|
MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)
Elinde veya tasarrufunda
bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.
Kur'an'da konuya ilişkin
şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle
yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren)
suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin "
(el-Bakara, 2/188).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Bir başka âyette ise; "Ey
iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz.
Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de
(haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok
esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).
Islâm dini batıl ve haksız
yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile
meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme
hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar
getirmiştir.
Hatta Hz. Peygamber
(s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler,
kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak
suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.
Islâm hukuku malı elinden
güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:
1- Mağsûbun minhin elinde
iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar
gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin
bunların değerini tazmin etmesi gerekir.
Meselâ; bir kimse üzümleri
olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da
gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.
2. Mağsûbun minh, telef
olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci
gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir
malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak
suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.
3. Mağsûbun minh temyiz
gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı
koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli
olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni
tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.
4. Gasbedilenin geri
verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.
5. Gasbedilen malın malıki
ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese,
hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi
Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb"
maddesi).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MAHKEME
Islâm'da mahkemelerin
ortaya çıkışı, Medine'ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde
müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir
yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için
kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine'ye hicretten sonra bir Islâm
devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine'de devlet başkanı, aynı
zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza
fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun
tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin
sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı
zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Islâm devletinin
toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı
tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine'de de kazaî ve adlî
işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir
kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı
olarak yetki kullanmakla yetindi.
Islâm hukukunda
mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin
görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken
müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan
kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.
Islâm'da mahkemeler, tek
dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve
bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir.
Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik
edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse,
kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları
sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket
etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac
mevsimi Mekke'de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında
kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi.
Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.
Peygamber (s.a.s)
zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda,
evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi
çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki
devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa
edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar
davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu.
Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.
Peygamber (s.a.s)
zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut
değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının
muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti.
Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve
atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi.
Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı
görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla,
bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hz. Ömer (r.a), kadılık
bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın
ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna
gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale
gelmiştir.
Islâm toprakları
dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve
davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler,
müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler.
Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava
Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı
olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Islâm mahkemelerinde
yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin
gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber'in
sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.
Buna göre davacı mahkemede
iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi,
Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).
Hâkimler davayı, davacının
getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava
hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.
Hâkim, muhakeme esnasında
taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir
tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya
koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit
hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah
(s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere
oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).
Hâkimin, yalnızca bir
tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat
vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet
hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi
edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları)
üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel,
Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir
hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah
(s.a.s)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında
yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında
hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol
olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).
Davacının iddiasının
dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır:
"Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden
kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak
Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine
dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi,
Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte
tek şahitle hüküm verilir.
Şahitlerin şehadetlerinin
geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden
adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Davalarda şahitlikte
bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri
komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye
denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı
açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice
yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği
ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin
ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade
alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.
Kadı, mahkemede, görülecek
davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı
şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur'an b) Sünnet c) Bu ikisinde
de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki
devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.
eş-Şa'bî, Hz. Ömer'in
hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh'den, kendisine Hz. Ömer (r.a)'ın
şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah'ın Kitabı'nda bulduğun şey ile
hükmet! Allah'ın Kitabı'nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah'ın
Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah'ın
kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının
kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan,
kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn
Kayyım el-Cevzî, I'lamul-Muvekkı'in, Mısır, t.y., I, 97).
Hukuk davalarında,
hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından
bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya
zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse
dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya
el koyarak amme davası açar.
Had gerektiren olayların
dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde
düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm
toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her
halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.
Islâm hukukunda genel
anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye
rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.
Verilen kararların infaz
edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden
tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı
bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.
Taraflar davayı mahkemeye
götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek
davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim"
(hakem tayın etme) denilmektedir.
Peygamber (s.a.s), harp
esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri
hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu.
Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk
defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali
(r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda
bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm'da
hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp
cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için
kullanılmaktadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
BİR GRUP GENÇ KIZ, TURİSTİK BİR GAYE İLE, MESELA KIBRIS'A
GİDEBİLİRLER Mİ? İÇLERİNDEN BİRİNİN YANINDA MAHREMİNİN BULUNMASI DİĞERLERİ
İÇİN DE YETERLİ OLMAZ MI?
Konu, kadının yanında
mahremi yokken sefer süresi kadar yolculuğa çıkıp çıkamayacağı ile
ilgilidir. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda bir açıklık yoktur. Hadislerde ise
bol ve detaylı bilgi mevcuttur. Mesele Islam fıkhına da bu hadislerle
yansır. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Allah'a ve Âhiret gününe inanan bir
kadının, yanında mahremi olmaksızın üç gecelik bir yola sefere çıkması helâl
değildir." buyurmuşlardır.(Müslim, hacc 74)
Bu süre bazı rivayetlerde:
"Iki gün, bir gece, üç günün üzerinde, bir gün, bir gün bir gece, iki gece,
bir berid (yarım gün)" şeklinde değişik zikredilir.(bk. Azîm-âbâdi, Avnü'1-Ma'bûd
V/149; Halil Ahmed, Bezlü'1-mechûd VNI(302; Sübkî, el-Menhel X/267)
Hanefiler "üç günlük yol" diye sınırlayan rivâyeti almışlar ve sefer süresi
olarak da bunu görmüşlerdir. Bu durumda Hanefilere göre, kadın küffar
diyarından Islam ülkesine hicret etmek hariç, ne maksatla olursa olsun,
sefer müddeti bir yola; yanında mahremi olmaksızın gidemez. Hac ve Umre
dışındaki her türlü "sefer" için bütün alimler aynı görüştedirler.(bk.
Davudoğlu VN/83) Aralarındaki ihtilaf sadece "sefer" müddetinin ne kadar
olduğu konusundadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Hac konusuna gelince: "Beytullah'ı
haccetmek, ona yol bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah'ın bir
hakkıdır" (3/97) ayetine dayanarak Şafiîler ve Mâlikîler, birden çok
güvenilir kadın arkadaş bulan kadın da ona "yol bulmuş" demektir. Öyleyse
böyle olan kadına da hacc farz olur ve mahremi olmasa dahi gitmesi gerekir
demişlerdir. Onlara göre umrede vacip olduğu için, aynı durumdaki kadın
umreye de gitmek zorundadır. Farz olan haccını ve umresini yapmış olan kadın
ise, ne hacca ne de başka bir "sefere" mahremsiz gidemez. Nevevi ye göre
Şafiîlerde de sahih olan görüş budur.
Durum böyle olmakla
beraber bazı Şâfiî âlimler; kadının mahremsiz sefere çıkmamasının sebebi
(illeti) emniyetsizliktir. Emniyet kadınlarla dahi elde edilirse, kadın
yanında mahremi yokken de onlarla yolculuğa çıkabılir, demişlerdir. Ancak
söz konusu Hadislerden böyle bir sonuca varmak hiç mümkün değildir. Diğer
mezhepler (cumhur) bunu böyle kabul etmedikleri gibi; Şâfiî mezhebindeki
sahih görüşe göre de bu böyle değildir. Yani:
I- Kadın farz olan haccına
Şâfiî mezhebine göre, yanında mahremi yokken güvenilir kadınlarla gidebilir.
Hanefi bir kadının bu konuda Şâfiî mezhebini taklid ederek mahremsiz hacca
ya da umreye gitmesi hoş değildir, çünkü bunda bir zaruret yoktur. Ama
taklid eder ve giderse haccı olmuş olur.
2- Bir defa haccetmiş olan
bir kadının yanında mahremi yokken, sefer müddeti yoldan, artık hiç bir
mezhebe göre haccetmesi mümkün değildir. Giderse günah işlemiş olur. Umre de
aynıdır.
3- Hac ve umre dışında bir
maksatla kadın, hiç bir mezhebe göre mahremsiz olarak "sefere" çıkamaz.
Beraberinde güvenilir kadın arkadaşlarının bulunması bir şey ifade etmez.
Bundan da sadece "dar-i harpteki" bir kadının "dâr-ı Islâma" hicreti istisna
edilir. O, mahremi bulunmasa dahi, orada durmaz ve Islâm ülkesine göç eder.
Hal böyle olunca, turistik
vb. gayelerle, genç ya da yaşlı kadınların, sefer müddeti yolculuğa çıkması
meşru olmaz. Sebep olanlar, mes'ûl olur. Ancak "seferi", mesafe değil de "mu'tat
vasıta" ile süre olarak izah eden Elmalılı ve başkalarına göre , otobüsle
onsekizsaatlık yolun altında kalan mesafeler sefer sayılmayacağından,
Şâfiîlerdeki bu zayıf fetvadan belki sadece oralarda yararlanılabilir.
Meselâ -hoş olmamakla beraber- Bursa'dan Istanbul'a bir kadın grubu: Burası
Hanefilerdeki bazı izahlara göre sefer değildir, "sefer" diyenler olsa bile
bazı Şâfiîler kadının güvenilir kadınlarla da "sefere" çıkabileceğini
söylemişler. Öyleyse biz de gidebiliriz, derlerse, zayıf da olsa bir ipe
tutunmuş olurlar. (Allahu a'lem)( Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bk.
Hattâb es-Sübkî el-Menhel X/264-68· Davudoğlu VN/81-84; Halil Ahmed, age VNI/302-305;
Azımâbâdî, age V/148-154; el-Menbecî, el-Lübâb I/436-38; Sevkânî, es-Seyl
N/161; Vehbe ez-Zuhaylî NI/36) Ama iyi olanı yapmış olmazlar.
Sözkonusu hadîslerde, öyle
ya da böyle ayırmaksızın herhangi bir kadının (mutlak olarak) mahremsiz
yolculuğa çıkmaması istenir, ama Kâdi Iyâz ve bazılarından nakledildiğine
göre bu yasak, genç kadınlar içindir. Kendilerine karşı arzu duyulmayacak
yaşlı kadınlar ise, kocaları ve mahremleri yokken de her türlü sefere
çıkabilirler. (Azımâbâdî, age V/153: Halbuki yine "Kâdî Iyâz'in beyanına
göre, ulema kadının hacla umreden başka seferlere mahremsiz çıkamayacağına
ittifak etmişlerdir." (Davudoğlu VN/38)) Hattâ bu hükmün dayanağının
(illetinin) "emniyet" olduğunu, bu temin edildikten sonra, ne ile temin
edilmiş olursa olsun, kadının mahremsiz de yolculuk yapabileceğini söyleyen
eski ve yeni görüşler de vardır.(Bu görüşler ve kime ait oldukları konusunda
bk.. el-Bâcî, el-Müntekâ NI/82; Azimabâdi, age V/150) Ancak ne sözkonusu
Hadislerde hükmün dayanagının (illetinin) emniyet olduğuna bir işaret
vardır, ne de, öyle kabul edilse dahi, bugünkü şartlarda yolculuk yapan
kadının mahremsiz emniyette olacağı söylenebilir. Nevevi'nin de dediği gibi
"her düşene bir kapan bulunur."(bk . Davudoğlu VN/83) Dolayısı ile kadının
yaşlı olması da bu hükmü değiştirmez .Bu tür görüş sahipleri, bir de
Rasulüllah'ın (s.a.s.) vefatından sonra, onun hanımlarının Osmân b. Affân ve
Abdunahman b. Avf gibi sahâbîlerle hacca gittiklerini delil gösterirler ama,
bu da hükmü değiştirmez; çünkü Rasulüllah'ın hanımları "mü'minlerin
anneleri" olmakla, onlar onların mahremi olmuş olurlar. (Es-Sübkî age X/268;
Davudoğlu VN/84)
Bu konudaki "mahrem" den
maksat ise: "mubah olan bir yolla nikâhı kendisine ebediyyen haram olan
erkek"tir. "Ebediyyen haram olma" şartıyla kadının, meselâ kızkardeşinin
kocası, kendisinin mahremi olmadığı anlaşılır. "Mubah bir yolla nikâhının
haram olması" şartı ise, mesela zina yoluyla doğacak hürmet-i musâharenin,
yolculuk için mahremlik oluşturmayacağını anlatır.(bk. Halîl Ahmed age VNI/302;
Alî Kârî age. 37 )
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂ-İ
MUKAYYED(MUTLAK SULAR)
İçilmesi veya temizlik
için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği
zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir
ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar,
dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.
Kur'ân-ı Kerim'de bütün
suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir:
"Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde
canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle
belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde
durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü'minûn, 23/18).
"(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice
hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz.
Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle
buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren
birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû
Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre,
76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî,
el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).
Mutlak su, dışarıdan katı
veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini
kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye
göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm,
erik ve et suları gibi...
Mukayyed sular da ikiye
ayrılır:
1) Aslî olanlar: Kavun,
karpuz, asma, gül suları ve benzeri.
2) Gayri aslî olanlar:
Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine
düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini
kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin
pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su
sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).
İçine karışan mukayyed bir
su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini
kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt
gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan
ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız
birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı
bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir
mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.
Bir mutlak su yosun tutsa
veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını
değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve
katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak
olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak
böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış
olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).
Mukayyed suların
hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla
hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm'da bu çeşit temizlikler için mutlak
su kullanılması gerekli kılınmıştır.
Mukayyed suların bir kısmı
içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan,
sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp
giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu
sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden
çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan
sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan
sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve
akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.
Mutlak sular gibi mukayyed
sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler.
Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî,
Tuhfetü'l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ'l-Hâniyye (Hindiyye
kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂ-İ MÜSTA'MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)
İslâm hukuku açısından
sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak
su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar
ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise;
kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî
özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan
sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her
birine de "mukayyed su" denir.
Mutlak sular, hem temiz
hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte
bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i
müsta'mel'dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek,
herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan
bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir.
Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir
mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı
su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber'in
sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba
girer.
Kullanılmış su, İslâm
hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da;
abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna
göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları
biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine,
bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur.
Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra
kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken
sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha
iyidir.
Kullanılmış suyun temiz
olup temizleyici olmaması İmam Muhammed'e göredir. İmam A'zam ile İmam Ebu
Yusuf'a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir
görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat
tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü'l-Mebsût, 1, 52-53;
el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm
İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MAKYAJ
(SÜSLENME VE KOKULANMA):
1- Süslenme
Güzel olanı sevme ve güzel
görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan
doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta
bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de
ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı
normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da
biri helâl, öbürü haramdır.
Başta da söylediğimiz
gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah'tan başka herşey
çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince
bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince
enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir
araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte
olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir
şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste
normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara
yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.
Yalnız kadın süsünü
yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi
yer evidir.
Kadının tabiî
güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan
görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı
olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci
şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:
Kadını süslenmeye iten iki
ana sebep vardır:
1. Kadının yaratılışında
olan süslenme tutkusu,
2. Kendisi dışında onu
süslenmeye zorlayan güçler.
Kadınlar bakmaktan çok
bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir
ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan,
kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan,
meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin
değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını
öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir
yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da
süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı
gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun
süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini
sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben:
"Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere
vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için
seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları
gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu
âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü
varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için
Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü
zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde
süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah'ın
gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî
age XVI/381 vd.)
Kadının süslenmesi kendi
arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram
olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve
haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması
bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının
süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama
bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da
bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi
duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada
bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar
eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz
olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü'I-musallî 395.) Ancak bu,
kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.
Ama eğer kocası, kendisi
için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini
istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel
bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir
tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam'ın ilâçlarını kullanması ve
haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.
MAKYAJ
Sadece kocasına göstermek
üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp
temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?
Namahreme göstermemek
şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden
biri de kocası için süslenmektir.
MAKYAJ VE KOZMETİKLER
Islâm'da "Gaye, vasıtayı
meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir
hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek
zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla,
hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi
kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı
yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve
süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz
değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MÂL-İ
DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)
İnsan tabiatının kendisine
meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar
toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve
gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey,
yerine getirilmeyen va'd, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak
anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik
olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp,
dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi
mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta
tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları,
gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması
mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve
kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha
sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde
edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.
Meselâ, yıllarca inkâr
edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha
sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için
zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona
eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz
konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî'ye göre bu gibi mallara, mülkiyet
devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
ÇOCUĞUN
(MÜMEYYİZ)MÂLİ TASARRUFLARI
1-Sırf Menfaatine Olanlar
Hibe, sadaka ve kendisine
yapılan vasiyeti kabul gibi onun sırf fayda ve menfaatine olan tasarruflar
veli veya vasînin iznine bağlı olmaksızın sahihtir. Zira velî ve vasî daima
çocuğun maslahatını gözetmekle memurdur. Ücret karşılığı yaptığı bir işi
bitirdiğinde velisi izin vermese de istihsanen buna hak kazanır (Zeydan,
a.g.e., s. 97: Hudarî Bek, Usûlü'l-Fıkh, Kahire 1389/1969, s. 93-94; M. Ebû
Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire 1377/1958, s. 265; Hüseyin b. Halef el-Cübûrı,
Avârızu'l-Ehliyye, Mekke 1408/1988, s. 141).
2.Sırf Zararına Olan
Tasarruflar
Çocuğun mülkiyetinden
karşılıksız olarak bir şeyin çıkmasına yolaçan hibe, vakf, boşama, kölesini
azad, parasını borç vermek, vb. gibi sırf zararına olan tasarrufları, velî
ve vasîsi izin vermiş bile olsa, sahih değildir. Veli ve vasî, çocuk yerine
bu tasarruflarda bulunamayacaklarından bunlara izin de veremezler. Çünkü
velilik küçüğün himayesi ve menfaatlerinin korunması esasına dayanır. Bizzat
bu tasarruflarda bulunmak veya bunlara izin vermek, çocuğu himaye ve gözetme
değildir (Zeydan, a.g.e, s. 97; M. Hudarî Bek, a.g.e., s. 94; M. Ebû Zehra,
a.g.e., s. 265).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Ancak bazı alimler,
mümeyyiz çocuğun malını, kayb olmaktan korumak amacıyla kadı'nın birisine
borç olarak vermesini bundan istisna etmişlerdir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî,
a.g.e., s. 142).
Eğer velî çocuğa daha
baştan bu tasarruflarda bulunmak üzere izin vermiş ise yeni bir izne gerek
kalmaksızın bu tasarruflar sahih ve geçerlidir. Böyle çocuğa me'zûn denir
(Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s.144-145; Zeydan, a.g.e., s. 98).
3.Nitelik açısından
faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterebilen tasarruflar.
Bu konuya alış-veriş,
kira, nikâh ve diğer malı muameleler gibi tasarrufları örnek verebiliriz. Bu
tasarrufların kâr veya zarar getirmeleri ihtimalı vardır. Mümeyyiz çocuğun
bu tasarruflarda bulunması halinde çocuk asıl olarak eda ehliyetine sahib
bulunduğundan tasarrufları sahih olur. Ancak bu tasarruflar, çocuğun
ehliyeti eksik olduğundan velîsinin iznini gerektirir. Velî izin verirse,
mümeyyizin ehliyetindeki bu noksanlık tamamlanmış olur ve tasarruf tam
ehliyet sahibince yapılmış sayılır (Zeydan, a.g.e., s. 97-98; M. Ebû Zehra,
a.g.e., s. 265).
Tasarrufun faydalılık ve
zararlılık arasında değişiklik gösterir cinsten olup olmamasında dikkate
alınan şey, tasarrufun çeşidi ve tabiatıdır. Çocuğun yaptığı tasarrufun
gerçekten ona fayda temin edip etmediği dikkate alınmaz. Meselâ çocuk
kendine ait bir malı değerinden daha yüksek bir fiyata satmış olsa, bu satış
velının iznine bağlıdır. Çünkü alış-veriş, tabiatı icabı faydalılık ve
zararlılık arasında değişiklik gösterir (Zeydan, a.g.e., s. 98, dipnot: 1).
II- Allah Hakları
Kötülüğe ihtimalı olmayan
şey iyidir; iman gibi... Iyıliğe ihtimalı olmayan şey de, kötüdür; küfür
gibi... Yahud da bu ikisi arasındadır; bedenî ibadetler gibi... Iyi olan ne
zaman meydana gelirse gelsin, sahih olur. Çünkü bu sırf faydadır. Ikincisi
yani küfür ise uhrevî hükümler bakımından sahihtir. Dünyevî hüküm ve
muâmeleye gelince Imam Azam ve Imam Muhammed'e göre bu bakımdan da sahihtir.
Bunun neticesinde, küfre düşen mümeyyiz, mürted sayılır; nikâhı feshedilir
ve kendisine diğer hükümler tatbik edilir. Imam Ebû Yusuf'a göre ise bu,
sırf zarar olduğu için muteber değildir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, Istanbul
1982, s. 201; M. Hudarî Bek, Usûlü'l fıkh, Kahire 1389/1969, s. 92-94; M.
Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).
Şafiî mezhebi ve fukahanın
çoğunluğuna göre, çocuğun Islâm'ı kabul veya reddetmesine itibar yoktur.
Çünkü mümeyyiz de olsa onun aklı, inançların dayandığı delilleri anlayacak
kadar güçlü değildir. Bu sebeple o, iman ve inkârdan sorumlu değildir (M.
Ebû Zehra, a.g.e., s. 266).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MALİKİLERE GÖRE AVRET
1-Namazda: Kadına göre de,
erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır.
Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece
ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı
arasında kalan yerlerdir.
Hür kadına göre kaba
avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise
göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz
ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.
Buna göre, örtebilme
imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı
bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar
buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.
Örtünün ilk bakışta cildi
göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz
kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın
yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.
Başka elbise bulamadığı
zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
2- Namaz dışında: Kadının,
mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki
bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve
bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)
Kadının yâbancı erkeğe
karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan,
ta'mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü
ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü's-Şeyh Ali el-Adevî
Âle'l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)
Kâfir kadınlara ise, hür
ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine
karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği
arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat
şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de,
müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve
ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret
olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına
iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır;
ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın,
mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla
beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî,
I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar
dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine),
sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü's-Sâlik
I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan
ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan
bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise,
haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8
yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir.
9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama
yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8
ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların
bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6
yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde
erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise,
göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini
emretmeleri vâciptir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MARAZ-I MEVT
(ÖLÜMCÜL HASTALIK)
İnsanın ölümüne sebep olan
hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve
ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü
arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa,
hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt'te olan kimsenin kendine
ait bazı hukukî durumları vardır.
Hasta, kendisinde sürekli
olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati
kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir
yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler
dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).
Böyle bir hastalığa
tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta
geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.
Bu şartlara göre; yerinden
kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın
hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark
yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır.
Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır.
Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini
düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.
Hanbelilere göre; kısas
için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar,
tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar,
birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt
durumundadırlar.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum
mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte
birini vakf ve hibe edebilir.
Maraz-ı mevte mübtela olan
insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer
varislerin buna rıza göstermesi gerekir.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt
halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir
şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının
bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.
Maraz-ı mevt halinde
bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine
hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını
kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü'l-mal bu
malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat
halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu
durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MARGARİNLERDE
VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?
Allah'ın her haramında ve
helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını
ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından
kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi
varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler,
manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.
Margarinler, asılları
itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek
dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler
değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır.
Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama,
onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz
kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz
özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi
olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de
temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı
şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki
şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz
olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup
olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler
söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri
(47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı
yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz
(s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at'ime 43; Ibn
Mâce, at'ime 34; Dârimi, at'ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç
bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MA'RUF/MÜNKER:
"Ma'ruf", tanımak,
anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların
ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma'ruf"
denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada
ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir
âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma'rufun
zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün
müslümanlar ma'rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.
Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet"
kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak
anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah'ın hediyesi
olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda
kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve
doğruya varma sonucunu yaratır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Hidâyet", biri, doğruya
giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere
iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet
edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah'a aittir.
"Dalâlet" ise hidâyetin
tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına
gelir. Insanlar Allah'ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini
yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını,
yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat
yaratan Allah'tır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MASADA YEMEK YEME
Masada yemek yeme,
koltukta oturma ve benzeri mobilyalar kullanmanın hükmü nedir?
Övünme, kibir ve iftihar
için olmadıkça mubahtır, sakıncası yoktur. Ancak Allah Rasûllü gibi sade
yaşayıp yerde oturmak ve yerde yemek yemek müstehaptır ve bu gayeyle
yapılırsa sevaptır, fazilettir. Ancak bazı mubahların zamanla ilgili
olduğunu da bilmek gerekir. Bir yanda yiyecek ekmek, örtünecek yorgan,
ısınacak kömür bulamayan fukara, okul harcına, yurduna, kitabına, pasosuna
verecek para bulamayan ve Allah için okuyan talebe varken, göz zevkini
tatmin ve gösteriş için lüks perdeler, mobilyalar.. almak, insanda olsa
olsa, ancak zayıf ve cılız bir imanın olduğunu gösterir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
MASÂRİFÜZ-ZEKÂT(ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER)
Zekâtın verileceği yerler.
Masarif, "masraf kelimesinin çoğuludur. Zekât verilecek yerler, Kur'an-ı
Kerim'de sekiz sınıf olarak açıklanmıştır:
"Zekâtlar Allah'tan bir
farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri
müslümanlığa ısındırılacaklara (müellefe-i kulûb) verilir, kölelerin,
borçluların, Allah yolunda olanların, yolda kalanların uğrunda sarfedilir
Allah bilendir, hakimdir" (et-Tevbe, 9(60). Buna göre zekâtın verilmesi
gereken yerlerden ilk ikisi "fakirler" ve "miskinler"dir. Zekâtın sarf
yerleri arasında öncelikle bu iki sınıf insanın zikredilmiş olması, zekâtın
farz oluşundaki hikmetin, özellikle fakirlik problemini ortadan kaldırmak
olduğunu göstermektedir. Mezheb imamlarının ve âlimlerin büyük çoğunluğuna
göre fakir; geliri ihtiyaçlarını karşılamayan veya nisap miktarından daha az
malı bulunan kimsedir. Miskin ise; hiç bir geliri ve malı olmayan kimseye
denir (el-Ceziri, el-Mezâhibü'l-Erbaa, I, 622 vd.).
şu beş sınıf zengine zekât
verilebilir:
a) Allah yolunda
savaşanlar;
b) Yolda kalan ve böylece
kendi beldesindeki serveti ile o anda bağlantısı kesilen muhtaç kimse;
c) Zekât memurluğu
görevini üstlenen;
d) Borçlu kimse;
e) Yoksul komşusuna
verdiği zekâtın, kendisine hediye olarak geri döndüğü kimse.
Bu duruma göre,
kendilerine zekât verilebilecek fakir ve miskinleri;
1- Malı ve kazancı olmayan
kimseler, 2- Malı ve kazancı olup, bunlar kendisi ve ailesinin geçimine
yetmeyen kimseler, 3- Geçimini yarı yarıya karşılayacak malı olup da geçim
darlığı içinde bulunanlar, olmak üzere üç grupta toplayabiliriz (el-Fetâvâ'ı
Hindiyye, Beyrut 1400/1980, I, 187).
BAŞA DÖNMEK İÇİN
TIKLAYIN
Zekâtın verileceği
yerlerden üçüncüsü olarak,devlet tarafından, zekâtı toplayıp dağıtmakla
görevli olarak kurulan teşkilatın her kademesinde çalışan zekât memurlarının
Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş olması ve Hz. Peygamberin de bu iş için
gerektiği kadar memur kullanmış olması, zekâtı toplama ve dağıtma işinin,
devletin görevleri arasında yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, memurların
aldığı pay ücret niteliğinde olduğu için, zengin olmaları,bunu almalarına
engel değildir. Ücretlerinde asgarî geçim seviyesinden az olmaması gerekir.
Öte yandan, görevlilerin hediye kabul etmemeleri ve zekâtını veren
mükelleflere de iyi davranmaları gereklidir (el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi',
Beyrut 1400/1982, II, 44 el-Fetâvâ'ı Hindiyye, I, 188).
|