|
KURŞUN
DÖKMENİN
DİNÎ HÜKMÜ:
Kurşun dökmek herşeyden
evvel bid'attır. Bid'at, Rasûlüllah (s.a.s.)den sonra ortaya konan, ister
iyi, ister kötü, ibadet veya âdetle ilgili bütün davranış fiil ve eşyadır.
Bir çok âyet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir:
"İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara
sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah yolundan ayırır. İşte size Allah bunu
tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz" (el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam,
I, 37).
Büyük müfessir İbn Atiyye,
bu âyetin tefsirinde der ki; "Burada sapılması yasak edilen yollar içine,
yahudilik, hristiyanlık, mecusilik ve diğer dinlerle bütün bid'ât sahipleri
ve şaz (cumhura muhalif) görüşlüler girmektedir. Bunların hepsi, ayağın
kaymasına ve itikadın bozulmasına sebep olan yollardır" (eş-Şevkânî, Fethü'l-Kadir,
(tefsir) II, 169).
Bir başka âyette şöyle
buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar
mı var?" (eş-Şûrâ, 42/21).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Bu âyet-i kerimede Allah,
dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir
şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyuruyor.
Allah'ın Resûlu (s.a.s.),
bir hutbeşinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı
Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin kötüsü
sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (Müslim,
Mişkât I, 51).
Bir başka hadis de
şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah
yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza- itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye
ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık)
görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti
gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan
işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır.
Her bid'at sapıklıktır" (Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58).
Bid'atlarla ilgili âyet ve
Hadislerde tehdit, günahtan ve azaptan sakındırma gibi ifadeler geçmektedir.
Bütün bu ifadeler, bid'atin haram olduğunu gösterir. Haram şeklinde meydana
gelen günahın dereceleri vardır. En küçüğünü bile işlemek -İslâm nazarında
azabı gerektirir. İslâm hukukunda, bidat için -dünyevî- ceza maddelerine de
rastlanır. Bunlar işlenen bid'atin, büyüklük küçüklüğüne, bid'ata
başkalarını davet ve teşvikin bulunup bulunmamasına, bilerek veya bilmeyerek
yapılmış olmasına göre değişiktir. En büyüğü İslâm dini ile kişinin
alâkasını kesendir. Bu durum gerçekleşirse, sahibine verilen ceza "irtidad"
cezasıdır. Bundan sonra, dövmek, hapsetmek, sürgün, ilgi kesmek, evlenmemek
gibi cezalar gelir. Bid'at sahiplerinin şahitlikleri kabul edilmez. Vâli,
kadı, imam ve hatip tayin edilmez (Ali Mahfuz, el-İbda' fi Medarri'l-İbtida',
140).
Kurşun dökmenin bid'at ve
hurafe olduğunda şüphe yoktur. Her asılsız şey ile bid'at sapıklıktır. Daha
çok birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak
veya tedâvî etmek üzere başvurulan bir takım tedbirler vardır; nazarlık, at
nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun
bazı örnekleridir. Bunlar tıb yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl
inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır (Ali Mahfuz el-İbda' fi
Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.). Peygamberimiz (s.a.s) nazarlık
kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin
bey'atlerini kabul etmemiştir (Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KÜRTAJIN DÎNÎ HÜKMÜ:
Konunun iyi anlaşılması
için gerekli olan bu noktalara işaret ettikten sonra, fıkhî açıdan kürtaja
baktığımızda önce şunu söylemeliyiz: Islâm fıtrat dinidir ve fıtrata yani
doğru (tabiî) ve normal olana aykırı olan her şey Islâma da aykırıdır, yani
mahzurludur: Mahzuru, aykırılık gücüne göre değişir. Az aykırı olan
"mekruh", biraz daha çoğu "tahrimen mekruh", çok aykırı olan da "haram"
olur. Bu konuda fitrî olan, kadınla erkeğin bir araya gelmesi, cinsel
birleşmeleri, sonuçta da çocuğun dünyaya gelmesidir. Ancâk her kuralın
olduğu gibi, bunun da istisnaları olabilir. Yani Islâm fıkhının bu konudaki
genel kaidesi: "Fıtrata ve tabiîliğe müdahale edilemeyeceği" esasıdır. Ancak
genel bir kural, bütün fertlerine temsil edilemez ve şahıslara, özel
durumlarına göre fetvâ verilir. Yani genel geçer kural ayrıdır, fetvâ
ayrıdır. Fetvâ kişiye, yere ve zamana göre değişir. Buna göre, Islâm
fıkhında "çocuk aldırma" ya da "kürtaj" denen olaya fert düzeyinde bazı
hallerde ve belli bir zamana kadar fetvâ verildiğini söyleyerek konuyu
şöylece özetleyebiliriz: ·
Konu hakında Kur'ân-ı
Kerîm ve Hadîsle açıklık (ibare) yoktur. Ancak bazı âyet-i kerime ve hadîs-i
serîflerde işaretler bulâbiliriz. Meselâ: Hac 5 ile, Mü'minûn 12-15 âyetleri
hemen hemen aynı noktaya işaret ederler. Biz önce Mü'minûn 12-15.
âyetlerinin meâlini verelim, sonra bazı noktalara temas edelim: "Andolsun
ki,biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yârattık. Sonra onu "nutfe (menî,
sprem) olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk: Sonra nutfeyi (yapışkan)
bir kan pıhtısı haline getirdik. Ardından kan pıhtısını bir çiğnem et
yaptık, bu çiğnemi kemiklere çevirdik,kemiklere de et giydirdik. Sonra da
onu başka bir varlık yaptık.
Şekil verenlerin en güzeli
olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz."
Bunları açıklar
mahiyetteki bir iki hadîs-i şerîfin meali de şöyledir: 1- "Sizden her
biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur. Sonra bir o kadar da orada
yapışkan pıhtı olur. Sonra bir o kadar da orada bir çiğnem et halinde
bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh üfler" (Müslim, Kader 1) 2-
"...nutfe (menî parçası, sperm)nin üzerinden kırkıki gece geçince Allah ona
bir melek gönderir. O da onu şekillendirir, kulağını, gözünü, cildini, etini
ve kemiklerini yapar. Sonra da, ey Rabbim, erkek mi olacak dişi mi..."
(Müslim, Kader 3) der. Birinci hadîs âyetlerin tam açıklaması gibidir. Buna,
yani âyete ve hadise göre:
1- Döllenen menî rahimde
kırk gün, irtibatsız olarak kalır.
2- Sonra bir pıhtı olarak
rahimle irtibat kurar (alaka). Bu süre de kırk gün kadardır.
3- Sonra bu yapışkan pıhtı
(alaka) bir et parçası halini alır, kemikleri belirir, et oluşur. Bu devre
üçüncü kırk günün sonuna kadardır.
4- Sonra ilk üçünden
farklı bir yaratık, ya da yaratış ortaya çıkar. Bu, cenîne ruhun üflendiği
safhadır. (Taberî XVNI/9) Bir başka deyişle canlanmasıdır. Insan, ya ruhla
cesedin bütünüdür ki; genel kabul gören görüş budur; ya da sadece ruhtur. (Râzî
XXlll/85) Bundan; ceninin üçüncü devre sonundan yani 120 günden önce insan
olmadığı anlaşılır. Insan oluş, bu noktadan itibaren başlar (Taberi XVN/11).
Hem diğer bir yaratış, hem de, ruhun üflenmesi bunu gösterir.
5- Onbeşinci âyetin
işaretiyle, ölüm ancak bu dönemden sonra olabilir. Bu da daha önceki üç
dönemde (120 gün) ceninin ölüme elverişli, yani canlı olmadığını gösterir.
6- Devreler arasının "sümme"
(sonra) kelimesi ile açılması; devrelerin birbirinden tam anlamıyla farklı
olduklarını (Ebu'ssu'ûd VI/126), birbirinden diğerine geçişin bir dönüşüm
(tahavvül) olduğunu gösterir. (Râzî XXNI/84) Bu da beşinci maddede anlatılan
gerçege işâret eder.
Ruhun yüzyirmi günde
üflendiği konusunda ittifak , bulunduğu,için ikinci hadîs; "ceninin kırk
günde şekillenmesi değil, bunun melek tarafından yazılması" şeklinde
anlaşılmıştır (Dâvûdoğlu X/626).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Işte bütün bunlardan,
ötürü, Hz. Ali (r.a.), bu yedi devre geçip ruh üflenmedikçe cenine
müdahalenin "ve'd" (çocuğu diri diri gömme, yani öldürme) olmayacağını
söyler (Ibnü'I-Cevzi, Zâdü'I-Mesir V/462). Imâm Ebû Hânîfe de bunu delil
tutarak; meselâ birisinin yumurta çalması ve yumurtadan onun yanında civciv
çıkması halinde, başka başka varlıklar olduğu (halk-ı âher) için, civcivi
değil yumurtayı tazmin eder, demiştir (ZaMahşerî NI/27-28). Bütün bu temel
gerçeklerden ötürü tüm Islâm fıkıhçıları, döllenmenin üzerinden yüzyirmi gün
geçtikten sonra ve de zaruret yokken çocuk aldırmanın (kürtajın) haram
olduğunda ittifak etmişlerdir. Yüzyirmi günden, yani canlandıktan sonra
çocuğunu aldıran ya da ilaçla, vurma ile vs. düşüren kadın hem bir cana
kıyıp cânı olduğundan ötürü günahkârdır, öbür dünyada bunun cezasını
çekecektir, hem de dünyada çocuğun Babasına, canlı düşüp sonra ölmüşse, bir
tam diyet (kan bedeli), organları belirli olup ölü olarak düşmüşse, bir "gurra"
ödemek zorundadır. Birinci halde ayrıca bir de keffaret tutmalıdır. (Diyet;
yüz deve, veya bin dinar altın, veya on ,ya da on iki bin dirhem gümüş, yani
yaklaşık olarak şu anda (1989) elli milyon (50.000.000: ) TL. Gurra ise,
duruma göre bir diyetin yirmide ya da onda biridir). Organların bir kısmının
belirmiş olması durumu da aynıdır. Ancak yüzyirmi günden (dört aydan) önce
çocuk aldırmanın, ya da ilâç vs. ile düşürmenin câiz olduğunu söyleyenler
vardır ). Bazıları ise sadece kırk güne kadar câiz olduğunu söylemişlerdir.
(Hindiyye V/356; Bezzâziyye VI/370 (Hindiyye kenarında)) Bazıları da
döllenme olduktan sonra, bir özür olmaksızın bunun hiç câiz olmayacağın
söylemişlerdir. Hiç câiz olamayacağını söyleyenler hacda ihramlı bir hacı
adayının, bir kuş yumurtasını kırmasının av yasağına tecavüz sayıldığını ve
bundan ötürü ceza vermesi gerektiğini delil gösterirler (Bk. Kâdihan NI/410
(Hindiyye kenarında) Ancak; yumurta ceninin birinci değil, ikinci kırk
gününe benzer. Yumurtanın birinci kırk güne tekabûl eden devresi, kuşun
karnında olduğu dönemidir, diyerek bunu itiraz edebilir. O takdirde böyle
diyenlere göre de kırk güne kadar düşürme ya da aldırma câiz olmalıdır.).
Yani yumurtayı kırma, cana tecavüz sayılmış ve (ihramlıya mahsus olmak
üzere) cezayı gerektirmiştir. Öyleyse yumurta durumundaki cenine (embriyona)
müdahale de câiz olmamalıdır, derler.
Bütün bunlardan (Hanefi
mezhebi için) şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Meni, ana rahmine yerleştikten
sonra, ona müdahale fıtrata uygun düşmediği için hoş değildir, anormaldir.
Bu anormallik (mekruhluk da diyebiliriz) kırk güne kadar az, kırk günden
yüzyirmi güne kadar biraz daha fazladır, ama haram değildir. (Birinciye
tenzihen, ikinciye tahrimen mekruh da diyebiliriz) Ama yüzyirmi günden
sonra, özürsüz olarak yapılan müdahale kesinlikle haramdır ve bir cana kıyma
demektir. Bu konuda kırk güne, bazılarına göre de yüzyirmi güne kadar işin
hafif tutulması, hattâ bazı fıkıhçılarca mutlak câizdir, denmesi sanki zayıf
iradeli ve dünya zevkine ve rahatına düşkün insanlar için verilmiş bir
ruhsattır. Yoksa onlar da bunun evlâ olduğunu söylemiyorlar.
Ancak işin bir diğer
önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da yüzyirmi güne kadar kürtajın dinen
mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse dahî, mazeret olmadan
bir kadının avretini başka erkeklere hattâ kadınlara göstermesinin haram
olduğu naslarla sabit bir gerçektir; dolayısıyla bu konudâ ittifak vardır.
Yani, şu anda hamile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne iki yol çıkar :
a-Ya bir doktorun, ebenin vs. tıbbî müdahelesini istemek (kürtaj), b- Ya da
çeşitli ilkel metodlar yahut ilaç yardımıyla bunu kendisinin veya kocanın
yapması... Birinci yola girmesi halinde avretini, zaruret olmaksızın
(zaruret yani bir özür var ise mesele yok).açmakla bir haram işleyecektir
ki, bu yine ittifakla câiz değildir. Ikinci yola girmekle, tıbbın
tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye atacak ve
bundan, öncelikle anne zarar görecektir.
Başarılamaması halinde de
sakat ve yetenekleri körelmis çocukların doğmasına sebep olacak; böylece hem
ömür boyu vicdân azabı çekilecek; hem de aile ve toplum olarak maddi, manevi
zararlar görülecektir. Adil tıbbi İslamın hakem kabul ettiğini ve onun
mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünürsek, bu uygulamanın da en azından
mekruh olduğu anlaşılır.
Dolayısıyla tabiî sonuç
olarak yine, mazeret olmadan cenini aldırmanın ya da düşürmenin en azından
mekruh olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelmiş oluyoruz. Öyleyse bu
mazeretler nelerdir? Yani hangi sebeplerle; hamile kalan bir kadın, bir
kadın doktora, hamileliğinden itibaren kırk, ya da işi en geniş tutanlarca
yüzyirmi gün içerisinde kürtaj yaptırabilir? Hanefiler, bu özürlerin şunlar
olduğunu söyler:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
1- Emzirmekte olduğu
çocuğun sütüne zarar vermesi ve babanın bir süt anne bulacak güçte de
olmaması (Kâdihan NI/428).
2- Ortamın bozuk olup,
Islâmî terbiyenin mümkün olmaması (Hindiyye Cevâhiru'I-ahlatî adlı kitaba
atfen şu hükmü verir: "Saç, tırnak ve benzeri organları belirdikten sonra
çocuk düşürmek için ilâç kullanmak câiz değildir. Organları belli değilse
câizdir. Ama zamanımızda her halûkârda câizdir ve fetvâ da buna göredir.
Devamla "organların belli olması ise ancak yüzyirmi günden sonra olur" denir
ki, bundan ruhun üflenmesi kastedilmiş olmalıdır. Yoksa, organların bu
dönemden önce de belirecegi müşahede ile sabittir (bk. Fethu'I-Kadîr
N/495'den Mevsû'atü'I-fıkhu'I-Islâmi NI/159).).
3- Kadın hastâ olup, âdil
tıp tarafından hamileliği sebebiyle hastalığının artacağını, ya da olmayan
bir hastalık ortaya çıkacağının söylenmesi.
Görüldüğü gibi fakirlik ve
rızık meselesi bu konuda doğrudan bir sebep olarak kabul edilmemiştir.
Çünkü, bu Allah'ın (c.c.) her canlının rızkını vereceği, yani O'nun "Rezzâk"
olduğu inancına zıttır. Ancak fakirliğin sebep olacağı ahlakî bozuklukları
da sebep görenler vardır.
Diğer Mezheplerde Durum:
En ihtiyatli, ya da
doğruya en yakın görüşü, -eğer. telfik anlamı içermiyorsa- bazan, diğer
mezheplerin görüşlerini öğrenmekle daha rahat anlayabiliriz. Onun için:
Mâlikîlerde, döllenme
olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırma ya da düşürme câiz
değildir. (Şerhu'd-Dırdîr alâ-metni Halîl (Dusûki hâsiyesi ile birlikte),
Mısır 1345; N/266)
Şâfiîler ve özellikle
Gazalî de aynı görüştedir. Ancak mahzur ilk kırk gün içinde az, ikinci de
daha fazla üçüncü, de harama yakın; daha sonra ise ittifakla haramdır .
(Gazalî, ihyâ N/53)
Hanbelîlerde, sadece ilk
kırk günde helâl bir yöntemle nutfeyi düşürmek câizdir (er-Ravdu'I-murbi'
N/316. el-Matba'atû's-selefiyye 1380: 6.8.). Ancak mutemed görüşe göre, bu
konuda bu mezhebin görüşü de Hanefiler gibidir; döllenmeden itibaren 120 gün
içinde, yani ruh üflenmeden önce cenini düşürmek câizdir. Ondan sonra
kesinlikle haramdır (el-Merdâvî, el-insaf I/386; ibn Kudâme, el-Mugnî VN/816;
el-Zuhaylî, el-Fıkhu'I-islâmî NI/232 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KUTUPLARDA NAMAZ
VAKİLERİ:
Bu konuda iki görüş
vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu gibi, farz olmasının da
sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi
gerçekleşmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkına farz olmamış olur.
Meselâ, bazı yerlerde,
yılın bir mevsiminde daha akşam namazının vakti çıkmadan sabahın ikinci
fecri doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde
yatsı namazı düşmüş olur. Bu konuda, abdest organlarından bir veya ikisini
kaybeden kimsenin bu organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas
yapılarak namazın da düşeceğine fetva verilmiştir.
b. Araştırmacı bazı
fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da beş vakit namazla
yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti
gerçekleşmezse, o namazı kaza olarak kılarlar veya o beldeye en yakın olup,
beş vakit namazların vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine
göre, takdir ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın
bir şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri oluşudur.
Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler.
Imam Şâfiî'nin görüşü de
bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.
Güneşin uzun süre
doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve yakınlarında da yukarıdaki
esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların, oruç ve
zekâtları konusunda da bu şekilde bir takdir uygun düşer (Iki namazı bir
vakitte kılmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" bölümü.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR
Mezar, ölen kimsenin
toprağa gömüldüğü yer. Çoğulu "kubûr" dur.
İnsan, ruh ve bedenden
meydana gelen bir canlıdır. Ruhun yaratılışı bedenden öncedir. Buna göre
insan hayatının devreleri dörde ayrılabilir. Birincisi, yaratıldığı zamandan
bedene ruh üfleninceye kadar ruh devresi.
Kur'an-ı Kerîm'de ruhların
topluca yaratılmasından sonra Cenâb-ı Hakk'ın ilk uyarı ve tebliği şöyle
ifade edilir: "Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların sulhlerinden
zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; ben sizin
Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar da; evet rabbimizsin, şahit olduk,
demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; bizim bundan haberimiz
yoktu dememeniz içindi" (el-A'raf, 7/172). İkinci safha, dünya hayatıdır.
Doğumla başlar, ölümle sona erer. Dünya hayatının amacı, kimin nasıl fiil ve
hareketlerde bulunacağını denemek, sonuçları tesbit etmektir (bk. el-Mülk,
67/2, el-Bakara, 2/155). Üçüncü safha, kabir hayatı olup, ölümle başlar,
kıyamet gününe kadar devam eder. Dördüncü safha ise, kıyametin kopmasıyla
sonsuza kadar sürecek olan ahiret hayatıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kabir hayatı, bir bakıma
ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre
defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri
savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur.
Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini
ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır.
Ehl-i Sünnet inancına
göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman
ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için
de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin
mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha,
bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih
amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir
sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi,
terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî
Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu'l-Akaid,
s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26;
Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, Beyrut 1972, III, 29).
Kabirdeki ölü cennetlik (said)
bir kimse ise, onun ruhu Cennet'e gider, eğer günahkâr ve cehennemlik (şâkî)
ise, Cehennem'in yanına gider. Bir kısım ruhlar da berzah'ta bulunurlar ki,
burası ne Cennet ne de Cehennem'dir.
Bazı âlimlere göre,
saidlerin rûhu Cennette olmakla birlikte kabirleriyle olan bağlantıları
kesilmez. Bu irtibat özellikle cum'a gecesi ve gündüzü ile cumartesi gecesi
güneş doğuncaya kadar, pek canlı bir şekilde devam eder. Saidlerin ruhları
dünya haberlerini izleme imkânı bulabilirler Vefat edip yeni gelenlere
dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selâmını duyarlar,
hatta izin verilirse, selâma karşılık vermeleri de mümkündür (ez-Zebîdî,
Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 504, 505)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR AZABI.
Her insan ister ölerek
toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir
hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir
hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir
adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir:
Dinin nedir?" diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara
doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet
kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru
cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap
kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu
yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî,
Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).
Kabirde azap ve nimetin
varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;
"Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de
denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun" (el-Mümin,
40/46) buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap
vardır. Peygamber efendimiz; "Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve
ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder" (İbrahim, 14/17)
ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure:
14).
Kabir azabı ile ilgili
hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir.
Bunlardan bir kaçı
şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki
ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki
mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan
sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan
ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu
gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki dal kurumadığı
sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur" (Buhârî
Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber diğer bir
hadislerinde şöyle buyururlar: "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir
veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur" (Tirmizî, kıyamet, 26).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Başka bir hadiste de şöyle
buyurur: "Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen
siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: "Şu Muhammed (s.a.s) denilen
zat hakkında ne dersin?" O da şöyle cevap verir. "O, Allah'ın kulu ve
Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de
O'nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini
zaten bilmekte idik", derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın
genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır.
Daha sonra melekler ölüye: " Yat ve uyu " derler. O da; "Aileme gidin de
durumu haber verin" der. Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok
sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen
uyumana devam et" derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu
Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap
verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de
onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; "Böyle
diyeceğini zaten biliyorduk" derler. Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine
sıkıştır" diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse
kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı
devam eder" (Tirmizi Cenâiz 70).
Kur'an'da şehitlerin kabir
hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: "Allah yolunda öldürenleri, sakın
ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından
rızıklandırılmaktadırlar" (Âlu İmrân, 3/169), "Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz."
(el-Bakara, 2/154).
Kabir azabının yalnız ruha
mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler
arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü
tercihe şayandır. ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun
gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif
(ince, şeffaf, nüfuz kabıliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu
gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam
ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır.
Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir.
Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk,
gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher
olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi
Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur: "De ki ruh, Rabbimin
bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir" (İsrâ, 17/85).
Ebû Hanife'ye göre,
peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak
Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri
ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır (Alliyü'l-Kâri,
a.g.e, s. 252-253).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR HAYATI
Dünya hayatından sonra,
ahiret hayatından da önce fakat ahiret hayatı içinde ele alınması gereken
bir başka hayat daha vardır ki o da kabir hayatı veya "Âlem-i Berzah"denilen
hayattır. Berzah, asıl manasında iki şey arasında bulunan engel, ayırıcı
sınır demektir. Bu kelime Kur'an'ın "el-Mü'minûn, 23/100; er-Rahmân, 55/20;
el-Furkan, 25/53" ayetlerinde "iki şey arasındaki engel" manasında
kullanılmıştır.
Râgıp, el-Müfredât adlı
eserinde şöyle der: "Berzah; ahirette insan ile yüksek menzillere ulaşması
arasındaki engeldir. Bu kelime, el-Beled, 90/11 ayetindeki "el-Akabe"
kelimesine işarettir. Ayetin meâli şöyledir: "Fakat o, (hedefe varmak,
yapılan iyiliklere teşekkür etmek için) sarp yokuşu geçemedi." Ayette
bildirilen engeli ise ancak sâlihler aşabilir. Berzah'ın ölüm ile kıyâmet
arasındaki engel olduğu da söylenir.
İnsan için üç hayat
vardır:
Dünya hayatı: Ruhun
cesetle birlikte yaşadığı içinde bulunduğumuz hayat.
Berzah hayatı: Ruh,
dünyada iken içinde bulunduğu cesetten ayrılmış, azab yahutta nimet içinde
müstakil hale gelmiştir.
Ahiret hayatı: Ruhların
dünyada iken içinde oldukları cesetlere dönmeleri ile meydana gelen son
hayat. Görüldüğü gibi Berzah hayatı, birinci hayat ile ikinci hayat
arasındadır. Dünya hayatı çalışma, Ahiret hayatı ise çalışmanın karşılığını
görme hayatıdır. Bu ikisi arasındaki hayat da, beklemekten ibaret olan
Berzah hayatıdır (Âli İmrân, 3/185).
Ölüm anında, ruhlar
cesetten ayrılırken rahmet veya azab melekleri vasıtasıyla onlara, hallerine
uygun durumlar gösterilir:
"Melekler, o kâfirlerin
yüzlerine ve arkalarına vura vura: "Tadın Cehennem azabını. " diyerek
canlarını alırken bir görmeliydin..." (el-Enfâl, 8/50, el-En'âm, 6/93-94).
Ayetlerde bildirilen azab, ölüm anında kâfir ve günahkârlara yapılan azabtır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ahmed İbn Hanbel'in
Müsned'inde (IV/288, 397) yer alan rivayetlere göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Mümin kul, dünyadan ayrılmak üzere ve ahirete yöneldiği anda
ona semadan beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri sanki güneş gibidir.
Yanlarında Cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği
yere otururlar. Ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: "Ey
güzel ruh, çık ve Rabbi'nin rızasına ve mağfiretine gel. " O da, ağızdan
damlayan bir damla gibi çıkar. Kâfir kul dünyadan ayrılmak ve ahirete
yönelmek üzere olunca, yanında kaba bir elbise olan siyah yüzlü bir melek
gelir, onun görebileceği bir yerde oturur, şöyle der:
"Ey çirkin ruh, haydi çık,
Rabb'inin öfkesine ve gazabına gel. Ruh cesedden korkarak ve güçlükle
ayrılır."
Ölümden sonra berzah
âleminin ikinci makamı olan kabir hayatı başlar. Kabirde ilk zamanlarda ruh
cesetle birlikte bulunurlar, beraber azab ve mükâfat görürler. Daha sonra
ruh cesetten ayrılır ve müstakil olur. Peygamberimiz (s.a.s.)'in ifadesine
göre; "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından
bir çukurdur. " (Tirmîzî, Kıyâme, 26). Ruhun cesetle birlikte kabirde azap
ve mükâfat görmeşinin bir benzeri, hepimizin zaman zaman gördüğümüz acı veya
tatlı rüyalardır ki kişi kendisini sonsuz nimetler veya azap içinde görür de
bunlar ancak uyanmakla sona erer.
Kabir hayatı hakkında
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Ölüm meleği Mümin kulun ruhunu
aldığı zaman melekler onu, göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde
bırakmazlar. Onu alır, bu kefene koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan mis
kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: "Bu güzel ruh
nedir?" derler. Dünyada iken söylenen en güzel ismini söyleyerek: "Falan
oğlu falandır" derler. Dünya semasına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Nihâyet
Cenâb-ı Allah: "Kulumu 'İlliyyine' yazınız. " buyurur. Bu, Cennet'in en
yüksek derecesidir. "Ben onu yeryüzündeki cesedine iade edeceğim." İki melek
yanına gelir ve: "Rabbin kimdir?" derler. Ruh:
"Rabbim Allah'tır. " der.
Onlar:
"Dinin nedir?" derler.
Mümin ruh:
"Dinim İslâm 'dır. " der.
Onlar:
"Bunları sana bildiren
nedir?" derler. O da:
"Allah'ın kitabını okudum,
ona inandım ve tasdik ettim" der.
Bunun üzerine semadan bir
ses gelir:
"Kulum doğru söyledi.
Cennet'te makamını hazırlayınız. Onun için Cennet'ten bir kapı açınız. der.
" (et-Terğîb ve't-Terhîb,III 369)'teki bir hadiste kâfir kulun ruhunun
berzah hayatı hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:
"Ölüm meleği kâfir kulun ruhunu aldığı zaman, melekler bu ruhu onun elinde
göz açıp kapayıncaya kadar bırakmazlar. Onu hemen kalın bir elbiseye
koyarlar. Ondan yer yüzünde bulunan leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu
semaya yükseltirler. Meleklerin yanından geçerken: "Bu kötü ruh kimindir?"
derler. Melekler, en kötü ismini söyleyerek: "Falan oğlu falandır." derler.
Onun için semanın kapısını açmasını isterler, fakat açmazlar." Bu esnada
Peygamberimiz (s.a.s.) şu ayeti okudu: "Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları
göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiçbir zaman)
Cennet'e giremezler." (el-A'raf, 7/40). Allah: "Onun kitabını en aşağı
makama yazınız" der. Sonra onun ruhu uzaklaştırılır. Peygamberimiz (s.a.s.)
sonra şu ayeti okudu: "...Kim Allah'a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş
de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. "
(el-Hacc, 22/31). Ruhu cesede iade olunur da iki melek (Münker ve Nekir*)
gelir, yanına oturur ve:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
"Rabbin kimdir?" derler. O
da:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Onlar:
"Dinin nedir?" derler, o
da:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Onlar:
"Size kim peygamber olarak
gönderildi? Peygamberiniz kimdir?" derler:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Bunun üzerine semadan bir ses
"Yalan söyledi,
Cehennem'deki yerini hazırlayınız." der. Onun için Cehennem'e bir kapı
açarlar. Cehennem'in harareti ve kokusu gelir, kabri daralır ve onu
sıkıştırır. Çirkin yüzlü ve kötü elbiseli bir adam gelir ve ona şöyle der:
"Sana yazıklar olsun, va'd
olunduğun gün işte bu gündür. " Kâfir ruh ona:
"Sen kimsin? Çirkin yüz
kötülük getirdi," der. O da:
"Ben senin çirkin
amelinim" der. Bunun üzerine:
"Rabbim, kıyameti
koparma." der. Sonra kör, sağır, dilsiz ve elinde balyoz olan birisi gelir.
Elindeki bu balyozu bir dağa vursa toprak olur, ona bir vurur, toprak
oluverir. Sonra onu Allah eski haline getirir, tekrar bir daha vurur. Öyle
bir çığlık atar ki insanlar ve cinlerden başka her şey duyar. "
Ruh, kabirde sorulan
suallere verdiği cevaplara göre ya İlliyyîne* ya da Siccîn'e* gönderilir.
Burada, yeniden diriltilecekleri güne kadar emaneten dururlar. Yeniden
dirilme gününde ise Allah'ın emri ile tekrar cesetlere girerler. İyi, kötü,
bütün ruhların kendi kabirleriyle alâkaları vardır. Bu alâka ile
ziyaretçilerini tanırlar. Nimetlerin lezzetlerini, yahutta cehennem'in
acısını yanlarında hissederler. Şehidlerin ruhları ise yeşil kuşlar gibi
Cennet'lerde otlar ve Arş'ın altında asılı bulunan kandillere
sığınırlar,(en-Nisâ, 4/169) Ayette Allah yolunda öldürülen şehidlerin,
gerçekte, ölü olmadıkları, Allah katında Cennet nimetleriyle
rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Ayrıca şehid ruhlarının, Cennet'te
kendilerine yapılan ikramlar nedeniyle, bir daha Allah yolunda
öldürülebilmek için ruhlarının cesetlerine iade edilmesini istedikleri
bildirilmektedir. {Salih-i Müslim, VI, 38; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dili
Kur'an Dili, II, 1229).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR MERMER VE YONTULMUŞ TAŞLARLA İNŞA EDİLİP SÜSLENİYOR.
İSLAM'DA BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Tanınsın ve basılsın diye
kabri bir karış kadar yükseltmekte beis yoktur. Fazlasını yapmak caiz
değildir. Hz. Ali (ra)'den rivayet edilmiştir ki, Peygamber (sav) bir cenaze
merasiminde iken şöyle buyurdu: Sizden kırmayacağı put, düzeltmeyeceği
kabir, bozmayacağı suret bırakmamak üzere Medine'ye kim gider? Adamın biri
ben giderim ey Allah'ın Resulü dedi ve gitti. Fakat Medine halkından
korktuğundan geriye döndü. Bunun üzerine Hz. Ali (ra): "Ey Allah'ın Resulü
ben giderim” dedi. Gitti, sonra dönüp dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü
kırmadığım put, düzeltmediğim kabir, bozmadığım suret bırakmadım” dedi,
sonra Peygamber (sav), "Böyle bir şeyi tekrar yapan kimse Muhammed'e (sav)
indirilmiş olana inanmamış olur” buyurdu.
İmam Şafii (ra) şöyle
buyuruyor: "Kabri bina etmek mekruhtur.” İslam aleminde, ba husus Türkiye'de
fakr ve zaruret içerisinde kıvranan yüz binlerce insan var iken böyle
lüzumsuz şekilde büyük servetleri toprağa verip heder etmek hangi insafa
sığar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR NAMAZI:
Bazı tarikat mensupları
yatmadan önce "kabir namazı" diye oturarak iki rekât namaz kılıyorlar.
Türkçe ilmihal kitaplarında sünnet ya da müstehap namazları arasında böyle
bir namaz bulamadık. Öyleyse bunun aslı yoktur diyebilir miyiz?
Hadis kitaplarımıza ve
Rasûlüllah Efendimiz (sav)'in yaşayış tarzını anlatan kitaplara
baktığımızda, yer yer değişik kelimeler içermekle birlikte şöyle bir hadis-i
şerifin olduğunu görürüz: "Allah Rasûlü vitirden sonra oturarak iki rekat
namaz kılardı" Bazı rivayetler bunu "bağdaş kurarak" diye de verir (Müslim).
Beyhakî de: "Gece de onüç rekât namaz kılardı. Dokuz rekâti ayakta kılar ve
onlarda vitir yapardı. Iki rekât da oturarak kılar, secde yapmak istediğinde
ayağa kalkıp rukû yapar ve secdeye giderdi. Bunu vitirden sonra yapardı".
Diğer bir rivayette: "O iki rekâtta oturarak kıraat ederdi", bir diğerinde:
"Bu iki rekâtta (kul yâ-eyyühelkâfirûn ve izâ zülzilet-il ardu) sûrelerini
okurdu" ilaveleri de vardır. Hatta bazı haberlerde: "Yatağına yatmak
istediği zaman oraya emekleyerek gider ve uyumadan önce yatağının üzerinde
iki rekât namaz kılardı, bu rekâtlarda (Izâ zülziletilardu ve Tekâsür)
sûrelerini okurdu" denir (Beyhakî, es-Sünenül-kübrâ, NI/32; Gazâli, Ihyâ,
I/196). Az farkla bu hadisleri Ahmed bin Hanbel (Müsned, V/260; VI/299), Ibn
Mâce (Ibn Mâce, ikâme,125), Tirmizî (Tirmizî, vitir,13), Darimî (Darimî,
salat, 215) ve Dârekutnî de (Derekutnî, N/6251) rivayet etmişlerdir. Ibnü'l
Kayyim ise bunları değerlendirirken şunları söylemiştir: "Rasulüllah gece
namazını üç türlü kılardı:1- Ayakta. En çok yaptığı da budur. 2- Kıraati
oturarak, rükü'u da oturarak. 3- Kıraati oturarak ve kıraattân az bir miktar
kalınca kalkıp rükü'u ayakta iken. Bu üç türlü kıldığıda doğrudur" (Ibn
Kayyim, Zâd, I/110).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ancak Imam Mâlik bu iki
rekât namazı münker görür (kabul etmez); Imam Ahmed de: "Ben kılmam ama,
kılana da mani olmam, der. Çünkü Gece son kıldığınız namaz vitir olsun" diye
bir hadis-i şerif vardır. Onlar bu namazı bu hadise uymuyor sayarlar. Bir
grup alim de Rasulüllah'ın bu iki rekâti sırf, vitirden sonra da namaz
kılmanın caiz olduğunu göstermek için kılmıştır görüşündedir. Doğrusu ise (Ibn
Kayyim'e göre) şu olmalıdır:
Bu iki rekât, sünnet gibi
değerlendirilmeli ve vitrin (son namaz vitir olmakla beraber) tamamlayıcısı
görülmelidir. Çünkü vitir, -özellikle de vacip sayanlara göre- müstakil bir
ibadettir. Binaenaleyh, bu iki rekât tıpkı akşamın sünneti gibi olmuş olur.
Zira o da gündüzün vitri (tekli namazı)'dir. Ve sondaki sünneti onun
tamamlayıcısıdır. (Yani sonunda sünnet kılmış olduğu halde kişi, son
kıldığım namaz akşam namazıdır diyebilir). Bu iki rekât da gecenin vitrinin
tamamlayıcısı olmuş olur (ve son kılınan namaz yine vitirdir denebilir)
Allah'u a'lem.
Sonuç olarak böyle bir
namaz kılanlara biz, bid'at işliyorlar diyemeyiz. Olsa olsa, Ahmed b. Hanbel
gibi "kılmıyorum ama kılana da bir şey diyemem" deriz. Hatta Rasûlüllah'ın
böyle bir namaz kıldığı sahih rivayetlerle sabit olmuş olunca, kılanlar
kılmayanlardan daha iyi yapıyorlar da diyebiliriz. Ancak bu namaza "Kabir
Namazı" dendiğine dair bir bilgiye, bakabıldiğimiz kaynaklarda
rastlayamadık. Yoksa o daha başka bir namaz mıdır, bilgilendirirseniz memnun
oluruz.
Bu namazın ilmihallerde,
-hatta fıkıh kitaplarında- geçmediğine gelince; onların bunu
bilmediklerinden değil, sadece en önemli olup, Rasûlüllah'ın hemen hemen
devamlı kıldığı ve tavsiye ettiği sünnet ve müstehap namazları kitaplarına
almış olmalarındandır. Yoksa Rasûlüllah'ın kıldığı daha başka namazlar da
vardır. Durum bu olunca şöyle diyebiliriz: Farz namazlar İslam'ın asgari
şartıdır ve kulluğun ilk barajıdır. Farzların sünnetleri (revâtip sünnetler)
farzların koruyucusu ve mükemmelleştiricisidir. Teheccüd, Duhâ (kuşluk),
Işrak, Tahiyyetül mescid gibi müstehap namazlar Allah'a yaklaştırmada etkili
nafile namazlardır. Sizin sözünü ettiğiniz namaz ve benzerleri de farz,
sünnet ve nafilelere tam alışmış, ehli takva insanların fırsat
bulabilenlerinin yaptıkları amellerin üzerine bir de kaymak sürme kabilinden
bir şeydir. Ancak hiç namaz kılmayanlara, ara sıra kılanlara, namaz borcu
olanlara böyle namazları tavsiye etme yerine, kulluğun; asgari şartını
yerine getirmelerini telkin etme daha isabetli olsa gerektir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR ZİYARETİ
Genel olarak kabirleri
ziyaret etmek erkekler için müstehab olup, kadınlar için caizdir. Salih
kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup
sayılmıştır. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi, bağırıp çağırma, saçını
başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi bir fıtne korkusu olmadığı zaman
mümkün ve caizdir. Çünkü Hz. Peygamber, çocuğunun kabri başında ağlamakta
olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyaretten alıkoymamıştır (Buhârî,
Cenâiz, 7, Ahkâm, ll; Müslim, Cenâiz, 15). Diğer yandan Hz. Âîşe'nin de
kardeşi Abdurrahman b. Ebi Bekr'in kabrini ziyaret ettiği nakledilir (Tirmizi,
Cenâiz, 61).
Hz. Peygamber, henüz kader
inancının kökleşmediği ve cahiliye alışkanlıklarının devam ettiği dönemde
kabir ziyaretini bir ara yasaklamış, ancak bunu daha sonra serbest
bırakmıştır. Hadiste şöyle buyrulur:
"Size kabir ziyaretini
yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz" (Müslim, Cenâiz, -
106, Edâhi, 37; Ebû Dâvud, Cenâiz 77, Eşribe, 7; Tirmizi, Cenâiz, 7;Nesaî,
Cenâiz, 100; İbn Mâce, Cenâiz, 47; Ahmed b. Hanbel, I, 147, 452, III, 38,
63, 237, 250, V, 35, 355, 357). Hz. Peygamber'in kabirleri çok ziyaret eden
kadınlara lânet ettiğini bildiren hadisler (Tirmizi, Salât, 21; Cenâiz, 61;
Nesaî, Cenâiz, 104; İbn Mâce, Cenâiz, 49), ziyaret yasağı olan döneme
aittir. Tirmizi bunu açıkça ifade etmiştir (Tirmizi, Cenâiz, 60). Hz. Âîşe
ve İbn Abdilberr bu görüştedir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Hanefilerin sağlam
görüşüne göre, saç baş yolma, ağlamayı tazeleme gibi aşırılıklar olmamak
şartıyla kadının kabir ziyareti caiz görülmüştür. Çünkü Hadislerde yer alan
ruhsat, kadınları da kapsamına almaktadır (Tirmizi, Cenâiz 60, 61; İbn
Abidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, II, 242).
Kabir ziyaretinin, tarihi
akış içinde, ölülerden yardım istemek, hatta tapılmak için de yapıldığı
görülmektedir.
İslâm'ın başlangıcında Hz.
Peygamberin kabir ziyaretlerini yasaklamasının sebebi bu idi. Yahudi ve
Hristiyanlar, aziz saydıkları kimselerin kabirlerini ibadet yeri
edinmişlerdi. Cahiliyye devrinde kabirlere secde ediliyor, putlara
tapılıyordu. Putperestlik, büyük tanınan kimselerin heykellerine saygı ve
ta'zim ile başlamış, neticede bu saygı putlara ibadete dönüşmüştü. İslâm
Dininin gayesi tevhid akidesini (Allah'ı yegane hâlık ve müessir tanıyıp
yalnızca ona ibadet etmeyi) kalblere yerleştirmekti. Önceleri Hz. Peygamber
(s.a.s) bu sebeple tehlikeli gördüğü kabir ziyaretini yasaklamıştı. Fakat
tevhid inancı gönüllere iyice yerleşip müslümanlar tarafından gayet iyi
anlaşıldıktan sonra, kabir ziyaretine izin verilmiştir.
Çünkü kabir ziyaretinde,
hem hayattakiler, hem de ölüler için faydalar vardır. Resulullah (s.a.s)
Mekke seferi sırasında annesi Amine'nin kabrini ziyaret ederek ağlamış,
etrafındakileri de ağlatmış ve müslümanların kabirleri ziyaretine de izin
verilmişti (İbn Mâce, Cenâiz 48; Nesâf, Cenâiz; 101;Müslim, Cenâiz, 36; Ebû
Dâvud, Cenâiz, 77). Bu izin hatta ziyareti teşvik konusu meşhur rivayetlerle
sabittir (İbn Mâce, Cenâiz, 47; Tirmizî, Cenâiz, 60).
Kabir Ziyaretinin
Faydaları
a) İnsana ölümü ve ahireti
hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar (Müslim, Cenâiz, 108; Tirmizî,
Cenâiz, 59; İbn Mâce, Cenâiz, 47-48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 145).
b) İnsanı zühd ve takvaya
yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik
yapmaya yöneltir (İbn Mâce, Cenâiz, 47).
c) Salih kişilerin
kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık
sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber'in ve
Allah'ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur.
Bir hadis-i şerifte; "Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki
hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur" buyurulmuştur. (Mansur Ali Nasif,
et- Tâc, el-Câmiu'l-Usûl, II, 190).
d) Ziyaret; insanın
geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR
ZİYARETİNİN ADABI NEDİR?
Kabır ziyaretinin asabı
şöyledir:
1- Abdestli olmak,
2- Muvakkaten de olsa
dünya meşgalesini içinden atıpı ahireti düşünmek ve dünyanın fani olduğunu,
kısa bir zaman sonra şu kara toprağın altına gireceğini tasavvur etmek.
3- Kabir sahibi hayatta
olsaydı ona ne kadar yaklaşması uygun ise o kadar kabrine yaklaşmak,
4- Yanına vardığında
Peygamber (sav)'in ta'lim buyurduğu gibi selam vermek: "bu yurtta bulunan
mü'min ve müslümanlara selam olsun. İnşallah biz de size yetişiriz. Bizler
ve sizler için Allah'tan afiyet dilerim”.
5- Kabrin yanında Kur'an-ı
Kerim tilavet edip duada bulunmak.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR
ZİYARETİNİN MEKRUHLARI NELERDİR?
Kabir ziyaretinin
mekruhları şunlardır:
1- Yukarda zikredilen
sünnetleri terk etmek,
2- Yüksek sesle ağlayıp
gürültü yapmak,
3- Peygamber (sav)'in
kabri şerifi de olsa onun taş ve demirlerini öpmek, onlara yapışıp asılmak
ve elleri oraya koymaktır. Bunları yapmak çirkin bir bid'attır.
4- Erkek ve kadın cemaatı,
karışık olarak ziyaret etmek,
5- Kabrin yanında mum
yakmak, çaput bağlamak, bütün bunların İslam'da yeri yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR ZİYARETİNİN
FAYDALARI
a) Insana ölümü ve ahireti
hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar (Müslim, Cenâiz, 108; Tirmizî,
Cenâiz, 59; Ibn Mâce, Cenâiz, 47-48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 145).
b) Insanı zühd ve takvaya
yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik
yapmaya yöneltir (Ibn Mâce, Cenâiz, 47).
c) Salih kişilerin
kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık
sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber'in ve
Allah'ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur.
Bir hadis-i şerifte; "Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki
hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur" buyurulmuştur. (Mansur Ali Nasif,
et- Tâc, el-Câmiu'l-Usûl, II, 190).
d) Ziyaret; insanın
geçmişi, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur.
Ziyaretin Ölüye Faydası
a) Özellikle anne, baba
diğer akraba ve dostların kabirleri, ruhları için Allah'a dua ve istiğfar
etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenâtın
sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ delili ile sabittir. Ölüler
ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah'a dua edilir, Kur'an okunur,
yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen
ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına
dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek
mekruhtur.
Dua ve istiğfarın ölülerin
ruhları için faydalı olacağına şu ayet-i kerime de delâlet eder: "Ey
Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa. Iman etmiş
olanlar için kalbimizde bir kin bırakma" (el-Haşr, 59/10). Bu konuda varid
olan pek çok hadis vardır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 509; VI, 252; Ibn
Mâce, Edeb,
b) Ölünün dirileri
işitmesi. Kabir ziyareti sırasında konuşulanları kabirdeki kişinin duyduğu
ve verilen selâmı aldığı hadislerle sabittir.
Abdullah b. Ömer (r.a)'den
nakledildiğine göre Hz. Peygamber Bedir gazvesinden sonra yerde yatan Kureyş
büyüklerinin cesetlerine karşı: "Rabbinizin va'dettiği azabın doğru olduğunu
anladınız mı?" diye seslenmişti. Hz. Ömer'in: "Ey Allah'ın Resulu! Bu
duygusuz cesetlere mi hitap ediyorsunuz?" demesi üzerine, Resulullah (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz. Fakat
bunlar cevap veremezler" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, II, 121). Bu konuda
Hz. Aişe'den, ölülerin işitmesi yerine, Resulullah'ın; "Gerçeği ölünce şimdi
daha iyi anlarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak'da: "Habibim sen, sözünü ölülere
duyuramazsın " hadisi nakledilmiştir. Ancak çoğunluk Islâm bilginleri bu
konuda Hz. Âîşe'ye muhalefet etmişler, başka rivayetlere uygun düştüğü için
yukarıda zikrettiğimiz Abdullah b. Ömer'in hadisini esas almışlardır (bk.
ez-Zebîdi, Tecrid-i Sarıh Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 580).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ziyaretin Âdabı
Ziyaretçi mezarlığa
varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin dediği gibi şöyle selâm
verir: "Ey müminler ve müslümanlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun.
Inşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah'tan bize ve size âf yet
dilerim" (Müslim, Cenâiz, 104; Ibn Mâce, Cenâiz, 36).
Hz. Âîşe'nin rivayetinde
anlam aynı olduğu halde ifade biraz farklıdır. Tirmizi'nin Ibn Abbâs'tan
rivayetinde Resulullah bir defasında Medine mezarlığına uğradı ve onlardan
tarafa dönerek şöyle dedi:
"Ey kabirler ahâlisi, size
selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce
gittiniz, biz de sizin ardınızdan (geleceğiz)" (Tirmizi, Cenâiz, 58, 59).
Kişi, tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selâm verirse, ölü
selâmını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından
geçerken selam verirse, ölü, selâmını alır(Gazzâli, Ihyau Ulûmi'd-din, IV,
Ziyâretü'l-Kubur bahsi).
Kabir ziyareti sırasında
mezarda namaz kılınmaz. Kabirler asla mescid edinilmez. Kabre karşı da namaz
kılmak mekruhtur. Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir (Müslim,
Cenâiz, 98; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Salât, 236).
Boş yere para harcandığı
için, ya da kabirlere tazim için buralarda mum yakılmasını Hz. Peygamber
yasaklamıştır. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur
(Müslim, Cenâiz, 33; Tirmizi, Cenâiz, 56).
Kabirde ziyaretle
bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak
yürümekten sakınmak ve mütevâzi bir durumda bulunmak gerekir (Nesâî, Cenaiz,
100; Tirmizî, Cenaiz, 46). Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan
sakınmak gerekir. (Nesaî, Cenâiz, 100; ibn Mâce, Cenâiz, 46). Kabristanın
yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabir yanında kurban kesmek Allah
için kesilse bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımını elde
etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de
vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir; ibadet ise yalnız Allah'a mahsustur.
Kabirler Kâbe tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez. Ölülerden yardım
istemek ve bunun için mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye
yarar sağlamaz. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine
inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak Islam'ın tevhit
inancı ile bağdaşmaz.
Diri veya ölü olsun salih
kimseleri Allah'tan bir şey istemek için aracı kılmaya "tevessül"* denilir.
Kabirde kişinin başkasına bizzat bir fayda vermeye veya bir zararı gidermeye
gücü yetmez. ibn Teymiyye ve taraftarlarına göre Allah'tan bir şey isterken
peygamber bile olsa salih kulları aracı kılmak haram, hatta şirktir.
Çoğunluk Islâm âlimlerine göre ise Allah'tan bir şey isterken salih zatları
aracı vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir.
Meselâ "Hz Muhammed hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua
ediyorum, şu isteğimi yerine getir" demek duaların kabulüne vesile olur.
Hanefi ve Malikilere göre kabir ziyaretini cuma ve bunun iki yanındaki
perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Şafiîler, perşembe
gününün ikindi vaktinden başlamak üzere cumartesi sabahına kadar ziyaretin
daha uygun olacağını söylemişlerdir. Hanbeliler, ziyaret için belli bir gün
tahsis etmenin doğru olmadığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak cuma günü
ziyaret daha faziletli ise de diğer günlerde ziyaret de mümkün ve caizdir (Abdurrahman
el-Ceziri, el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, I, 540).
KABİRLERDEN KALKIŞ
Kur'an, kıyametin
kopmasından sonra Sûr'a ikinci defa üfürülme ile bütün canlı yaratıkların
hesap için tekrar diriltileceklerini ifade eder. O kadar ki, öldükten sonra
dirilmenin anlatılmadığı çok az sûre bulunabilir. Pek çok surede bu konuyu
açıklayan örnekler getirilerek, akıllara gelebilecek tereddütleri ortadan
kaldırır.
Kabirlerden kalkış
dediğimiz tekrar dirilme inancı, kişilerin ve toplumun ıslahında çok önemli
bir ilke olduğu için Kur'an-ı Kerim bu konuya önemle eğilir. Gerçekten de
öldükten sonra tekrar dirilmenin gerçekleşeceğini bilen insan, hayır ve
iyilik yapmaya, işlediği kötülükleri en aza indirmeye çalışır. Fakat yeniden
dirilişe inanmayan kimse topluma ve kendisine her zaman zarar verebilir.
Öldükten sonra tekrar
diriliş hem beden hem de ruh ile olacaktır Bu konuya açıklık getiren bir
ayette: "Ayetlerimizi inkar ile kâfir olanlar (var ya) onları muhakkak ki
ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı tadıp durmaları için, onları başka
derilerle yenileyip değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir,
yegane hüküm ve hikmet sahibidir" (en-Nisâ, 4/56), buyurulur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kur'an-ı Kerim, öldükten
sonra tekrar dirilmeyi inkâr eden kimselere karşı, yeniden dirilişin aklen
mümkün olduğunu ve muhakkak meydana geleceğini açıklamak için bir kaç yol
izlemiştir.
Yeniden dirilmeyi, ilk
yaratmaya kıyaslamıştır. Bu konuda bize şöyle buyurur: "O, kendi
yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi. "Bu çürümüş kemiklere kim can
verecekmiş?" dedi. De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her
yaratmayı hakkıyla bilendir" (Yâsin, 36/78-79)
Zor bir şeyi yaratmaya
gücü yetenin, kolay bir şeyi yaratması elbette mümkündür. Göklerin ve yerin
yaratılması, insanın yaratılmasından daha zordur. Bunu yapabilen, insanı da
öldükten sonra diriltebilir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Bütün
varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan O'dur. Bu,
O'na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur" (er-Rûm,
30/27). "Biz ilk yaratmadan âciz mi kaldık? Hayır, onlar yeniden
yaratılmaktan şüphe ediyorlar" (Kâf, 50/15)
Kupkuru ve ölü bir durumda
olan yeri, bitkilerle canlandıran, insanı da diriltebilir Ayetlerde şöyle
buyurulur:
"...Sen yeryüzünü kupkuru
ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne suyu indirdiğimiz zaman, o harekete
gelir, kabarır; her güzel çiftten nice bitki bitirir. Bunun sebebi şudur:
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. Şüphesiz hakkıyla kâdirdir. O şüphesiz her
şeye hakkıyla kâdirdir. O saat elbette gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur.
Doğrusu Allah, kabırlerde olan kimseleri de diriltip kaldıracaktır" (el-Hacc,
22/5-7)
Bir şeyi zıddına çevirmeğe
gücü yeten, onu benzerine çevirebilir. Allah, ağaçlarda bol miktarda bulunan
suya rağmen, nasıl ondan ateş çıkartıyorsa, öylece insanları da tekrar
yaratabilir. Bu konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyurulur: "O Allah ki, size
yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, simdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri
ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratılmaya gücü yetmez mi? elbette buna
gücü yeter. O herşeyi yaratandır her şeyi bilendir" (Yâsin, 36/80-81).
Kur'an-ı Kerim'de ikinci
defa Sûr'a üfürülme ile meydana gelecek gelişmeler şöyle açıklanır:
Sûr'a ilk defa
üfürüldüğünde kıyamet kopacaktır. Yani bu ilk üfürülmeyle, dünya hayatı sona
erecek, Allah'ın istisnâ ettiği varlıkların dışında bütün canlılar
ölecektir. Bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyurulur: "Sûr'a üfürülünce,
Allah'ın dilediğinden başka, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi çarpılıp
cansız yere düşer" (ez-Zümer, 39/68).
İsrâfil (a.s)'ın Sûr'a
ikinci defa üfürmesiyle, insanlar kabırlerinden kalkıp Rablerine doğru akın
akın koşacaklardır. Bu konuyla ilgili olarak iki ayeti hatırlatmak
yeterlidir. "Sur'a üfürülmüştür. Bir de görürsün ki, onlar kabırlerinden
kalkıp Rablerine doğru koşup gidiyorlar" (Yasin, 36/51). "Sonra ona (Sûr'a
bir daha üfürülecektir. O anda görürsün ki ölüler dirilip, ayakta bakınıp
duruyorlar" (ez-Zümer, 39/68).
İsrâfil (a.s)'ın Sûr'a iki
kez üfürmesi arasında geçecek süre kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü Ebû
Hüreyre (r.a)'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s) "Sûr'a
iki defa üfürülme olayı arasında kırk (zaman) vardır" buyurmuşlardır. Orada
bulunanlar, hadisi nakleden Ebû Hureyre'ye "Ey Ebû Hureyre; kırk gün mü?"
diye sormuşlar; "Bilmiyorum" cevabını alınca, "Kırk ay mı?" demişler; yine:
"Bilmiyorum" karşılığını alınca, "Kırk yıl mı?" diye sormuşlar. Bu soruya da
Ebû Hureyre "Bilmiyorum" cevabını vermiştir (Müslim, Fiten, 28; Ebû Dâvud,
Sünne, 22).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kur'an-ı Kerim'de ölülerin
diriltilmesi ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak'la ile İbrahim arasında geçen
konuşma ibretlidir.
Rivayete göre Hz. İbrahim
(a.s)'ın "Ey Rabbim ölüleri nasıl diriltiyorsun? Bana göster," sorusunu
sormasının sebebi şu idi: Bir gün Hz. İbrahim (a.s) deniz kenarında bir
insan ölüsü görür. Dalga, ölünün üzerini açtığı zaman, hemen denizdeki
yaratıklar ölüye saldırır, kopardıkları parçanın bir kısmı denize düşer ve
diğer kısmını yerler. Dalga çekilince kara ve hava hayvanları saldırır. Kara
hayvanları kopardıklarının bir kısmını yer, bir kısmını da havada boşluğa
bırakırlardı. Bunu gören Hz. İbrahim (a.s) merak eder. Bu parçaların nasıl
ayrı ayrı yerlerden toplanıp bir araya getirileceğini görmek ister. İşte bu
konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şu ayeti buluyoruz:
"Bir vakit de İbrahim:
Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin? Bana göster, demişti. Allah ona;
inanmadın mı? buyurmuştu. O da; hayır, inandım. Fakat kalbim yatışsın diye
(arzuluyorum) demişti. (Allah) dedi ki: "Dört kuş tut. Onları kendine
alıştır, sonra parçalayıp her parçasını bu dağın üzerine bırak. Sonra da
onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah, her şeye üstün ve
yegane hikmet sahibidir" (el-Bakara, 2/260).
Cenâb-ı Hak kabırden
kalkış ve mahşer meydanında toplanıp hesap verme işinin gerçekleşeceğini
şöyle ifade buyurur: "Ey Rabbimiz; şüphesiz sen, geleceğinde şüphe olmayan
bu günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz ki Allah va'dinden dönmez derler"
(el-Bakara, 2/9). Hz. Peygamber, ölümünden sonra insanın her şeyinin çürüyüp
yok olacağını, ancak acbü'zzeneb denilen "kuyruk sokumu kemiği"nin bundan
müstesna olduğunu bildirmiş, kıyamet koptuktan sonra ikinci yaratılışın bu
çürümeyen kemikten derlenip toparlanacağını belirtmiştir (Buhârı, Tefsîru
Sure, 39/3, 78/1; Müslim, Fiten, 14 t-143; Ebû Dâvud, Sünne, 22; Nesâî,
Cenâiz, 117; İbn Mâce, Zühd, 32; Mâlik, Muvatta, Cenâiz, 49; Ahmed b. Hanbel,
II, 322, 428, 499, III, 28).
Acbü'z-zeneb'le ilgili
Hadislerde tasvir edilen ikinci yaratılış, başka bir deyimle kabırlerden
kalkış, insanın ana rahmindeki oluşumuna benzemektedir. Nitekim tıp ilminin
verilerine göre, sperm ana rahmine düştüğü zaman, ilk oluşum sırasında ana
rahmi ile insan embriyonu arasında birleştirici bir sap bulunur. Başlangıçta
cenin bu sap üzerinde büyür. İşte bu sap, insan embriyonunun kuyruk sokumuna
tekabül eden bölgesi ile bağlantılıdır. Sonuç olarak hadis-i şeriflerde
acbü'z-zeneb veya acmü'z-zeneb diye ifade edilen unsurun ölümsüzlüğünü ve
yeniden dirilişin çekirdeğini teşkil edeceğini düşünmek mümkündür. Allah ve
Resulunun haber verdiği bazı konuların nasıl gerçekleşeceğini bugün için
pozitif, ilimlerin tam olarak açıklayamaması, sonucu değiştirmez. Çünkü
yaratıcı ve O'nun adına konuşan elçisi bir şeyi söylemişse onun doğruluğuna
inanmak gerekir. Nitekim, yeni bilimsel araştırmalar İslâm'ın daha önceki
asırlarda açıklanamayan tabiatla ilgili pek çok konularını günümüzde gün
ışığına çıkarmıştır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİRLERİN
HAZIRLANIŞI:
Kabır hazırlanırken şu
hususlara dikkat edilmelidir Kabır, bir adam boyu veya göğüs hizasına kadar
kazılır. Ölüyü daha iyi koruyacağı düşüncesiyle kabır daha derin açılabilir.
Toprak sert ise kabrin kıble tarafına bir lahd (oyuk) açılır. Eğer lahd
açılmakla toprak göçecek kadar yumuşak olursa o zaman kabrin ortasında
ölünün sığacağı kadar bir yer açılır ve oraya defnedilir.
İslâm müctehidleri ve
fakihleri, kabırlerin kireç ve benzeri ile yapılmasının, kendi toprağına
ilâve edilerek yükseltilmeşinin, üzerine kubbeli bina yapılmasının, taşına
övücü veya kadere sitem edici kelimeler yazılmasının caiz olmadığı konusunda
görüşbirliği içindedir. Buna karşılık kabrin, yerden bir-iki karış
yükselmesi, şeklinin deve hörgücü gibi olması, kerpiçle yapılması, kabrin
baş tarafına bir taş konulması ne ölünün isminin yazılmasında bir sakınca
görülmemiştir. Ancak kabrin üstüne mescit gibi bina inşa edilerek buranın
mabed edinilmesi hadisle yasaklanmıştır.
Hz. Âîşe (r.a), Resulullah
(s.a.s)'ın son hastalığında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah,
Yahudi ve Hristiyanlara lânet etsin, Onlar, peygamberlerinin kabrini mabed
haline getirdiler." Hz. Âîşe diyor ki: "Eğer bundan korkulmasaydı, Hz.
Peygamberin kabri dışarıdan belli olacak şekilde yapılacaktı" (Buhâri,
Cenâiz, 916). Peygamberin ve Hz. Âîşe'nin ifadelerinden; kabrin dış şekli
üzerinde titizlikle durulmasının ve bazı yasaklar konmasının sebebinin
tevhit inancını korumak ve insanların şirke düşmelerini önlemek olduğu
anlaşılmaktadır.
Diğer yandan İslâm dini,
israfı yasaklamıştır. israf, malın lüzumsuz yere ve ölçüsüz harcanması,
sarfedilmesi demektir. Aç, çıplak, ilaçsız, tahsilsiz. eşsiz, işsiz, muhtaç
müslümanlara yardım etmek yerine, büyük masraflarla heybetli, süslü ve
masraflı kabırlerin bina edilmesi israf sınırları içine girebilir.
Cenaze için namaz
kılındıktan sonra cemaatle birlikte yaya veya ihtiyaç olunca araç
vasıtasıyla kabristana gidilir. Derince ve uygun boyda açılan kabre cenazeyi
gömmek farz-ı kifayedir. Cenazeyi taşıyanlar gibi kabre indirenlerin de;
"Bismillah ve ala milleti Resulullah" demeleri müstehabtır.
Ölü, kabırde yüzü kıbleye
gelmek şartıyla sağ yanı üzerine yatırılır. Sonra kefenin düğümleri çözülür.
Kabrin tahtası dizildikten sonra kürekle veya elle üzerine toprak atılır.
Kabrin üstünü biraz yükseltmek menduptur. Toprak pekişsin diye kabrin
üzerine su serpilebilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
HER HANGİ BİR LİDERİN BİR YERE GELİŞİ MÜNASEBETİ İLE ŞEREFI
İÇİN VEYA SALİH KİMSELERİN KABRİ İÇİN ADAK OLARAK KESİLEN HAYVANIN ETİ HELAL
MIDIR?
Her hangi bir liderin bir
yere gelişi münasebeti ile şerefi için veya veli ve salih kimsenin kabri
için nezr edilmiş bir hayvan kesilirse eti haramdır, yenilmez.Çünkü hayvan
Allah namına kesilmemiştir.O gelen zat veya veliye tazım için kesilmiştir.(İbn
Abidin)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABRİSTAN
Ölülerin toprağa verildiği
ve "mezarlık" da denen saha.
İslâm dini, hayatında
olduğu gibi ölümünde de insana gereken değeri vermiş ve saygıyı göstermiş,
öldüğü andan itibaren ona yapılacak muameleyi de belirlemiştir.
Toprağa defnedilen insanın
en uzun süre bulunacağı yer kabristandır. Bu sebeple İslâm dini, kabristanın
düzenli ve tertipli yapılmasını, temiz tutulmasını ve yeşillendirilmesini,
hayatta bulunan insanların ölülere karşı bir vefa borcu olarak görür. Buna
rağmen dinimiz öncelikle ölünün cesedine değil hatırasına değer verir. Bu
konuda Hz. Peygamber "Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" (Tirmizi, Cenâiz, 34)
buyurur.
Müslümanlara ait kabristan
son derece sade, tabiî ve mütevâzi olmalı; mezar yapımında da basit ve ucuz
malzeme kullanılmalıdır. Camide Allah'ın huzurunda-kariyer ve sosyal
durumları ne olursa olsun-aynı safi paylaşan müslümanların mezarlarının da
görünüş itibariyle birbirine yakın olması İslâm'ın ruhuna daha uygundur.
Kabristana cenaze ile
birlikte veya daha sonra ölüyü yâdetmek için çelenk getirerek kabrin üzerine
konulması, bid'at olup, gayri müslimlere benzemek amacıyla yapıldığı
takdirde ilgilileri manevî sorumlulukla karşı karşıya getireceği açıktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABZIMAL(KOMİSYONCULAR)
Sebze, meyve ve bu gibi
şeylerin üreticileri ile satıcılar arasında aracılık eden kimse, başka bir
ifade ile özellikle yaş meyve ve sebzeyi üreticiden alarak, perakendeciye
intikal ettiren komisyoncular hakkında kullanılan bir hukuk terimi.
Kabzımallar genel olarak
üreticiden bir avans karşılığında ürünü alır, gerekiyorsa bir süre muhafaza
ederek satar. Sonra satış bedelinden komisyon, satış masrafları ve avans
bedelini indirerek, gerisini üreticiye verir.
Satıcı ile alıcı arasında
başka bir tabir ile üretici ile tüketici arasında aracılık yapana simsâr adı
verilir. Simsârda malı koruma ve muhafaza etme manası da vardır (Kamus, II,
411). Serahsî, el-Mebsut adlı eserinde simsâr konusunu işlemiş, bunun caiz
olduğunu söylemiştir (Mebsût, XV, 114).
Kabzımal, komisyoncu veya
simsar kelimeleri aralarında yok denecek kadar küçük farklar bulunsa bile,
aynı manayı ifade eder diyebiliriz.
Kays b. Ebî Garâze diyor
ki; biz Medine çarşısında ticaret yapar ve kendimize simsar adı verirdik.
Bir gün Resulullah yanımıza çıkageldi ve bize daha güzel bir isim verdi; "Ey
tüccar topluluğu" diye hitap etti (Ebu Davud, Buyû', 1). Serahsî, bu hadisi
naklettikten sonra simsarı şöyle tarif eder: Simsar, alış veriş işinde
başkasına ücretle çalışan kimsedir. İmam Muhammed, sahabî Ebû Garâze'nin bu
konuda bu hadisi söylemesinden maksat simsarlığın caiz olduğunu
açıklamaktır, diye bir yorum yapmıştır (Mebsût, XV, 115).
Peygamberimiz bir
hadislerinde "Hiçbir şehirli-kasabalı, hiçbir bedevî-köylü adına malını
satamaz" buyurmuşlardır (Buhârî, Buyû', 58, 64). İbn Abbas'a bunun manası
sorulduğu zaman, şehirli köylüye simsarlık yapamaz diye cevap vermiştir (Tecrîd-i
Sarih, VI, 472).
Alıcı ile satıcı veya
tüketici ile üretici arasına girip malı birinden diğerine nakletmek,
ihtiyaçtan kaynaklanan birşey ise, başka bir deyimle sebepsiz fiyat artması
olmuyorsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat boş yere, hiç yoktan fiyat
yükseliyor, aracının varlığı lüzumsuz ise ve taraflardan biri bu sebeple
zarar ediyorsa böyle bir simsarlık meşru değildir. Nitekim İmam Ebu Hanîfe,
alıcı ile satıcıdan herhangi birisi zarar görmediği müddetçe,
kabzımal-simsar delaleti ile yapılan alış verişin caiz olduğunu söylemiştir
(Tecrîd-i Sarih, VI, 472).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KAÇ
ÇEŞİT ARAZİ VARDIR, HANGİSİNE ZEKAT –ÖŞÜR- DÜŞER?
Beş çeşit arazı vaardır.
1- Arazı-yi öşriye:
Müslümanlar tarafından kahren fetih edilip müslümanlarla temlik edilen arazı
ile, ahalisi kendi arzusu ile müslüman olmuş olan arazıdır.
2- Arazı-yi haracıye:
Müslümanlar tarafından fetih edilip, müslüman olmayan yerlilere temlik
edilen arazıdır.
3- Arazı-yi miriye:
Müslümalar tarafından fetih edilip İslam devletinin temellükü altında
bırakılan arazıdır.
4- Arazı-yi memlüke:
Devletin arazısi iken müslim veya gayr-i müslime satılan veya hibe edilen
arazıdır.
5- Arazı-yi emvat: Hiç
işlenmemiş veya sahibi olmayan arazıdır. Üç mezhebe göre, arazı hangi
çeşitten olursa olsun zekata tabidir. Hanefi mezhebinde ise araziyi öşriye
kesin olarak zekata tabii olduğu gibi, araziyi miriye ile haracıye zekata
tabi deildir. Araziyi memlüke ise araziyi öşriye gibi zekata tabi'dir.
6- Türkiye arazısi bu
kabıldendir. Yani vaktiyle miriye ve devletin malı olup bilahare
vatandaşlara bedelsiz olarak temlik edilmiştir. Bu temlik de mu'teberdir.
7- Çünkü devlet maslahata
binaen vatandaşa devlet malından yardım edebilir. Arazı ve başka mallar
arasında hiç bir fark yoktur. Binaenaleyh Türkiye'nin arazısi öşre tabi
değildir demek hatadır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KAÇAKÇILIK
YAPMAK VE KAÇAK MALI SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
Kaçakçılık yapmak yani dış
memleketlere kaçak eşya götürüp getirmek, birkaç yönden sakıncalıdır.
1- Kaçakçılıkla uğraşan
kimsenin işini yürütebilmesi için ilgilerle rüşvet vermeye mecbur kalacağına
hiç şüphe yoktur. Rüşvet ise haramdır. Veren de mel'un, alan da mel'undur.
2- Kaçaklıkla uğraşan
kimsenin mal ve canı tehlikededir. 1950'lerden evvel ve sonra doğu ve
güneydoğu hudut illerinde onbinlerce vatandaş kaçakçılık uğrunda büyük
servetlerini verdikleri gibi, Suriye, Irak ve İran hudutlarında canlarını da
verdiler. Nice cenazeler de mayın tarlalarında havaya uçtu. Servetlerin
heder olmaması için kumarı yasaklayan din, elbette daha beter olan
kaçakçılığı da yasaklayacaktır.
3- Kaçakçılık müslümanlara
büyük zarar veriyor, malını, parasını taşraya sevk ettiriyor. Binaenaleyh,
kaçakçılık yapmak caiz olmadığı gibi kaçak malı satın almak da doğru
değildir. Ancak satış batıldır da denilmez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KAÇARAK EVLENMEK
Annenin, babanın razı
olmamalarına rağmen kızları sevdigi erkeğe kaçar ve dinî nikâh kıydırırlarsa
bu nikâh geçerli olur mu?
Hanefi mezhebine göre
geçerli olur. Ancak kız ergin değilse, ya da dengini bulamamışsa, velisi
nikâhı onaylamayabilir. Onaylamayınca da nikâhı geçerli olmaz: Ama kız ergin
ise ve nikâhlandığı erkek dengi ise, baba ya da veli izin vermese ve nikâhı
onaylamasa da nikâh geçerlidir. Fakat Şâfîî mezhebine göre velinin bizzat
bulunup onaylamadığı nikâh geçerli değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KA'DE
Bir oturuş, üzerine
oturulan hasır, keçe vb. şey; oturan kimsenin oturduğu yerden aldığı miktar.
Namazda teşehhüd için,
yani "et-Tehiyyâtü lillâhi" yi okumak için oturmak anlamında bir fıkıh
terimi.
Üç ve dört rekâtlı
namazlarda iki "ka'de" vardır. Birincisine "Ka'de-i ûlâ * = ilk oturuş",
ikincisine de "Ka'de-i âhire* = son oturuş" denir.
Âlimlerin çoğunluğuna
göre, birinci ka'de sünnettir. Hanefîlere göre, vâcip olup terkinden dolayı
sehiv secdesi gerekir. Nitekim, Abdullah İbn Buhayne'den nakledilen hadise
göre:
"Hz. Peygamber (s.a.s),
öğle namazına kalktı. Oturması gerekirken oturmadı. Namazı tamamlayınca iki
secde yaptı. Her secdede selâm vermeden önce, oturarak tekbîr aldı. Cemaat
da onunla birlikte secde ettiler. Böyle yapması, birinci oturuşu unuttuğu
içindi" (Buhârî, Sehiv, 5).
Yine Hz. Peygamber (s.a.s)
in: "Benim namaz kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılınız" (Buhârî, Ezan, 18)
hadisi, birinci teşehhüdün vacip olduğuna delalet eder, terkinin sehiv
secdesini gerektirmesi de vacip olduğunu gösterir (es-Seyyid Sabık, "Fıkhu's-Sünne,
I, 171).
Teşehhüdde, sol ayak
yayılarak üzerine oturulur. Sağ ayağın baş parmağı kıbleye yönelik olarak
dikilir. Hz. Aişe (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in namazdaki oturuşunu bu
şekilde tarif etmiştir (el-Mergînânî, el-Hidâye, I, 51).
Kadın; sol tarafa kalçası
üzerine oturarak, sol ayağını sağ yandan çıkarır. Bu, onun tesettürüne daha
uygundur (el-Mergînânî, a.g.e., l, 51).
Birinci ka'dede "et-Tehiyyâtü
lillâhi" okunduktan sonra hemen diğer rekâta kalkılır. Abdullah İbn Mes'ûd
(r.a.), teşehhüd konusunda şöyle diyor:
"Resulullah (s.a.s), bana
namazın ortasında ve sonundaki teşehhüdü öğretti. O namazın ortasındayken
teşehhüdden hemen sonra kalkardı. Namaz sonundaki teşehhüdü bitirince, kendi
kendine dilediği kadar dua ederdi" (Buhârî, İsti'zân, 28; el-Merginânî,
a.g.e, 51).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Abdullah İbn Mes'ûd'un
teşehhüdü şöyledir:
"Et-Tehiyyâtü lillâhi,
ve's-Salavâtü ve't Tayyibâtü, es-Selâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve
rahmetüllâhi ve berekâtühü, es-Selâmü aleyna ve alâ ibâdillâhi's-Salihîne.
Eşhedü enlâillâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü =
İbadetlerin, övgülerin her türlüsü Allah'a mahsustur. Ey Peygamber sana
selâm olsun. Allah'ın rahmet ve bereketi de Senin üzerine olsun. Selâm bizim
ve Allah'ın salih kulları üzerine olsun. Allah'tan başka hakîkî ilâh
olmadığına ve Muhammed'in, O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim" (Buhârî
Ezan, 148).
Namazın sonundaki oturuş "ka'dei
âhire", namazın bir farzı, bir rüknüdür. İsterse kendisinden sonra ka'de
bulunmasın. Sabah namazında olduğu gibi... Bu oturuş tamamen terk edilirse
namaz bozulmuş olur.
Bir kimse iki rekât sabah
namazını kılıp da oturmaksızın üçüncü rekâta kalkarak bunun sonunda secde
edecek olsa, bu namaz farziyetini kaybedip nafileye dönüşür. Binaenaleyh,
bir rekât daha ilave edilerek sonra oturmak lazımdır.
Aynı şekilde; dört rekâtlı
bir farz namazın dördüncü rekâtında ve akşam namazının üçüncü rekâtında
oturulmayıp bir rekât daha kılınarak secdeye varılsa, bu namaz bozulmuş
olur. Kılınan namaz akşam namazı ise dördüncü rekâtın sonunda selâm verilir.
Dört rekâtlı bir namaz ise, beşinci rekâta bir rekât daha ilâve edilerek
selâm verilir. Bu durumda sehiv secdesi gerekmez (Ö. N. Bilmen, Büyük İslâm
İlmihali, 129).
Bir kimse, namazın sonunda
teşehhüd miktarı oturduktan sonra namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak
secdeye varsa namazı bozulur. Çünkü bu durumda son Ka'dede bulunmamış
sayılır. Meğer ki tilâvet secdesinden sonra tekrar teşehhüd miktarı otursun
(a.g.e., 130).
Son oturuşu uykuda geçiren
bir kimse, uyandıktan sonra tekrar bir teşehhüd miktarı oturmazsa namazı
fasid olur. Namazda, uyku halinde yapılan kıyam, kıraat, rükü' gibi fiiller
de muteber değildir.
Bir kimse namazın sonunda
teşehhüd miktarı oturduktan sonra, kasden namaza aykırı bir harekette
bulunsa, namazı tamamdır. Fakat isteği dışında abdesti veya namazı bozan
böyle birşey meydana gelirse İmameyn'e göre yine namazı tamam olur. İmam-ı
Azam'a göre ise, namaz tamamlanmış olmaz. Hemen namazdan çıkması lâzım.
Bunun için hemen abdest alıp namazına kaldığı yerden devam eder.
Bir kimse, son ka'dede
teşehhüd miktarı oturduktan sonra henüz isteğiyle namazdan çıkmadan vakit
çıksa veya başka bir namaz vakti girse İmameyne göre tamamdır, İmam Azam'a
göre ise fasit olmuş olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KA'DE-İ AHİRE
Son oturuş. Namazın
rükünlerinden birisi. Terim olarak; iki rekâtlı namazlarda ikinci rekâtın,
üç veya dört rekâtlı namazlarda ise üçüncü veya dördüncü rekâtın sonunda
ettehıyyâtü'yü okuyacak kadar oturmak demektir. Rükün; bir ibadet veya akdin
esas unsurlarını oluşturan ana bölümüdür. Rükün eksik olunca, ibadet veya
akit geçerliliğini kaybeder. Bir satım akdinde icap veya kabulün
bulunmaması, namazda rükû veya secdenin terkedilmesi gibi.
Namazın rükünleri;
başlangıç tekbiri, kıyâm, kırâat, rükû', sücûd ve ka'de-i âhire'de teşehhüd
miktarı oturmak olmak üzere altı tanedir. Hanefiler dışındaki İslâm
hukukçularının çoğunluğuna göre, rükû'dan sonra doğrulmak, iki secde
arasında oturmak ve namazın sonunda selâm vermek de rükün sayılmıştır.
Hanefilere göre, bu son
üçü vacip hükmündedir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315, l, 210 vd.;
el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 105 vd; İbn Kudâme, el-Muğnî,
I, 522 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Beyrut ty., I, 297 vd.).
Hanefîlere göre,
namazların son oturuşunda ettehiyyâtü'yü sonuna kadar okuyacak şekilde
oturmak farzdır. Bu kadar süre geçtikten sonra, imamın arkasında namaz kılan
kimse imam selâm vermeden önce namazdan ayrılsa, onun namazı tamamlanmış
sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre, ettehiyyâtü'den sonra "Allahümme salli
alâ Muhammed" diyecek kadar daha beklemek rüknün kapsamına girer. Mâlikîlere
göre ise, selâm verecek kadar oturmak rükündür. Hanefilere göre, ilk ve son
oturuşlarda ettehıyyâtü'yü okumak vacip, "Allahümme salli" ve "bârik"
duâlarını okumak ise sünnettir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 113; İbnü'l-Hümâm,
a.g.e., I, 113; İbn Kudâme, a.g.e., I, 522 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Hanefilerin kade-i
ahîrenin farz oluşu için dayandıkları delil, Abdullah b. Mes'ud (r.a)'un
naklettiği şu hadistir. Hz. Peygamber O'na teşehhüdü açıklarken; "Sen
ettehiyyatü'yü okuduğun veya oturduğun zaman, senin namazın tamam olmuştur"
(Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I, 424; eş-Şevkânî, Neylü'l-ivtâr, II, 298). Hz.
Peygamber burada namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır ki, o da
oturmaktır. Ettehiyyâtü okunsun veya okunmasın sonuç değişmez. Çünkü
ettehiyyâtü'yü, oturmaksızın okumak meşrû değildir. Kısaca burada asıl olan
oturmaktır ve farz olan da budur. İbn Mes'ûd'un naklettiği hadisin haber-i
vâhid kabılinden olması farzlığı sabit kılar. Çünkü bu hadis, Kur'an'ın
mücmel'ini açıklamış olmaktadır.
Hz. Peygamber; namazların
sonunda daima oturmuş, ettehiyyatü'yü okumuş ve okunmasını ashâbına da emir
buyurmuştur (bk. Buhârı, Ezân, 148, 150; el-Ameli's-Salât, 4; Müslim, Salât,
56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât, 178; Tirmizî, Salât, 100, Nikâh, 17). Başka
bir hadiste; "Namazı ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın" (Buhârî,
Ezân, 18, Edeb, 27, Ahâd, 1) buyurulmuştur. Ettehiyyâtü'den sonra salavât
getirmeye gelince, namaz dışında Hz. Peygamber'e salâtü selâm getirmenin
farz olmadığı konusunda İslâm bilginleri arasında görüş birliği vardır.
Namazların son oturuşunda
"Allahümme salli ve barik dualarının okunması hadisle sabittir. Ashab-ı
kirâm, Hz. Peygamber'e; "Biz sana nasıl selâm getireceğimizi biliyoruz,
fakat nasıl salât getireceğiz? bunu bilmiyoruz" deyince, Allah elçisi bu
duayı, ta'lim buyurdu (bk. Buhârî, Enbiyâ, 10 , Müslîm, Salât, 65, 66, 69;
Nesâî, Sehv, 49, 50-54).
Hanefî ve Hanbelîlere göre
teşehhüd duası şöyledir: Abdullah b. Mes'ud (r.a) şöyle der: "Allâh'ın
Resulu elimi avuçlarının arasına aldı ve bana teşehhüd'ü Kur'an'dan bir sûre
öğretir gibi öğretti. Dedi ki: Biriniz namazda oturduğu zaman şöyle desin:
"et- Tehiyyâtü Lillâhi ve's-salavâtü ve't-tavyihâtu es-selâmu aleyke ey
huhe'n -nebiyyu ve rahmetullâhi ve berekatühü, es-selâmû aleynâ ve alâ
ibâdillâhissalihin. Eşhedü en lâilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden
abdûhü ve Resuluh" (Buhârî, Ezân, 148, 150; Müslim, salât, 56, 60, 62; Ebû
Davud, Salât, 178; Tirmizî, salât, 100, nikâh 18; Zeylaî, Nashu'r-Râyet, I,
419, eş-Şevkânî, a.g.e., II, 278)
et-Tahiyyâtü duasının
mirac gecesi yüce yaratıcı ile Hz. Peygamber arasındaki selâmlaşma, dilek ve
temenni ifadelerinden ibaret olduğu nakledilir. "İbn Mes'ud teşehhüdü" de
denilen bu duanın anlamı şöyledir:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
et-Tahıyyâtu lillâhi ve's-salavât
ve't-tayyibât: "Mülk, azamet ve her türlü sözlü ibadetler, övgüler, bedenî
ve malî ibadetlerle, tüm sâlih ameller Allah içindir".
es-Selâmu aleyke eyyuhâ'n-nebiyyu
ve rahmetilllatu ve berekâtuhu: "Selâm sana ey peygamber, Allah'ın rahmeti
ve bereketleri sana olsun".
Es-Selâmu aleynâ ve alâ
ibâdillahi's-sâlihin: Selâm bize, peygamberlere ve Allah'ın insan ve cinden
bütün salih kullarına olsun". Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bunu
söylediğiniz zaman Allah'ın rahmeti ve bereketi gökte ve yerde bulunan her
salih kula erişir."
Dua şehadet cümleleri ile
sona erer. Anlamı: "Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Hz.
Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulu olduğuna şehâdet ederim". et-Tehiyyatü
duasında her iki şehâdet cümleleri bulunduğu için buna "teşehhüd" adı
verilmiştir (ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslâmi ve EdilletuXû, Dımaşk 1405/1985,
I, 668-670).
Şafiîlere göre teşehhüd'ün
en azı, "es-salavât ve't-tayyibât" kelimeleri bulunmaksızın en mükemmeli ise
ettehiyyâtu kelimesinden sonra "el-mubârakât" kelimesinin ilâvesiyle
tehiyyat duasının okunmasıdır (eş-Sevkâni, a.g.e., II, 281). İmam Mâlik'e
göre ise, teşehhüdün en faziletlisi, duanın baş tarafının; "ettehıyyâtu
lillâhi, ez-zâkiyâtu lillâhi, essalavâtu lillâhi..." şeklinde okunmasıdır.
Şafiî ve Hanbelîlere göre,
namazların son oturuşunda ettehiyyâtü'den sonra yalnız; "Allahümme salli alâ
Muhammed" (Allah'ım, Muhammed (s.a.s)'e rahmet et) şeklinde kısa salavat
getirmek ruküna "Allahümme salli-barik" duâlarının devamını okumak ise
sünnettir. Delil şu ayettir: "şüphesiz, Allah ve melekleri o peygambere
salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle
de selâm verin" (el-Ahzâb, 33/56). Allah'ın salâtı, müminlere rahmeti: insan
ve meleklerin salâtı, dua ve intiğfar; peygamberlerin müslümanlar hakkındaki
salâtı ise, onları tezkiye ve ilâhi rahmete mazhar kılmaktır. Salâtın sözlük
anlamı; dua, tebrik ve ta'zîm (ululama)'dir. (bk. Râgib, el-Müfredât ve
Seyyid Şerif, ta'rifât, "salat" maddesi). Yukarıdaki ayet emir ifade eder.
et-Tehiyyâtü'de peygamberi selâmlama yerine getirilmiş, peygambere salât
kısmı eksik kalmıştır. İşte bu yüzden, yalnız Hz. Peygambere salât okumak,
teşehhüde dahil olur (ez-Zühaylî, a.g.e., l, 670).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Hanefi ve Mâlikîlere göre
ise, "Allahümme salli ve barik" dualarını okumak sünnettir. Ka'b b. Ucre
(r.a)'den bir topluluk şöyle nakletmiştir: Resulullah (s.a.s) bizim yanınıza
geldi. Biz: "Ey Allah'ın elçisi, Allah bize, sana nasıl selâm vereceğimizi
öğretti. Biz sana salât'ı nasıl yapacağız? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Salatı
şöyle yapınız: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ
salleyte alâ âli lbrâhim'e, inneke hamîdun mecîd. Ve bârik alâ Muhammed'in
ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrâhim'e inneke hamîdun mecîd"
(eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır t.y., II, 284; İbn Kesir, Tefsîr, III,
507). Bu dualarda "alâ âli İbrahim " ifadelerinden önce "alâ İbrahim'e
ve..." ilâvesiyle salavât duasının en mükemmel şekli ortaya çıkmış olur.
Duanın toplu anlamı şöyledir: "Allahım, İbrâhim'e ve İbrahim evladına rahmet
ettiğin gibi Muhammed'e ve Muhammed evladına da rahmet et. Şüphesiz sen
övülmüşsün, yücesin. Allâh'ım! İbrahim'e ve İbrahim evladına bereket
verdiğin gibi Muhammed'e ve Muhammed evladına da bereket ver. Şüphesiz sen
övülmüşsün, yücesin".
Bu salavât-ı şerîfelerden
sonra şu dualar okunur: "Rabbenâ âtina fid-dünya haseneten ve fï'l-âhireti
haseneten ve kinâ azâbe'n-nâr. Rabbenağfir Lî ve Livâlideyye velil mü'minine
yevme yekûmu'l hisap".
Anlamı: "Rabbimiz, bize
dünyada iyilik ver, ahirette iyilik ver, bizi Cehennem azabından koru.
Rabbimiz, beni, anamı, babamı ve bütün müminleri hesap gününde bağışla" (bk.
el-Bakara, 2/20; İbrahim, 14/41).
Namazlarda son oturuş,
selâmla tamamlanır ve namaz sona ermiş olur. Hanefîlere göre, namazda iki
tarafa selâm vermek farz değil, vacip hükmündedir. Bu yüzden, son oturuşta,
teşehhüd miktarı geçtikten sonra, selâm, konuşma, bir hareket veya abdesti
bozacak bir hâlin meydana gelmesi gibi yollardan birisiyle namazdan çıkılsa
bu yeterli olur. Bu kimse kendi fiili (sun'u) (sun'u) ile namazdan çıkmış
bulunur. Delil, Hz. Peygamber'in, Abdullah b. Mes'ud (r.a)'e; "Sen teşehhüdü
okuduğun veya onu okuyacak kadar oturduğun zaman, namazın tamamlanmış olur"
(es-Şevkânî, a.g.e., II, 298; Zeylaî. Nasbu'r-Râye, I, 424) buyurmasıdır.
Diğer yandan Hz. Peygamber namazını yanlış kılan sahabiye, namazın doğru
kılınma şeklini gösterirken selâm'a yer vermemiştir (es-Şevkânî, a.g.e., II,
264). Bu duruma göre namaz, sağ tarafa doğru "es-Selamü" demekle tamamlanmış
olur. İlk selâmda "aleyküm ve rahmetullahi" ilâvesiyle ikinci selâm
sünnettir. İmam başını sağ ve soluna çevirirken, o taraftaki meleklere,
insan ve cinlerden olan müslümanlara selâm vermeye niyet eder. (el-Kâsânî,
a.g.e., I, 113; İbnu'l-Hümam, a.g.e., I, 225; Zeylai, Tebyînu'l-Hakâik, el-Matbaatü'l-Emiriyye,
l, 104; ibn Âbidîn, a.g.e, I, 418). Şafiî ve Mâlikîlere göre, oturma hâlinde
namazdan çıkmak için ilk selâm, Hanbelîlere göre ise, iki selâm farzdır.
Cenaze ve nâfile namazlarıyla, tilâvet ve şükür secdesi bundan müstesnadır.
Bunlarda tek selâmla namazdan çıkılır. Çünkü Hz. Peygamber, namazların
sonunda daima selâm vermiş ve bunu terketmemiştir (eş-Şevkânî, a.g.e., I,
292).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KA'DE-İ ÛLÂ(İLK
OTURUŞ)
İlk oturuş. Namazın
vaciplerinden birisi.
Ka'de, lügatte oturma,
oturuş; ûlâ ise ilk, birinci anlamındadır. Sıfat tamlaması olarak "ilk
oturuş" anlamına gelen ka'de-i ûlâ, terim olarak ikiden fazla rekatı bulunan
namazların ikinci rekâtında secdeden sonraki oturuşa denir. Buna ilk
teşehhüd de denir.
Ka'de-i ûlâ vacibdir.
(ikinci ve son ka'de farzdır.) ikinci rekâtın secdeleri yapıldıktan sonra
sol ayak yan yatırılıp üzerine oturulur ve sağ ayak dikilerek parmakları
kıbleye doğru yöneltilir. Eller uylukların üzerine konur, vücut dik
tutularak kucağa doğru bakılır. Bu tarz oturmaya engel bir hâli bulunan
hasta ve sakatlar, kendi durumlarına uygun bir şekilde otururlar. Kadınlar
her iki ayaklarını sağ tarafa doğru çıkararak sol kalçaları üzerine
otururlar. Buna teverrük denir. Oturduktan sonra "et-Tehiyyâtü" okunur. "Et-Tehiyyâtü"
okunacak süre kadar oturmaya teşehhüd miktarı adı verilir.
Ka'de-i ûlâ'nın edası
sırasında bazı vâcip ve sünnetler bulunmaktadır. Vacipler, ka'de-i ûlâ'nın
bizzat kendisi, ka'de-i ûlâ'da teşehhüd miktarı oturmak, oturuş müddetince "ettehiyyâtü"yu
okumak, üç ve dört rekâtlı farz namazlar ile vitir namazında ve öğle
namazının ilk sünnetinde "et-tehiyyatü"yü okuduktan sonra hemen üçüncü
rekâta kalkmaktır. Sünnetleri ise, sağ ayağı dikmek, sol ayağı yana yatırıp
üzerine oturmak, "et-tehiyyatü"yu içinden (sessiz) okumak, oturuş sırasında
elleri uylukların üzerine koymak, "et-tehiyyâtü" okunduğunda "lâ ilâhe"
denirken sağ elin şehâdet parmağını kaldırıp "illallah" denirken
indirmektir.
Ka'de-i ûlâyı terketmek,
ka'de-i ûlâda "et-tehiyyâtü"yü okumamak, "et-tehiyyatü"yü okuduktan sonra
üçüncü rekâta kalkmayarak salavat dualarını okumak sehiv secdesi yapmayı
gerektirir. Bu imam-ı A'zam'ın içtihadıdır. İmameyne göre sehiv secdesi
gerekmez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADERE İMAN
Varlık âleminin
başlangıcından sonuna, yani ezelden ebede kadar olacak şeylerin; zamanını,
yerini, niteliğini, özelliklerini, kısaca ne, nerede, ne zaman ve nasıl
olacaksa, olmadan önce bunların hepsini Allah'ın bilmesine "kader" ve
herşeyin zamanı gelince O'nun bilgisine uygun olarak var olmasına da "kaza"
denir. Ya da tersine, birincisine "kaza", ikincisine "kader" denir.
Dilimizde "takdir-i ilâhî", "alın yazısı" ve "kader" olarak anılır."Felek"
de bazen "kader" anlamlarında kullanılır. Bu anlamda "zalim felek" demek,
Allah'ın takdirini adaletsiz saymak olacağından, bilgisizce söylenmiş, küfür
bir söz olur.
Kader'e inanma, iman
esaslarının en önemlilerindendir. Çünkü imanın diğer şartlarına sağlam
olarak inanmak da, kadere inanmaya bağlıdır. Meselâ kadere inanmayan,
Allah'ın herşeyi bilebileceğine de inanmamış olur. Ya da tersinden
söylersek, Allah'ın herşeyi bilebileceğine inanan kadere de inanmış olur.
Zaten kader, herşeyin nasıl ve ne zaman olacağını bilmek demektir.
Kader Allah'ın bilme
sıfatıyla ilgili olduğu gibi, dileme ve yaratma sıfatıyla da ilgilidir. Yani
Allah bir şeyin olmasını ya da olmamasını diler, o şeyin ne zaman ve nasıl
olacağını bilir, zamanı gelince de onu, önceden dilediği ve bildiği şekilde
yaratır. Işte kaderi kabul etme, aslında bunları kabul etme demektir.
Kader meselesi iyi
kavranıldığında, "tesadüf" denen birşeyin olmadığı, en küçügünden en
büyügüne kadar her olayın bir sebepler zincirine bağlı olarak meydana
geldiği ve bu zincirin başında Allah'ın bulunduğu anlaşılır. Hattâ bir
yaprağın agaçtan düşerken sağa sola dönmesi bile bir takdirin gereğidir.
Olaylar zinciri üzerinde kafa yoran herkes bunu kavrayabilir.
Kader meselesi iyi
kavranılmayınca, bazı konularda insan işin içinden çıkamaz. Bunlardan birisi
de rızık meselesidir:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Her canlının rızkını Allah
kendi üzerine aldığını bildirmiş, Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
"Cebrail kalbime fısıldadı ki, hiçbir canlı rızkını tastamam kullanmadıkça
ölmeyecektir. Öyleyse Allah'tan korkun ve rızkınızı güzel yollarla arayın"
(Benzer hadîs için bk. Ibn Mâce, Ticaret H. No. 2144; Diğer bir hadiste de
şöyle buyurulur:"Rızık gelmedi demeyin, çünkü hiç bir kul, kendisinin olan
son rızık da ona ulaşmadıkça ölmez. Öyleyse Allah'tan sakının ve onu güzel
yollarla, yani helali alıp haramı terketmekle arayın. (Hakim Beyhakî)
Feyzu'I-Kadir VI/4O1 ) Buna göre birisi çıkıp, çalışmama gerek yok, benim
için takdir edilen rızık nasıl olsa beni bulacaktır, derse durum ne olur?
Hemen söylemek gerekir ki, kadere inanmak nasıl dinî bir emirse, çalışıp
çabalamak da böyle dinî bir emirdir. Yani biz rızkımızı artırmak için değil,
yaratıcımızın emri olduğu için çalışırız. Sonra Kaderin bir boyutu da
herşeyin bir sebebe göre yaratılmasıdır. Bizden çalışmamızın istenmesi,
belki de o çalışmamızın, rızkımıza sebep yapıldığındandır.
Rızık meselesine gelmişken
bir noktaya daha değinmeliyiz: Rızık insanın doğumundan ölümüne kadar
kullanacağı yiyecek, içecek ve giyeceklerdir. Insanın kullandığı bu tür
dünya nimeti ona bir başkası aracılığı ile de gelmiş olabilir. Ancak, biraz
önce de söylediğimiz gibi, sebepler zincirinin başında Allah vardır. Öyleyse
teşekküre asıl lâyık olan O'dur. Insana sadece araç olduğu için teşekkür
edilir. Allah'ın bu insan için yazdığı ve yola çıkardığı rızık ona bu yolla
gelmeseydi, mutlaka bir başka yolla gelecekti. Tıpkı bir kralın,
hizmetçisiyle birisine hediye göndermesi gibi. Onun için bizim bütün
nimetleri Allah'tan bilip O'na teşekkür etmemiz gerektiği gibi, insanların
rızkımıza engel olmalarından da korkmamamız ve bu yüzden insanlara kulluk
etmememiz gerekir. Ölüm olayı da aynen bunun gibidir. Öldüren sadece
Allah'tır ve ölüm ne zaman takdir edilmişse o zaman gerçekleşecektir. Ancak
insanlar kendilerini ölüme atmamakla emrolunmuşlardır. Artık cesaretli olmak
gereken yerde korkmanın da hiçbir önemi yoktur.
Allah'ın her şeyi önceden
takdis etmesi bizi bağlamak olmaz mi? Nasıl olsa O'nun takdiri dışına
çıkamayacağımıza göre, bizi yaptıklarımızla sorgulaması adalete nasıl
yakışır? sorusu, kader konusunda inceden inceye düşünmeyen herkesin kafasını
meşgul eden bir sorudur. Bunu tek cümle ile: "Bir şeyin nasıl olacağını
bilmek, o şeyi öyle olmaya mecbur etmek demek değildir" diye
cevaplayabiliriz. Yani Allah (c.c.) neyin iyi, neyin kötü olduğunu
bildirmişve insana iyiyi de kötüyü de dileyebilme (irade) ve yapma gücü
vermiştir. Dolayısı ile insanın, kötüyü dilemesi ve yapması halinde
cezalandırılması normaldır. Meselâ bir tanıdığımızın, bir hafta sonra sabah
uçagı ile Ankara'ya gideceğini, orada bir genel müdürle görüşüp Eskişehir'e
geçeceğini, orada da bir akrabasını ziyaret edip trenle Istanbul'a
döneceğini bilmiş ve bunu aynen yazmış olsak, günü gelince de o, bunları
aynen uygulasa, biz önceden öyle yazdığımız için o da bunları yapmak zorunda
kaldı, diyebilir miyiz? Işte Allah da herşeyi, bu arada kimin iradesini
nasıl kullanacağını önceden bildiği için takdir etmiş, yani bilmiştir. Yoksa
o yazdığı için insanlar öyle yapmak zorunda kalmamıştır.
Yani insan kendi
eylemlerinin sonucunu kendi belirler. Iradesini iyi ya da kötü yöne çevirir,
gücünü de o doğrultuda kullanır. Allah da onun diledigi ve gücünü kullandığı
fiili yaratır. Böylece hayrı da şerri de yaratanın Allah olduğu anlaşılır.
Ne var ki, hayrı yani iyıliği severek, şerri, yani kötülüğü de sevmeyerek,
sırf kulunun iradesi ve gücü o yönde olduğu için yaratmıştır.
Tabiat olayları dediğimiz
yağmur, kurak, deprem, sel felâketi... gibi olaylar da Allah'ın takdiri ve
yaratmasıyladır. Bunların sebepleri yüksek başınç, yeraltı çukurlarının
çökmesi, şu ya da bu olabilir. Ama bu sebeplerin de birer sebebi, onların da
birer sebebi vardır ve bu zincir Allah'a dayanır. Bunlar bir yana, bu tür
olayların bir de insanların davranış biçimiyle ilgili olan yani vardır.
Çünkü Allah, dünyada olan herşeyi insanlar için yarattığını söyler. ("O
yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratandır" Bakara (2) 29. ) Öyleyse
bunlar da insanlar için yaratılmıştır. Ayrıca insanlar Allah'ı tanıyıp,
davranışlarını ve yaşayışlarını O'nun indirdiğine göre ayarlamaları halinde
yağmuru ve toprağı dahi onların yararına göre ayarlayacağını bildirir. (Buna
yakın anlamdaki âyetler için bk. Mâide (5) 65-66.) Demek ki, bizim tamamen
ormana, denize, alçak ya da yüksek başınca bağladığımız yağmur, çok
ilerlerde ve aslında bizim yaptıklarımızla ilgilidir. Meteorolojinin ya da
depremle ilgilenen bilimin yağmura ve depreme sebep olarak söyledikleri
şey'ler doğru olabilir, ancak bunlar son sebeplerdir. Müslüman, ya da
düşünebilen insan, o sebeplerin de sebeplerine doğru gidebilen insandır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kaderle ilgili konulardan
biri de "tevekkül" meselesidir. Tevekkül müslümanlar arasında bile çokça
yanlış anlaşılan bir konudur. Allah her şeyi bir sebebe bağlı olarak
yaratmış ve bizim, olmasını istediğimiz şeyin sebeplerine sarılmamızı
istemiştir. Meselâ biz· işyerimizden fazla kazanç elde etmek istiyorsak,
onun sebeplerine sarılmalıyız. Sebeplere sarılmadan. "ben Allah'a güveniyor
ve ona dayanıyorum, O verecekse verir" demek, tevekkül etmek değil,
tembellik etmek ve Allah'ı tanımamaktır. Çünkü O, hem çalışmamızı, hem de
kendisine güvenip dayanmamızı istiyor. Bunlardan sadece birisini, yani
A1lah'a dayanıp güvenmeyi yapan; Allah'ın dediğini, yani tevekkülü yapmış
olur mu? Kısaca tevekkül, kendi gücünün ve başarısının da, Allah'tan
olduğunu kabul etmek ve sebeplere sarıldıktan sonra bile meselenin; Allah'ın
elinde olduğunu bilmek ve O nasıl yaratırsa ona rıza gösterip kabul etmek
demektir. Böylece kaderin tevekkülü, tevekkülün de rızayı gerektirdiğini de
görmüş olduk. Bunların üçünü de bir örnekle anlatmaya çalışalım :
Öncelikle; Tıp, Hukuk,
Iktisat ya da Edebiyat fakültelerinden birisine girmek isteyen bir bayan
kardeşimiz için; lise ya da dengi bir okul mezunu olması, üniversite
sınavlarına başvurup giriş kartını almış olması, sınav konularına hazırlıklı
bulunması, sınav kâğıdını belirlenen zaman içerisinde yeterli ölçüde doğru
doldurup teslim etmesi... birer sebeptir. Onun bu sebeplere sarılması
A1lah'ın gayret göstermemiz konusundaki emrini yerine getirmektir. Sınav
kâğıdını teslim ettikten sonra; sınavda harcadığı gücü de, sınavda
başarmasının da Allah'ın yardımına bağlı olduğunu ve sonucun, Allah'ın
seçmesiyle olacağı için, ne olursa olsun en güzel sonuç olacağını
kabullenmesi ve O'na güvenip dayanması tevekküldür. Sınavlar değerlendirilip
onun Tıbbı değil de, meselâ Edebiyatı kazanması kaderdir. Onun bu sonucu.
dövünmeden, hayıflanmadan kabul edip razı olması da rızadır. Ancak onun bu
noktadaki rızası, öbür fakülteleri gözden çıkarıp Edebiyata girmesi
gerektiği anlamında değil, sonucun bu şartlarla böyle olması gerektiğini
bilip; onu anlayışla karşılaması anlamındadır. Yani ille de başka fakülteye
girmek isterse bu rıza ona engel değildir. O zaman sebeplerde bir eksiklik
olduğuna karar verir ve bu tura yeniden başlar.
Görüldüğü gibi, kader
konusu, iyi düşünmeye muhtaç bir konu ve imanın önemli temellerinden
biridir. Bu yüzden peygamberimiz kaderin yanlış anlaşılmaması konusuna önem
vermişlerdir. Bir hadîs-i şeriflerinde de: "Sizden biriniz; kendisine
gelecek bir şeye, bütün dünya toplansa engel olamayacağına, gelmeyecek olan
bir şeyi de, bütün dünya toplansa getiremeyeceğine inanmadıkça, kadere
gerçekten inanmış olamaz" (Ebû Dâvûd, Sünne 16; Trmizî Kader 10; Ibn Mâce,
mukaddime 10; Müsned V/317, VI/442.) buyurmuştur.
Diğer yönden, kadere
inanmayanların, meydana gelen olayların kaderle oluşmadığını ispatlayacak
hiçbir delilleri yoktur. Öyleyse kadere inanmak aklen de daha uygundur ve
buyurulduğu gibi: "Kadere inanmak üzüntü ve kederi giderir."
Ancak bütün açıklamalara
karşılık kader meselesinin anlaşılamayacak kadar ince noktaları yok
değildir. Bu yüzden birçok Islâm bilgini çeşitli âyet ve hadîslere dayanarak
şöyle demişlerdir: Kaderin aslı, yaratıkları içerisinde Allah'ın bir
sırrıdır. Bunu ne bir meleğe, ne de bir peygambere bildirmiştir. Bu konuda
derinlere dalmak; yardımcısız kalmanın sebebi, mahrumluğun merdiveni ve
sapıtmanın ilk basamağıdır. Öyleyse bundan kaçınmak ve bu konuda vesveseye
kapılmamak gerekir. Allah'ın varlığını, birliğini ve gücünü akılla bulduktan
ve herşeyi bir kadere göre yarattığını da duyduktan sonra, kaderin bütün
inceliklerini kavrayamazsak ne olur? Ya da kavramağa çalışmak, Allah'ı
sorguya çekmek olmaz mı? Halbuki O: "Ona yaptığı sorulamaz, ama insanlar
sorguya çekilecektir." (Enbiyâ (21) 23.) buyurur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN BAŞ AÇIK OKUYABİLİR Mİ?
Islâm'a hizmet etmek
gayesiyle (ekmek parası için değil) okuduğunu söyleyen bir bayan, aksine
müsaade edilmiyorsa, başını açarak okuyabilir mi? "Evet"denirse,
okuyabileceği okullar sınırlı mıdır?
Bu soruya birkaç açıdan
bakılabilir:
1. Setr-i avret farz-ı ayn;
emir bi'1-ma'ruf ise, farz-ı kifâyedir: Kişinin önce farz-ı ayn'la mükellef
olacağı açıktır. Sonra farz-ı kifâye ile mükellef olanlar, şarktan garba
kadar öncelikle o meseleyi bilenlerdir. (Ibn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV/123.)
2. Kadınların başlarını
açmaları halinde mefşedete sebep olacakları açıktır. Çünkü bunda naslara
doğrudan muhalefet vardır. Bu şekilde okumaları durumunda Islam'a hizmet
edecekleri ise kesin değildir. Yarın, yaşadıkları gibi inanmaya
başlamayacaklarını kimse garanti edemez. Zira yaşadığının doğru olduğunu
savunmak, insanın tabiatında olan psikolojik bir vakıadır. Allah Resulü,
"Giyim şekilleri birbirine benzerse, kalpler de birbirine benzer" buyurur. (Sihâbüddîn
el-Nafacî, Nesîmu'r-riyadserhu sifâi'l-Kadî Iyâz I/590) Öyleyse, kesin olan
bir maslahat, zannî olanla nasıl değiştirilebilir?
3. Hali hazırda Islâm'a
hizmet etmek isteyen bayanların, bu işi gerçekleştirebilecekleri yegâne
yolun, başlarını açma zorunluluğunu koyan okullardan mezun olmak olduğunu
kabul imkânsızdır. Öğrenmek ve kültür ayrı şeydir; diplomalı olmak ayrı
şeydir. Bu işi diplomasız, sırf hasbî olmak kaydıyla, ama bilerek yapanların
çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Binaenaleyh, gaye hizmetse, yapılacak
iş, bu yolla kültürlüleşmeyi ve Islam'ı sahih esaslara göre öğretmeyi temine
çalışmaktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN
DÖVME HAKKI(!) KONUSUNDA BİR ARAŞTIRMA
Islam, erkeğe karısını
dövme hakkı(!) verir mi?
Önce bu konu ile ilgli
görüşleri âyet ve hadisleri meallendirecek sonra da bunlarlâ ilgili
mülâhazalarımızı arzetmeye çalışacağız.
1- Nisâ Suresinde, meâlen
şöyle buyurulur: "Erkekler kadınlar üzerine kavvâm (muhâfiz, veliyyülemir,
yönetici, gözetici, kayyûm) dırlar. Çünkü bir kere Allah onların bazısını
bazısından üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından infak
etmektedirler. Onun için, iyi kadınlar itaatkârdırlar. Allah'ın kendilerini
saklaması yönüyle kendileri de gaybi muhâfaza ederler. Serkeşliklerinden (nüsûz)
endişe ettiğiniz kadınlara gelince: Evvelâ kendilerine nâsihat edin, sonra
onları yataklarında yalnız bırakın, (kâr etmezse) dövün. Dinlerlerse
incitmeye bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür. Eğer
karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem onûn
tarafından, bir hakem de bunun tarafından gönderin..." Âyetin geliş sebebi (sebeb-i
nüzûlü) şudur: Ensâr'ın ileri gelenlerinden Sa'd b. Rabî'aya karşı, karısı
Habîbe nüsûz göstermiş (serkeşlik ve dik kafalılık etmiş), o da ona bir
tokat vurmuştu. Babası hemen kızını alıp Rasulüllah'a giderek şikâyet etmiş,
Rasûlüllah (s.a.s.) da, "Mutlaka ondan kısas alırız." buyurmuşlardı. Bunun
üzerine bu âyet geldi. Allah Rasûlü (s.a.s.)'de "Biz birşey yapmak istedik,
Allah ise başka bir şey murad etti. Şüphesiz hayır, Allah'ın diledigindedir."
buyurdular.(bk. Elmalılı N/1350; Ibn Kesir N/256; Kurtubî V/168)
2- Rivâyete göre Hz. Eyyûb
(a.s.) bir olay sebebiyle karısına yüz deynek vurmaya yemin etmişti de Allah
(c.c.) ona şöyle vahyetti.(age VI/4101) "Eline bir deste (sap) al da onunla
vur ki, yeminini bozmuş olmayasın..." (K. Sâd (38) 44) Konumuzla ilgili
görülen âyetler bunlardır. Hadîslere gelince: 1- "Kadınlar hususunda
Allah'tan (c.c) korkun. Çünkü siz onları Allah'ın emânıyla aldınız ve onları
kendinize Allah'ın kelimesiyle helâl kıldınız. Döşeklerinize, sevmediğiniz
bir kimseye ayak bastırmamaları sizin onlar üzerindeki hakkınızdır. Bunu
yaparlarsa onları; zarar vermemek sârtıyla dövün. Onların sizin üzerinizdeki
hakkıda, yiyeceklerini ve giyeceklerini, marûf şekilde vermenizdir..."
(Müslim, hac 147) Hadis Rasûlüllah Efendimizin (s.a.s.) vedâ haccında irad
buyurdukları hutbede geçen cümlelerden biridir. Kocalarının döşeklerine
onların hoşlanmadığı kimselere ayak bastırmaları, yabancı erkekleri, ya da
yakınları olsa dahi kocalarının hoşlanmadığı erkekleri eve alıp, kocaları
yokken. onlarla sohbet etmeleri demektir, zinâ etmeleri değildir. Çünkü
zinânın "had" cezâsı vardır ve bellidir.( bk. Davudoğlu VI/433)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
2- "Sizden biriniz
karısını köle döver gibi dövmesin. Sonra aynı günün akşamında beraber
yatacaklardır..."( Buhârî, nikâh 93, tefsir, sûre (91) 1; Müslim, Cennet 49;
Ibn Mâce, nikâh 51)
3- Rasûlüllah (s.a.s.)
"Allah'ın kulları olan kadıncağızları dövmeyin!" buyurmuşlardı. Bir süre
geçince, Ömer gelip, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadınlar kocalarına karşı
başkâldırdılar", diye şikâyette bulununca dövülmelerine izin verdi.
Arkasından da pek çok kadın Rasûlüllah'ın hanımlarını çevirip kocalarını
şikayette bulundular. Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Bir çok kadın Muhammed'in
ev halkına gelip kocalarını (dayak yüzünden) şikâyet etmişler. Bu kocalar
sizin iyileriniz değillerdir." buyurdu.( Ebu Davud, nikah (N/245); Ibn Mâce,
nikâh 51)
4- Âişe vâlidemiz dediler
ki: "Allah Rasûlü, ne bir hizmetçisine bir tokat vurdu, ne de bir
karısına..."( Ibn Mâce, nikâh 51)
5- Kâsım b. Muhammed'in
nakline göre: "Rasûlüllah kadınları dövmeyi yasakladı. Bunun üzerine dediler
ki, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadınlar işi azıttılar." O da: "Öyleyse dövün ama;
kötü olanlarınızdan başkası da dövmez." buyurdular: (el-Hâzimî, el-itibâr
142; Burhanuddîn el-Câberî, Rusûhul-ahbâr 232) Bu hadisle anlatılan olay,
üçüncü hadisle anlatılan olayın değişik ifadelerle nakledilmesinden başka
bir şey olmamalıdır.
6- Habibe bt. Sehl, Sâbit
b. Kays b. Semmâs'ın nikâhında idi. Sâbit ona vurdu ve bir tarafını kırdı.
Habibe gelip durumu Allah Rasulüne anlattı.
O da Sâbit'i çağırdı ve
"bir miktar malını al ve ondan ayrıl." buyurdu. Sâbit: "Bu uygun olur mu, ey
Allah'ın Rasulü?" diye sordu. "Evet olur." cevabını aldı. Sâbit:"Ben ona iki
bahçe mehir olarak vermiştim, şu anda da onlar elinde" dedi. Allah Râsulü;
"O halde onları al ve ondan ayrıl." buyurdu. O da öyle yaptı.(Ebû Dâvûd, No:
2228; Ibn Kayy im, Zâdü'1-Mead V/189)
Konuyla ilgili belli başlı
naslar bunlardır. Şimdi bunlarla ilgili değerlendirmelerimize ve
mutâlâalarımıza geçebiliriz.
Önce başta mealini
verdiğimiz âyetlerle ilgili bazı noktalara işaret etmekle işe
başlayalım:Erkeklerin "kavvâm" (hakim, idareci, kayyum) olmasına iki sebep
gösteriliyor: Bunlardan birisi vehbî (Allah vergisi) dir ki, "Insanların
bazısını-diğerlerine üstün kılması" cümlesiyle ifade edilmiştir. Ancak bu
ifade öyle ince bir güzelliğe sahiptir ki, en azından ev reisliği konusunda
erkeklerin üstünlüğüne işaret etmekle beraber, açıkça "erkekleri kadınlara
üstün kıldığı için" denmemiş de, "Insanların bazısını bazısına üstün kıldığı
için" buyurularak, üstünlük her bakımdan (mutlak manada) erkeklere
verilmemiş, böylece kadının da erkekte bulunmayan bazı meziyetlere sahip
olmakla, ondan üstün olabileceği yönlerinin bulunabileceğine işaret
edilmiştir.(Elmalılı N/ 1348-19) Bu vehbî (Allah vergisi) olan sebepte, yani
idarecilik kabiliyetinde nâdir de olsa bazı kadınlar kocalarından daha
başarılı olabilirler. Bu durumda ikinci ve kesbî (iş sahasında, cinsiyete
dayalı rolle ilgili) olan sebep yine erkeklerin "kavvâm" olmasını
gerektiriyor ki, bu, ev için harcama yapma, dolayısıyla kazanma
sorumluluğunun erkeğe yüklenmiş olmasıdır. Bu erkeğin "kavvâm" oluşunun
kesbî (kendisinin oluşturduğu) sebebidir. Elmalılı Merhumun ifadesi ile, "şu
halde, eşinin hakkını yerine getirmeyen, kadın malına göz diken ve harcama
(infak) görevini yapmayan ve ailenin ırz ve namusunu korumayan erkekler
"ricâl= kâmil erkekler" den sayılmazlar"(age. N/1350) dolayısı ile dövme
izni verilen erkeklerden olamazlar. Kurtubî de aynı şeyi söyler: "Erkekler,
mallarından harcamaları sebebiyle..." cümlesinden âlimler şunu
anlamışlardır: Erkek, kadının nafakasını temin edemezse."kavvâm" olma
yetkisini kaybeder: Erkek "kavvâm" olamayınca da kadın için, nikâhı fesih
hakkıdoğar, (bk. Kurtubî V/169. Ancak bu, Mâlikî ve Şâfiîlerin görüşüdür.
Hanefiler ise fesih olmayacağı görüşündedirler. (Aynı yer)) der.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ikinci anahtar kelime "nüsûz"
kavramıdır. "Nüsûz" .kelimesinin kökündeki "yükseklik" ânlamından hareketle;
baş kaldırma, isyan, hukukunu tanımama, eşlerden her birinin diğerini ikrah
etmesi gibi manalara gelir. (bk. Kurtubî V/ 170-171; Elmalılı N/1351; Ibn
Kesîr N/257) Şu halde bu âyetle kendisine dövme hakkı verilen erkek "kavvâm"
olabilme vasfına sahip "kâmil erkek" (bk. Elmalılı, agk.) tir ve dövülmesine
müsaade edilen de kadın değil, "nâsize" dir: Zâten âyet-i kerîmenin
devamından da anlaşılacağı üzere, artık durum o kerteye gelmiştir ki "sikak"
tan, yani evliliğin parçalanmasından endişe edilmektedir. Bir başka ifade
ile; bu noktada ya "kâmil racul" olan erkeğe, işi yuvanın yıkılması
kertesine geçiren "nâsize"ye, karakol komiseri gibi küçük bir ceza uygulama
yetkisi verilip, mesele dallandırılmadan, âilenin parçalanmaması için en son
ihtimale de başvurulacak, ya da her türlü sosyal, psikolojik ve ekonomik
zararına rağmen derhal yuvanın yıkılmasına müsaade edilecektir. Âyet birinci
yolu tavsiye etmektedir. Bunda aynı zamanda âile sırlarının mahkemelerde fâs
olmaması hikmeti de söz konusudur.Naslardan sonra bunlar da naslarla ilgili
bazı noktalara işaretlerdir. Şimdi de işin felsefesine geçebiliriz:
1- Önce Islâm kadın dövme
meselesini ihdas etmemiş, aksine pek çok yönden. bunu önlemeye çalışmıştır.
Hanımının gözünü şişiren, kolunu, kafasını kıran, mahkemeye intikal
ettirilirse, eş (yaralama bedeli) öder, diyet öder, ya da kısas olunur.
Kadın ona Allah'ın bir emanetidir ve Rasûlüllah (s.a.s.) "AIlah'ın
kızcağızları" tabir ettiği kadınların dövülmemesini istemiştir. Müslümaların
en büyük örneği olarak kendisi hiç dövmemiştir; kadınlarını dövenlerin iyi
müslümanlar olmadıklarını haber vermiştir. Hiç bir hukuk sisteminin,
jandarmasının sokamadığı dört duvar arasında, yani âilede, güçlü olanın
kafası kızdığında ezebileceklerini ezmesine bu ölçüde mâni olabilecek bir
müeyyide yoktur. Gazâplanıp karısını dövme noktasına geldiği halde, sırf
müslüman olduğu ve Rasûlüllah'ın bu tavsiyelerini düşündüğü için karısını
dövmeyen pek çok insân vardır ama, Insan Hakları Dernegi ya da Feminizm öyle
istiyor, diye karısını dövmekten vazgeçen birisinin olacağını sanmıyoruz.
Çünkü mer'î kanunların ulaşamadığı yerlerdeki zulümleri, eğitim de,
medeniyet de önleyemez. Zavallı Şirin Tekeli, yukarıda söz konusu edilen
âyetle ilgili olarak : "Bu bin yıldan eski klasik metni ayrıca yorumlamaya
herhalde hiç gerek yok"(S. Tekeli Kadınlar Için s. 410) diyor ama,"yapılan
kısmî araştırmalar, kadının sosyo -ekonomik düzey , eğitim vb. den bağımsız
olarak hemen her durumda dayak yiyebildiğini ortaya koyuyor."(age. s. 403)
demekten de kendini alamıyor. Keşke müslüman âileleri de tanıma fırsatı
bulabilselerdi.
Eşini Gıybet Etmek
Bir araya geldiklerinde
hanımların, ailesinden, eşlerinin iyi ve kötü yönlerinden bahsetmeleri uygun
olur mu?
Bu sorumuzla ilgili olarak
hadîs kitaplarımızda çok ilginç bir ömek vardır. Âişe Vâlidemiz, oturup
kocalarının herşeyini birbirlerine anlatma sözü veren onbir kadının
konuşmalarını hikâye eder. Içlerinden birisi kocanın kendine yaptığı
iyilikleri anlatmıştır. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) Âişe Vâlidemize: "Işte
ben de sana göre öyleyim" buyurmuşlardır.( Buhârî, nikâh 82; Müslim, fedâil
92;) O kadınlar, birbirlerine kocalarını vasfetmekle kötü etmişlerdir,
dememişlerdir. Gerçi o kadınlar Islâm'dan önceki kadınlarmış, ve kim
oldukları da belli değilmiş. Her neyse, bu uzun hadiste kadınların bu
huyunun kötülügünden söz edilmiyor. Ama böyle olması elbette bunun iyi
olduğunu da göstermez: Kur'an-ı Kerim'de kadınlar için: "Onlar size bir
elbise, siz de onlara bir elbisesiniz..."(K. Bakara (2) 287) buyurulur.
Bunun bir anlamı da; karı ile kocadan her birinin, aralarında cereyan eden
şeyleri başka insarlardan gizlemesidir.( bk. Taberî N/163) Yani her biri
diğeri için, başkalarının görmesini ve duymasını istemediği yönlerine bir
örtü olmalıdır. Sonra gıybette karı ile koca istisna edilmemiş ve "din
kardeşinin, gıyabında söylenen ve duyduğunda hoşlanmayacağı her şey
gıybettir." buyrulmuş ve kötülenmiştir. Buna göre böylece kocanında gıybeti
yapılmış olur. Bir hadîs-i şerifte: "Kıyamet gününde Allah indinde emanete
hiyanetin en büyüklerinden biri, karı-koca birbiriyle haşır-neşir olduktan
sonra kocanın karısının sırını yaymasıdır." buyurulur.(Müslim, nikâh
123,124) Karının kocanın sırrını yayması da elbette bundan hafif olmaz: Bir
başka hadîs-i şerifte: "Kadın kadınla (bir elbise içerisinde) cilt cilde
gelmesinler, çünkü gider onu kocasına vasfeder; o da sanki ona bakıyor gibi
olur." denir:(Buhârî, nikâh (son kısımlar)) Sebep, karı ile koca arasına
fıtne girmesi, kocanın diğer kadını düşünüp, kendi karısındân soğuma
ihtimalinin bulunmasıdır.(bk. aynî XVI/423) Râsûlüllah Efendimiz bir
hadislerinde de kadınlâra: "Cehennem ehlinin çoğunun sizlerden olduğunu
gördüm, çünkü siz çok lânet okur ve kocanızın iyiliklerine karşı nankörlük
edersiniz... Aman, siz çok sadaka verin..." buyurmuşlardır.(Buhârî, hayz 9;
Müslim, imân 132) Demek ki, kadınların oturup kocalarını çekiştirmeleri,
onların hep kötü yönlerini dillerine dolamaları çirkin birer davranıştır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kısaca:
l- Kadınların başkalarına,
kocasıyla kendi ârasındaki her türlü cinsel davranışları gerek yokken söz
etmesi çirkindir, hafifliktir ve belki de bir cinsel sapma ve hastalık
belirtisidir.
2- Kocanın cinsel
ilişkiler dışındaki iyi yönlerini, övünme biçiminde olmaksızın dile
getirmesinde mahzur yoktur.
3- Karı-kocanın, başka
kadın ve erkekleri, vücut güzellikleriyle birbirlerine vasfetmeleri
çirkindir. Başkalarının da avret yerlerini arkadaşlarına gösterip buna imkân
vermemeleri gerekir.
Kocanın Malından Sadaka
Kadın, kocanın izni
olmadan onun malından sadaka, hediye, hibe vb. şeyler verebilir mi? Her
defasında izin almak zorunda mıdır?
Allah Rasulü Efendimiz
(s.a.s.) buyururlar ki:
"Kadın kocanın evinden
birşey tasadduk ederse (sadaka verirse) kendisi bir ecir, bir o kadar da
kocası ve bir o kadar da hizmetçi alır ve hiç biri diğerinin sevabından bir
şey eksiltmez. Koca bu sevâbı o şeyi kazandığı için, kadın da hayırda
harcadığı (infak) için haketmiştir"( Ebû Dâvûd, buyû 84; Nesâî, zekât 57)
Mekke'nin fethinin
ardından yaptığı konuşmada da şöyle buyurmuştur: "Hiç bir kadının, kocanın
izni olmaksızın bir atiyye (bahşiş, hediye) vermesi câiz değildir." (Nesâi,
zekât 58)Ibn Mâce'deki rivayetinde: "Kocası ondan sorumlu olduğu sürece hiç
bir kadının kocanın malından, ondan izinsiz vermesi câiz olmaz."(Nesâi,
zekât 58) denir. Bir defasında Kâ'b'ın karısı Allah Rasûlüne bir mücevher
getirmiş ve "ben bunu tasadduk ettim." demişti. Bunun üzerine Allah Rasullü:
"kadının, kocasından izinsiz onun malından vermesi câiz olmaz. Sen Ka'b'dan
izin aldın mı?" diye sordu. O da, "evet", dedi, ama Allah Rasulü adam
gönderip Kâ'b'a yine de sordurdu: Onun da, "evet", demesi üzerine Hayra'nın
tasaddukunu kabul etti.(agk. (zayıf isnadla)Fıkıhçılar her konuda olduğu
gibi, bu konudaki nasları da (hadisleri) toptan göz önünde bulundurmuşlar ve
ona göre hüküm çıkarmışlardır. Buna göre:
1- Benim malımdan kimseye
bir kuruş vermeyeceksin, diyen (cimri) kocanın malından karısı hiç bir şey
tasadduk edemez. Nitekim kadın da kocasına böyle söylemiş olsa, o da onun
malından birşey veremez., Verirlerse haram işlemiş ve günah almış olurlar.
2- Koca herhangi birşey
söylememiş olsa, karısı onun malından âdeten hediye ve sadaka verilmeyecek
kadar çok ve değerli bir şeyi, izin âlmadan yine veremez.
3- Koca, karısına: "Benim
malımdan, istediğin zaman, istediğin kimseye, istediğin kadar verebilirsin."
gibi genel bir izin vermişse kadın da bu konuda serbest olmuş olur. Artık
her defasında izin almasına gerek kalmaz.
4- Koca, karısına bu
konuda birşey söylememişse, kadın da, kocanın cimri olmadığını biliyorsa,
örfen ve âdeten verilmesi normal sayılan ufak tefek para ve eşyayı onun
malından verebilir. Işte bu durumda sevap her ikisine de gider.
5- Kocası hiç bir şey
söylememiş olsa, ancak verdiği duyduğu zaman kızacağını bildiği şeyleri, ona
sormadan veremez. Imam Nevevi meseleyi böyle açıkladığı gibi(Nevevi'nin
görüşleri için bk. Suyûtî, Zehru'r-rubâ-ale'1-müctebâ (Sü- nenü'n-Nesâî)
V/50), Hanefi fıkıhçılarının görüşü de böyledir.(Hidâye (Fethu'l-Kadîr ile)
IX/292; Akkirmânî, Serhu'1-erbâin 185)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN
ELBİSESİNİN BELİRLENEBİLEN ÖZELLİKLERİ
1- Bütün bedeni örten bir
elbise olması,
2- Ince ve şeffaf
olmaması: Zira böyle olan bir elbise, görmeye mani değildir. Yada daha doğru
bir ifadeyle "göstermesinler" nehyinin icabına uygun değildir. Çünkü altını
gösterir. Hz. Resulullah, ince elbise ile yanına giren Esma'dan yüzünü
çevirmiştir. (Ebû Davûd. ) Hz. Aişe, yanına ince bir başörtü ile giren Hafsa
binti Abdurrahman'ın başörtüsünü yırtmış ve ona kalın bir başörtü örtmüştür.
(Ibn Sa'd, Tabakât, VNI/7l -72. )
3- Dar olmakla vücut
hatlarını belli etmemesi: Dar elbiseler giyen kadını Allah Resulü çıplak
saymış ve cehennemlik olduğunu bildirmiştir. (el-Câmiu's-Sağir 232
(Müslim'den)) "Allah'ın lânetine uğradığı" ve "cehennemde olacakları"
bildirilen, "giyinik çıplaklar"ı, Serahsî, "ince elbiseler giydiklerinden
dolayı çıplak gibi olan kadınlar" diye açıklamıştır. (Serahsî, Mebsût
8/155.) Hz. Ömer, halka dağıttığı bir çeşit elbisenin, vücut hatlarını belli
edeceği için, kadınlara giydirilmemesini emretmiştir. (Beyhakî,
N/234-35'ten: Serahsî, Mebsût, X/155.) Kadının vücut hatlarını belli eden
elbisesine bakmak, o uzuvlara bakmak sayılmıştır. (ez-Zeyla'î, Tebyinü'l-Hakâik,
VI/17.) Ibn Abidin, "Kim bir kadını arkadan hayâle dalar, elbisesini görür,
nihayet kemiklerinin şekli kendisine belirirse, cennetin kokusunu duyamaz"
hadisini delil tutarak, uzuvların şeklini belli eden elbise, kalın olsa ve
cildi göstermese bile yasaktır, diyor. (Ibn Abidin.)
4-Kokusunun duyulmaması:
Aslında Allah Resûlü kokuyu çok meth-ü sena etmekle beraber, başkaları
duysun diye koku sürünüp çıkan kadını zinâ etmiş olarak nitelemiş (Ebû Davûd,
tereccül, 7, Tirmizî, edep, 35; Neseî, Zîne, 35; Dârimî, isti'zân 18.) ve
koku sürünüp camiye giden kadının namazının kabul olunmayacağını
bildirmiştir.
5- Erkek elbisesine
benzememesi: Allah Resulü, hem erkeğe benzeyen kadına, hem de kadına
benzeyen erkeğe lanet etmiş ve böyle davrananların evlere sokulmamasını
emretmiştir. (Buharî, libâs, 62; Ebû Davûd, edep, 53; Tirmizî, edep, 34.)
Modern tıbbın bu kabil
davranışları dengesizlik sayması ve gerek giyim kusamında, gerekse
tuvaletinde, karşı cinse benzeme eylemini, homoseksüellikle izah ederek
seksüel slimulus bozuklukları cümlesinden değerlendirmesi, bu maddenin izahı
için ilginçtir. (Songar Ayhan, Psıkıyatri, Psikoloji ve Ruh Hastalıkları,
Ist. 1980 s. )
6- Elbisenin bizzat
kendisinin de zînet olmaması: Zira zinetlerin gösterilmesi ayetle
yasaklanmıştır. (Sâbûnî, N/384-86'dan ihtisâr.) Allah Resulü, kendisine biat
eden kadınlardan, câhiliye kadınları gibi zînetlerini göstererek dışarı
çıkmamaları için biat alıyordu. (Nasiru'd-Dîn el-Elbânî, Hicâb (T'erc.) 52.
)
7- Gayr-i müslimlerin özel
elbiselerine benzememesi: Zira bu konudaki naslar, biraz sonra göreceğimiz
gibi mutlaktır; kadına da erkeğe de şâmildir.
8- Üzerine Kur'an
ibâreleri işlenmemesi. (Muhammed Ravvâs Kal'acî, age. N/590-9l. )
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ
Eşit Oldukları Konular
Başlangıçta Islâm ve Kadın
başlığını işlerken, aslında kadının erkeğe eşit olduğu noktaları da;
göstermiş sayılırız. Burada da öncelikle şunu söyleyelim ki, Islâm'da
erkeğin kadından mutlak anlamda üstün olduğunu bildiren hiçbir nas yoktur.
"Erkek kadın gibi değildir" (K.K. ÂI-i imrân (3) 36 ), demek, erkek üstündür
demek değildir. "Erkekler, kadınların kayyûmudurlar. Bu, Allah'ın onların
bazısını, bazısına üstün kıldığından ve erkeklerin mallarını
harcadıklarındandır." (K.K. Nisâ (4) 34) âyeti de erkeğin mutlak üstünlüğünü
göstermez. Önce burada "erkekleri kadınlara üstün kıldığı için..."
denmemiştir. Demek ki üstünlük nisbîdir. Idare kabiliyeti erkeklere
verilmiştir. Bir başka konuda da kadınlar üstün olabilir. Kadının şefkat
dolu bağrı olmasa erkek evlâtları bir robot gibi yetiştirir. Demek ki bu
konuda da kadın üstündür. Hem Allah, kadın erkek ayırmadan, "en üstün
olanınız, Allah'tan en çok sakınanızdır." (K.K. Hucurât (49) 13 )
buyurur.Demek ki kadın, insan olarak erkeğe eşittir. Ikisinin yaratılışı da
bir "nefis"tendir. (K.K. Nisâ (4) 1) Kökenleri birdir. Biri kaliteli, öbürü
adı bir maddeden yaratılmış değildir.
Kadın da kötülük yaparsa
günah, hayır yaparsa sevap alır. Dua ederse Allah ona da "icabet" eder.
Demek ki, kadın, Cennete ya da Cehenneme gitmekte de erkekten farklı
değildir.Dünyada iken iş başarırsa kazanç, suç işlerse ceza bulur.
Ticarethanesi varsa kadın olduğu için kazanç oranı düşük olmadığı gibi,
meşru bir iş görüyorsa kadın olduğu için ücreti de düşük olmaz. Tersine bazı
suçlarda kadın erkeğe göre daha az ceza görür.
Insanlar arasındaki
saygınlık ve hürmette, erkeklerden geri değil, tersine bazı hallerde
ileridir. "Insanlar içerisinde iyilik ve hürmet yapmama en lâyık olan
kimdir?" diye soran sahabîye Efendimiz; "annendir" cevabını vermiş ve
arkasından, "sonra kimdir?" diye iki defa daha tekrarlanan bu soruya,
"annendir" dedikten sonra, dördüncüde "babandır" buyurmuştur. (Buhârî, edep
2; Müslim, bir 1) "Namazda iken, babanın çağırması halinde namaz bozulmaz,
ama annenin çağırması halinde namaz bozulur ve ona cevap verilir." Sözünün
aslı nedir, şu anda bilmiyorum ama, dînî bir düşünceden kaynaklandığı
açıktır. "Ana gibi yâr olmaz" atasözümüz herhalde kadını küçültüyor
değildir.
Demek ki, yaratılışta,
Allah'a kul olmakta, ibadette, duada, suç ve cezada, yani kullukta, hürmet
ve saygınlıkta, kısaca insan oluşta kadınla erkek arasında fark yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN EVLÎYÂ
"Evliyâ" Allah'ın dostları
demektir ve "veli"nin çoğuludur. Türkçede galat-i meşhur olarak bir veli'ye
de evliya denir. "Allah'ın evliyâsi (dostları) iman edenler ve O'ndan korkup
sakınanlar (mütteki olanlar) dır:' Allah, evliyasını böyle tarif ediyor.
Yani Allah'a inanan ve ona karşı takvâlı olanlar evliyâdırlar. Takvâlı
olanlar (müttakiler) de: Gayba inanan, namazı dostdoğru kılan, kendilerine
verilen azıktan infak eden, Rasûlullah'a (s.a.s.) ve ondan önceki
peygamberlere inanan ve ahireti kesinkes bilenler, Allah'tan gelen doğruyu
tasdik edenlerdir. Işte Kur'an evliyayı ve evliya olmak için gereken takvayı
böyle tarif eder. Elbette veliliğin ve takvanın da kendi içinde pek çok
dereceleri vardır. Mesela bir hadis-i şerifte' "Siz, mahzurlu olana düşerim
endişesiyle mahzurlu olmayanı da terketmedikçe takvaya eremezsiniz"
buyurulur.
Imdi bu zikredilen vasıf
lar kimde varsa o evliya (veli) dir. Kadın ya da erkek olması birşey
değiştirmez. Allah da evliyasını tanıtırken kadın erkek diye ayırmamış, en
takvalı olanın kendine göre en değerli olduğunu bildirmiştir.Çok sağlam
olmasa da bir hadîs-i şerifte: "Ebdâl (Allah dostu evliyalar), kırk erkek ve
kırk kadındırlar. Onlardan her erkek öldügünde Allah onun yerine başka bir
erkeği, her kadın öldügünde de onun yerine başka bir kadın
koyar."buyurmuştur. Görüldüğü gibi bu haberde, evliyâlık konusunda
kadınların erkeklerden geri kâlan hiçbir yanları yoktur. Kur'an-ı Kerim'de
Meryem'e ve Hz. Musa'nın annesine vahyedildiği söylenir. Buradan hareketle,
başta Eş'ariler olmak üzere; daha Ibn Hazm gibi pek çok alime göre
kadınlardan da nebiy peygamber vardır ve bunların sayıları en az
altıdır.Peygamber olmadıklarını kabul edenlere göre de bu kadınlar Allah'ın
(c.c.) seçkin kıldığı ve melek göndererek kendilerine ilham şeklinde vahiy
gönderdiği evliyâ kadınlardır. Durum bu iken kadından evliyâ olmayacağını
söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Hattâ kadınların, duygu dünyalarının
enginliğinden ötürü çok daha çabuk nefs tezkiyesi yapabildikleri ve bir
tasavvuf terimi olarak evliyalıkta erkeklerden daha çabuk yol alabilecekleri
meşhurdur.Kadın evliyâ'nın büyüklerinden Râbi'a el-Adeviyye'nin şöhretini,
vecîze ve kerâmetlerini duymayan yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN İÇİN CUMA GUSLÜ
Cuma günü gusletmek kadın
için de gerekli midir? Bilindiği gibi Cuma günü boy abdesti (gusül) almak
kuvvetli bir sünnettir. Yani gerekli oluşu erkekler için de"farz" anlamında
değildir.
Bu konu ile ilgili hadîs-i
şerîflere baktığımızda: "Cuma günü kim yıkanırsa, misvaklanırsa, güzel
elbiseler giyer, güzel kokular sürünürse, erkenden camide yerini alır, geç
gelip öne geçmek için başkalarının boynuna basmazsa... Ona şöyle, şöyle
ecirler vardır" v.s. gibi ifadeler kullanılmış olduğunu görürüz.(
el-Hindi,Kenzü'1-ummâl VN/750) Ayrıca bir çok hadis-i şerifte: "Cumaya
gelecek olanınız gusletsin" ya da aynı anlamda ibareler vardır.( el-Hindi,
age 21232) Bütün bunlar gusletmenin erkeğe erkek olduğu için değil, camiye
gideceginden, orada kimseyi ağır kokularla rahatsız etmemesi için, camide
temizlik ve ferahlatıcılığın hakim olması için sünnet kılınmış olduğu
anlaşılır. Buna göre, bizde her ne kadar yaygın bir âdet değilse de
kadınların da Cumaya gitmeleri halinde, onların da guslederek gitmelerinin
aynı sebepten ötürü sünnet olması gerekir. Ne var ki kadınlar evlerinin
dışında koku kullanmazlar. Bir hadîs-i serîfte zaten buna açıkça işaret
edilir: "Kadınlardan ve erkeklerden Cumaya kim gelirse yıkanarak gelsin.
Cumaya gelmeyen kadın olsun erkek olsun yıkanması gerekmez"( Beyhakî NI/188;
Ibn Hibbân, Sahîh (Tertib) N/264) Bir diğer hadiste ise: "Cuma günü her
ihtilam yaşına gelmiş erkeğe ve her baliğ olmuş kadına gusül gerekir'(Ibn
Hibbân, age N/265) denmektedir ki, bunu da aynı şekilde anlamak gerekir.
Yani gusül Cumaya gitmenin sünnetidir. Kim giderse ona sünnet olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN, KOCANIN KESİN İZİN VERECEĞİ KOMŞUSUNA KOCASINDAN İZİN ALMADAN
GİDEBİLİR Mİ?
Konunun iki yönü vardır.
a) Kocanın hukuku ve izni
ile ilgili yönü. Buna göre kadın, kocanın izin edeceğini bildiği komşusuna
ondan izin almadan da gidebilir. Hattâ izin edip etmeyeceğini bilmediği
komşusuna da gidebilir. Mübah olan bir şey yasak sözkonusu oluncaya kadar
mübah olmaya devam eder. Komşularına, akrabasına gitmek, kadın için de erkek
için de mübahtır; bu yüzden bunun için izin almaya bile gerek yoktur.
b) Allah'ın hukuku ile
ilgili yönü: Buna göre de bir kadın, kocanın izni olsa dahî, Allah'ın
hukukunun gözetilmediği ve gittiği takdirde de gözetilmesine bir katkısının
olmayacağı komşuya gidemez.Bu konuda zâten kadınla erkek arasında bir fark
da yoktur. Kısaca: Komşu ya gayrı müslimdir, ama saygısız değildir. Faydalı
olacağı düşünüldüğü sürece ona gidilir. Ya müslümandır ve Islâmi ölçülere
riâyetkârdır. Ona gitmek zâten bir görevdir. Ya müslümandır, cahildir.
Islâmî ölçülere riâyet etmez ama, anlatıldığında dinler. Ona
anlatılabilecekse gidilmelidir. Ya müslümandır; Islâmî ölçülere riâyetsizdir
ve mukaddesatla istihza eder, dinlemez. Ona gitmekte bir fayda yoktur,
yerine göre zarar olabilir. Bütün bunlar biraz da gidenin durumu ile
ilgilidir. Kültürüne, ağırlığına ve etkinligine güvenen, Islâmı ve onun
şiarı olan örtüyü onurluca savunabilecek bir bayan, erkeklerle beraber
oturulmayan,her komşusuna aslında gidebilir. Bu biraz da onun Islâmi temsil
gücüne bağlıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN
LA ERKEĞIN EŞİT OLMADIKLARI KONULAR
Özet olarak
söyleyeceklerimize şu soruyla başlayalım: Eşitlik mi yoksa adalet mi tercih
edilir? Kadın erkeğe eşit değildir, denilince niçin bundan, erkeğin değil de
kadının aşağılandığı anlamı çıkarılıyor? Iki şeyin birbirine eşit olmadığını
söylemek, birinin diğerinden üstün olduğu anlamına mı gelir? Böyle olmadığı
halde bundan kadının aşağılandığı anlamını çıkaranlar aslında bu
tavırlarıyla eşitsizliği kabullenmişler demektir.
Vida somuna eşit değildir.
Ama hangisi daha üstündür? Bir hüküm verilebilir mi? Ya da ikisinin görevi
de aynı mıdır? Inek boyunduruğa koşulursa haksızlık edilmiş olunmaz mı?
Burada eşit davranmak mı daha akıllıcadır, yoksa adaletli davranmak mı?
Kadının, hayatın zorluklarına tahammül edecek, ağır işleri görecek,
makineleri ve yükleri indirip bindirecek gücü var mıdır? Bu işler kadına
yaptırılırsa, fıtrata, yani tabiî ve doğal olana karşı çıkılmış olunmaz mı?
Batılı bir düşünür: "Tüketim uygarlığı kadınları ikiye bölüyor, gittikçe de
daha fazla bölecek: Tüketen kadın. üreten kadın. Birincisi kadınlıktan, gün
geçtikçe dişiliğe, ikincisi kadınlıktan gün geçtikçe erkekliğe doğru
kayıyor." diyor. (Attılâ Ilhan, Yanlış Erkekler, Yanlış Kadınlar 63) Bu
acaba iyi bir gidiş midir? dersiniz. Tüketen kadın, israf eden kadın demek
değildir. Üreten kadın ise her konuda erkekler gibi çalışan kadındır.
Zerafette, duygusallıkta,
nezakette, şefkat ve merhamette erkek kadına yetişemez. Aklî muhakemede,
soğukkanlılıkta, fikri tahlil, yani çözümlemede de kadın erkeğe yetişemez.
Tarihte; Aristo, Sokrat, Beydaba, Sekspir, Mevlânâ gibi kaç tane kadın
düşünür vardır? Hangi önemli buluşu kadınlar gerçekleştirmiştir? Uzaya kaç
tane kadın gitmiştir? (götürülmüş değil. Çünkü fare de götürüldü). Dünyadaki
iki yüze yakın devletten kaç tanesinin başı kadındır? Demek ki bu konular
da, erkeğin görev sahasıdir.
Bazı kadınların erkeklere
ait bazı işleri başarıp birçok erkeği geride bırakması, tamamen istisnaî
durumlardır. Ayrıca öne geçmekle öne geçirilmeyi birbirine karıştırmamak
gerekir. Erkeklerin bir kadına ileri bir görev verip te, bakın işte,
kadınlar da bu makamlara yükselebiliyor demeleri, kandırmacadır. Bu kadının
değil, yine erkeğin başarısıdır.Soruları çogaltabiliriz: Onbeş yaşından
doksan yaşına kadar teorik olarak hergün bir kaç tane çocuğa sebep olma
gücüne sahip olan erkeğin yanında bir kadın, yine teorik olarak ömrü boyunca
en fazla kaç çocuk doğurabilir? Niçin dünyaca meşhur boksörler, güresçiler,
halterciler, futbolcular, kısaca sporcular hep erkektirler? Dünya devletleri
kadın haklarını gasbettikleri ve kadın-erkek eşitliğini tanımadıklan için
mi? Eğer bundansa, niçin bu gücü erkekler elinde bulunduruyor da kadınlar
değil?
Tarih boyunca kadınların
idareyi ele aldıkları imparatorluklar niçin hep yıkılıp gitmişlerdir? Örnek
mi? Roma, Endülüs. Emevîler, Abbasîler, hattâ Osmanlılar... Bu durum aynı
zamanda Peygamberimizin (s.a.s.) bir mûcizesini de gösterir. "Idaresini
kadınlara teslim eden hiçbir millet iflah olmaz." (Buhâri, megâzî 82; fıten
18; Tirmizî, fiten 75; Nesâî, âdâbül-kudât) Ama bunlar, erkeğin kadından
mutlak üstünlüğünü elbette göstermez.
Ikiyüz yıla yakın süredir
kadının erkeğe eşit olduğunu savunan zavallılar (zavallı diyorum, çünkü
iddialarını ispatlama gücüne bir türlü kavuşamıyorlar) niçin hâlâ bunu
ispatlayamadılar? Ispatladılar da kasıtlı olanlar görmezlikten geliyor,
denilirse niçin tuvaletlerini "Baylara" "Bayanlara" diye ayırıyorlar?
Kanunlarında zorlayıcı bir hüküm bulunmadığı halde, niçin erkekleri ile
kadınları genellikle ayrı elbiseler giyiyorlar? Kanunlarıyla, kadınların
çalıştığı genelevler kuruyorlar da, niçin erkeklerin çalıştığı genelevler
kurmuyorlar, kuramıyorlar? Niçin dünya kupalarına kadın, ya da karma
sporcularla çıkmıyorlar? Fabrikalar niçin kadın isçi çalıştırmak istemiyor?
Ama niçin hastabakıcılar,
hemşireler, çocuk yuvaları gibi şefkât ve merhamet isteyen kurumlarda
çalışanların çoğu kadındır?
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Demek ki kadın ile erkek
görev ve misyon açısından da birbirinden farklıdırlar. Tıpkı fiziksel ve
psikolojik bünye açısından farklı oldukları gibi.
Demek ki, kadınla erkek
arasında mutlak bir eşitlikten sözetmek imkânsızdır. Bunu savunmak, ya
psikolojik hastalıktan, ya da başka sinsi duygulardan kaynaklanır. Onların
neler olduğuna "Feminizm ve Kadın" başlığı altında kısaca değinecegiz.
Peşin fikir ve
kabullenişlerden uzak olarak düşünebilen herkes; mutlak anlamda kadın erkek
eşitliğini savunanların, bu tür bir eşitliği bir türlü
gerçekleştiremedikleri gibi, kaş yaparken göz çıkardıklarını ve bu uğurda
insânî eşitliği de ortadan kaldırdıklarını kabullenmek zorunda kalacaktır.
Çünkü girift bir makinede, kendi yerinde çok büyük görevler yapan bir
dişliyi, aynı makinedeki bir başka dişliye benzemiyor diye yerinden alıp,
onun gibi yapmaya çalışmak, hem her iki dişlinin görevini aksatmak, hem de
makineyi bozmak demektir. Çünkü bu her iki dişlinin de, kendi yerinde çok
önemli görevleri vardır. Hiçbiri değersiz olamaz. Ve bu onların birinin
diğerinden mutlak üstünlüğünü de göstermez.
Bunlar eşit yapacağız diye
sokaklara döktükleri kadını erkek yapamamışlar ama, kadınlığından da
çıkarmışlar ve maskaraya çevirmişlerdir. Kadın, bu gayretlerle tavus kusuna
özenen karga durumuna düşmüştür.
Bu durumdan kadınlar da
razı, onlar da kendilerine bu tür hakların verilmesini istiyorlar, denirse;
insan, haklarına kavuşmakla mı, yoksa haklarını elden çıkarmakla mı daha
huzurlu olur? diye sorarız. Cevabın ne olacağı elbette bellidir; öyleyse bu
tür hakların en ileri düzeyde verildiği Iskandınav ülkelerindeki ahlâkî
çöküntü niçin? Niçin dünya üzerinde kadınlar arasındaki en ileri düzeyde
intihar olayları oralarda görülüyor? Kırkını geçmiş kadınların %12'si
intihar ediyor? Kırk yaşına gelince bunlara hayatı çekilmez kılan nedir?
Elde ettikleri hakları mı? Buna kargalar bile güler. Niçin batı, ekonomik
sahada bunca ilerlemişken, her aradıkları maddî gereci otomatik olarak
elleri altında bulurlarken, Doğu Islâm Dünyası, Islâm'dan da teknolojiden de
uzak olmasına rağmen; her yıl yüzlerce batılı kadın bu ülkelerin
insanlarıyla evleniyor? Sözkonusu edilen haklarına kavuşmak için mi? Demek
ki, samanda protein ya da A vitamini yok diye ata et vermek, ya da ite saman
vermek eşitlik olabilir ama, adalet ve akıllılık asla!
Bu çelişkileri ciltler
dolusu olacak kadar çogaltmak mümkündür. Ama burada anlatmak istediklerimiz
bunlar olmadığından, bu konuyu son olarak çarpıcı bir örnekle bitirecegiz.
Bu örnek bize, tabiîliğe karşı çıkmanın insanı hangi noktaya götüreceğini,
mutlak eşitliği savunanların ne gülünç durumlara düştüklerini göstermeye
yetecektir. Bu örnek; Amerika'da kadın haklarını savunan derneklerden SCUM (Society
For Cutting Up Men)'in, eşitliği bozduğu için erkeklerin "şey" lerinin
kesilmesini öneren tutumudur. (Attılâ Ilhan age 196 ) Bu tür bir eşitlik
savunulunca, bunu daha ileriye götürmek kaçınılmazdır, hattâ gereklidir.
Erkeğin "şey"i kesilince onlar da kadınların meselâ memelerinin kesilmesini
isteyecekler ve insanlık tek cinse doğru yol alacaktır. Ama şimdilik buna
AIDS müsaade etmiyecek gibi görülüyor. Demek ki, fıtrat onu bozmaya
kalkışanlara dersini veriyor.
Demek ki, kadınların
hukukunu korumak, onlara her istediklerini yapma hürriyeti vermek demek
değildir. Bu, elbette erkekler için de aynıdır. Hürriyetler eğer başka
hakları engelliyorsa, ikisi arasında bir tercih yapmak gerekir. Bir
hukukçumuzun dediği gibi: "Mao Çin'de fuhşu önlemeye kalkışmıs, iktisadî
yapının bozukluğundan dolayı biçarelikten fuhşa sürüklenen kızcağızlara iş
vermiş, "alışmış kudurmuştan beterdir" diye direnen bataklık ve kaldırım
güllerini ise, seralarda toplayarak islah etmeye çalışmıştır. Işte
aydınlarımıza bir "pratik çalışma" sorusu: Bu tutum kadını hor görmenin mi,
yoksa insanlık değeri bakımından erkeğe eş saymanın mı belirtisi idi? Ikinci
soru: Bu tutum anti demokratik ve ilkel bir tutum mudur, yoksa "çagdaşlık"
adına onaylanması gereken bir davranış mıdır? Üçüncü soru: Iyi bir
davranıştır derseniz, niçin aynı şeyi bir müslüman söylerse gericilik oluyor
da Mao söylerse hikmet oluyor?" (Hûşeyin Hatemî "Davacının Yargısı" zaman
16.1.1988 s. 2.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN NAMAZ KILARKEN ÇORAP GİYMESE NAMAZI OLUR MU?
Âyet ve hadîsleri
Hanefi'lerin anlayışına göre kadının ellerinin ve yüzünün avret olmadığını,
elleri ve yüzü açık namaz kılabileceğini, fitne sözkonusu değilse böylece
gezebileceğini başka münasebetlerle söylemiştik.
Ayaklarına gelince: Hanefi
mezhebinde kadının ayaklarının (bacaklarının değil) avretliği konusunda
ihtilaf vardır. Kur'an ifadesi ile kadınlar "Kendiliğinden açılan zinet
yerlerinden" ötürü mes'ul değildirler. (K. (24) 31) Ama ayak zînet yeri
midir? Zinet yeri ise "Kendiliğinden açılan" kısma dahil midir? Bazılarına
göre; istisna zinet yerlerindendir, ayak ise zînet yerlerinden değildir.
Çünkü halhâl takılan yer ayak değil bacaktır, bacağın avret olduğunda ise
ihtilaf yoktur. Ayakta, yani kasık kemiklerinden aşağısında zînet
bulunmadığına göre ayaklar istisna edilmemiş, yani avret olarak kalmış olur.
Binaenaleyh, namazda da açık kalmaları câiz olmaz.(Ibrâhim Halebî, Halebî
Kebîr 211)
Ebû Davud ve daha başka
kaynaklardaki bir hadis-i şerif de bu görüşü destekler "Ümmü Seleme
Vâlidemiz Rasûlüllah'a sordu: Kadın, izârı (etek ya da altlığı) yokken bir
entari ve bir başörtüsü ile namaz kılabilir mi? Buyurdular ki, entari
ayaklarının üstünü örtecek kadar kuşatıcı ise kılabilir" (Zeylaî, Nasburrâye
I/299 (Ebu Dâvud, salât 83; Beyhakî N/232; Hâkim, Müstedrek I/250. Aynı
yerde Buhârî nin şartına uygundur, der, Zehebî de onu destekler, ancak
Ibnü'1-Cevzi ve daha başkaları hadîsin sıhhati hakkındaki şâibeleri
zikrederler (Zeylâi agk); Ayrıca bk.. el-Menbecî, el-Lübâb I/241)Ancak Ebu
Hanîfe'ye ve Imam Kerhi'ye göre kadının ayağı avret değildir.(Ekmeleddin el-Bâberti,
el-Inâye I/259) Binaenaleyh, namazda asık kemiklerinden aşağısının açık
kalması namaza mani değildir. Hidâye sahibi Mergînânî en doğru (esah) olan
görüşün bu olduğunu söyler.(agk.. (Metin)"Ihtiyar" sahibi Mavsilî ise bu
konuda iki rivayet olduğunu söyledikten sonra, sahih olan kadının ayağının
namazda avret olmaması, dışarıda, yani yabancı erkeklere göre ise avret
olmasıdır, der.Mavsilî, el-Ihtiyâr (Ist.) Ancak bu ayırıma bir delil
zikretmez.Özetlersek; namaz kılarken kadının ayaklarının açık kalması
namazına mani değildir. Sahih görüş budur. Çünkü ayak (aşık kemiklerinden
aşağısı) ya "göstermesinler" emrinden istisna edilen "zâhir zînet" yani
kendiliğinden açılan zinet yerleri cümlesindendir, ya da kadının ayağını
açmasında zaruret vardır. (Ibrâhim el-Halebi agk.) Ancak kadınların hem
namazda, hem namâz dışında ayaklarını kapatmaları, güzel ve cumhura uygun
bir davranış olur.
BAŞA
DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN PEYGAMBER
Kadından peygamber olması
caiz midir? Ya da kadın Peygamberler gelmiş midir?
Bu konu hakkında, bazı
ayet ve hadislerin işaretlerinden anlaşılan manalara göre, az farkla da
olsa, değişik anlayışlar ortaya çıkmıştır.
I- Bir ayet-i kerimede:
"Senden önce rasûl (Peygamber) olarak gönderdiklerimiz, ancak şehirlilerden
kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkeklerdi"( K. Yûsuf(12) 190; Benzer
ayetler için bk. Nahl(16) 43; Enbiyâ (21) 7) buyrulur. Yani kadından, cinden
ve melekten rasûl (peygamber) yoktur... Âlimler "Rasûl" olabilmenin
şartlarından olarak, erkek, âdemî ve şehirli olmayı da saymışlardır.(
Kurtubî IX/274)Hemen farkedileceği gibi burada sözü edilen peygamberlik "Rasûl"
olma vasfında bir peygamberliktir.
2- Hz. Meryem'le ilgili
bir ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur. "Hani melekler de: Ey Meryem, Allah
seni seçkin kıldı, seni arındırdı ve alemlerin kadınları üzerine seçti;
demişlerdi" Yani melek ona, Allah'tan vahiy getirmişti.
Değişik izahlara göre onun
arındırılması küfürden, diğer kirlerden, hayızdan, nifastan vb.
şeylerdendir.Bununla ilgili olarak Buhari ve Müslim'deki bir hadiste:
"Erkeklerden kemâle erenler çoktur. Kadınlardan ise Meryem bnt. Imrân ile
Firavun'un karısı Âsiye'den başka kemâle eren yoktur..." denir. Buna göre
ayetteki "seçme" ve hadisteki "kemâle erme" nübüvvet (peygamberlik) ise hem
Meryem'in, hem de Âsiye'nin nebî olmaları gerekir. Mâmâfih bu fikirde
olanlar vardır. Ama sahîh olan sadece Meryem'in nebî olduğudur. Çünkü Allah
ona, diğer nebilere olduğu gibi melek vasıtası ile vahiyde bulunmuştur,
Âsiye'nin nebi olduğuna dâir ise açık bir delil yoktur.
3- Gerçi bir âyet-i
kerimede Hz. Musa'nın annesine de vahyedildiği söylenir: "Hani annene
vahyolunan şeyi vahyetmiştik ki, onu sandığın içine koy ve onu suya
bırak:.."Ama buradaki vahyin "ilham etme" tarzında bir vahiy olduğu
söylenmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de arı'ya ve yeryüzü'ne de vahyedildiği
söylenir.
4- Mâide 75. ayetinde
Meryem'e "sıddîka" dendiği için onun nebi değil sıddık olduğunu söyleyenler
olmuşsa da onlara, bir insanın sıddîk olmakla beraber nebî de olabilmesi
mümkündür, diye cevap verilmiş ve Hz. Ibrahim ve Idris peygamberler için
Kur'an'da hem "nebî" hem de "sıddîk" tabirleri kullanıldığı söylenmiştir.
5- "Kadınlardan dört tane
nebiyye (nebî, peygamber) vardır; Havvâ, Âsiye, Musa'nın annesi ve Meryem"
anlamındaki sözün sabit bir hadis olmadığı söylenmiştir. Bu zaten yukarıda
zikrettiğimiz "kemâl" hadîsine de zıttır.
6- Diğer yönden Imam
Eş'âri kadın peygamberleri (nebiyye) altıya çıkarırken -Havvâ, Sâre,
Musa'nın anası, Hâcer, Âsiye, Meryem- Kirmânî de kadınlardan peygamber
gelmediğinde icma vardır, demektedir. Kirmâni'nin görüşü Mâtüridi'lerin
görüşüdür. Bu mesele bu iki itikadı ehli sünnet mezhebi arasındaki
farklardan birini teşkil eder.
Sonuç olarak:
Ibn Hazm bütün bu
tartışmalara açıklık getirerek der ki:
"Erkeklere verilip
kadınlara verilmeyen, risâlettir (şeriatı, kitabı ve tebliğ görevi bulunan
peygamberlik), nübüvvet (sadece vahiy alan, teblig görevi olmayan
peygamberlik), değildir. Allah, birisine henüz olmamış bir şeyi ve bir takım
emirleri, gerçek ve Allah'tan olduğu kesin bir şekilde bildirmişse buna "nübüvvet"den
başka bir ad verilmez... Allah Musa'nın annesine çocuğunu suya bırakmasını
bildiriyor. Biz basit bir akıllâ anıyoruz ki, o bu vahyin doğruluğunu ve
Allah'tan olduğunu kesinkes bilmeseydi, çocuğunu suya bırakması delilik ve
ahmaklık olurdu..."Buna göre, o, Hz. Musa'nın, ayrıca Hz. Ishak'ın
annelerini de "nebiyye" kadınlardan saymış oluyor.
Kısaca "risâlet" görevi
üstlenen kadın peygamber yoktur. Zîrâ kadınlık halleri, her an tebliğle
görevli olacak peygamberliğe manidir. Ancak kendisine Allah'ın vahyettiği,
bir nebe "nebe"yani bir haber verdiği "nebiyye" peygamber kadınlar vardır ve
meselâ Kurtubi ye göre Hz. Meryem'in böyle olduğu sahih ve
tartışmasızdır.Fakat mutlak anlamda kadın peygamber bulunmadığı konusunda
ümmetin "icmâ" (ittifâk) ettiği nakledilmiştir
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN
ÜCRET MUKABİLİ YABANCI BİR ERKEĞİN YANINDA ÇALIŞABİLİR Mİ?
Bir kadının yabancı bır
erkeğin evinde veya iş yerinde çalışması İslam'ın emrettiği şekilde olursa,
yani birkaç kadın ile birlikte veya açık bir yerde çalışırsa beis yoktur.
Ama, kapalı bir yerde yalnız yabancı bir kimse ile birlikte kalacak olursa
halvet olduğundan haramdır (el-Fıkıh 'ala'l-Mezahib el-Arbaa).
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ. BU KONUYU İSLAMİ BAKIŞ AÇISINDAN NASIL
DEĞERLENDİREBİLİRSİNİZ?
İslam dini, yazımızın
başında da belirttiğimiz gibi erkek ile kadını eşit tutuyor ve fıtratan
zayıf olduğundan, erkekten ziyade ona eğiliyor. Peygamber (as) Haccetelveda
hutbesinde: İki zayıf olan yetim ve kadın için Allah'dan korkunuz, diyor.
Ancak bir takım hikmetlere istinaden bir kaç husus istisna ediliyor.
1. Şahitliktir: Bu babta
iki kadın, bir erkek mukabılinde kabul ediliyor. Hikmet, genellikle kadınlar
ev işi ile ve çocuk bakımıyla daha fazla uğraştıklarından başka şeylerle pek
alakadar olmuyor ve bu sebeple meseleleri unutulabiliyor.
2. Mirastır. Bu hususta da
baba ve kardeş gibi mirasçılardan kalan mirasta erkeğe iki, kadına da bir
hisse veriliyor. Hikmeti de normal olarak her kadın evleniyor. Hayatta
muhtaç olduğu her şeyi kendisine değil kocasına yükleniyor. Böylece kendisi
için geçim sıkıntısı söz konusu olmuyor. Demek, bir cihetten kendisi için
kısıntı yapılmış ise de başka bir cihetten telafi edilmiştir.
3. Devlet Başkanlığı.
Devlet başkanlığında kadının daha cok duygusal olması fıtraten erkek den
daha zayıf olması bazı küçük olaylar karşısında bile heyecan ve telaşının
erkeğe nisbetle daha fazla bulunması devlet başkanlığının erkekte olmasının
daha hayırlı olacağını bildirir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN VE HAMAM:
Islâm'da temizlik esas
olmakla beraber, avretine ve mahremiyetine dikkat etmek de önemlidir. Eğer
bir helâl, bir haram işlenmeden yapılamıyorsa, o helâl da terkedilir.
Kadınların da erkekler
gibi vücutlarını hem maddi hem de manevî pisliklerden temizlemeleri şarttır.
Ancak kadınlar da, yine erkekler gibi, avret yerlerini yasaklananlara
göstermemek zorundadırlar.
Umumi hamamlar, yıkanma ve
temizlenme yerleridir. Havasi ve suyu sıcak ve şartları, evlerdekine göre
genellikle daha elverişli olduğu için, oralarda daha rahat ve daha hoşa
gider biçimde yıkanılır. Ayrıca tellaklar da bulunduğundan, insan hamamlarda
vücudunun rahat uzanamayacağı yerlerini keselettirebilir. Bazı
rahatsızlıklara sıcak duş ve terleme iyi gelebileceği için hamamlar bu
bakımdan da tercih edilebilir. Bunlar hamamın iyi yönleridir ve herkes için
helâldir ve tabiî olandır. Ancak helâl olan bu nimetlerden harama bulaşmadan
yararlanıyorsa, bunlar terkedilir ve evindeki imkânlar ölçüsünde yıkanılır.
Su ısıtacak banyosu ve şofbeni olmayanlar, güğümle su ısıtır, öylece
yıkanırlar. Zaman zaman keselenme ihtiyacı duyulduğunda da, karıkoca bir
birbirlerini keselerler. Çünkü hayâ ve utanma duygusu, etkisini günümüzde
geçmişten çok daha fazla yitirmiştir. Bu duygu silindikten sonra insanın
herşeyi yapabileceğini Peygamber Efendimiz haber vermiştir.(Buhârî, enbiyâ
54, edep 78; Ebû Dâvûd, edep 6; Ibn Mâce, Zühd 17) Kur'ân-ı Kerîm'de "Allah
kadını erkeğe eş olarak yarattı ki, onda huzur bulsun" denilir. (Rûm (30)
21) Demek ki, evlenmenin bir gayesi budur. Peygamberimiz bir hadîslerinde,
"Evlenin çoğalın, çünkü ben kıyâmet günü ümmetimin çokluğu ile övünürüm"
buyurmuştur. (Nesâî nikâh 11; Ibn Mâce, nikâh 8; Müsned Ill/158) Demek ki
evlenmenin bir gayesi de çocuk dünyaya getirmektir. Bir diğer hadîslerinde
gençlere evlenmeyi öğütler. "Çünkü o, gözü harama bakmaktan ve insanı
zinadan korur", buyurur. (Buhâri, savm 10; Mûslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd,
nikâh 1) Demek ki, bir gaye de budur. Öyleyse evlilik bu gayeleri
gerçekleştirdiğinde ibâdet olmuş olur.
Evlenmenin tek amacı çocuk
yetiştirmek olmadığı için, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bazı hadîsleriyle
"azıl" yapılmasına izin vermiştir. (Örnek olarak bk. Ebû Dâvûd, nikâh 48;
Nesâî, nikâh 55) "Azıl", cinsel ilişkide erkeğin menisini dışarı boşaltması
demektir. Ancak Peygamberimiz "azli" teşvik etmemiş, ona izin vermiştir.
Hattâ bazı hadîslerinde "azıl" yapmanın kötülüğüne de işaret etmiştir. Ama
Hanefi bilginleri, kadının izni olması halinde "azlin" câiz olduğu
görüşündedirler. (Ibn Abidîn VI/374)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
"Azil" korunma yollarından
sadece bir tanesidir. Bugün ilkel ve modern usullerle uygulanan daha bir
sürü korunma metodu vardır. Bu korunma yollarının bazıları, çocuğu olma
özelliğini sürekli ortadan kaldırır ve artık bu uygulamaya konu olan kadın,
ya da erkeğin çocuk yapma kabiliyeti kalmaz. Kadının yumurtalıklarının
alınması, erkeğin hadımlaştırılması ve (x) ışınları ile kısırlaştırma, bu
tür yöntemdir. Bu insan fıtratına aykırı bir uygulamadır. Peygamberimiz aynı
sonucu veren uygulamaları yasakladığından; Islâm âlimleri bunun câiz
olmadığına sözbirliği halindedirler. Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda
da zorunlu haller haramları ortadan kaldırır.
Ameliyatla tohum
yollarının bağlanması da, hüküm olarak kısırlaştırma gibi olmalıdır. Çünkü
buda fıtrata müdahale etmek demektir ve bu yöntemde de kısır kalma tehlikesi
yüksektir.Kadınların kendi kendilerine kullandıkları ilkel yöntemlerin hemen
hepsi zararlı olduğunu, çoğu zaman da bu yöntemlerin gebeliği önlemediğini,
hattâ sakat ve özürlü doğumlara sebep olduğunu tıp uzmanları söylemektedir.
Bu yolla bulaşan mikroplar ve yapılan tahrişlerle doğan rahim hastalıkları
da işin cabasıdır. Islâm, adil tıbbın zararlı dediği uygulamaları, o konuda
bir hüküm olmadıkça haram sayar.
Takvim usülünü uygulayıp,
kadının gebe kalma ihtimali az olan günlerde ilişki yapmak suretiyle
korunmanın haram olduğunu söyleyen birisi, ya da gösteren bir belirti
yoktur. Ancak bu da ihtiyaca dayalı ilişki esasına aykırı bir
yöntemdir.Erkeğin kılıf kullanması, "azil" den daha hafif olduğu için,
"azil"e câiz diyenlerin ona da câiz diyeceği açıktır. Çünkü "azil" de
kadının isteğinin tamamlanmama ihtimalı daha çoktur. Halbuki, Islâm,
ilişkide kadının da tatmin edilmesine çok önem verir. Erkeğin kılıf
kullanması halinde bundan kadın zaman kazanacaktır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADIN VE SPOR
Dinen kadın spor yapabilir
mi yapamaz mı? Ya da yapmalı mıdır, yapmamalı mıdır? Görüyorsunuz epeyce
mesafe aldık ve işi buraya kadar getirdik. Önce spor niçin çıkmıştır, niye
yapılır? Bir ihtiyaç mıdır? Bedensel bir ihtiyaç mıdır, ruhi bir ihtiyaç
mıdır? Yoksa insanın kendi idaresi i1e kullandığı bir avuntu, bir yalancı
emzik midir? Ya da bir din midir? Kitleleri uyuşturan bir afyon mudur? Veya
bunların hepsi midir?
Herhalde yerine ve
zamanına göre spor bunlardan herbiri olabilir. Meselâ: Vücudu hantallaşan
birisi, yaşaması için gerekli eylemleri yapamaz. Kazanamaz, koşturamaz,
getiremez, işini takip edemez. Hattâ ibadet yapamaz. Eğilemez, kalkamaz,
namaza uyanamaz, camiye gidemez, nihayet cihada çıkamaz. Bunların hepsi
beden sihhatini ve cevvallığı, dinçliği gerektirir. Bunun kazanılmasının
yollarından biri de vücudun hareketliliğidir, ya da -eksik bir ifade de
olsa- spordur. Demek spor bedenî bir ihtiyaç olabilir.Hareketsiz ve hantal
insan sağlıklı değildir. Vücûdundaki zararlı salgıları atamadığından sinir
sistemi düzgün çalışamaz. Morâlman güçlü değildir. Karamsardır, ümitsizdir:
Istikbalin güzel dünyasını kurmaya talip değildir. Moralsizlik inançsızlığı
güçlendirir. Inançsızlık ise Cehennemdir. Demek spor ruhî bir ihtiyaç da
olabilir.
Ihtiyaçlar sadece maddi
değildir. Tıpkı insan sadece madde olmadığı gibi... Onun maddî olmayan
yönünün de en az maddî yönü kadar ihtiyacı vardır. Ruh Allah'ın birçok
vasfının tecelli ettiği sahadır.Nice ilâhi vasfın kokusunu ve rengini taşır.
Bu yüzden ihtiyaçları da manevîdir. Allah'la(c.c.) irtibat kurmayan,
ihtiyaçları manevî gıdalarla giderilmeyen ruh avuntulara bile muhtaç olur,
tatmin arar.Onda da bedendeki acıkma ve susama hissi gibi bir his doğar.
Insan bir takım hoplama ve zıplamalarla bu hissi doyurmaya uğraşabilir.
Tıpkı yemek bulamayan bir insanın çakıl taşlarıyla karnını doldurması ve bir
anlık doyum hissi duyması gibi. Spor bu amaçla yapılırsa bir avuntu ve bir
yalancı emzik olmuş olur. Sporun böyle sürekli avuntu olarak kullanılması,
bir yerde bağışıklık yapar, vazgeçilmez olur ve artık bir din halini
alır.Vatandaşların manevî tatminlerini gidermeyi düşünmeyen rejimler ve
onların, iktidarlarını sürdürmek isteyen hakim kadroları, zaman zaman sporu
halklarına cazip ambalajlarla sunarlar, sporu teşvik ederler, onu bir
uyuşturucu olarak kullanırlar ve bu yolla iktidarlarını sürdürmeye
çalışırlar. Tıpkı Franko gibi... Bu durumda da spor bir afyon olur,
uyuşturucu görevi yapar.Şimdi tekrar başa dönersek, müslüman kadının
bunların hangisi için spor yapacağı önemlidir. Kadının spor yapmasının dini
hükmünü, niçin ve nasıl spor yapıyor? sorusuna verilecek cevaba göre
düşünebiliriz.Ama ondan da önce ilginç bir durumu tespit edelim: Ne âyet ve
hadîslerde, ne de fıkıh kitaplarımızda, spordan spor olarak söz
edilmemektedir.Kur'ân'da: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet
hazırlayın..." (8/60) denmekte ve sebep olarak da "Bununla Allah'ın
düşmanını ve sizin düşmanınızı ve daha Allah'ın bilip te sizin
bilmediklerinizi korkutup caydırasınız" diye belirtilmektedir. Beden kuvveti
birinci derecede bir kuvvettir.
Hadîslerde dolaylı
ifadeler vardır: "Güçlü mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır"(Müslim- Kader)
"Eğlence ancak üç şeyde olur:Adamın atını eğitmesi, ehliyle oynaşması, oku
ve yayı ile atış yapması. Bunlar gerçektir ler"."Yarışa ücret ancak çift
tırnaklı hayvanlarla; tek tırnaklı hayvanlarla ve okla olan yarışmada olur."
Rasûlullah Efendimiz Rukâne adında birisi ile güreşmiş ve onu yenmişlerdir.
Gaye Rukâne gibi bir
pehlivana iman gücünü göstermek ve onun müslüman olmasını sağlamaktır.
Âişe vâlidemizin
anlattığına göre: "Bir defasında Rasûlullah'la koşu yarısı yaptık ve ben onu
geçtim. Aradan zaman geçti, ben şişmanladım: Tekrar yarış yaptığımızda o
beni geçti ve bu öncekinin rövanşıdır, buyurdu." Rasûlullah'ın Aişe
validemizle ilk yarışını kadına değer verme ve gönül alma olarak yaptığına
ve orada yenilmeyi tercih ettiğine, şişmanladığında da onu geçtiğine göre,
onun şişmanlamasını hoş karşılamamış demektir.Bütün bu haberlerde dikkati
çeken en önemli nokta, sporun -erkek için olsun kadın için olsun- bir gaye
olarak değil, vasıta olarak yapılmasının istenmiş olmasıdır. Yani spor yapma
diye bir meşguliyet yoktur. Ama maddî ve manevî düşmanlara karşı her an
güçlü ve caydırıcı olmak gerekir: "Bir vacibin yerine getirilebilmesi için
gerekli olan şey de vaciptir." Işte spor anlamı taşıyan oyunlar "düşmana
karşı hazırlık sayıldığı için mübah olmuş, hattâ mescidlerde bile oynanması
tecviz buyurulmuştur."
"Kuş yarışı, güvercin
uçurma ve bunlara benzeyip, savaşa hazırlık ve cihad eğitimi özelliği
olmayan şeylerle yarış, yani spor olmaz, mahzurludur."Görüldüğü gibi spor
sadece bir araçtır, şartların dışında yapılması malâyâni ya da haramla
meşgul olmak olacağından uygun görülmemiştir. Gaye olmadığı için de bu
konuda kadınla erkeği birbirinden ayıran sadece avret ve mahremiyet
sınırları olabilir.Fetâvâ-yı Hindiyye'de: "Kadının kocası için beslenip
semirmesinde mahzur yoktur" denir. Buna göre zayıflamak için rejim ya
da,spor yapmanın da sakıncası olmamalıdır. Demek ki kadının spor aracını
kullanmasını gerektirecek gayelerden birisi budur.Bir hadîste, Allah'ın
göbekli ve şişman insanları sevmediğinden söz edilir. Buna göre, her nasılsa
göbek ve yağ bağlamış bir erkek ya da kadının bu sevimsiz halden kurtulmak
için spor yapması belki sevap bile olabilir. Ancak diğer yönden de elbette
şişmanlayacak biçimde aşırı ve yasaklanan ölçüde yemek yememesi gerekir.
Bunlara dikkat eden, sabah namazlarına hattâ teheccüde kalkan; pazartesi ve
perşembeleri oruç tutan bir kadın (ve de erkek) daha az eforla (gayretle)
hem en güzel ibâdetleri yapmış olur; hem de şişmanlamaktan
kurtulur,Yukarıdaki Âişe hadîsi ile ilgili olarak Sevkânî şöyle der:"Bu
hadîste kadınlarla, onların mahremi olan erkekler arasında yarışma
yapılabileceğine, bunun vakar, şeref, yaş, ilim ve fazîletle çatışmayacağına
işâret vardır." Buradan da kadının kocası ile helâl tarzda eğlenebileceğini,
bu amaçla spor yapabileceğini söyleyebiliriz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Diğer yönden kadının
mahremi olan ve olmayan erkeklere, hattâ kadınlara karşı gösteremeyeceği
yerlerinin, elbise biçiminin, hattâ yapamayacağı hareketlerin olduğunu da
bilmemiz gerekir. Onun dikkat çekme gayesi ile ayağını yere vurmasının dahî
yasaklandığını hatırlamalıyız.Ayrıca vücudunu güçlendirmeye, eşinin gönlünü
almaya yaramayan, böyle olsa dahî bir meslek gibi sürekli hale getirilip
başka işlerin yapılmasına engel olan her türlü sportif faaliyetlerin de câiz
olamayacağın söylemeliyiz.Ama bütün bunlar meselenin fıkıhla karışık bir
açıklaması sayılabilir. Işin pratiğine baktığımızda, müslüman bir kadın için
spordan hasıl olacak meşru gayeleri dahi yakalamayı düşünecek kadar ileri
seviyelerde olan bir kadının, spor yapmasına zaten gerek kalmayacağı
rahatlıkla söylenebilir. Öyle ya, şehirli ise ev temizliği, mutfak işi,
çamaşır ve benzeri işler, köylü ise bunların yanında bağ-bahçe, tarla hayvan
işleri aynı zamanda sporun gayesini de gerçekleştirmiş olurlar. Elbette
kadın hukuken (fıkha göre) bunları yapmak zorunda değildir. Ama silicinin
günlügü için kocasına 30-40 bin lira verdirip, televizyonun karşısına
geçerek orada gösterilen hareketleri tekrarlamak, ya da tıka basa yiyerek
yüzlerce bin liraya satın alınan kondisyon aletlerinde ter dökmek, İslam'ın,
oh ne iyi yapıyorsun, diyeceği davranışlar olamaz. Sporu gaye olarak değil
de, meşru gayelere vasıta olarak yapıyorsa, yapacağı rutin işlerle kadın hem
sporunu yapmış, hem de iş başarmış olabilir. Özetlersek:
1- Spor Islâm'da bir gaye
değil, ancak meşru hedefler için bir araç olarak kullanılabilir. Bu konuda
kadın erkek ayırımı olmaz.
2- Spor gaye haline
getirilip meslek yapılamaz, faydasız ve meşru olmayan sporlarla meşgul
olunamaz.
3- Kadının zindelik ve
dinçlik kazanmak, fazla kilolarını atmak, kocasıyla oynaşmak için avret ve
mahremiyet sınırlarına riâyet ederek spor yapması caizdir, yerine göre hoş
ve sevap bir davranıştır.
4- Vücût geliştirme ve
kendilerine güven duyma gibi makul bir faydası olan karate, taekvando vb.
sporları kadınların, erkeklerin muttali olamayacağı kapalı bir yerde, farz
görevlerini aksatmayacak ve meslek edinmeyecek biçimde icra etmelerinde beis
yoktur.
Ancak buna gerek olup
olmadığı iyi düşünülmelidir. Bu gerek, silme süpürme .gibi faydalı bir işle
elde edilebiliyorsa, onunla sağlanmalıdır.
5- Hz. Fâtıma'nın evde
değirmen çevirmekten elinin yara olduğu düşünülmeli, günlük ibâdetlerini ve
rutin işlerini -hukuken mecbur olmadığı halde- bir ibâdet olarak yapan,
yemek için yaratılmadığını bilen düzenli bir kadının spor yapmaya nadiren
ihtiyaç duyacağını bilmelidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINI YALNIZ OLARAK HİCAZA VEYA MESELA ANKARA DAN
İSTANBUL'A GİTMESI CAİZ MİDİR?
Bir kadın Hicaz'a veya
mesela Ankara'dan İstanbul'a gibi uzak bir yere tek baçına gitmesi caiz
olmadığı gibi, kocası veya mahremi olmadan birkaç kadınla birlikte olsa da
gitmesi caiz değildir. Şafii mezhebine göre emniyette olursa ilk hac ile
mecburi iş için bir kadının kocası ve mahremi olmadan iki veya daha fazla
kadın ile birlikte gitmesinde beis yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ ARABA KULLANMASI
Bu konuyla ilgili olarak
fıkıh kitaplarımızda öyle ya da böyle bir bilginin bulunmaması normaldır.
Bilebildiğimiz kadarıyla bugünkü Suud Hükümeti bir iki hadîs-i şerife ve
daha çok da kamu maslahatına (maslahat-i âmmeye) dayanarak kadınlara sürücü
ehliyeti vermemekte ve onların araba kullanmalarını yasaklamaktadır. Sözü
edilen hadisler sunlardır:
"Eğer üzerindeki dişilere
Allah lanet etsin."
"Rasûlullah kadınları
eğere (ata) binmekten yasakladı." Önce, bu her iki hadis de, sahih hadis
kaynaklarının hiçbirinde geçmez ve son derece zayıftırlar. Yani bunlar
üzerine fıkhı bir hüküm bina etmemiz mümkün değildir.
Ikinci olarak, sahih
olacakları farzedilse bile, bunlardan kadının araba kullanamayacağı hükmünü
çıkarmak zordur, zorlamadır. Çünkü Rasûlullah zamanında at daha çok harp
âletiydi, normal binek değildi. Kadınlar da ata binmek ihtiyacından ötürü
biniyor olamazlardı. Olsa olsa fiyaka ve çalım satmak için binebilirlerdi.
Bu ise kadın onuru ve edebine yakışmadığı gibi, saf gönülleri ifsat edebilir
ve başka duygu ve takiplere sebep olabilirdi. Aynı gayeyle elbette erkeğin
ata binmesi de caiz olmadığı gibi, hem erkeğin hem kadının araba kullanması
da caiz değildir: Ne var ki, kadının caka satarak araba kullanması, aynı
şekildeki erkekten daha ifsat edicidir. Dolayısı ile hükmü de daha ağır
olur. Hele böyle gösteriş meraklısı bir kadının yalnız başına ve biraz da
şehirden uzak yerlerde araba kullandığını düşünün... Işte Suud Hükümeti bu
ve benzeri muhtemel tehlikeleri önlemek maksadıyla kadınların araba
kullanmalarını yasaklamış olmalıdır. Ama tahrik edici hareket, çalım ve
görünümlerde bulunmayan kadınların araba kullanmalarında dinen bir mahzur
olmadığı gibi bu bazen lüzumlu da oluyor. Mahzur ancak tesettür ve
mahremiyet hükümlerine riayet edilmeyen şoförlük imtihanı ve imtihan öncesi
muameleleri yüzünden olabilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ CAMİYE GİDİP CEMAATLE NAMAZ KILMASI CAİZ Mİ?
Peygamber (sav)'in
zamanında erkekler camiye gidip cemaatle namazlarını kıldıkları gibi
kadınlar da camiye gidip namazlarını kılarlardı. Ümmü Atiyye'den rivayet
edildiğine göre Peygamber (sav) genç, başkasına kendini göstermeyen örtülü
ve hayızlı kadınları bayram namazı yerine götürürdü. Ancak hayızlı kadınlar
namaza iştirak etmemekle beraber diğer hayır işleri ve müslümanların
davetine katılırlardı.
Peygamber (sav) Allah'ın
kulları olan kadınların camilere gitmelerine engel olmayınız, buyurmuştur (Ebu
Davud).
Yalnız Şafii mezhebine
göre kadının evinde cemaatle kıldığı namaz, camide cemaatle kıldığı namazdan
daha üstündür.
Hanefi mezhebine göre ise
yaşlı müstesna, kadının camiye gitmesi doğru değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ CAMİYE GİTMESİ
:
Kadınların, Peygamberimiz
döneminde camiye gittikleri bir gerçektir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarımızda,
cemaatle namaz kılındığında, saf düzeninin nasıl olması gerektiği
anlatılırken, "erkekler-erkek çocuklar-kadınlar" sırasından söz edilir.
Ancak Efendimiz bir
hadîslerinde, erkeklerin saflarının en hayırlısı ön safları, kadınların
saflarının en hayırlısı ise son saflarıdır, buyurur. (Müslim, salât 132; Ebû
Dâvûd, salât 97; Tirmizî, mevâkit 52; Nesâî, imâmet 32; Ibn Mâce, Imâmet 52:
Dârimî, salât 52; Müsned N/485.) Bir diğer hadîslerinde, kadınların
evlerinin en gizli köşesinde namaz kılmaları, herkese açık yerinde namaz
kılmalarından daha iyidir. Evlerinin herkese açık yerinde kılmaları da,
camide kılmalarından daha iyidir; onların evleri, kendileri için daha
hayırlıdır, buyurur. (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ NI/31.) Âlimler her iki türlü
hadîsleri hesaba katarak, kadınların camiye gitmelerinin hoş olmayan
yönünün, kötü duyguları uyandırma sebebi olduğunu açıklamışlardır. Bu
yüzden, yaşlı olmayan kadınların camiye gitmeleri uygun değildir; yaşlılar
da sadece sabah, akşam ve yatsı namazları için camiye giderler, gündüz
namazlarına gitmezler, diye fetvâ vermişlerdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed ise,
yaşlılar her vakte gidebilirler demişlerdir. (Müsned N/76, 77.)
Görüldüğü gibi, kadınların
camiye gitmeleri, her hâlükârda kesinlikle haramdır denmemiş, fitne
endişesinden söz edilmiştir. Buna dayanarak günümüz âlimlerinden bazıları:
Kadının, dinî konuları ve namazın kılınış biçimini evinde öğrenme imkânı
yoksa; avretini örtme emrine ve yollarda süslü-püslü, kınla döküle yürüme
yasağına hakkıyla uyarlarsa; kokulu elbiselerle çıkıp, hem yollarda, hem de
camide dikkatleri üzerlerine çekmezlerse; cami, kadınların erkeklere
karışmamalarına elverişli ise; camide de ses ve hareketlerle dikkatleri
çekmezlerse, dış elbiseleri yani "cilbabları" ile beraber iyi niyetle
camilere gidip namazlarını oralarda kılmalarında ve sağlam olarak
veriliyorsa, dinî bilgileri dinlemelerinde sakınca olmamalıdır, demişlerdir.
(bk. Fetâvây-i Hindiyye V/346.) Çünkü kadın çok hassas ve nazik bir
yaratılıştadır. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Peygamberimiz onları
billûr kâselere benzetmiştir? (Buhârî, edep 90,111,116; Müslim, fedâil 70,
72; Dârimî, isti'zan 65; Müsned NI/107,117,186, 227, 254.) Gözleri çok çabuk
kamaştırabilirler ve Allah'la başbaşa, O'nu düşünmek için camiye giden
insanların düşünceleri başka yönlere kayabilir. Ya da kötü ve kemgözlü
insanlar, onların duygularını bozabilirler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ ÇOK ERKEKLE EVLENMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?
Son zamanlarda bazı basın
organlarında kadının da birden çok erkeği sevebileceği ve birden çok erkekle
evlenebileceği yolunda yazılar çıkıyor, benzer konular işleniyor. Bu mesele
için neler söyleyebilirsiniz?
1- Bu iddiaları ortaya
atanlar, önce kendileri buna inanıyor değillerdir. Ya psikolojik
hastadırlar, (iyi bir psikiyatriste muayene olsunlar göreceklerdir) ya dine
olan yönelişi, vatanı belirsiz patronlarının isteği üzerine durdurmaya
çareler üretmektedirler, ya "vahşi kapitalizmin" ve inançsız teknolojinin
sıkıcılığı ile stres, anomi, nihilizm ve ruhi anarşizm nöbetleri
geçirmektedirler, ya da birşeyleri dile dolamakla iyi para kazanıldığını
gördüler. Yoksa onlar da biliyorlar ki:
2- Kadın ile erkeğin bir
araya gelmelerinden gaye, insan neslinin sürdürülmesidir. Sevgi, karı ile
kocanın birbirlerini tamamlamaları, birbirlerinden huzur bulmaları, ilişki
ve ona götüren öncüllerden zevk almaları hep o nesli sürdürme için yolu
açma, avans verme kabilinden şeylerdir. Hâl böyle olunca düşünelim: Erkeğin
birden çok kadınla evlenmesi, neslin sürdürülmesine açıkça olumlu etki eder
ama, kadının birden çok erkekle evlenmesinin bu açıdan herhangi bir faydası
var mıdır?
3- Önyargısız her
psikologun söyledigi üzere, erkeğin ihtiyaçları arasında "o benimdir"
duygusu bulunmasına karşılık, kadının ihtiyaçları arasında "ben onunum"
duygusu hakimdir. Bu duygu kadının başını erkeğin bağrına koyması, onun da
bağrına basması ile kendini gösterir. Bir baş birden çok bağra konulmaz, ama
bir bağra birden çok baş basılabilir.
4- Birden çok koca ile
evlenen kadından doğan çocuk kimin olacaktır? Onun ihtiyacı olan baba
şefkatini hangi koca gösterecek ve hangi baba onunla çocuğunu kucaklayıp
okşama duygusunu yaşayacaktır? Bakımını, nafakasını hangi baba üstlenecek, o
hangi babanın mirasını alacaktır? Aynı belirsizlikler "Teaddüd-i zevcât" ta
mevcut mudur?
5- Erkekteki "o benimdir"
duygusu, böyle birşeyin pratikte olmasına imkan verir mi? Tarih boyunca
böyle birşey olmuşmudur?
Hatta erkeklik psikolojisi
bu noktada genellik arzetmiyor mu? Horoz, koç, boga vb. isteyerek ortak
kabul ederler mi?
6- Bu iddiaları ortaya
atan insanlar önce çok kadınla evlenmeye karşı idiler. Bir süre onun
aleyhinde spekülasyon yaptılar. Acaba onda bir şey tutturamadıkları için mi
şimdi de bu konuya el attılar? Aynı itiraz şimdi onlara yapılamaz mı?
Erkeğin birden çok evlenmesi kadına hakaret olurdu da kadının birden çok
erkekle beraber olması erkeğe hakaret olmaz mı? Onların hangi dediklerine
inanacağız? Kadına böyle bir hak verilirken erkeğe verilmemesi haksızlık
olur. Öyleyse ikisine birden verilmeli, diyorlarsa bunun pratikteki faydası
nedir? Sadece bir merak gidermek mi?
7- Böyle bir uygulama
günümüzde olmadığı gibi, hukukî anlamda tarih boyunca da olmamıştır.
Olabileceğini iddia edenler fedakarlık edip bunu önce kendi karılarında
ispatlamalıdırlar. Bakalım birden çok kocaya karılık yapabilecekler mi? Yok
eğer bundan sadece yatmayı kastediyorlarsa bunu fahişeler fazlası ile
yapıyorlar. Kendi karılarında yapamıyorlarsa ve buna rağmen başkalarını
teşvik ediyorlarsa demek ki dillerinin altında bir bakla var ve bizler
-elhamdülillah- onun ne olduğunu çok iyi biliyoruz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ DIŞARIDA NAMAZ KILMASI
Kadınların dışarıda namaz
kılması doğru mudur?
Avretlerini hakkıyla
örtmek şartıyla câiz olmasına câizdir. Ancak kadınların namazlarını
evlerinde kılmaları daha sevaptır. Gaye sevâp almaksa, evlerinde kılmaları
daha uygundur. Allah Rasûlü Efendimiz : "Onların evleri kendileri için daha
hayırlıdır" buyurmuşlardır. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî VN/676 vd.
XVI/413-18) Hatta evinde bile en tenha köşeyi seçmesi öğütlenmiştir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ ERKEĞE SELÂM VERMESİ:
Bu konuda Hanefi
bilginleri; kadının erkeğe, erkeğin de kadına selâm verebileceğini, ancak
erkeğin genç kadına, genç kadının da erkeğe selâm vermesinin mekruh olduğunu
söylemişlerdir. Selâm veren kadın yaşlı ise, erkek onun selamını duyacağı
şekilde sesli olarak alır, genç ise içinden alır. Erkeğin selâm vermesi
halinde de selâm verdiği kadın gençse, selâmı içinden, yaşlı ise sesli
olarak alır. Yine erkek aksırdığında kadın "yerhamükellah" diye "tesmit" te
bulunursa, kadın genç ise erkek onu içinden, ihtiyar ise sesli olarak
cevaplar, denmiştir. (Bu konuda bk. Halîl Ahmed, Bezlü'l-mechûd XX/l4O; Aynî
XVNI/299; Ibn Abidîn VI/369)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ
ERKEK DOKTORA MUAYENE OLMASI
Tedaviye, dolayısı ile
sağlıga İslam'ın çok çok önem verdiği bilinen bir gerçektir. Çünkü insanın
yaratılış gayesi "ibâdettir" ve ibâdet ancak sağlıkla yapılabilir.Meselâ
fıkıh kitaplarının abdest ya da namaz bölümlerinde, "sargı üzerine mesh"
diye bir başlık bulunur ve bu başlıkaltında abdest uzuvlarından birinde ya
da bir kaçında yarası bulunup, üzerini sargı vs. ile bağlayan birisinin
nasıl abdest alması gerektiği açıklanır. Bu açıklamalara bakan, bu konudaki
bütün görüşlerin, yaranın tedavisinden ve sağlıktan yana olduğunu görür.
Bunun, sanıyorum hiç bir istisnası yoktur. Hattâ üzeri sarılan bir yara,
açılması ve su değmesi hâlinde zarar görecekse, yıllarca sarılı kalsa dahi
açılıp o uzvun yıkanması istenmez ve sargının üzeri meshedilir. Burada
iyileşmenin sadece gecikmesi dahî zarar sayılır.
Bunu böylece belirledikten
sonra; kadının erkek doktora, erkeğin de kadın doktora muayene olmasında da
hemen hemen , aynı toleransı görürüz. Doğrusu ben şu ana kadar bunu
yasaklayan bir nas görmedim. Hattâ Rasulüllah zamanında dahi kadınlar erkek
gazileri, yaralandıklarında tedavi ediyorlardı. Bununla ilgili olarak
Rasulüllah Efendimizin (s.a.s.) mahremiyeti söz konusu ettiğini bilmiyoruz.
‚Bunun için her iki cinse veya birine, bir yaş sınırı getirildiğini de
bilmiyoruz.
Ne var ki, bunun olağan
dışı bir zaruretin gereği olarak bulunduğunu da bilmemiz gerekir: Çünkü
yabancı erkek ve kadınların birbirlerini görebilecekleri mikdar hadislerle
gösterilmiştir. Mahremlik konusunda "bakılması haram olan yerin tutulması ve
ten teması da haramdır." diye bir kâide vardır. Bunâ göre, zaruret
olmadıkça, bir doktor, karşı cinsten olan birisini, bakılması haram
bölgelerini, yani avretini, görecek ve tutacak şekilde muayene edemez. Bu
durumda ve eşit şartlar altında kadın kadın doktora, erkek de erkek doktora
muayene olacaktır. Rastgele gidip karşı cinse muayene olması mahzûrlu olur.
Çünkü "Zarûretler mahzurlu olanı mübah kılar." diye bir fıkıh kaidesi
bulunmakla beraber, bunun hemen yanıbaşında "zarûretler kendi miktarınca
takdir olunur" diye ikinci bir kâide daha var dır. Bunun anlamı şudur: Hiç
bir zaruret yokken bir hasta karşı cinse muayene olamaz.Karşı cinse muayene
olmasını gerektiren bir zaruret varsa o da kendi miktarını aşamaz. Yani
kendi cinsi ile halledemediği hastalığı ve uzvu ne kadarsa, karşı cinsten
olan doktora onun ötesini açamaz; gidemez.
Ama şunu da itiraf
etmeliyiz ki, bütün bunların sınırları fıkıh kitaplarında net bir şekilde
çizilmemiştir. Bu bakımdan aynı hastalığın hem kadın hem de erkek doktoru
bulunmakla beraber, erkek daha mahâretli ve daha uzman ise, kadının ona
muayene olabilmesi için bir sebep var demekdir ve bu durumda kadının erkek
doktora gitmesine mâni bir görüş bilmiyoruz. Hattâ parasız muayene eden
klinik ya da hastanede erkek doktor varken kadın doktora özel muayene olacak
imkânı olmayan bir bayanın o erkek doktora ya da aynı durumdaki erkeğin,
kadın doktora muayene olmasını yasaklayan bir ibâre de bilmiyoruz. Güzellik
(estetik) operasyonları dışında, yine tedavi ile ilgili, diş sağlığı,,
röntgen ve film, ultrason, tahlil test vs. gibi her türlü ameliye de muâyene
ve tedavî hükmündedir. Bunlar için de aynı şeyler söylenir. Hattâ doktor
müslüman dâhî olmayabilir.Bütün bu konular şâri (şeriat koyucu) tarafından
sanki biraz da insanların anlayışına ve takvâsına bırakılmış gibidir. Bunu
biraz daha açarsak şöyle diyebiliriz: Mesele tedâvi meselesidir deyip en
ufak bir sebeple karşı cinse muayene olan belki haram bir iş işlemiş olmaz,
günah almaz ama, bu konuda özel bir gayret gösterip kendi cinsini ve daha
ihtiyatlı yöntemi aramayışı onu bir gün bir mahzura düşürebilir. Diğer
yönden bu konuda titiz davranıp sağlığına zarar vermeyecek şekilde kendi
cinsine muayene olmaya ve şüpheden kaçınmaya çaba gösteren birisi, bu çabası
ile ibâdet sevâbını alır. Ayrıca bu çabalar sonunda bir düşüncenin
sistemleşmesine ve müesseseleşmesine doğru gidişi kolaylaştıracağından, bu
açıdan da bir ibadet sevâbı kazandırır. (Allahu a'lem )( bk. Muhammed el-Hatîb
es-Sirb"înî, Mugni'1-Muhtâc I/35)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLA TOKALAŞMANIN CAİZ OLDUĞUNU VE HARAM OLDUĞUNA DAİR
BİR ŞEY VARİD OLMADIĞINI SÖYLÜYOR. BU HUSUSU AÇIKLAR MISINIZ?
Yabancı kadınla tokalaşmak
caiz değildir. Bu hususta ihtilaf da yoktur. Peygamber (sav) şöyle
buyuruyor: "Kendisi için yol olmadığı halde bir kadının elini elleyen
(tokalaşan) kimsenin eline kıyamet günü bir kor konulacaktır. Bu durum
mahlukat arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecek."
Ancak Hanefi mezhebinde
arzu edilmeyecek kadar yaşlı olan kadınla tokalaşmakta beis yoktur. Zira hz.
Ebu bekir (ra) halife olduğu sırada sütannesinin mensub olduğu kabilelere
gider ve yaşlı kadınlarla tokalaşırdı. Hz. Zübeyr (ra) de mekke'de
hastalanınca kendisine yardım edip işini görmek için yaşlı bir kadın
hizmetçi tutmuştu. O yaşlı kadın ayaklarını ovalar, saçı bitlenmesin diye
onu kontrol edip ayıklıyordu (Serahsi).
Kadın yaşlı olmadığı
takdirde onu hizmetçi veya sekreter olarak çalıştırıp onunla yalnız kalmak
caiz değildir, haramdır. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Bir erkek
kendisiyle mahremiyeti olmayan bir kadınla beraber kalmasın. Onların
üçüncüsü mutlaka şeytandır" (Serahsi).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ, ADETLİ İKEN KESTİĞİ YENİR Mİ?
Müslüman, ya da ehli kitap
olması ve boğazlama şartlarına riâyet etmesi halinde kadının (câriye de
dahil) kestiği yenir.
Bunda temiz olma, abdestli
olma, âdetli, nifaslı vb. olmama gibi bir kayıt sözkonusu değildir. Yeter ki
boğazlamayı bilebilsin ve bunu cesaretle yapabilsin. Zaten kadının
boğazlaması sözkonusu olduğunda bazılarının aklına gelen olumsuzluk, sadece
merhamet (acıma) duygusu erkeğe göre fazla, cesareti ise erkeğe göre az olan
kadının bu işi becerip beceremeyeceğinde tereddüt etmelerinden dolayıdır.
Bunu becerebiliyorsa mesele yoktur. Bu anlamda bazı erkekler de bu işten
ürperti ve tiksinti duyar; boğazlamaya cesaret edemezlerse aynı olumsuzluk
onlar için de geçerlidir.
Bir câriye, ölmek üzere
olan bir koyuna yetişip onu bir taşla boğazlamış; durum Rasûlullah'a
anlatılınca da onun boğazladığının yenilmesini emretmiştir.( Buhâri, zebâih
18,19; Ibn Mâce, zebâih. 8) Câbir b. Abdullah; "Rasûlullah'la beraber
Ensâr'dan bir kadına gittik, o da bize bir koyun boğazladı." demiş ve hep
beraber yediklerini anlatmıştır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ, ERKEK DİNLEYİCİLERE HİTAP ETMESİ, KONFERANS VERMESİ CAİZ MİDİR?
Konunun birden çok yönü
vardır. Kadının sesinin avret olup olmaması bunlardan birisidir. Bazı
Hanefiler kadının sesinin de avret olduğunu söylerler.'Gizledikleri bilinsin
diye ayaklarını yere vurmasınlar"(24/31) mealindeki âyet-i kerime ile ilgili
olarak Cessâs der ki: "Bu âyetten anlaşıldığına göre kadının sesini yabancı
erkekler duyacak şekilde yükseltmemesi gerekir. Çünkü kadının sesi fitne
uyandırmakta halhal'dan daha etkilidir. Bu yüzden imamlarımız kadının ezan
okumasını mekruh görmüşlerdir."( Cessâs, Ahkâm NI/393) Namazda ikaz için
"tekbir erkekler, ellerini birbirine vurmak da kadınlar içindir." (Buhârî,
el-amel fi's-salât 5, ezan 48; Müslim, salât 107; Ebû Dâvud, salât 169)
hadîsi de bunu gösterir. Seslerini yükseltmeleri mahzurlu olmasaydı, onlar
da sesle ikaz ederlerdi, derler. Kadının güfteli ve makamlı tegannisinin
yabancı erkekler için haram olduğuna ise hemen hemen ittifak vardır. Çünkü
bundan ancak erkeklik fıtratında bir arıza olanlar etkilenmezler. Ancak
Hanefilerde genel kabul gören görüşe ve Şâfilere göre ise kadının bizzat
sesi avret değildir. Çünkü kadınlar seslerini erkeklere duyurmasınlar, diye
bir nas yoktur. "Kırıla döküle konuşmayın", (33/32) meâlindeki âyet vardır.
Hattâ kadının kocanın dışındaki erkeklerle sertçe konuşması, hem cahiliyye
döneminde hem de Islamda onun güzelliklerinden sayılmıştır.(bk. Âlûsî XXN/5)
Demek ki yasak olan, kadının sesini duyurması değil, kadınlığı ihsas
ettirecek tarzda konuşmasıdır. Sonra kadınların alım-satımı, mahkemede
şahidlik yapmaları haklarıdır ve bu herkese göre câizdir. Saâdet asrında
kadınların erkeklere (konuşma anlamında) hitap ettikleri; hattâ Halifenin
hutbesine müdâhale ettikleri vâkîdir.Meselenin diğer bir yönü ise, bakmak ya
da bakışmakla ilgilidir. Bilindiği gibi kadınlara da erkeklere de
bakışlarını "kısmaları" emredilmiştir. (24/30-31) Rasûlüllah Efendimiz
(s.a.s.)"Bakışı bakışa ekleme"(Ebû Dâvûd, nikâh 43; Timizî, edep 28; Dârimî,
rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357) buyurmuşlardır. Cumhur (fıkıhçıların
çoğunluğu) kadının yüzünün de avret olduğu görüşündedirler. Hanefilerin
çoğunluğu kadının ellerinin ve yüzünün avret olmadığını, ancak fitne söz
konusu olduğunda örtmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bir kısım Hanefiler ise
cümhûra uyarak kadının ellerinin ve yüzünün de avret olduğu görüşünü
benimsemişlerdir. Meselâ Aliyyu'1-Kârî bunlardandır. Görüldüğü gibi fitne
söz konusu olduğunda kadının ve özellikle genç kızların yüzlerini dahî
kapatmaları konusunda ittifak vardır. "Fitne" onun, karşı cinsten
olmaklığına duyulan cinsel arzudur.Bu bağlamda meselenin bir yönünden daha
söz edilebilir ki, bu da "teberrüc" yasağıdır. "Teberrüc" kadının, elbise ya
da vücudundaki güzelliklerini yabancı erkeklere arzetmesi demektir ve âyet-i
kerime ile yasaklanmıştır. (33/33) Süslü bir başörtüsü, alınmış kaşlar,
allanmış yanaklar hep "teberrüc" cümlesindendir. Imdi bütün bu durumlara
göre: Kadın, sesini kırıla döküle kullanmazsa, dış elbisesi dahi, müteberrüc
olmazsa, dinleyenlere sürekli bakış imkânı sağlamakla fitneye (şehvetli
bakışlara) sebep olmazsa, erkeklere hitap etmesi, konferans vermesi vb.
caizdir denilebilir. Ancak bir sürü erkeğin huzurunda, hem de genç bir
kadının, göz göze, yüz yüze uzun süre konuşması halinde bu şartlar
gerçekleşmiş olur mu? Olsa bile bunu yapmaya ve yaptırmaya gerek var mıdır?
Bunu da ayrıca tartışmak gerekir. Şahsen ben ne mümkün olduğuna ne de gerek
bulunduğuna inanıyorum. Şâir Ahmed Sevkî'nin dediği gibi:
"Bir bakış, bir gülüş ve
selamlaşma...Derken konuşma randevu ve buluşma."Bütün bunlar işin fetva
denemeyecek genel boyutlarıdır. Sözkonusu olacak zaman ve mekanla alâkalı
olarak mesele fetvâ boyutlarında düşünüldügünde, değerlendirmeye başka
şeyler de alınır. Meselâ; cinsel fitnenin ötesinde başka bir fitne, mevcut
şartlarda genel olarak ülke müslümanlarının maslahati, özel olarak, olay
mahallindeki insanların idarecilerin maslahati, meselenin daha sonra aynı
okullarda kapalı olarak okumak isteyen kızları ilgilendirme biçimi vb...
Bütün bunlar hesaba katılırsa, bendeniz kanaat olarak şunları
söyleyebilirim: Bu olayın, faraza, bir ilâhiyat fakültesinde olacağını
düşündüğümüzde; meselâ kız konuşmacıyı dinleyen bir delikanlı, uzun süre göz
göze gelmenin etkisiyle, konuşma sonrası bu seyrettiği kızcağızı gayr-i
ihtiyarı takip edecek ve kendi sınıfını şaşırıp yanlışlıkla onun sınıfına
girecek kadar psikolojik dengesini kaybediyorsa, böyle bir düzenleme,
velevki fanatikler tarafından olsun, gürültü çıkarmaya vesile ediliyor,
böylece idarenin başı derde sokuluyor, neticede de daha üst çevrelerin
müdahalesi davet edilerek, bu okula ileride daha az kız talebenin alınma
planlarına yardımcı olunuyorsa, bunlara benzer başka mahzurlar doğuyorsa,
fetva için lokal bir olumsuzluk var ve bu iş, orada müslümanların
maslâhâtıyla çatışıyor ve o noktada câiz değil demektir. Kızların da sosyal
ilişkilerde gelişmesi, konuşma kabiliyeti kazanması maslahatlarına ise, o
takdirde bunu, kendi hemcinslerinden oluşan bir sınıfta yapmalıdırlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ
ERKEKTEN AYRILDIĞI NOKTALAR
Yıkanmada
Yıkanmayı (guslü)
gerektiren durumlarda kadının erkekten ayrıldıgi noktalar vardır. Âdetin ve
lohusalığın sona ermesi bunlardandır. Ihtilam (rüyada şehvetle boşalma)'dan
dolayı kadına da erkeğe de yıkanma gerekir. Çünkü Allah Resülû (s.a.s.):
"Kim rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu görür de uyandığında yaşlık bulmazsa
yıkanması gerekmez; ama kim uyandığında yaşlık bulursa, rüya görmemiş olsa
bile yıkanması gerekir" (Ibn Kutluboga, Tahrîcu ehadîsi-l Ihtiyâr 14.)
buyurur. Ancak bu noktada kadın erkekten biraz farklıdır, şöyle ki; kadın
rüyada cima ettiğini görür de uyandığında yaşlık bulamazsa; uyandığı andaki
durumuna bakar uyandığında sırtüstü yatıyor idiyse yıkanması gerekir. Çünkü
kadından gelen akıntı bu tür yatışlarda geri kaçabilir ve rüyadaki cimalarda
genellikle akma olayı olur. Kadın uyandığında eğer sırtüstü yatmiyor idiyse
yıkanması gerekmez. Çünkü akma olayı olmamıştır. Bu sebeple yıkanmanın
kadına farz olması için menisinin fercinin dışına çıkması şarttır, çıkmazsa
yıkanması gerekmez, diyenler de vardır.
Ister elle, isterse
herhangi bir aletle olsun, uyanıkken şehvetle boşalma, erkeğin kamışının
sünnet yerine kadar olan kısmının, kadının fercine ya da dübürüne girmesi,
ölüm ve kâfirin müslüman olması gibi durumlarda yıkanmanın gerekmesinde ise
kadın ve erkek eşittir.
Kadının fercine, erkeğin
kamışından başka bir şey sokulması halinde, seçkin görüşe göre kadın şehvet
duymuş, ya da bundan şehveti kastetmiş ise yıkanması gerekir.
Kadının menisi sarı ve
berraktır, erkeğin menisi ise beyaz ve koyudur. Buna göre kadın cima edip
yıkandıktan sonra fercinden meni gelirse, kesinlikle kendi menisi olduğu
takdirde tekrar yıkanır, ama kıldığı namazı iade etmez, şüpheli olduğu, ya
da erkeğin menisi geldiği takdirde ise bir şey gerekmez, sadece abdest alır.
Erkek, kamışına bir bez
sararak organlar birbirinin sıcaklığını duymayacak şekilde kamışın ferce
sokulması halinde yıkanmak, şehvet duymalarına bağlıdır. Duyuyorlarsa
yıkanmaları gerekir, duymuyorlarsa gerekmez. Fakat ihtiyat olarak
yıkanmalıdırlar. Ancak günümüzde korunma aracı olarak kullanılan kılıf ya da
prezervatiflerle sokulması durumunda ise, şehvet duysun ya da duymasınlar,
yıkanmaları gerekir. Çünkü o sıcaklığı olduğu gibi ileten ince ve hassas bir
zardan ibarettir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadın yıkanmada iç fercini
değil, dış fercini yıkamakla mükelleftir. Buna göre parmağını fercine
sokmaz.
Yıkanırken kadın, erkeğin
zıddına, örük halinde saçını çözmek ve içine kadar suyu ulaştırmak zorunda
değildir. Saçının dibini ıslatması yeterlidir. Ancak saçı dağınık olur, ya
da tomar halde bağlı bulunursa tamamını ıslatmak zorundadır. Diplerini
ıslattıktan sonra kadın sarkan saçlarını yıkamak zorunda değildir, diyenler
de vardır.
Kadın yıkanırken,
kullanılmakta olan küpe deliğine ve küpe atılmışsa suyun kolaylıkla girecegi
küpe deliğine suyu ulaştırmak zorundadır. Ulaşmada kalbin kanaatine itibar
edilir. Ancak delik kapanmış ve suyun girmesi sivri birşey sokmadan mümkün
olmaz hale gelmişse bunu yapmakla mükellef değildir.
Kadının başını yıkaması
kendisine zarar veriyorsa yıkanmada başını sadece meshetmekle yetinir. Yoksa
bunu bahane ederek kocasının arzusunu geri çeviremez.
Dimağında ya da
dudağındaki oje, ruj v.s. boyalar, suyu altlarına geçirmeyen bir tabaka
oluşturduklarından ötürü yıkanmaya engeldirler. Kına ve saç boyası ise böyle
değildir. Ancak dudak boyası da altına su geçirmeyen bir tabaka
oluşturmuyorsa o da yıkanmaya engel değildir. Zeytinyağı gibi yağlı olması
zarar vermez.
Bâkire olsun olmasın, bir
kadına fercinin üzerinden cima yapılsa ve fercin üzerine akan meni rahimine
ulaşsa bu kadının yıkanması gerekmez. Çünkü fercine birşey girmiş değildir.
(Ama bu durumda kadın da tahrik olur ve orgazma ulaşırsa yıkanması gerekir,
çünkü bu durumda kadının menisi de akar. Menisi aktıktan sonra yıkanması
kesindir.)
Kadınların organlarının
kendileri ya da bir başkası târafından tahrik edilmesiyle doyuma ulaşmaları
hali de aynıdır. Onda da boşalma olacağından bu yolla boşalan kadının da
yıkanması gerekir.
Ancak iki önceki maddede
anlatılan ilişki sonucunda kadın hamile kalırsa o ilişkiden dolayı yıkanması
gerektiği anlaşılmış olur, yaptığı ibâdetleri iade eder. Çünkü hamile
kalmakla kadında da boşalma olduğu anlaşılmış olur.
Kadın on yaşlarındaki bir
çocukla cima ederse kadının yıkanması gerekir. Çocuğun yıkanması da tavsiye
edilir.
Cin geliyor, cima ediyoruz
ve kocamla cima ederken duyduğum tadı onunla cima ederken de duyuyorum,
diyen kadının yıkanması gerekmez. Çünkü yıkanmayı gerektiren şey idhal
(girdirme) ya da ihtilamdır. Bunlar onda yoktur. (cinin yaptığı olsa olsa
beynin cinsel ilişkiler merkezini uyarmak suretiyle ona cima ediyor
izlenimini vermektir). Ancak boşalma (orgazm) olur ve menisi akarsa
yıkanması gerekir.
Husyelerle (çekirdekler)
cima yapılsa yapanın da yapılanın da yıkanması gerekir.
Yıkanmayı gerektiren iki
sebepten ötürü bir yıkanma yeterlidir. Meselâ âdeti sona erdikten sonra
yıkanmadan kocasıyla cima eden kadının bir defa yıkanması yeterlidir.
Ihtilam olma (rüyada
boşalma) ya da eşiyle cima etme sebebiyle cünüb olan ve yıkanması gereken
kadının, yıkanmadan âdet görmesi halinde yıkanmaması ve yıkanmayı âdetin
sonuna bırakması câizdir.
Yıkanma ile ilgili olarak
burada söylediklerimiz çoğunlukla sadece kadını ilgilendiren konulardır.
Yoksa, yıkanma için söylenecekler bunlardan ibaret değildir. Her iki tarafı
da ilgilendiren genel hükümler için bundan önceki "Yıkanma" bölümüne
bakılmalıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Abdestte
Abdestin niteliği
(keyfiyeti) aslında kadın için de erkek için de aynıdır, ancak abdest için
gerekli olan şeyleri de abdestten sayarsak, bir noktada erkeklerin
kadınlardan ayrıldığını söyleyebiliriz. Bu nokta Islâm Fıkhında "istibra"
denen eylemdir. Kelime anlamı, berati, yani kurtulmuş olmayı istemektir.
Bununla, idrarını yaptıktan sonra damlama ihtimalini ortadan kaldırmak için
alınacak tedbirler kastolunur ve erkekler için kuvvetli bir vaciptir.
Kadınların istibra yapmalarına gerek yoktur. Çünkü onlarda idrardan sonra
damlama ihtimalı olmaz.
Abdestte kadınla erkek
arasında fark gibi görünen bir nokta da avreti örtme meselesidir. Kadının
kolları, bacakları ve saçı da avret olduğu için o, abdestte avretini mahremi
olmayanlara göstermeyeceği bir tarz ve bir yer seçmek zorundadır.
Namazda .
Kadınlar ezan okumazlar.
Okurlarsa mekruh olur. Çünkü kadının sesi avret değilse de fitneye sebep
olabilir. Yani aslında Allah için kıyama çağrı olan ezan, kadının okuması
halinde bazıları için duyguların bozulmasına ve gıcıklamaya çağrı olabilir.
Kadının okuduğu ezanı tekrarlamak bir görüşe göre güzel (müstehap), diğer
bir görüşe göre ise vaciptir.
Kadınlar âdetli ve lohusa
iken okunan ezana icabet etmezler. Yani, ezan okunurken, söylenecek şeyleri
söylemezler. Halbuki, cünüp, ezana icabet eder.
Kâmet getirmek de kadınlar
için ezan gibi mekruhtur.
Kadının avreti
erkeğinkinden değişik olduğu ve avreti örtmek namaz için gerekil (farz)
olduğu için bu noktada da kadınlar erkeklerden ayrılırlar. Kadının ve
erkeğin avretleri aynı başlıkaltında incelendiğinden oraya bakılmalıdır.
Kadınlar âdetli ve lohusa
oldukları zaman namaz kılmazlar ve bu sebeple kılmadıkları namazları
sonradan kaza da etmezler. Halbuki erkekler için imkân bulunduğu sürece
namaz kılmamak diye bir şey düşünülemez.
Namaza başlarken alınan
tekbirde elleri kaldırma sünnetini erkekler kulaklara kadar kaldırmakla
yaparken kadınlar omuzlarına kadar kaldırmakla yaparlar. Çünkü kadınların
kolları da avrettir, fazla kaldırmakla bu emir yerine getirilmemiş olabilir.
Ayrıca kadınlar tekbirde ellerini yenlerinden de çıkarmazlar.
Namazın kıyamında (ayakta)
erkekler ellerini göbek altında birleştirip sağ elleriyle sol ellerini
tutarlarken kadınların göğüsleri üzerinde el bağlamaları ve sağ ellerini sol
ellerin üzerine, tutmaksızın koymaları sünnettir. Bunun sebebi de avretin
böylece daha iyi bir tarzda kapatılmasıdır.
Namazın rukû'unda,
erkekler dizlerini gergin tutar ve parmakları açık şekilde elleriyle
kavrarken kadınların, dizlerini bükük bulundurup, ellerini, parmaklar
aralıksız şekilde sadece dizlerinin üzerine koymaları ve sırtlarını
erkeklerin tersine meyilli bulundurmaları ve dirseklerini yanlarına
yapıştırmaları da sünnettir. Bunlar da bunun örtünmeye daha elverişli
olmasındandır.
Secdede kadınlar
karınlarını uyluklarına yapıştırırlar, erkekler ise ayrı tutarlar.
Namazdaki oturuşta
kadınlar erkeklerin tersine, "teverrük" tarzında; sol kalçası üzerine
oturup, iki ayağını birden sağ tarafından çıkararak, uylukları biraz birbiri
üzerine, sağ bacak da sol bacak üzerine gelecek şekilde otururlar.
Kadın erkeğe imam olamaz.
Kadının kadına imam olması da mekruh (nahoş)'tur. Buna rağmen kadın kadına
imam olursa önde değil, orta yerde olmak üzere aynı safta bulunur.
Namazların sesli okunması
gereken ya da câiz olan yerlerinde kadınların sesli, yani, açıktan okumaları
da caiz değildir.
Sabah namazını ortalığın
iyice seçileceği aydınlığa kadar geciktirme demek olan "isfâr", erkekler
için müstehap (hoş) olmakla beraber, kadınlar için müstehap değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadınların namazı cemaatle
kılmak için camilere gitmeleri de hoş bir davranış değildir. Halbuki bu,
erkekler için kuvvetli bir sünnettir. Kadınların camiye gitmelerinde iki
sakınca vardır:
a) Fitneye sebep olmaları
yani, kem göz ve kem düşüncelere konu olmaları,
b) Allah'ın "evlerinizde
oturun!" (Ahzâb (33) 33.) emrine ters düşmeleri.
Allah Rasûlü: "Kadının
odasında kıldığı namazı, evinde kıldığı namazından daha iyidir. Odasının
gizli bir köşesinde kıldığı namazı da odasında kıldığı namazından daha
iyidir." (Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ NI/131.) buyurmuştur. Yani ne kadar çok
sakınırsa o kadar iyi olur demektir. Bu konuda farzlarla nafileler arasında
fark yoktur. Yani teravihe gitmeleri de hoş değildir. Yalnız bazı Islâm
alimleri, giriş çıkış kapıları ayrı olduktan sonra özellikle yaşlı
kadınların camiye gitmelerinde sakınca olmamalıdır, demişlerdir. Ancak
gitmeleri halinde onların da edeplerine son derece dikkat etmeleri, "cilbab"
denen koyu ve süssüz dış elbiselerini mutlaka üzerlerine almaları gerekir.
Cenaze namazı için evlerinden çıkmaları ise mekruh değildir. Çünkü cemaatle
kılınmayınca onun yerini alacak bir namaz yoktur. Kadınların camiye gitme
meselesini ayrıca ele alacağız.
Namaz kıldırmakta olan
birisine, imamlığa niyet etmiş olsun ya da olmasın, bir erkeğin uyması ve
namazı cemaatle kılmaları caizdir. Halbuki, kadına da kıldırmayı niyet
etmemiş olması halinde kadın ona uyup namazı beraber kılamazlar.
Kadınların cuma ve bayram
namazlarını kılmaları farz değildir, ama kılarlarsa olur.
Cemaatle namaz kılınması
halinde kadınlar erkeklerin ve varsa çocukların arkasında saf tutarlar. Eğer
aynı namazı beraberce kılmak şartıyla kadın erkeklerin bulunduğu safta
namaza durursa, sağındaki solundaki ve arkasındaki erkeklerin namazı boşa
gider (fâsit olur).
Oruçta
Oruç, sabahtan akşama
kadar, yememek, içmemek ve cinsel ilişkide bulunmamak demek olduğundan,
kadınla erkeğin oruçları arasında bir fark yoktur. Bu yüzden farkı sadece
kadınların özel halleri ile ilgili konularda görebiliriz. Meselâ kadın,
âdetli yada lohusa olduğu günlere rastlayan farz oruçlarını, sonradan kaza
etmek üzere bırakır.
Kadının tutacağı nafile
oruç kocasının iznine bağlıdır. Çünkü o, kocasını haramdan koruyan bir
kalkandır. Bazan kocasının istekleri gündüze rastlayabilir. Bu yüzden onun
müsaadesi gerekir. (Aynı şey karşı taraf için de geçerli değil midir? Bu
konuda bir açıklama görmedim. Bakara Sûresi 228. âyetinde: "Erkeklerin
kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları
vardır." buyurulur. Bu âyetin ifadesine göre, kadınların da kocalarına
nafile oruç için izin verme, ya da vermeme hakkıvardır, denilebilir. Fakat
bu tür ani istekler ve böyle bir ihtiyaç konusunda kadınların erkekler gibi
olmaması, onlara böyle bir hak verilmemesine sebep olmuş da olabilir. Mesele
araştırmaya muhtaçtır.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ramazan,da kuvvetli ve
kifâye bir sünnet olan "îtikâf" konusunda da kadınlar erkeklerden ayrılır.
Itikâf, Allah'ın rızasını kazanmak niyyetiyle cuma kılınan bir camide kalmak
demektir. Kadınların evlerinde namaz kılmak için ayırdıkları bir yerleri
varsa ancak orada itikafa girebilirler. Böyle bir yer ayırmış değillerse
onların itikafları sahih olmaz. Evlerinde itikafa girmeleri halinde de
zaruri ihtiyaçları dışında dışarı çıkamazlar.
Hacda
Hac için en az bir
yolculuk (sefer) mesafesi kadar yol gitmek zorunda olan kadının yanında
kocası, ya da, nikâhı kendisine ebediyyen haram olan bir mahremi
bulunmalıdır. Mahreminin de güvenilir, ergin, akıllı olması, mecusî ve fâsık
olmaması, kadın ihtiyar bile olsa mahreminin kadın düşkünü birisi olmaması
gerekir. Kendisine hac farz olan ve böyle bir mahrem bulan kadını, kocası
hacca gitmekten alıkoyamaz. Çünkü Allah'a itaat, kocasının hakkından önce
gelir.
Kocasından boşanmış ya da
kocası ölmüş olan kadının hacca gidebilmesi için iddetinin bitmiş olması
gerekir. (Iddet bahsine bak.) Bunun için kendi memleketinden hacca
gidenlerin ayrılış tarihleri geçerlidir. O anda iddeti sona ermeyen kadın o
sene hacca gidemez.
Kadının, bir mahremiyle
hacca gitmesi halinde mahreminin masraflarını da karşılamak da ona düşer.
Kadınlar ihrama kendi
elbiseleri içerisinde ve sadece niyyetle girerler, erkekler gibi iki parça
bez kullanmaları ve dikissiz elbise giymeleri şart değildir.
Ihrama girdikten sonra
söylenecek "telbiye" cümlesini erkekler yüksek sesle söylerken kadınlar
içlerinden okurlar.
Hac eylemleri sırasında
kadınlar, erkeklerin aksine başlarını örtmek zorundadırlar.
Mina'dan Mekke-i
Mükerreme'ye inildiginde yapılan ve "veda tavafı" da denen, taşralı için
vacip tavafta, kadınlar âdetli bulunurlarsa bu tavaf onların üzerinden
düşer.
Haccın asıl unsurlarından
(rükünlerinden) olan "ifâda tavafi" da denen Ziyaret tavafında kadınlar,
erkekler gibi, "iztiba" denilen eylemi yapmazlar. "iztiba" erkeklerin tavafa
başlamadan önce omuzlarına almış olduklan örtülerin birer ucunu sağ
koltuklarının altından alarak sol omuzlarının üzerine atmalarıdır.
Kadınlar yine ziyaret
tavafının ilk üç dönüşünde (savt), erkekler gibi "remel" de yapmazlar.
Remel; adımları kısaltıp, omuzlan silkerek çalımlı bir sürat gösterişi
yapmaktır.
Safâ ve Merve tepeleri
arasında sa'y yaparken erkekler için gerekli olan iki yeşil direk arasında
koşmak, kadınlar için gerekli değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Cihadda
Cihad'ın kelime anlamı
yorucu gayret ve çaba demektir. Bir yorum yapılmadan ve bir nitelik
belirtilmeden tek başına cihad dendiğinde, Allah'ın dinini yüceltmek
amacıyla dine karşı olanlarla yapılacak sıcak savaş anlaşılır. Fıkıh
kitaplarımızın hepsi, bu anlamdaki cihadın, çok kuvvetli bir farz olduğunu
söylerler. Farz oluşu en güçlü delillerle sabit olduğu için cihadı
kabullenmeyenlerin kâfir olacaklarında söz birliği ederler.
Yine Islâmî kaynakların
ittifakına göre cihad toptan savaş emri verildiğinde herkese farz olur.
Böyle bir seferberlik bulunmadığı zamanlarda ise sadece savunmaya yetecek
kadar kişiye farz olur.
Bu açıklamalarla cihadın
bir güç ve kuvvet işi olduğu anlaşıldığına göre o öncelikle erkekler üzerine
bir farz olmuş olur. Ancak sözü edilen seferberlik durumunda kadınlar da
cihada çıkmakla yükümlüdürler. Bizim Istiklâl (kurtuluş) Harbimizde
kadınların çok büyük rolü olmuştur. Bu savaşta tırpanıyla, baltasıyla
savaşan, cephelere omuzunda mermi taşıyan Nene Hatun'lar, Kara Fatma'lar
dünyaca meşhur olmuşlardır. Inançlarının ve namuslarının simgesi olan
örtülerini Moskofa, Yunan'a çiğnetmemek için çoğu erkeklerden daha erkek
olmuşlardır. Işte bu genel durumda, kadın da cihad'a çıkar ve bunun için
kocasının iznine gerek duymaz. Ama böyle genel durumlar söz konusu
olmadığında kadın evinin kraliçesi olarak kalır. Savaşa çıkmaz.
Ancak her savaşta
kadınların da bulunması ve özellikle geri hizmetlerinde, tedavi ve pansuman
işlerinde görev almaları caizdir. Peygamber Efendimiz'in savaşlarında
kadınlar da bulunmuştur.
Düşman tarafta bulunan
deli, çocuk, âma, kötürüm, kesik kollu ve ihtiyar öldüiülmediği gibi kadın
da öldürülmez, hakaret edilmez. Ama bunlar da fiilen savaşa katılır veya
komutan olarak bulunurlarsa müstesna.
Kadınların cihad'a
çıkmaları müslümanların kamu yararına zarar getirecekse çıkmalarına izin
verilmez.
Süngü harbi gibi yakın
savaşta kadınların vurucu güç olarak çıkmaları uygun değildir. Düşman eline
geçme ihtimalı olabilir, ya da mahremiyetlerine zarar gelebilir. Aynı
sebeple genç kadınların ve kızların savaşa katılmaları da uygun
görülmemiştir.
Kadının bu konumundan
ötürü, "Kadınlara da cihad var mıdır?" diye soran Aişe annemize, Peygamber
Efendimiz, "Kadınların cihadı öyle bir cihaddır ki, onda vuruşma ve çâtışma
yoktur. Evet kadınların cihadı, şartlarına uygun olarak yapılmış hacdır"
buyurmuştur. (Buharî, cezâu's-sayd 28; Nesâî, menâsik 4.)
Bir başka hadislerinde de
Efendimiz: "Erkekler cihad yapıp fazla sevap alıyor, bize cihad yok mu?"
diye soran bir kadına, "Kadınların cihadının, kocalarının hakkına riayet
etmek, bu arada, bir zorunluluktan ötürü, birden fazla kadınla evlenirlerse
buna tahammül etmek olduğunu bildirmiştir. (Suyûtî, el-câmiu's-sağîr (Feyzu'I-Kadîr
ile) I/71 (Taberânî'den).)
Gerçekten de erkeklere
farz olan cihadla, kadınların üzerine evlenmek arasında büyük benzerlikler
vardır. Öncelikle her ikisi de katlanılması çok zor olaylardır. Cihad'da
erkek, canını pazara sürmüş durumdadır. Çok evlilikte de kadın buna yakın
duygular yaşar. Cihad'la çok evlilik arasındaki bir yakınlık da, çok
evliliğin genellikle erkeklerin şehit olduğu ve azaldığı cihad dönemlerinde
gündeme gelmesidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ EV İÇİ KIYAFETİ
Kadın, yabancı erkeklerin
görecegi yerlerde; avret olan tüm bölgelerini örten, vücut hatlarını belli
etmeyen, süslü, kokulu ve çekici olmayan elbise giymelidir. Yabancıların
bulunmadığı evde kadının geniş ve her tarafını örten elbise giyme
zorunluluğu yoktur. Başı, kolu, bacağı açık dolaşabilir. Hele kocası
istiyorsa, çarşıda pazarda görülecek en etkileyici açıklık, makyaj ve elbise
ile bulunabilir. Gözleri ve ilgiyi sokaktan evine çekmek ve böylece haramdan
korunmak isteyen bazıları için bunun bir ibadet olduğu da söylenebilir.
Rasûlüllah Efendimizin:"Sizden birinize bir kadın câzip gelecek olursa
derhal evine ve kendi hanımına gitsin; aynı şey onda da mevcuttur"
buyurmalarında buna işaret vardır sanıyorum. Özellikle günümüzdeki Müslüman
kadının, başka erkekler için süslenip, sokaklara çıkan, başkalarının
kadınlarından daha çok süsü ve câzibeyi kendi kocası için becermesi gerekir.
Bu elbette gözü harama takılıp kalma ve dışardakileri "elin tavuğu kaz..."
fehvasınca ideal görme eksikliği ve problemi olan erkekler için böyledir.
Yoksa kadının evinin içinde dahi, ânî bir durum sözkonusu olması halinde
utanmayacağı bir kıyafetle bulunması, çıplak denecek ölçülerle dolaşıp hem
melekleri utandırmaması, hem de böylece "vuslat" ile sonuçlanacak cinsel
ilgiyi köreltmemesi elbette daha iyidir. "Allah utanılmaya daha lâyıktır."
KADININ HAKLARI
"Birisine bir kız çocuğu
müjdelenirse, üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir..." (Kur'ân-ı Kerîm 16 (en-Nahl)/58
) Bu âyette Allah (c.c.) cahiliyyet insanının kadına bakışını anlatır ve
takbih eder. Halbuki, "Allah diledigine kız, dilediğine erkek, dilediğine
ikisini birden verir, dilediğini de kısır yapar." (Kur'ân-ı Kerîm 42
(es-Sûrâ)/49)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadın da tıpkı erkek gibi
doğar, erkek gibi insan yavrusudur. Şefkatte ve hediyede aralarını
ayırırlarsa, anne baba sorumlu olurlar. Peygamberimizin vasiyyetini
gözetmemiş olarak şefaatten mahrumiyeti hak ederler. Cahiliyyet duygularının
insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz kız
çocuklarının, eğitimini özellikle vurgular ve "üç, iki, hattâ bir kız
çocuğunu, haklarını koruyarak yetiştiren babanın, Cennette kendisiyle
beraber olacağını" (Ibn Mâce, edep3) duyurur. Çocuğun kız doğmasında da
erkekte olduğu gibi, "Şükür" olarak "akîka" kurbanı kesilir. Ismi güzel
verilir, zorunlu eğitimi yaptırılır. Gerekli cinsel bilgileri anneden alır.
Kur'ân'da ve Sünnette ilme teşvik eden hiç bir nas, kadınları bundan ayırmaz.
Tersine, ihmale uğrayacaklarını bildiği için, Peygamberimiz özellikle kadın
eğitimini tavsiye etmiş. haklarının korunmasını emretmiştir. Onun devrinde "müctehid"
olan kadınlar yetişmiştir. (Meselâ Resûlüllah'ın (s.a.) zevceleri Âişe
validemiz bunlardan biridir.)
Kadın hiçbir konuda
erkekten ayrı tutulmadan büyütülmüş ve yetiştirilmiş, sıra evlenmesine
gelmiştir. Damat adayını görmesi bir hakkı ve aynı zamanda bir sünnettir.
Beğenmezse reddeder, velîlerin ve damat adayının ısrarı hiçbir şeyi
değiştirmez.
Evlenirken ağırlığını
koyar, damat adayından istediği kadar "mihir" alır. Mihir onun Allah'ça
belirlenmiş en tabii hakkı ve hayat garantisidir. Harcama sahası, meşru
çerçevede tamamen kendi iradesine bağlıdır. Mihrini, ya da varsa diğer mal
varlığını, hayır yolunda harcayabileceği gibi ticarî işletmelerde
kullanabilir, şirketler kurar, şirketlere hisse senetleriyle ortak olur,
kazanır ve kazandığını da istediği yerde harcar. Çünkü kendi sosyal
güvenliği, kocaya varmakla garanti altına alınmıştır. Ev için ve kendisi
için gerekli bütün zarûri harcamalar erkeğin sırtınadır. Erkek, elbiseni ya
da süs malzemeni kendi kazancınla al, diyemez. Kendi varlığı ölçüsünde
kadının nafakasını sağlamak zorundadır. Sağlayamayacaksa evlenemez.
Evlendikten sonra sağlamazsa kadının boşanma talebi olumlu sonuçlanır.
Kocası onu tahkir edemez,
onun hayat arkadaşı olduğunu unutmamak zorundadır, darılıp evinde yalnız
bırakamaz. Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davranandır. (Bk. Buhâri,
nikâh 43; Müslim, fedâil 68)
Evde hanımıyla şakalaşmak,
eğlenmek ve onu eğlendirmek kocanın görevlerindendir.
Kadının hak-hukuk
tanımayıp isyan etmesi dışında, sudan bahanelerle erkek karısını dövemez,
(Karının dövülmesi konusunda Kur'ân-ı Kerîm 4 (en-Nisâ)/34 âyeti ve
tefsirlerine bakılabilir. Örnek olarak bk. Ibn Kesîr N/257; Kurtubî NI/170,172,173;
Elmalı N/1351; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Ibn Mâce, menâsik 84; Müslim hac 147;
Tirmizi, Rada'11; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Halebî Sağîr s. 395; Halebî Kebîrs.
621; Canan, Terbiyes. 391;) hastalık kıskançlığından kaynaklanan şüphesinden
ötürü karısını anî baskınlarla rahatsız edemez. Peygamberimiz (s.a.s.) bir
hadîslerinde ailesinden uzun zaman ayrı kalan birisinin, haber vermeden gece
ansızın eve gelmesini yasaklamıştır. Bunda ayrıca koltuk altı, etek tıraşı
ve süslenip taranmayla kocasına hazırlık yapabilme imkânı bulması da, sebep
olarak zikredilmiştir. (Bu konuda bir hadîs-i şerîfin meâli şöyledir:
"(Uzaklardan) geceleyin geldiğinde hanımmn yanına girme ki, bıçak kullanıp
tıraş olsun, dağınıksa tarasın. (gelişine hazırlansın)" Buhârî, nikâli
121,122; Müslim, radâ' 58, imâret 181,182; Dârimî, nikâh 32, cihâd 163;
Müsned NI/298. Hadîs şerhleri buna sebep olarak bir de, eve geceleyin aniden
girmesinin, hanımının ihanetinden şüphelendiği anlamına gelebileceği
ihtimalini gösterirler.)
Kocanın karısını cinsel
yönden tatmin görevi de vardır. Peygamberimiz, karısını düşünmeden, işini
bitirerek hemen inen insanları horoza, yani hayvana benzetmiş ve sevişip
okşama olmadan cinsel ilişkiye geçilmemesini tavsiye etmiştir. (Deylemî'den,
Gazâlî, Ihyâ N/52 (Terc. N/129); Ayrıca bk. Suyutî, el Camiu's-sağîr (Fethu'I-Kadîr
ile) VI/323) Çünkü erkek bakmakla hemen tahrik olabilir, ama kadın cinsel
ilişkiye ancak uzun bir okşama döneminden sonra hazır hale gelir. Iyi bir
erkek, karısını bu işe hazırlamayı başarabilen ve kendi doyduğu gibi onu da
doyurabilen erkektir. Cinsel ilişkide sadece kendisini düşünen erkekler,
karşısındakine zulmettiklerini ve işkence ederek zevk aldıklarını
unutmamalıdırlar.
Evlendikten sonra bir yıl
içerisinde hiç cinsel ilişki yapamayan erkekten kadının ayrılma hakkı
vardır. Kadın "peşin mihrini" almadan kendisini erkeğe teslim etmeyebilir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadının nafakası gibi,
tedavisi ve ilâç harcamaları da kocaya aittir. Kadın ekmek yapamayan birisi
ise, erkek hazır ekmek almak zorundadır. Süslenmesini istiyorsa, süs
malzemeleri ve koku masrafi erkeğe aittir. Yılda yazlık ve kışlık olmak
üzere iki takım elbise erkeğe aittir. Anlaşmazlik söz konusu olursa
elbisenin nitelikleri mahalli idarelerce tesbit edilir. Kadın, kocası sefere
çıkarken, gelmediği günler için nafakasına, ondan kefil alabilir. Âdetli
günlerinde kocasından ayrı yatmak isterse, ayrı bir yatak istemek hakkıdır.
Durumuna göre kadın
kocasından hizmetçi isteyebilir. Hizmetçinin ücreti kocasına aittir. Örfe
göre kadınların yapmaması ayıplanan ev işleri dışında kadın, hiçbir iş
yapmak zorunda değildir.
Ihtiyaç duyarsa kocasıyla
aylık nafaka miktarında anlaşırlar. Yetmediğini anlarsa artırmasını ister,
koca kabul etmezse mahkemeye başvurabilir.
Kadın kocanın yakınlarını
istemediği takdirde, kocası onu müstakil bir evde oturtmak zorundadır. Buna
sebep olarak, kocasıyla oynaşmak ve yararlanmak arzusuna, onların
bulunmasının engel olacağı gösterilmiştir. Hattâ cinsel ilişkiyi bilmeyecek
kadar küçük olan çocuğu dışındakiler için de aynı sebeble ayrı odalar
istemek, kadının hakkıdır.
Kadının, haftada bir kez
anne-babasını ziyaret hakkıvardır, erkek buna engel olamaz.
Erkeğin haklarına bir
zarar vemeyen meşru işlerde; kadının meşru çerçevede çalışmak hakkıdır.
Âdet ve lohusalıktan ötürü
hamama gitmek istediği takdirde, hamam parasını erkek verir, ancak hamamda
avret yerlerinin açılmamasına riayet edilmediği biliniyorsa, kadın hamama
gönderilmez.
"Ric'î" (dönülebilir) ya
da "bâin" talakla boşanan karısının her türlü nafakasını, iddeti içerisinde
erkek verir.
Bu söylediklerimiz bütün
fıkıh kitaplannda kadının erkek üzerindeki hakları sayılırken açıklanan
konulardan sadece birkaç örnektir. Sonra bunlar birer tavsiye niteliğinde
değil, yaptırımı olan kanûni haklardır. Karadeniz'de, Anadolu'da.
şurada-buradâ kadınlar çalıştırılıyor ve ancak erkeğin yapabileceği zor
işler altında eziliyorlarsa, bunun suçu İslam'ın değil, Islâmı onların
hayatından uzaklaştıranların olsa gerektir.,
Bir seçim sözkonusu
olduğunda kadının seçme hakkının bulunduğunu çoğu Islâm bilginleri
söylemişlerdir. Çünkü onların böyle bir hakkının olmadığına dair hiçbir
delil yoktur. Kaldı ki seçme, "bey"at"tan ibarettir. Halbuki, Peygamberimiz
kadınlardan da bey'at almıştır. (bk. Kur'ân-ı Kerîm 60/12 âyeti ve
tefsirleri.) Hz. Ömer'den sonra seçilecek halife için, evlenmemiş genç
kızlar dahil, herkesten fikir alınmıştır.(bk. Muhammed Hamîdullah, Islâm
Müesseselerine Giriş Ist.1981, s. 112 (Ibn Kesîr'den nakil))
Nihayet kadın öldüğünde
kefeni de kocasına aittir. (Özet olarak sunduğumuz bu maddelerin daha geniş
bir açıklaması için bk. Ibn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, Mısır 1380 (1960) NI/571
vd. Ayrıca bütün fıkıh kitaplarının nafaka bölümleri ve özellikle Serahsî,
Mebsût V/180 vd.)
Görüldüğü gibi kadın geçim
konusunda hiçbir derdi ve endişesi olmayan, yani alabildiğine sosyal
güvenliği bulunan bir insandır. Ve bütün bunlar bir anlaşmazlık sözkonusu
olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa
Islâm'da karı-koca birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki
düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden,
destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım
parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimiz'in ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile
eşi Fatıma arasında iş bölümü yapması gibi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ
HELÂL VE HARAM OLAN DİĞER DAVRANIŞLARI
a) Bir Yatakta Yatma:
Allah Resûlü Efendimiz bir
hadîslerinde : "Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin; on yaşında
kılmazlarsa onları namaz için dövün ve yataklarını ayırın" buyurur. (Ebû
Dâvud, salât 26; Müsned N/180,187) Yataklarının yedi yaşında ayrılmasını
isteyen hadîsler de vardır. Âlimler bunların hepsini bir arada
değerlendirerek, çocukların yataklarını yedi yaşına geldiklerinde ayırmak
güzel bir davranıştır, on yaşına geldiklerinde ayırmak ise vâciptir
demişlerdir. Ayırma; hem kızları erkeklerden, hem erkekleri erkeklerden, hem
de kızları kızlardan ayırma demektir. Buna göre, karı-koca olmadıktan sonra,
daha yukarı yaşlardakilerin aynı yatakta yatmaları daha büyük haramdır.
Hattâ yatak büyük olup birinin bir kenarında diğerinin öbür kenarında
yatmasının da haram olduğunu söylemişlerdir. (Ibn Âbidîn VI/382) On yaşını
aşanlar, bir yatakta başkalarıyla yatamayacakları gibi, anne-baba ve
kardeşleriyle de yatamazlar.
Çocuğun yedi yaşından önce
anne ve Babasıyla yatmasının bir sakıncası yoktur. (agk.)
b) Âdetli'nin Kestiği ve
Pişirdiği:
Eti yenen hayvanların
boğazlanmasında müslümanlardan istenen şey Allah'ın adıyla boğazlamalarıdır.
Erkeğin boğazlama şartı diye birşey yoktur. Böyle bir tereddüt, kadınları
genellikle hayvan boğazlamaktan ürperdikleri için çıkmış olsa gerektir.
Kadının âdetli olması da durumu değiştirmez. Çünkü âdetli kadının
diğerlerinden ayrı olarak pis olan yönü kanından ibarettir. Sair bedeni ise
hakiki pislikle pis değildir. Pişirdiği yemek, elini soktugu su, tükrügünün
değdiği kap, Yahudilerin inandıgi gibi pislenmez. Onunla yenilir, içilir,
yatılır, öpülür, kucaklanır, pişirdiği yenir, kestiği helâldir. (bk. Müslim,
hazy 3; Davudoğlu N/478 vd) Kısaca o, âdet ile insan olmaktan çıkmamıştır.
Bu tür inanışlar, değindiğimiz gibi, Yahudilikte bulunan inanışlardır. Kaldı
ki bize, Yahudi ve Hiristiyan olanların kestiği ve pişirdiği de helâldir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ KABRİ ZİYARETİ CAİZ MİDİR?
Peygamber (sav) İslam'ın
ilk günlerinde hem erkek, hem kadın için kabir ziyaretini yasaklamıştı.
Çünkü birçok putperest ölmüş ecdadlarının suretlerini tasvir edip onlara
tapıyorlardı. İslamiyet kuvvetlenince Peygamber (sav) kabir ziyaretine
müsaade edip şöyle buyurdu: "Sizi kabir ziyaretinden men etmiştim. Artık
kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size ahireti hatırlatır.” Bu itibarla ibret
almak ve ölülere dua etmek için kabir ziyareti erkekler için bilittifak
caizdir. Fakat kadın için ihtilaflıdır. Bazı 'ulemaya göre caiz değildir.
Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur. Allah kabir ziyaretine giden
kadınları la'netlemiştir. Cumhür-u Ulemaya göre; kadın İslam'a göre
ziyaretini eda ederse, yani erkeklere karışmaz, gürültü yapmaz ve tesettüre
ri'ayet ederse onun da ziyareti sünnettir. Çünkü o da erkek gibi ibret
almağa muhtaçtır. Kadınların ziyaretini men'eden hadisler İslam'ın ilk
günlerinde varid olmuştur. Yani erkekler dahil herkes için yasak olduğu
zamanlarda Peygamber bunları söylemişti.
Abdullah bin Ebi Melike
diyor ki: Birgün Hazreti Aişe kabristan ziyaretinden döndü. Bunun üzerine
kendisine "Ey mü'minlerin annesi nereden geliyorsun?” dedi. Aişe:
Kardeşim Abdurrahman'ın
kabrini ziyaret etmekten geliyorum.
Peygamber (sav) kabirleri
ziyaret etmekten men etmemiş miydi?
Evet men etmişti. Sonra
onu serbest bıraktı. Yine Peygamber (sav) oğlunun kabri üzerine ağlayan bir
kadının yanından geçti ve:
"Allah'tan kork ve
sabret", dedi. Fakat onu men etmedi. Buna benzer çok hadis vardır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ KAHVEDE NAMAZ KILMASI
Bir kadının kocası ile
birlikte yolculuk yaparken araba bir kahvehanenin önünde molâ veriyor.
Tesettüre tam riayet eden ve yanında kocası gibi bir arkadaşı da bulunan bu
kadın kahvehanenin bir köşesinde namaz kılabilir mi?
Kılabilir. Ancak
erkeklerin görmeyeceği tenha ve temiz bir yer araması, bulamazsa kahvenin
bir kenarında kılması gerekir. Mekân sahibine, güzel ve tatlı bir dille,
yolcular için namaza özel bir yer ayırmasını rica etmesi de ayrıca güzel
olur ve bir tebliğ sayılır. Farz namazlar için böyledir. Nâfileyi ise böyle
bir yerde kılmaması daha evlâ olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ KOCANIN SOYADINI ALMASI
Resmi evlenmelerde kadın
kocanın soyadını alıyor. Bu mesele Islam'da da böyle midir?
Soyadı meselesinin tarihi
henüz yenidir ve Islâm tarihi boyunca uygulânmamıştır. "Soyadı" kişinin
hangi soya ait olduğunu, kimlerden geldiğini ve bir anlamda kimin çocuğu
olduğunu gösteren bir işarettir. Soyadı sayesinde insanın nesepli ya da
nesepsiz olduğu anlaşılmış olur. Bu açıdan, bakıldığında, eğer bugün millet
içinde ya da milletlerarası bir kolaylık sağlıyorsa ve de bu kolaylığı bizim
tarihimizde kullanılan "künye" ve "lakap" gibi uygulamalar bugün artık temin
edemiyorsa. soyadı uygulamasında bir mahzur olmaz denebilir. Çünkü Islâmda
da önemli olan, kişinin nesebinin belli olması,(bk. Kâsimî, Serafu'1-esbhat
5) ve kimlerden doğmuşsa onlara nisbet edilmesidir. Soyadı uygulamasının
câiz olmadığı konusunda da bir nas yoktur: Ancak kadının kocanın soyadını
alması bize en az iki yönden mahzurlu ve gayr-i Islâmî geliyor:
a- Kişinin kendi Babasına
nisbet edilmesi esastır.(bk. K. Bakara (2) 233; Ahzâb (33) 5) Soyadı demek,
bir bakıma falancalanın soyundan ve filancaların çocuğu demek olur.
Başkasının soyadını alan kadın, kendi soyundan koparılmış,ve sanki
soysuzlastırılmış olacaktır. Meselâ Ali Gül ile Fatma Sümbül evlenir ve
Fatma Sümbül, Fatma Gül adını alırsa Fatma nın artık soyu belli değildir.
Sırf bu adıyla onun artık soylu bir âileden olup olmadığını anlamamız mümkün
olmayacaktır.
b- Bu uygulamada kadının
değersiz ve ikinci sınıf insan olduğu manası vardır. Halbuki; kadın ile
erkek, misyon ve fonksiyon olarak farklı olmakla birlikte insan olarak eşit
varlıklardır. Buna göre niçin kadın erkeğin soyadını alıyor da erkek kadının
soyadını almıyor, sorusuna kadının insanlıkta ikinci sınıf kabul
edilmesinden başka bir cevap bulunamaz. Oysa Rasulüllah Efendimiz (s.a.s)
"Muhammed b. Abdullah" ise, mesela Âişe validemiz de "Âişe bt. Ebûbekr" dir
ve öyle kalmıştır. Hattâ Efendimizin "Ebu'1-Kâsım" künyesine karşılık o da "Ümmü
Abdillah" künyesini almıştır.
Bu konuda ki fikrimiz nas
değildir ve tartışmaya açıktır.
KADININ
KOCANIN KOLUNA GİRMESİ
Bu konuda naslarda ve
fıkıhta bir şeyin söylendiğini bilmiyoruz. Anlaşılan bu bir âdet gelenek ve
örf meselesidir.Buna göre batı kökenli olan bu adeti, sırf bizde olmadığı,
büyüklerimiz yapmadığı için uygulamayanlar bir şey kaybetmiş olmazlar,
aksine "gayret-i diniyye"lerini başkalarına karşı böyle küçük konularda bile
canlı tuttukları için takdir görürler. Uygulayanlar da dinen mahzurlu bir iş
yapmış sayılamazlar. Çünkü bunu yasaklayan hiçbir dinî ibâre yoktur. Kaldı
ki, âdet olarak çarşıda pazarda kol-kola volta atmakla, yolun kaygan olması,
vücutta bir rahatsızlığın bulunması, kalabalık vb. ihtiyaçlardan ötürü
koluna girmesi birbirinden farklı şeylerdir. Âdet olarak uygulandığı
yerlerde bu müslümanların örfünce hoş karşılanmıyorsa terketmek evlâdır. Ama
söylediğimiz ihtiyaçlardan ötürü her yerde uygulanabilir. Hattâ kadın
gözetmek erkeğin bir görevi olduğuna göre, gerek duyulduğunda ona destek
olması, el tutması bir zorunluluktur.Konumuzla direkt alâkası olmamakla
beraber, bu vesile ile şu hadîs-i şerifi de hatırlamakta yarar olur: "Günün
birinde sizler de öncekilerin yoluna santim santim , karış karış
gireceksiniz. Hattâ onlardan biri gidip bir keler deliğine girse, siz de
oraya gireceksiniz; onlardan biri hanımıyla yolda cima etse o yaptı diye siz
de öyle yapacaksmz." (Hâkim IV/455 (Hâkim sahih'tir demiş, Zehebî de onu
desteklemiştir.))
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ KOCASIYLA OYNAŞMASI
Kadının beyine şarkı türkü
söylemesi ve oynamasının hükmü nedir?
Rasûlullah Efendimiz
(s.a.s.) "Müslüman adamın her türlü eglencesi, oyunu bâtıldır. Yayı ile atış
yapması, atını eğitmesi, hanımıyla oynaşması müstesna. Bunlar haktırlar
buyurmuşlardır. (Tirmizî, fedâilü'I-cihâd 11; Ibn Mâce, cihâd 19; Dârimî
cihâd 14; Müsned IV/144,148) Kendileri de hanımlarıyla şakalaşmış ve koşu
yarışı bile yapmıştır. Meselâ Aişe validemizle yarışmasında bir keresinde
Aişe validemiz onu geçmiş, bir süre sonra tekrar yarışmalarında ise Aişe
validemizin biraz şişmanlaması sebebiyle Rasûlullah Efendimiz ona geçmiş ve
"eh, bir sen, bir ben" diye lâtife yapmışlardır. (294 Ebû Dâvûd, cihâd 68;
ibn Mâce, nikâh 50; Müsned VI/39,129,182, 261, 280) Yukarıya aldığımız
hadîs-i şerifin daha değişik rivayetleri de vardır. (Bk. el-Hindî, Kenz XV/211-215)
Hepsinde ortak olan nokta, karı-kocanın arasındaki oynaşmanın helâl olduğu
konusudur. Hattâ Sevkânî oyunun teşvik edildiği bu üç yerde oynamanın
Allah'a itaat ve yaklaşma olduğunu söyler. (Sevkân3i, Neylü'l-evtâr VNI/97)
Bunlara bakarsak, tek başlarına bulundukları bir yerde, karı ile kocanın
arasındaki oynaşma, ya da birinin diğeri için oynaması mutlak olarak (yani
her çesidiyle) helâl olması gerekir. Demek istediğiniz oryantal ve raks ise,
bu şartlarda onun haram olacağına dair de bir şey yoktur. Ancak bunun müzik
eşliğinde olması tartışma götürür. Çünkü müzik âletlerinden def ve davul
dışındakiler, genellikle haram görülmüşlerdir. Ama kadının evinde (kocanınyanında)
def gibi bir çalgı eşliğinde oynamasının mekruh olmayacağını Ebû Yusuf
söylemiştir. (Bk. Aynî (Mısır) V/369) Özetlersek:
Başbaşa olduklârında,
karı-kocanın haram unsur ihtiva etmeyen her türlü oynaşmaları, birinin
diğerine müziksiz olarak söyleyip oynaması, def gibi bir müzik eşliğinde
çalıp söyleyip oynaması câizdir. (Allah'u a'lem) ve buna eşler ihtiyaç
duyuyorlarsa bu itaat anlamı da taşır. Diğer çalgılar eşliğinde (başbaşa
iken) oynamaları tereddüt ve şüpheyle karşılanır. Oyunun hiç bir türünün
nikâhla alâkası yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ MİRASI
Islâm'da miras taksimi
nasıldır? Kadınlar terikenin ne kadarını alırlar? Erkeklerle eşit almazlarsa
sebebi nedir? Memede iken, ya da daha sonra evlatlığa verilen kız ya da
erkek çocuk, evlât edinenin malını alması halinde, kardeşleriyle beraber öz
anne ve Babasından da miras alır mı?
Islâm hukuku, miras
konusunda, modern hukuktan farklıdır. Buna göre, bazı müstesna meseleler
hariç, kadına bir, erkeğe iki esası geçerlidir. Sebebi, Allah'ın öyle
buyurmasıdır. "Allah'ın, evlatlarınız konusundaki hükmü; erkeğe iki kadın
payı olmasıdır" (Nisâ: 4/11) Önce müslümanım diyen herkes bunu böyle kabul
eder. Ancak bunun hikmetlerinden söz edilebilir. Meselâ: 1. Islâm evlenmeyi
teşvik etmiş, kadınla erkeği bir bütünün iki yarım parçası olarak
vasıflandırmıştır. Evlenen çiftler, herşeyleriyle bir bütün oluştururlar.
Dolayısıyla birinin az, diğerinin çok miras alması, sonucu hiç etkilemez.
Meselâ: Babaları kendilerine üç milyon lira bırakan bir kız ve bir erkek
kardeş bunu ikili birli taksim ederlerse, kızın bir erkeğin iki milyonu
olur. Bir başka babanın da aynı şartlarda dünyadan ayrıldığını ve onun
kızıyla berikinin oğlunun, oğlu ile de kızının evlendiğini düşünürsek, her
iki çiftin de üçer milyonu olacaktır. Bu mirasları ikili birli değil de yarı
yarıya bölüşmüş olsalardı, kızlar da erkekler de birer buçuk milyon
alacaklar ve evlenince çiftlerin yine üçer milyonları olacaktı. Işte Islâm
pratikte bir şey değiştirmeyen bir yöntemle başka şeyleri de gerçekleştirmiş
oluyor. 2. Islâmda devamlı kazanan durumunda olan erkek çocuk, ağır işlerde
kendisine arka çıkmayan kız kardeşinin de mirastan kendisi kadar pay
almasını hazmedemeyecek ve ona karşı gizli bir kin ve nefret duygusu
taşıyacak ve aralarına soğukluk girecek, akrabalık ilişkileri
zayıflayacaktı. 3. Yine Islâm'da diyet gibi mâlî cezalar, karının ve
çocukların nafakası erkeğe yüklenmişken, mirastan eşit pay alması erkeğe
haksızlık olacaktı. 4. Çiftlerin kurdukları yuvaya teorik olarak eşit mal
getirmeleri halinde "kefâet"in dengesi bozulacak, kadın evin reisi olan
kocasına karşı daha minnetsiz ve pervasız olacak, aile yuvası daha kolay
dağılmaya maruz kalabilecekti.
Islâmda evlatlık
müessesesi bulunmadığı için, evlât edinilen çocuk, edinenlerin malını alsa
dahi, kendi ana-babasının bıraktığı maldan da diğer kardeşleri gibi pay
alır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ
NAMAZDAKI FARKLI DURUMU
Aslında ibadetlerde
mükellef olma bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur. Her ikisi de
bulüğa erdikten ölünceye dek aynı ibadetleri yapmaktan sorumludurlar.
Mabud'un aynı oluşu, ibadetlerin de aynı olmasını gerektirir. Zaten ibadet,
ibadet edenle (abid), ibadet edilen (ma'bud) arasında ve daha çok öbür âleme
bakan bir ilişki olunca; onun yerini, zamanını, şartlarını, rükünlarını ve
sebeplerini belirlemek de sadece Ma'bud'un hakkı olmuş olur. Diğer bir ifade
ile, yaratılanların, ibadetlerin bu yönlerin müdahale hakları yoktur. Yani;
bu noktalarda içtihat yapılamaz. Çünkü içtihad, akıl yürütme (nazar) yoluyla
sebepler ve sonuçlar bulma ameliyesidir. Oysa ibadetlerin keyfiyet ve
kemiyetleri akılla kavranamaz. Ancak şartlar ve sebepler dışındaki
konularda, yani bizzat ibadetin değil de onu en mükemmel şekilde
gerçekleştirilen dış teferruatında daha doğrusu Şar'i tarafından belirlenen
sebep, şart ve rükünların uygulama biçiminde yani, Şar'i'in bu konudaki
naslarını anlamada içtihat yapılabilir, yapılmalıdır. Fıkıhçıların, "Kıyasla
taabbüd (ibadeti kıyasla belirleme) caizdir" (Ebul-Vefa Ali b. Akil, Kitabul-cedel,13.)
sözlerinin manası da bu olsa gerektir. Bu teferruatta Resululah Efendimizin
(s.a) zaman zaman farklı davrandığı da hesaba katılırsa bir uygulama farkı
da bu farklı sünnetin müctehitlere ulaşmasından kaynaklanmış olacağı
anlaşılacaktır.
Ayrıca cinsiyet
farklılığınin yükledigi rol oranında değişikliklerin olması da tabiidir.
Mesela kadın adetli iken namaz kılmayacak ve oruç tutmayacaktır. Işte biz bu
cinsiyet rollerinden kaynaklanan durumların sadece namaza ait olanlarını
tekrar yazmayı deneyecegiz.
Tarih sırasına göre alacak
olursak, Hanefi kaynaklarından "Tebyin" de, kadının, namaz konusunda
erkekten on yerde farklı davrandığı söylenir ve şunlar zikredilir: "Tekbirde
ellerini omuz hizasına kadar kaldırır, sağ elini memelerinin altında
(doğrusu üstünde olacak) solunun üzerine koyar (kavrayıp tutmaz), secdede
karnını uyluklarına değdirir, ayırmaz. Rükûda ellerini, parmak uçları dizine
ulaşacak şekilde uylugu üzerine koyar (dizini tutmaz) el parmaklarının
arasını açmaz, secdede dirseklerini kaldırmaz, tahiyyatta teverrük yaparak
oturur (sol kalçası üzerine oturarak ayaklarını sağına doğru yan yatırır),
erkeklere imam olamaz, kendi aralarında cemaat yapmaları da mekruhtur,
yaparlarsa imamları önde değil ortada bulunur." (Zeyla'i, Tebyin I/l18. )
Ibn Nüceym (970/1562),
kadının erkekten farklı olduğu hususları genel olarak sayarken namaz
konusuna da değinir ve bunlara ilave olarak beş tane daha fark zikreder ki,
şunlardır: "... Ezanı ve kameti mekruhtur, cehri namazlarda sesli okumaz,
rükuda ve secdede kendini toplu tutan, imamı uyarması gerekirse tesbihle
değil, el çırpma ile ikaz eder, evde namaz kılması daha iyidir." (Ibn Nüceym,
el-Esbah, 384.)
Haskafi'nin onbeş fark
zikrettiğini söylerken Ibn Abidin (1252/1836) onun şerhine yaptığı hasiyede
bunları yirmi beşe çıkarır ama bunların bir kısmını namazdan saymamız
zordur. Dolayısıyla oradaki farklı maddeler sadece şunlardır: "...ellerini
yenlerinden çıkarmaz, rükûda az eğilir, dizlerini (rükûda) kırar..." (Ibn
Abidin, I/504. ) "el-Bahr"dan yaptığı bir nakille de kadının secdede ayak
parmaklarını dikmeyeceğini söyler. (agk. ) Buna göre kadın secdede ya
ayaklarını parmakları üzerine dikmeyip, ayaklarının üstleri yere gelecek
şekilde yatırır ya da "teverrük"e hazırlık olmak üzere ayaklarını parmak
uçlarını sağa çevirerek yakalarını yana yatırır. Bu konuda bir açıklık
göremedik. Ancak alışıla gelen birinci uygulamadır. Keza kadının rukûda
ayaklarını dört parmak açmayıp bitiştireceğine dair de bir ifadeye
rastlamadık. Ancak Ibn Nüceym'in "rukûda ve secdede kendini toplu tutar
"büzülür" ve Ibn Abidin'in de buna yakın ifadesi bir toplama ve büzülmenin
ayakları da bir araya getirmeyi gerektirecegi şeklinde anlaşılmış olabilir.
Bu durumda kadın ayaklarını rükû'da bir arada tutar, secdede dikmeyip
üstleri üzerine ya da sağa doğru yan yatirir.
Bütün bu farklılıkların
dayanığına gelince: Doğrusu bunun, Kur'an-ı Kerim'de zikredilmediği gibi,
sahih hadis kitablarında rastlanılması da zordur. Buna Hindiyye'de açıkça
temas edilir: "Namazın ne farzları ne vacipleri ne sünnetleri ne de edepleri
konularında kadınla erkek arasında bir fark yoktur. Dolayısı ile bu
zikredilen farklar kadını daha tesettürlü kılar gerekçesi ile fıkıhçıların
güzel bulduğu farklardır." (Hindiyye, I/73 )
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Şimdi bütün bu
yazılarlardan şunları çıkarabiliriz:
1. Namaz, diğer ibadetler
gibi kadına da erkeğe de aynı şekilde farzdır. Namazın şartlarında,
rükünlerinde, farzlarında, vaciplerinde, sünnetlerinde, hatta edeplerinde
kadınla erkek aynıdır.
2. Cinsiyet farklılığından
doğan bazı ayrılıklar ise vardır. Mesela kadın, adet günlerinde namaz
kılmaz, namazda sesli okumaz, erkeklerin arkasında saf tutar, sesli
namazlarda da içinden okur. Namazda kapatacağı yerleri farklıdır.. Ancak bu
farklar bizzat namaz ölçü alındığında fark olmaktan çıkar. Şöyle ki;
Cünüpken erkek de namaz kılamaz kadın da. Ne var ki, kadının hayız hali de
cünüp hükmünde olduğu için, onun bu sebeple namaz kılamadığı zamanlar daha
çok olur. Namazda erkek de avretini örter kadın da. Ne var ki, avret yerleri
farklı olduğundan, örtecekleri yerler de farklı olacaktır.
Görüldüğü üzere, meseleye
bu açıdan bakarsak, bu konuda da aralarında fark olmadığını söyleyebiliriz.
3. Sünnet, hatta edep
derecesinde bile olmayan ve fıkıhçıların güzel bulması anlamında "müstehap"
görülen bazı teferruatta kadınlar erkeklerden biraz farklı davranırlar ki,
bu detay farklılıklarını üzerinde, sağ solun üzerine konacak şekilde
bağlarlar, tutmazlar, Rükû'da dümdüz olacak kadar eğilmezler ve elleriyle
dizlerini kavramayıp, parmak uçları diz kapaklarına varacak biçimde
uylukları üzerine koyarlar. Rükû'da ayaklarını birarada tutarlar. Hem
rükû'da hem secdede vücutlarını olabildiğince toplu ve birarada tuturlar.
Secdede karınlarını uyluklarına yaklaştırirlar ve kollarını yere koyarak
taplu vazıyetlerini muhafaza ederler. Yine secdede ayaklarını parmakları
üzerine dikmeyip üstleri üzere, ya da uçları sağa gelecek şekilde yanları
üzere yatirirlar. Oturuşta "teverrük" yaparlar, yani sol kalçaları üzerine
oturarak ayak uçlarını sağdan dışarı çıkarırlar.
4. Bu farklılıkların esas
sebebi (illeti) kadınların tesettür şartını tam olarak yerine
getirmeleridir. Çünkü namazda tesettür farzdır. Ve sözü edilen
farklılıkların yapılmaması durumlarında bu farzın zedelendiğine şahid
olunmuştur. Ancak bu, kadın elbise biçimiyle de çok alakalıdır. Özellikle de
bu farklılıkları söz konusu eden fukaha zamanlarında bu dunim daha belirgin
idi. Meselâ: Kadın ellerini fazla kaldırırsa cilbabindan kolları
açılabiliyordu. Rükûda fazla egilirse bacakları açılabiliyordu, secdede
ayaklarını dikerse yine bacakları görülebiliyordu vb.. Onun için fukaha
sünnetlerle farzlar arasındaki çatısmalarda farzların ikmâlinden yana tavır
almışlar gibi gözüküyor. Yani elleri kulak hizasina kadar kaldırmak
(Hanefilere göre) sünnet, ama avret bölgelerinin kapanması farzdır. Eğer bir
sünnet islenirken farza bir halel geliyorsa sanki onun icabina bakmak için
sünnetten tamamen vazgeçmeyip ama onu biraz farklı uygulamışlardır.
5. Bu izahlardan şöyle bir
mana da çıkar: Madem ki, bu farklar sünnet, hatta müstehap derecesinde
değildirler ve oluşmalarının illeti (sebebi) tesettürü daha iyi
sağlamalarıdır, öyleyse bunun, meselâ elbise biçimini değiştirmekle
sağlanması ve bu farklar olmadan dahi tam olarak uygulanabilmesi halinde bu
farkların da olmaması gerekir. Çünkü hükümlerin illetleri bulunmadığında
hükümler de bulunmazlar. Böyle söylemekte bir mahzur olmasa gerektir. Zaten
Imam Ebu Hanife'den bir nakle göre "Kadın da tekbirde ellerini kulak
hizasına kadar kaldırır, çünkü elleri avret değildir." (Kaşani, Bedayı'
I/199; Merginanı, Hidaye (Fethu'l-Kadir) I/283. ) Hatta bu rivayet kadının
namazda mutlak olarak erkek gibi olduğu şeklinde de nakledilmiştir. (Hamevi,
Serhu'l-Esbah, N/171.) Görüldüğü gibi mesele, sadece tesettüre bina
edilmiştir.
6. Ancak bu farkların bir
kısmının en azından "mevkuf hadis"lere dayandırıldığı düşünülürse adı geçen
farklara kadınların her zaman riayet etmeleri yine de fukahanın müstehsen
görmesi anlamında müstehaptır demek daha uygun olur. (Vallahü a'lem)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ ÖĞRETMENLİK YAPMASI
Islâm ilme, ayırım
yapmadan önem verdiği için kadın öğretmenin öğretecegi dersin mesela fizik
olması ile, din kültürü olması arasında pek fark olmaz. Diğer yönden erkek
öğretmenlerle bir arada bulunması; yetişkin erkek öğrencilerle bir arada
bulunmasından farklı değildir. Hattâ böyle öğrencilerle bir arada bulunması
daha da mahzurludur. Çünkü onlarla sürekli yüz-yüze konuşmak ve şakalaşmak
zorundadır. Bu da haramlara daha çabuk yol açar. Halbuki öğretmenler
odasında erkek öğretmenlerle konuşmayabilir, idarecilerle zorunlu olandan
fazla laflamayabilir. Ama öğrenciler öyle değildir. Buna göre siz bu soruyu
İslamın hakim olduğu bir ülkede sormuş olsaydınız "asla câiz olmaz."
cevabını alırdınız. Ama böyle bir orta dönemde, okuldaki hal ve davranışınız
da hesaba katılmadan Hanefi mezhebinden zoraki bir fetva çıkarılabilir.
Fakat öyle de olsa biz şu anda bile en iyinin bu olacağı kanaatinde değiliz.
Geçinmek için bir başka yolu yoksa o zoraki fetvadan yararlanılabilir, ama
gaye hizmet ise daha meşru zeminler aramak gerekir. Insanlardan fıtratlarına
rağmen iyi niyet beklememek lâzımdır. Kanarya hep kanarya, kedi de hep
kedidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ ÖRTÜNMESİNİ EMİR EDEN AYET-İ KERİMEDE ZİKR EDİLEN
CİLHAB NE DEMEKTİR, MANTO GİYMEK HARAM MIDIR?
Cahiliyyette insanların
birçokları terbiye ve edebden yoksundu. Ahlak, iffet ve namus meselesi lafta
idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyordu, vücudunu, na mahrem
yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlahi rahmet olarak gelen İslam dini,
tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için birtakım emir ve prensipler
getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder.
"Ey Peygamber,
hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle! Baş ve boyunlarını
örtmek için cilbablarını üzerlerine alsınlar”.
Cilbab'ın mahiyeti
hakkında birkaç görüş vardır:
1- Cilbab, bütün vücudu
örten uzun gömlek veya entaridir.
2- Entari üzerine giyilen
geniş elbisedir.
3- Başı, boynu ve
çevresini örten atkıdır.
4- Üst tarafı göbeğe kadar
örten ve rida'ı denilen örtüdür.
Sibeveyhi'nin üstadı olan
Halil: "Bu manalardan hangisi kasdedilirse caizdir” diyor. Müslüman kadın,
el ve yüzü müstesna bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna
inanır fakat uygulamazsa günahkar olur. Amma inkar ederse dinden çıkar,
mürted olur. İslam''n kabul etmediği te''illere baş vurup halkın inancını
bozmak sapıklıktır. Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı
vardır, onlara ri''yet etmek gerekir:
1- Elbisenin vücudu
gösterecek tarzda ince,
2- Nazar-ı dikkati çekecek
kadar süslü ve renkli,
3- Vücudun hatlarını
gösterecek şekilde dar olmayacaktır.
Bir memlekette manto
giymek adet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslam
dini, ne erkek ne kadın için belli ve mu'ayyen bir kıyafet getirmemiştir.
Her memleketin kendisine has bir giyişi vardır. Hatta buranın çarşafı.
Suriye, Irak ve Hicaz'da giyilen çarşafa benzemiyor. İlla şu veya bu kıyafet
lazımdır demek doğru değildir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ PANTOLON GİYMESİ
Önemli olan avretini
örtmek olduğuna göre, kadının bunu pantolon giyerek sağlaması yeterli olmaz
mı?
Başka bir münasebetle de
anlatmaya çalıştığımız gibi kadının giyiminde aranan şartlardan biri de
erkek elbisesine benzememesidir. Rasulüllah Efendimiz'in (s.a.s) "Allah
kadına benzeyen (kadınlaşan) erkeğe ve erkeğe benzeyen (erkekleşen) kadına
lânet etmiştir" hadîs-i şerîfleri, öncelikle giyim-kuşamdaki benzeyişi
anlatır. Buna göre erkek gibi pantolon giyinen bir kadın, avretini örtme
emrini yerine getirmiş olsa dahî, erkeğe benzememe emrini yerine
getirmediğinden günahtan kurtulamaz. Giydiği pantolon dar olur da vücut
hatlarını ortaya koyarsa, fitneye (helâl olmayan cinsel duygulara) sebep
olacağı için ayrıca günah işlemiş olur.Ancak kadınların "cilbâb"larının
(dışlık örtülerinin) altından pantolon giymeleri mahzurlu olmadığı gibi
övülen bir uygulamadır. Hz. Ali Efendimizin aktardığına göre: "Bulutlu ve
yağmurlu bir günde Bakî'de Rasûlüllah'la beraberdik. Merkebe binmiş bir
kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Rasûlüllah (bir ,yeri açılır
endişesiyle) ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar: Kadının pantolonu (sirvalı)
var (üzeri açılmaz) dediler de Rasûlüllah: "Pantolonlar (sirvaller) edinin.
Çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı (avretini) da
dışarı çıktıklarında onlarla koruyun." buyurdular." (Hadîsi; Ukaylî, Ibn
Adîy (Kâmil'de) ve Beyhakî (el-Edep'te) rivâyet etmişlerdir. Suyûti "zayıf"
işaretini koymustur. bk. Münâvi, Feyzu'1-Kadîr I/109-110) Bir başka
rivâyette ise, kadının o hâli hoşuna gittiğinden ötürü:
"Allah sirval giyen
kadınlara merhamet eylesin." buyurdular.(Hadîsi; Dârakutnî (el-Efrâd'da),
Hâkim (Tarihinde), Beyhakî (Su'abul-imânda), Hatîp (el-Müttefek'te) rivâyet
etmişlerdir. Münâvî zayıf oluşunu anlatır. bk. IV/22-23) Hattâ bizzat
Rasûlüllah Efendimizin de "sirval" satın aldığı rivâyet edilmiş ve
kendisinin giydiği bilinmediğine göre, hanımları için satın almış olabilir,
denmiştir.(Münâvî, age I/110) Ne var ki, bu her iki hadîs de zayıftır ama,
aksi de söylenmediğine göre, bunlarla amel edilmesinde bir sakınca yoktur.
Yani kadın dışlığının altından pântolon (sirval) giyebilir. Bunu daha iyi
örtünmek için yapmışsa güzel bir iş yapmış olur.Ancak hadîslerde geçen "sirval"ı
tamı tamına bugünkü pantolonlar gibi anlamak da yanlış olur. Eğer paçaları
görülecekse onları erkek pantolonu paçalarından farklı yapmalıdır. Aslında
Anadolu kadınlarının giydiği ve "dizlik" tabir edilen uzun içdonu "sirval"
tarifine daha yakındır. (Allah'u a'lem)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SAÇ
KESTİRMESİ:
Kadının saçını kısaltması
câiz, traş etmesi ise mazeret yoksa haram görülmüştür. Peygamberimiz kadının
saçlarını traş etmesini yasaklamıştır. Hacda ihramdan çıkılırken erkeklerin
saçlarını traş etmeleri istenirken, kadınların saçlarını, dörtte birini
keserek kısaltlamaları istenmiş, Peygamber Efendimiz; erkeklere traş,
kadınlara kısaltma vardır, buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, menâsik 7 8; Nesâî,
zînet 4; Tirmizî, hac 75) Ancak erkeklerin kadınlara benzemesi yasaklandığı
gibi, kadınların da erkeklere benzemesi yasaklandığından, kadın saçlarını,
erkek saçına benzeyecek ölçüde kısaltırsa bu da haram olur. Kadın ile
erkeğin, saç modelleriyle de birbirinden ayrılmaları gerekir.
Kadın saçlarını. kocasının
emriyle de kesse günahkâr olur. Çünkü; Hak'ka isyanda mahlûka itaat yoktur.
(Bu konuda yazılı geniş bilgi için bk. el-Fetâva'l-Bezzâziyye Vl/379;Hindiyye
V/358)
Kadının saçlarını kuaföre
kısalttırmasına gelince, bunu erkeklere görünmek için yapıyorsa, kime
kısalttırırsa kısalttırsın haramdır. Erkeklere göstermemek üzere, meselâ
kocasının arzusuna uyarak yapıyorsa, bir erkeğe kısalttırması yine haramdır.
Kuaför kadın olursa, gördüğü kadınları kocasına, ya da başkasına anlatmayan,
dürüst ahlâklı ve müslüman bir kadın ise, yukarıda söylediğimiz gibi, erkek
saçına benzetmemek üzere. onun kısaltması câizdir. Çünkü kadın avretini
"kendi kadınları" dışındaki kadınlara da gösteremez.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SESİ AVRETTİR, ONU DİNLEMEK HARAMDIR DİYEN OLDUĞU
GİBİ MÜBAHTIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ. BİZ NASIL
DAVRANALIM?
Soruda belirtiği gibi
kadının sesi hakkında çeşitli mütalaalar serdedilmiştir. Şafi'i ulemasının
kaydettiklerine göre kadının sesi avret değildir. Yabancı erkeklere
işittirecek kadar bir kadın sesini yükseltirse günahkar olmaz. Hanefi
mezhebinde ihtilaflıdır. Ed-Durru'l-Muhtar ile İbn Abidin'e göre en kuvvetli
görüş kadının sesi avret değildir. Nevazıl ve el-Kafi ismindeki kitaplara
göre avrettir. Bazı ulemaya göre namazda avrettir, onun dışında avret
değildir.
Alusi, kanaatıma göre
kadının sesi avret değildir, ancak sesi şehveti tahrik edip fitneye vesile
olursa o zaman haram olur, demektedir.
Muhammed ali es-Sabuni de
şöyle diyor: Kadının sesi fitneye vesile olmazsa avret değildir. Zira
Peygamber (sav)'in zevceleri Peygamber (sav)'in hadislerini nakledip rivayet
ederler ve içinde yabancı erkek bulunan cemaatle konuşurlardı.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SESİ:
Kadının sesinin avretliği
konusunda, ne Kur'ân-ı Kerim'de, ne de Efendimizin hadîslerinde bir açıklık
vardır. Bazı Hanefî bilginler bu konuyu şöyle açıklamışlardır:
Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde,
kadınlar, başkalarına duyurmak için ayaklarını yere vurup ses çıkarmasınlar
buyuruyor. Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri
öncelikle haram olur. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.); Imam namazda yanılırsa
onu, erkekler "subhanellâh" diyerek, kadınlar da el çırparak uyarır,
buyurur. (Örnek olarak bk. Buhârf, sehv9; Nesâî, Imamet7) Hac sırasında
okunan "telbiye" duâsını erkeklerin yüksek sesle okuması sünnetken,
kadınların seslerini yükseltmeleri yasaklanmıştır. Bunlar da kadının sesinin
avret olduğunu gösterir. (bk. Ibn Âbidîn I/406)
Ancak Hanefîlerin diğer
bölümü ile geriye kalan mezheplerin bilginleri kadının sesinin avret
olmadığını söylemişler ve bunların görüşleri daha çok kimse tarafından
benimsenmiştir. Bunlar da konuyu şöyle açıklarlar:
Kadının ayağını yere
vururken çıkardığı ses değil, bu davranışıyla dikkatleri üzerine çekmesi ve
fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini ,yükseltmesinin haram
olması da aynı şekilde izah edilir. Kaldı ki, ihtiyaçları için kadınların
evden çıkmalarına Hz. Peygamber izin vermiştir. Dışarıya çıkan, ihtiyacını
ancak konuşarak giderebilecektir. Sonra ashab, Peygamberimizin hanımlarına
sık sık fetvâ sorarlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunu yasaklamamış, bir şey
istedikleri zaman perde arkasından istemeleri hükmünü getirmiştir. (Ahzâb
(33) 53) Demek ki kadının sesi avret. yani haram değildir. Sahabe döneminde
kadınların sık sık mescide geldikleri ve erkeklere soru sordukları çok
rastlanan bir olaydır.
Ne var ki, böyle diyen
bilginlerin bazıları da, kadının sesi nameli, yani güfteli olursa, ya da
fitneye sebep olacağından korkulursa haram olur. Çünkü Allah kadınların
seslerini kadınsi biçimde inceltmelerini yasaklamıştır. (bk. Âhzâb (33) 32;
Ibn Âbidîn agk., Mahlûf, el-Fetâvâ's-şer'iyye I/342) demektedirler.
Bu anlatılanlardan şu
ortak sonuca varılabilir: Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici:
büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil,
güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada
sesini, fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani
konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nameli sözlerle,
normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale
getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram
olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edâyla konuşursa haram olmaz.
(Allah'u a'lem).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SORUMLULUKLARI
Hayatı bu kadar garantili
olan bir insanın elbette bir takım görevleri de olacaktır.
Kadının, Peygamberimizin
belirlemesiyle ilk akla gelen görevi, "yatağı başkasına çiğnetmemek, yani
ırzını korumak ve eve, kocanın istemediği kimseleri almamaktır." (Ebû Dâvûd,
menâsik 56; Tirmizî, radâ' 11; Ibn Mâce, nikâh 3, menâsik 84; Dârimî,
meriâsik 34; Müsned V/73.) Evin reisi kocadır. Karı-koca arasındaki iş
bölümünde bu hak ona Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Sebep; "Allah'ın
sizi birbirlerinize üstün tutması" (Kur'ân-ı Kerîm Nisâ (4)/34.) olarak
gösterilir. Yani bu âyetten, erkeğin kadına mutlak bir üstünlüğü anlaşılmaz:
Bazı konularda da öbürü üstündür. Idare konusunda erkek üstün olduğu için
reis odur.Kadın, kendi hakları çiğnenmemek üzere kocasına itaatla
emredilmiştir-. Öyle ki, Efendimiz, "bir insan AIlah'tan başkasına secde
edebilseydi, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ibn Mâce, nikâli
4; Müsned IV/381, VI/76, V/228 ) buyurur. Bu hadîs kadının kocasına itaat
etmesi gereğini anlattığı gibi, kocanın da karısına karşı
ilâhlaşamayacağını, zorbalaşamayacağını anlatır.Kadının, Peygamber
Efendimiz'in, yukarıya aldığımız hadîslerinde bildirilen görevlerine, başka
bir hadîs bir tanesini daha ekler: Kocası onu ihtiyacı için çağırdığında,
tandır başında ise de ona gelmesi. (Tirmizî, radâ' 10; Müsned IV/23.) Aynı
sebeple kocası evde olduğu günler onun iznini almadan nafile oruç tutmaması.
(Buhârî, nikâh 84; Tirmizî, savm 65; Müsned N/245, 464, 500.) Bundan
kadının, kocanın haklarına engel olacak diğer nafile ibadetleri de onun
rızası olmadan yapamayacağı anlaşılır. Çünkü onun asıl görevi odur. Öyle bir
görevdir ki, aynı zamanda hak ve kendisinin kocasından daha çok
yararlanacağı, daha çok zevk alacağı ve daha az yorulacağı bir ilişki.
Öyleyse onu hakkıyla yapmalı ve deyim yerinde ise, bu konunun uzmanı
olmalıdır. Çünkü onun bu işte, beraber zevkte erkekten daha büyük pay alması
yanında, fazlalık olarak bu davranışı ile, sevabın da büyüğünü alacaktır.
Efendimiz bu konuda: "Kadın beş vakit namazını kılar, farz orucunu tutar,
namusunu korur ve kocasına itaat ederse, Cennetin diledigi kapısından
girsin" (Müsned I/191 ) buyurur. Diğer yönüyle de: "Kocası kendisini yatağa
çağırdığı halde gelmeyen kadına, dönünceye kadar melekler lânet ederler" (Buhârî,
nikâh 85; Müslim, nikâh 121; Ebû Dâvûd, nikâh 40;Müsned N/439, 480) uyarısı
vardır.Allah Rasûlü Efendimiz'in öğretileri arasında ve İslam'ın sade olarak
uygulandığı dönemlerde kadının, kocanın ihtiyacını giderme (aynı anda
kendisinin de) ve ev işlerinde ona yardımcı olma dışında birşeyle sorumlu
olduğu görülmemiştir. Ama bu, elbette onun yiyen, içen, yatağa girip çıkan
bir robot olduğu anlamına gelmez. O çocuğunun şefkat, kocanın huzur kaynağı
olmasını da başarmalıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SÜNNET OLMASI
Kızların sünnet edilme
durumları nasıl olur? Bazı kadın doktorlar bunun tıbben imkansız olduğunu
söylüyorlar. Bu doğru mu? Günümüzde kadın sünneti yapan ehil kimseler var
mı? Varsa, adresini gönderirseniz bizi sevindirirsiniz?
Kadının sünneti meselesi,
bizim örfümüzde bulunmadığı, öncelikli meselelerimizden olmadığı, herkes
tarafından aynı derecede gerekli görülmediği, sözünün edilmesi nezaket ve
edep sınırlarm zorlayabileceği için, aslında yazılmasa daha iyi olur. Ama
Rasûlüllah'ın inci-mercan ifadeleri arasında yer bulduğu ve soru, sorana
karşı da saygılı olmamız gerektiği için, bilgilenme maksatıyla bilinenleri
kaydediyoruz:
Rasûlullah Efendimiz:
"Sünnet olmak (hitan), erkekler için bir sünnet (şiar) kadınlar için ise bir
değer ve iyilik (mekrume)dir" buyurmuşlardır. (298 Ebû Dâvûd, edep 167;
Müsned V/75) Medine'de kadın sünnetçisi olarak bilinen Ümmü Atiyye isimli
kadına da: "Fazla kesme ki, kadınlar daha cok lezzet alsınlar " kocaların da
daha çok hoşuna gitsin" (Beyhakî, es-Sünenü'I-Kübr2 VN/324; Ayrıca bk.
Siddik Hasan Han, Hüsnü'I-üsve 337) demişlerdir Bu rivayet bir çok değişik
kanaldan bize ulaşmaktadır. (el-Hindî, Kenz XVI/435 vd) Ebû Davûd'u şerheden
Halil Ahmed'in bununla ilgili ilginç bir açıklaması vardır: Sünnetsiz erkek
cinsel birleşmeden aslında daha çabuk tahrik olur. Ama bu, erkek için
arzulanan bir şey değildir. Kadının tatmin olmasını zorlaştırır. Kadının
sünnet olması ise, erkekteki oluşumun aksine, onun daha fazla zevk almasını;
dolayısıyla daha çabuk orgazma ulaşmasını sağlar. Rasûlullah Efendimiz de bu
bilinç düzeyini özellikle tavsiye etmişlerdir. Bu noktalardan bakıldığında
Rasûlullah Efendimiz tarafından kadın için bir "değer ölçüsü" (mekrume)
olarak vasıf lanan "sünnet", belki de aslında ağırlıklı olarak gündemimizde
bulunmalı idi. Ama diğer mezheplerde kadın için dahi önemli bir sünnet
olarak görülmesine karşılık, Hanefilerde müstehap ve fazilet sayılması ve
daha çok Hicaz ve Mısır enlemindeki sıcak ülkelerin meselesi olarak kabul
edilmesi, meseleyi bizim meselemiz olmaktan çıkarmış gibi görülüyor. Tibbî
yönü ise ayrı bir konu.
Diğer yönden meşhur Hanefi
fetvâ kitaplarından olan Bezzâziye'de Hanefi mezhebinin genel kanaatine zıt
olarak: "Kadınların sünnet edilmesi (hitâni) sünnettir. Çünkü nas, hünsanın
(erdisi) da sünnet edileceğini söyler. Eğer kadının sünneti sünnet değil de
sadece fazilet (mekrume) olmuş olsaydı, hünsanın kadın olabileceği
ihtimalinden ötürü sünnet edilmemesi gerekirdi" (Bezzazıye VI/372) denmekte,
daha sonra gelen diğer meşhur fetva kitabı Hindiyye'de ise, kadınlar için
sünnetin bir fazilet olduğu tercihi verilmekte, ancak önceki fıkıhçıların
sünnet olduğunu söyledikleri aktarılmaktadır. (Hindiyye V/357; Ayrıca bk.
Mahlüf, Fetâvâ şer'iyye I/45) Buna göre kadınların sünneti (hitâni), Hanefi
mezhebinde sünnetle (şiar anlamında) fazilet arasında bir derecede, diğer
mezheplerde ise sünnet düzeyinde olduğu anlaşılır. Ülkemizde yapıla gelmekte
olan bir uygulama olmadığı için yapanları bilmemiz mümkün değildir. Yapılış
şeklini vermenin ise merak gidermekten öte bir faydası yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ SÜNNETİNİN ZAMANI
Kadının sünneti için bir
zaman var mıdır? Büluğa erdikten sonra da sünnet edilebilir mi? Avretini
başkasına açma buna engel midir? Engelse kadın hastalığından dolayı zorunlu
olarak muayene olduğu doktoruna, nasılsa avretini açmışken sünnet olsa olmaz
mı?
Önce Hanefîlere göre,
kadının sünnetinin, erkeğin sünneti kadar önemli "şiar" anlamında bir sünnet
görülmediğini bilmemiz gerekir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) "Hitân
(Sünnet olmak), erkekler için bir sünnet, kadınlar için ise bir fazîlettir"
buyurmuş ve aralarında fark olduğuna işaret etmiştir. Mâlikîler de Hanefiler
gibi düşünürler. Şâfiîlere göre ise erkek için de kadın için de vâciptir.
Çünkü hadîslerde "fıtrattan" sayılmıştır. Ve "Sünnet yerinin sünnet yerine
değmesiyle guslün vâcip olacağı" söylenmiştir. Bu da iki tarafın da sünnetli
olmasını gerektirir. Hanbelîlere göre de erkeğin sünneti vâcip olmakla
beraber kadının sünneti vâcip değildir, fazîlettir. Bunlardan ötürü, kadının
da sünnet olmasını vacip görenler, onun sünnet edilmeden bulûğa ermiş
olanının dahî sünnet edilmesi gerektiğini söylerler. Çünkü bu şiar anlamında
bir sünnettir. Onu sadece bir fazîlet görenlere göre ise, bulûga eren bir
kadın, kendisi ya da eşi tarafından sünnet edilebilirse edilir. Bunu,
beceremezlerse, bir fazîlet için, açıkça haram olan bir şey yapılmaz. Çünkü
kadının avretini, mazeret yokken kadına dahî göstermesi haramdır.Ama
herhangi bir mazeretten dolayı bir doktora avretini açmak zorunda kalmışsa,
Allah'u a'lem, sünnet olmasında bir mahzur olmaz.Ancak kadının sünnetinin
iklimle de alâkalı olduğunu da bilmek gerekir. Uzmanlar bunun özellikle
sıcak ülkelerde daha gerekli olduğunu söylüyorlar.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ TEK BAŞINA HACCA GİTMESİ
Hanefîler, Hanbelîler ve
diğer mezheplerden bazı imamlar, kadına haccın farz olabilmesi için
kendisiyle hacca gitmeyi kabul eden kocanın ya da başka bir mahreminin
bulunmasını şart görürler. Delilleri de bir çok sahâbiden rivayet edilen su
hadîs-i şeriftir: "Allah'a ve Ahiret gününe inanan hiçbir kadının, yanında
mahremi yokken sefer müddeti yola çıkması helâl değildir" ( Buhârî, savm 67;
Müslim, hac 413-414; Ebû Dâvûd, menâsik 2; Tirmizî, radâ 15) Imâm-i Şâfî ve
Mâlik ise mahremin bulunmasını şart olarak görmezler. Onlar da delil olârak
şu âyet-i kerime'yi gösterirler: "Beytullah'ı haccetmek, ona yol
bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır." (3/97) Bu âyet;
mahremi olan ya da olmayan diye ayrılmıştır (umumidir). Binaenaleyh, maddi
imkânı ve en az iki güvenilir kadın arkadaşı bulunan kadın da farz olan
haccına gitmelidir derler. Umre de onlara göre vâcip olduğundan, bir defaya
mahsus olmak üzere kadın, aynı şekilde umreye de gidebilir. ( Ibn Rüsd,
Bidâye I/322) Ama bir defa hac ve umre yapan bir kadın, hiçbir mezhebe göre,
mahremi olmaksızın ne hacca ne de umreye gidebilir. Böyle bir kadının gayesi
sevap kazanmak ise, önünde iki yol vardır : 1. Hacca sarfedeceği parayı,
Islâm için yapılmakta olan akıllıca çalışmalara, okuyan talebeye vermek. 2.
Kendisiyle evlenebilecek birisi ile ciddî ve kalıcı bir şekilde nikâhlanmak.
Hanefî ve Hanbelîlere göre ise, beraberinde mahremi olmayan kadın hiçbir
surette hacca gidemez. Çünkü, âyette geçtiği üzere, kadının oraya yol
bulabilmesi, mahreminin bulunmasına bağlıdır Söz konusu hadis bu âyetin
umumundan, mahremi bulunmayan kadınlar istisna etmiştir. Umre ise,
Hanefilere göre zaten vâcip değildir. ( Bk. Ibn Rüsd, agk. el-Cezirî, el-Fikh,
ale'I-mezâbhii'I-erba'a I/636; Şâfiî, el-Um N/117 Hatîp Sirbînî, Mugni'I-muhtâc
I/467)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ TENASÜL UZVUNDA DEVAMLI KALMAK SURETİYLE TIBBI BİR PARÇA
YERLEŞTİRİLEREK HAMİLE KALMASININ ÖNLENMESİ CAİZ MİDİR? BU TAKDİRDE KADININ
GUSLÜ SAHİH MİDİR, ORUCU SAHİH OLUR MU?
İslam dini evliliğe iki
yönden büyük ehemmiyet vermektedir.
1- İnsan neslinin
çoğalması. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Evleniniz ki çoğalasınız. Ben
kıyamette sizinle iftihar edeceğim." (İmam Şafii rivayet etmiştir) (Muğnil
Muhtaç).
2- İffet ve namusu
korumak. Peygamber (sav) buyuruyor: "Ey gençler topluluğu evlenme gücüne
sahip olan kimse evlensin. Çünkü o (evlenme) göz namusu korur. Gücü yetmeyen
kimse oruç tutmağa gayret etsin. Çünkü oruç onu frenler" (Buhari, Müslim).
Bir gün Ukkaf bin Vedda'e
Peygamber (sav)'e vardı. Peygamber (sav):
Ey Ukkaf eşin var mıdır?
Hayır.
Cariyen de yok mudur?
Hayır.
Sıhhat ile maddi durumun
iyi midir?
Evet, Allah'a şükür.
Öyle ise şeytanların
arkadaşlarındansın. Hıristiyanların rahiblerinden isen git onlara yetiş.
Bizden isen yaptığımızı yap. Evlenmek bizim sünnetimizdendir. En
şerirleriniz (kötüleriniz) bekarlarınızdır. Ölülerinizin en alçakları bekar
olarak ölenlerdir. (Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir.
Evlenmenin en büyük
gayelerinden biri neslin çoğalması olduğuna göre hastalık, çevrenin
dinsizliği ve şiddetli fakru zaruret gibi mani olmazsa kadının hamile
olmasına engel olmak doğru değildir. Ama meşru bir mazeret varsa gebeliğin
önlenmesi için ilaç kullanmak veya tenasül uzvuna spiral takılmasında beis
olmadığı gibi dusül ile oruca da mani değildir. Çünkü bu parça tıkanması
gerekmeyen uzvun iç tarafına yerleştirilir. Ancak oruçlu iken bu parçanın
tenasül uzvuna yerleştirilmesi caiz değildir. Orucun bozulmasına sebeb olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ YAKINLARINI ZİYARET HAKKI
Kocanın izni olmasa dahi
kadının kendi anne ve babasını ziyaret için evden çıkma hakkı var mıdır?
Bu konuyu açıklamadan önce
şu noktaya işaret et etmemiz gerekir: Müslümanın evi Kur'an ifadesi ile bir
"sükûn" ve sekînet yuvasıdır.Müslüman erkek dünya yorgunlukları ve
stresinden kurtulmak için huzuru evinde arar. Gerçekten de erkek için en
büyük ferahlama ve huzur yeri evidir, âilesidir. O hanımından emindir,
hanımı da ondan emindir: Ilişkileri güven esası üzerine kuruludur. Bu, ideal
ve ütopik bir roman değil, pek çok müslümanın fiilen yaşadığı bir hayattır.
Yaşamayanlar buna ne inanabilir, ne de anlayabilirler. Bir iki sene kadar
önce meşhur bir aktristimizle bir dergide yapılan bir röportajı okumuştum.
"Kocanızın sizi aldatıp başka bir kadınla beraber olduğunu duyarsanız ne
yaparsınız?" tarzındaki bir soruyâ şu cevabı veriyordu: "Karısını aldatmayan
erkek olmaz. O kadarına elbette göz yumulur. Ama bunu alenen yapar ve
onurumla oynarsa, ben de onu cezalandırırım." Gerçekten de Islam'la
şereflenmeyenlerin eşini aldatmaması normal dışı bir olaydır. Onlar
kendilerini buna tahammüle alıştırmak zorundadırlar. Oysa "taaddüt"e karşı
olanlar da onlardır.Allah kadınlarla maruf vechile (akl-ı selim ve şeriat
ölçülerine göre güzel bilinen ölçülerde) geçinilmesini emreder.(K. Nisâ (4)
19) Insanın yakınlarını görmesi, gözetmesi, ziyaret etmesi hem şeriatın,
hemde fıtratın istediği bir şeydir. Binaenaleyh, müslüman ve anlayışlı bir
aile reisinin herhangi bir ciddi sebep yokken buna mani olması, az önce
işaret ettiğimiz "Onlarla maruf vech ile geçinin" ilâhî emrine uymaması
demektir. Keza Rashûlullah Efendimiz: "Birinin hanımı mescide gitmek isterse
ona mani olmasın" (Buhari, ezan 166, nikah 116; Müslim, salât 134)Kadınlara
hitaben: "Allah ihtiyaçlarından dolayı çıkmanız için size izin vermiştir"
buyurmuşlardır.(Buhari, nikah 115) Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de
"anne-babâya iyiliği" kendisine şirk koşulmamasıyla beraber istemiş,(K. Isrâ
(17) 23) Onlarla iyiliği emrederken de, sadece çocuklarını şirke zorlama
halini istisna etmiştir.(K. Lokmân (31) 15) Yani bu halin dışında herkes
annesiyle Babasıyla "Dünyada maruf vechile beraberlik kurmak zorundadır." (aga)
Durum bu olunca, azıcık Islâmî bilgisi ve bir nebze anlayışı olan koca için
mesele, hukuki müeyyidelere bâşvurmadan, ahlâkî ölçülerle kolaylıkla
halledilir. Eğer mesele mahkemelik olmuşsa, ipler zaten iyice gerilmiş
demektir. Ama ahlâki ölçülerle bağımlı olmayan koca, hukukî zorlamalardan
etkilenebilir. Işte bu noktada Hanefi fıkhına göre mahkemenin vereceği karar
şudur: Kocanın karısını her cuma (haftada bir) ziyârete gitmekten alıkoyma
hakkı yoktur. Karısının annesi Babası kâfir de olsa durum böyledir.
Bazılarına göre bu, annesinin babasının kendi yanına gelmemeleriyle
kayıtlıdır. Yani kadının anne-Babası kendisini ziyarete gelebiliyorlarsa,
koca karısını onlara göndermeyebilir, ancak onların gelip kendi evinde
kızlarını haftada bir ziyaret etmelerine mânî olamaz. Anne-baba dışındaki
mahremlerde bu süre bir yıl olarâk belirlenmiştir.(Ibn Âbidîn NI/602-603;
Mavsilî, ihtiyâr 534; Vehbe, el-Fıkhu'1- Islâmî VN/336) Ancak bu süreler
nasla değil, zamanın örfü (maruf olan ölçüsü) ile sabit olduğundan, her
yerin örfüne göre değişebilir. Şâfi ve Hanbelîlere göre ise durum biraz
farklıdır: Koca karısını, onun için önemli olan konularda dahi evinden
çıkmaktan alıkoyabilir. Bu önemli konular ebeveynini ziyaret, onları
hastalıklarında bakma, cenazelerinde bulunma olsa da farketmez. Ahmed b.
Hanbel; annesi hasta olan bir kadının, eğer kocası müsâade etmiyorsa,
kocasına itaat etmesi, annesine hasta ziyareti yapmasından daha kuvvetli
vâciptir, der. Ama izin verirse ne âlâ.(Ibn Kudame, el-Mugnî VN/20; Vehbe,
agk.) Böylece onlar da, ahlâkî davranış gereği(bunu diyaneten de
diyebiliriz) kocanın karısına anne-babasını ve yakınlarını ziyaret konusunda
izin vermek zorunda.olduğunu kabul ediyorlar demektir. Bunu da şu şekilde
ifade ediyorlar: Kocanın karısını, valideynini ziyaretten ve hastalıklarında
uğramaktan alıkoyması (ahlâken) uygun olmaz. Çünkü bu, sıla-i rahimi kesme
ve "maruf vech ile muâmele" etmeme anlamı taşır:(Ibn Kudâme, agk. Mûellif
burada Hanbeli ve Şafi görüşlerine delil olmak üzere bir hadis nakleder,
doğrusu sıhhati araştırılmaya değer: "Ibn Batta'nin Ahkâmü'n-nisâ da
Enes'ten naklettiğine göre: Bir adam yolculuğa çıktı ve karısınında evden
çıkmasını yasakladı. Arkadan karısının Babası hastalandı, o da onu ziyaret
için Rasûlüllah'tan izin istedi "Allah'tan kork, kocana muhalefet etme"
buyuruldu. Derken Babası öldü, kadın babasının cenazesinde bulunmak için
Rasulüllah'tan izin istedi. "Allah'tan kork, kocana muhalefet etme" cevabını
aldı. Bunun üzerine Allah onu kocasına itaatından ötürü affettiğini Rasulüne
vahyetti." Bu iki mezhebin konu hakkındaki görüşlerinin dayanaklarından biri
bu hadistir,ama, bunun sihhati konusunda kulağı tırmalayan yönleride erbabı
için açıktır. Araştırıla.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ YALNIZ BAŞINA TAKSİYE BİNMESİ CAİZ MİDİR?
Sefer mesafesi olmayan bir
yola gitmek için kadının tek başına taksiye binmesi fıkıh açısından câizdir
ama, emniyetin, ahlâkın, adâletin ve fazîletin hakim olduğu bir ortamda
câizdir. Bugün için bunların hangisinin var olduğunu söyleyebiliriz? Hattâ
bu tür ulaşımlarda öyle ya da böyle kötü muamele, hesaba katılacak ve hükmü
değiştirecek kadar çok vuku bulmaktadır. Bu yüzden kadınlar ahlâkını ve
diyanetini çok iyi tanıyıp emin olmadıkları rastgele taksi şöförleri ile,
zorda kalmadıkça yolculuk yapmamalıdırlar.
Tanıyıp emin oldukları
sürücülerle şehir içinde tekbaşlarına bir yerden bir yere gidebilirler, bu
câizdir. Çünkü takside halvet olmaz. Ancak müttakî kadınlar bundan bile
sakınmalıdırlar. En azından yanlarına mümeyyiz bir çocuk almalıdırlar.
Bebeğin bu konuda hiç bir fonksiyonu yoktur. Olsa olsa kötü düşünmeleri
azaltır, ama onlara mani olmaz.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ YARATILIŞI :
Kur'an-ı Kerîm'de birden
çok âyet-i kerîme'de en büyük dedemiz olan Hz. Âdem Peygamber'in topraktan
yaratıldığı haber verilmektedir. (Örnek olarak bk. Al-i Imrân (3) 59; Rûm
(30) 20. ) Bir âyette de Allah (c.c.) "Sizi bir tek nefisten yaratan, eşini
de ondan yaratan Rabbinizden sakının" (55. Nisâ (4) 1.) buyurur. Bu âyet
Havvâ annemizin, Âdem Babamızdan yaratıldığını gösterir. Peygamberimiz de
(s.a.s.) bunu biraz daha açar ve : "Şüphesiz ki, kadın kaburga kemiğinden
yaratılmıştır. Istediğin gibi doğrultamazsın. Ondan yararlanmak istersen
eğri olarak yararlanacaksın. Doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Onun kırılması,
boşanmasıdır" (Müslim, rada 61; 62; Buharî, enbiyâ 1; Darimî, nikâh 35. )
buyurur. Bu sözleriyle Efendimizin kadını kaburga kemiğine benzetmesi, Havvâ
Annemizin Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldığı içindir. Ibn Abbas
(r.a.) Hz. Havvâ'nin Âdem uyurken onun sağ kaburgalarının en kısasından
yaratıldığını rivayet etmiştir. (bk. Davudoğlu VN/4l8) Hz. Âdem uyanınca Hz.
Havvâ'yı yanında uyurken görmüş ve kucaklamıştır. Bu hadîs aynı zamanda
kadınların çok hassas olduklarını, oların her hatâsını cezalandırmaya
kalkışmanın onları kıracağını ve bu yüzden boşanmaya kadar gidebileceğini,
dolayısıyla onlara güzel davranılmasının gereğini anlatır.
Aynı zamanda ikisinin de
aynı kökten olduğunu, birbirlerini suçlayamayacaklarını, görevlerinin
birbirlerini eksiklikleriyle kabullenmek ve kucaklamak olduğunu gösterir.
Çünkü kadın eğri olmakla eksikse, erkek de kendisinden birşey kopmuş olmakla
eksiktir. Sözün kısası; birbirlerinden kopmuş bu iki eksik parça, ancak
birbirlerine sarılmakla tamam olur. Şair ne güzel söylemiş:
Masal değil, onu benden
yarattığın,mevlâ
Içimde, koptuğu yer
sızlamaktadır hâlâ.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADININ YÜZÜ VEYA VÜCUDUNUN BAŞKA BİR TARAFI AYNADAN
GÖRÜNSE ONA BAKMAK CAİZ MİDİR?
Aynaya akseden kadının
yüzü veya vücudunun başka bir tarafına bakmak dinen caizdir. Çünkü o hakiki
değil hayalidir. Ancak fitneye vesile olduğu taktirde hayali de olsa haram
olur. Kadın fotoğrafı ile televizyonda görünen kadın da böyledir. Yani hayal
olduğu için fitneye vesile olmadıkca ona bakmak. İslam dininde söz konusu
olan haram nazar sayılmaz. Ama fitneye ve ahlakın bozulmasına vesile olursa
haram olur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLA İSTİŞÂRE
Erkeğin hanımına
danışmadan, ev, arazî vb. satın alması ya da satması uygun mudur? "Bir iş
yapacağınızda hanımlarınıza danışmayın" mealinde bir hadis var mıdır?
Kadına danışılmayacağı,
danışıldığında da söylediklerinin aksinin yapılması gerektiği şeklindeki
kanaat, hadis diye bilinen "asılsız ve bâtıl" bir sözden kaynaklanmaktadır.
"Kadınlara danışın ve söylediklerinin aksini yapın" anlamındaki bu sözün
asılsız olduğunu kaynaklar bildirmektedir. (Ali el-Kârî, el-Meviû'âtü's-sugra
113; Suyûtî, ed-Dürrütü'I müntesira (Fetâva'I-hadîsiyye kenarında Aclûnî N/4
) Kınanan danışmak değil, kadınların emrine girip onlara itaat etmektir. (Acıûnî,
age.ll/4; Suyûtî, age.170) Kur'ân-ı Kerîm'de ki danışma emri, kadın erkek
diye ayırmamıştır. Ancak danışma, elbette konunun bilir kişileriyle yapılır.
Erkeklerin bileceği işlerde erkeklere, kadınların bileceği işlerde de
kadınlara danışılır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) Hudeybiye anlaşmasında
Ümmü Seleme'ye danışması, kadınlara da danışılacağının delili sayılmıştır. (Acûnî,
age N/5) Ömer Efendimizden sonraki halifeyi seçmek üzere belirlenen hakem
de, herkese, bu arada kadınlara, hattâ kocaya gitmemiş kızlara bile
danışmıştır. (Hamîdullah, Islâm müesseselerine giriş ) Bu, aynı zamanda
kadınların seçme hakkını da gösterir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLA MUSAFAHA
Islâm fıkhında (hukukunda)
genel kaide olarak: "Bakılması helâl olan yere dokunulması da helâldir."
Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir. Meselâ erkek,
Hanefî mezhebine göre, yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli şartlarla
bakabıldiği halde, dokunması câiz değildir. Buna göre, kadınla musafaha
(tokalaşma), kadın genç ve şehvet duyabilecek yaşta ise ittifakla haramdır.
Bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsi ve sahih olanları Rasûllüllah
Efendimizin kadınlarla tokalaşmadığını söyler. Ümeyme bint Rakika kadınların
biatını anlatır ve: "Allah Rasûllü bizim hiç birimizle musafaha yapmadı,
gidin artık, sizinle biatlaşmış olduk, yüz kadına diyecegim de, bir kadına
dediğimden ibarettir, buyurdu" ( Taberî XXVNI/80). Aişe validemiz: "Vallahi
Allah Rasûllünün eli aslâ bir kadının eline değmedi. O kadınlarla sözle
biatlaştı" demiştir. ( Kurtbî XVNI(71)) Hz. Aişe validemiz bunu çok
sonraları söylemiş olacâğına göre, Akabelerde vuku bulan "Bey'atü'n-nisâ"
hakkında Rasûlüllah'tan bilgi almış olması gerekir. Aksi halde böyle
te'kidli bir yemin etmesine anlam verilemez. Bunun anında Rasûlüllah'ın
kadınlarla elinde elbise varken, bir kâb içindeki suya, ellerini birbirine
değdirmeden sokarak biatlaştığı haberleri de vardır. Bunlar da onun
kadınlarla tokalaşmadığını gösterir. Suyûtî, Taberâni'den alarak, Allah
Rasûlü'nün kadınlarla "elbise altından" (tahtes'sevbi) tokalaştığı
rivayetini, zayıf olduğunu belirterek verir. ( el-Câmi'u's sağîr (fethu'I-Kadir)
V/221 ) Gümüşhanevî aynı hadisi şerhederken "bez altından=tahtes'sevbi"
ibaresini "yani arada bir engel olmâksızın (bilâ hâilin) diye açıklar ki, (
Levami'u'I-‚ukûl V/605) doğrusu garip karşılanmalıdır. Ama hadîs her
hâlükârda zayıftır. Safâ tepesinde Allah Rasulü kadınlarla biatlaşırken Hz.
Ömer'in de onlarla musafahalaştığı rivayeti de vardır. (Kurtubî agk.) Ancak
sahih kaynaklarda buna da rastlayamadık. Aksine onunla ilgili olarak meşhur
olan rivayet şudur: Ümmi Atiyye anlatıyor: "Rasûlüllah Medine'ye gelince
Ensar kadınlarını bir evde topladı. Sonra Ömeri bize gönderdi. Ömer gelip
selâm verdi. O evin dışından elini uzattı, biz de içinden uzattık. O da,
Allah'ım şahid ol!, dedi" ( Taberî .; Kurtubî agk.) Görüleceği gibi burada
musafaha değil, el uzatma vardır. Şehvet duyulmayacak derecede yaşlı
kadınlara gelince: Hanefî fıkhının meşhur kitaplarından olan el-Hidâye,
onlarla musafahalaşmakta mahzur olmadığını söyler ve delil olarak Hz.
Ebûbekir'in süt annesinin bulunduğu kabilelere gittiğinde kocakarılarla
musafahalaştığı ve Abdullah b. Zübeyr'in hasta bakıcı olarak bir kocakarı
tuttuğu, ona ayağını ovdurup başını kaşıttığı haberlerini zikreder. (
Merginânî, el-Hidâye IV/84) Kâdizâde Efendi Hidâye'nin bu kısmını
serhederken "el-Muhît" ve başkalarından diye bir de Rasûlüllah Efendimizin
bey'atta, "genç kadınlarla değil ama yaşlılarla musafahalaşırdı" rivayetini
verir. (Fethu'I-Kadîr (Tekmile) VNI/98 NNI/461 eski)) Fakat Hidâye'nin
hadislerini tahriç eden Zeyla'iye başvurduğumuzda: Hem bu rivayetin hem de
Hz. Ebûbekir ve Abdullah b Zübeyr'le ilgili rivayetlerini "garîb" olduğunu
söyler. ( Nasbu'r-râye IV/240) Aynı konuda çalışması olan Ibn Hacer ise, bu
üç rivayeti de hiç bir yerde bulamadığını söyler. (ed-Dirâye N/225; Konu
hakkında ayrıca bk. Merdavî, el-insaf 8/32)
Taberî, Ebû Süfyân'in
karısı Hind'in müslüman olduğunda, biat için gelip Rasûlüllah'ın elini
tuttuğunu kaydeder ki, (Taberî XXVlll/78) bunun için de biz aynı şeyi
söylüyoruz.
Netice olarak, Merginân-i
gibi .müdekkik bir fıkıhçının, nereden aldığı bulunamamış olsa bile, verdiği
bir rivayeti hiç hesaba katmamak da uygun olmayabilir. Buna göre, fitneden
emin olunan ihtiyar kadınlarla musafaha yapılabilirse de, sahih rivayetlerle
anlatılan Rasûlüllah'ın fiiline uymak ve namahrem olmaları halinde onlarla
da musafahalaşmamak en emin yoldur. (Allah'u a'lem)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLA TOKALAŞMAK CAİZ MİDİR?
Mahrem olmayan kadına
bakmak haram olduğuna göre, onlara dokunmak veya tokalaşmak mutlaka
haramdır. Peygamber'e (sav) bi'at eden kadınlar dediler ki: Ey Allah'ın
Resulü biat ederken elimizi tutmadınız. Peygamber (sav) kadınların elini
tutup tokalaşmam buyurdu (Ahmed bin hanbel, Nesai, İbn Mace). Hazret, Aişe (ra)
biat ile ilgili şöyle buyuruyor: Allah'a yemin ederim ki Resulüllah'ın eli
bir kadının eline dokunmadı. Sadece sözle onlardan biat aldı" (Müslim).
Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Sizden biriniz
başına iğne ile dürtülmesi kendisi için helal olmayan bir kadına dokunmaktan
daha hayırlıdır."İslam dini kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif
etmiyor. Bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el
uzatmasına engel oluyor.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLAR
DA MİSVAK KULLANABİLİR Mİ?
Kadının diş etleri zayıf
olacağı ve misvaktan zarar görecegi gerekçesiyle misvağın kadın için sünnet
olmadığı,(11 Hattâb es-Sübki el-Menhel 1/189) bunun yerine onun sakız
çiğnemesinin uygun olacağı(12 SurunbiIâlî, Merâki'I-felâh (Tahtavı ile
beraber) 54; Aynı yerde Tahtavı, kadınların sakızla emredilmediklerine
dikkat çeker.) vs. söylenmişse de, misvağı emreden ve öven hadîsler
mutlaktır (kadın-erkek ayrımı yapmaz). Misvaktan hasıl olan. faydalar, kadın
için de, hattâ fazlasıyla matluptur. Dişlerin zayıf olması, misvak
kullanmamalarını gerektirmez. Olsa olsa itina ile ve yumuşak misvak
kullanmalarını gerektirir.(13 es-Sübkî, a.g.k. ) Aişe validemiz: "Efendimiz
misvaklanır ve yıkamam için misvağını bana verirdi. Ben de, kendim
misvaklanır, sonra da yıkar ona verirdim" (14 Ebû Davûd, Taharet, 28.) diye
nakletmiştir ki, bu, hem kadınların misvak kullanabileceğine, hem de
karı-kocanın birbirinin misvaklarını kullanabileceklerine bir delildir. (15
es-Sübki, a.g.e., I/182) Misvağın bugün tibben de sabit o kadar çok faydası
vardır ki, kadın bunlardan mahrum etmenin sağlam hiçbir gerekçesi yoktur.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLARIN
KABİR ZİYARETİ KONUSU
Öncelikle Kur'an-ı
Kerim'de kabirleri ziyaret etmenin ya da etmemenin gerektiğine dair bir ayet
yoktur. Rasülullah (s.a.s.) Efendimiz de Islamın bidayetinde kabirleri
ziyaret etmeyi yasaklamışlardı. Çünkü insanlar henüz "tevhid" ve "şirk"
sınırını net olarak ayırd edemiyorlardı. Kabri ziyaret eden, onun için
Allah'tan bağışlanma dileyeceğine (istiğfar edeceğine) onu ilahi bir güç
gibi düşünüp ondan birşey isteyebilirdi. Sıkıntısını giderebilip,
isteklerini yerine getirebileceğini zannedebilirdi. Bilahere mü'minler imanı
ve şirki iyi kavrayınca Rasülullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu:" Size
kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık şimdi ziyaret edin. Çünkü bu size
ahireti hatırlatır."( Burhânuddin el-Câberî, Rusûhu'I-ahbâr 142 (Müsnedü'I-Imâm
Şâfiî, Müslim ve Tirmizi den. Tirmizî, hasen-sahih olduğunu söyler)) Bununla
aynı zamanda şunlar denmek isteniyor gibiydi: a) Kabir, ahireti hatırlamak
için ziyaret edilir.
Inananlar kabir
ziyaretiyle ahireti düşünme.noktasına gelince kabirleri ziyaret etmelerinin
yasaklanmasına gerek yoktur. Ya da; kabir ziyareti size önceleri başka
şeyler hatırlatırdı ve yasaklandınız. Artık ahireti hatırlatıyor, öyleyse
ziyaret edebilirsiniz.
Rasülullah Efendimiz
(s.a.s.) bizzat kendileri annesinin kabrini ziyaret ettiler, ağladılar
ve,yanında bulunanları da ağlattılar ve buyurdularki, "Rabbim'den ona
mağfiret dileme konusunda izin istedim, alamadım, kabrini ziyaret etme
konusunda izin istedim, izin edildi. Siz de kabirleri ziyaret edin. Çünkü
bu,, ölümü hatırlatır."(Ca'berî, agk. (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi, Ibn Mâce,
Ibn Hibbân,Beyhakî K. den))
"Allah habire kabirleri
ziyaret eden kadınlara lanet etsin."( Câberi, age.143 (Tirmizi'den Hasen-sahih))
Ibn Abbas rivayetinde "habire" kaydı yoktur.(Câ'beri, age 144 (Ebû Dâvûd,
Ibn. Hibbân Ahmed ve Müstedrek'ten))
4-" Ibn Ebî Müleyke diyor
ki, bir gün Aişe (vâlidemiz) kabristandan geliyordu."Ey mü'minlerin annesi
nereden geliyorsunuz?" diye sordum "Kardeşim Abdurrahmanın kabrini
ziyaretten" dedi. "Rasülullah kabir ziyaretini yasaklamamış mıydı?" dedim.
"Evet yasaklamıştı ama sonra ziyaret edilmesini emretti," diye cevap verdi".
(Ca'beri age 145 (Müstedrek -sahih- ve Ibn Mâce'den))
Konu hakkında malum ve
meşhur olan hadisler bunlardır. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsini
birarada değerlendirip, tereddütsüz tek bir mâna çıkarmak müşkildir.
Islam âlimlerinin çoğu;
kabır ziyareti önce herkese yasaktı, sonra buna müsaade edildi, ama (üç
numaralı hadisle) yasak kadınlar için devam etti. "Lanet" haramlığı ifade
eder. Binaenaleyh, kabir ziyareti herhalükarda kadınlar için haramdır,
görüşündedirler.( bk. Hâfiz Ebûbekr el-Hâzimî, el-I'tibâr 100; Câ'beri, age
144; Ahmed el-Bennâ el- Fethurrahmanî VNI/162-163) Niçin kadınlara haramdır
sorusuna da, çünkü onlar ağlar ve bağırır, çağırırlar, sabırsızlık
gösterirler, diye cevap vermişlerdir. (Adı.geçen yerler)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Buna kadınların batıl
inançlara kanmaya daha meyyal olmalarını, iman-şirk çizgisine pek dikkat
edememelerini, kabir ziyareti sırasında çokça tehlikeli bid'atlara
düşmelerini de ekleyebiliriz. Bu âlimler ayrıca derler ki, (birinci hadis)
kabir ziyaretini kadın-erkek herkese serbest bırakmakta, (üçüncü hadis) ise
kadınlara yasaklamaktadır. Bu hadîslerin hangisinin önce varid olduğu
bilinmemektedir. Meselâ, kadınlara yasaklayan (üçüncü hadis) önce; diğeri
sonra olduğunu bilmiş olsak, sonraki izinin önceki yasağı kaldırdığına (onu
neshettiğine) hükmeder ve kadınların da ziyarette serbest olduğunu
söyleyebilirdik. Ama bunu bilemiyoruz. Öyleyse ihtiyatli olanla amel
etmeliyiz. Bu ise ziyaretin kadınlara yasak olmasıdır.Bazı âlimlere göre
ise; önceden kabir ziyareti yasaktı. Sonra (birinci hadîsle) kadın erkek
ayırımı yapılmadan (umumen) buna izin verildi. Dolayısıyla kabir ziyareti
kadınlar için de serbest (mübah) olmuş olur. (Dördüncü) Hz. Âişe hadîsi de
bunu gösterir. Bu takdirde, kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet eden
(üçüncü) hadis de izin veren (birinci) hadisten önce varid olmuş olur.
Hanefî âlimlerin çoğunun görüşü budur,(bk. Ahined el-Bennâ agk.)
Buna -âcizâne- biz de şunu
eklemek istiyoruz: Önceden kabir ziyareti yasaktı sonra (birinci hadîsle)
buna izin verildi. Yasak da, izin de kadın erkek ayırımı yapmamaktadır, yani
umum ifade etmektedir. Bu durumda yasak hadisi izin hadisiyle neshedilmiş
olur. Kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet eden hadisi daha sonra vârid
olmuş kabul edersek, nesih tekrarlanmış ve yasağı nesheden izin hadîsi de
neshedilmiş olur ki, bu pek güzel değildir. Bunu, izin hadisinden kadınları
istisna ya da tahsis saymamız da mümkün değildir. Çünkü birbirinin devamı
olarak varid olmamışlardır. Öyleyse izin kadınlar için de geçerli
olmalıdır.Zâten Kurtubi gibi bazıları da "lânet hadîsi"ndeki mubâlağa
kalıbına (zevvârât) bakarak lânetin sadece çokça ziyâret eden kadınlara has
olduğunu, çünkü böylece onların kocalarının hukuklarını çiğnediklerini vb.
söylemişler(Ahmed el-Bennâ age. VNI/160-161) ama işaret ettiğimiz Ibn Abbâs
rivâyeti mübalağasız olduğundan bu izah çok ikna edici görülmemektedir.
Ancak şirk ve bid'at
davranışların, bağırılıp çağırmaların olduğu yerde ziyaret haram olmuş olur.
Ama bu erkekler için de böyledir. Bu takdirde iki görüşü birleştirerek şöyle
demek mümkün olabilir:
Izin, kadın erkek, herkes
için geçerlidir. Ancak kadınların kabir ziyaretlerinden doğacak faydalar;
doğacak zararlardan genellikle çok fazla olmaktadır. Öyleyse ihtiyatlı olan
davranış kadınların kabir ziyaretine çıkmamalarıdır. Ama bilgili ve tevhid-şirk
sınırını ayırdedebilecek şuura sahip, kabir ziyaretiyle fânîlerden meded
uman değil, ibret ve öğüt alabilecek akıllı kadınların bu şartlarla kabir
ziyaretinde bulunmaları, onlar için faydalı olabilir. Aslında bu şartlar
-daha önce değindiğimiz gibi- erkek için de geçerlidir. Öyleyse ziyareti
yasak ve mahzurlu kılan şey, kadın olmak değil, bu şartlara riayet
edememektir. Ne var ki, bu rîayetsizlik genellikle kadınlarda daha çok
görüldüğünden onlar özellikle sözkonusu edilmiş olmalıdırlar.(Bu konu için
ayrıca bk. Davudoğlu, Müslim şerhi V/258 vd; Elmalılı IX/6046 vd.)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADINLARLA
İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER
Birden fazla koca ile
evlenmiş olan kadın, birisinin nikâhında değilken ölmüşse, Cennette onların
ahlâkı, en güzel olanı ile beraber olacaktır. Birisinin nikâhında iken
ölmüşse onunla beraber olacaktır. (Heysemî, el-Fetava'l-hadisiyye 354)
Kadınların hasta olan
yabancı bir erkeği, yada erkeğin hasta olan bir kadını, tesettür şartlarına
uyarak, meşru ölçüler içerisinde ziyaret etmesi câizdir. Allah Resûlü
Efendimizin hasta kadınları ziyaret etmesi ile ilgili hadîsler vardır. Çünkü
hasta ziyareti, Islâm'da önemli bir hak ve terbiye kuralıdır. Allah Resûlü
Efendimiz bir hadîslerinde, müslümanın müslüman üzerindeki altı hakkından
birinin, hasta iken ziyaret etmesi olduğunu bildirmişve bunda kadın-erkek
ayırmamıştır.( Buharî, el-Edebü'l-Müfred I/539; Hattâb es-Subkî, el-menhel
VNI/220)
Kadının kocasını ismiyle,
"Ahmet!, Hasan!" diye çağırması, Islâmi edebe uygun görülmemiş ve fıkıh
kitaplarında bunun "mekruh" olduğu belirtilmiştir. (Ibn Abidîn VI/47 8;
Hediyyetül-alâiyye 265-66)
Kocanın, hanımının Babası
ve diğer yakınları yanında, cinsel davranışları konusunda sözetmemesi, ile
de onlara sorması gereken bir şey varsa, onu bir başkası aracılığı ile
öğrenmesi güzel (müstehap) bir davranıştır ve Islâmi bir edep biçimidir. (Hattab
es-Subkî N/261)
Kadının, kocasının
gıyabında onun malından, onun izni olması halinde sadaka verebilir ve
ikisine de tam sevap verilir. Kocasının malından, onun kızmayacağını bildiği
ölçüde, ya da kendisine ayrılan eşya veya yiyeceklerden, kocasına sormadan
da sadaka verebilir. Sormadan verdiği sadakanın sevabı ikiye bölünür, yarısı
birinin, yarısı birinin olur.(age. IX/3.39-40; X/6-7)
Bazı fıkıh kitaplarında,
kocanın karısını şu sebeplerden ötürü, incitmeden dövebileceği söylenir:
Namaz kılmazsa, cünüplükten yıkanmazsa, kocası istediği halde süslenmezse,
yatağına çağırdığı halde gelmezse; kocası izin vermediği halde evden
çıkarsa... Kocası dövdügü halde kadın bunlarda israr ederse, artık erkek onu
boşar diyenler de vardır. Hattâ boşadığı halde mihrini veremeyeceğinden
korkarsa, üzerinde mihir borcu varken Allah'a kavuşması, namaz kılmayan bir
kadınla cima etmesinden daha iyidir demişlerdir. (Halebî, Münyetü'l-musallî
385; es-Serhu'l-kebîr 621; Halil Ahmed, Bezlü'l-mechûd X/188 vd). Ancak
bunlar ilahi nas değil, görüşlerdir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kadınların sünnet olması;
erkeklerin sünnet olması kadar kuvvetli bir sünnet değilse de, müstehap ve
hoş bir davranıştır. Diğer mezheplerde, kadının sünnet olması da, erkeğin
sünnet olması gibi gereklidir diyenler vardır. Ancak bir hadîs-i şerifte :
"Kadınların sünnet edilmesi bir değerlendirme ve şeref, erkeklerin sünnet
edilmesi ise bir sünnettir" buyurulmuştur. (Ebû Dâvûd, edep 167)
Erkeklerin sünnet
edilmesinin faydalarından biri, kabuk içinde biriken mikropların sebep
olacağı, özellikle tehlikeli kadın hastalıklarından kurtulmaktır. Bunun
cinselliğin fıtratıyla ilgili ilginç bir faydası daha vardır: Sünnetsiz
erkek, cinsel ilişkilerden aslında daha çok zevk alır. (Değişik görüş için
bk. Dihlevî, Huccetullali I/182) Ama erkeğin çabuk tahrik olup, çabuk
boşalması istenen bir şey değildir. Bu, kadının tatmin olmasını zorlaştırır.
(Halil Ahmed, a.g.e., XX/212) Halbuki, cinsel ilişkide tatmine ulaşmak
(orgazm olmak) kadının da hakkıdır. Bunu Resûlullah Efendimiz özellikle
belirtmiştir. Diğer yönden, kadının sünnet olması ise, erkekteki durumun
tersine, onun daha fazla zevk almasını, dolayısı ile daha çabuk tatmin
olmasını sağlar. Böylece kadının da, erkeğin de sünnet olmasının diğer
yararları yanında, fıtratı destekleyen ve cinselliği ayarlayan çok önemli
bir yararı daha ortaya çıkmış oluyor. Allah Resûlünün su hadîsleri de bunu
gösteriyor olmalıdır:
"Medine'de kadınları
sünnet eden bir kadın vardı. Allah Resûlü ona: Fazla derin kesme ki,
kadınlar daha çok lezzet alsınlar. Kocaların da daha çok hoşuna gitsin,
buyurdu"(Ebû Dâvûd, edep l67; ayrıca bkz. Fetâvâ-yi Bezzâziye VI/372)
Erkeklerin hoşuna gidecek olan yön, kolları arasında kadının doyuma
ulaşmasıdır. Dolayısı ile bu hadîs-i şerif, yukarıda söylemiş olduğumuz
gerçege olduğu gibi işaret eder.
Erkeğin sünneti, hasefeyi
(başcığı) örten derinin kesilmesiyle, kadının sünneti ise ferç girişinin
üstündeki hurma çekirdegi, ya da horoz ibiği gibi olan çıkıntı derinin
kesilmesiyle olur. Erkeğinkinin çoğunu, kadınınkinin ise azını kesmek daha
makbuldür.
Her ne kadar bazı
fetvalârın uygulanması için Islâm devletinin varlığına ihtiyaç varsa da
İslamın bu noktaya kadar kadın için konu ettiği hukuku biraz dahi olsa
yansıtmak gayesiyle bu türlü fetvâları almak da bir sakınca görmedik. Yeter
ki çalışmalarımız nefsî olmasın...
Bu fetvaları kadınlar ve
hatta kocaları için bilinmesine son derece ihtiyaç hissettiğimiz nâdir
fetvalar arasından seçtik. Hazırlanmasında asırlarca elden düşmeyen
Behçetü'l-Fetâva, Fetevây-i Fevziyye, Fetevây-i Abdurrahim, Fetevây-i Ibn-i
Nüceym, Netice, Fetevây-i Ali Efendi, bunların özeti gibi olan Hülâsatü'1-Ecvibe,
Fetevây-i Hindiyye ve diğer bazı güvenilir kaynaklardan istifade ettik.
Şüphe duyulan konularda bu kitapların ilgili konularına müracaat yeterlidir.
KADINLAR EZAN OKUMALARI GEREKİR
Mİ ?
Kadınların namaz için ezan
ve kamet getirmeleri gerekmez.
KADINLARA İMAMLIK YAPMAK
Erkek bir imam, içlerinde
hiç erkek bulanmayan kadınlar topluluğuna imamlık yapabilirler mi?
Erkeğin, içlerinde karısı,
annesi ve kızkardeşi gibi bir mahremi ya da başka bir erkek bulunmayan
kadınlar topluluğuna imamlık yapması, evde olursa mekruhtur. Camide olursa
ya da mahremi veya bir başka erkek bulunursa mekruh değildir. (47 Serahsî,
I/166) Erkeğin kadınlara imam olması halinde, saf düzeninde kadınların
erkeğin arkasında olmaları yeterlidir.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADİR GECESİ
Kur'ân-ı Kerim'in inmeye
başladığı Ramazan ayı'nın yirmi yedinci gecesi. İslâm'da en kutsal ve
faziletli gece Kadir gecesidir. Kadir gecesi, içerisinde Kadir gecesi
bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kur'ân-ı Kerim de bu gecenin
faziletini belirten müstakil bir sûre vardır. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle
buyuruyor:
"Doğrusu biz Kur'ân'ı
Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir geceşinin ne olduğunu sen bilir misin?
Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin
izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir
esenliktir. " (Kadir sûresi, 97/ 1-5)
Bu sûrenin inişi hakkında
değişik rivâyetler vardır. Bunlardan biri şöyledir:
Bir kere Rasûlüllah
(s.a.s) Ashab-ı Kirâma İsrailoğullarından birinin, silahını kuşanarak Allah
yolunda bin sene cihad ettiğini bildirmişti. Ashabın buna hayret etmeleri
üzerine Cenabı Hak bu Kadir sûresini indirmiştir (Tecrîd-Sarîh Tercemesi, VI,
313).
Bu geceye Kadir gecesi
denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:
a) Kur'ân-ı Kerim bu
gecede inmeye başlamıştır.
b) Bu gecedeki ibadet,
içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha
faziletlidir.
c) Gelecek bir seneye
kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ'nın ezelî kaza ve
takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI,
312).
d) Bu gecede yeryüzüne
Cebrail ve çok sayıda melek iner.
e) Bu gece tanyerinin
ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen
melekler uğradıkları her mü'mine selam verirler.
Kadir geceşinin hangi gece
olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan'ın yirmi yedinci
gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle
hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; "Siz Kadir gecesini Ramazan'ın son
on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız" (Buhârî, Leyletü'l-Kadir,
3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.
Zir b. Hubeyş diyor ki,
Übey b. Ka'b'a sordum: Kardeşin Abdullah b. Mes'ud: "Yıl boyunca ibadet eden
Kadir gecesine isabet eder" diyor, dedim.
Übey b. Ka'b dedi ki:
"Allah İbn Mes'ud'a rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine
güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir geceşinin, Ramazanda, Ramazanın da
son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu" dedi.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
"- Bunu neye dayanarak
söylüyorsun, Ey Ebü'l-Münzir (Übey b. Ka'b'ın lakabı)" dedim. Übey;
"- Ben bunu Rasûlüllah
(s.a.s)'in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, "o gün
güneş şuasız olarak doğar" dedi (Müslim, Sıyam, 220).
İslâm kaynaklarında
belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir
gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar:
Cuma günü içerisinde
duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler
içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî;
zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli
tutulmasından maksat mü'minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet
ve taat içerisinde olmalar]. sağlamaktır. Mü'minler bu geceyi gaflet
içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Ebû Hüreyre
(r.a)'ın rivâyet etmiş olduğu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s)
şöyle buyurmuştur:
"Kim Kadir gecesini,
faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve taatla
geçirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Kadir, 1).
Kadir gecesinde neler
yapılabilir:
Kadir gecesini, namaz
kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak
değerlendirmeli.
Üzerinde namaz borcu
olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı
kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar.
Süfyan-ı Sevrî: "Kadir
gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur'ân okuyup sonra dua
etmek daha güzeldir." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.
Hz. Aişe validemiz
demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)'e:
"- Ey Allah'ın Rasûlü!
Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah
(s.a.s):
"- Allahümme inneke
afüvvün tühıbbü'l-afve fa'fu annî: Allah'ım sen çok affedicisin, affi
seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI,
314).
Bu gecenin öyle bir anı
vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı
yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu
da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en
azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KADİR
GECESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
Kadir Gecesinin değeri ve
değerlendirilmesi konusunda sahih bilgiler var mıdır?
Sorunun cevabı için su
açıklamalara girmek zorundayız:
1. Anlamı:
Birtakım zamanlarda mesai
yapanlara, normal zamanların birkaç katı fazla ücret verilir. Bazı olayların
yıldönümleri ikramiye günleridir. Bazı krallar tahta çıkışları ya da
işbaşına gelince cülus bahşişi dağıtırlar. Bazan genel af ilân edilir ve çok
büyük cezalar dahi bağışlanır. Bazı pazar, panayır ve yerlerde yüzdeyüzleri
çok âşan kârlar sağlanır... Bütün bunlar bizim Kadir Gecesi gibi zamanları
anlamamızda sadece bir fikir verebilirler. Çünkü o gecenin sahibi Sanî'dir,
Cevvâd'dır, Kerim'dir, Gaffâr'dır... O'nun hazinesi, cömertligi, keremi,
bağışlaması başkalarınınkine benzemez. O, insanlara göre ne kadar büyükse,
O'nun bahşişi ve affı da onlanrinkine göre o kadar büyüktür. Hazineler O'nun
olduğuna göre, kime ne kadar vereceğini de O bilir. Işte Kadir Gecesi, O'nun
Muhammed Ümmetine bir bahşişi, bir genel af ilanı ve bir ikramiyesidir. Bu,
ayrıca Allah (cc)'in kullarına ne kadar acıdığını ve kurtuluşlarını nasıl
istediğini de gösterir.
2. Mahiyeti ya da "Kadr"
ne demektir?
Arapça bir kelime olan "Kadr";
aslında güç yetirme demek olmakla beraber, hüküm, takdir, şeref, ululuk ve
tazyik anlamlarına da gelir.
Hüküm anlamını düşünmekle
Kadir Gecesine, hüküm ve takdir gecesi denir ki, Duhân sûresinde geçen, "Kur'ân'ı
Kerim'in indirildiği, büyük işlerin belirlenip hükme bağlandığı..." söylenen
gece buna işaret eder. Ancak Kur'ân'ı Kerim olaylara göre yirmi üç küsür
senede indiğine göre, Kadir Gecesinde indirilmesi, topluca dünya semasına
indirilmesi demektir.
Şeref ve ululuk anlamını
taşıması, bu gecenin bin aydan daha şerefli ve daha büyük olduğu veya kadri
kıymeti ve şerefi olmayan birisinin dahi o geceyi ihya etmekle şeref ve
değere kavuşacağı içindir (Kurtubi, XX/131).
Tazyik anlamına gelmesi
ise, o gece meleklerin inmesi ile yeryüzünde büyük bir izdiham ve daralmanın
olmasındandır. Bu ayrıca, sonu kurtulus olan büyük ve şerefli olayların,
büyük şiddet ve baskılar sonucu olabileceğini de gösterir. Kadir Gecesi'nde
bu üç anlam da vardır ve "Kadir Gecesi" tabirinin sûrede üç yerde
tekrarlanması buna işaret ediyor olabilir.
|