|
LAFIZ
Kur'ân-ı Kerîm'de lafzın
sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağlında, hem
solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O
bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf,
50/17-18).
Kur'an ve Sünnet'ten hüküm
çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan,
maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma
yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların
delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi
özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret
yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil
eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında
incelemişlerdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Islâmî nasslar arapça
olduğu için, âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı
incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur'an ve sünneti sözlük bakımından
anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber'in, Kur'an hükümlerini açıklamak için
koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet'in toplamını
bilmek de, Kur'an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.
Bu metot mantık ilminde de
başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan
ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir.
Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas
ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır.
Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını
tayıne bağlıdır.
Islâm hukuk usûlünün
üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:
1. Açıklık ve maksada
delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye
ayrılır.
Anlamı açık lafızlar; açık
anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem
çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede
olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak
şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te'vil ve tahsis
ihtimalıne açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan
lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır"
(el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark
bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir.
Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler
vardır.
Nass; anlamı açık olarak
anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden,
bununla birlikte te'vil ve tahsis ihtimalıne de açık bulunan lâfızdır.
Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun
bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun
niteliklerindendir.
Müfesser; hükme açık bir
şekilde delâlet eden, te'vil ve tahsis ihtimalıne kapalı bulunan lafızdır.
Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa
kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından,
ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.
Muhkem; hükme delâleti
açık olan, te'vil, tahsis ve nesha ihtimalı bulunmayan lafızdır. Hz.
Peygamberin,
"Cihâd kıyamete kadar
devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk.
Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin
Şa'ban, Islâm Hukuk Ilminin Esasları, Terc, Ibrahim Kafi Dönmez, Ankara
1990, s.313 vd).
Anlamı kapalı olan
lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.
Hafi; kapsamında bir çok
fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti
kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç
olan lafızdır. Meselâ; Kur'an'daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38)
yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı
konusunda kapalılık vardır.
Müşkil; bizzat lafzında
bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı
kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu
niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi
gibi.
Mücmel; sözün sahibi
tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür.
Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Müteşâbih; anlamı kapalı
olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet'te
tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah'a havâle edilen nasstır. Müteşâbih,
ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı
Kur'an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi
harflerle, yüce Allah'a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu
niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr,
89/22).
2. Lafızların delâlet
yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) Ibarenin delâleti; bu, lafızdan
anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden
çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik
yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın
işareti; bu, lafzın ibareşinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların
işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret
yoluyla Islâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini
düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin Islâm
toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın
delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna
nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi
adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-Isrâ, 17/23) âyetine
göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır
hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) Iktizanın
delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi
olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ;
"Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler
affedilmiştir" (Ibn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse,
affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi,
Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e.,
s. 333-349).
3. Lafızların kapsamı,
umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de
lafzî konulardandır. Tek vaz' ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş
bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde
gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden
lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara,
2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm
yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek
anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir.
Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât,
56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini
kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.
Mutlak lafız, yalnız
niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı
olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar,
ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3)
âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın
"akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En'âm, 6/145) bu lafzı
mukayyed hale getirmektedir.
4. Teklif sıygaları: Emir
ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine
getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı
veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin
yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin"
(el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya
üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler"
(el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında
istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir
sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.
Sonuç olarak, Islâm hukuk
usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca
bunlardır. Âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu
özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları
tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü
kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LÂHİK
Namaza imam ile beraber
başladığı halde kendisine gaflet, uyku veya cemaatin çokluğundan dolayı bir
zahmet arız olup veya abdesti bozan bir durum ile karşılaşıp da namazın
tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimse.
Namazın başından sonuna
kadar, aralıksız olarak imama uyan, bütün rek'atleri imam ile beraber kılan
kimseye "müdrik", imama birinci rek'atın rükûundan sonra, imam selâm
verinceye kadar, arada uyan kimseye de "mesbûk" adı verilir. Lâhik, imamla
birlikte kılamadığı kısım için, imama uyan kimse gibidir. Bu yüzden
kaçırdığı rek'atleri kaza ederken, Kur'ân-ı Kerim okumaz ve kendi başına
kıldığı rek'atlerdeki yanılmasından dolayı "sehiv secdesi" yapması gerekmez.
Çünkü imamın arkasında namaz kılan cemaat kendi yanılmasından dolayı sehiv
secdesi yapmaz.
İmama uyan cemaatten
birisinin, namaz içinde abdesti bozulsa, meselâ, burnu kanasa, saftan
ayrılır, namaza aykırı bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır, tekrar
cemaate dönerek yetiştiği yerden imama uyar. Mümkün ise önce kaçırdığı
rek'âtleri veya rükünleri kaza eder, sonra imama tabi olarak onunla selâm
verir. Bir kimse, birinci rek'atın kıyamında uyuyup da imam secdeye vardığı
anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secdeye vararak imama tabi olur. Bir
yere dayanmaksızın vuku bulan, uyku hali gerçek uyku sayılmadığı için
abdeste ve dolayısıyla namaza zarar vermez.
Lâhik, imama
yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tabi olur, imam namazdan çıkınca
kendisi kaçırmış olduğu rek'atleri veya rükünleri kaza eder. Ancak hükmen
imamın arkasında namaz kılmakta olduğu kabul edilerek bir şey okumaksızın
eksik kalan rek'atleri tamamlar.
İmama ikinci rek'atte uyan
bir kimse (mesbûk) abdesti bozulduğu için, bir veya daha fazla rek'atı
kaçırsa, imam selâm verdikten sonra kaza edeceği ilk rek'atte kırâatte
bulunması gerekir.
İmam sehiv secdeleri
yapsa, Lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri
yapmaz. Önce namazı tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar (İbnül-Hümâm,
Fethul-Kadîr, I, 277 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînul-Hakaik, el-Emîriyye, III,137
vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,Mısır, t.y., I, 500-560; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî
ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1980, II, 209, 210).
Korku namazında, namazı
imama uyarak kılmaya başlayan ve iki rek'atlı namazda ilk rek'atı, üç veya
dört rek'atlı namazda ise, ilk iki rek'atı imam ile beraber kılan birinci
grup, ikinci secdeden veya birinci oturuşta "tahiyyât"tan sonra düşman
cephesine gider, ikinci grup gelerek, imam ile geri kalan re'katleri kılar,
yeniden düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir. Birinci grup,
döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir.
İşte bu grup "lâhik"
hükmündedir. İkinci grup namazlarını imamdan sonra kıraatle tamamlayıp
düşman cephesine yeniden gider (bk. "Korku Namazı"). Bu ikinci grup ise "mesbûk"
hükmünde olduğu için namazını kıraatla tamamlar.
Ancak her lâhikin yukarıda
açıklandığı şekilde namazı tamamlaması güç olduğu için, lâhiklerin eksik
kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LAHN
(KUR'AN OKURKEN YAPILAN HATA)
Ezgili sesle Kur'ân-ı
Kerim okurken yapılan hata. Bu hatalar harflerde, harekelerde veya harflerin
sıfatlarında olabilir. Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatların
karşısında şaz rivâyetler, ortaya çıkmıştır. Dalâlet ve ilhad erbabının
türemesinden sonra şaz kıraatlar artmış ve çoğalmıştır. Bu hususta ileri
giden bid'atçıların en meşhurları İbn Şenebuz (ö. 328/940) ve Ebû Bekr Attar
(ö. 354/965)'dır. Bu şahıslar şaz kıraat ortaya çıkarmaya çalışan
bid'atçıların sonuncularıdır. Şaz kıraatlar devri geçtikten sonra kıraatta
lâhin yapılarak teganni ile okuma bid'atı ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki
bid'atçılar çeşitli şekillerde lahin yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:
1. Ter'îd; soğuktan titrer
gibi sesi titretmek. 2. Terkîs; sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp
geçmek. 3. Tartîb; medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4. Tahzîn;
sese ağlar gibi hazin bir edâ vermek.
İlk lâhin yapan Ubeydullah
b. Ebî Bekre'dir. Hazin bir ses ile Kur'ân okuyarak, lâhin yapan bu şahıstan
sonra torunu Abdullah b. Ömer b. Ubeydullah b. Ebî Bekre ondan bu tarz
kıraatı öğrenmiştir. Ondan Ebâzî, Ebâzî'den de Sa'd b. Allâf bu kıraat
tarzını öğrenmişlerdir. Sa'd b. Allâf, Harun Reşid'in ilgisini çekmiş ve
onun yanında bulunarak onun hususi kâri'î olmuştur. Hatta "emirul mü'minin"
kari'î olmuştur. Daha sonra Heyşem, Ebân ve İbn A'yen gibi kâriler ortaya
çıkmış ve kıraatta lâhin yapmayı yaygınlaştırmışlardır. Sahâbî ve Tabiîn
döneminde bu tür bir kıraat yoktur.
Lahn, lahn-i celî ve lahn-i
hafi olmak üzere iki kısımdır. Lahn-i celî; açıktan belli olan hata
anlamındadır. Gerek Kur'ân ve kıraat ilmi mütehassıslarının, gerekse Kur'ân
okumayı bilen hemen herkesin farkedip anlayabileceği hatalı okuyuşlardır.
Harflerin aslî sıfatları ve mahreçleri üzerinde, harekelerde ve sükûnlarda
yapılan hatalar bunlardandır. Bu hatalar çoğu zaman namazı bozabilir. Lahn-i
hafi; gizli hata anlamındadır. Kur'ân okunurken yalnız Kur'ân ve kıraat ilmi
konusunda ehil olan kişilerin farkedebileceği hatalara lahn-i hafi denir.
Tecvid kurallarına uyulmaması halinde meydana gelen hatalar bu çeşit
hatalardandır. Lahn-i hafi namazı bozmaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LÂKAB(İSİM TAKMA)
Bir insanın adının
benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu
"elkâb''dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın
rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine
girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.
Lâkab kelimesi hem övgüyü,
hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuya
açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat,
49/11) denilmektedir.
"Ne-be-ze" fiilinden
türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade
etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması
da bu sebebledir.
Ayette zikredilen fiil
çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.
Müslümanlar arasında
birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den
uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla
anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman
olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât,
49/11).
Müslümanlar hakkında övgü
ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar
insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların
birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.
Peygamber Efendimiz
(s.a.s.)'den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki
hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır.
Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem
sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla
çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması
fikrinde ısrar etmektedir.
İslâm tarihine göz
attığımızda Hz. Ebu Bekir'in Sıddık; Hz. Ömer'in Fârûk; Hz. Osman'ın
Zinnûreyn; Hamza'nın Esedullah; Hâlid b. Velid'in Seyfullah; Hz. Ali'nin Ebu
Türab; Umeyr'in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da
Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.),
Medine'ye hicret ettiğinde Ensar'dan bazılarının iki, üç adla
çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman
rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya
açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını
yasakladı.
Hz. Peygamber yeni
müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna
gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı
isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LAKÎT(ATILMIŞ
VEYA KAYBOLMUŞ ÇOCUĞUN BULUNMASI)
Atılmış ve kaybolmuş olup
da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahı.
Lakît lügatta yerden
kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır (Feyyûmî, el-Misbâhu'l-Münîr, Bulak
1316, II, 95). Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu,
zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş
çocuğa verilen isimdir (Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, X, 209; Kâsânî,
Bedâyiü's Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 197; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadir,
Kahire 1389/1970,VI, 110). Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun
peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler
gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît
kapsamına dahil etmektedirler (Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc, Kahire 1379/195960,
II, 418). Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm
tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık
vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza,
İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ
eden kişi Kurân-ı Kerim'de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın
ihyâsı olarak kabul edilmiştir (el-Maide, 5/32).
Terkedilmiş vaziyette
bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır.
Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı
kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç
mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa
farz-ı ayn'dır (Kâsânî, a.g.e., VI, 198; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 110; İbn
Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
İstanbul 1985, II, 259; Şirbînî, a.g.e., II, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ,
Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977,
s. 709). Ancak lakît'i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir
ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin
kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir
kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk
etmektedir (Serahsî, a.g.e., X, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., VI, 197; el-Fetâval-Hindiyye,
Bulak 1310, II. 287-288). Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd,
müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı
müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır (Şirbînî, a.g.e., II,
418). Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine
hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih
hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir (Serahsî,
a.g.e., X, 217; Şirbini, a.g.e., II, 419; İbn Kudame, a.g.e., II, 366;
Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye,
Kahire, 401).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LAKÎT'IN
İSLÂM HUKUKUNDA KENDİNE ÖZGÜ ÖZEL DURUMLARI VARDIR:
1. Hürriyeti: Lakît zahiri
hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan
Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir.
Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik
iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü
mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez (Serahsî, a.g.e., X,
209-210; Kâsânî, a.g.e., VI, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; M. Ebû
Zehre, a.g.e., s. 401). Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana
kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.
2. Dini: Hanefîlere göre
bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk
müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim
sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm'da bulunan her çocuk
müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan
bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman
olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir.
Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman,
zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır (Serahsî a.g.e., X,
214-215; Kâsânî, a.g.e., VI,198; Şirbînî, a.g.e., II, 422; İbn Kudame,
a.g.e., II, 363; İbnü'l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, Beyrut
1983, II, 518).
3. Nesebi: Nesebi
meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen
neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla
kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam'a göre lakîtin
nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi
neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir.
Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki
veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir (Kâsânî,.a.g.e, VI,198;
İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 112; İbn Kudâme, a.g.e., II, 367; İbn Abidin,
Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e.,
s. 711).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
4. Nafakası: Yiyecek,
içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî
olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu
mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları,
üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir.
Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette
bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü'l-mâl'dan karşılanır (Kâsânî,
a.g.e., VI,198-199; Şirbini, a.g.e., II, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire
t.y., VIII, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401).
5. Malı: Üzerinde veya
altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı
olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış
serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199;
İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; İbn Kudame, II, 363).
6. Mirası: Nesebi meçhul
olduğu için mirası Beytü'l-mâl'a kalır. Çünkü Beytü'l-mâl vârisi olmayanın
vârisidir (İbn Abidin, a.g.e., VI, 270),
7. Başka Bir Yere Nakli:
Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli
uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde
eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır.
Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, aileşinin ortaya
çıkmasına vesile olabilir (İbn Kudame, a.g.e., II, 419-420; İbn Abidin,
a.g.e., VI, 274).
8. Lakîte Velâyet: Nefsi
ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi,
malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare
edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s): İslâm devletinin yöneticisi, velisi
olmayanın velisidir" buyurmuştur (Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15;
İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, I, 250; VI, 47, 66, 166,
260). Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur
(İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk
1405/1985, V, 765-766).
9. İşlediği Suçlar:
Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti
ödemekle Âkıle'nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez (Serahsî,
a.g.e., X, 210; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, III).
10. Kendisine Karşı
İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti
Beytü'l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla
af arasında muhayyerdir (Serahsî, a.g.e., X, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., VI,
199).
Görüldüğü gibi lakît ile
ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir (İslâm hukukunda lakît
konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi'ş-Şerî'ati'l-İslâmiyye,
Mecmü'a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O.
Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî'ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi
İlâhiyat Fakültesi Dergisi I-II, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm
Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
1988).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LÂNET-LANET ETMEK
Uzaklaştırma beddua,
hakaret, sövüp sayma, azab, Allah'ın rahmetinden uzaklaşma, gazab etme,
beddua etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme.
Lânet, Kur'ân'da birçok
kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim" ...Her ümmet (ateşe)
girdikçe yoldaşına lânet etti..." (el-A'râf 7/38) âyetinde hakaret, sövüp
sayma anlamında Israiloğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu Isa
diliyle lânet edilmiştir... " (el-Maide 5/78),
"..Işte onlara hem Allah
lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder" (el-Bakara, 2/159)
ayetlerinde beddua. Kalplerimiz perdelıdır dediler. Hayır, ama inkârlarından
dolayı Allah onları lânetlemiştir" (el-Bakara, 2/88) âyetinde Allah'ın
rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere
kullanılmıştır. Şeytan'a "mel'un" (lânetlenmiş) denilmesi de Allah'ın
rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.
Bu tür kullanımlardan ayrı
olarak Kur'an'ın iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir.
Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.s)'e şöyle buyurulur: "Kim sana gelen
ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi
çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah'ın lânetini
dileyelim" (Âl-i Imran, 3/61).Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.s), Hz.
Isâ (a.s) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hristiyanlarını lânetleşmeye
çağırmıştı. Ancak, "mübahele olayı" olarak bilinen bu olayda Hristiyanlar
lânetleşmeye yanaşmamışlardı.
Ikincisinde ise karı ile
kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz
konusu edilir. Islâm hukukunda Lian* olarak adlandırılan bu olayda eşine
zina isnat eden, ancak başka bir şahid getiremeyen kocanın doğruluğuna dört
kez Allah'ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah'ın
kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu itham karşısında kadınında
kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan
söylüyorsa Allah'ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir (en-Nur, 24/6-9).
Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina
cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde
sona erer.
Hz. Peygamber (s.a.s)'de
lânet kelimesini beddua, buğz, hakaret gibi anlamlarda kullanmıştır.
Rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s)'in Bi'r-i Maûne olayında şehid edilen
müslümanlar nedeniyle Rıl, Zekvan, Lıhyan ve Usayya oğulları aleyhinde kırk
sabah lânet okuyarak beddua ettiği bildirilir (Buhari, Cihad 17). Buna
karşılık Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanları rastgele lânet etmekten
menetmiş, özellikle ashabının birbirine ve tabiat kuvvetlerine lânet
etmelerini yasaklamıştır (Ebu Davud Edeb, 4908; Müslim, Birr, 80-87).
Islâm bilginleri arasında
kimlere lânet edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır.
Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği
görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet
edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de
tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet
edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara
lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını
savunmuşlardır (Fahruddin er-Razı, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; Ibn Mace,
Tercüme ve Şerh, X, 148).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LEBEN-İ FAHL(SÜT BABA)
Sözlükte leben, süt; fahl
de erkek yani cinsel ilişkisi sonucu kadında süt meydana getiren kocadır.
Leben-i fahl ise bir erkeğin yaklaşması sonucu kadında meydana gelen süt
demektir. Buna göre küçük bir çocuk kendi annesinden başka bir kadının
sütünü emecek olursa bu kadın onun süt annesi olur. Emdiği kadının bu sütü
hangi erkeğin ilişkisi sonucu meydana gelmişse o erkek de bu çocuğun süt
babasıdır. Başka bir deyişle süt emen çocuk hem kadın hem de erkeğin ortak
süt çocuklarıdır. İki çocuğun aynı zamanda veya değişik zamanlarda emdikleri
sütler bir erkekle bir kadından ise bunlar ana-baba bir süt kardeş olurlar.
Eğer süt bir erkekten olmaz ve çocuklardan biri bu kadının ilk kocasından,
diğeri ikinci kocasından meydana gelen sütü emmişse bunlar ana bir, baba
ayrı süt kardeş olurlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LEVH-İ MAHFUZ
Arapça'da korunmuş levha
demektir. İslâm'da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı
dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah'ın bilgisine bağlı olduğundan
Levh-i Mahfuz doğrudan Allah'ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz)
olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir
müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur'an'da Ümmü'l-Kitap
(Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin
(Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen
Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek
şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.
Levh-i Mahfuz adı
Kur'an'da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'da
bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna
karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i
Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En'âm, 6/59), olacak
şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek
tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit
edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça
belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin
dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır.
Bazı zayıf Hadislerde Levh-i
Mahfuz'un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas'tan rivayet
edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz'u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı
yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin
Mâlik'ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz'un bir yüzü yakut bir
yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı,
rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği
şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi
her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas'tan gelen zayıf bir rivayete göre
Allah Levh-i Mahfuz'a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:
"Muhakkak ki ben Allahım.
Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah'tan
başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O'nun kulu ve resulü olduğuna şehadet
ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas'tan gelen diğer bir rivayete göre
ise Levh-i Mahfuz'a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan
ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla
birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LİÂN(ZİNA
SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME)
Liân ve eş anlamlısı
mulâane, La'n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah'ın rahmetinden kovulma ve
uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle
ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak
yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak
tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah'ın lâneti kendi
üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer
yalan söylüyorsa, Allah'ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf"
cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren
bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur.
Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle
ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine
seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine
zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de
uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina
isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini,
aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir
kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü;
bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil
istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben doğru
söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak
şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28;
Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III,
142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.
"Hanımlarına zina isnat
edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru
söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle
olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lânetinin
kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna
dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden
kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın
gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ayetin ilk uygulaması
Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl'i çağırdı. Hilâl, doğru
söylediğine dair, dört defa Allah'ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan
söylüyorsa, Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı
getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru
söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah'ın
elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y.,
VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı
hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine
ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam
görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).
Liânın sebebi ikidir.
Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman
zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi;
babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.
Ebû Hanîfe'ye göre,
çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en
geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini
kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir.
Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû
Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini
reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III,
?39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî,
el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle
birlikte Allah'ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları üçtür.
1. Eşler arasında
evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta
bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı
bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir
erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense,
kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih
olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe
mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şahitlik yapma
ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını
ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir.
Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24;
İbnü'l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn,
Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).
Çocuğun nesebini red
edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında
tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce,
nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe'ye
göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre nifas müddeti
içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede
(fevrî) yapılması gereklidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
3. Nesebin kabulü anlamına
gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4.Tefrik sırasında çocuğun
hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e;
III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).
Mulâane sırasında yeminden
kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca
ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir.
Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası
uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik
etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin
etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi
Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara
zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan
liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir
(el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin
a.g.e., II, 808).
Liânın hükümleri:
Eşin zinası sebebiyle
hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya
tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra,
eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde
şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez"
(eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).
3. Eşler, mulâane sonunda
hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber'in Hilâl
b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada,
hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre "bâin talâk * "
niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama
bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya
şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm
hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı
yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî
haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zina fiiline bağlı
olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş
sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan
etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 253
vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü' l-Müctehid, Mısır,
t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416;
Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti'z-Zevceyn fi't-Talâk, Beyrut 1968, II,
896 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LİVÂTA
Erkek erkeğe cinsel
ilişkide bulunmaya Livata denir.
Islâm dininde zina,
fahişelik gibi bir hayasızlık örneğini teşkil eden livâta da, kesinlikle
yasaklanmıştır. Livâtaya, oğlancılık veya homoseksüellik de denir. Livâta,
insan şahsiyetine ve haysiyetine hiç bir şekilde yaraşmayan ahlâkî suçlardan
biridir.
Hz. Lût (a.s), sapıklığın,
ahlâksızlığın, edepsizliğin en adîsi olan livâtanın yaygın olduğu Sedum
halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Sedum halkı, daha önceki
milletlerde görülmeyen bu ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti. Iffet,
namus ve hayânın unutulduğu bu toplumda Lût (a.s) gibiler, onların bu tür
ahlâksızlıklarına engel olmak istemişler, ancak susturulmuş ve etkisiz hale
getirilmişlerdi.
Sedum halkının ahlâksızlık
ve edepsizliğini ifade eden ayette şöyle buyurulur: "Lut'u da hatırla. Hani
o, kavmine şöyle demişti: Âlemlerde hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir
hayasızlığı mı yapıyorsunuz?" (el-Ankebût, 29/28). Ancak diğer ayetlerde,
bunların yaptığı kötülüklerin cezasız kalmadığı vurgulanarak, gökten gelen
acı bir azab ile yerle bir edildikleri belirtilmiştir.
Livâtanın veya başka bir
deyişle homoseksüelliğin Islâm hukukundaki cezası, bazı fakihlere göre zina
cezasıdır. Öte yandan, hakimin, bu kötü durumdan insanları alıkoymak için
toplumun yararına göre ceza verebileceği görüşünü savunanların yanında,
livâta işini yapan ve yapılanın öldürülmesi gerektiği görüşünde olan Islâm
fıkıhçıları da vardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LOHUSALIK (NİFAS)
Tanımı:
Nifas; parçalanmış
organlar halinde de olsa çocuk doğurmanın ardından, kadının rahminden gelen
kan veya organları belli olduktan sonra düşük de olsa, çocuğun yarıdan
çoğunun çıkması, ya da doğurduğu çocuğun ardından gelen kan sebebiyle
kadında oluşan bir şer'î engel hali demektir. Biz bu programımızda "nifas"
için "Lohusalık" tâbirini kullanacağız.
Lohusalık haline islâm
Fıkhında "nifas" denmesinin sebebi; onunla bir "nefs"in, yani bir canlının
dünyaya gelmesi, veya canlıyı ayakta tutan esas unsurlardan biri olmasından
dolayı "nefs" tâbir edilen kanın, doğumla beraber akması, ya da rahmin
açılıp yarılmasından dolayı "rahim teneffüs etti" denmesi yani, "nifas"ın
"teneffüs" kelimesinden türemiş olabilmesidir.
b)Lohusalığın Başlangıcı:
Tarifte de değindiğimiz
gibi lohusalık, çocuğun yarıdan çoğunun çıkmasıyla başlar. Yarıyı belirlemek
için çocuğun doğru gelmesinde göğsüne, ters gelmesinde ise göbeğine itibar
edilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
İslâm'da namaza verilen
önemi anlayabilmek için bu noktada önemli bir fıkıh meselesini hatırlatmakta
yarar vardır: Çocuğun yarıdan azı çıktığında gelen kan lohusalık kanı değil,
hastalık kanıdır, dolayısıyla bu kadın abdestini alıp namazını kılacaktır.
Rukû ve secde imkânı bulamazsa, çocuğa da zarar vememek için legen gibi bir
çukura oturacak ve imâ ile kılacaktır. Çünkü en ufak bir imkân olduğu
sürece, namaz kılmamanın çaresi yoktur, diyenler vardır.
Hamile kadından, doğumdan
hemen önce bile olsa, çocuk çıkmadan gelen kan hastalık kanıdır. Âdetin en
az süresi kadar uzasa bile âdet ya da lohusalık kanı değildir.
Doğum yaptığı halde
fercinden kan gelmeyen kadın da yıkanma konusunda, fetvâ verilen görüşe göre
lohusadır. Yani yıkanması gerekir. Çünkü doğan çocukla beraber en azından
kanın bir ıslaklığının bulunmadığı olmaz. Ya da çocuğun çıkması lohusalık
için zaten başlı başına bir sebeptir. Ayrıca kan aramaya gerek yoktur.
Lohusalığın Ölçüsü:
Lohusalığın en azının bir
ölçüsü yoktur. Doğum yaptıktan bir saat sonra kan kesilse yıkanır ve
ibâdetlerini normal şekilde yapar. Çünkü kanın lohusalık kanı olduğuna
doğumdan başka bir delil gerekmez. Halbuki âdet kanını tanımak ve hastalık
kanından ayırmak için en az üç gün sürmesi gerekir. Lohusalığıa en az süre,
ancak ihtiyaç duyulduğu zaman belirlenir. Meselâ karısına: "Doğum yaptığında
boşsun"' dese, bu kadının iddeti İmam Azam'a göre: Önce yirmibeş gün
lohusalığı hesap edilmek, ardından onbeş gün temizlik, onun da ardından
beşer günden üç âdet ve iki âdet arasında onbeşer günden iki temizlik olmak
üzere en az seksen beş günde dolmuş olur ve kadın, bundan daha az zamanda
iddetinin bittiğini söylese kabul edilmez.
Lohusalığın en çoğu ise
kırk gündür. Dolayısıyla; iki âdet peşpeşe gelmeyeceği gibi, iki lohusalık
ve bir lohusalık ve bir âdet de peşpeşe gelmeyeceğinden, kırk günü aşan kan
lohusalık ya da âdet kanı değil, hastalık kanı olmuş olur.
İki lohusalık arasındaki
temizliğin en az süresi altı aydır. Çünkü altı ay, gebeliğin en az
süresidir. Buna göre eğer iki lohusalık arasındaki süre altı aydan daha az
olursa bu iki doğum ikiz olarak kabul edilir.
Lohusalık Âdetinde Değişme
(İntikat):
Kadının lohusalıktaki
âdeti, önceki doğumunda kan gördüğü günler kadardır. Buna göre meselâ,
önceki doğumunda yirmibeş gün kan görse bu, onun âdeti sayılacağından ikinci
doğumunda kırk günü aşan bir sayıda, meselâ kırkbeş gün kan görse, yirmibeş
günü geçen bu yirmi gününün lohusalık değil hastalık kanı olduğu anlaşılır.
Ve bırakılan ibâdetler kaza edilir.
İkinci doğumda kan kırk
günü aşmaz da, meselâ otuzdokuz ya da kırk gün devam ederse, bu defa
lohusalıktaki âdeti otuz dokuz ya da kırk güne intikal etmiş sayılır ve kırk
günü aşmadığı için bunların, hepsi lohusalık kanı olmuş olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Lohusalıkta âdetin
değişmesine (intikaline) şu örnekleri de verebiliriz:
a) Lohusalık âdeti yirmi
gün olan bir kadın, sonraki doğumunda on gün kan görse, yirmi gün temiz
kalsa ve onbir gün daha kan görse toplamı kırkbir gün eder ki, bununla âdeti
olan yirmi günü geçen kısmının hastalık kanı olduğu anlaşılır. Buna göre on
günü temiz geçen ilk yirmi günü, yine âdeti olduğu üzere lohusalıktir. Geri
kalan günleride temiz sayıldığı için ibâdetlerini kaza edecektir.
b) Aynı kadın yirmi gün
kan gördüğü bu doğumundan sonraki doğumunda, bir gün kan görse, otuz gün
temiz kalsa, tekrar bir gün kan görse, ondört gün temiz kalsa ve bir gün
daha kan görse, lohusalık süresi âdeti olduğu üzere yine ilk yirmigündür.
Çünkü ikinci kan ve ikinci temizlik eksik kan ve eksik temizliktir; âdet
kanı ve âdet temizliği olamazlar. Eksik temizliklerde de kan devam etmiş
sayılacağından ve kan gelen günlerin toplamı böylece kırk günü geçtiğinden
kadın ilk âdetine döner ki, o da yirmi gündür.
c) Aynı kadın beş gün kan
görse otuzdört gün temiz kalsa, tekrar bir gün daha kan görse toplamı kırk
gün edeceğinden, yani kırk günü aşmamış olacağından bu kadının lohusalık
âdeti yirmi günden kırk güne intikal etmiş ve kırk günün tamamı lohusalık
olmuş otur.
d) Aynı kadın onsekizgün
kan görse, yirmiiki gün temiz kalsa ve tekrar bir gün daha kan görse, bu
defa lohusalık âdeti yirmi günden onsekizgüne intikal etmiş olur.Çünkü
onsekizgün kan gördükten sonra geçirdiği temizlik onbeş günü aştığı için tam
temizliktir ve son kan kırk günü aştığı için de iki lohusalık kanı arasında
değildir.Böyle bir temizlikle lohusalığın sona erdiği anlaşılır.
Son gördüğü bir gün kan
ise eksik kan olduğundan hastalık kanı olmuş olur. Bu kan bir gün değil de
şayet üç gün olmuş olsaydı âdet kanı olmuş olacaktı ve son gördüğü bir gün
kanı kırk günü aşmadan görmüş olsaydı, temiz geçirdiği günlerin sayısı onbeş
günü geçmiş olsa da yine hepsi lohusalık olmuş olacaktı.
e) Yine bu kadın bir gün
kan görse, otuzdört gün temiz kalsa, tekrar bir gün kan görse, onbeş gün
temiz kalsa ve yine bir gün kan görse, bu kadının lohusalığı, önceki örneğin
tersine; sonu kan olan otuzaltı gündür. Yani âdetine onaltı gün eklenmiş ve
âdeti değişmiş (intikal etmiş)tir. Çünkü son kandan önceki temizlik tam ve
sağlam temizliktir; dolayısı ile kan kırk günü geçmemiştir.
Bütün bu örnekleri İmam
Ebû Hanife'nin şu görüşü özetler biçimdedir: Doğumdan sonra kan kırk günün
içinde gelirse, araya giren temiz günler çok olsa da ayırıcı olamaz ve kan
sürekli akmış sayılır. Hatta kadın doğumunda bir saat kadar kan görse,
otuzdokuz gün temiz kaldıktan sonra kırkıncı günde de bir saat kadar kan
görse bu kırk günün tamamında lohusa sayılır.
e) İkiz Doğumda Lohusalık:
Her iki doğum arasında
süre altı aydan az olmak üzere kadının bir batından iki ya da daha fazla
çocuk doğurması halinde lohusalık sadece birinciden olur, daha sonraki
doğumlar için lohusalık yoktur. İsterse birinci ile üçüncü arasındaki süre
altı ayı aşmış olsun.
Bu, İmam Ebû Hanife'nin
(r.a.) ve İmam Ebû Yûsufun görüşüdür ve sağlam olan da budur. Imam
Muhammed'e göre ise, lohusalık sonuncudan olur. Çünkü rahim ancak onunla
boşalmıştır. İki doğum arasındaki kan ise hastalık kanıdır.
Ancak birden,çok doğumda
iddet, ittifakla son çocuk ile tamamlanır. Çünkü iddet rahmin boşalması
demektir, bu ise içindekilerin tamamen çıkması ile olur.
Sahih olan ikizliğin
şartı, yüklülüğün yani, döllenmenin bir olmasıdır.
Erginlik lohusalık kanına
bağlanamaz. Çünkü gebe kalmakla erginlik zaten gerçekleşmiş demektir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LUKATA(BULUNAN MAL)
Bir şeyi yerden kaldırıp
almak; ilmi, kitaplardan öğrenmek; kılları yolmak; bulunan mal hakkında
kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mülkiyetini veya üzerindeki hakkını
terketme niyyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası
tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini
bilmediği muhterem (üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan)
mal.
Lukata ile ilgili
hükümleri İslâm hukukunun iki temel kaynağından ikincisi olan Hz.
Peygamber'in sünneti düzenlemektedir. Kur'an-ı Kerîm lukata ile ilgili
hükümleri açıklamamıştır (bk. Ebû Dâvud, Sünne, 5; Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbûd,
Medine 1388-89/1968-69, XII, 354-356). Bu durum sünnet'e olan ihtiyacın en
açık delîlidir.
Lukata konusunun mihverini
teşkil eden hadis şudur: Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.a.)'dan rivayet
edildiğine. göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Bir adam Hz.
Peygamber (s.a.s)'e gelerek lukatanın hükmünü sordu. Hz. Peygamber: "Onun
mahfazasını ve bağını belle, sonra bir yıl ilân et! Sahibi gelirse verirsin.
Aksi takdirde onu nasıl istersen öyle yap" buyurdu. Adam: Koyunun hükmü
nedir diye sordu. Hz. Peygamber:
"Onu al. O ya senin yahut
din kardeşinin veya kurdundur" buyurdu. Adam; -kaybolmuş devenin hükmü nedir
diye sordu. Hz. Peygamber: "Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde.
Sahibi rastlayıncaya kadar suya gider ve ağaçları yer" buyurdu (Buharî,
Lukata 1, 2, 3, 4, 9, 10,11; Müslim, Lukata,1, 2, 5, 7, 8, 9...).
Bulunan malın alınmasının
efdal olup olmadığı ihtilâflıdır. Hanefî ve Şafiîlere göre bulunan bir malın
sahibine vermek üzere alınması, terkinden efdaldır. Çünkü böyle bir malı
almakla, onun kaybolması önlenmiş olmaktadır. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855)
ise, böyle bir malı almanın, nefsi haram yemekle karşı karşıya
getireceğinden, terkinin daha faziletli olduğu görüşündedir (Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanayi', Kahire 1327-28/1910, VI, 200; İbnü'l-Hûmâm, Fethu'l-Kadir,
Kahire 1389/1970, VI, 118; Şirbînî, Muğni'l-Muhtaç, Kahire 1379/195960, II,
406; İbn Kudâme, el-Muğni, Nşr. M. Halil Herrâs, Kahire, ty., V, 694).
Lukatanın alınıp muhafaza edilmesi ve sahibi çıktığında ona verilmesi, bütün
ilâhi dinlerde mevcud bulunan zaruret-i diniyye'den malı koruma prensibine
dahildir (Karâfi, el-Furuk, Kahire 1347, IV,33). Lukatayı alırken mültakit (lukatayı
alan)in niyyeti önemlidir. Lukatayı alan sahibine vermek üzere alırsa,
lukata onun yanında emânet hükmündedir ve telef olması halinde. ödeme
mükellefiyeti yoktur. Ancak kendisine mal edinmek maksadıyla alırsa; gâsıb
hükmündedir ve malın telef edilmesi halinde tazmin gerekir (Vehbe ez-Zühaylî,
Nazariyyetü'd-Damân, Dımaşk 1402/1982, s. 174-175; Ali el-Hafif, ed-Damân
fil-Fıkhi'l-İslâmî, Kahire 1971, I,102,104,107). Ancak Lukatayı alanın
sahibine vermek üzere emâneten aldığının ortaya konulması bazı görevlerin
yerine getirilmesine bağlıdır. Bunlar;
a. İşhâd: Lukatayı alanın
bunu kendisi için almayıp sahibine vermek üzere aldığına iki adil kişiyi
şahid tutmasıdır. Ebû Hanife'ye göre işhâd vâcip; Maliki, Şafiî ve
Hanbelilere göre müstehaptır (Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Asâr, Kahire 1388/1968,
IV,136; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Kahire 1357/1983, V, 339; Nevevî, el-Mecmû,
Beyrut, t.y., XV, 255-258; İbn Kudâme, a.g.e., V, 708; Necib el-Mutîî,
Tekmiletü'l-Mecmü', Bâcî, el-Müntekâ, Kahire 1332, VI, 135).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
b. İlân: Lukatanın -sopa,
kırbaç, ip vb. gibi insanların değer vermediği önemsiz şeyler haricinde- 1
yıl ilânı vaciptir (Tahâvî, a.g.e., IV, 136; İbn Kudâme, a.g.e., V, 694;
Bâcî, a.g.e., VI, 136; Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1349, XII, 22).
İlândan maksad malını sahibine ulaştırmaktır. Bundan dolayı ilân insanların
kalabalık bulundukları yerlerde özellikle malın bulunduğu civarda belli
aralıklarla yapılmalıdır. Mültakit lukatayı ilân ederken sadece cinsini
-altın, gümüş gibi- zikretmelidir. Vasıfların hepsini zikretmesi halinde
buna muttali olan ve sahibi olmayan birisi lukatayı kendisinin olduğunu
iddia ederek alabilir. Bu durumda multakit lukatayı tazmin eder. Buna göre
lukata başkasına gösterilemez (Erdebîlî, el-Envâr, Kahire 1326, I, 446; Bâcî,
a.g.e., VI, 136). İlân herhangi bir masrafı gerektirirse Hanefî, Şafiî,
Hanbelilere göre ilân masrafları multakite aittir. Malikilere göre ise
multakit lukatanın ilânı için yapılacak masrafları lukatadan verilmek üzere
bir başkasına yaptırabilir (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk
1405/1985, V, 778; Abdülkerim Zeydan, Mecmûa Buhûs Fıkhiyye, Bağdad
1407/1986, s. 329-330).
Şârî'in lukatayı alma
konusundaki izni işhâd ve ilânla kayıtlıdır. Bu görevleri yerine getirmeye
multakit hakkında gasb hükümleri uygulanır (bk. Gasb mad.).
Multakitin bulduğu malı
koruması ve ilân etmesi karşılığında bir ücret hakkı yoktur. Yaptıkları,
teberrûdan ibarettir. Ancak mal sahibi multakite bahşiş verebilir. Hanbelî
ve Şafiîlere göre ise mal sahibinin vaadi varsa mültakit buna hak kazanır (Kâsânî,
a.g.e., II, 202; İbn Adilberr, el-Kafi, Riyad 1400/1980, II, 839; İbn Kudâme,
a.g.e.,V, 745; Şâfiî, el-Ümm, Bulak 1321-25, III,.291).
Multakitin lukataya yapmış
olduğu masrafları mal sahibinden alabilmesi için masrafları hâkimin izniyle
yapmış olması şarttır. Aksi takdirde bu masraflar teberrû mahiyetindedir.
Hâkimin izniyle yapılan masrafları mal sahibinin ödememesi durumunda
multakite masrafları ödettirinceye kadar malı hapis hakkı doğar (Şeyh
Bedreddin, Câmiul-Fusûleyn, Kahire 1300, II, 81; Kâsânî, a.g.e., VI, 203;
İbnü'l-Hümâm a.g.e.,VI, 127).
Lukatanın sahibi olduğunu
iddia edene teslimi:
Lukatanın sahibi
geldiğinde kendisine malın verilmesi gerekir. Ancak lukatanın kendisinin
olduğunu iddia edenin doğruluğunu anlamak için iki yol vardır:
1. Lukatanın vasıflarını
bilmek,
2. Delil ile ispat.
Lukatanın, kendisinin
olduğunu delil ile isbat edene verilmesi ittifakla vaciptir. Ancak lukatanın
vasıflarını bilene verilmesi Hanefîlere göre vacip değildir. Hanbelî ve
Mâlikilere göre ise vasıflarını bilene lukata verilir. Şafiîlere göre ise
multakit vasfedenin doğru söylediğine kanaatı varsa lukatayı vasfedene
verebilir (Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XI, 8; Kâsânî, a.g.e., VI,
202; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 129 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., V, 709-711;
Sehnûn, el-Müdevvene" Kahire 1324, VI, 174-175; Şâfiî, a.g.e., III, 288;
Şirbinî, a.g.e., II, 416).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
LUKATANIN KISIMLARI
1. Hayvanlar: Hayvanın
zayıflaması, sahibinin nafakasını karşılayamaması vb. sebeplerle sahibinin
terkedip başkasının alıp beslediği hayvanlar, terk esnasında sahibi, kim
alırsa onun olsun demiş ise, mal, alıp besleyene aittir. Böyle bir şey
söylememişse, sahibi malını alır; ancak masrafı tazmin eder (İbn Nûceym, el-Bahru'r-Râik,
Kahire 1333, V,125).
Hanefîlere göre, bulunan
bir hayvanın alınması diğer lukatalar gibi câizdir. Hanbelî, Şafiî, Malikî
ve Zâhirîlere göre ise devenin alınması câiz değildir. İhtilâfın kaynağı
yukarıda zikredilen hadistir (Serahsî, a.g.e., XI, 11; Şirbînî, a.g.e., II,
409; Bâcî, a.g.e., VI,139-140; İbn Kudâme, V, 740-741. Bu konudaki tartışma
için bk. Tahâvî, Şerhu Meanil-Âsâr, Kahire 1988/1968, IV, 133-136; İslâmî
Araştırmalar, Temmuz 1986, sayı:1, s. 42).
Kendini korumaktan aciz
olan koyun, kaz, tavuk gibi hayvanların alınması câizdir. Bu tip hayvanlar
sahibi çıkmadığında yenilebilir. Ancak cumhura (fukaha çoğunluğu) göre,
sahibi çıktığında bedelinin ödenmesi gerekir. İmam Mâlik'e göre ise gerekmez
(İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 257-258; Şevkâni, Neylül-Evtâr,
Kahire 1357/1983, V, 342).
2. Dayanıklı olmayan
lukatalar: Hanefîlere göre bozulacağından korkulan andan biraz öncesine
kadar ilân edilir. Sahibi çıkmazsa multakit bunu yiyebilir. Şafiî ve
Hanbelîlere göre kavun, karpuz, üzüm gibi uzun süre dayanıklı olmayan
malları bulan dilerse yer, bedelini borçlanır; dilerse satıp parasını
muhafaza edebilir. Malikîlere göre ise dayanıklı olmayan lukatalarda ilân
şartı yoktur. Multakit fakirse yiyebilir veya sadaka verebilir. Mal sahibi
bundan sonra gelirse multakit yemiş ise bedeli öder; sadaka vermiş ise mal
sahibi dilerse sadakaya razı olur, dilerse ödettirir (Serâhsî, a.g.e., XI,
9; Necib el-Multîî, Tekmiletül-Mecmû, XV, 278; İbn Kudâme, a.g.e., V, 739;
Sehnûn, a.g.e., VI, 175).
3. Kullanımı haram olan
bulunmuş şeyler: Bir müslümana ait olan içki, domuz vb. gibi kullanılması
haram olan şeyler mal olamayacağından ilânı şart olmadığı gibi, imha da
edilebilir (Necib el-Mutîi, a.g.e., XV, 278).
4. Önemsiz lukatalar (tâfih):
İp, sopa, kırbaç, yiyecek kırıntısı gibi bulunan önemsiz şeyler, ilâna gerek
kalmadan kullanılabilir. Ancak sahibi gelirse geri alabilir (Buhârî, Buyû,
4; Lukata, 6; Müslim, Zekât, 164,166,...; Şevkânî, a.g.e., V, 337). Çünkü
başkasına göre önemsiz de olsa hiç bir hak zayi olmaz.
5. Mekke'nin lukatası:
Mekke'nin lukatasının alınıp alınmayacağı konusu ihtilâflıdır. Bu konuda
ihtilâfın kaynağı şu hadis-i Şerîftir: "....Onun dikeni koparılmaz, ağacı
kesilmez, kaybolan eşyası alınmaz. Meğer ki, bulan ilân maksadıyla almış
ola..." Buhârî, Lukata, 7; Müslim, Hacc, 447, 448; Ebû Davud, Menâsik, 89;
Nesaî, Menasik 110, 120; İbn Mace, Menasik, 103; Darimî, Buyû, 60; Müsned,
I, 318, 348; II, 238). Hanefî ve Malikîlere göre lukata konusundaki hadisler
mutlak olduğundan Mekke'nin lukatası ile diğer yerlerin lukatası arasında
fark yoktur. Bu hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s) çeşitli beldelerden
yabancıların gelip memleketlerine dönmesi sebebiyle sahibi bulunamaz
endişesiyle Mekke'nin lukatası ilânı gerektirmez vehmini insanların
kafasından silmeyi ve ilân konusunda azamî titizliğin gösterilmesini murat
etmiştir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise Mekke'nin lukatası ancak ilân
maksadıyla alınabilir ve ebedî olarak ilân edilir, temellükü câiz değildir.
Mezkûr hadis buna delâlet etmektedir (Kâsânî, a.g.e., VI, 202-203; İbnü'l-Hümâm,
a.g.e., VI, 128-129; İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye, Zâdül-Meâd, Beyrut
1400/1981, III, 453; Şevkânî, a.g.e., 344; Necibel-Mutîî, a.g.e., XV,
253-254; İbn Kudâme, a.g.e., V, 706).
6. Alınan malın yerinde
kalan mallar: Bir kimsenin malı değiştiğinde camide ayakkabı değişmesi gibi
bu bir yanlışlık neticesinde olmuş ise, kalan mal lukata hükmündedir. Fakat
kasten alınıp yerine kıymetçe ondan daha düşük bir mal bırakılmış ise, bu
malı kullanmak câizdir (Ali Haydar, a.g.e., II, 435; Bilmen, Istılahat-ı
Fıkhiyye Kamusu, VII, 263-264).
İlân müddeti dolduktan
sonra sahibi gelmeyen lukatalarda yapılacak muâmeleler:
1. Sahibi adına korunması:
İlân müddeti dolduktan sonra multakit lukatayı korumaya devam edebilir.
Ölümünden sonrada varislere paylaşmamaları ve hıfzetmeleri için vasiyette
bulunur (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 123).
2. Beytü'l-Mâla konulması:
Burada lukataların korunacağı bir bölümün bulunması şer'î hükümlerin bir
gereğidir. Sahibi geldiğinde lukatayı oradan alır (Ali Haydar, a.g.e., II,
431; Şevkânî, V, 343).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
3. Hâkime teslim etme:
Hâkim lukatayı koruyabileceği gibi borç verilebilecek bir cinsten ise
multakite veya başkasına borç verebilir (İbn Nüceym, a.g.e., V, 125).
4. Satılması: Hâkim veya
multakit lukatayı satıp parasını muhafaza edebilir. Hâkim, lukatayı ilân
müddeti dolmadan satabilir ve mal sahibinin hâkimin yaptığı satış akdini
feshetme hakkı yoktur (İbn Nüceym, a.g.e., V, 128; Ali Haydar, II, 431).
5. Sadaka olarak
verilmesi: Multakit, fakir ise lukatayı kendisi kullanabileceği gibi, bir
başka fakire de sadaka olarak verebilir. Hanefîlere göre, multakit zengin
ise lukatayı kullanamaz ve bir başka zengine tasadduk edemez. İmam Şafiî ve
Ahmed b. Hanbel'e göre ise verebilir (İbn Rüş d, a.g.e., II, 256; Kâsânî,
a.g.e., VI, 202; İbnü'l-Hümâm, VI,131-132; Şirbînî, a.g.e., II, 415; İbn
Kudâme, V, 700; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987,
III, 57).
Burada şuna işaret etmekte
fayda vardır: Lukatanın ilân müddeti içinde sahibinin gelmemesinden dolayı
yapılan tasarruflar mal sahibinin hakkını asla zayi etmez. Her ne zaman
gelirse gelsin ve hangi değerde olursa olsun mal sahibi geldiğinde malını
alabilir. İtlaf veya elden çıkması durumunda malını ödettirme hakkına
sahiptir. Çünkü hakların iptali sözkonusu değildir (Mergınânî, el-Hidâye,
el-Mektebetü'l-İslâmiyye ts., II,176; Şafiî, a.g.e., II, 288; İbn Kudâme,
a.g.e., V, 700).
Lukatanın vergisi: Usûlüne
uygun olarak sahibi arandıktan sonra sahibi bulunamayan lukataların 1/5
(humus)i tahsil edilir ve kalanı bulana ait olur (Ebû Ubeyd, el-Emvâl,
Kahire 1401/1981, s. 313 vd.; Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya
Çıkışı, İstanbul 1984, s. 88; Tecrid-i Tercemesi, V, 314).
(Lukata konusuyla ilgili
olarak klasik kaynaklar dışında bk.: Abdülkerim Zeydan, el-Lukata ve
Ahkâmühâ fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Mecmûa Buhûs fıkhiyye, içinde s. 305-348;
Feyzi N. Feyzioğlu, Lukata ve Define, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Dergisi sayı: 1-4, İstanbul 1954, s. 167; Saffet Köse, İslâm Hukukunda
Bulunmuş Mal ve çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
|