbasî
devletinde vakıflar daha bir gelişme gösterdi. Hatta bu devlette vakıflar o
derece ehemmiyetli bir tesis haline geldi ki, bunlar için vakıflar nezareti
adında bütün vakıfları kontrol eden ve onların bir sisteme bağlanmasını
sağlayan teşkılatlar kuruldu (Ismail HakkıUzunçarşılı, Osmanlı Devleti
Teşkılatına Medhal, Ankara 1970, 10).
Abbasîler devrinde, islâm
camiasının muhtelif siyasî parçalara ayrılması ve nihayet Büyük Selçuklu
Devleti'nin kurulması ile Doğu Müslümanlarının Türk hakimiyeti altına
girmesi vakıf müessesenin bir kat daha inkişafına sebep oldu. Selçuklu
devletinin "Fatimî-Şiî" hareketine karşı takib atiği Sünnîlik siyaseti,
devletin her tarafında yeniden birçok dinî müessesenin vücuda gelmesi ve
bilhassa bir çok medresenin açılmasına sebep oldu. Büyük bir malî güce sahip
olan Selçuklu sultanları, şehzadeleri ve devlet adamları ile ileri gelenler
vakıf kurma bakımından birbirleri ile adeta yarışıyorlardı. Selçuklulardan
sonra ortaya çıkan Harzemşahlar, Atabeğler, Eyyubîler, Mısır Memlukluları
ile Anadolu Selçukluları sülaleleri hakim oldukları yerlerde malî güçleri
oranında vakıflara önem verdiler.
İslâm dünyasında ayrı bir
yeri bulunan Osmanlı devleti de vakıflara büyük bir önem verdi. Bu devlette,
camiler, medreseler, türbeler, ribatlar, tekkeler, mektepler, köprüler,
hastahaneler, sulama yol ve kanalları, kervansaraylar, imâretler vs. gibi
bir çok dinî hayrî tesis hep vakıflar sâyesinde vücuda getirildi. Onlar
diğer müessaelerde olduğu gibi vakıf konusunda da kendisinden önceki
Müslüman devletleri örnek aldılar. Nitekim, Osmanlı devletinde, daha
ilkbeyler zamanında başlayan devletin siyasî ve malî kudretinin inkişafına
paralel olarak gelişip artan vakıfların, Osmanlılar dönemindeki ilk müessisi
Orhan Gazİ olmuştur.
Orhan Gazi, İznik'te ilk
Osmanlı medresesini kurarken, onun idaresi için, yeterince gelir getirecek
gayrı menkul vakfetti. Bu medrese kısa bir müddet zarfında kudretli ilim ve
devlet adamları yetişti. Sultan Orhan'ın yaptırdığı ilim ve hayır müesseleri
bir hayli fazladır. Nitekim günümüzde Adapazarı şehrinde halen Orhan Bey
Camii ve Kandıra'da Orhan Camii adı ile anılan camiiler ile yine
Adapazarında medrese, Bursa'da bir cami, zaviye, misafirhane ve ziyâret inşa
ederek bunlara vakıflar tahsis etti. Bu hayır eserlerin görevlileri olan
müderris, imam, hafız, nakib, tabbah, hakim ve bevvab gibi kimseleri de
tayın etti (Ali Himmet Berki "Vakıf kuran ilk Osmanlı Padışahı" Vakıflar
Dergisi V, 127-128).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Orhan Gazi'den başlayarak
Osmanlı padışahları, sultanları, vezirleri, emirleri, zengin tebaa, pek çok
vakıf yaptılar. Konunun fazla uzamaması için bunlara temas etmiyoruz.
Vakıfların idaresi nâzır
adı verilen görevlilerce yapılmaktaydı. Zaman içinde idare şekillerinde
devlet ve imkanlara göre değişiklikler yapıldı. Kendi vakfı için ilk nâzır
tayın eden bizzat Hz. Peygamberdir. Hicretin ilk iki asrında vakıflar
"Vâkıf' tarafından tayın edilen mütevellilerce yönetilirdi. Nâzır,
mütevellilerin kontrolcusu olarak, onların işlerinin tamamlanmasına nezâret
ederdi. Bunların genel murakabesi de "emiru'l-mü'minîn" olan hafifeye aitti.
Abbasiler döneminde bu işi halifeler yapıyordu. Yıldırım Bayezid, her
vilayete "müfettiş-i ahkâmı'ş-şer'iyye" tayin ederek vakıf işlerini teftiş
ettiriyordu. Osmanlılar döneminde özel şahıslar tarafından kurulan
vakıflarla mütevelliler meşgul olmuş, bunlar kadılar vasıtasıyla teftiş ve
murakabe edilmişlerdir. Her kadı, kendi mıntıkasındaki vakıfları emrindeki
müfettişlerce teftiş ettirdiği gibi, bazan bizzat kendisi de bunları teftiş
ederdi. Bununla beraber payıtaht kadısı (Istanbul kadısı), bütün vakıfları
teftiş yetkisine sahipti (Daha geniş bilgi için bk. Kazıcı, Vakıflar, 7072).
Osmanlılar döneminde 1242
(m. 1826) yılında kurulan Evkaf Nezareti'nden önce vakıflar, vâkıflarının
şartlarına göre idare ediliyor ve bunlar ayrı nezâretlerce murakabe
ediliyorlardı. Bu nezâretler: Haremeyn, Vezir, Şeyhülislâm, Tophane ümerası
ve Istanbul kadıları nezâreti idi. Osmanlıların sonuna kadar devam eden
Evkaf Nezâreti, 3. 3. 1924 tarihinde çıkarılan 429 sayılı kanunla ilga
edilerek Başkanlığa bağlı bir umum müdürlüğe havale edildi. Böylece Vakıflar
Umum Müdürlüğü kurulmuş oldu. Cumhuriyetten sonra vakıf mevzuatında ilk
mühim değişiklik 5. 6. 1935 tarih ve 2762 sayılı kanunla yapıldı. Bu
değişikliklerle vakıf müessesesi kuruluş gayelerinin ve vakıf şartlarının
tamamen dışına çıktı ve toplum için görmüş olduğu fonksiyonlar yok edildi.
İslâm dünyasında dinî,
kültürel, askerî, sivil, iktisadî, ictimaî, su ve spor gibi sahalara
varıncaya kadar hemen her sahada kurulmuş bulunan vakıflar büyük bir hizmet
ifa etmişlerdi. Sırf Allah rızasını kazanmak için bu tesisleri kuran
insanlara bugün de ihtiyacımız var.
Para Vakfı Ekonomik
faaliyetlerin özü ve itici gücü kâr unsurudur. Üretim, dolaşım, paylaşım
veya tüketim safhalarından herhangi birisinde kâra hak kazanabilmek için,
islâm hukuku önce, yapılacak ticaret işinin meşrû olmasını ister. İkinci
olarak da şu üç unsurdan en az birisinin bulunmasını şart koşar: Emek,
sermaye ve tazmin etme riski. İslâm'da bu üçüncüsü "Vücûh Şirketi"nde ortaya
çıkar. Bu da, iki veya daha çok kişinin sermayesiz, borç para kullanmak veya
vadeli mal alıp satmak suretiyle elde edecekleri kân, borçların riskini
üstlendikleri orana göre paylaşması esasına dayanır (es-Serahsî, a.g.e.,
XIII, 83, XXI,17,18, 20, 21, 24).
İslâm toplumlarında finans
sorunu, islâm'ın çıkışından 24. yüzyıl başlarına kadar, karz-ı hasen dışında
büyük ölçüde risk esasına ve kâr-zarar ortaklığı prensibine dayalı olarak
çözümlenmiştir. Mudarebe (emekle sermayenin işbirliği yapılarak,
aralarındaki anlaşmaya göre paylaşması ve zarar sermayenin katlanması
yöntemi), Müşareke (sermaye ortaklığı, kârın paylaşılması anlaşmaya göre,
zarara katlanma ise kural olarak sermaye oranlarına göre olan ortaklık),
Sanâyi' (taahhüd işleri yapma), Ziraat Ortakçılığı (emek ve toprak sahibi
ortaklığı ve kiralama (leasing) bunlar arasında sayılabilir. 13.cü yüzyıldan
itibaren giderek büyüyen para vakıflar da önemli bir fınans kaynağı
oluşturmuştur. Ancak vakıf paraların kullanımında temelde islâmî olmayan
bazı uygulamaların da vuku bulduğunu ve bunu mütevellilerin işi bilmeyişine
hamletmek gerektiğini belirtelim. Diğer yandan vakıfnâmelerde yer alan bazı
hukuk terimlerinin, yanlış yorumlanmasının da bu uygulamalarda etkili
olduğunu söylemek mümkündür.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MERHABA" VE "SELAM"
Yüce Mevlâ'mızın bizim
üzerimize borç kıldığı selâmı kullanıyoruz, arkasından da "merhaba" diye bir
kelime söylüyoruz. Bunun islâm'da bir yeri var mıdır? Yoksa kullanılması
mahzurlu mudur?
Her milletin bir
selâmlaşması vardır, islâm milletinin selâmlaşması da "Selâm" kelimesi ile
olan selâmlaşmadır. Yani müslümanlar selâm verirken "selâmün aleyküm"
derler. "Selâm" Allah'ın isimlerindendir. Sesli verilmesi ve sesli iade
edilmesi gerekir (Kurtubî V/303). Elle, parmakla, ayakla selâmlaşma olmaz.
Müslümânlar karşılaştıklarında ilk sözleri "Selâm" (selâmün aleyküm) olur.
(Es-selâm kablel-kelâm). "Merhaba" ise bir selâmlama değil bir ağırlama
terimidir", "yer genişliği" anlamını ifade eder. Bu itibarla gelen birisine
"merhaba" denir. Yani; darlik çekmeyesin, geniş olasın, rahat edesin...
demek olur. Bazan buna "ehlen" kelimesi de eklenir ve; yabancılik
hissetmeyesin, ehlinin ve çoluk-çocuğunun yanındaki gibi rahat olasın,
anlamına gelir (bk. Râgib, Müfredât,191; Ibnü'1-Esîr, en-Nihâye, N/207).
Görüldüğü gibi bu anlamdaki bir kelimeyi, uzaktan gelenin selâm olarak
söylemeşinin anlamı yoktur. Gelen, selâm verir. Bulunanlar selâmı "aynen, ya
da daha güzeli ile" iade ederler (bk. K. Nisâ, (4) 86). Sonra da "merhaba",
-ya da "merhaba, ehlen" derler. Bu, işaret ettiğimiz gibi onu ağırlamak ve
ona iltifat olmuş olur. "Merhaba" terimi, bu anlamda Rasulüllah Efendimiz
(sav) tarafından da çokça kullanılmıştır(Örnek olarak bk. Buharî, iman 40;
Müslim, iman 24; Ebu Davud menasik 56). İslâm alimleri de bunlara dayanarak,
gelenin selâmı alındıktan sonra ona "merhaba" demenin de müstehap olduğu
hükmünü çıkarmışlardır (Ibn Hacer, agk.; Aynî, Umedetü'1-Kârî, I/355).
Anadolumuzun hemen her
yerinde, sünnetten kaynaklanan bu güzel uygulama devam etmektedir. Bir
gelenek olarak değil de, sünnette yer aldığını hesaba katarak söylenmesi
halinde söyleyene sevap da kazandırır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESBÛK
Imama birinci rekatte
yetişemeyen ve daha sonraki rekatlerde ona uyan kimse. Namaza sonradan
yetişen kimse birinci rekattan sonra ve son oturuşta imam selâm vermeden
önce imama uyan kimse cemaatle kılınan namaza yetişmiş olur ve mesbûk
hükümlerine tabi bulunur. Bu duruma göre mesbuk, iki rekatlı namazda ikinci
rekât ve son oturuşta; dört rekâtlı namazda iki, üç ve dördüncü rekâtta veya
son oturuşta üç rekâtlı namazda ise; iki ve üçüncü rekâtlarda veya son
oturuşta imama uyan kimsedir.
Mesbûk hakkında aşağıdaki
hükümler uygulanır:
Mesbûk, imama sesli okunan
bir rekatta yetişmişse "Sübhaneke"yi okumaz, tekbir alıp, susar. Imam ile
birlikte son oturuşta yalnız "et-Tehiyyât"ı okur, imam selâm verince kalkar,
eûzû-besmeleden sonra, Fatiha ile bir miktar Kur'an okur ve geri kalan
rek'atleri tamamlar. Imama rükûda veya secdelerde yetişirse; duruma bakar.
Eğer "Sübhaneke"yi okuyunca, rükû veya secdeden bir bölümüne
yetişebileceğine kanaat getirirse, bunu ayakta okur. Aksi halde imama uyar
ve Sübhaneke'yi okumaz. Imama oturuşta yetişirse Sübhaneke'yi okumaz,
başlangıçtekbiri alıp, oturur (el-Fetâvâl-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 90,
91).
Mesbûk, son oturuşta
teşehhüd miktarı oturduktan sonra, aşağıdaki durumlarda imamın selâm
vermesini beklemeksizin ayağa kalkabılir:
a) Mesbûkun, ayağındaki
mestinin, mesih süresinin sona ermesinden korkması (bk. "mesh" mad.).
b) Özür sahibi olan
mesbûkun, namaz vaktinin çıkmasından korkması (bk. "özür" mad.).
c) Cuma namazında, ikindi
namazı vaktinin girmesinden korkması.
d) Bayram namazlarında,
öğle vaktinin girmesinden veya sabah namazında güneşin doğmasından korkması.
e) Abdestinin bozulacağına
kanaat getirirse, artık ne imamın selâmını ve ne de yanılma secdesini
yapmasını beklemez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
f) Mesbûk, imamın selâmını
beklerse, önünden insanların geçeceği kanaatine varırsa yine teşehhüdden
sonra kalkabılir.
Bir sebep ve özür olmadığı
halde teşehhüdden sonra kalkarsa, namaz geçerli olur. Fakat bu tahrimen
mekruhtur. Teşehhüd miktarı oturmadan kalkarsa, caiz olmaz. Mesbûk, imamın
selâmından önce, namazını tamamlasa ve selâmda imama uysa, mümkün ve caizdir
(el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 91).
Namazların özelliğine
göre, imama birinci rekâtten sonra uyân kimselerin, eksik kalan rekâtları
tamamlarken karşılaşması mümkün olan durumları şöylece ifade edebiliriz.
1) Sabah namazının ikinci
rekâtında imama uyan kimse, tekbir alıp susar. Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü
okur, imam selâm verince ayağa kalkar ve imamla birlikte kılmadığı ilk
rekâtı kılmaya başlar. Sübhaneke'den, Eûzü ile besmeleden sonra Fâtiha ile
bir miktar daha Kur'an okur, rukû ve secdelerden sonra oturup et-Tehiyyât
ile Salavatı ve Rabbenâ Âtinâ dualarını okuyarak selâm verir.
2) Mesbûk, akşam namazının
son rekâtında imama uysa; Sübhâneke'yi okur, imamla beraber o rekâtı kılıp
teşehhütte oturur, sonra kalkar, Sübhaneke ile Eûzü ve Besmele'yi ve Fâtiha
ile bir miktar daha Kur'an okur, rükû ve secdelerden sonra oturur, yalnız
et-Tehiyyât'ı okur, sonra Allahü Ekber diyerek ayağa kalkar, sadece Besmele
ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okuyarak rükûya ve secdelere varır,
bundan sonra son kadeyi (oturuş) yaparak selâm ile namazdan çıkar. Bu halde
üç defa teşehhütte bulunmuş olur. Bununla beraber mesbûk, ikinci rekatın
sonunda teşehhütte yanlışlıkla oturmayacak olsa kendisine sehiv (yanılma)
secdeleri gerekmez. Çünkü bu rekât, onun yönünden birinci rekât
mesabesindedir.
3) Mesbûk, dört rekâtlı
namazlardan birinin dördüncü rekâtında imama uysa, imam ile teşehhüde
oturduktan sonra kalkar, Sübhaneke'yi, Eûzü ile Besmele'yi ve Fâtiha ile bir
miktar daha Kur'an okur, rükû ve secdelerden sonra oturur, yalnız et-Tehiyyât'ı
okur. Sonra kalkar, Besmele ile Fâtiha'yı ve bir miktar daha Kur'an okuyup
rükûa, secdelere varır, oturmaksızın ayağa kalkar,sadece Besmele ve Fâtiha
ile bir rekat daha kılarak son oturuşu yapar, et-Tehiyyât ile Salavat ve
Rabbenâ Âtinâ dualarını okuyup selam verir.
4) Mesbûk, dört rekatlı
namazların üçüncü rekatından itibaren imama uysa onunla beraber son oturuşta
yalnız et-Tehiyyât'ı okur, sonra kalkar, Sübhaneke'yi ve Eûzü ile Besmele ve
Fâtiha ile bir miktar daha Kur'ân okuyup rükûa ve secdelere varır, sonra
kalkar, yalnız Besmele'yi ve Fâtiha ile bir miktar daha âyet okuyarak yine
rükûa, secdelere varır, teşehhüde oturur, et-Tehiyyât ile Salevâtı ve
Rabbenâ Âtinâ duası okuyarak selâm ile namazını bitirir.
5) Mesbûk, dört rekâtlı
namazların ikinci rekâtında imama uyacak olsa, üç rekâtı imam ile beraber
kılmış olur, teşehhütten sonra ayağa kalkar, Sübhaneke'yi ve Eûzü ile
Besmele'yi ve Fâtiha ile bir miktar âyet okur, rükû ve secdeleri yapar, son
kadeyi yaparak namazını selâm ile tamamlar.
6) Imama rükûda iken uyan
kişi, o rükûun ait olduğu rekâta yetişmiş sayılır. Fakat imamı secde halinde
bulan kimse, hemen secdeye varırsa da bu secdenin ait olduğu rekâtı kaçırmış
sayılır. Binaenaleyh o rekâtı yukardaki tariflere uygun olarak kazâ etmesi
gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
7) Mesbûkun kazâ edeceği
rekâtlarda başkasına uyması, başkasının da bu durumda mesbûka tabi olması
caiz değildir. Mesbûk bu hususta tek başına namaz kılan sayılmaz. Fakat bir
mesbûk, ne kadar rekât kazâ edeceğini unutup da kendisiyle beraber mesbûk
bulunan bir şahsın ne kadar kazâ edeceğini mücerred olarak göz önüne alsa
bununla namazının sıhhatine bir noksanlık gelmez.
8) Mesbûk, namazını
yeniden kılmak niyetiyle tekbir alacak olsa önceki tekbir ile başlamış
olduğu namazı bozmuş olur. Tek başına kılan ise böyle değildir, başka bir
namaz kılmaya niyet etmedikçe aynı namaza yeniden başlamak niyetiyle alacağı
tekbir, bu namazını bozmaz. Çünkü her iki namaz, tek başına kılana göre
birbirinin aynıdır. Mesbûk ise kendi yönünden münferit (tek başına kılan);
imama uyması bakımından da onun hakkında bu aynı durum yoktur.
9) Mesbûk, Ebû Hanîfe'ye
göre de Kurban Bayramında teşrik tekbirlerini imam ile beraber alır, sonra
ayağa kalkıp geri kalan rekâtları tamamlar. Halbuki Ebû Hanife'ye göre
münferit, bu tekbirler ile mükellef (yükümlü) değildir. Binaenaleyh mesbûk,
bu konuda münferit değil, muktedi (tabi olan, uyan) durumunda kabul
edilmiştir.
10) Mesbûk, imam daha
selâm vermeden tahiyyâtı okuyup bitirmiş olsa bir görüşe göre şahâdet
kelimesini tekrar eder, bir görüşe göre de susar. Bu hususta sahîh olan,
mesbûkun tahiyyâtı yavaş yavaş okumasıdır. Birinci oturuşta imamdan önce
teşehhüdü bitirmiş olan bir muktedi (imama uyan kişi) de susar, teşehhüdde
bulunmaz.
11) Imam yanlışlıkla
beşinci rekâta kalktığı gibi mesbûk da kendisine tabi olarak ayağa kalksa,
bakılır; eğer imam, dördüncü rekâtta oturmuş ise, mesbûkun namazı bu ayağa
kalkışla bozulur; fakat imam, dördüncü rekâtta oturmamış ise, beşinci
rekâtta secdeye varmadıkça mesbûkun namazı bozulmaz.
12) Bir mesbûk, aynı
zamanda lâhik de olabilir, Şöyle ki: Imama sonradan uyan kişi, uyku veya
abdestsızlık meydana gelmesi gibi bir sebeple rükünlerden veya rekâtlardan
bir kaçını imam ile kılamayıp geçirse hem mesbûk, hem de lâhik * olmuş olur.
Bu halde önce, ulaşamadığı için geçirdiği rekâtları okumayarak kazâ eder,
sonra mümkün ise geri kalan namazda imama uyar, daha sonra da imama uymadan
önceki bir veya birden fazla rekatı okuyarak kazâ eder. Önce bunları kaza
edip, sonra namaz arasında geçirmiş olduğu rükünleri veya rekâtları kaza
etmesi de câizdir. Fakat bu takdirde meşrû tertibi gözetmemiş olacağından
günaha girmiş olur (bk. "Lâhik" mad.).
Sonuç olarak mesbuk ve
lâhikle ilgili hükümlerin amacı, müslümanları cemaatle namaza teşvik etmek
ve namaza vaktinde yetişemeyenlere veya namazın tümünü imamla birlikte
kılamayanlara kolaylık sağlamaktadır. Islâm'da cemaatle namaza büyük önem
verilmiş ve yalnız başına kılınacak bir farz namaza göre, cemaatle kılınacak
böyle bir farz namaza yirmi yedi derece ecir olduğu haber verilmiştir (Mesbûk
için bk. Molla Hüsrev, Durarul-Hukkâm, Istanbul 1307, I, 92 vd.; el-Fetâvâl-Hindiyye,
Beyrut 1400/1980, I, 90 vd.; Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1389/1970, I,
377 vd.; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali, Istanbul 1985, s. 186 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESBÛK(İMAMA
BİRİNCİ REKATTA YETİŞEMİYEN)
İmama birinci rekatte
yetişemeyen ve daha sonraki rekatlerde ona uyan kimse. Namaza sonradan
yetişen kimse birinci rekattan sonra ve son oturuşta imam selâm vermeden
önce imama uyan kimse cemaatle kılınan namaza yetişmiş olur ve mesbûk
hükümlerine tabi bulunur. Bu duruma göre mesbuk, iki rekatlı namazda ikinci
rekât ve son oturuşta; dört rekâtlı namazda iki, üç ve dördüncü rekâtta veya
son oturuşta üç rekâtlı namazda ise; iki ve üçüncü rekâtlarda veya son
oturuşta imama uyan kimsedir.
Mesbûk hakkında aşağıdaki
hükümler uygulanır:
Mesbûk, imama sesli okunan
bir rekatta yetişmişse "Sübhaneke"yi okumaz, tekbir alıp, susar. İmam ile
birlikte son oturuşta yalnız "et-Tehiyyât"ı okur, imam selâm verince kalkar,
eûzû-besmeleden sonra, Fatiha ile bir miktar Kur'an okur ve geri kalan
rek'atleri tamamlar. İmama rükûda veya secdelerde yetişirse; duruma bakar.
Eğer "Sübhaneke"yi okuyunca, rükû veya secdeden bir bölümüne
yetişebileceğine kanaat getirirse, bunu ayakta okur. Aksi halde imama uyar
ve Sübhaneke'yi okumaz. İmama oturuşta yetişirse Sübhaneke'yi okumaz,
başlangıç tekbiri alıp, oturur (el-Fetâvâl-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I,
90, 91).
Mesbûk, son oturuşta
teşehhüd miktarı oturduktan sonra, aşağıdaki durumlarda imamın selâm
vermesini beklemeksizin ayağa kalkabılir:
a) Mesbûkun, ayağındaki
mestinin, mesih süresinin sona ermesinden korkması (bk. "mesh" mad.).
b) Özür sahibi olan
mesbûkun, namaz vaktinin çıkmasından korkması (bk. "özür" mad.).
c) Cuma namazında, ikindi
namazı vaktinin girmesinden korkması.
d) Bayram namazlarında,
öğle vaktinin girmesinden veya sabah namazında güneşin doğmasından korkması.
e) Abdestinin bozulacağına
kanaat getirirse, artık ne imamın selâmını ve ne de yanılma secdesini
yapmasını beklemez.
f) Mesbûk, imamın selâmını
beklerse, önünden insanların geçeceği kanaatine varırsa yine teşehhüdden
sonra kalkabılir.
Bir sebep ve özür olmadığı
halde teşehhüdden sonra kalkarsa, namaz geçerli olur. Fakat bu tahrimen
mekruhtur. Teşehhüd miktarı oturmadan kalkarsa, caiz olmaz. Mesbûk, imamın
selâmından önce, namazını tamamlasa ve selâmda imama uysa, mümkün ve caizdir
(el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 91).
Namazların özelliğine
göre, imama birinci rekâtten sonra uyân kimselerin, eksik kalan rekâtları
tamamlarken karşılaşması mümkün olan durumları şöylece ifade edebiliriz.
1) Sabah namazının ikinci
rekâtında imama uyan kimse, tekbir alıp susar. Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü
okur, imam selâm verince ayağa kalkar ve imamla birlikte kılmadığı ilk
rekâtı kılmaya başlar. Sübhaneke'den, Eûzü ile besmeleden sonra Fâtiha ile
bir miktar daha Kur'an okur, rukû ve secdelerden sonra oturup et-Tehiyyât
ile Salavatı ve Rabbenâ Âtinâ dualarını okuyarak selâm verir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2) Mesbûk, akşam namazının
son rekâtında imama uysa; Sübhâneke'yi okur, imamla beraber o rekâtı kılıp
teşehhütte oturur, sonra kalkar, Sübhaneke ile Eûzü ve Besmele'yi ve Fâtiha
ile bir miktar daha Kur'an okur, rükû ve secdelerden sonra oturur, yalnız
et-Tehiyyât'ı okur, sonra Allahü Ekber diyerek ayağa kalkar, sadece Besmele
ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okuyarak rükûya ve secdelere varır,
bundan sonra son kadeyi (oturuş) yaparak selâm ile namazdan çıkar. Bu halde
üç defa teşehhütte bulunmuş olur. Bununla beraber mesbûk, ikinci rekatın
sonunda teşehhütte yanlışlıkla oturmayacak olsa kendisine sehiv (yanılma)
secdeleri gerekmez. Çünkü bu rekât, onun yönünden birinci rekât
mesabesindedir.
3) Mesbûk, dört rekâtlı
namazlardan birinin dördüncü rekâtında imama uysa, imam ile teşehhüde
oturduktan sonra kalkar, Sübhaneke'yi, Eûzü ile Besmele'yi ve Fâtiha ile bir
miktar daha Kur'an okur, rükû ve secdelerden sonra oturur, yalnız et-Tehiyyât'ı
okur. Sonra kalkar, Besmele ile Fâtiha'yı ve bir miktar daha Kur'an okuyup
rükûa, secdelere varır, oturmaksızın ayağa kalkar,sadece Besmele ve Fâtiha
ile bir rekat daha kılarak son oturuşu yapar, et-Tehiyyât ile Salavat ve
Rabbenâ Âtinâ dualarını okuyup selam verir.
4) Mesbûk, dört rekatlı
namazların üçüncü rekatından itibaren imama uysa onunla beraber son oturuşta
yalnız et-Tehiyyât'ı okur, sonra kalkar, Sübhaneke'yi ve Eûzü ile Besmele ve
Fâtiha ile bir miktar daha Kur'ân okuyup rükûa ve secdelere varır, sonra
kalkar, yalnız Besmele'yi ve Fâtiha ile bir miktar daha âyet okuyarak yine
rükûa, secdelere varır, teşehhüde oturur, et-Tehiyyât ile Salevâtı ve
Rabbenâ Âtinâ duası okuyarak selâm ile namazını bitirir.
5) Mesbûk, dört rekâtlı
namazların ikinci rekâtında imama uyacak olsa, üç rekâtı imam ile beraber
kılmış olur, teşehhütten sonra ayağa kalkar, Sübhaneke'yi ve Eûzü ile
Besmele'yi ve Fâtiha ile bir miktar âyet okur, rükû ve secdeleri yapar, son
kadeyi yaparak namazını selâm ile tamamlar.
6) İmama rükûda iken uyan
kişi, o rükûun ait olduğu rekâta yetişmiş sayılır. Fakat imamı secde halinde
bulan kimse, hemen secdeye varırsa da bu secdenin ait olduğu rekâtı kaçırmış
sayılır. Binaenaleyh o rekâtı yukardaki tariflere uygun olarak kazâ etmesi
gerekir.
7) Mesbûkun kazâ edeceği
rekâtlarda başkasına uyması, başkasının da bu durumda mesbûka tabi olması
caiz değildir. Mesbûk bu hususta tek başına namaz kılan sayılmaz. Fakat bir
mesbûk, ne kadar rekât kazâ edeceğini unutup da kendisiyle beraber mesbûk
bulunan bir şahsın ne kadar kazâ edeceğini mücerred olarak göz önüne alsa
bununla namazının sıhhatine bir noksanlık gelmez.
8) Mesbûk, namazını
yeniden kılmak niyetiyle tekbir alacak olsa önceki tekbir ile başlamış
olduğu namazı bozmuş olur. Tek başına kılan ise böyle değildir, başka bir
namaz kılmaya niyet etmedikçe aynı namaza yeniden başlamak niyetiyle alacağı
tekbir, bu namazını bozmaz. Çünkü her iki namaz, tek başına kılana göre
birbirinin aynıdır. Mesbûk ise kendi yönünden münferit (tek başına kılan);
imama uyması bakımından da onun hakkında bu aynı durum yoktur.
9) Mesbûk, Ebû Hanîfe'ye
göre de Kurban Bayramında teşrik tekbirlerini imam ile beraber alır, sonra
ayağa kalkıp geri kalan rekâtları tamamlar. Halbuki Ebû Hanife'ye göre
münferit, bu tekbirler ile mükellef (yükümlü) değildir. Binaenaleyh mesbûk,
bu konuda münferit değil, muktedi (tabi olan, uyan) durumunda kabul
edilmiştir.
10) Mesbûk, imam daha
selâm vermeden tahiyyâtı okuyup bitirmiş olsa bir görüşe göre şahâdet
kelimesini tekrar eder, bir görüşe göre de susar. Bu hususta sahîh olan,
mesbûkun tahiyyâtı yavaş yavaş okumasıdır. Birinci oturuşta imamdan önce
teşehhüdü bitirmiş olan bir muktedi (imama uyan kişi) de susar, teşehhüdde
bulunmaz.
11) İmam yanlışlıkla
beşinci rekâta kalktığı gibi mesbûk da kendisine tabi olarak ayağa kalksa,
bakılır; eğer imam, dördüncü rekâtta oturmuş ise, mesbûkun namazı bu ayağa
kalkışla bozulur; fakat imam, dördüncü rekâtta oturmamış ise, beşinci
rekâtta secdeye varmadıkça mesbûkun namazı bozulmaz.
12) Bir mesbûk, aynı
zamanda lâhik de olabilir, Şöyle ki: İmama sonradan uyan kişi, uyku veya
abdestsizlik meydana gelmesi gibi bir sebeple rükünlerden veya rekâtlardan
bir kaçını imam ile kılamayıp geçirse hem mesbûk, hem de lâhik * olmuş olur.
Bu halde önce, ulaşamadığı için geçirdiği rekâtları okumayarak kazâ eder,
sonra mümkün ise geri kalan namazda imama uyar, daha sonra da imama uymadan
önceki bir veya birden fazla rekatı okuyarak kazâ eder. Önce bunları kaza
edip, sonra namaz arasında geçirmiş olduğu rükünleri veya rekâtları kaza
etmesi de câizdir. Fakat bu takdirde meşrû tertibi gözetmemiş olacağından
günaha girmiş olur (bk. "Lâhik" mad.).
Sonuç olarak mesbuk ve
lâhikle ilgili hükümlerin amacı, müslümanları cemaatle namaza teşvik etmek
ve namaza vaktinde yetişemeyenlere veya namazın tümünü imamla birlikte
kılamayanlara kolaylık sağlamaktadır. İslâm'da cemaatle namaza büyük önem
verilmiş ve yalnız başına kılınacak bir farz namaza göre, cemaatle kılınacak
böyle bir farz namaza yirmi yedi derece ecir olduğu haber verilmiştir (Mesbûk
için bk. Molla Hüsrev, Durarul-Hukkâm, İstanbul 1307, I, 92 vd.; el-Fetâvâl-Hindiyye,
Beyrut 1400/1980, I, 90 vd.; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1389/1970, I,
377 vd.; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 186 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESCİDLERDE TAKVİM
SATIŞI:
Diyanet Gazetesi ve
takvimlerinin satış ilânı hutbelerin yarı konusu haline geldi. Hutbeden
herhangi bir şeyin satışını ilân etmek ve camide, ya da cami önünde bir şey
satmak caiz midir?
Caiz değilse aldığımız
takvim, ya da hocaların bundan aldıkları para haram mi olmuş olur?
Rasûlüllah Efendimiz
(sav): "Küçük çocuklarınızı, delilerinizi, alış-verişınızi, sesinizi
yükseltmeyi, hadlerinizi uygulamayı mescidlerinizden uzak tutun..."(Hindî,
VN/670 (Hadisi Ibn Adıy, Taberanî rivayet etmişlerdir)) buyurmuştur. Yine:
"Şu mescidler... Ancak Allah (cc)'i zikretmek, namaz kılmak ve Kur'ân okumak
içindir".(Hindî, VN6661 (Hadisi, Ahrried b. Habel ve Müslim rivayet
etmişlerdir.)) "Mescidde alım-satım yapan birisini görürseniz ona deyin ki,
Allah ticaretine kazanç vermesin. Kaybettiği bir şeyi soran birisini
görürseniz ona deyin ki, Allah onu sana geri getirmesin"(Zeylaî, Nasbur-Râye,
N/493; Hindî, VN/666) buyurmuş ve "mescidlerde alış-veriş yapmayı, kayıp
ilânını ve şiir okumayı... yasaklamıştır".(agk.)
Buna göre; her ne olursa
olsun, mescidde alım-satımını yapmanın yasaklandığı anlaşılır. Ancak bu
yasağın derecesi farklı anlaşılabilmiştir. Meselâ: Hanefi fıkıh kitaplarının
muteberlerinden Halebî Kebir'de bu hadislere işaret edilerek bir yerde: "Mescid,
içinde alış-veriş yapmaktan... korunmalıdır" denirken (Halebî Kebîr, 610),
daha sonra bir yerde de, mescidde alış-veriş yapmanın haramlığına işaret
edilir. (age. 614) Fetavay-i Hindiyye'de aynı ibare tekrarlanır.(I/110) Ama
Ibn Abidin; mescid bir pazar havasına çevrilirse mekruh olur, diyecek kadar
mes'eleyi hafif tutanların olduğunu söyler.(Ibn Abidîn, I/440-41)
Kısaca mescidde satış
yapmak Hanefiler ve Malıkîlere göre (tahrimen) mekruhtur. Ama bu çirkin ve
günah bir iş olmakla beraber, satana kazandığı, alana aldığı helâl olur.
Çünkü bu bizatihi çirkin değil, başka çirkinliğe sebep olduğu için (ligayrıhi)
çirkindir. Hanbelilere göre ise haramdır. Akid gerçekleşse dahi batıl olur.Mescidde
itikâfta bulunan birisi ise ticaret gayesi ile yapmadığı, orada
bulunabilmesi için muhtaç olduğu için yaptığı alış-verişlere mecbur
olduğundan bunlar caizdir.(Vehbe, N/708) Durum bu olunca; hutbelerden,
vaazlardan takvim, kitap ya da mecmua satış ilani yapmak, bunları satmak en
azından mekruh derecesinde çirkin bir iştir, yapmamak ve yaptırmamak
gerekir. Çünkü bunlar beraberlerinde başka çirkinlikleri de getirir.
Şimdiden birçok mescidimizde bunlara ilave olarak kitap vb. şeyler de
satılmaya başlanmıştır bile. Hatta bu cami içi tezgahlara islâm'a muhalif
kitapların dahi girebilmesi çok ilginç bir olaydır. "Bir bid'at ihdas edene
o bid'at sürdükçe günah yazılır."
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESCİDLERE
BİTİŞİK ODALARDA NAMAZ
Mescidlere bitişik olarak,
ya da mescidlerin altında veya üstünde yapılan odaları mescidden sayılır mi?
Abdestli olmayanların, ya da muayyen hallerinde kadınların bu tür odalara
girmeleri caiz olur mu?
Bir yerin mescid
olabilmesi için;1- Oranın özel mülkiyetten (sözle de olsa) çıkarılması
(ifraz), 2- Halkın orada namaz kılmasına izin edilmesi gerekir. İfraz
edilmesi de oraya müstakil bir kapı ayrılmasıyla olur. Böylece ifraz edilip,
namaz kılmaya izin verildikten sonra artık orası mescid olmuş, kişinin
mülkiyetinden çıkmış, satılamaz ve varis olunamaz hale gelmiş olur.
Mescidlerin üstü sonsuza
kadar mescid sayılacağı için, artık mescidin üzerine ev yapılamaz. Mescidin
üzerinde helâ ve cinsellik ihtiyacı gibi ihtiyaçlar giderilemez.
Ancak üstünde ve altında
ev ya da bodrum olan bir ara kat mescid yapılırsa İmameynin zarurete binaen
verdikleri fetvaya göre orasıda mescid olur ve mescid hükmünü alır. Altı ve
üstü de ne ise yine o şekilde kullanılmaya devam eder. (Merginâni, el-Hidâye
NI/19; Fetavay-i Hindiye N/454, 457) Mescidin ihtiyaçları için yapılan
bitişik odalara ya da mescidin bodrumuna gelince, buralar bidayette mescid
olarak değil de cami ile ilgili çeşitli ihtiyaçlar, kültürel faaliyetler,
ders ve sohbet yerleri olarak inşa edilmiş ve oralara ayrı kapılar yapılmış
ise oralar; imama uyma bakımından mescid olmakla beraber, diğer konularda
mescid sayılmazlar. Yani böyle bitişik yerlerdeki insanlar, saflar ayrılmış
olsa dahi, camideki imama uyarak namaz kılabilirler. Diğer yönden böyle
yerlere, abdestsiz, cünüp ya da abdestli olarak girmelerinde mahzur olmaz. (Bkz.
Alauddin Abidin, el-Hediyye 285)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESCİDLERİ SÜSLEME
Cami yapıyoruz diye
halktan toplanılan paralar1a camilere çok pahalı tezyinat yapılıyor. Bunun
bir mahzuru yok mudur?
Bir şeyin yapılıyor olması
onun mahzuru olmadığını göstermez. Önce bunu söylemiş olalım. Ondan sonra:
Ne hikmetse Islâm'da genellikle binaya ihtiyacı aşan tarzda ehemmiyet
vermek, fazla yüksek binalar yapmak, elbisede olduğu gibi binada da gösteriş
unsuruna kaçmak pek hoş karşılanmamış ve bunda hep fanilik inancına zıt bir
görünüm aranmıştır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif yanında bazı ayet-i
kerimeler de vardır. Meselâ Şu'ara Suresi 128. ve 129. ayetlerinde,
Peygamberleri yalanlayan geçmiş milletlere hitaben: "Her yüksek yerde bir
alamet bina edip eğlenir misiniz? Ebedi kalacakmışsınız gibi muhkem köşkler,
kaleler, mi edinirsiniz?" buyurulur ve onların bu tutumları kınanır. Mevdudî
bu ayetleri açıklarken der ki: "... Bu bağlamda, mimaride israfın bir halk
içinde rastgele ortaya çıkmayıp maddî amaçlar ve bencil kazançlar ugrunda
servet yığma ve çılgınlığın sonucu olduğu belirtilmelidir. Bir millet bu
noktaya geldiği zaman tüm sosyal sistemleri bozulur ve çöküntüye uğrar".(Mevdudî,
Tefhim, IV/43) Nitekim en yakınımızdaki Osmanlı buna örnek teşkil edebilir.
Diğer yönden Rasulüllah (sav)'in mescidi sade olduğu gibi, ta Selçukluların
sonuna kadar tüm Islâm dünyasındaki mescidler de genellikle sade idiler.
Selçuklunun "Ulu Cami" tipi bunun şahididir. Ama daha sonraları san'at
Batıda başdöndürücü bir propoganda aracı haline gelince, resim ve heykel
yasağıyla karşılaşan müslümanlar, hem estetik zevk, hem de san'atla üstünlük
kurmaya çalışan Batı düşüncesine, aynı silâhla karşılık verme aracı olarak
mimariye ve özellikle de cami mimarisine yöneldiler. Doğrusu bu yolla
gereken cevabı da en güzeliyle verdiler. Mamafih bu da tartışılabilir ve
İslam'ın üstünlüğünü ortaya koyacak gerçek dinamikler yitirildigi için
mimariye muhtaç olundu, denebilir. Ama yine denilebilir ki, "kâsaneler bina
etmek" lizatihi değil, sebep olacakları ahlâki bozulmadan ötürü (ligayrihi)
yerilen bir şey olabilir. Dolayısı ile müslümanların kafa yapılarında
hakimiyet kurmak isteyen kültürlere cevap teşkil etmesi halinde "ligayrihi
kabîh" değil, "ligayrihi hasen" bir şekle dönüşür ve güzel sayılır. Sonra
dikkat edilirse mimarisinin israf olup olmadığı tartışılabilecek
camilerimizin daha çok görkemli olan tarafları, iç kısımları değil,
genellikle dış görünüşleridir. Zaten camilerin süslenmesinin hoş
karşılanmayışının fanilik duygusuna ve tevazua zıt oluşundan başka bir esas
sebebi daha zikredilir ki, o da süslemelerin, namaz kılanların dikkatini
çekmesi ve namazın huşuunu bozmasıdır. Fıkıh kitaplarımızda mes'eleye daha
çok bu açıdan bakılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de mescidlerin sadece
"imarından"(K. Tevbe 9/18) ve "tesisinden"(K. Tevbe 9/108) bahsedilir.
Hadis-i şerifler süsleme konusunda daha detaylı bilgi verirler. "Benim
tezyin edilmiş bir eve girmem olmaz."(Ebu Dâvûd, Et'ime 8; Ibn Mace, Et'ime
56; Müsned, V/221, 222) "Ben muhteşem mescidler yapmakla emrolunmadım".(Ebu
Davud, Salât 12) Bu hadisi şerhederken Münavî der ki: Ibadethaneleri
süslemek ehli kitabın işidir. Yahudiler ve Hiristiyanlar kitaplarını tahrif
ettikten sonra mabetlerini süsleyip tezyin ettiler... Müslümanların bu
konudaki hususu da itidal olmalıdır. Hz. Ömer onca maddî devlet gücüne
rağmen mescidi değiştirmemiştir. Islâm'da mescidleri ilk tezyin eden Velid
b. Abdülmelik'tir. Selefimizden çoğu insanlar fitne korkusundan ona bir şey
diyememişlerdir". (Münavi, Feyzul-kaîr, V/426). Bu hadisle ilgili olarak Ebu
Davûd'un nakline göre Ibn Abbâs: "Ama siz yine de Yahudi ve Hiristiyanlar
gibi mescidleri süsleyeceksiniz." Yani ihlası terkedecek, onlara uyacak ve
mescidleri övünme vesilesi yapacaksınız (Ebu Davûd, Salat 12) demiştir.
Hatta Ebu Davud'un müteakip hadisi de bunu destekler: "Insanlar mescidler
konusunda birbirleriyle övünmedikçe Kıyamet kopmaz"(agk.) Mescidleri
süslemenin, dinin gereklerini yaşamadaki zayıflıktan kaynaklandığını
gösteren bir hadis-i şerif de şudur: "Hangi milletin işi kötüleştiyse, onlar
mescidlerini süslediler".(Ibn Mâce, Mesâcid 2)Fıkıhçılar elbette bir konuda
hüküm vermek için mes'eleye naslar açısından da pozisyon açısından da çok
yönlü bakarlar. Ibn Abidin: "Mescidi -mihrap duvarı hariç nakışlamakta beis
yoktur (Yani yapılmasa daha iyi olur). Mihrap duvarını süslemek (tahrimen)
mekruhtur, çünkü namaz kılanların dikkatini dağıtır. Süslenen yerlerinde de
detaylı ve girift nakışlar yapmak yine (tahrimen) mekruhtur".(Ibn Abidin,
I/442 (Amire)) Süslenebilecek kısımların badana ya da altın suyu ile
bezenmesi mekruh değilse de bu camiye vakfedilen (cami yapılması için
verilen) paralardan yapılamaz. Kişiler bunu ancak kendi hesaplarına
yaptırabilirler (Hindiye, I/09) der.Böyle kişilere ses çıkarılmamasının
sebebi de şudur: Mescid süslemek (temizleme ve güzelleştirmeyi buna
karıştırmamak gerekir) için para ve zaman israfında bulunan insanlar zaten
dindarlığı zayıf ve bu konuda bilgisi az insanlardır. Onları bundan da
menetmek kendilerini mescidlerden bütün bütün koparacaktır. Binaenaleyh hiç
olmazsa paralarını buralara harcasınlar, diye düşünülür. (Milnavî yukarıya
aldığımız son hadis-i şerifi bu doğrultuda açıklar. bk. Feyzu'1-Kadîr,
V/449; Konu hakkında ayrıca bk. M. C. el-Kâsimî, Islâhu'1-Mesacıd, (Cezair
1989) s. 96) Özetlersek:
l. Mescidlerin cemaatine,
cemaati yetiştirmeye değil de mescidleri süslemeye özen göstermek dini
gevşekligin belirtisidir.
2. Mescidde namaza
duranların görebileceği yerleri süslemek, yaldızlamak ve çeşitli tablolar
asmak mekruhtur.
3. Diğer kısımların
süslenmemesi, ama temiz ve güzel tutulması süslenmesinden daha iyidir.
4. "Cami yapmak üzere"
diye alınan paralar süslemelere harcanamaz. Mahzuru olmayacak süslemeleri
kişiler ancak kendi ceplerinden yatırırlar, ya da parayı verene süslemede
kullanılacağı söylenilerek alınır.
5. Cami için toplanan
paraların, tezyinat yerine cemaata ve çocuklarına hakikatleri öğretmede
kullanılması daha iyidir.
MESH
Silme, eli bir şey üzerine
sürme; belirli süre içinde özel bir mest'in üzerine ıslak eli sürmek
anlamında bir fıkıh terimi. Topuklarla birlikte ayakları örten, giyilen
ayakkabıya "mest (huff)" denir. Abdestte mest üzerine meshetmek, ayakları
yıkama yerine geçer. Deriden yapılan ve topukları örten özel yapılı mest;
potin, çizme, aba, terlik ve kalın çorabı da kapsamına alır. Yani bunlarda
mest hükmündedirler.
Mest üzerine meshin cevazı
sünnetle sabittir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Mukîm, mestleri üzerine
bir gün bir gece; yolcu ise üç gün üç gece mesheder" (Nesaî, Tahâre, 98; İbn
Mâce, Tahâre, 86; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 213). Bu, meşhur bir hadis
olup, içlerinde Hz. Ömer, Afi, Huzeyme b. Sâbit, Ebû Saîd el-Hudrî, Saffân
b. Assâl, Avf b. Malik, İbn Abbas ve Hz. Âişe gibi ünlü sahabelerin
bulunduğu kalabalık bir sahabe topluluğu tarafından nakledilmiştir. Hatta
İmam Ebû Yusuf, mestlerin üzerine mesih haberinin, benzeriyle Kur'ân ayetini
neshetmenin mümkün olacağı kuvvette bir hadis olduğunu belirtmiştir. Ashab-ı
Kiram söz ve fiil olarak meshin caiz olduğunda ittifak etmiştir. İmam Malik
meshi yalnız yolcu için caiz görmüştür. Hasan el-Basrî şöyle demiştir:
"Bedir gazvesine katılmış yetmiş sahabeye yetiştim, hepsi de mest üzerine
meshi caiz görüyordu" (el-Kasânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1402/1982, I, 7;
İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, I, 260, 261).
Ayaklara meshin farz
miktarı, her ayağın ön tarafına rastlayan mestin üzerindeki, elin küçük
parmağı ile üç parmaklık yerdir. Bu kadar bir yere meshetmekle, farz yerine
gelmiş olur.
Şafiîlere göre, mestlerin
üzerine bir parmak bile olsa mesh yeterlidir. Hanbelîler mestlerin üstünün
yarıdan fazlasına, Malikîler ise, mestlerin üstünün tamamına meshi gerekli
görürler.
Mestlerin altına mesh
edilmez. Yapılan mesihte parmakların açıkça bulunması, meshin ayak
parmaklarının ucundan yukarıya doğru yapılması sünnete uygun bir meshdir.
Ancak sünnete uygun düşmemekle birlikte, mestin üzerine su dökmek, mesti
sünger gibi bir şeyle ıslatmak, mestin üzerine enine olarak mesh etmek veya
meshe mestin koncundan başlamak da yeterli olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESHİ BOZAN ŞEYLER:
1) Mesh süresinin dolması.
Mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün, üç gece geçtiği zaman kişi
abdestsiz ise, abdest alır ve namazını kılar. Eğer süre dolduğu zaman,
abdestli durumda ise, yalnız iki ayağını yıkaması yeterlidir.
2) Ayağından mestleri
çıkarmak. Bu sırada, abdestli ise ayaklarını yıkaması yeterlidir. Mesih
süresi başlamadan abdestli iken çıkarılan mesh ise abdesti etkilemez.
Ayakkabıyı çıkarıp giymek gibi olur. Eğer mesh süresi içinde, abdestsiz
bulunduğu sırada mestlerini çıkarırsa, tam abdest alması gerekir. Tek mestin
veya ayağın çoğunun çıkması da abdesti bozar (el- Kâsânî, a.g.e., I, 12; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
II, 34 vd.).
3) Mestlerdeki yırtık veya
sökük, ayak parmaklarından en küçük üç parmak sığacak büyüklükte ise, mesh
bozulur. Bu konuda iki mest ayrı ayrı değerlendirilir.
4) Gusül abdesti
gerektiren durumlarda da mesh bozulur. Boy abdesti alındıktan sonra, mestler
giyilir ve abdest bozulduğu andan itibaren yeni mesh süresi başlar.
Malikîlere göre, mesh için
bir süre yoktur. Guslü gerektiren bir şey bulunmadıkça mest üzerine devamlı
olarak mesh etmek mümkündür. Ancak cuma namazı kılacak kimseler için, her
cuma günü mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması menduptur (el-Kâsânî,
a.g.e., I, 8,9).
Sonuç olarak, mest üzerine
mesh, İslâm'ın müslümanlara getirdiği bir kolaylıktır, bir ruhsattır. Meshin
caiz olduğunu kabul etmekle birlikte, abdestle ayaklarını yıkamayı tercih
etmek azimet niteliğindedir ve daha fazla sevaba vesile olur. Mest özelliği
bulanan çorap üzerine mesh de başka bir kolaylıktır. Özellikle soğuk
iklimlerde yaşayan müslümanların giyecekleri kalın, keçeleşmiş, altını
göstermeyen ve altına suyu da geçirmeyen çoraplar mest yerine kullanılabilir
, çorapla ilgili hadislerin kritiği için bk. eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
Mısır, t.y., I, 213, 214).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESHİN
CEVAZINDAKI ŞARTLAR ŞUNLARDIR:
1) Mestler, ayağa abdest
için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmiş olmalıdır. Bir özürden dolayı çıplak
ayak veya sargı üzerine meshedilmiş bulunması yıkama hükmünde olup, bundan
sonra giyilmiş mestler üzerine de meshedilebilir.
2) Mestler, ayakları
topuklarıyla birlikte her taraftan örtmüş bir halde bulunmalıdır.
Topuklardan kısa mestler, potin, terlik ve benzerleri üzerine mesih
yapılmaz.
3) Ayağa giyilmiş mestler
ile, en az üç mil kadar (5 km. kadar) bir yol yürümek mümkün olmalıdır.
4) Mestlerin topuktan
aşağı kısmında, ayağın küçük parmakları ile üç parmak miktarı kadar yırtık
veya sökük bulunmamalıdır. Yırtık veya sökük konusunda her iki mest ayrı
kabul edilir.
5) Mestler, bağsız olarak
ayakta durabilecek derecede kalın olmalıdır.
6) Mestler dışarıdan
aldığı suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak bir halden uzak
bulunmalıdır.
7) Her ayağın ön
tarafından en az küçük el parmağı kadar kısım mevcut olmalıdır. Bu yüzden
bir veya iki ayağının ön tarafı bulunmayan kimse, mestlerine mesh edemez.
Ancak bir ayağı tamamen bulunmayan kimse, diğer ayağına giydiği mestine mesh
edebilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 7 vd.; İbn Âbidin, a.g.e., I, 261 vd.; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
I, 32-34; Mehmed Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul, t.y.; s. 76; Ö. Nasuhi
Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 82 vd.).
Meshin Süresi:
Bir meshin süresi, mükim
olan kimse için bir gün bir gece, yani yirmi dört saat; en az o sekiz
saatlik yola giden yolcu için üç gün üç gecedir. Bu da yetmiş iki saat eder.
Bu süreler Hadislerde belirlenmiştir (Nesai, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre,
86). Bir meshin süresi, mestin ayağa giyildiği andan itibaren değil,
abdestinin bozulduğu andan itibaren başlar. Meselâ; sabah abdest alıp
mestlerini giyen kimsenin. abdesti, öğle vakti saat on ikide bozulsa, mesh
süresi saat on ikide başlamış olur.
Mukim iken yolcu olan
kimse, yolculuk süresine tabi olur ve bu süreyi doldurur. Bunun aksine yolcu
olan kimse bir gün bir gece meshettikten sonra mukim olsa, süresi bitmiş
olur. Artık abdest alırken ayaklarını yıkaması gerekir. Yolculuğun helâl
veya haram bir amaç için yapılmış olup olmaması meshi etkilemez. İmam Şafiî
ve Ahmed b. Hanbel'e göre, mübah olmayan bir amaç için yapılan yolculukta
mesh süresi yirmi dört saattır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESKEN
Fert veya ailenin yerleşip
oturduğu, uzun süre kılmaya elverişli yer. Her canlı kendisini arındıracak,
hayatını geçirebilecek bir yuva yapmak ihtiyacını duyar. Insanoğlunun
kendisini ve neslini muhafaza edebilmesi ve hayatını sürdürebilmesi için
yaptığı yuvaya da Arapçada "mesken", Türkçede buna "ev" denir.
Kur'ân-ı Kerim'de gerek
geçmiş ümmetlerin barındıkları yerlerden ve gerekse ahirette müminlerin
kalacakları yerden söz edilirken hep "mesken" ifadesi kullanılmıştır. (et-Tevbe,
9/24, 72; Ibrahim,14/37; en-Nahl,16/80; Tâha, 20/128; el-Kasas, 28/58;
es-Secde, 32/26; es-Sebe; 34/15; el-Ahkâf, 46/25). Yine Süleyman (a.s)'in
kıssasında sözü edilen karıncaların yuvası için de "mesken" tabiri
kullanılmıştır (en-Neml 27/18).
Islâm'da kişilerin mesken
sahibi olmasına büyük önem verilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber: "Üç şey
insanın saadetinden, üç şey de mutsuzluğundandır. Insana mutluluk veren üç
şey: Iyi bir eş, geniş bir ev ve iyi bir binektir. Insanın mutsuzluğuna
sebep olan üç şey ise: Kötü eş, kötü ev ve kötü binektir" buyurmuştur (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, I,168; III, 407). Meskenin kötülüğünden maksat ise,
"darlığı ve istifade edilen bölümlerinin azlığıdır" buyurulmuştur (Hâkim,
el-Müstedrek, II, 162). Ayrıca bir evin kötü oluşu ve saadet yuvası
olamayışının sebepleri arasında; komşuların kötülüğü, ezan duyulamayacak
veya cemaatle namaza iştirak edilemeyecek kadar mescide uzak oluşu ve
havasının kötü olması, güneş alamaması gibi hususlar da sayılmıştır (Ali
Şafak, Islâm Hukuku Açısından Şehircilik ve Aile Meskeni Problemi, Ilâhiyat
Fak. Dergisi, Erzurum 1982, s. 14). Yine Hz. Peygamber: "Eğer uğursuzluk
denen bir şeyden söz edilecekse bu, şu üç Şeydedir: Ev, eş ve binek
vasıtası" buyurmuştur (Buhâri, Cihad, 47; Müslim, Selâm,1 I8, 119; Tirmizi,
Edeb, 58; Ibn Mâce, Nikâh, 55).
Işte bu önemine binaendir
ki, Islâm'da ev yapımı teşvik edilmiş ve Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Her kim bize memur (vergi memuru) olursa evlensin, hizmetçisi yoksa
hizmetçi tutsun ve evi yoksa ev edinsin" (Ebu Dâvud, Imâre, 10; Ibn Mâce,
Ruhn, 24; Ahmed 6. Hanbel, Müsned, III, 467). Öte yandan ihtiyaç yokken ev
veya arsa satımı da hoş karşılanmamıştır. Huzeyfe Ibnül- Yemâm, Resulullah
(s.a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Her kim bir ev satarda kıymeti
ile bir benzerini satın almazsa o parada bir bereket yoktur" (Ibn Mâce,
Rühûn, 24). Aynı şekilde ihtiyaç yokken yapılan her bina, insan için bir
vebal sayılmış (Ebu Dâvud, Edeb, 160), bina yapımına aşırı düşkünlük ise,
kıyamet alâmetlerinden sayılmıştır (Buhâri, Isti'zân, 53).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Islâm hukukunda kişiye
tanınan temel hak ve hürriyetlerden biri de mesken hürriyetidir. Çünkü bir
insanın hayatı, malı, namusu, şeref ve haysiyeti mesken ile muhafaza olunur.
Öyleyse bunlar gibi, meskenler de taarruz ve tecavüzden masumdur. Meskenlere
tecavüz, aynı zamanda hem hayata, hem namusa, hem hürriyete ve hem de mala
tecavüzdür. Bunun içindir ki; bir kimsenin meskenine tecavüz etmek, yahut
iznini almadan bulunduğu eve, oturduğu odaya girmek, yahut mesken içinde
bulunan şeyleri öğrenmeye çalışmak, Islâm nazarında kötü bir hareket sayılıp
şiddetle yasaklanmıştır.
Islâm dininde meskenlere
giriş çıkışların belli esaslar dahilinde yapılması istenmiş ve şöyle
buyurulmuştur: "Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan,
seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz..." (en-Nûr, 24/27-29).
Görüldüğü gibi eve girerken izin isteme ve ev sahibine selâm verme,
Kur'ân'ın emrettiği bir görgü kuralıdır. Hatta evden çıkarken bile izin
istemek, inanmış olmanın gerektirdiği ince bir davranıştır (en-Nûr, 24/62).
Özellikle şu üç vakitte -ev halkından olanların bile- mutlaka izin isteyerek
evlere girmeleri gerektiği şöyle belirtilmiştir: "Ey inananlar! Ellerinizin
altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar
(çocuklar), üç vakitte odalarınıza girebilmek için izin istesinler: Sabah
namazından önce, öğleden sonra elbiselerinizi çıkarıp yatacağınız vakit ve
yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir.
Bunların dışında hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri
girmelerinden dolayı size ve onlara bir günah yoktur..." (en-Nur, 24/58). Bu
üç vakitte, özel durumlarından dolayı, anne-babanın odasına köle ve
çocukların izinsiz girmesi yasaklanmıştır. Bulûğ çağına ermiş çocuklar ise,
her zaman izin isteyeceklerdir (en-Nr, 24/59). Eve girerken de mutlaka selam
verilmesi istenmiş ve şöyle buyurulmuştur: "...Evlere girdığınız vakit Allah
tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (kendinizden olan
ev halkına) selâm verin..." (en-Nûr, 24/61). Hz. Peygamber de, Enes b.
Malık'e şu tavsiyede bulunmuştur: "Yavrucuğum, ailenin yanına girdiğin zaman
selâm ver. Bu, kendin ve ev halkı için berekettir" (Tirmizî, Isti'zân, IO).
Evlere izinsiz
girilmesinin yasaklanması, özel hayatın korunması amacına yöneliktir.
Binaenaleyh, evlere izinsiz ve habersiz girilmesi ile özel hayatın gizliliği
ihlâl edilmiş olur. Uyulması istenen kurallardan birisi de, evlere
kapılarından girilmesidir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de: "Evlere arkalarından
girmeniz iyi değildir... evlere kapılarından girin..." (el Bakara, 2/189)
buyurulmuştur. Böylece cahiliyye devri âdetlerinden olan, eve arkadan veya
pencereden girme alışkanlığı da kaldırılmıştır (Fahruddin er-Râzi,
Mefâtîhu'l-Gayb, II, 144).
Verilen bilgilerden de
anlaşılacağı gibi, başkasına ait olup hiç bir suretle giriş hakkı bulunmayan
evlere girmek için mutlaka izin almak gerekir. Yoksa yapılan hareket meskene
tecavüz sayılır. Hane halkının o kimseye karşı her türlü savunma hakkı
doğar. Bu arada korku veya yanlışlıkla bir yakının yaralanması veya
öldürülmesi muhtemeldir. Bu yüzden, girme hakkı bulunan evlere veya odalara
bile girerken izin istemek veya kapıyı ya da zili çalmak hem edebe uygun,
hem de bir tedbirdir. Izin isteme işi de üç defa yapılmalı, üçüncüde de izin
verilmezse geri dönülmelidir (Buhâri, Isti'zân, 13). Izin isterken de önce
selâm, sonra izin esasına riayet edilmelidir. Hz. Peygamber de, yanına gelen
birine böyle yapmasını tavsiye etmiştir (Tirmizi, Isti'zân, 18). Aynı
şekilde, kapıyı çalan kimseye "kim o" denildiği zaman, kimliğini açık bir
şekilde belirtmelidir. Aksi halde ev sahibi zor durumda bırakılmış olabilir.
Bir defasında Câbir (r.a.), Resulullah'ın kapısını çalmış, "kim o"diye
sorduğunda Câbir (r.a.), "ben, ben" diye cevap vermiştir. Resulullah
(s.a.s), onun bu şekilde cevap vermesinden hoşlanmamış ve kimliğini açık bir
şekilde belirtmesi gerektiğine işaret etmiştir (Buhârî, Isti'zân, 17;
Tirmizî, Isti'zân, 18).
Izin isterken uyulması
gereken ahlâkî esaslardan biri de, evin içine bakılmamasıdır. Bunun sebebi,
Islâm'da aile mahremiyetine son derece önem verilmiş olması ve gözün de
haramdan korunmak istenmesidir. Izin istemedeki asıl amaç da budur. Ebû Zer
(r.a), Resulullah (s.a.s)'ın konu ile ilgili olarak şöyle buyurduğunu
rivayet etmiştir: Kim kendisine izin verilmeden bir perdeyi (kapıyı) aralar,
evin içine bakar ve ev halkının mahrem yerlerini görürse, yapılması
kendisine helâl olmayan bir şeyi yapmış olur. Şayet o, evin içerisine
bakarken, evin erkeği karşılasa da onun gözlerini çıkarmış olsaydı ona karşı
tavır almazdım. Şayet bir kimsenin gözü, perdesi örtülmemiş (veya kapısı
kapatılmamış) bir eve takılır da evin içine bakarsa burada bakanın hatası
yoktur, hata, kapısını kapatmadığı için ev sahibinindir" (Tirmizî, Zühd,16).
Bu hadis, Resulullah (s.a.s)'ın konuya ne kadar önem verdiği göstermektedir.
Ayrıca, böyle yapan kimselere karşı Allah Resulu'nun hiddetlendiği de
bilinmektedir (Tirmizi, Isti'zân, 17).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bilindiği gibi mesken -
doğumundan ölümüne kadar- insan ömrünün önemli bir kısmının geçirildiği
yerdir. Bir bakıma insanın huzur ve mutluluk yuvasıdır. Bunun içindir ki,
meskenlerin Islâmî ölçülere uygun olarak yapılması tavsiye edilmiştir.
Bundan maksat ise, tuvaletlerin kıbleye doğru olmaması, banyo ve mutfakların
muhafazalı yerlere yapılması; evin; komşunun evini gölgeleyecek, ışık
almasını engelleyecek şekilde yüksek yapılmaması, komşunun mahremini görecek
şekilde pencereler konulmaması ve gösterişten uzak durup sadeliğe riayet
edilmesi ve benzeri şeylerdir (Ebû Dâvud, Tahâret, 4; Buhârî, el-Edebü'l-Müfred,
Kahire 1379, s.162).
Yine gece yatarken ocakta
veya sobada ateş bırakılmaması, ışıkların söndürülmesi, evin kapılarının
kapatılması, içinde yiyecek ve içecek gibi şeyler bulunan kapların üstünün
örtülmesi de, tedbir niteliğindeki tavsiyeler arasındadır (bk. Buhârî,
Isti'zân, 49, 50).
Verilen bilgilerden de
anlaşılacağı gibi, her müslümanın, İslam'ın emirlerini yerine getirdikten
sonra yapacağı en önemli işlerden birisi de iyi bir mesken, yani oturacak
yer temin etmesidir. Kurtuluşun nasıl mümkün olacağını soran Ukbe b. Âmir'e,
Hz. Peygamber: "Diline hâkim ol, evini genişlet ve hatalarına da ağla (tevbe
et)" cevabını vermiştir (Tirmizî, Zühd, 60).
Buna göre Islâm hukuku,
kişi ve toplumu yakından ilgilendiren mesken problemine dair önemli hükümler
getirmiştir. Kişi ve toplumun mülkiyet hakkını kabul eden Islâm hukuku, bu
iki hak arasında denge kurmaya çalışmış; iki hakkın karşı karşıya gelmesi
halinde, toplumun hak ve menfaati ön plânda tutulmuştur. Aynı şekilde,
mesken sahibi olmak ve bu meskende İslam'ın öngördüğü bir biçimde aile
hayatı sürdürmek dînî hükümler gereğidir. Meskenin mutluluk yuvası olması
da, ancak ideal ölçülere uygun bir biçimde yapılmasıyla mümkündür. Mesken
yapımında iç ve dış mimaride- Islâmî emir ve yasaklara uyulmalıdır. Israfa
kaçılmamalı ve sağlığa uygun bir tarzda yapılmalıdır. Komşu hukukuna riayet
edici, çevre sağlığına zarar vermeyen bir yükseklik ve biçimde binalar
yapılmalıdır (Ali Şafak, Islâm Hukuku Açısından Şehircilik ve Aile Meskeni
Problemi, A. Ü. Ilâhiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum, 1982, s.14-17)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESNÛN
Sünnet olan, sünnet olmuş
bulunan, âdet edilen şey; bilenmiş bıçak; üzerinden ömürler geçmiş olan,
çirkin kokulu. Mesnûn, bir fıkıh terimi olarak farz ve vacip olmaksızın
Resulullah (s.a.s) tarafından ibadet olmak üzere yapılan herhangi bir
fiildir. Meselâ; kuşluk namazı, farzlara tabi olan ve "revâtip" denilen
vakit sünnetleri, küsûf ve husûf (ay ve güneş tutulması) namazları, yağmur
duası namazı, umre, muharrem orucu gibi ibadetler "mesnûn ibadet"
niteliğindedir. Hz. Peygamber bunları yapmış, ancak farz olmadıklarını
göstermek için bazen da terketmiştir (Mansûr Ali Nâsıf, et-Tâc, I, 330).
Mesnûn, Kur'ânî bir terim
olarak üç ayette "çirkin kokulu, kokuşmuş, işlenebilir anlamında ve "min
hamein mesnun" terkibi şeklinde "işlenebilir siyah kokmuş çamur" anlamında
kullanılır (el-Hicr, 15/26, 28, 33).
"Mesnûn" bu haliyle
insanoğlunun yaratılışında ilk merhaleyi ifade eden terimlerden birisidir.
Müfessirler bu kelimeye, insanın yaratılışını ifade edişinden kavram olarak
değişik, fakat nitelik bakımından birbiriyle ilgili anlamlar vermişlerdir.
"Gerçekten biz insanı, kuru pişmemiş çamurdan; kokuşmuş bir balçık (mesnûn)tan
yarattık" (el-Hicr, 15/26). Ayette, kuru pişmemiş çamur karşılığında
"salsâl" kelimesi vardır ki bu, Rahman sûresi 14-15. ayetlerindeki "el-fahhâr"a
uygun olarak, kurumuş, vurulduğu zaman ses veren, kuru pişmemiş çamur
demektir. Işte "mesnûn" kelimesi, "hame" kelimesiyle birlikte bu kelimeden
bedeldir. Imam Fahruddin er-Râzî, kelimenin şu anlamlara geldiğini ileri
sürmektedir:
1- Ibnü's-Sikkit'i Ebû
Amr'den rivayetine göre: "mesnûn, değişken demektir" diyordu. Bunun
açıklamasında Ebû'l-Heysem de; ARAPÇA denilir ki, şu değişti, o değişmiştir,
demektir. Buna delil de ARAPÇA (el-Bakara, 2/259) ifadesidir ki "değişmedi"
demektir."
Zeccâc ise; "Bu terim
"Senen-i tarik" a, yani yol güzergâhına konulmuş şey demektir ki böyle olan
bir şey değişir" der.
2- Mesnûn, hakk edilmiş,
yani sürtülmüş, kazınmış veya bilenmiş demektir. Buna bağlı olarak bileğiye
"misenn" ve sürtülürken ikisinin arasında çıkan kazıntıya "senen" denilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
3- Ebû Ubeyde'ye göre "mesnûn"
masbûb, yani dökülmüş demektir.
4- Sibeveyh "mesnûn"un bir
şekil ve örneğe göre şekil verilmiş anlamına geldiğini söyler. Bu (ARAPÇA)
deyiminden alınmıştır ki "yüzün özel bir şekli" demektir. Kâmus'ta bu mana
ile ilgili olarak "beyzi yüzlü" manasına "mesnûnü'l-vech" denilir.
5- Ibni Abbas "mesnûn"un
yaş çamura dendığını söyler (Fahruddin er-Râzî, Mefâtihırl-Gayb, XIX,180:
Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V 3056-3057).
6- "Mesnûn", mensûb
anlamındadır ki; kendinden sonra gelenler kendisine nisbet edilir.
Zürriyetinin Hz. Âdem'e nisbet edilip Âdemoğlu denmesi bu anlamı ile
ilgilidir (Şihâbüddin Mahmûd el-Âlûsi, Rühu'l-Meâni, XIV, 34).
Gerek bu anlamlar gerek
Kur'anın, ilk insanın yaratılışı ile ilgili ayetlerde geçen "topraktan"
(Âl-i Imrân 3/59); "ateşle pişmiş gibi kuru çamurdan" (es-Saffât, 37/I1);
"hakir bir suyun özünden" (es-Secde, 32/8); "karışık bir nutfeden" (el-Insan,
76/2) şeklindeki ifadeler birbirine zıt kavramları değil, Hz. Âdem'in
yaratılışıyla ilgili çeşitli evreleri değişik kelimelerle ifade etmekten
ibarettir. Zaten Cenab-ı Hak bunu, "Doğrusu biz insanı, halden hale
geçirdiğimiz karışık bir nutfeden yarattık" (el-Insan, 76/2) şeklinde
bildirmektedir. Kısaca Cenab-ı Hak, Hz. Âdem'i topraktan yaratmıştır. Önce
bu toprağı çamur haline getirmiş, sonra da kiremit gibi kurutmuştur. Cenab-ı
Hak, Hz. Âdem'i çamurdan insan şeklinde yarattı. Bu şekil kurudu. Ona bir
rüzgâr esintisi dokundukça ondan ses (salsale) işitiliyordu. Bu sebeple
Cenabı Hak âyet-i kerimede onun maddesinden bahsederken "salsâl"
buyurmaktadır" (Mefâtîhul-Gayb, XIX, 179).
İlk insanın yaratılış
devreleri dörde ayrılmaktadır:
1- Toprak devresi:Bu,
yaratılışın (tekvin) temel devresidir. Çünkü Hz. Âdem'in yaratılışının ana
maddesi topraktır. Cenabı Hakk'ın ilâhi iradesiyle Hz. Âdem'i yaratmayı
istediğinde, yer yüzündeki her çeşit topraktan bir miktarı almalarını
meleklere emretti. Işte bu alınan toprak çeşitleri Adem (a.s)'in
yaratılışının temelini teşkil etti. Cenabı Hak buna şöyle işaret etmektedir:
"O'nun âyetlerinden biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yer
yüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz" (er-Rûm, 30/20). Hadis-i şerifte de bu
devre şöyle anlatılmaktadır: "Cenabı Hak Adem'i, yer yüzünün her tarafından
aldığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Ademoğulları, yeryüzü(nün
renkleri ve tabiatları) kadar değişik şekillerde geldiler. Onlardan kimisi
kırmızı derili, kimisi beyaz, kimisi siyah, kimisi bunların arasında bir
renkte; kimisi yumuşak, kimisi sert tabiatlı; kimisi kötü, kimisi de iyi
huylu geldi" (Tirmizî, Tefsîru Süretil-Bakara,1; Sünne, 16; Ahmed b. Hanbel,
IV, 400).
2- Çamur devresi: Cenabı
Hak meleklere bu toprağı suyla yoğurmalarını emredince, ortaya yapışkan bir
çamur çıktı. Kur'an-ı Kerim'de bu safha şöyle belirtilir: Biz insanları
(Âdemoğullarını) yapışkan bir çamurdan yarattık" (es-Saffât, 37/11) Hz. Âdem
(a.s) uzun süre bu şekilde çamur halinde durdu ve kurudu. Işte bu Hicr
sûresi, 26. ayetinde, "Gerçekten biz insanı, kuru pişmemiş çamurdan;
kokuşmuş bir balçıktan (mesnûn) yarattık" buyurulduğu gibi, esmer kuru,
şekil ve koku itibariyle değişken bir çamurdan yaratılışı ifade eder.
Aynı zamanda bunun
kuruluğu; "Insanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı"(er-Rahman,
55/14) âyetinde ifade edildiği gibi dokunulsa ses verecek bir kurulukta idi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
3- Oluş (tekvin) devresi:
Ruhsuz insan şeklının verilmesi devresidir. Müfessirlerin ifadesine göre
kırk yıl böyle şekil verilmiş olduğu halde, ruhsuz olarak bekledi. Cenabı
Hak buna şu şekilde işaret etmektedir: "Insanın üzerinden, henüz kendisinin
anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?" (Insan, 76/1).
Hz. Âdem yaratılışında çok
uzun boylu idi. Soyundan gelenler devamlı kısaldı. Resulullah (s.a.s) bunu
şöyle bildirmektedir: Allah Âdemi kendi suretinde yarattı. Onun uzunluğu
altmış arşındı... Cennete giren her kişi Âdem'in suretinde ve altmış arşın
uzunluğunda olacaktır. Ama Âdem'den sonra soyundan gelenler şimdiye kadar
boyları kısalmakta devam ederek gelmişlerdir" (Buhârî, Isti'zân,1; Müslim,
Cennet, 28).
4- Ruh üfürülmesi (ruh
verilmesi) devresi: Ilâhi irade çamurdan yaratılmış bu varlığı düzgün bir
beşer şekline (Meryem,19/17) getirmek işiten, konuşan, gören bir insan
yapmak istedi ve ona ilâhi rahmetinden ruh verdi. Bu şekilde o üstün bir
yaratılışa, en güzel bir şekle, en kamil bir kılığa büründü. Bu insanın son
devresidir. Kur'an-ı Kerim'de bu, şöyle bildirilir: "Onu düzenleyip (Insan
şekline koyduğum) ve ona ruhumdan üflediğim zaman (ey melekler) hemen ona
secdeye kapanın" (el-Hicr, 15/29).
Ancak bu secde ubudiyet
secdesi değil, selâmlama ve saygı gösterme ifadesiydi. Meleklerin hepsi bu
emre uyup secde ettiler, Hz. Âdeme saygılarını sundular. Iblis ise buna
yanaşmadı, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı (el-Hicr 15/30-31).
Hz. Âdemin olgun bir insan
haline gelişi bir takım devrelerden geçerek olmuştu. Soyundan gelenler de
yine bir takım devrelerden geçerler (Hak Dini Kur'an Dili, V, 3057).
Resulullah (s.a.s) buna
şöyle işaret buyurur: "Sizin her birinizin yaratılması şöyledir: Anne ve
babanın maddeleri, kırk gün annenin karnında toplanır. Sonra o maddeler, o
kadar zaman içinde (yani kırk gün) katıbir kan pıhtısı halini alır. Sonra
yine o kadar zaman içinde bir çiğnem et olur. Sonra (dördüncü devrede) Allah
bir melek gönderir de, tekâmül eden o bir çiğnem ete, şu dört kelimeyi
yazması emrolunur: "Onun işini, rızkını, ecelini, şaki (kötü) yahut said
(iyi) olduğunu yaz!" denilir. Sonra ona ruh üflenir" (Buhârî, Bed'ül-Halk,
6; Müslim, Kader, 1; Ebû Davûd, Sünne, 16).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEŞRÛ
Şeriata uygun, şeriatca
yasaklanmayan davranış. Islam hukukunda farz, vacib, sünnet, müstahab ve
mübah olarak tanımlanan davranışları belirtir. Şerî, helal, caiz kelimeleri
de meşru ile aynı anlamı karşılar. Gayrı meşru deyimi ise meşru olmayanı,
Islam şeriatında haram ve mekruh olan davranışları dile getirir.
Toplum halinde yaşayan
insanlar, belli kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallardan bazıları
emredici bazıları da yasaklayıcı niteliktedir. Toplum düzeninin
sağlanması,haksızlıkların önüne geçilmesi için uyulması zaruri olan bu
kurallara hukuk kuralları denir. Bu kurallara uymayanlara müeyyide
(yaptırım) uygulanarak, uymaları sağlanır. Işte kanunlarla yasaklanmamış
olan, başka bir ifadeyle, kurallara uygun olan davranış ve fiillere kanuna
uygun anlamında meşru fiiller denir.
Hukuk sistemleri, ilâhi
hukuk sistemi ve beşeri hukuk sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Islâm
şeriatı, ilâhi bir hukuk sistemidir. Bu sisteme göre Meşruluğun kaynağı (şari)
Allah ve Resulu'dur. Başka bir deyişle şeriat koyma, insan ve toplum
hayatını düzenleyecek kanun ve kurallar getirme yetkisine yalnızca Allah ve
Resulu sahiptir. Bu nedenle meşruiyetin sınırları Islâm şeriatınca
belirlenir. Şeriatca yapılması istenilen, teşvik edilen ya da yasaklanmayan
davranış ve fiiller meşrudur. Şeriatın yasakladığı ya da yapılmasını hoş
görmediği davranışlar da gayrı meşrudur. Bir Müslüman, bu konuda seçim
hakkına da sahip değildir.
Beşeri hukuk sistemleri de
insan ve toplum hayatını düzenleyen, yasaklar getiren kanun ve kurallar
koyarak insanların bunlara göre davranmalarını ister. Fakat bu sistemler
kanun koyucu olarak Allah'ı değil, belli bir insan ya da kurumu tanırlar.
Böyle bir hukuk sisteminin yürürlükte olduğu toplumlarda Islâmi anlamda bir
meşruiyetten söz edilemez. Çünkü Islâm açısından, her şeyden önce, sistemin
kendisi özü bakımından, gayrı meşrudur. Bu nedenle böyle bir sistemde meşru
sayılan bir davranış, gerçekte gayrı meşru olabilir. Sözgelimi beşeri hukuk
sistemlerinde zina yapmak, içki içmek, faiz alıp vermek meşru (yasal)
davranışlardır. Oysa bunlar Islâm şeriatınca kesin biçimde yasaklanmıştır ve
bu nedenle de gayrı meşrudur.
Islâm'a göre bir fiilin
meşru olup olmadığı Islâm Hukukunun kaynakları (Edille-i Şer'iyye) dediğimiz
Kitap, Sünnet, Icma' ve Kıyasla bilinir. Meşru olup olmadığı hakkında bu
kaynaklarda açık bir hüküm yoksa, fayda-zarar (maslahat) ve zaruret gibi
hususlar gözönünde tutularak içtihad yapılır.
Islâmda haram olduğu kesin
olarak bildirilmiş şeyler vardır. Bunların dışındakiler genellikle mübah
(meşru) kapsamına girer. Meşru olup olmadığı açık olarak bilinemeyen
(şüpheli) şeylerin terkedilmesi, takva açısından tavsiye edilmiştir (bk.
Riyâzus-Sâlihin, s. 419). Ayrıca Hadislerde bir şeyin meşru olup olmadığını
ayırmak için bazı ölçüler verilmiştir. Buna göre kalbi rahatsız eden ve
insanların bilmesi istenmeyen şey, kalbin şüpheye düştüğü şey gayrı-meşru (ism:günüh);
kalbin huzur duyduğu, şüpheye düşmediği şey meşru'dur (birr : iyilik) (et-Terğib
ve't-Terhib, 3/215-216).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEŞRU BİR TİCARETTE ŞU ÖZELLİKLER BULUNMALIDIR:
1) Alan ve satanın rızası,
2) Karşılıklı iyi niyet ve
dürüstlük,
3) Ticaretin, taraflardan
birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticarette bulunması
gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; "Ey îman edenler! birbirinizin
mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin,
(haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu,
kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah'a
kolaydır. " (en-Nisâ, 4/29-30).
Alış-verişin rüknü:
Diğer akitlerde olduğu
gibi icab ve kabuldür. Icab ve kabul, sözle yazı ile ve işaretle olur. Icab
ve kabulde kullanılan ifadelerin kesinlik taşıması gerekir; satıcının bu
malı sana sattım, verdim; alıcının da aldım, kabul ettim demesi gibi.
Satıcının bu sözlerine îcab, alıcının sözüne de kabul denir.
Alış-verişlerde satış
akdinin yazı ile tesbiti iyidir. Anlaşmazlık anında elde vesika olur. Icab
ve kabul olunca alış-veriş kesinleşir tek taraflı cayma hakkı yoktur. Ancak
alıcı veya satıcı pazarlık devam ederken alış-verişten cayabilirler.
Alış-veriş, kabz yani malı teslim alma ile tamam olur. Böylece alıcı, mala;
satıcı da paraya sahip olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEŞRU OLMAYAN BİR SERVET ELDE EDEREK BİRŞEY SATIN ALIRSA
SATIN ALDIĞI ŞEY MÜBAH SAYILIR MI?
Bir kimse meşru olmayan
bir servet elde ederek birşey satın alırsa yapılan bu muamelede 5 ihtimal
vardır.
1) Müşteri önce helal
olmayan elindeki parayı satıcıya teslim ediyor, bilahare onunla o nesneyi
satın aıyor.
2) Müşteri elindeki helal
olmayan para mukabılinde bir nesne satın alıyor, bilahare aynı parayı teslim
ediyor.
3) Müşteri elindeki helal
olmayan para mukabilinde bir şey satın alıyor bilahare başka bir para teslim
ediyor.
4) Müşteri parayı tayin
etmeden birşey satın alıyor bialahare helal olmayan para teslim ediyor.
5) Müşteri helal bir para
mukabılinde birşey satın alıyor fakat helal olmayan bir para teslim ediyor.
Ebu Nasr ile Ebu el-Leys
diyor ki birinci ihtimal müstesna hepsinde satın alınan şey mübahtır.
Yemesinde bir sakınca yoktur. Birinci ihtimalde ise satın aldığı şeyi
tasadduk etmesi gerekir. Kerhi ise birinci ve ikinci ihtimallerde helal
değildir, onu tasadduk etmesi gerekir. Kalan ihtimallerde ise helaldır.
Ebubekir de bütün ihtimallerde haramdır, onu tasadduk etmesi gerekir diyor.
Ama bunun sözü zayıf kabul ediliyor.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MESRÛK (ÇALINTI MAL)
Az veya çok olsun
başkasının malını gizlice çalmak anlamına gelen "sirkat" kökünden ism-i
mef'ul. Çalınan veya çalınmış mal.
İslâm'da belirli miktarda
malı, belirli yerden gizlice çalan kimseye had cezası öngörülmüştür (bk. el-Maide
5/38, "Hırsızlık" maddesi). Çalınan malda bazı özelliklerin bulunması
gerekir. Bu özelliklerden ilki çalınan malın "mutlak mal olması", yani
toplumda mal kabul edilen cinsten bir şey olması gerekir. Altın, gümüş,
cevherler, bakır, demir gibi madenlerden yapılmış eşyalar mal kabul edilir.
Çalınan malın "mütekavvim
mal" olması da şarttır. Aksi takdirde çalınan maldan dolayı had gerekmez.
Buradan hareketle, şarap, çocuk vb. şeyleri çalan kişiye had lâzım
gelmeyeceği belirtilmiştir. Çünkü şarab, müslümanlarca mütekavvim mal kabul
edilmemiştir. Hür bir çocuk ise zaten mal kabul edilemez.
Had cezasını gerektiren
çalıntı malın en az bir dinar (4 gr.lık altın para) veya on dirhem (28 gr.
gümüş para) değerinde veya bu miktara denk değerde olması gerekir. Daha az
miktardaki mal için hırsızlık cezası uygulanamaz.
Aynı şekilde çalınan mal,
bir bekçi ile veya ev, dükkan, depo gibi bir yerde muhafaza edilmiş
olmalıdır. Korumasız ve açıktan çalınan mal için (meselâ sokaktaki veya
bekçisiz bir tarladaki malın çalınması halinde) had uygulanmaz. Bu itibarla
bir hizmetçi hizmet ettiği ev veya dükkândan, bir şahıs misafir olduğu
yerden mal çalsa yine had gerekmez. Fakat bir hizmetçinin, sahibi tarafından
kilitlenen ve açmakla izinli olmadığı bir yerden mal çalması halinde had
cezası uygulanır. Bunun gibi meradan çobansız hayvanları çalmak da haddi
gerektirmez. Diğer yandan gündüz, kapısı açık bulunan bir eve girecek
hırsızlık yapan kişiye de had gerekmez. Fakat geceleyin herkes evine
çekildikten sonra, kapısı kapalı, ama kilitlenmemiş olan bir evden yapılacak
olan hırsızlık da cezayı gerektirir.
Bir kimse kiraya verdiği
evinden veya dükkanından, kiracısının malını çalacak olursa, o kişi hakkında
da had uygulanır. Çünkü o ev veya dükkan kiracının elinde bulunduğu sürece
koruma altında sayıldığı için, mal sahibinin izinsiz oraya girmeye hakkı
yoktur.
Evlerin sathı da, korunmuş
yer hükmünde olacağından, dam veya balkon gibi yerlerden bir malın gizlice
çalınması halinde had gerekir.
Alınmaları veya
çalınmaları halinde İslâm ülkesindeki halk tarafından hoşgörü ile karşılanan
az miktardaki odun, ot, saman, av hayvanı, balık, kuş, tavuk, tuz, kamış,
kömür... gibi çok kısmetli olmayan şeyleri çalmak da cezayı gerektirmez. Bu
gibi şeyler fıkıh kaynaklarında "tâfih" denir (el-Mevsılî, el-İhtiyâr li
Ta'lîli'l-Muhtâr, İstanbul 1980, IV. 107; İbn Âbidîn, a.g.e., IV. 91). Bu
hükümden anlaşılan, insanların değer vermediği veya fazla rağbet etmediği
şeylerin çalınması halinde söz konusu cezanın uygulanamamasıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ancak İslâm hukukçuları
önemsiz sayılan eşyayı belirlerken kendi devirlerinde bulunan eşyayı örnek
vermişlerdir. İnsanların mala verdikleri değer ve önem devirden devire
değişebilir. Kısaca, "tâfih" (değersiz) mal" kavramını örfe ve devirlere
göre değerlendirmek gerekir.
Had cezasını gerektiren
(çalıntı malda aranacak diğer bir şart da, söz konusu malın çabuk bozulan
cinsten bir şey olmamasıdır. Bu yüzden taze meyvalar, hurmalar, süt, et,
henüz başağında bulunan arpa veya buğday tam olgunlaşmadıkları ve çabuk
bozulma özelliği gösterdikleri için tam bir mal sayılmazlar. Dolayısıyla de
çalınmaları halinde, had gerekmez (el-Mevsılî, a.g.e., IV. 107; İbn Abidîn,
a.g.e., IV. 91). Buna karşılık kuru meyvalar, her türlü hububat, yağlar,
kokular, bir yıl bozulmadan dayanabilme özelliğinde olan sirke ve pekmez
gibi mallar, çabuk bozulmadıkları için bu hükme girmezler. Bu yüzden böyle
bir malı çalan kimseye had lâzım gelir.
Bir hırsıza had
uygulanabilmesi için, çalınan malda o hırsızın "mülkiyet hakkı veya mülkiyet
şüphesi" bulunmaması gerekir. Meselâ; bir kimse, kendi çocuklarının malını
çalsa; alacaklı borçlusunun malından, alacağının karşılığı olarak aynı
cinsten mal alsa had cezası lâzım gelmez. Fakat bu kişi, borçlusunun başka
cinsten malını çalsa, ona had uygulanır (el-Mevsılî, a.g.e., IV. 109).
İslam'da diğer had
cezalarında olduğu gibi, hırsızlık haddinde de en küçük şüphede had
düşmektedir. Ancak bir hırsızdan haddin düşmesi, onu diğer ceza
uygulamalarından kurtarmaz. Her şeyden önce çalınan malın iadesi veya
tazmini gerekir. Had cezası düşse bile çalınan mal, mal sahibine iade
edilir. Hırsız, malı telef etmişse onu tazmin etmesi gerekir. Kendisi de
hapis veya tazir cezasıyla cezalandırılır. Fakat mal hırsızın elinde telef
olmuş, had de uygulanmış ise, artık bu mal hırsıza tazmin ettirilmez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
METÂF(TAVAF
YAPARKEN DÖNÜLEN YER)
Dönme yeri, tavaf yaparken
dönülen yer; Arapça tavaf kökünden yer ismi; Kâbe-i Muazzama'nın çevresinde,
tavaf yaparken yedi defa dönülen alan.
Metaf'ın mahalli veya
yeri, Kâbe'nin çevresidir. Çünkü Allah Teâlâ, "... ve eski ev (Kabe) yi
tavaf etsinler" (el-Hacc, 22/29) âyetinde Kâbe'nin tavafını emretmektedir.
Kâbe'nin tavafı demek; Kâbe'nin çevresinde dolaşmak demektir. Bu yüzden
Mescid-i Haram'da yapılacak olan tavaf Kâbe'ye yakın veya uzak olsa da caiz
olur. Ancak tavafın Mescid-i Haram dahilinde olması gerekir. Meselâ Zemzem
kuyusunun bulunduğu yerin arkasından veya Mescid'in iç kısmında olmak
şartıyla duvarlarına yakın bir yerden tavaf yapılsa bu da yeterli olur.
İzdiham veya korku zamanlarında tavaf alanının geniş tutulması kolaylıklar
sağlar.
Buna karşılık bir kişi
Kâbe'yi tavaf ederken, Mecsid-i Haram'ın dışına çıksa ve kendisi ile Kâbe
arasında mescidin duvarları bulunsa, bu tavaf câiz olmaz. Çünkü söz konusu
duvarlar tavaf alanını sınırlamaktadır. Bu kişi Kâbe'nin çevresinde tavaf
yapmamış sayılacağından, yaptığı tavaf caiz değildir. Zira o kişi, böyle bir
durumda Kâbe'yi değil, Mescid-i Haram'ı tavaf etmiş demektir. Aksi takdirde,
Mescidin duvarlarının dışının da Metaf sayılarak tavaf burada da mümkün
olsaydı; Mekke'nin çevresinde, hattâ Harem-i Şerif'in dışında da Kâbe'yi
tavaf etmek caiz olur, böylelikle bu sınır daha da genişleyerek bütün dünya
tavaf alanına girebilirdi. Böyle bir tavaf da tavaf olamazdı. Halbuki ayet-i
kerime bizzat Kâbe'nin tavaf edilmesini emretmektedir. Bu tavaf da ancak
Metaf dahilinde olabilir.
Diğer yandan Kâbe'nin
altın oluğunun bulunduğu kuzeyinde; Hanefi makamının önündeki yarı dairelik
mermer duvarla çevrili olan ve adına
"Hatim" denilen yerin iç
kısmı tavaf alanının dışında kabul edilir. Bu yüzden de tavafın Hatim'in
dışından yapılması gerekir. Çünkü, altınoluk tarafında, kısa duvarla çevrili
Hatim denilen küçük bir alanın, Kâbe'ye (Beyt) dahil olduğu hadisle
sabittir.
Abdullah İbn Zübeyr (ö.
72/691). Hz. Aişe'nin (ö. 57/676) şöyle dediğini nakletmiştir: Rasûlüllah
(s.a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar yeni müslüman olup da küfür zamanına
yakın olmasalardı, bir de bina yapımına yetecek kadar para bulunsaydı "Hıcır"
dan beş zira miktarı bir yeri Kâbe ye ilâve ederdim. Ve insanların birinden
girip diğerinden çıkacağı iki kapı yapardım" (Sahih-i Müslim, Matbaa-ı Âmire
Tab'ı, IV, 98).
Yarım ay şeklindeki Hatim
duvarının içinde kalan ve Hıcr-ı İsmail denen yer, Hz. İbrahim (a.s)'ın inşa
ettiği asıl Kâbe'nin binasına dahilken, İslâm'ın çıkışından önce, Kureyş'in
temelden itibaren yaptıkları bir tamir sırasında bu yer Kâbe duvarlarının
dışında bırakılmıştır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Esved b. Yezid (ö.75/694)
yoluyla gelen bir rivayette Hz. Aişe şöyle demiştir: "Nebi (s.a.s)'e, Hıcr-ı,
İsmail'in duvarının Beyt'ten olup olmadığını sordum: "Evet, duvar Beyt'
tendir" buyurdu. "Kureyş için ne engel vardı ki, bu duvarı, yani Hıcr'ı,
Beyt'in aslına ilâve etmediler" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Kureyşin bu
Hıcr'ı, Kâbe ye ilâve etmeye bütçeleri yeterli olmadı. Bunun için Beyt'i
daraltma yoluna gittiler" (Sahih-i Buhâri, Mısır(t.y), II, 146, 147.).
Abdullah İbn Zübeyr'in
Mekke emirliği sırasında Yezid'in Şam'dan gönderdiği bir ordu, mancınıkla
atılan taş ve yağlı fitillerle Kâbe'yi tahrip etmişti. Bunun üzerine
Abdullah İbn Zübeyr, istişâre ve istihârelerden sonra Kâbe'nin temellerini
açarak, Hıcr-ı da dahil etmek suretiyle, yukarıdaki hadislere uygun bir yapı
meydana getirdi. Ancak bu durum uzun sürmedi. Emevi hükümdarı Abdülmelik b.
Mervan'ın 73 Hicri tarihinde Haccac'ın komutasında gönderdiği bir ordu,
Kâbe'yi ikinci defa tahrip etti ve İbnü'z-Zübeyr şehit edildi. Kâbe yeniden,
Hıcr kısmı dışarıda kalacak şekilde Hz. Peygamber devrindeki şekliyle inşa
edildi. Bundan sonra da zaman zaman tamirler olmakla birlikte Kâbe'nin
yapısında bir değişiklik olmadı.
Günümüzdeki devam eden
şekli budur (ez-Zebîdi, Tecrid-i Sarih Tercemesi, 7. baskı, Ankara 1984, VI,
36-43).
Tavafın Hıcr mevkiinin
dışından dolaşarak yapılması bu hadisler sebebiyle vâcip hükmündedir. Bu,
terkedildiği takdirde, tavafın yenilenmesi veya bir kurban cezası gerekli
olur (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, II, 131, 132; "Hacc",
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
METRÛK ARAZİ
Terkedilmiş, hal üzerine
bırakılmış arazi. Toplum yararına terkedilmiş toprakları ifade eden bir
Islam hukuku terimi. Osmanlı Devletinin arazî uygulamasında toplumun
istifadesine bırakılan yerler iki kısma ayrılmıştır.
a) Bütün ülke halkının
istifadesine arzedilmiş yerler: Umumî yollar, parklar, meydanlar,
namazgahlar gibi.
b) Belli bir yerleşim
merkezindeki halkın istifadesine ayrılmış yerler: Otlak, kışlak, baltalık
gibi.
Herkesin menfaatine
terkedilmiş (metruk arazi) topraklar ve yerlerde, özel mülkiyete konu
olamaz. Bu topraklar tahsis edildikleri maksada hizmet eder. Bütün ülke
halkının istifadesine bırakılmış yerlerin işgali, istifadeye engel olacak
şekilde şahıslar tarafından kullanılması, zaptı gibi durumlarda her vatandaş
müdahalenin engellenmesini dava edebilir. Köy ormanı, merası, kışlağı,
yaylası gibi merkezlerdeki ahalinin istifadesine terkedilmiş yerlerden de
yalnızca bu yerde oturanlar istifade edebileceklerdir (Kanunname-i Arazi,
Madde 91 vd.).
Islâm Hukukunda toprak
üzerinde Devlet Mülkiyeti, Kamu Mülkiyeti, Şahıs Mülkiyeti olmak üzere üç
farklı mülkiyet hakkına yer verilmiş ve bu ‚ mülkiyetler meşrû görülmüştür.
Ayetler, hadisler, sahabe
uygulamaları ve Islâm hukukçularının içtihadları incelendiği zaman, toprağa
devlet ve kamu yanında gerçek kişilerin de sahip oldukları ve bunun meşrû
sayıldığı ortaya çıkar. Araziler; malikin devlet veya gerçek kişi olması,
intikal yolu ve imkânı dikkate alınarak taksim edilmiştir. Bu konuda en
gelişmiş bir taksim 1274/1858 tarihli Arazi Kanununda (Kanunnâmi-ı arazi)
yer almıştır.
Bu Kanunnameye göre arazi
beş kısma ayrılmıştır:
1- Mülk arazi (arazi-i
memlûke): Tam mülkiyeti sahiplerine ait arazi olup dört çeşittir:
a) Şehir, kasaba ve
köylerin içindeki arsalar ile bu yerleşim merkezlerinin yakın civarında
bulunan yarım dönüme kadar olan topraklar.
b) Mirî (devlete ait)
araziden ayrılarak meşrû bir şekilde şahıslara temlik edilen arazi.
c) Öşür arazi (arazi-i
üşriyye): Savaşılarak fethedildikten sonra beşte biri devlet (beytülmal)
adına çıkarılıp geri kalanı, savaşa katılanlara, yahut diğer müslümanlara
dağıtılan arazi ile fetihten önce ahalisi umumiyetle müslüman olup, fetihten
sonra bunların ellerinde bırakılan arazidır.
d) Haraç arazi (arazi-i
harâciyye): Bu arazi çeşidi de kendi içinde üç kısma ayrılmaktadır: 1-
Savaşta fethedilen bir ülkenin, müslüman olmayan yerlileri elinde bırakılan
toprakları. 2-Fethedilen ülkenin gayrı müslim yerli ahalisinin elinde
bırakılmayıp, başka yerlerden getirilerek oraya yerleştirilen gayr-ı
müslimlere temlik edilen arazi. 3- Savaş ile değil de sulh yoluyla Islâm
ülkesine katılan ülke arazisi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2- Devlet Arazisi (arazi-i
mirîyye, arazi-i memleket): Bu da beş kısma ayrılır:
a) Fethedildiği zaman
gayrı müslim sahiplerinin elinde bırakılmamış, başka gayrımüslimlere
verilmemiş, müslümanlara dağıtılmamış olup devlet adına korunan, devlete mal
edilen arazi.
b) Savaşla mı, barışla mı
alındığı, nasıl verildiği bilinmeyen arazi.
c) Aslında mülk arazi iken
zaman içinde malıkleri kalmamış ve halen kime ait olduğu bilinmeyen arazi.
d) Kökü (rekabesi) devlete
ait olmak üzere yetkili makamın izni ile ihyâ edilen arazi.
e) Aslında mülk arazi iken
sahipleri varissiz, vasiyyetsiz ve borçsuz olarak öldüğü için beytül-male
intikal eden arazi.
3- Vakıf arazi (arazi-i
mevkûfe). 4- Metruk arazi (Kamu yararına terk edilmiş) arazi. Bu da iki
çeşit olup yukarıda açıklanmıştır (H. Karaman, M. Islâm Hukuku, III, 68-71).
Bir kimse umumun yolu
üzerinde binalar kurmak veya ağaçlar dikmek gibi bir şey yapamaz; yapacak
olursa bu ağaç ve binalar derhal kaldırılır (Mecelle, madde 1644). Sonuç
olarak hiç kimse halkın yolunda tasarruf hakkına sahip olamaz; tasarruf eden
olursa, alıkonur (Mecelle, madde 96). Halkın işlerinde özellikle hak sahibi
olan hilâfet makamıdır. Bu nedenle halifenin izni ile halkın geçtiği yolda
tasarruf edilebilir (Mecelle, madde 1217), (madde 926-927); (Arazi-i
Kanunname-i Hümâyun şerhi, 309 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEVÂT ARAZÎ
Ölü arazi. Mülkiyetinin
iktisabı bakımından özellik arzeden toprak çeşitlerinden biri. Roma
hukukundan beri hemen bütün hukuklar bu çeşit arazının yalnızca işgal ile
yanî "mülkiyeti iktisab niyetiyle üzerinde zilyedlik tesis etmek suretiyle"
hususi mülkiyet konusu olacağı hükmünü benimsemişlerdir.
İslâm hukuku toprağa
herhangi bir eşya gibi bakmamış, gerek elde edilişine ve gerekse tasarrufuna
bazı farklı hükümler getirmiştir.
Diğer sahipsiz (mübah)
mallara mâlik olabilmek için, o şey üzerinde meşrû zilyedlik kurmak (ihraz)
yeterli iken; toprağa mâlik olabilmek için, buna "ihyâ" şartı eklenmiştir.
Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur:
"Henüz hiç kimsenin eline
geçmemiş bulunan bir şeyi kim ilk önce ele geçirirse o şey, o kimsenin olur"
(Ebû Dâvud, Imâre, 36, H.No: 3071).
Esmer b. Müderris bu
hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: Hz. Peygamber bu sözü söyleyince
herkes araziye dağılarak işgal etmek istedikleri toprak parçalarını
adımlayıp işaretlemeye başladı.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Başka bir hadiste buna
ihya unsuru eklenir. "Kim ölü bir toprağı ihyâ ederse, o toprak onundur.
Haksız dökülen ter için bir hak yoktur" (Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud, Imâre,
37; Tirmizî, Ahkâm, 38; Mâlik, Muvatta', Akdiye, 26, 27).
Bu iki hadis bir arada
değerlendirilince; sahipsiz bir araziyi ilk işgal eden onun üzerinde öncelik
hakkına sahip olur. Burasını ihya edince de ona mâlik olur. Ancak bir
araziyi çeviren kimse yıllarca ihya etmezse ne olur? Bu konuda boşluğu Hz.
Ömer uygulamayla doldurmuştur. Salım b. Abdillah şöyle nakleder: Hz. Ömer
devrinde arazi çevirip yıllarca ihya etmeden bekletenler vardı. Bunu gören
Hz. Ömer; ikinci hadisi hatırlatarak çevirmenin yeterli olmadığını, hatta
Ebû Yûsuf'un naklettiğine göre, Hz. Ömer minberde hitabederek; çevirenin
araziyi üç yıl içinde ihya etmezse, bir hakkı kalmayacağını ilân etmiştir
(Yahya b. Adem, el-Harâc, Nşr. A. M. Şakir, 1384, No: 286, 271, 280; Ebû
Ubeyd, el-Emvâl, Tahk. M.H. Hurrâs, Kahire 1395/1975, No: 7014; Ebû Yusuf,
el-Harâc, Kahire 1396, s. 70, 71).
Mecelle, ölü arazılerin
ihyasına bir bölüm ayırmış, (Madde 1270-1280) ihyanın mahiyet ve hükümlerini
düzenlemiştir. Buna göre bir kimse, devlet yetkililerinin izni ile ölü
araziden bir parçayı imar ve ihya etse ona malik olur. Bu izin malik olmak
için değil de yalnızca faydalanmak (intifa) için olursa ihya mülkiyet
kazandırmaz. İhya edenin böyle bir arazide yalnız yararlânma hakkısöz konusu
olur (Madde 1272).
Araziye tohum ekmek, fidan
dikmek, nadas haline getirmek, sulamak, sulama kanalı veya arkı yapmak, ihya
sayılır (Madde 1275).
Mecelle'ye göre sel
suyunun girmesini önleyecek kadar duvar çekmek, yahut etrafını yükseltmek,
sınır koymak, ihya niteliğindedir ve mülkiyet iktisabı için yeterlidir (Mad.
1276). Mülkiyet iktisabı için yeterli olmayan sınır koyma ise, "arazinin
etrafını taş, diken, kuru ağaç dalları ve benzeri ile çevirmek, arazının
içini ayıklamak, dikenlerini yakmak, içinde kuyu kazmak, otunu biçip etrafa
yığarak üzerine de sel suyunu önlemeyecek şekilde toprak koymaktır (Madde
1277-1278). Ihya, mülkiyet iktisabı için sebep teşkil ederken, sınır koymak
yalnızca üç yıl için ihyaya öncelik hakkıverir. Bu süre içinde ihya etmeyen
kişiden sınır koyduğu toprak alınıp başkasına verilebilir (Madde 1279).
Mecellede zikredilmemiş
olmakla birlikte ölü arazi vasıtlarına uygun bataklıkların kurutulması ve
benzeri yerleri ihya için değerlendirmek mümkündür.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bunların dışında ihya
niteliğinde iki toprak alanı daha söz konusu olabilir. Göl veya nehir
yatakları ile, denizde dolgu yapılan yerler.
a) Göl veya nehir suyunun
çekilmesi: Eskiden beri göl veya nehir bulunan yerde suların çekilmesi veya
kesilmesi sonucu ekilebilir arazı meydana çıksa artırma yoluyla isteyene
verilebilecektir. Bu gibi yerlere mîrî araziye ait hükümler uygulanır.
Öteden beri göl veya nehir
olmayıp sahipli arazi iken su çıkan ve göl haline gelen yerin sonradan suyu
çekilirse yine arazinin eski sahibine ait olacağı, maddede geçen "eskiden
beri" kaydının gereğidir.
Aslında göller ve nehirler
ortak mübah mallardan olduğu ve bu vasıf larıyla âmmenin hakkına konu
oldukları için, suyunun tekrar gelmesi veya çıkması ihtimalı mevcut olursa,
toprağın tasarruf için bir kimseye verilmesi câiz değildir.
b) Denizlerin
doldurulması: Denizin doldurularak ekime elverişli arazi kazanılması daha
zordur. Deniz doldurularak elde edilecek yerler ancak arsalar ve küçük
bahçeler olabilir. Bu sebeple olmalıdır ki, K.A.132 maddesi denizden
doldurulan yerleri mirî arazı değil, mülk arazi hükümlerine tabi kılmıştır.
Buna göre bir kimse devletten izin alarak denizden bir yer doldursa, o yere
mâlik olur. Burada doldurma işi ihya gibi kabul edildiğinden bedel de
zikredilmemiştir. Yani dolduran kimse bir bedel ödemeksizin o yerin
mülkiyetini iktisab etmiş olmaktadır. İzin almasına rağmen, üç yıl içinde
doldurma işini yapmazsa, hakkını kaybeder ve aynı yer için bir başkasına
izin verme imkânı doğar. Bu hükümde de sınır koymanın verdiği üç yıllık
öncelik hakkı emsal alınmış olmalıdır. Denizin izinsiz doldurulması halinde,
doldurulan yer, devlete ait olacağı için, devlet bu yeri, rayıç bedel
üzerinden doldurana veya bir başkasına satabilecektir
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEVHÛB(HİBE EDİLEN ŞEYLER)
Bağışlanan, hibe edilen
şey. Ve.he.be kökünden ism-i mef'ûl. Hibe sözcüğü ise mastar olup"bağışlamak"
anlamına gelir. Arapçada genel olarak; atiyye, nihle, sadaka ve hediye
sözcükleri de "mevhûb" ile eş anlamda kullanılır.
İslâm hukuku açısından bir
akit teşkil eden hibede bağışlayan kendisine bir şey bağışlanan ve
bağışlanan mal, ana unsurları oluşturur. Bunlardan bağışlayana "vâhib";
kendisine bağış yapılana "mevhûbun leh" ve bağışın konusuna da "mevhûb"
denilir (Mecelle Madde, 83; AbdulKadir Şener, İslâm Hukukunda Hibe, s.11).
İslâm hukukuna göre hibe
akdinin geçerli olması için, bağışlanan şeyde şu şartların bulunması
gerekir:
1) Bağışlanan şeyin bağış
sırasında mevcut olması, Hanifî, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Zâhirîlere göre
hibe konusu olan şeyin bağışlandığı sırada bağış yapacak olanın tasarrufu
altında bulunması gerekir. Buna göre bir bağın meydana gelecek üzümünü veya
bir hayvanın doğacak yavrusunu hibe etmek geçerli değildir. Çünkü mevcut
olmayan bir şeyi satmak caiz olmadığı gibi, hibe etmek de geçerli olmaz. O
şeyin meydana gelmeme rizikosu bulunduğu için akdi ifa imkansızlığı
doğabilir. Böyle bir hibe yapılmışsa mal meydana geldiğinde yeni bir akit
daha yapmak gerekli olur (Mecelle mad. 856; İbn Abidin, Reddül-Muhtar IV,
782).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2) Bağışlanan şeyin,
bağışlayanın kendi malı olması, bağışlanan şeyin akit sırasında,
bağışlayanın kendisine ait olması şarttır. Buna göre bir kimse kendisinde
emanet olarak bulunan veya kiracı sıfatıyla zilyed olduğu, yahut ta âriyet
alan sıfatıyla elinde bulunan şeyleri hibe edemez. Başkasına ait bir malı
izinsiz olarak hibe etmek geçerli değildir. Fakat hibe ettikten sonra sahibi
kabul ederse geçerli olur (Mecelle, mad.857).
Kişinin sahip olmadığı bir
şeyi başkasına temlik etmesi muteber değildir. Ancak temsil yetkisi olmayan
bir kimse (fuzuli)nin sahibine danışmadan bir malı başkasına Hibe etmesi
halinde, bu aktin sıhhati, teberru ehliyetine sahip olan malikin kabulüne
bağlıdır. Malın sahibi kabul ederse geçerli olur, aksi takdirde akit ortadan
kalkar. Ancak bir baba velisi bulunduğu çocuğunun malını birine hibe etse,
bu akit geçersiz olur. Çünkü babanın çocuğunun malında, onun aleyhine olacak
bir tasarrufta bulunma yetkisi buna teberru ehliyetine sahip olmayan çocuğun
icazet vermesi de imkânsızdır (el-Bundârî, Şerhu'l-Ukudi'l-Medeniyye,
el-Hibe, Kahire 1973, s. 74).
Bağışlanan malın,
mütekavvim mal niteliğinde olması gerekir. Alım-satımı veya yararlanılması
şer'an mübah olan mala mütekavvim mal denir. Bu yüzden murdar olmuş bir
hayvanın eti veya domuz ve benzeri şeyleri müslümanlar arasında hibe etmek
geçerli olmaz (Abdurrahman el-Cezîri el-Fıkh Alal-Mezâhibil-Erbaa, III,
403). Çünkü bu gibi mallar, müslümanın elinde ekonomik bir değer taşımaz.
Osmanlı devrinin örfi
hukukunda rakabesi devlete ait olan miri arazının alım-satımı, hibe ve
vakfedilmesi caiz değildi (Abdulkadir Şener a.g.e., 34).
Bağışlanan mal, vakıf malı
olmamalıdır. Çünkü vakıf malların ve vakfa bağlı hayratın ebediliği, ancak
bu malların demirbaş olarak kalmasıyla sağlanabilir. Nitekim rivayet
edildiğine göre, Hz. Ömer'e Hayber gazvesinde iyi bir arazi düşünce o, Hz.
Peygamber'e: "İstersen onun aslını vakfet, gelirini tasadduk et!"
buyurmuştu. Hz. Ömer de bu talimata göre hareket ederek bu arazının
satılmayacağını, hibe edilemeyeceğini, miras olarak da kimseye intikal
etmeyeceğini şart koşmuştu (Buhâri, Vasaya, 22, Şurût, 19).
3) Bağışlananın, bilinen
ve belirlenmiş bir mal olması,
İslâm hukukuna göre,
herhangi bir çekişme veya anlaşmazlığa yol açmaması için hibe edilen şeyin
muayyen ve malum olması gerekir. Buna göre, hibe eden tayin etmeksizin
malından bir şeyi veya "şu iki atımdan birini sana hibe ettim," dese geçerli
olmaz. Eğer "bu iki attan hangisini dilersen senin olsun" dese ve bağışlanan
kimse hibe yapılan yerde atlardan birini belirlerse geçerli olur. Ancak hibe
mahallinden ayrıldıktan sonraki, belirlemesi bir hüküm ifade etmez (Mecelle,
mad. 855).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEVLİDİN
YERİ NEDİR? FARZ MI, SÜNNET Mİ? AÇIKLAR MISINIZ?
Mevlid ne farz, ne vacipne
de sünnettir. Peygamber (sav)'in vefatından sonra ihdas edilmiştir. Ancak
hangi tarihte ihdas edildiğine dair kesin bir vesikaya rastlanmamıştır.
Sehavi'ye göre Peygamber (sav)'in irtihalinden üç asır sonra, İbn ül-Cevziye
göre de yedinci asırsa Erbil Meliki al-Muzaffer Abu Sa'id tarafından ihdas
edilmiştir.
Mevlid okutup, merasim
yapmanın iyi olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.
Maliki ulemasından Şeyh
Tac du-Din Ömer bin Ali al-Lahmi;mevlid okutmanın caiz olmadığını ve bid'at-ı
seyyi'e olduğunu kaydediyor. İbn Hacer al-Askalanide, mevlid hakkında şöyle
diyor: "Asr-ı Saadette ve selef-i salihin zamanında hiç kimse mevlid
merasimi tertip etmemiştir. Hicretten üç asır sonra ihdas edilmiştir.
Mevlid'in iyi tarafları vardır. İyi tarafları yapılırsa bid'at-ı hasenedir.
Yoksa bid'at-ı seyyi'edir. Mevlid'in meşru'iyetine dair güclü bir vesika
buldum: Buhari ile Müslim'de sabit olmuştur ki, Peygamber (sav), Medine'ye
geldiğinde Yahudilerin aşure günü oruç tuttuklarını gördü, onlara oruç
tutmalarının sebebini sorunca şöyle dediler: Bugün Allah'ın Fir'avnı denizde
boğduğu ve Musa'yı kurtardığı bir gündür. Bunun için Allah'a şükür eder ve
oruç tutarız. Bunun üzerine Peygamber (sav) buyurdu ki: "Biz Musa'ya daha
yakınız.” Bundan anlaşılıyor ki böyle bir günde Allah'a şükür etmek tam
yerindedir. Mevlid merasiminin de Peygamber (sav)'in doğum günü olan Rebi'ul-Evvel'in
onikinci gecesinde olması için dikkat etmek lazımdır. Başka zamanlarda
mevlid okutup merasim tertip etmek ma'nasızdır”.
Sonuç: Peygamberin doğduğu
günde müslümanların bir araya gelip Peygamberin hayat ve ahlakını anlatan
bir eseri dinlemeleri, ona salavat-ı şerife getirmeleri iyi bir bid'attır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEVLIT
Bazı kitaplarda iyi ve
sevap yüklü olduğu, diğer bazı kitaplarda ise bid'at olduğu yazılı. Şu
andaki uygulanış şekli ile mevlidin durumu nedir? Nasıl uygulanırsa Islâma
göre daha güzel ve faydalı olur?
Mevlid, genellikle
Resûlullah'ın doğum günü yıldönümlerinde belli makam ve tegannilerle okunan
övgü, gazel ve kasîdelerdir. Övgüde haddi aşan sözler ihtiva etmedikten
sonra, aslı itibari ile, Allah'ın (c.c.) övdügü bir zatı övme demek
olacağında, güzeldir. Ka'b b. Züheyr meşhur "Bânet su'âd"m Resûlullah
zamanında yazmış ve onu övmüştür, kendilerinden de iltifat görmüştür. Yine
Bûsirî'nin meşhur "Bürde"si bu kabildendir. Nihayet bizde okunan ve en
meşhur mevlid kasîdesi haline gelen Süleyman Çelebi'nin "Vesîletü'n-Necât"i
da bunlardan biridir. Rasûlullah'i çok gerçekçi, içten ve güzel övmüştür.
Birçok faydalı bilgiler, sufiyane nükteler ve öğütler içermektedir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ancak mevlid, sonraları
resmî bir merasim halini almış ve Mısır'daki Şiî Fâtimiler devrinde, ilk
defa bu özellikte uygulanmaya başlanmıştır. Hattâ onlar Hz. Ali, Fatıma ve
devrin halifesi adına da mevlid okutur olmuşlardır. Mevlit, Osmanlılar'da da
4. Murad devrinden itibaren, teşrifatlarda resmen yer aldı. (170 iA. Mevlid
md.) Böylece asıl gayesinden yavaş yavaş uzaklaşarak bid'atleşmeye ve
bid'atler içermeye başladı. Derken bu bid'atlar, günümüzde olduğu gibi,
doruk noktasına ulaştı. Buna göre mevlid, sorunuzda da değinildiği gibi
güzel ve sevap bir uygulama da olabilir, bir bid'at ve günah olarak da icra
edilebilir.
Güzel bir davranış
olabilmesi için;
1. Dînî bir emir ve
merasim görülmezse, yani dinimizde böyle bir ibadet şekli vardır gibi sakat
bir kanaat beslenmezse.
2. Ölülere bir faydası
olacağına inanılmazsa,
3. Kadın erkek bir yerde
mevlit okutulmazsa
4. Mahremliğe dikkat
edilirse, kadınlar yabancı erkeklere süslü ve kokulu halde gözükmezse,
5. İsraf ve benzeri
haramlardan kaçınılırsa,
6. Mevlit toplantısı çeşit
çeşit börek, çörek, pasta ve ev eşyaları ile bir gösteriş halini almaz,
böylece fakirlerin gıpta damarlarını kabartıp onları hasetliğe zorlamaz
sadelikte olursa,
7. Sırf Rasûlullah'i övme,
tanıtma, mevlidin içerdiği öğütleri başkalarına duyurma, güzel tegannilerle
gönülleri yumuşatma, onlara Rasûlüllah sevgisini aşılama, islâma ısındırma
maksadıyla yapılırsa,
8. Bu vesile ile biraraya
toplanıp gelenlere Kur'an , hâdîs ve ilmihal bilgileri aktarılirsa,
9. Mevlid, bu işi meslek
haline getirmiş ve ücretle okuyan profesyonel artistlere değil de, okuduğu
ile kendisi dahi etkilenen maneviyatlı kimselere okutulursa... güzel bir
davranış haline getirilmiş olabilir. Ama yine de gerekli görülmez.
Bunlara riayet edilmezse,
çirkin bir bid'at ve insanları dinden uzaklaştıran bir kandırmaca ve bir
günah vesilesi olmuş olur. Günümüzdeki uygulanış biçimi de genellikle
böyledir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEVRÛS
Mirasçı olma anlamına
gelen, irs ve verâset kökünden ism-i mef'ul; ölen kimsenin geride bıraktığı
mal. Buna miras veya terike de denir. Miras bırakana "mûris", mirası almaya
hak kazanana "vâris", mirasın hak sahiplerine bölüştürülmesini inceleyen
ilme de "ferâiz" denir.
Mevrûs anlamında terike ve
tirke; terketmek, bırakmak anlamındaki terk kökünden isimdir. Bir terim
olarak terike; mûrisin geride bıraktığı ve mirasçılarına intikal eden
şeyleri ifade eder. Hanefîlere göre, terikenin kapsamına giren mal ve haklar
şunlardır: a) Menkul ve gayrı menkuller, b) Mûrisin alacakları ile lehine
tahakkuk etmiş bulunan diyet ve tazminat bedelleri gibi mâlî haklar, c)
Mûrise ait rehin ve satılıp da bedeli ödenmemiş bulunan mallar, d) Irtifak
hakkı gibi mala bağlı olan haklar. Geçme, su alma ve sulama, su geçirme gibi
haklar bunlar arasında sayılabilir.
Şu haklar terikeye girmez:
a) Faydalanma hakkı. Meselâ; kira akdi yalnız mülk üzerinde yararlanma
hakkıverdiği için, mûrisin ölümüyle, yaptığı kira akdi sona erer.
Mirasçıların kira akdini yenilemeleri veya gayrı menkulû boşaltmaları
gerekir. Ancak kiracıya ek süre verilmesini gerektiren durumlar bundan
müstesnadır (bk. "Icâre" maddesi), b) Velâyet, vekâlet, hıdâne, vazife,
hilâfet gibi şahsa bağlı haklar terike dışında olup, bunlar miras yoluyla
geçmez. c) Malî ve şahsî haklar birlikte bulunursa şahsî hak gâlip ise, bu
terikeye girmez. Muhayyerlik ve şûf'a hakkı gibi.
Şafiî, Malıkî ve
Hanbelî'lere göre, mal, yararlanma ve benzeri hakların, tümü mirasa girer.
Yalnız şahsa bağlı haklar bundan müstesnadır (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak
1310, VI, 447 vd.; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., II, 310 vd.;
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki Islâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu, Istanbul,
ty., V, 209 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983,
s. 427, 428).
Islâm'da mirasın intikali
Kitap, Sünnet ve Icmâ delillerine dayanır.
Kur'ân-ı Kerim'de mirasla
ilgili âyetler iki sahifeyi geçmez. Doğrudan mirasla ilgili âyetler, en-Nisâ
Sûresi 11, 12 ve 176. âyetlerdir. el-Enfâl Sûresinin 75. âyeti ile, en-Nisâ
Sûresinin 7. âyetleri uzak hısımların haklarını genel ifadeler halinde
bildirir (Âyetlerin tefsir ve açıklaması için bk. El-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân;
Ibnü'l Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân; Ibn Kesîr, Tefsîru Kur'ânı'l-Azîm ve
Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili tefsirleri ilgili bölümleri.)
Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Feraiz, (miras) ilmini öğreniniz ve bunu insanlara öğretiniz.
Çünkü ferâiz, ilmin yarısıdır" (Tirmizi, Ferâiz. 2; Ibn Mâce, ferâiz, 1;
Buhârî Ferâiz. 2). kur'an-ı Kerîm'de kısaca açıklanan miras hükümleri
sünnetle genişletilmiş ve miras hukuku müesseseleşmiştir (Hadisler için bk.
eş-Şevkânî, Neymlül-Evtâr, VI, 57-72).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bir kimsenin ölümüyle
geride bıraktığı malına dört şey gerekir:
1) Techiz ve tekfin
masrafları; ölen kimsenin geride bıraktığı mirastan önce kefenlerine ve
gömülme masrafları karşılanır. Bunlar israf ve kısıntı yapılmaksızın dinî
ölçülere göre yerine getirilir. Techiz ve tekfin, hayattaki tesettürün
devamı niteliğinde olduğu için, diğer haklardan önde gelir. Miras malı, bu
maşarfları karşılamazsa, mürisin nafakası kimin üzerine gerekli ise, bu
masraflar ona ait olur. Hiç kimsesi yoksa, beytü'l mal tarafından karşılanır
(Mevsılî, el-Ihtiyâr, Istanbul 1980, V, 85; Bilmen, a.g.e. V, 213-215).
2) Ölenin malından
borçları ödenir. Techiz ve tekfin masrafı çıkarıldıktan sonra mûrisin
borçlarını ödeme ikinci sırada yer alır(bk. en-Nisâ, 4/11). Ayette vasiyetin
borçlardan önce zikredilmesi dikkatıçekmek içindir. Çünkü mirasçıları
vasiyetin infazı, borçları ödemekten daha ağır gelir. Islâm hukukunda
borçlar ikiye ayrılır:
a) Allah hakkıolan
borçlar: Zekât, keffâret, adak gibi Allah'u Teâlâ'nın emri ile sabit olan
borçlar Hanefîlere göre ölüm hâlinde dünya hukuku bakımından düşer. Çünkü
bunlar niyetle veya birisine vekâlet vererek yerine getireceği borçlardır.
Halbuki ölen kimse ne niyet edebilir ve ne de vekâlet verecek durumda
değildir. Ancak bunlar, mûrisin vasiyet etmesi hâlinde terikenin üçte
birinden ödenir.
Çoğunluk Islâm
hukukçularına göre ise, bu çeşit zekât, keffâret ve adak gibi borçların
terikeden ödenmesi gerekir. Çünkü bunlar ölenin borçları olup, niyete bağlı
değildir ve nimetin külfeti kabılindendir.
b) Kul borçları: Ölen
kimsenin gerçek veya tüzel kişilere olan borçlarının tamamı terikeden
ödenir. Miras varlığı, borçları karşılamazsa, borçlar oranlarına göre
ödenir. Terikenin karşılamadığı kısım, dünya hukuku bakımından, düşer.
Mirasçıları bu borçları ödemeye zorlanamaz.
Şâfiîlere göre, Allah
hakkıolan borçlar önce ödenir. Çünkü Allah'ın alacağı ödenmeye daha lâyıktır
(Buhârî, Savm, 42; el-Cürcânî, Şerhu's Sirâcivyye, Istanbul, t.y., s. 3, 4).
3) Vasiyetlerin yerine
getirilmesi: Vasiyet; ölümden sonra geçerli olmak üzere malını başka bir
kimseye bağışlamak suretiyle temlik etmektir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Kur'an-ı Kerîm'de, mirasla
ilgili âyetlerin içinde; ".. yapılan vasiyetin ifası ve borcun ödenmesinden
sonra..." ifadeleri birkaç defa tekrarlanır (en-Nisâ, 4/11,12). Ibn Ömer
(r.a)'den rivayete göre, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Vasiyet etmek
istediği bir şeyi olup da, vasiyeti başucunda yazılı olmadan iki gece
geçirmek müslüman için uygun değildir" (Buhârî, Vasaya, 1; Müslim, Vasaya,
1,4). Diğer yandan Allah Rasûlü, vâris lehine mûrisin yapacağı vasiyeti
yasaklamıştır (Ibnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr, VIII,.115 vd.).
Vasiyetin hükmü şu
kısımlara ayrılır:
a) Üzerinde emanet gibi
şer'î bir hak olan kimse; bunun zâyi olacağından korkarsa, o hakkın
ödenmesini vasiyet etmesi vacipolur.
b) Zekât, oruç fidyesi,
hacc, keffâret gibi ibadet olan şeyleri vasiyet etmek müstehap olur.
c) Fısk ve fücûr,
ahlâksızlık ve kötülüklere dalmış kimselere vasiyetle mal bırakmak
mekrûhtur.
d) Akraba ve dostlara
vasiyet mübahtır (el-Askalânî, Bulûgu'l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu,
III, 216).
Murisin vasiyeti, ancak
cenaze masrafları ve borçları dışında kalan mirasın üçte biri üzerinde
geçerlidir. Üçte biri aşan kısmı mirasçıların kabulüne bağlıdır. Kabul
ederlerse, vasiyet tüm mal üzerinde cereyan eder. Kabul etmezlerse üçte biri
aşan kısım hükümsüz olur. Hanefi ve Hanbelîlere göre mirasçı yoksa, mûris
bütün malını vasiyetle başkasına bırakabılir. Mâlikî ve Zâhirilere göre,
üçte biri geçen vasiyet baştan hükümsüzdür (el-Kâsânî, el-Bedâyi', VII, 307;
Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 428 vd.).
4) Mirasçıların hakkı:
Techiz ve tekfin masrafları, borçlar ve vasiyet edilen kısım düşüldükten
sonra, geride kalan terike mirasçılara taksim edilir. Mûris, hiçbir vârısını
mirastan düşüremeyeceği gibi, vâris de mirası reddedemez. Mirasçı olmanın
sebepleri; hısımlık, nikâh akdi ve efendi ile köle arasındaki velâ
ilişkisinden ibarettir. Diğer yandan mirasçı olma engelinin bulunmaması da
gereklidır. Miras engelleri; mûrısını öldürme, mûrisle mirasçı arasındaki
din veya tebealık farkı ile kölelik halleridir.
Vasiyet ve borçların
bulunması mirasın taksimine engel değildir. Çünkü vasiyet terikenin üçte
birinden yerine getirilir. Sonradan ortaya çıkabilecek borçlar ise, her
mirasçıya düşen hisse nisbetinde ödenebilir.
Mirasçıların hisseleri
Kitap, Sünnet ve Icmâ hükümleri uyarırıca bölüştürülür (bk. "Ferâiz", "Asabe"
ve "Zevil-Erhâm" maddeleri).
Mirasın taksimi iki
şekilde olur: a) Rızaen taksim: Mirasçıların hepsi âkıl ve bâliğ olunca,
kendi aralarında anlasarak mirası taksim etmeleri mümkündür. Ferâize göre
taksim şeklini kendileri bilmiyorlarsa, bir ilim ehlinden sormaları gerekir.
Diğer yandan mirasçılar anlasarak ve helallaşarak içlerinden birisine veya
daha çoğuna normal hissesinden fazla veya az hisse verebilirler. Ya da bazı
mirasçılar, kendi özel mülkleri sebebiyle zengin oldukları için miras
almayıp, kendi haklarını diğer varislere bırakabılirler. Karşılıklı rıza
bulununca bunda Islâmî bir sakınca bulunmaz. Ancak bu takdirde Islâm miras
hukukunda esasları belirlenen "sulh ve tehâruc"e göre işlem yapılır.
b) Kazâen taksim: Bazı
durumlarda mirasın taksiminin mahkeme yoluyla taksimi gerekebilir.
Mirasçıların haklarını korumak için buna ihtiyaç olur. Mirasçılar arasında
küçük veya akıl hastası varsa, mirasçılardan birisi gâipse, vârislerin hepsi
âkıl ve bâliğ olduğu halde, içlerinden birisi başvurduğu takdirde hâkim
Ferâiz hükümlerine göre taksim yapar (Ayrıntı için bk. Hamdi Döndüren,
a.g.e., s. 432 vd.; el-Mevsilî, el-Ihtiyar, V, 86; el-Merginâni, el-Hidâye,
IV, 236; Ali Himmet Berki, Islâm Hukukunda Feraiz ve Intikal, Ankara 1965).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZAR YERİ SATIN ALMAK
Günümüzde bazı kimseler
mezar yerlerini önceden satın alıyorlar. Bunun dinimizce bir sakıncası var
mıdır?
Mezar için yer satın
almakta bir sakıncadan söz edilmemiştir. Hattâ özellikle ölüm olaylarında
mezar yeri bulma zorluğu söz konusu olabilecek yerlerde bunun câiz olacağı
açıktır. Mekruh olduğu söylenen davranış, kendisi için tabut hazırlamaktır.
Hz. Ebû Bekîr'in, elinde kazma kendisi için mezar kazmaya giden birisini
gördüğünde:, "Kabrî kendine hazırlama, kendini kabre hazırla" dediğini ve
insanın nerede öleceğini bilemeyeceği için, ölmeden önce kendisine mezar
hazırlamanın da hoş olmadığını söylenmiştir. Ama Fıkıh kitaplarımızda;
kişinin kendisi için kabir kazmasında bir sakınca yoktur, bu hareketi
karşısında ecir de alır. Nitekim Ömer b. Abdil'azîz, Rabî b. Haysem ve
başkaları bunu yapmışlardır, denir. Bu konuda mekruh olmadığında söz birliği
edilen davranış, kendisi için kefen hazırlamaktır. Çünkü ona duyulacak
ihtiyaç kesindir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZAR TAŞI ÜZERİNE YAZI
YAZMAK CAİZ MİDİR?
Mezar taşına yazı yazmak
mekruhtur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZHEBE BAĞLANMA
Kelime olarak "mezhep",
girilen ve gidilen yol demektir. Kişinin bir konuda herhangi bir görüşe
sahip olması, o yöne doğru dönmesine ve gitmesine benzediği için, mecâzi
olarak kişisel görüşler de "mezhep" diye isimlenir. Bu anlamda mesela, "Ebu
Hanife'nin mezhebi" demek, sözkonusu edilen meselede onun görüşü, demek
olur. Daha sonra "mezhep" terimi; dini konularda bir şahsa ait görüş ve
yorumların bütünü ve bilâhere de, usûl bakımından bir şahsa ait görüş ve
yorumlara katılan ve ilgili bütün zamanları içine alan tüm görüş ve yorumlar
bütünü ve sistemi anlamlarını kazanmıştır. Bu anlamda meselâ "Imam Ebu
Hanife'nin Mezhebi" veya "Hanefi Mezhebi" denebilir. Ama Ebu Hanife'nin ve
diğer müctehid imamların zamanında bu anlamda bir mezhepten söz edilemez.
Onun ya da bunun görüşleri vardır ve herkese ait görüşler diğerlerinden ayrı
bir ünite halinde değildir. Tıpkı birçok ortağı bulunan katışık bir sürü
gibi.
İslam'ın asıl kaynağı
Kur'ân-ı Kerim ve onun açıklayıcısı olan hadîs-i şeriflerdir. Icma, kıyas ve
diğer şer'î deliller de Kur'ân'a tabi olduklarından, aslolan yine Kur'ân'dır
ve bu anlamda Kur'ân İslam'ın yegâne kaynağıdır. Her müslüman fert için
aslolan da Kur'ân'a göre yaşamaktır.
Islam bütün insanlara ve
geldiği andan itibaren bütün zamanlar için gönderilmiştir. Bu süre
içerisindeki olanlar sürekli ve sonsuzdur. Halbuki, Kur'ân-ı Kerim'in ifade
ettiği hükümler bu hükümlerin esası olan ve bizim telaffuz ettiğimiz
kelimeler itibariyle, sınırlıdır. Sınırlı hükümler sınırsız olayları
anlatamayacağına göre; yenilenen olaylara paralel olarak hüküm üreten bir
kaynağın olması gerekir ki, o da "ictihat"tır. Içtihat, Islâmî hükmü belli
olmayan bir olayın hükmünü Kur'ân'a uygun olarak ortaya koyma çabası
olduğuna, göre, içtihat yapacak şahsın esas kaynak olan Kur'ân'ı Kerim'i,
onun açıklaması olan sünneti ve bu ikisinin onayladığı icmaı yeterince
bilmesi gerekir. Ta ki, asıl kaynaklar da belirtilen bir hükümden habersizce
ve kendi görüşünde aslolana zıt bir hüküm ortaya koymasın ve olaylar
arasındaki ilgiyi görerek isabetli hüküm verebilsin. Demek ki bu oldukça zor
ve herkesin ulaşamayacağı bir seviyedir. Allah (cc) da "Bilmiyorsânız zikir
ehline sorun" (16/43) buyurduğuna göre Islâm toplumunda, hükmü bilinmeyen
olayların sorulacağı bir bilenin ya da bilenlerin bulunması gereği ortaya
çıkar. İşte bunlar müctehidlerdir ve genel kabul gören görüşe göre her
devirde yeterli sayıda müctehit yetiştirmek, Islâm milleti üzerine "Farz-ı
Kifâye" düzeyinde bir borçtur. Çünkü her devirde hükmü belli olmayan
meseleler ortaya çıkabilmektedir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Allah Rasûlü hayatta iken
vahiy devam ettiği için yeni yeni ortaya çıkan meselelerin hükmünü öğrenmek
problem değildi. Rasûlullah'ın vefatından sonra ve ona yetişen
arkadaşlarının (sahabe) var olduğu sürede ortaya çıkan meselelerin hükmü,
onlara soruldu ve onların müctehid olanları ayetler ve hadisler ışığında
görüşlerini açıkladılar. Arkasından onları izleyenler (tabi'ûn) geldi.
Meseleler de çoğaldıkça çoğaldı. Bu meseleleri de tâbi'ûnun müctehidleri
cevaplandırdılar, bu meseleler hakkındaki görüşlerini, yani mezheplerini
açıkladılar ki, imam Ebu Hanife ve Imam Malık bunlardandır ve o dönemde
onlar gibi daha yüzlerce müctehid vardır. Mes'elesi olan vatandaş gidip
onlardan herhangi birisine sordu ve davranışını ona göre ayarladı. O dönem
bu açıdan çok zengin bir dönem oldu ve bu dönemin müctehidleri onbinlerce
meselenin hükmünü tesbit etme başarısını gösterdiler. Büyük imamlar olan Ebu
Hanife, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel (Allah onlardan razı olsun) hem
birçok meziyetleriyle halk tarafından benimsendikleri, hem de daha çok
mesele hallettikleri için onların görüşlerine, yani mezheplerine daha çok
başvurulur oldu ve onların görüşleri yazılıp tesbit edilebildi. Diğerlerinin
görüşleri ya unutulup gitti veya başkalarının ağzından çok sıhhatlı olmayan
yollarla ve tektük aktarılabildi. Dolayısı ile ictihad adına en önemli dönem
olan o dönemden bize bütünüyle sağlıklı olarak sadece Dört Imam'ın ve
arkadaşlarının görüşleri aktarılabildi. Onlardan sonra da yüzlerce müctehid
gelmiş olmakla beraber henüz onlar kadar kapsamlı müctehitler çıkmadı. Çünkü
onlar işin kaynağına yakın idiler, hadîslerin sahih olan ve olmayan
yollarını tanıyor, kendilerinden önceki sahabenin ittifak ettikleri
noktaları iyi biliyorlardı. Sonradan zorunlu olarak ortaya çıkan bir sürü
hadîs ilmine ihtiyaçları yoktu. Arapçanın henüz bozulmadığı bir dönemde
yaşıyorlardı ve ictihad için çok önemli olan Arapçayı, çaba göstermeksizin
iyi biliyorlardı. Islâm hayata hâkimdi, çaba göstermeden, adı bilgi olarak
zaten çok şey biliyorlardı. Ve belki de bütün bunlardan ve daha benzeri
meziyetlerden ötürü Allah Rasulü Efendimiz (sav) onların da "hayırlı asır"da
bulunduklarını haber vermişti. Halbuki, daha sonra gelen müctehitlerin,
sözünü ettiğimiz konularda fazla bilgiye ihtiyaçları oldu. Işleri
arttığından ötürü seviyeleri de öncekilere göre küçük kaldı. Ictihat
etmelerine rağmen onlar kadar kapsamlı olamadılar. Ve o "Dört Imam" hep
zirvede kalmaya, tabir caizse rekoru ellerinde tutmaya devam ettiler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Böyle bir özetten sonra
başlıkla ilgili soruya dönelim: Madem ki, esas olan Kur'ân-ı Kerim ve onu
açıklayan sünnet-i seniyyedir, öyleyse bir müslümanın ille de "Dört Imam"dan
birini taklid etmesi ve Kitab'a-Sünnet'e değil de onun görüşlerine uyması
şart mıdır? Böyle bir soruya cevap olarak söyleyeceğimiz ilk şey; onlara
uymanın Kitap ve Sünnet'e uymaktan başka bir şey olduğu izlenimini vermenin,
yanılgı ya da yanıltmaca olduğudur. Çünkü onlara uymak ve onları taklid
etmek, Kitap ve Sünnet karşısında onların görüşlerini benimsemek demek
değil, Kitap ve Sünnete onların yorumu ve anlayışı ile bağlanmak demektir.
Tâbi olunan yine Kitap ve Sünnet'tir. Herkesin Kitap ve Sünneti yeterince
bilip kavraması zor (imkansız değil) olduğundan herhangi bir büyük imamı (müctehidi)
taklid etmek, pratik anlamda (dini anlamda değil) vacip, yani gerekli
görülmüştür. Ancak bu gerekliliği dini anlamda "farz" görme yanılgısına da
dikkat çekmek gerekir. Çünkü bir şeyin farz ya da haram olduğuna hüküm verme
hakkı sadece Allah'a ve O'nun, kendi adına hüküm koyma yetkisi verdiği
Resûlüne aittir. Bu konuda genel kabul gören görüşün özeti sudur: Esas olan,
Sünnet doğrultusunda Kur ân'ı Kerim'e uymaktır. Bu yoldan başka bir yolun
olduğunu söylemek ve bu yolu herhangi bir kimseye kapatmak mümkün ve
insanların yetkisinde değildir. Ancak herkesin her konuda ilgili âyet ve
hadisleri ve anlamlarını, nâsih ve mensûh olanlarını, çelişkili hadîslerin
ve öyle görülen âyetlerin aralarını bulmayı, icma yapılan konuları bilmesi
ve bunlardan, rehbersiz olarak istifade etmesi de mümkün değildir. Öyleyse
Kitabı ve Sünneti yaşamada bir mezhep imamını rehber edinmesi gereklidir ve
bunun Dört mezhepten biri olması konusunda da âdeta icma vardır. Çünkü belli
bir dönemden bize sıhhatli olarak aktarılan ictihatlar onların
ictihatlarıdır. Bu, onların herhangi bir meselede bu dört görüş mecmuasının
dışında bir görüşün olamayacağında ittifak yani icma etmeleri anlamına gelir
ki, fıkıh usülünde de "mürekkep icma" diye tabir edilir. Icma ise genel
kabul gören görüşe göre bağlayıcı bir delildir. Bu, elbette onlardan sonra
ortaya çıkan meselelerde ictihat yapmama ve onların görüşlerinin delillerini
araştırıp güçlü olanına uymama anlamına gelmez. Hatta onların ittifakı
örften kaynaklanmış ise ve bu örf de değişmiş ise, onların ittifak ettikleri
görüşün aksine görüş de ortaya çıkabilir.
Ancak şunu itiraf
etmeliyiz ki, herkesi rehbersiz olarak Kitab'a ve Sünnet'e gönderme hatasına
düşüren sebeplerden biri de, hiç bir mezhebin ve mezhep imamının kabul
etmediği "mezhep taassubu" olur. Herşeyden önce bilmek gerekir ki, mezhepler
birer din değil, Allah'ın kelamını anlamaya götüren yollardan ibarettirler.
Şahıslar birer mezhebe bağlı olabilirler, olmalıdırlar ama Islâm'da mesela,
Hanefi devleti Şafiî devleti vb. olmaz. Islâm devleti olur ve devlet kamu
yararını hesap ederek hangi mezhebin görüşü uygunsa onu alır, uygular.
Maalesef mezhepler zaman zaman birer din gibi görülmüş, "mezhebimizin
görüşüne uymayan nasları mensuh sayarız ya da uyacak şekilde te'vil ederiz"
denebilmiş, Hanefi olan bir erkeğin Şafiî bir kızla evlenemeyeceği
söylenebilmiş, bir mescide dört ayrı mihrap dikilip Islâm cemaati
bölünebilmiş ve ne yazık ki, kıyı da köşede de olsa, mezhepler arası
kavgalar görülebilmiş ve bir mezhepten öbür mezhebe geçmek, ya da diğerinden
bir hüküm almak dinden çıkmakla eşdeğer görülebilmiştir. Bunlar elbette
hiçbir zaman genel kabul halini almamıştır. Ama az da olsalar bir başka
ifratın çıkmasına sebep olmuşlar ve mezhepleri hiç tanımayan bir diğer ucun
doğmasına sebep olmuşlardır. Halbuki, bu konuda en makul ölçü şudur:
Bir mezhepten diğerine
geçis, ya mukallidin muhtaç olduğu bir meselede o mazhebin görüşünü taklid
etmek şeklinde olur ki, bunda bir beis yoktur ve câizdir.
Ya mezheplerin kolay
taraflarını araştırmak ve ihtiyaç yokken sırf nefsinin arzusuyla işine
gelenleri almak şeklinde olur ki, bu câiz değildir. Çünkü bu bizi, kabul
edilmeyen telfike ve "mürekkep icma" ile câiz olmadığında ittifak edilen
sonuçlara götürür. Ancak bunu yapanı dahi dinen la'netlememiz mümkün
değildir. Yaptığında değil, yaptığının sonucunda hata vardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ya da bir meselede
araştırma ve ictihat sonucu olarak ortaya çıkar. Bu durumda araştırıcı bu
makama, yani müctehitlerin delilleri arasında tercih yapabilme makamına ehil
ise ve tarafsız ise bunda da bir beis yoktur. Değilse bu da câiz olmaz
denmiştir.
Hatta "avamın mezhebi
yoktur" esasınca, avamdan olan birisi, ilk defa önüne çıkan herhangi bir
meselenin hükmünü herhangi bir müctehid imama soruyormuş gibi, herhangi bir
mezhepten alabilir ve artık ona göre yaşar. Elbette bu görüşleri daha geniş
ve daha dar tutanlar da vardır. Ama en güzeli "orta yol"u izlemektir.
Özetlersek: Herkes için
aslolan yaptığı hareketin gerekçesini (delilini) bilmek ve sünnetin
açıklamaları doğrultusunda Kur ân-ı Kerim'e göre yaşamaktır. Allah, "ölen de
bir delille ölsün, yaşayan da bir delille yaşasın" buyuruyor.
Dolayısı ile bir mezhebe
bağlı olarak yaşamak dini anlamda bir farz değildir ama kolaylık esasına
göre pratik anlamda bir farzdır.
Mezhepler sayesinde
sünnetin her çesidi uygulama alanı bulur ve İslam'ın her yere ve zamana göre
yaşanabilen bir din olduğu ortaya konulmuş olur.
Bir mezhebe göre yaşama
sayesinde Islâm toplumunda birlik, âhenk, tecanüs ve ittifak oluşur,
toplumun ömrü uzun olur. Osmanlıyı belki bununla izah edebiliriz.
Mezhep, Kur'ân'da ve
Sünnette bulunup açık olmayan, ya da hiç bulunmayan konular hakkındaki görüş
demek olduğuna göre, "dört mezhep de nereden çıktı?" deyip herkesi güya
Kur'ân'a ve Sünnete göndermek aslında dört değil, dörtyüz milyon mezhep
kabul etmek demektir. Çünkü herşey Kur'ân'da bulunsaydı zaten mesele
olmazdı. Bu yüzden, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, mesela Hanefi
Mezheb'ine bağlı yaşamak, Kur'ân'ı ve Sünneti bırakıp Ebu Hanife'ye uymak
demek değil, belki Kur'ân'ı ve Sünneti onun anlayışı ile kabullenmek, yani
Kur'ân'a ve Sünnete Ebu Hanife penceresinden bakmak demektir.
Tek bir konuda Resûlullah
Efendimizden değişik uygulama ya da takrirler bulunabildiğine göre, tek bir
mezhebin bulunmasını istemek, Sünnetin bir kısmını budamak demektir. Halbuki
buna bizim hak ve yetkimiz yoktur.
Sünnetin bu değişik
uygulamalanna göre bazan değişik görüşlerden oluşan mezhepler bir zenginlik
ve kolaylık sebebi olmuşlardır. Çeşitli zaman ve zeminlere göre birisinde
tıkanan yol diğerinde devam ettirilebilmektedir.
Öyle ise:
İslam'ın bir alternatıf
güç olarak kendisini gösterme kabiliyetinde olduğu günümüze benzer
zamanlarda, müslümanların meselesi mezheplerin meşruluk ya da gayrı
meşruluğunu tartışma olmamalıdır. Böyle zamanlarda bu meseleler kasıtlı
olarak körükleniyor ve müslümanların birbirleriyle uğraşmaları ve
dağılmaları sağlanmış oluyor olabilir. Bu, müslümanların bir iç meselesidir
ve hariçte ugraşacak meseleleri kalmayınca bunu kendi aralarında
tartışabilirler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZHEP DEĞİŞTİRMEK
Şâfi Mezhebine tabi bir
talebem var. Mezhebini değiştirip Hanefi olmak istiyor. Kendi isteğiyle, bir
defa ve kesin bir değiştirme yapacak. Bu câiz midir, mahzuru var mıdır?
Bizim için din olarak asıl
olan, Kur'ân-ı Kerîm ve onu açıklayan sünnet-i Rasûlüllah'tır. Mezhepler bu
asıla giden yollardır gaye değil vasıtadırlar. Ancak günümüzde hak bir
mezhebe bağlı olmadan Kur'ân'a ve Sünnete ulaşmak çok zor olduğundan,
müctehid olmayan bizler;gibi insanların, bu gayeye hazır bir yolla
(mezheple) ulaşmaları, pratik anlamda gereklidir. Herhangi bir mezhebe göre
yaşamak, Kur'ân-ı ve sünneti bırakıp o mezhebin imamının görüşlerine. göre
yaşamak değil, Kur'ân-ı ve sünneti onun anlayışı ile anlamayı kabullenmek
demektir. Onların "mezhep" denen görüşleri de Kur'ân'dan ve sünnetten
alındığına göre, bir mezhebe uymaya gerek yoktur, herkes Kur'ân ve sünnete
göre yaşamalıdır, demek, dört değil, dörtyüz milyon mezhebin olmasını
istemektir. Ancak kişi diledigi mezhebi .seçmede hürdür. Zaruretler,
zorlanmalar olduğu anlarda da diğer mezheplerden görüşler alabilir. Ama
fertlerin gerek insanlarla, gerek Allah'la yaptıkları (başladıkları)
anlaşmaları (akitler ve ibadetleri) başladıkları gibi bitirmeleri gerektiği
için, zaruret yokken başka mezheplerin görüşlerine başvurma, yine pratik
anlamda câiz değildir, denmiştir. Mezhebini sizin sorduğunuz gibi
değiştirmekte ise bir mahzur yoktur.
Değişik Mezheplerde Olan
Eşlerin Sorumluluğu
Hanımın Hanefi, erkeğin
Şâfî olması halinde, hanımın bilerek ya da bilmeyerek dokunup kocanın
abdestini bozmasına erkek kızıyorsa günah işlemiş olurlar mi?
Elbette günah işledikleri
anlar da olur. Meselâ Şâfiî olan eş, namaz kılarken diğer eşin ona kasten
dokunması gibi. Ancak böyle bir evlilik, karı-koca hukukuna tecavüzlere yol
açacağı için zor yürüyeceğinden, eşlerden birinin diğerinin mezhebine
geçmesi en uygun olan davranış olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZHEP İMAMLARININ VE FIKIH ÂLİMLERİNİN ÇALGI HAKKINDA Kİ GÖRÜŞLERİ
İmâm-ı A'zam Ebu Hanife'ye
göre eğlenmek için çalınan tüm çalgılar haramdır. (el-Merginânî, el-Hidâye,
IV, 80)
el-Hidâye sahibi, Hanefi
mezhebinin görüşlerini şöyle açıklar:
Düğün yemeğine davet
edilen kimse düğüne gittiği zaman orada oyun ve çalgının bulunduğunu görse
oturup yemeğini yemesinde bir sakınca yoktur. Ebu Hanife der ki: "Bir kere
böyle bir şeye mübtelâ olmuştum, fakat sabrettim." Yani davet mahalli olan
düğün yerinden ayrılmadım. Oyun ve çalgı bulunan yeri terketmemekten ibaret
olan bu hüküm, davete icabet etmenin sünnet oluşundandır. Hadiste: "Davete
icabet etmeyen Ebu'l-Kasım'a asi olmuştur. " buyurulmuştur. O halde düğünde
çalgı ve oyun gibi bidatler vardır diye sünnet olan davete icabet
terkedilemez. Bu, başkaları için örnek olma durumunda olmayan kimseler
hakkında söz konusudur. Başkalarına örnek olanlar bu gibi şeyleri önleme
gücüne sahip değillerse orada oturmaz çekip giderler. Çünkü gitmemelerinde
dine kötülük etme ve müslümanlara günah kapısını açma gibi mahzurlar vardır.
İmâm-ı A'zam'ın bahis konusu hareketinin, örnek olma durumuna gelmeden
önceki dönemine ait olduğu nakledilir.
Çalgı ve oyun, düğün
yapılan evin yemek yenen kısmında ise, örnek olmayan insanların bile orada
oturmaları caiz değildir. Çünkü Kur'ân'da:
"Sana Kur'ân nazil
olduktan sonra zâlim insan gruplarıyla oturma." (el-En'âm, 6/68) buyrulur.
Bu hüküm, çalgı ve oyunun
olup olmadığını bilmeden düğüne gidenler için söz konusudur. Gitmeden evvel
bunu bilenler düğüne gidemezler. (el-Merginânî, a.g.e., IV, 80)
İmâm Mâlik'in meazif
(genellikle telli çalgılar) ve ûd gibi çalgı aletlerini mübah gördüğünü
Keffâl ve Reyyânî naklederler. (Şevkânî, a.g.e., VIII, 105)
Medine uleması, çalgı
aleti ile bile olsa, mûsikînin caiz olduğunu söylemişler, Şafiîlerle
Zâhirîler de bu hususta onlara uymuşlardır. (Şevkânî, a.g.e., aynı yer)
İbnü'l Cevzî, İmam
Mâlik'in: "Medinelilere hangi mûsikî türü hakkında ruhsat veriyorsun?" diye
sorulduğunda "Hiçbir türüne müsaade etmiyorum bunu içimizden fâsık olanlar
yapıyor" diye cevap verdiğini nakleder. (ibnü'l-Cevzî, a.g.e., 256)
Hanbeliler; ûd, davul ve
saz gibi çalgı âletlerini caiz görmezler; bu tür aletlerin çalındığı düğüne
gitmenin doğru olmadığına inanırlar. Fakat mücerred musikiyi, yani güzel
sesle terennümü mübah görürler. (el-Fıkhu ala mezâhibi'l-erbaa, II, 44)
İbn Hazm, mûsikî'ye dair
bağımsız bir eser yazmış ve mûsikîyi yasaklayan tüm hadisleri tenkid ederek
bunlardan hiçbirinin sahih olmadığını ileri sürmüştür. Bu mezhebe göre
mûsikînin her çeşidi helâldir. (Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Mûsikî ve
Semâ, İstanbul 1976, 187)
İmam Gazâlî, semâın (müzik
dinleme) mübah olduğunu zikreder ve sesleri; canlılardan çıkan seslerle,
cansızlardan çıkan sesler diye iki kısma ayırır; bunları dinlemenin caiz
olduğunu söyler. Ancak içki ile çalınması mûtâd olan çalgıların haram
olduğunu ifade eder. (Gazalî, İhya, Kahire 1967, I, 343-348).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZHEPLER
ARASINDAKİ İHTİLAF'IN SEBEBİ NEDİR?
Mezhepler arasındaki
ihtilaf'ın geniş olmasının başlıca üç sebebi vardır:
1- Peygamber (sav), vefat
ettiğinde Kur'an ve sünnet'ten başka bir şey bırakmamıştı. Bununla beraber
kısa zaman içerisinde İslam ülkesi çok genişledi. Sahabe de İslam alemine
dağıldılar. Kimi Irak'ta, kimi Mısır'da, kimi şamda yerleşti. Herkes
Peygamber'den ne duydu veya gördü ise onu rivayet edip anlattı. Tabi'i
olarak bu sahabenin her birisi Peygamber (sav)'in söylediği veya yaptığı her
şeyi duymamış ve görmemiştir. Bu değişik rivayetler ihtilafa sebebiyet
vermiştir.
2- Bazı Hadislerde ittifak
vaki olduğu halde telakki ve anlayış hususunda ittifak vaki olmamıştır.
Mesela Peygamber(sav)'in buyuruyor ki: "Köpek ağzını sizden birisinin kabına
koysa biri toprakla olmak üzere yedi def'a onu yıkasın.” İmam Şafi'i bu
hadisi olduğu gibi kabul ediyor. Hanefi uleması ise biri toprakla olmak
üzere yedi def'a kabı yıkamayı emreden hadis mensuh'dur ve bu hadis İslam'ın
ilk günlerinde varid olmuştur demişlerdir.
3- Çeşitli milletler İslam
dinine girdiği için her milletin adeti ayrı, kanun ve nizamı ayrı idi.
İmam-ı A'zam ve arkadaşları Irak'da, Evza'i ve arkadaşları Şam'da, Şafi'i ve
arkadaşları Mısır'da bulunuyorlardı. Bu gibi zevat her memleketin adet ve
kanunlarını ele alıp İslam'ın süzgecinden geçirdiler ve o, alanda çeşitli
ictihatlarda bulundular ve bu sebeple ihtilaf meydana geldi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZHEPLERİ FARKLI EŞLER
Karı-kocanın biri Hanefi,
diğeri Şafî olursa, ağırlık hangisinde olmalıdır? Ya da her birerleri kendi
mezhebinin gereklerini mi uygulamalıdırlar Çatışan bir meselede durum ne
olur?
Ilmihalini biliyorsa
herkes kendi mezhebini yaşar. Kolaylık olması bakımından birinin tamamen
ötekinin mezhebine geçmesi daha uygundur. Her birerlerinin kendi mezhebine
göre yaşaması halinde çakısan konularda ihtiyatlı olanla amel ederler.
Meselâ âdetin en çoğu Hanefi mezhebinde on, Şâfî mezhebinde ise onbeş
gündür. Şâfî olup hayızlı iken on günde kanı kesilmeyen kadına kocası,
onbeşgün dolmadan, kan kesilmemesi halinde, ihtiyaten yaklaşmaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MEZÎ, MEDÎ
Mezî; cinsel oynaşma,
hayal etme ve "şakalaşma sonunda duyulan haz sebebiyle cinsel organdan
gelen, ince, şeffaf ve kaygan sıvıdır.(Meydânî, Lübâb I/17; Hattâb es-Sübki,
el-Menhel N/257) Geldiğinin farkına varılmayabilir. Erkekte de kadında da
olur. Vedî"nin tersine bu, kadında daha çok bulunur. (Hattâb es-Sübki, agk.)
Vedî ise; soğuk, ağır kaldırma vs. sebebiyle genellikle idrardan sonra
gelen, koyu, kesik kesik ve renk olarak meniye benzeyen maddedir. Gelmesine
bazen da cinsel oynaşma sebeb olabilir. Şöyle ki, uyanma olur, menî gelip
şehvetle boşalma olmaksızın uyanma geçer ve idrar yapıldıktan sonra kesik
kesik gelir. Menî ise, şehvetin en üst düzeyinde (şehvetle) ve hızla (difk)
gelen ve kendine has kokusu ve rengi olan bir sıvıdır. (kokusu yaşken hurma
tomurcugu, kuru iken yumurta kokusunu andırır.) (Meydânî age. I/16) Gusül
sadece bundan dolayı gerekir. Ilk ikisinin gelmesiyle sadece abdest bozulur,
geldiği yer yıkanır ve abdest alınır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÎKÂT(İHRAMA GİRME YERİ)
İhrama girme yeri ve
zamanı. Mekke çevresinde, çeşitli bölge ve ülkelerden hacca gelenlerin
ihrama girecekleri özel yerleri ifade eden bir fıkıh terimi; çoğulu mevakit
gelir. Bir kimsenin hac veya umre için mikatleri ihramsız geçmesi caiz
değildir. Aksi halde bir kurban cezası veya mikat yerine dönmek gerekir.
İhrama girme yerleri
Mekke'de oturanlar veya Mekke ile mikat yerleri arasında yahut mikat yerleri
dışında kalan belde ve ülkelerde oturup hac veya umre yapacak kimselere göre
değişiklik gösterir (bk. "Hacc" mad.).
İkamet edilen yere göre
mikatler: I. Mekke'de oturanlar: Mekkelilerin hac için ihrama girme yeri
yine Mekke'dir. Hz. Peygamber Mekkelilere bulundukları yerden ihrama
girmelerini emir buyurmuştur (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 1393/1973, y.y. III,
16). Mekke dışında, fakat harem dahilinde evi olanlar da aynı şekilde ihrama
girer. Mekkelilerin umre için mikat yeri ise, dilediği herhangi bir yerden,
hıll'in harem bölgesine en yakın olan yeridir. Ancak umrede ihrama girmek
için hıll'in en faziletli yeri Hanefî ve Hanbelîlere göre, "Tenîm", sonra "Ci'râne",
sonra "Hudeybiye'"dir. Hz. Peygamber (s.a.s), Abdurrahman b. Ebî Bekr'e, Hz.
Âişe'ye Ten'îm'de ihrama girerek umre yaptırmasını emir buyurmuştur (Buhârî,
Cihâd, 125, Umre, 6; Müslim, Hac, 135,136; Tirmizî, Hac, 91; Ahmed b. Hanbel,
III, 309, 394).
2. Hıll'de oturanlar:
Harem bölgesiyle, beş mikat yerinin çevrelediği alan arasında kalan bölgeye
"hıll" denir. Hıll'da oturanların hac veya umre için ihrama girme yeri (mikat),
ailelerinin bulunduğu yer veya bu yerle harem arasında kalan, hıll'den
dilediği herhangi bir yerdir. Hac ve umreyi tamamlamayı emreden âyetle
(el-Bakara, 2/196), Hz. Alî ve Abdullah b. Mes'ud'un görüşü buna delildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Hanefîler bu görüşü
benimsemiştir. İmam Mâlik'e göre, bunların mikat yeri, kendi evleridir.
3. Âfâkîler: Mikat
yerlerinin dışında kalan belde ve ülkelerde oturanlara "âfâkî" denir.
Mikatlerin dışından hac veya umre yapmak maksadıyla Hicaza gidenler için
geldiği bölge veya ülkeye göre ihrama girme yerleri belirlenmiştir. "Mikat"
denilen bu yerler beş tanedir. İbn Abbas (r.anhûmâ)'dan şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), Medîneliler için Zülhuleyfe'yi, Şamlılar
için Cuhfe'yi, Necidliler için Karnül-Menâzil'i ve Yemenliler için
Yelemlem'i mikat olarak belirledi. Bunlar, belirtilen bölge veya ülke
tarafından gelen diğer belde yolcuları için de mikat yeridir" (Buhârî, Hac,
7, 9, 11, 12, Sayd, 18; Müslim, Hac, 11, 12; Ebû Dâvud, 8; Nesâî, Menâsik,
19, 20-23; Ahmed b. Hanbel, I, 238). Başka bir hadiste buna Iraklılar için
"zatı ırk" ilâve edilmiştir (Ebû Dâvud, Menâsik, 8).
Gelinen ülkelere göre
mikatler: 1. Türkiye, Suriye, Mısır, Mağrib ve Avrupa tarafından deniz
yoluyla gelenlerin mikatı Cuhfe (Râbiğ)'dir. Cuhfe ile Mekke arası yaklaşık
187 km.'dir.
2. Medîne'den gelenlerin
mikatı Zülhuleyfe (Âbâr-ı Alî) olup, Mekke'ye yaklaşık 464 km. dir. En uzak
mikat yeri burasıdır.
3. Irak, İran ve diğer
doğu ülkelerinden gelenlerin mikatı zât-ı Irk'tır. Bu yer Mekke'ye yaklaşık
94 km.dir.
4. Kuveyt ve Necid
yönünden gelenlerin mikatı bugün es-Seyl denilen Karnül-Menâzil'dir.
5. Yemen'den gelenlerin
mikatı ise Mekke'nin güneyinde bulunan Yelemlem olup, Mekke'ye
54 km.dir.
Eğer hac veya umre
yolcusunun yolu, bu noktalardan geçmiyorsa buraların hizalarında ihrama
girilir. Medîne'ye gelenler, hac için Mekke'ye doğru yola çıkınca
Zülhuleyfe'de bugün Âbâr-ı Alî denilen yerde ihrama girerler.
Dışarıdan hac veya umre
için gelen kimse mikatı ihramsız geçerse ya bir ceza kurbanı keser veya geri
dönüp mikat yerinde ihrama girer. Mekke'ye girme niyeti olmaksızın mikatı
ihramsız geçene birşey lâzım gelmez (Ayrıntı için bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi',
Beyrut 1394/1974, II, 163 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898,
II, 131-134; el-Meydanî, el-Lübâb, İstanbul, t.y. I, 178 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb,
Mısır, t.y. I, 202-204; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, III, 257; ez-Zühaylî,
el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III, 68 vd.; Hamdi
Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1991, s. 578 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MİKROFONLA EZAN OKUMAK
Mikrofonla ezan okunmaz.
Müezzinlik de olmaz deniyor. Böyle diyenler ezan, kâmet, vaaz ve Kur'ân
okumada mikrofon kullanmıyorlar. Bunun ne gibi bir mahzuru olabilir? Bu,
ibadeti aletle yapmak mıdır? Zararı yararından fazla mıdır?
Mikrofon konusunda
titizlik gösterenler ve mikrofon kullanmayanlar bunu elbette bid'atlara
düşeriz korkusu ile yapıyorlar. Böyle bir endişe takdir edilir. Çünkü
müslümanlar için en kötü şey bid'atlere düşmektir. Ancak bid'atten kaçarken
de bid'ate düşüldüğü olabilir. Onun için bid'atın iyi tarif edilmesi
gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bu işimizde onda olmayan bir şey
ihdas ederse o reddolunur" demiştir. "Bu işimiz" diye buyurdukları, O'nun
getirdiği ve öğrettiği dindir. Demek ki, bid'at dine dinden olarak yapılan
ilâve ya da çıkarmalardır. Meselâ mikrofon ezanın sünneti, müstehabı ya da
adabı görülerek kullanılıyorsa, yani o olmayınca sünnet terkedilmiş
görülüyorsa bu bid'at olmuş olur. Ezanın sünnet olan şekli bellidir, gayesi
bir ilândır. Kelime anlamı da zaten duyurma demektir. Öyleyse, sünnet olan
şekli tam yapıldıktan sonra duyurma ne kadar tam olursa gayesi de o kadar
tam gerçekleşmiş olur. Minarede aynı gaye ile yapılmıştır. Bu gayeyi
Rasulüllah Efendimiz de kendi zamanındaki tekniklerle gerçekleştirmiştir.
Bir başka deyişle Efendimiz de kendi zamanındaki mikrofonu kullanmıştır.
"Mikrofon" (mikros ve phone) kelimelerinden oluşur, manası "küçük ses"i
uzağa ulaştırma, yani duyurucu demektir. "Hoparlör" de (haut+parleur)
"yüksek konuşucu" yani sesi büyültücü demektir. Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in "mükabberihe" kullandığı vakidir. Işte bu, o zamanki mikrofon
tekniğidir. Mânâsı da "büyültücü" böylece sesi uzaklara ulaştırıcı demektir.
Görüldüğü gibi farklılık tekniktedir, "bu işimizin" yani dinin aslında
değildir. Öyleyse bunun bid'atle alakası yoktur. Araba, uçak vb. vasıtalar
da aynıdır. Meselâ hac ibadeti bellidir. Onda eksiltme ya da ekleme bid'at
olur, ama oraya ulaşma, yaya olabileceği gibi uçakla da olabilir. Uçak,
araba vb. insanı çabuk ulaştıran, mikrofon da sesi ulaştıran bir vasıtadır.
Bu bakımdan aralarında bir fark yoktur. Gaye ile vasıtaları birbirine
karıştırmamak ve gayeyi olabildiğince tam elde etmek gerekir. Işte biz bu
yüzden bid'atin güzelinin olamayacağını da söylüyoruz. "Her bid'at
dalâlettir."
Ancak mikrofonu normal
sesi duyamayana ulaştırmaktan başka bir gaye için, mesela sesini güzel
göstermek ve dikkat çekmek için kullanmak da -özellikle mescidlerde- edebe
mugayîr ve çirkin bir davranış olur. Camilerde lüzumsuz sesler çıkarmak ve
gereği yokken yüksek sesle okumak ve konuşmak mekruhtur. Sahabe,
bastonlarının ucunu dahi mescidde yavasça yere koyarlarmış. Gerek yokken
mikrofonsuz müezzinlik ya da imamlığın eksik olacağını sanmak ve çok küçük
mescidlerde üç-beş kişilik cemaatle dahi mikrofon kullanmak, yani onda
ibadeti tamamlayıcı bir özellik görmek bid'at olur. Huzuru kaçırır,
maneviyatı bozar. Bazan ihlâs ve samimiyetle sade olunmanın tesirini
bilemeyen zavallı imam ve müezzinler şamata, teganni ve makamlarla cemaati
cezbedecek ve celbedeceklerini sanırlar. Işte bu iyi niyetli bir hatadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MİKROFONLA EZAN OKUMAK
Mikrofonla ezan okunmaz.
Müezzinlik de olmaz deniyor. Böyle diyenler ezan, kâmet, vaaz ve Kur'ân
okumada mikrofon kullanmıyorlar. Bunun ne gibi bir mahzuru olabilir? Bu,
ibadeti aletle yapmak mıdır? Zararı yararından fazla mıdır?
Mikrofon konusunda
titizlik gösterenler ve mikrofon kullanmayanlar bunu elbette bid'atlara
düşeriz korkusu ile yapıyorlar. Böyle bir endişe takdir edilir. Çünkü
müslümanlar için en kötü şey bid'atlere düşmektir. Ancak bid'atten kaçarken
de bid'ate düşüldüğü olabilir. Onun için bid'atın iyi tarif edilmesi
gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bu işimizde onda olmayan bir şey
ihdas ederse o reddolunur" demiştir. "Bu işimiz" diye buyurdukları, O'nun
getirdiği ve öğrettiği dindir. Demek ki, bid'at dine dinden olarak yapılan
ilâve ya da çıkarmalardır. Meselâ mikrofon ezanın sünneti, müstehabı ya da
adabı görülerek kullanılıyorsa, yani o olmayınca sünnet terkedilmiş
görülüyorsa bu bid'at olmuş olur. Ezanın sünnet olan şekli bellidir, gayesi
bir ilândır. Kelime anlamı da zaten duyurma demektir. Öyleyse, sünnet olan
şekli tam yapıldıktan sonra duyurma ne kadar tam olursa gayesi de o kadar
tam gerçekleşmiş olur. Minarede aynı gaye ile yapılmıştır. Bu gayeyi
Rasulüllah Efendimiz de kendi zamanındaki tekniklerle gerçekleştirmiştir.
Bir başka deyişle Efendimiz de kendi zamanındaki mikrofonu kullanmıştır.
"Mikrofon" (mikros ve phone) kelimelerinden oluşur, manası "küçük ses"i
uzağa ulaştırma, yani duyurucu demektir. "Hoparlör" de (haut+parleur)
"yüksek konuşucu" yani sesi büyültücü demektir. Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in "mükabberihe" kullandığı vakidir. Işte bu, o zamanki mikrofon
tekniğidir. Mânâsı da "büyültücü" böylece sesi uzaklara ulaştırıcı demektir.
Görüldüğü gibi farklılık tekniktedir, "bu işimizin" yani dinin aslında
değildir. Öyleyse bunun bid'atle alakası yoktur. Araba, uçak vb. vasıtalar
da aynıdır. Meselâ hac ibadeti bellidir. Onda eksiltme ya da ekleme bid'at
olur, ama oraya ulaşma, yaya olabileceği gibi uçakla da olabilir. Uçak,
araba vb. insanı çabuk ulaştıran, mikrofon da sesi ulaştıran bir vasıtadır.
Bu bakımdan aralarında bir fark yoktur. Gaye ile vasıtaları birbirine
karıştırmamak ve gayeyi olabildiğince tam elde etmek gerekir. Işte biz bu
yüzden bid'atin güzelinin olamayacağını da söylüyoruz. "Her bid'at
dalâlettir."
Ancak mikrofonu normal
sesi duyamayana ulaştırmaktan başka bir gaye için, mesela sesini güzel
göstermek ve dikkat çekmek için kullanmak da -özellikle mescidlerde- edebe
mugayîr ve çirkin bir davranış olur. Camilerde lüzumsuz sesler çıkarmak ve
gereği yokken yüksek sesle okumak ve konuşmak mekruhtur. Sahabe,
bastonlarının ucunu dahi mescidde yavasça yere koyarlarmış. Gerek yokken
mikrofonsuz müezzinlik ya da imamlığın eksik olacağını sanmak ve çok küçük
mescidlerde üç-beş kişilik cemaatle dahi mikrofon kullanmak, yani onda
ibadeti tamamlayıcı bir özellik görmek bid'at olur. Huzuru kaçırır,
maneviyatı bozar. Bazan ihlâs ve samimiyetle sade olunmanın tesirini
bilemeyen zavallı imam ve müezzinler şamata, teganni ve makamlarla cemaati
cezbedecek ve celbedeceklerini sanırlar. Işte bu iyi niyetli bir hatadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÎRÂS
Ölenin geride bıraktığı
mal ve haklar. Çoğulu "mevârîs"tir. Kelimenin "VRS" kökünden "irs" mastarı,
bir kimsenin malının ölümünden sonra şer'î mirasçılarına intikal etmesi
demektir. Aynı kökten, "tevârüs"; karşılıklı mirasçı olmak veya bir kimsenin
diğerine mirasçı olması; "vâris" mirasçı; "mûris", miras bırakan; "terike",
ölenin bıraktığı miras anlamlarında kullanılır. Miras ilmi anlamında
kullanılan başka bir terimde "Ferâiz"dir. Bunun tekili olan "farîza"; farz,
belirli pay, hisse demektir. Ferâiz, Islâm miras hukuku terimi olarak
kullanıldığında, belirli miras hisseleri anlamını ifade eder. Bu ilme "ferâiz"
denmesi, miras âyetindeki; "Bu hisseler Allah'tan birer farîzadır" (en-Nisâ,
4/11) ifadesi ile, Ferâiz ilmini öğreniniz" (Tirmizi, Ferâiz, 2; Ibn Mâce,
Ferâiz, 1) hadisindeki "ferâiz" terimi sebebiyledir.
Miras veya ferâiz ilmi
fıkıh terimi olarak; ölenin geride bıraktığı mal ve hakların belli
ölçülerle, şer'î mirasçılara bölünmesinden söz eden bir ilimdir. Ferâiz
ilminin amacı, hak sahiplerine haklarını ulaştırmaktır. Buna mirasın
bölüştürülmesi denir.
Mirasın dayandığı
deliller:
Miras; Kitap, sünnet ve
icma delillerine dayanır. Miras hukukunda, icmâ bulunmadıkça kıyas veya
içtihad yoluna gidilmez.
Kur'ân-ı Kerîm'den
deliller:
Miras hükümleri en-Nisâ
Sûresinin 7, 11, 12 ve 176. âyetleri ile el-Enfal Sûresi'nin 75. âyetinde şu
şekilde belirlenmiştir:
a) Çocuklar ve ana-babanın
mirası: "Allah size evlâtlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin
paylarının kızların iki katıolmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız
olup ve sayıları ikiden fazla ise, bunların payı ölenin bıraktığı malın üçte
ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen ana
ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana ve babanın herbirini
terekeden payı altıda birdir. Şayet ölenin çocuğu bulunmayıp da, mirasçı
olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin
kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin borçları
ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten soma hak sahiplerine verilir. Baba
ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz
bilemezsiniz. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her
şeyi çok iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir" (en-Nisâ, 4/11).
b) Karı-kocanınmirası:
"Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir.
Şayet çocukları varsa bıraktıkları mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar,
ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa borcu ödendikten sonradır.
Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri
hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa, bıraktığınız mirasın sekizde
biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve
varsa borcunuz ödendikten sonra verilir" (en-Nisâ, 4/12).
c) Kardeşlerin mirası:
Kelâle adı verilen kardeşlerin mirası, ana bir kardeş veya ana-baba bir
yahut baba bir kız kardeş olmak üzere iki statüde toplanmıştır. Kelâlenin
mirasçı olmasında ön şart, miras bırakanın baba veya erkek çocuklarının
bulunmamasıdır.
Ana bir kardeşlerin mirası
şöyle belirlenmiştir: "Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu
bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir)
kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda
biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler
mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak
paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu
ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her
şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır"(en-Nisâ, 4/12).
Yukarıdaki miras
düzenlemeşinin arkasından, aynı âyetlerin devamında, müeyyide niteliğinde şu
iki âyet yer alır:
"Işte bunlar, Allah'ın
koyduğu sınırlardır. Kim, Allah'a ve Rasûlûne itaat ederse, Allah onu,
altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. Işte
büyük kurtuluş budur" (en-Nisâ, 4/13). "Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan eder
ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, ebedi kalacağı cehennem
ateşine koyar. Ve onun için azaltıcı bir azap vardır" (en-Nisâ; 4/14).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Öz veya baba bir kız
kardeşin mirası ise şöyle düzenlenmiştir. "Ey Peygamber! Senden fetva
isterler". De ki: "Size usül ve füruu bırakmadan ölen kimse hakkında Allah
fetva verir. Eğer bir kimse ölür ve onun çocuğu bulunmaz da, sadece bir kız
kardeşi bulunursa, bıraktığı mirasın yarısı onundur. Ölen kız kardeş ise ve
çocuğu da yoksa erkek kardeşi terekenin hepsini alır. Eğer mirasçılar iki
kız kardeş ise, terekenin üçte ikisini alırlar. Eğer kardeşler erkek ve
kadın olmak üzere ikiden çok iseler, bir erkeğin payı, iki kadının payı
kadardır. Allah size sapıklığa düşmemeniz için bunları açıklar. Allah her
şeyi çok iyi bilendir" (en-Nisâ, 4/176).
d) Zevi'l-Erhâmın mirası:
Âyet veya Hadislerde miras payları veya mirasçılık esasları belirlenmiş
bulunanların dışında kalan diğer hısımlar için şu şekilde bir genel
düzenleme yapılmıştır: Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre birbirlerine
daha yakındırlar. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilir" (el-Enfâl,
8/75).
Şu âyet de miras
haklarından genel olarak söz eder: "Ana-baba ve hısımların miras olarak
bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana-baba ve
hısımların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun farz
kılınmış bir hissedir" (en-Nisâ, 4/7).
Mirastan çevredeki bazı
muhtaç kimselerin de yararlandırılması konusunda şöyle buyurulur: "Miras
taksim olunurken, varis olmayan akrabalar, yelimler ve yoksullar da
bulunursa, mirastan onlara da verin ve onlara güzel söz söyleyin" (en-Nisâ,
4/8).
Sünnet delili:
Hz. Peygamber'den mirasla
ilgili çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:
"Miras paylarını, hak
sahiplerine veriniz. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır" (Buhârî,
Ferâiz, 5, 7, 9, 10; Müslim, Ferâiz, 2, 3; Tirmizî,Ferâiz, 8).
Müslüman kâfire, kâfir de
müslümana mirasçı olamaz" (Buhârî, Hacc, 44, Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim,
Ferâiz, I ; Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizî, Ferâiz, 15).
"Iki farklı dine mensup
olanlar birbirine mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tîrmizî, Ferâiz,
16; Ibn Mace, Ferâiz, 6; Dârîmî, Ferâiz, 29; Ahmed b. Hanbel, II, 187, 195).
Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'in
(ö. 45/665) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s),
mirastan iki nineye, bunu aralarında paylaşmak üzere hükmetti" (eş-Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr, Mısır, t.y, VI, 59). Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz.
Peygamber'in, murisin kızı, oğul kızı ve kız kardeşiyle ilgili bir
uygulamasından şu şekilde söz eder: "Rasulullah (s.a.s), ölenin kızı için
yarım, oğul kızı için üçte ikiye tamamlamak için altıda bir ve geri kalanın
kız kardeşe verilmesine hükmetti" (eş-Şevkâni, a.g.e., VI, 58).
Mikdâm b. Ma'dikerîb
(ö.87/705) zevi'l-erham'la ilgili şu hadisi nakletmiştir: "Kim bir mal
bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben, mirasçısı olmayanın mirasçısıyım.
Gerekliği durumda diyetini öderim ve mirasçısı olurum. Dayı, mirasçısı
olmayanın mirasçısıdır. Onun diyetini öder ve ona mirasçı olur" (Ebû Dâvud,
Ferâiz, 8; Tirmizi, Ferâiz, 12; Ibn Mâce, Diyât, 7, Ferâiz,9; Ahmed b.
Hanbel, Müsned I, 28, 36, IV, 131).
Icmâ delili:
Bir tane ninenin tek
başına altıda bir pay alacağı, ikiden fazla ninelerin altıda bir hisseyi
aralarında eşit olarak paylaşacakları prensibi Sahabe ve Tâbiîlerin icmâı
ile sabittir. Hz. Ebû Bekir (ö.13/634)'in halifeliği sırasında konu
tartışılmış, Hz. Peygamber'den, altıda bir uygulaması nakledilince, bu yönde
görüş birliği oluşmuştur (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, Kahire, t.y., V, 90; Hamdi
Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 483).
Ferâiz ilminin önemi
büyüktür. Çünkü hayatta iken yaptığı muamelelerin, ölümünden sonra devamı
niteliğindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Ferâiz ilmini
öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve
o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır" (Tirmizi, Ferâiz, 2; Ibn
Mâce, Ferâiz, 1; Dârimi, Ferâiz, Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1).
"Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit'tir (ö. 45/665)" (Tirmizi,
Menâkıb, 32; Ibn Mâce, Mukaddime, 11).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Mirasın rükünleri üçtür:
I. Mûris: Vefat edip,
geride miras bırakan kimsedir. Buna müteveffâ da denir.
2. Vâris: Kendisine miras
intikal eden, yani terikede hissesi olan kimsedir.
3. Terike: Ölenin mal veya
hak olarak geride bıraktığı şeyler olup, buna
"mîras", "mevrûs" ve "irs"
adı da verilir. Haktan maksat; kısas, satış bedelini alabilmek için satılan
malı ve borcu alabilmek için rehnedileni hapsetme hakkı gibi haklardır.
Bu üç rükünden birisinin
bulunmaması halinde miras söz konusu olmaz.
Mirasçı olmanın sebepleri:
Mirasın söz konusu
olabilmesi için üç şeyin bulunması gerekir. Mirasın sebep ve şartlarının
bulunması, miras engellerinin ise bulunmaması gereklidır.
Mirasçı olmanın sebepleri
üçtür. Nesep hısımlığı, evlilik ve velâ.
1. Hısımlık: Varisin,
miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması
gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden
gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin
kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar mûrise yakınlık derecesine
göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna "hacbetme"
denir.
Bu hısımlardan erkek
vasıtasıyla mûrise bağlanan erkek hısımlara "asabe" denir. Ölenin babası,
babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen
mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbülferâiz" * (farz sahipleri) denir.
Bunlardan kalan mirası asabe* alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı
bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa, bunların dışında kalan ve
ölenin uzaktan kan hısımı olan "zevilerhâm" mirasçı otur. Hala, dayı, kızın
kızı gibi.
2. Evlilik: Geçerli bir
nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur. Cinsel temasın olup olmaması
sonucu etkilemez. Bu yüzden, zifaftan önce eşlerden birisinin ölümü halinde,
diğeri ona mirasçı olur. Eşlerin miras haklarını belirleyen âyetin genel
anlamı (bk. en-Nisâ, 4/12) ile Hz. Peygamber'in, cinsel temastan önce kocası
ölen Berva' binti Vâşık'ı ölen kocasına mirasçı yapması bunun delilidir (ez-Zühayli,
el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VIII, 250).
Ric'î (cayılabilir)
talaktan dolayı iddet bekleyen kadın, iddetli iken, ölen kocasına mirasçı
olur. Çünkü ric'î boşamada evlilik iddet süresince devam eder. Sağlam kocası
tarafından bâin talâkla (kesin ayırıcı boşama) boşanan kadın, iddet
beklerken kocası ölse, ona mirasçı olamaz. Çünkü bu durumda o, karısını
mirastan mahrum etmek boşamakla itham edilemez. Eğer kansını, ölüm hastası
olan bir erkek bâin talakla boşamışsa ve kadın iddet beklerken de ölürse, bu
kadın ona mirasçı olur. Burada mirastan mahrum etmek amacıyla boşama ithamı
söz konusudur.
3. Velâ: Bu, şârün
belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi azat eden efendinin azad ettiği
köleye mirasçı olmasını ifade eder. Hadiste; "Velâ, neseb bağı gibi bağ
meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez" buyurulur. Ibn Hibbân ve Hâkim bu
hadisi sahihlemiştir. Hanefiler buna "velâul-müvâlât" veya "mevlâl-muvâlât"ı
da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı
olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.
Mirasın Şartları
Mirasta hakkın sabit
olması üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Mûrisin ölümü, mirasçının hayatta
olması ve bir miras engeli bulunmaması.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
1. Mûrisin Ölmesi:
Mirasın söz konusu olması
için, mûrisin gerçek, hükmî veya takdiri olarak ölmüş bulunması gerekir.
Gerçek ölüm, ruhun bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Görme, işitme veya
başka bir delille sabit olur. Hükmî ölüm; hayatta olduğu bilinen veya
muhtemel bulunan kimsenin ölümüne hâkimin hükmetmesiyle ortaya çıkar.
Hayatta olduğu bilinen mürteddin (dininden dönen) dâru"l-harbe kaçması
halinde hakim ölü sayılmasına hüküm verir. Bunun mirası, hüküm tarihine
kadar mirasçı olan hısımlarına taksim edilir. Hayatta olması ihtimalı
bulunan kayıp kişinin (mefkûd) durumu mahkemeye intikal edince, gerekli
süreler geçmişse, hakim vefatına hükmeder. Eşi iddet bekler ve serbest
kalır. Mirası da hüküm sırasında hak sahibi olan varislere paylaştırılır.
Takdiri ölüm; kişinin takdiren ölü kabul edilmesidir. Bu annesinden suç
işleme yoluyla ölü olarak doğan cenîndir. Gebe kadına başkasının vurmasıyla
cenînin ölü doğması gibi. Bu durumda suçluya, elli dinar (yaklaşık iki yüz
gram altın para) gurre cezası tazminat olarak ödettirilir. Bu, tam diyetin
yirmide biri kadar bir tazminattır. Ebû Hanife'ye göre, cenîn mirasçı olur
ve kendisine mirasçı olunur. Çünkü onun suç işleme sırasında diri olduğu
kabul edilir (Ibnü'l-Hilmâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1315/1317 H., IV,
440-445; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VI, 320; ez-Zühayli, a.g.e.,
VIII, 253; Hamdi Döndüren, a.g.e., s.119-121; bk. "Gurre, Mefkûd ve Cenîn"
maddeleri).
2. Mirasçının Hayatta
Olması: Murisin ölümü sırasında varisin hayatta olması gerekir. Bu yüzden,
muristen önce ölen bir hısım, daha sonra ölen murisine mirasçı olamaz. Muris
vefat ettiği zaman, ana karnında bulunan çocuğu da (cenîn) sağl doğmak
şartıyla mirasçı olur.
3. Miras Engeli
Bulunmaması:
Miras engelleri şunlardır:
a) Öldürme:
Mûrısını öldüren bir
kimsenin, bir an önce onun servetini elde etmek için öldürme ithamı vardır.
Hısımını öldüren kimsenin onun mirasından mahrum olacağı konusunda
mezheplerin görüş birliği vardır. Ancak hangi çeşit öldürmelerin miras
engeli olacağı hususu mezhepler arasında ihtilâflıdır. Hadiste; "Katıl için
miras yoktur" (Ebû Dâvud, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz,17; Ahmed b. Hanbel, I,
49) buyurulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren
öldürme çeşitleri mirasa engel olur. Bunlar da şu çeşit öldürmelerdir:
Kasden öldürme: Mûrisi
silâh veya kesici bir aletle kasden öldürmek gibi. Buna günah ve kısas
gerekir, keffaret gerekmez. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, insan
öldürebilecek büyük taş vb. her şeyle, kasden öldürme suçu meydana gelir.
Kasda benzer şekilde
öldürme. Insan öldürmede kullanılmayan, sopa, değnek gibi bir şeyle vurup
öldürmek gibi... Cezâsı: Keffâret, âkile* üzerinde diyet ve günahtır.
Birisini yanlışlıkla öldürme: Ava atıp, insanı öldürmek gibi... Cezası;
keffâret, âkile üzerine diyettir. Ahiretteki günahı kaldırılmıştır.
Hata sayılan öldürme:
Uykuda veya uyanık iken birisinin üzerine düşüp ölümüne sebep olmak gibi.
Cezası; hataen öldürmenin aynıdır (es-Serahsi, el-Mebsût, Mısır
1324-1331/1906-1912; XXV, 59-68; el-Kâsâni, Bedayıu's-Sanâyi, Mısır 1327-28;
M. Cevat Akşit, Islâm Ceza Hukuku ve Insanî Esasları, s. 55-56).
Dolaylı yoldan ölüme
sebebiyet verme (tesebbüb) mükellef olmayanın öldürmesi, meşrû savunma
halinde öldürme ve mükrehin öldürmesi miras engeli değildir.
Imam Şâfii'ye göre,
öldürme fiilini işleyen herkes öldürülene mirasçı olamaz. Kastın bulunup
bulunmaması, öldürenin mükellef olup olmaması sonucu etkilemez. Mâlikîler
ise, katılde kasıt ve tecâvüzü esas alırlar. Buradaki görüş ayrılığı, miras
engeli bildiren hadisteki "kâtil" sözcüğünün kapsamındaki belirsızlıkten
doğmuştur (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Kahire, t.y., s.126, 127).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
b) Din Farkı:
Mûrisle vârisin ayrı
dinlerden oluşu bir miras engelıdır. Bu konuda Islâm hukukçularının görüş
birliği vardır. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana nesep hısımlığı veya
evlilik akdi bulunsa bile mirasçı olamaz. "Müslüman kâfire, kâfir de
müslümana mirasçı olamaz" (Buhâri, Hacc, 44; Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim,
Ferâiz, l; Ebu Dâvud, Ferâiz, 10). "Iki ayrı dine mensup olanlar, birbirine
mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizi, Ferâiz, 16; Ibn Mâce,
Ferâiz, 6) hadisleri buna delildir. Bunun sebebi, müslümanla gayrı müslim
arasında velâyet bağının kesik olmasıdır.
Bu duruma göre, meselâ;
müslüman bir erkekle gayrı müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan
etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi olarak müslüman
sayılacaklarından onlarla gayrı müslim olan anneleri arasında da mirasçılık
cereyan etmez.
Ancak Muaz b. Cebel ve
Muâviye ile Tâbiîlerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd b. el-Müseyyeb, Ibrâhim
enNahâî ve diğer bazı bilginler aksi görüştedir. Bunlara göre; Müslüman
kâfire mirasçı olur. Fakat kâfir müslümana mirasçı olamaz." Dayandıkları
delil şu Hadislerdeki genel anlamdır: "Islâm yücedir, onun üzerine
yücelinmez" (Buhârî, Cenâiz, 79) "Islâm arttırır, eksiltmez" (Ebû Dâvud,
Ferâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236). Bu konuda sahabe
uygulaması da vardır. Bir yahudi vefat edince, biri yahudi diğeri müslüman
olan iki oğlu kalmıştı. Yahudi olan oğlu bütün mirası almak isteyince,
müslüman olan oğlu mahkemeye başvurdu ve hak istedi. Davaya bakan Muaz b.
Cebel (ö.18/639) müslümanı yahudiye mirasçı yapmıştır (el-Askalânî, Bülûgul-Merâm,
Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, Istanbul 1967; III, 206).
Çoğıınluk Islâm
hukukçuları, müslümanla kâfir arasında mirasın olamıyacağını ifade eden
hadisleri bu konuda ana delil kabul etmiş, azınlığın dayandığı hadisleri
doğrudan mirasla ilgili görmemiştir.
Diğer yandan gayrı
mûslimler birbirine mirasçı olabilirler. Çünkü küfür ehli tek millet
sayılır. "Ehl-i, küfür birbirinin velisidir" (el-Enfâl, 8l73) âyetinin genel
anlamı bütün gayrı müslimlerin hepsini kapsamına alır. "Hakkın dışında
sapıklıktan başka ne vardır" (Yûnus,10/32) âyeti de bunu ifade eder. Yalnız
Mâlikîler, "Iki ayrı dine mensup olanlar birbirine varis olamaz" hadisinin,
hristiyan ve yahudilerin kendi aralarındaki mirasçılığını da kapsadığını
söylerler.
Mürtedin mirası:
Islâm'ı terkeden kimseye "mürted"
* denir. Mürted mânen ölmüş sayıldığı için, o ne müslüman ve ne de kâfire
mirasçı olamaz. Mürtedin mirasının başkalarına intikali konusunda ise görüş
ayrılıkları vardır.
Ebû Hanife'ye göre,
irtidattan önce kazandığı mal varlığı müslüman varislerine gider..Sonra
kazandıkları ise beytü'l-mâle "fey" geliri kaydedilir. (bk. "Fey" ve
"Ganîmet" maddeleri). Mürted kadınsa, bütün mirası müslüman mirasçılarına
intikal eder.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Imam Ebû Yûsuf ve Imam
Muhammed'e göre, irtidattan önce ve sonra kazandığı malları müslüman
varislerine intikal eder. Bu iki müçtehid, erkek ve kadın mürted arasında
miras bakımından bir ayırım yapmaz.
Şâfiî, Mâliki ve
Hanbelilere göre, aslî inkârcıda olduğu gibi mürted mirasçı olamaz ve ona da
başkası mirasçı olamaz. Bütün malı, beytü'l-mal için fey' geliri kaydedilir.
Çünkü o, irtidat etmekle, Islâm toplumuna karşı harp ilân etmiş sayılır ve
servetine de harbînin malına uygulanan hükümlerin uygulanması gerekir. Ancak
bu hükümler, mürted irtidadı üzere ölürse uygulanır. Hayatta olduğu sürece
malı bekletilir. Islâm'a dönerse, malı kendisine verilir (Ibnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315-/1317, IV, 390 vd.; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müçtehid,
Mısır, t.y., II, 322-329; ez-Zühaylî, a.g.e, VIII, 263-266).
c. Tebealık Farkı (Ihtilâfu'd-dâreyn):
Müslümanlar hangi devletin
tebeası olurlarsa olsunlar birbirlerine mirasçı olurlar. Müslüman için başka
başka devletin tebeası olmak miras engeli değildir. Meselâ; Türkiye'deki bir
müslüman, Mısır'daki müslüman bir hısımına mirasçı olabilir. Çünkü Dârul-Islâm
müslümanlar için tek vatan sayılır. Daha sonra kâfirlerin Darul-Islam'a
egemen olması ve buralarda ayrı sistemlerin ve rejimlerin olması veya
bağlantının kopuk olması da sonucu değiştirmez. Bu yüzden, bir müslüman
Dâru'l-Harpte ölse, ona Dârul-Islâm'da yaşayan varisleri mirasçı olur.
Ülke ayrılığı gayrı
Müslimler için bir miras engeli teşkil eder. Meselâ; Islâm tebeasındaki bir
gayrı müslim, yabancı tebealı gayrı müslim bir hısımına mirasçı olamaz.
Burada, mirasçılık "velâyet bağı" esasına dayanır. Bu bağ kopunca mirasçılık
hakkıda ortadan kalkmaktadır. Ancak ülkeler sulh anlaşmaları yaparak,
karşılıklı miras ilişkilerini düzenleyebilirler.
Malıkî, Hanbelî ve
Zâhirîlere göre tebealık farkı hiç bir şekilde miras engeli doğurmaz (ez-Zühayli,
a.g.e., VIII, 266 vd.; es-Sibâî, Şerhu Kanuni'l Ahvâliş-Şahsiyye, Dımaşk
1959, II, 46-47).
d) Kölelik:
Kölelik hali de miras
engelıdır. Bu statüde olan kimse hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle, bir
mala; mülk edinme sebepleriyle matik olamadığı gibi miras yoluyla da malık
olamaz. Onun elindeki şeyler efendisine ait bulunur. Eğer o, mirasçı
yapılırsa, mülk kendiliğinden efendisine geçeceği için sebepsiz yere, bir
yabancı mirasa sokulmuş olur ki, bu icmâa göre bâtıldır:
Bu engellerden mûrısını
öldürme ve kölelik tek yanlıdır. Bunlar yalnız kendileri başkasından miras
alamaz. Fakat başkası kendilerine mirasçı olabilir. Bunlara, murisin ölüm
tarihinin belirlenememesi ve mirasçının kim olduğunun bilinememesi gibi
başka engeller de eklenmiştir (bk. el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire, ts., IV,
188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Motbaatü'l-Emiriyye tab'ı, VI, 239
vd.; Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., V, 541-543).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
ASHÂBÜ'L-FERÂİZ
(MİRAS)
Islâm miras hukukunda
belirli pay sahibi mirasçılar. Ferâiz'in tekili olan farîza, belirli pay
demektir. Mirastaki payları tek tek belirlenen mirasçılara, belirli pay
sahibi mirasçılar anlamında bu isim verilmiştir. Bu gruba giren mirasçılar
onbir olup, değişik durumlara göre bunlar için kırk pay durumu (hâl) söz
konusudur. Kitap, sünnet ve icma ile belirlenen bu onbir mirasçı ve
paylarının dayandığı deliller şunlardır:
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur:
"Allah size (miras
hükümlerini şöylece) emir ve tavsiye eder: Çocuklarınız hakkında, erkeğe iki
dişinin payı vardır. Kızlar ikiden fazla ise, mirasın üçte ikisi onlarındır.
Kız bir tane ise mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu (oğul veya kız)
varsa, ana ve babadan herbirine terikenin altıda biri verilir. Ölenin çocuğu
olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa, üçte biri anasınındır. Ölenin
erkek veya kız kardeşleri varsa, terikenin yine altıda biri anasınındır. Bu
hükümler, miras bırakanın yapacağı vasiyetin infazından veya borcun
ödenmesinden sonradır. Siz babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin yarar
bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bu hükümler Allah'tan birer
farîzadır. Şüphesiz Allah her, şeyi bilicidir, tam hüküm ve hikmet
sahibidir. " (en-Nisâ, 4/11).
"Karılarınızın çocuğu
yoksa terikenin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size
terikesinden (düşecek hisse) dörtte birdir. Bu da, onların yapacağı
vasıyetin veya borcun ifasından sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa,
bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır. Şayet çocuğunuz
varsa, terikenizden sekizde biri yine onlarındır. Bu da, yapacağınız
vasiyetin veya borcun ödenmesinden sonradır. Eğer mirası aranan erkek veya
kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olur ve onun (ana bir) erkek veya
kız kardeşi bulunursa, bunlardan her birinin hissesi altıda birdir. Eğer ona
bir erkek veya kız kardeşlerin sayısı birden fazla ise, onlar üçte biri
zarara uğratılmaksızın oralarında eşit olarak taksim ederler. Bu hükümler
yapılan vasiyetin ve varsa borcun ödenmesinden sonradır. Bu emirler size
Allah'tan bir vasiyettir. A!!ah her Şeyi bilen, ve yarattıklarına çok
yumuşak davranandır" (Nisâ, 4/12)
"Işte bunlar Allah'ın
hükümleridir. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse, Allah onu altından
ırmaklar akan Cennetlere koyar ki onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, en
büyük bir kurtuluştur" (en-Nisâ, 4/13).
"Kim de Allah'a ve
Peygamber'ine isyan eder, Allah'ın sınırlarını açarsa, onu da -içinde daimi
kalıcı olarak ateşe koyar. Onun için küçültücü bir azap vardır" (en-Nisâ,
4/14).
"Habibim, senden fetva
isterler. De ki: " Âllah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki
hükmünü şöylece açıklar: Eğer çocuğu ve babası olmayan bir erkek ölür,
geride (ana-baba bir veya baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa mirasın
yarısı onundur. Eğer mirasçı erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız) ölen
kız kardeşinin bıraktığının tamamını alır. Eğer aynı şartlarla kalan kız
kardeş, iki veya daha fazla ise, erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisi
onlarındır. Eğer erkek ve kız kardeşler birlikte mirasçı olmuşlarsa, erkeğin
hissesi iki dişinin hissesi kadardır. Allah size, yanılırsınız diye,
hükümlerini açıklıyor. A!/ah, her şeyi hakkıyla bilendir" (el-Mâide, 5/176).
"Hısımlar Allah'ın
kitabınca birbirine daha yakındırlar. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir"
(el-Enfâl, 8/75).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
"Ana-baba ile yakın
hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana-baba ile yakın hısımların
bıraktıklarından kadınlara, azından da çoğundan da farz kılınmış birer hisse
vardır" (en-Nisâ, 4/7).
Hz. Peygamber'in mirasla
ilgili bazı hadisleri de şöyledir:
"Ferâiz (miras) ilmini
öğreniniz ve öğretiniz. Çünkü ferâiz, ilmin yarısıdır" (Buhârî, Ferâiz, 2;
Ebû Dâvud, Ferâiz, 1; Tirmizî, Ferâiz, 2)
"Miras hisselerini
sahiplerine verin. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır" (Buhârî, Ferâiz,
5, 7, 9-10; Müslim, Ferâiz, 2-3; Tirmizî, Ferâiz, 8)
Ibn Mes'ud (r.a.)'dan
rivayet göre:
"Hz. Peygamber bir kız,
oğlu kızı ve kız kardeş ile birlikte mirasçı olunca; kıza yarım hisseyi,
oğul kızına üçte ikiyi tamamlamak için altıda biri, kız kardeşe de geri
kalanı hükmetmiştir" (Buhârî, Ferâiz, 8, 12; Tirmizî, Ferâiz, 4; Ibn Mâce,
Ferâiz, 2).
"Kız kardeşleri, kızlarla
birlikte olunca asabe yapınız" (Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4).
"Ibn Büreyde şöyle
demiştir: Peygamber (s.a.s.) nineye yanında anne olmadığı zaman altıda bir
vermiştir" (Ibn Mâce, Ferâiz, 4).
Bazı miras hükümleri de
icma deliline dayanır. Ana-baba bir kız kardeş bulunmayınca, baba bir kız
kardeşin onun yerine geçeceği prensibi gibi.
Delillerde yer alan
mirasçıların payları şöyledir:
A. Koca (Zevc) 1- Koca,
ölenin (karının) çocukları veya oğlunun... oğlu veya kızı ile birlikte
mirasçı olduğunda, terikenin dörtte birini alır. Ölenin kızından fürûu
burada dikkate alınmaz.
2-Bunlar bulunmadığında
yarısını alır.
B. Karı (Zevce) 1- Karı,
ölen kocasının çocukları veya oğlunun... oğlu veya kızı ile birlikte
bulunduğunda sekizde bir alır.
2- Bunlar bulunmadığında
dörtte bir alır.
Eş (zevce) birden fazla
ise her iki durumda belirlenen payı aralarında eşit olarak paylaşırlar.
C. Baba 1- Baba, ölenin
oğlu veya oğlunun erkek fürûu ile birlikte bulunduğunda altıda bir alır.
2-Ölenin kızı veya oğlunun
kızı yahut oğlunun... oğlunun kızı ile birlikte bulunduğunda altıda bir ve
ilâve olarak asabe* sıfatıyla ashabü'l-ferâizden artanı alır.
3-Bu iki grup mirasçı
bulunmadığından asabe olur. Başka mirasçı yoksa terikenin tamamını, varsa
bunlardan artanı alır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
D. Anne
1- Ölenin çocukları veya
oğlunun... oğlu veya kızı, yahut ölenin birden fazla erkek veya kız
kardeşiyle birlikte bulunduğunda altıda bir alır.
2-Ölenin babası ve eşi ile
birlikte bulunduğunda eşten artanın üçte birini alır. Bu durumda baba asabe
olarak geriye kalanı alır.
3-Bu iki grup mirasçı
bulunmadığında bütün terikenin üçte birini alır.
E. Dede Burada ashabü'l-ferâiz
olarak pay sahibi olan dede, ölenin babasının babası veya onun babasıdır.
Buna sahih dede (cedd-i sahih) denir. Annenin babası gibi ölen ile arasına
kadın giren dedeye ise fasit dede denir ve miras hukuku bakımından zevi'l-erhâm*
grubu içinde yer alır.
Baba sağl olmayınca dede
onun yerine geçer. Buna göre dedenin dört hâli vardır. Ilk üç hâli babanınki
ile aynıdır. Dördüncü hâl, babanın sağl olması hâli olup, bu durumda dede
mirasçı olamaz.
F-Kız
1- Ölenin oğlu olmayıp da
bir kızı varsa terikenin yarısını alır.
2-Aynı durumda iki veya
daha fazla kız varsa, üçte ikiyi aralarında paylaşırlar.
3-Ölenin oğlu varsa asabe
(bigayrıhi asabe) olur. Ashabü'l-ferâiz'den artanı oğul iki, kız bir hisse
almak üzere paylaşırlar.
G. Oğulun Kızı Ölenin kızı
bulunmayınca oğlunun kızı onun yerine geçer.
1-Ölenin oğlu veya kızı
bulunmaz da, oğlunun... bir tane kızı olursa terikenin yarısını alır.
2-Aynı durumdaki oğulun
kızı birden fazla ise, üçte ikiyi aralarında eşit olarak paylaşırlar.
3-Ölenin oğlu bulunmaz ve
oğlunun kızı ölenin bir kızı ile birlikte bulunursa altıda bir alır.
4-Aynı durumda ölenin
birden fazla kızı varsa oğulun kızı mirasçı olamaz.
5-Ölenin oğlu olmayıp da,
onun oğul ve kızları beraber bulundukları takdirde, müşterek asabe olurlar
ve ashabü'-ferâiz'den artanı ikili-birli paylaşırlar.
6-Oğlun kızları oğul ile
birleştiklerinde mirasçı olamazlar.
H.Ana-Baba Bir Kız Kardeş
1-Bir tane ise terikenin
yarısını alır.
2-Iki veya daha çok ise
üçte ikiyi paylaşırlar.
3-Ölenin ana-baba bir kız
kardeşi aynı durumdaki erkek kardeşiyle birlikte bulunurlarsa, müşterek
asabe olurlar ve ashabü'l-ferâiz'den artanı ikili-birli paylaşırlar.
4-Ölenin kızı, oğlunun
kızı ve oğlunun.... oğlunun kızı ile birlikte bulunurlarsa asabe olup kalanı
alırlar.
5-Ölenin oğlu, oğlun oğlu,
babası veya sahih dedesi ile birlikte bulunurlarsa mirasçı olamazlar.
Baba Bir Kız Kardeş
Ana-baba bir kız kardeş
bulunmazsa baba bir kız kardeş onun yerini alır.
1-Bu durumdaki kız kardeş
bir tane ise, terikenin yarısını alır.
2-Birden fazla iseler,
üçte ikiyi eşit olarak paylaşırlar.
3-Bu durumdaki kız kardeş
bir tane ana-baba bir kız kardeşle birlikte bulunurlarsa altıda bir alır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
4-Ana-baba bir kız kardeş
birden fazla ise baba bir kız kardeş mirasçı olamaz.
5-Baba bir kız kardeş baba
bir erkek kardeşle birlikte bulunursa, müşterek asabe olurlar, kalanı
ikili-birli paylaşırlar.
6-Ölenin kızı veya oğlunun
kızı ile birlikte bulunursa asabe olur ve kalanı alır.
7-Ölenin oğlu, oğlunun
oğlu..., babası, dedesi, ana-baba bir erkek kardeşleri, asabe olan ana-baba
bir kız kardeşleriyle beraber bulunurlarsa mirasçı olamazlar.
Ana Bir Kardeşler
1-Bir tane ise altıda bir
alır.
2-Birden fazla iseler,
terikenin üçte birini erkek-kadın ayırımı yapmaksızın eşit olarak
paylaşırlar.
3-Ölenin oğlu kızı,
oğlunun oğlu veya kızı, babası, dedesi ile birlikte bulunurlarsa mirasçı
olamazlar.
K.Nine
Buradaki nineden maksat,
araya fasit dede girmeyen, anne veya baba tarafından büyük annedir. Babanın
annesi veya onun annesi, annenin annesi veya onun annesi gibi ki, bunlara
sahih nine denir. Araya fasit dede girmesi hâlinde, ondan sonraki nineye
fasit nine denir. Ölenin annesinin babasının annesi gibi. Bunlar miras
hukuku bakımından zevi'l-erhâm içinde yer alırlar.
1-Sahih nineler mirasçı
oldukları durumlarda altıda bir alırlar. Nine birden fazla ise bunu eşit
olarak paylaşırlar.
2-Nine ana ile beraber
bulunursa veya baba ve dededen nineler baba veya dede ile birlikte
bulunurlarsa mirasçı olamazlar. Keza yakın derecedeki nine uzak olanı
mirastan düşürür. (el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an; Ibnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an;
Ibn Kesîr, Te,fsîru'l-Kur'anı'l-Azîm, miras ayetlerinin tefsiri; Ibn Rüşd,
Bidâyetü'l-Müctehid, II, 322-329; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 39 vd.;
el-Mevsılî, el-Ihtiyâr, V, 85-86 vd.; Seyyid Şerif el-Cürcâni, Şerhu's-Sirâciyye,
s. 3-4, vd.; el-Kâsânî, Bedayıu's Sanâyi', III, 99; Fetâvâ'l-Hindiyye, I,
353; Bilmen, Hukuk, Islâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1951,
IV, 507-535; Ebû Zehra, Ahkâmü't-Tarikât ve'l-Mevârîs, Kahire, (t.y.) s.
121-180; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Şahıs, Âile ve Çözümlü
Miras, Istanbul 1983, s. 417-491)
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MİRASTAKİ ORAN
Mirastân erkeğin iki,
kadının bir almasının hükmü nedir? Bu oran; bağ, bahçe, tarla, menkul,
gayr-i menkul... Her malda aynı mıdır?
Bir önceki soruda da
açıkladığımız gibi, mirasta erkeğin iki, kızın bir alacağı Kur'ân-ı Kerîm'le
sâbittir ve müslümanlar için inanılması da, uygulaması da farzdır. Bu da
sanıldığı gibi kadının hakkını yemek değil, hakları âdilce dağıtmak vardır.
Bu taksim menkul terikede böyle olduğu gibi, bag, bahçe, ev... gibi gayr-i
menkul terikede de böyledir. Kadınla erkeğin mirastan eşit pay aldıkları bir
durum vardır, o da müteveffanın birden çok ana bir kardeş bırakması
durumudur. Bu durumda ana bir kardeşler müteveffanın terikesini kadın erkek
eşit olarak bölüşürler. ( Sirâciyye 17; Sabûnî, el-Mevâris 24-25, ) Bu
söylediğimiz elbette Islâmî esasları, miras hukukunda da uygulamak
isteyenler içindir, yoksa beşerî hukuka göre mirasın bölüşümü daha
değişiktir. Onu uygulamak isteyenler, konuyu onun uzmanına sormalıdırlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
|