|
İÂRE
Ödünç verme, nöbetleşme,
birbirinden alma, süratle gidip gelme.
Karşılıksız olarak ve
dönülebilecek şekilde bir kişiye sözleşme esnasında faydalanması için
verilen mal anlamında bir fıkıh terimi.
Ödünç verme akdi,
tarafların sözlü ifadeleri (icab-kabul) veya karşılıklı olarak alıp verme
yoluyla yapılır.
Ödünç vermenin sıhhatli
olabilmesi için gerekli şartlar şunlardır:
1- Ödünç veren ve alan
kişiler akıllı veya mümeyyiz olmalıdırlar. Mümeyyiz olmayan çocuğun veya
delinin ödünç alıp vermesi câiz değildir. Çocuğun bâliğ olması şart değildir
(elKâsani, Bedâyiu's-Sanâyi, VI, 214).
2- Ödünç verenin izni,
ödünç alanın kabzı olmalıdır. Kabzedilmeyen bir mal ödünç verilmiş olmaz.
3- Ödünç veren, verdiği
malın menfaatine sahip olmalıdır.
4- Ödünç veren, ödünç
vermeye zorlanmamış olmalıdır.
5- Ödünç verilen mal,
helâk edilmeden faydalanmaya elverişli olmalıdır.
6- Ödünç verme akdinde,
zaman yer, ne yönden ve kimlerin yararlanacağı belirtilir veya belirtilmez.
Belirtilmemiş ise ödünç alan o malı istediği zaman, dilediği yerde ve arzu
ettiği şekilde kullanabilir ve istediği kimseye ödünç olarak da verilebilir.
şayet sözleşme esnasında zaman, mekân, faydalanma şekli ve faydalanacak
kişiler sınırlandırılmış ise, ödünç olarak da verilebilir. Şayet sözleşme
esnasında zaman, mekân, faydalanma şekli ve faydalanacak kişiler
sınırlandırılmış ise, ödünç alanın buna uyması gereklidir. Malı ödünç alanın
bir hatası olmaksızın zayi olursa ödünç alanın bunu tazmin etmesi gerekmez.
BAŞA DÖN
İBADET OLARAK KIRAAT
Ibadetler ya sırf malîdir
: Zekât, öşür, keffaret... gibi. Ya sırf bedenîdir: Namaz, oruç, itikâf,
Kur'ân okumak, zikrullah yapmak gibi.Ya da hem malî, hem de bedenîdir : Hac
gibi...Hâfizü'd-Dîn en-Nesefi'nin ifadesine göre niyâbet (başkası adına
yapma), malî olan ibadetlerde acz halinde de, kudret halinde de
câizdir.Bedenî ibadetlerde hiçbir halde câiz değildir.Hem bedenî, hem de
malî (mürekkep) ibadetlerde ise, sadece acz halinde câizdir ve aczin ölüme
dek uzanan devamlı bir acz olma şartı vardır. (Nesefi, Kenzü'd-dekâik (Tebyîn
ile) ll/85.)
Imâm Zeylâ-î bunu şöyle
açıklar :"Zira malî ibadetlerden maksat, muhtacın ihtiyacını gidermektir. Bu
ise bizzat mükellefin fiili ile hasıl olabileceği gibi, nâibinin fiili ile
de hasıl olabilir. böylece imtihanın özelliği yine tahakkuk etmiş olur.
Dolayısı ile her ikisi de eşittir. bedenî ibadetlerde ise niyabet hiç bir
halde câiz değildir. Zira bunlardan maksat, Allah'ın (c.c) rızasını talep
amacıyla, nefs-i emmâreyi güçsüz düşürmektir. Çünkü o Allah'a (c.c) düşman
olarak ortaya atılmıştır. Hadîs-kudsîde, "Nefsine düşman ol! Zira o Bana
düşman olarak dikilmiştir." buyurmaktadır.İşte bu gaye, nâibin fiili ile
aslâ hasıl olmaz. Dolayısı ile böyle ibadetlerde bir fayda temin
etmediğinden dolayı niyabet cereyan etmez. (Zeylaî N/85) Bu yüzdendir ki,
müctehit imamlar, ölmüş birisi yerine hiç kimsenin namaz kılamayacağında ve
oruç tutamayacağında müttefiktirler. Bizim mezhebimizde, diri olması halinde
de durum aynıdır. Binaenaleyh, bu durumda ücretle tutmanın câiz olmayacağı
daha açıktır. Zira niyabet isti'cardan kolaydır." (Ibn,'Abidîn, Sifa'ul-alîl,
s.165.) Imâm Birgivî de "Ikâzu'n-Nâimîn" adlı risâlesinde:"Sadece bedenî bir
ibadet olup, bir vesile olmayan namaz, oruç, Kur'ân okumak. Tehlil, tesbih,
tekbir ve tasliye gibi bir ibadete; bir mal almak amacıyla, sevabını da
verdiği, sadece bu sevabın kendisine ulaşması için verene bağışlamak
niyyetiyle koyulmak ve başlamak, ne Islâm mezheplerinden bir mezhebde, ne de
semâvî dinlerden birinde câizdir." (Ibn ‚Abidin, Şifâ'ul-‚alîl, s. 174.)
der.
BAŞA DÖN
BİR
ERKEK KADIN İÇ ÇAMAŞIRI SATABİLİR Mİ?
Bu konuda fıkıh
kitaplarımızda bulabildiğimiz mâ'lûmatlar şunlardır: Bir şeyin
alım-satımının yapılabilmesi için onda aranân şartlardan biri de o şeyin
"mâl-i mütekavvim" olmasıdır.(bk.. Mecelle md.199) "Mâl-i mütekavvim" olması
demek, onunla yararlanmanın mübah olması ve el altında bulunması
demektir.(bk. Mecelle md.127) Bununla beraber diğer şartlarını da üzerinde
bulunduran(Mevcut, teslim edilebilir ve malum olması gibi. bk. meceIle
md.197-204) bir satış eşyasının alım-satımı normal hallerde câizdir.
Ancak meselâ bıçâk, "Mütekavvim"
bir mal olmakla beraber, "çabuk, şu bıçağı bana sat, falancayı öldürecegim"
diyen birine o bıçağı satmak uygun olmaz. Çünkü bu, şerre ve kötülüğe yardım
etmek demektir. Bu durumda sahibi o bıçağı satarsa, şartları bulunduğu için
alım-satım sahih, aldığıpara da helaldır ama, aynı zamanda bir günah
işlemiştir. İşte böyle, bir helalle bir haramın çatıştığı yerde haramdan
kaçılır, varsın helâl da işlenmemiş olsun. "Def i mefâsid celb-i menâfi'den
evlâdır"( Mecelle md. 30) Allah (cc.) "Iyilik ve takvada yardımlaşın, günah
ve düşmanlıkla yardımlaşmayın" ( Mâide (5) 2) buyurur.
Işin bir bu yönü vardır.
Bir de İslam'ın müslümanın şahsiyetine verdiği diğer yönü vardır. "Kim hangi
kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır"(Ebu Davud, libas 4; Ahmed N/50)
buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerif çok büyük psikolojik gerçeklere işaret eder.
Insanlar sevdiklerini ve üstün gördüklerini takdir ederler, onları görmekten
hoşlanırlar, ruh ve duygu dünyâları onlarla meşgul olur. Derken düşünceleri;
arkasından kiyafetleri, hattâ fizikî görünümleri, karakterleri ve
şahsiyetleri onlarla benzeşir. İşte bütün bunlardan ötürü denmiştir ki: .
"Ayakkabıcı veya terziye
fasıkların giydiği bir model ve kiyafet ısmarlansa ve ısmarlayan buna
normalinden de fazla ücret vermeyi teklif etse bunu kabul etmesi hoş
değildir, çünkü bu masiyet ve günaha yardım etme demektir."(Kâdihân NI/404)
"Bir ayakkabıcıya birisi,
mecûsilerin ya da fâsıkların modeli olarak bilinen bir ayakkabı ısmarlasa,
ücretini de fazlasıyla verse, dikmesi uygun olmaz, denmiştir. Kezâ, terziye
de fâsıkların giydiği bir model ısmarlansa, onun dikmesi de ugun değildir "(Kâdîhan
NI/426)
"Fâsıkların giymekte
olduğu kiyafet istenirse yapmaz."(Bezzâziye VI/359)
"Eğlence aleti yapacağını
bildiği insana belli bir ağacı satmak, bir zaruret olmaksızın giyeceğini
bildiği erkeğe ipek satmak, eşkiya ve yol kesicilere silah satmak da
böyledir. Alım-satımın şartları ve rükünleri mevcut olduğu için, alım-satım
sahihtir ama, bunu yapan günahkârdır. Cumhurun görüşü budur."(Mustafa Saîd
el-Hinn, Eserü'1-Ihtilâf 375 (Ibn Kudâme, Mugni IV/222' Ramli, Nihayetü'1-muhtâc
NI/454-455 ten) "Kuyumcunun (sadece erkeklerin kullanabileceği) altın yüzük
imal etmesi ve satması günahtır." (Muhammed Sirbinî el-Hatib, Mugnil-muhtâc
I/307)
BAŞA DÖN
"Kasap, (kuruyemişçi),
ekmekçi vb. içki mezesinde kullanılacağını bildikleri mallarını satamazlar.
Sadece içki kadehi olarak kullanılan kaplar da böyledir. Erkeğe, kendisinin
giyeceğini bildiği ipegi satamaz, ama kadına satar: Kumar oynamaları için
çocuklara ceviz satamaz..."(Ibn Kudâme, el-Mugnî IV/246)
Durum böyle olunca, mesela
mayo, özellikle de kadın mayosu satmak uygun olmaz. Çünkü normal olarak mayo
sadece yüzerken giyilir ve örtünmesi gereken yerleri tamamen örtmez.
Örtünmeye riâyet etmemek fısktır, örtünmeyen de (kadın olsun, erkek olsun)
fâsıktır. Fâsıka, fıska ait birşey satmak ise günahtır.
Ama diğer kadın ya da
erkek iç çamaşırlarında durum böyle olmayabilir. Çünkü onlar gösterilmemesi
gereken insanlara gösterilmeden de giyilebilirler. Bu yüzden onların
satışının haram olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak çok mahrem
çamaşırları karşı cinslerin imal etmesi veya diğer cinse satması (Allahu
a'lem) mekruh olmaktan da kurtulamaz. Çünkü bu, şahsiyeti zedeler ve hayâyı
ortadan kaldırır. Bu da dolaylı olarak kötülüklere kapı açar. Yani burada
mahzur üçüncü basamaktadır, bu yüzden de mekruhtur denebilir.Ama, meselâ
içki satışında mahzur birinci basamakta, yani esastadır. Onun için burada
hem alışveriş batıldır, gayrı-sahihtir, hem de alınan para haramdır.
Fasıkların sadece fıskta kullanacakları elbise ya da eşyayı satmadaki mahzur
ise ikinci basamaktadır. Bu yüzden alışveriş sahihtir, ancak bu muameleyi
yapmak haramdır ve günahtır. Daha önce geçen örneklerde olduğu gibi.
Şapka üretimine ve
satımına gelince: Şapka bugün artık Islama muhalefet için, yani fısk için
giyilen bir kıyafet olmaktan çıkmıştır, bu yüzden yapılmasında ve alınıp
satılmasında bir mahzur kalmamıştır denebilir. Mazıyi hatırlayanların takva
yönünü seçmeleri ise ayrı bir husustur.
Fötr şapka için ise aynı
şeyi söylemek zordur. Çünkü onun bazı tipleri hâlâ Islam dışı inanç
sistemlerini temsil ediyor.
Sonuç olarak diyebiliriz
ki, edebini ve hayasını hâlâ muhafaza eden kadınların özellikle iç
çamaşırlarını (sütyen dahil) bütünüyle kendilerinin dikmeleri gerekir. Bu
ekonomik açıdan da önemli bir konudur. Ikinci derecede ise hiç olmazsa,
erkeklerden satın almamalıdırlar. Keza erkekler de bu tür ihtiyaçlarını
kadınlardan temin etmemelidirler.
Çarşıda pazarda
dalgalandıra dalgalandıra iç çamaşırı seçen, erkek eczacılardan zevkine ve
kalıbına göre Orkid beğenen kadınlar eğer birşey kaybetmediklerini
sanıyorlarsa, kaybedecek birşeyleri yokmuş demektir.
İCÂRE
Kiraya vermek, menfaatin
satımı yararlanılması şer'an mübah olan bir şeyden, bir bedel karşılığında
belli bir süre yararlanmak üzere yapılan akit. Aynı kökten gelen isti'câr
ise kira ile tutmak anlamındadır.
Icârede akdin konusu
yararlanma olup, konu bakımından ikiye ayrılır.
1- Herhangi bir menkul
veya gayr-i menkulden yararlanmak üzere yapılan kira sözleşmesi. Bina,
elbise ve hayvan kiralama gibi.
2- Insanın, başkası için
çalışması üzerine yapılan kira sözleşmesi ki, buna "iş akdi" veya "hizmet
sözleşmesi" denir. Ücret veya maaş karşılığı işçi yahut memur çalıştırmak,
sanatkâra ücretle iş yaptırmak gibi.
Bir şeyin aynını
(kendisini) istihlâke yönelik icâre akdi geçerli değildir. Ağaç ve üzüm
bağlarını meyvesi; hayvanı sütü, yağı veya yapağısı için kiralamak gibi.
Yine altın, gümüş, nakit para, yiyecek ve içecek maddeleri gibi
kendilerinden yararlanmak ancak tüketmek suretiyle mümkün olabilen şeyler de
kira akdine elverişli değildir. Çünkü icârede akdin konusu, şeyin kendisi
değil, o şeyden yararlanmadır. Bu "kendisinden aynı devam etmekle birlikte
yararlanmak mümkün ve caiz olan her şeyin, kira akdine konu olması da
mümkündür" şeklinde ifade edilebilir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', l V,
174; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VII, 145; Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V,
l; Ibn Kudâme, el-Muğni, V, 398; Mecelle, mad., 421).
Kira akdinin caiz oluşu
Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır.
Kur'an-ı Kerimde şöyle
buyurulur: "Onlar sizin için çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini
veriniz" (et-Talâk, 65/6).
Allahü Teâlâ, Şuayb (a.s)'ın
iki kızından hikaye ederek, şöyle buyurdu: "Iki kadından biri; babacığım,
onu ücretli olarak tut. Çalıştırdığın işçilerin en iyisi bu güçlü ve
güvenilir kimsedir, dedi. (Şuayb a.s) dedi; Şu iki kızımdan birisini, bana
sekizyıl ücretli çalışman şartıyla-ki süreyi on yıla tamamlarsan bu senin
bileceğin iştir. Sana nikahlamak istiyorum" (el-Kasas, 28/25-27). Bizden
önceki şeriatlar neshedilmedikleri sürece bizim için de geçerlidir. Bundan
dolayı Musâ (a.s)'ın Şuayb (a.s)'a kira ile çalışması bizim içinde geçerli
bir şeriattır.
Hadislerde şöyle buyurulur:
"Işçiye ücretini teri kurumadan önce veriniz" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 129
vd.; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 97; eş-Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, l V,
292). Burada ücreti verme emri, kira akdinin sahih olduğunu gösterir.
BAŞA DÖN
"Bir isçiyi kiralayan
kimse ona vereceği ücreti bildirsin" (Nesâî, Imân, 44; Zeyd b. Ali, Müsned,
H. No: 654; Zeylaî, a.g.e, IV, 131; eş-Şevkanî, a.g.e, V, 292).
Saîd b. el-Müseyyeb'in
Sa'd (r.a)'dan naklettiğine göre, Sa'd şöyle demiştir: "Biz araziyi iyi ürün
veren kısmı karşılığında kiralıyorduk. Rasûlüllah (s.a.s) bizi bundan
alıkoydu ve bize bunları altın veya gümüş para karşılığında kiralamamızı
emretti" (Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî'den naklen es-Sevkânî, a.g.e, V,
279).
Yukarıdaki ayet ve
hadisler daha çok insanın emeğini belli ücret karşılığında kiralaması ile
ilgilidir. Islâm hukukunda menkul veya gayr-i menkullerin bir bedel
karşılığında kiralanması ile işçi, memur, asker gibi kişilerin işverenle
yaptıkları "memuriyeti kabul etme" veya "iş akdi" aynı nitelikte
sayılmıştır.
Ashab-ı Kiram, icâre
akdinin caiz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insanların bu
akde ihtiyacı vardır. Eşyanın satımı caiz olunsa, yararlanmak için
kiralanmasının da câîz olması gerekir (es-Serahsî, a.g.e, XV, 74; Ibnü'l
Hümâm, a.g.e, VII, 147; el-Kâsâni, a.g.e, IV, 173; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
II, 218; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, 1, 394; Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 397).
Kira akdinin rüknü, icap
ve kabuldür. Islâm hukukçularının çoğunluğu buna, tarafları, ücret ve
yararlanmayı da ilâve eder.
Satım akdinde olduğu gibi,
kira akdinde de dört şart aranır:
Meydana gelme (in'ikad),
yürürlük (nefâz), sıhhat ve lüzum şartları, meydana gelme şartları; akdi
yapanlarla, akdin kendisi ile ve akdin yeri ile ilgili şartlar olmak üzere
üçtür. Kira akdi taraflarının, temyiz kudretine sahip olması gerekir. Akıl
hastaları, gayrı mümeyyiz küçükler kira akdi yapamaz. Ancak Hanefilere göre
mümeyyiz küçük çocuk kira veya iş akdi yapsa, eğer tasarrufa izinli ise ve
bu akitler onun lehine ise, geçerli olur. Şâfiî ve Hanbelîlelere göre ise bu
gibi akitlerde akıl ve buluğ şarttır (Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 398).
Kira akdinin yürürlük
kazanması için mülkün veya velâyetin tam olması gerekir. Bu yüzden fuzûlînin
kira akdi mülk sahibinin icâzet vermesi şartıyle geçerli olur.
Kira ve iş akdinde
tarafların rızası şarttır. Çünkü bu akit, temelde satın akdine benzer. Akdin
konusunun anlaşmazlığa yol açmayacak ölçüde belirli olması gerekir. Kira ve
iş akdinde, akdin konusu yararlanmadır. Yarar yönü belirsiz olursa akit
sahıh olmaz. Çünkü bu, teslime ve teslim almaya engel olur. Akdin konusunu
bilmek, yararlanmanın yerini, konusunu, süresini; sanatkâr veya işçi
kiralamada yapılacak işi açıklamak suretiyle meydana gelir (el-Kâsânî,
a.g.e, IV, 176; Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 398; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 43;
eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 396, 401).
Islâm hukukçularının
çoğunluğuna göre kira akdi, uzun olsun kısa olsun, herhangi bir süre için
geçerlidir. Çünkü süre belli olunca, bu süre içinde yararlanmanın miktarı da
bilinmiş olur. Ancak vakıf mallar bundan müstesnadır. Tercih edilen görüşe
göre, bunlarda uzun süreli kiralama caiz olmaz. Çünkü kiracı, süre çok
uzayınca mülk iddiasında bulunabilir. Bu süre gayrı menkullerde üç,
menkullerde bir yıldır. Yetimin malınıkiralamada da aynı hüküm uygulanır (Ibnü'l-Hümâm,
a.g.e, VII, 150).
BAŞA DÖN
Kira akdi, bilirkişinin
kanaatine göre, kiralanan şeyin var olabileceği süre için geçerli olur.
Bundan daha uzun süreyi kapsamaz. Çünkü buna Islâm'da delil yoktur (eş-şîrâzî,
el-Mühezzeb, l, 396; Ibn Kudâme, a.g.e, V, 401).
Aylık kiralamalarda kira
akdi ilk ay için geçerli olur. Diğer aylara girildikçe, akit yenilenmiş
bulunur. Yıl üzerinden yapılan akitlerde de uzama bu prensibe göre olur.
Alış-verişte parayı verip hiç konuşmadan malı teslim alma, fiyatı belli olan
mallarda karşılıklı rıza anlamına geldiği gibi, kira akdi de süre bitince
önceki şartlara göre kendiliğinden uzamış olur. Tarafların süre sonunda akdi
feshetmemesi veya yeni şartlar öne sürmemesi akit sırasındaki şartlara göre
kira akdinin devamına razı olduklarını gösterir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 182;
Ibn Kudâme, a.g.e, V, 409).
Iş akdinde ayrıca
yapılacak işin de belirlenmesi gerekir. Işverenin işçiden yararlanma şekil
ve miktarı şartlara ve örfe göre olur. Ayrıca yapılacak işin meşrû bir iş
olması da gerekir. Şart ve örf yoksa işçiye zarar vermeyecek bir yol
izlenir. Işçiden yararlanma, işin türünün ve çalışma süresinin birlikte
beyanı ile belirli hâle gelir. Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Imam Şâfiî (ö.
204/819) ve bir rivayetle Hanbelîlere göre çalışma süresinin belirlenmesi
yeterli olup, ayrıca yapılacak iş miktarının belirlenmesi caiz olmaz. Aksi
halde iş akdi fâsit olur. Ebû Yûsuf (ö. 182/798)'a, Imam Muhammed (ö.
189/805)'e, Mâlikîlere ve bir rivayette Hanbelîlere göre, süre ve iş miktarı
bir arada belirlenebilir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184, 185; eş-Şîrâzî, a.g.e,
I, 396; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV, 410, 445, 456, 470; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l
Islâmî f; Uslûbihi'l-Cedîd, Dımaşk (t.y), I, 555, 556).
Kira akdinde yararlanmanın
meşrû olması gerekir. Oturmak için ev, ticaret için dükkân, naklıye için
araç kiralamak gibi. Haram bir iş yaptırmak için kira akdi caiz olmaz.
Zulmen bir adamı dövdürmek veya öldürmek kumar oynatmak ve benzeri işler
için adam kiralamak caiz değildir. Yine bir zimmî (Hristiyan, Yahudi) Islâm
ülkesinde bir müslümanın evini veya dükkânını şarap satmak veya kumar
oynatmak için kiralasa, bu akit geçerli olmaz. Çünkü bu ma'siyet için
kiralama otur. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre, evi ibâdet (kilise) amacıyla
kiralarlarsa bu caiz olur (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 176; es-Serahsî, a.g.e, XVI,
38; Ibn Kudâme, a.g.e, V, 503).
Kira konusunun,
kiralayanın üzerine farz veya vacipgibi bizzat yapması gereken bir amel
(ibâdet) olmaması gerekir. Bu yüzden; namaz, oruç, hac, imamlık, müezzinlik
ve Kur'an öğretimi ibadet ve tâatler için adam kiralamak başlangıçta caiz
görülmemişken, Hanefîlerde din görevliliği, 13. Miladî yüzyıldan itibaren,
emeğin veya boş zamanın ücret karşılığı kiralandığı bir statüye kavuşmuştur.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise İslam'ın başlangıcından itibaren
imamlık, müezzinlik, müftülük gibi hizmetlerin ücret karşılığı
yapılabileceğine fetva vermişlerdir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184; el-Fetâvâ'l
Hindiyye, IV, 448; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Çev.: Ali Şafak, s.
210; Ibn Kudâme, a.g.e, VI, 5, VII, 317)
Kira bedelinin, kira
konusu cinsinden bir menfaat olmaması gerekir. Bir evde oturma karşılığı,
kendi evinde oturtma, hizmet karşılığı hizmet, binme karşılığı binme,
ekip-biçme karşılığı ekip biçme gibi. Hanefîlere göre bu fâiz (riba)'e yol
açar. Çünkü onlar nesîe (vadeye bağlı) ribada, akdin haram oluşuna elverişli
olarak, yalnız cins birliğine itibar ederler. Kira akdinde yararlanma parça
parça (zaman ilerledikçe) meydana geldiği için akit sırasında henüz mevcut
değildir. Bu yüzden taraflardan birisinin kabzı (teslim alması) gecikir ve
nesîe ribası gerçekleşir. Şâfiîlere göre ise, cins birliği, tek başına ribâ
sebebiyle akdi haram kılmaz (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 194).
BAŞA DÖN
İÇİNDE
İÇKİ SATILAN BİR OTELDE ÇALIŞMAK VEYA ONA MALZEME SATMAK CAİZ MİDİR?
Meyhane ve genelevi gibi
her yönden günah sayılan bir binada çalışmak ve ona malzeme satmak dinen
haramdır. Çünkü binanın biricik gayesi meşru olmayan işlerin işlenmesidir.
Soruda geçen otel meselesi ise bundan farklıdır. Çünkü otel işletmekteki
gaye içki satmak değil, para mukabilinde turist ve misafirleri yerleştirip
barındırmaktır. Başka bir deyimle, otel binasını yapmak ve orada çalışmak
günah değil, içki içirmek günahtır.
El-Fetava'i-Hindiyye bu
gibi şeylere işareten şöyle diyor: "Bir kimse ücret mukabilinde arapça veya
farsça olarak şarkı yazarsa aldığı ücret haram değil, helaldır. Çünkü vebal
onun yazılmasında değil, meşru olmayan bir şekilde okutulmasındadır."
İÇKİ
Aklın sıhhatli düşünme ve
muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içecekler.
Kur'an-ı Kerîm içkiyi
yasaklamış ve haram olduğunu bildirmiştir: "Ey Iman edenler! içki (hamr),
kumar, dikili taşlar ve fal okları Şevtanın işlerinden bir pisliktir" (el-Mâide,
5/90). Ayette geçen hamr kelimesini fakihlerin çoğu aklı gideren bütün
içkileri kapsamına aldığını söylemişlerdir. Hanefiler hamrı şöyle izah
etmişlerdir: Köpüklenip kuvvetlenen yaş üzüm suyu, yalnızca bu tür içkilerin
ismi hamr'dır Bunun dışındaki sarhoşluk veren içkiler hamr kelimesinin
şumûlüne girmez. Bu tür içkiler sarhoşluk verdiği için hamr'a kıyasla
haramdır Fakihlerin çoğunluğu, sarhoşluk veren bütün içeceklerin azının da
çoğunun da haram olduğunu ve hamr kelimesinin kapsamına dahil olduğunu
söylemişlerdir (Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerh, A. Davudoğlu, IX, 247, vd.).
BAŞA DÖN
Içki içmek Islâm'da yasak
olduğu gibi, önceki semavî dinlerde de bu konuda bazı yasaklar
getirilmiştir. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'ta şu cümleler dikkatıçeker:
"Ve Rab Hârun söyleyip dedi: Sen ve seninle beraber oğulların, toplanma
çadırına girdığınız zaman, ölmeyesiniz diye şarap ve içki içmeyin,
nesillerinizce ebedî kanun olarak, tâ ki, kutsalla, bayağı şeyi ve murdarla
temiz olanı birbirinden ayırdedesiniz" (Tevrat, Levililer, Bab, 10, A. 8,
9-11)
Incil'de bu konuda şöyle
denir: "Onlar yemek yerlerken, Isa ekmek aldı, şükran duası edip parçaladı
ve tâbilerine verdi ve dedi ki: Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir
kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz. Çünkü bu
benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin
kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu
içeceğim o güne kadar, ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim" (Incil,
Matta, bab, 26, A:26-29, Yuhanna, A:30:vd.).
Eski Türklerin Islâm'dan
önce Şamanizm'e bağlı oldukları bilinmektedir. Bu dinde genellikle sevinçli
zamanlarda ve kutsama törenlerinde Kımız vb. çeşitli içkilerin içildiği
bilinmektedir (Mehmet Aydın-Osman Cilacı, Dinler Tarihi, Konya 1980, s. 97
vd.).
Islâm'dan önce ve Islâm'ın
ilk devirlerinde, câhiliye Arapları içki içer ve bunu hayatın bir parçası
gibi görürlerdi. Islâm beş şeyin korunmasına büyük önem vermiştir. Bunlar:
Akil, sağlık, mal, ırz ve dindir. Içki içen kimse bu beş unsuru da koruyamaz
duruma düşer. Amerika'da içki aleyhtarlarının kurduğu bir teşkılat
yeryüzünde ilk defa içkiyi kimin yasakladığını araştırır. Ilk yasağın Hz.
Muhammed tarafından ortaya konulduğu anlaşılınca O'nun hatırasına New
York'ta "Muhammed Çeşmesi adını verdikleri bir âbide yaptırırlar (Yeşilay
Dergisi, sy. 441, Ağustos 1970).
Kur'an-ı Kerîm'de içki
yasağı tedrîc prensibine göre gelmiştir.
Mekke'de inen ilk ayette
yasak hükmü yer almaz.
"Hurma ve üzüm ağaçlarının
meyvelerinden içki yapıyor güzel rızık ediniyorsunuz, bunda aklı eren bir
kavim için elbet bir ibret vardır" (en-Nahl, 16/67).
Bundan sonra Hz. Ömer bir
gün Resulullah (s.a.s)'a gelerek şöyle dedi: "Ya Resulullah! Şarap malı
helâk edici ve aklı giderici olduğu malumunuzdur. Yüce Allah'tan, şarabın
hükmünü bize açıklamasını iste. Hz. Peygamber; "Ey Allah'ım, şarap hakkında
bize açıklayıcı beyanını bildir" diye dua edince şu ayet indi:
"Sana içkiyi ve kumarı
sorarlar, de ki. "Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için bazı faydalar
vardır. Ancak günahları faydalarından daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219). Bu
ayet inince, bazı sahabîler "büyük günah" diye içkiyi bırakmış bazıları ise
"insanlara faydası da var" diyerek içmeye devam etmişlerdir.
Bir gün Abdurrahman b. Avf
bir ziyafet vermiş, ashâb-ı kirâmdan bazıları da bu ziyafette hazır
bulunmuştu. Yemekte içki de içmişlerdi. Akşam namazının vakti girince,
içlerinden birisi imam olmuş ve namaz kıldırırken "kâfirûn" sûresini yanlış
okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Ya Rabbi bize içki konusundaki beyanında
ziyade yap" diye dua etmiş ve daha sonra şu ayet inmiştir: "Ey iman edenler,
siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın"
(en-Nisa, 4/43). Bu surette içki yalnız namaz vakitlerinde olmak üzere
yasaklanmıştır. Artık onu içenler yatsı namazından sonra içiyorlar,
sarhoşlukları geçtikten sonra sabah namazını kılıyorlardı.
BAŞA DÖN
Yine bir gün Utbe b. Mâlik
(r.a) bir evlenme ziyafeti vermişti. Sa'd b. Ebî Vakkas da oradaydı. Deve
eti yediler, içki içtiler, sarhoş olunca da asalet iddiasına kalkıştılar.
Sa'd bu konuda kavmini öven ve Ensar'ı hicveden bir şiir okudu. Ensar'dan
birisi buna kızarak, sofradaki bir deve kemiği ile Sa'd'ı yaraladı. Sa'd da
durumu Resulullah (s.a.s)'a şikâyette bulundu. Bunun üzerine bu konuda kesin
içki yasağı bildiren ayetler indi:
"Ey iman edenler, içki,
kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır.
Bunlardan kaçınınız ki, felaha eresiniz. Şeytan içki ve kumarla aranıza kin
ve düşmanlık sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak
ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el-Mâide, 5/90-91)
Hz. Peygamberin çeşitli
hadisleri bu konuda uygulama esaslarını gösterir:
"Her sarhoşluk veren şey
şaraptır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. Bir kimse şarabı dünyada içer
de ona devam üzere iken Tövbe etmeden ölürse âhirette kevser şarabını
içemez" (Müslim, Eşribe, 73).
"Çoğu sarhoşluk veren
şeyin azı da haramdır" (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, lV,
61 vd.).
Hz. Peygamber'e ilaç için
şarap yapmanın hükmü sorulunca; "Şüphesiz şarap deva (ilâç) değil aksine
derttir" (el-Askalânî, a.g.e, IV, 61).
"Ümmetimden bir takım
kimseler, çeşitli adlar koyarak içki içeceklerdir" (el-Askalânî, a.g.e, IV,
61).
Içkinin yasak oluşu icma-ı
ümmetle sâbittir.
Islâm fakihleri bu konuda
görüş birliği içindedirler. Ancak müctehidler arasında bazı içki çeşitleri
üzerinde ihtilaf vardı. Hz. Ömer bu konudaki şüpheleri kaldırmak için, Allah
elçisinin minberinden "aklı perdeleyen her şey içkidir" sözüyle özlü bir
tarif yapmıştır. Buna göre insana aklını kaybettiren ve onu iyi ile kötüyü,
hayırla şerri ayıramaz duruma getiren herşey içki sayılır. Sıvı veya
katıolması sonucu değiştirmez. Afyon, eroin ve benzeri bütün uyuşturucular
aynı niteliktedir. Çünkü bunları kullanan kişilerde aklın fonksiyonları
değişir; uzağı yakın, yakını uzak görür; olağan şeylerden ayrılarak, olmayan
ve olmayacak şeyleri hayal etmeye ve rüyalar denizinde yüzmeye başlar. Bazı
uyuşturucular da vücûdu durgunlaştırır, sinirleri uyuşturur, ruhsal
çöküntülere yol açar, ahlâkı düşürür, iradeyi zayıflatır ve ferdi topluma
faydasız hâle getirir. Işte Islâm dini, fert ve toplum için faydalı olan
şeyleri emrederken, zararlı olanları da yasaklamıştır. İslam'ın yasakları
tıb tarafından incelendiğinde, bunların fert ve toplum yararına olduğu
görülür. Nitekim, içki ve domuz eti gibi yasaklar ilmin ve tıbbın
süzgecinden geçirilmiş, nice maddî ve mânevi zararları uzmanlarca
açıklanmıştır (bk. Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl ve'l-Harâm fi'l-Islâm, Terc.
Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 50-53, 75-88).
Islâm, içkinin içilmesini
yasakladığı gibi, müslümanlar arasında ticaretini de yasaklamıştır. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Peygamber (s.a.s) içki konusunda on kişiyi
lanetlemiştir: Sıkan, kendisi için sıkılan, içen, taşıyan, kendisi için
taşınan, içiren, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın
alınan..." (Tirmizî, Büyû', 59; Ibn Mâce, Eşribe, 6).
Mâide suresindeki kesin
içki yasağı bildiren ayet geldikten sonra Allah Resulu uygulama ile ilgili
olmak üzere şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti
haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..."
(Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû,
93; Fer', 8; Ibn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III,
217, 324, 326, 340; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsîri Ibn Kesîr, Beyrut (t.y), I,
544-547).
BAŞA DÖN
İÇKİ İÇENE
SOPA VURULABİLİR Mİ?
Içki içene sopa atılması,
içkinin yasak edildiği ve içkiye götürecek her yolun kapatıldigi bir Islâm
ülkesinde devletin muhakemesi sonunda verilen cezai bir müeyyidedir. Biz
yönetim itibari ile bir Islâm ülkesinde yaşamıyoruz. Her türlü alkollü
içkinin resmî ve gayrı resmî bol bol reklâmı yapılıyor, içilmesi her
fırsatta özendiriliyor. Yılbaşında devletin polisi sarhoşların emrine
veriliyor, "sarhoşum, gel!" telefonları anons ediliyor. Bütün bunlardan
sonra siz içki içene tutar sopa atmaya kalkarsanız dinen bir çelişki ve bir
cinayet işlemiş olursunuz. Zaten devletin fonksiyonları arasında olan cezai
bir mes'elede fertlerin kendi başlarına hareket etmeleri mümkün değildir.
Yani salt bir akademik değerlendirme ile, siz bunu bir Islâm ülkesinde dahi
yapamazsınız. Ancak bugünkü kanunların size bu konuda verdiği bir yetki
varsa onu bilemiyorum.
BAŞA DÖN
İÇKİ İÇME CEZASI (HADD-I ŞÜRB):
Içki içmek Mâide suresi
90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamberin sünneti
ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40
sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o,
arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek
vurulmasını kararlaştırdılar (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).
Içki içme cezası
uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir
kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler
vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır.
"Rasûlullah (s.a.s)'a
şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz" buyurdu.
Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı
ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: Allah seni rüsvay
etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): "Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana
yardım etmeyiniz' buyurdu" (Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud,
35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15).
BAŞA DÖN
İÇKİ KAPLARI
Içinde Haram içkilerden
biri bulunan bir kap artık temiz yiyecek ve içecekler için kullanılmaz mı?
Pis olan eşyayı, durumuna
göre çeşitli temizleme yolları vardır. Buna göre içerisine su çekme özelliği
bulunmayan, cam, porselen, maden kaplar üç defa iyice yıkamak ve kurulamak
suretiyle temiz olurlar. Çömlek gibi su çeken kaplar ise pis bir maddeden
temizlemek için yakmak ya da, içinde su kaynattıktan sonra ayrıca yıkamak
gerekir.( Kurtubi VI/78) Sa'lebe'nin naklettiği bir hadiste denir ki; "Ey
Allah'ın Rasûlü, dedim.. Biz ehli kitabın bulunduğu bir ülkedeyiz. Ne
yapalım, onların kaplarında yiyip içebilir miyiz?" Çünkü onlar
tencerelerinde domuz pişiriyor, kaplarında şarap içiyorlardı.( Aynî XVN/211)
Buyurdular ki: "Başkasını bulabiliyorsanız onlarda yemeyin, bulamıyorsanız
onları yıkayın ve onlarda yiyin."( Buhâri, zebâih 4,10,14; Müslim, sayd 8;
Ebû Dâvud, edâhi 23 ve başkaları)
Bu hadise göre başka
kapların bulunması halinde böyle pis kapların kullanılması mekruhtur. Ama
buna rağmen fıkıhçılar, yıkanması halinde -başkası bulunsun bulunmasın-
bunda bir kerahet görmemişlerdir. Bunu, Allahu a'lem, şöyle anlamak gerekir:
Küffâr beldesindesiniz: Onların kaplarınâ kısa bir süre ihtiyacınız olacak.
Bu durumda, varsa kendi kaplarınızı kullanın. Kendinizin varken onlarınkini
kullanmanızın gereği olmaz, kullanırsanız mekruh olur. Ama her nasılsa içine
pis bir madde konmuş olan bir kap atılmaktansa, yıkanıp kullanılması daha
iyidir, onu kullanmak mekruh olmaz. Çünkü malı zâyi etmek haramdır.
BAŞA DÖN
BİR
GAYR-İ MÜSLİME KAMYON, KAMYONET GİBİ VASITA İLE İÇKİ TAŞIMAK CAİZ MİDİR?
Bir gayr-i müslime kamyon
ve kamyonet gibi bir vasıta ile içki taşımak İmam-ı Şafii ile İmameyne göre
haramdır. Çünkü içki sebebiyle Hz. Peygamber'in lanetlediği on kişiden
birisi de içki taşıyandır. Bu aynı zamanda Allah'ın yasakladığı bir şeyin
işlenmesi için yardım sayılır, ancak, İmam A'zam'a göre caizdir. Alınan
ücret de haram sayılmaz (al-Fetava'l-Hindiyye).
Bu ihtilaf, İslam dininde
yasak olan her şeyde caridir. Yani bir şey İslam dininde yasak olduğu halde
müslüman bir kimsenin bir gayr-i müslim için onu taşıması, koruması İmam-ı
A'zam'a göre caiz, diğer imamlara göre caiz değildir. Müftabih olan da
budur..
BAŞA DÖN
İÇKİLİ İNSANIN TERİ
Islâmda pislikler kaba (mugallaza)
ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır ve nelerin kaba, nelerin hafif pislik
olduğu, fıkıh kitaplarımızın daha ilk başında bütün teferruatıyla sayılır,
ahkâmı bildirilir. Burada onlardan birisine dikkat çekmek istiyorum: Bir
şeyin temiz olması, onun illede yenebilmesi demek değildir. Belki, insanın
üzerinde ya da namaz kılacağı yerde bulunması halinde namaza mani olmaması,
temizleyici suya düşmesi halinde suyun temizleyiciliğine mani olmaması,
yiyeceklere ve içeceklere düşmesi halinde onların yenebilirlik özelliğini
bozmaması demektir. Bunu böylece tesbit ettikten sonra: Insan; canlısı da,
cansızı da, küçügü de büyügü de, kâfiri de mü'mini de, hayızlı ve cünüp
olanı da olmayanı da temizdir (Surunbilâlî, Meraki'1-felah (Tahtâvî ile
birlikte) 22; el-Cezîrî, el-Fıkıh ale'l-mezahib, 1/6). Elverir ki, üzerinde
başka pislik bulunmuş olmasın. Ağzı (mesela içki ile) pislenmiş olsa dahi,
bir iki defa tükrüğünü yuttuktan sonra ağzı dahi temiz olur ve artığı pis
olmaz. Ne var ki, Imam Muhammed'e göre tükrük temizleyici olmadığından,
böyle bir insanın artığı mekruh olur(Surunbilâlî, age). Ter ise içilen
sıvının olduğu gibi çıkması demek olmadığından, aynı tahavvüle, kimyasal
değişmeye uğrayarak çıktığından pis değildir. Hatta hayvanlardan da sadece
ve sadece domuzun, bir de köpeğin teri pistir(el-Ceziri, age. I/11).
BAŞA DÖN
İCTİHAD'IN
ŞARTLARI NELERDİR?
İctihad'ın belli başlı
dokuz şartı vardır:
1- Arapça dilini ve
üslubunu bilmek. Çünkü dinin kaynağı Kur'an-ı Kerim ile sünnet-i seniyedir.
Bunlar da arapçadır.
2- Kur'an-ı Kerim'in amm
ve hassını, mutlak ve mukayyedini, nasıh ve mensuhunu bilmek.
3- Peygamberin
sünnet'ini-kavli, fi'li ve takriri olmak üzere bilmek.
4- Hakkında ictihad
edilecek mes'ele ile ilgili icma veya ihtilafı bilmek, icma'ın vuku'unda hiç
şüphe yoktur. Sahabenin bir çok mes'elelerde vaki olan icma'ını hiç bir
kimse inkar edemez. Ancak Ahmed bin Hanbel sahabeden sonra icma'ın vaki
olmadığını söylüyordu. Şafi'i de sahabelerden sonraki icma'ı inkar etmemiş
ise de, bir mes'elede kendisine icma'dan söz edildiği zaman onu kabul
etmiyordu.
5- Kıyas ve kaidelerini
bilmek.
6- Şer'i ahkamın maksat ve
gayesini bilmek.
7- Hakk ile batılı
birbirinden ayırabilecek kadar ölçülü olmak.
8- İctihad'a ve İslam'a
karşı samimi olmak.
9- İnancı sağlam olup
bid'attan uzak olmaktır.
Bundan anlaşılıyor ki,
ictihad kolay bir mes'ele değildir. Herkes ictihad da'vasında bulunmaz. Akıl
ve çevreye veya doğu ve batıdan ithal edilen düşünce ve görülüşlere
istinaden hiç bir kimse İslami konularda ictihad edemez.
İctihad'ın kapısı her
zaman açıktır.
İcthad kapısı, birinci
asırda açık olduğu gibi her asırda da açıktır. Yeter ki ictihad'ın
şartlarına haiz bir kimse bulunsun. Şu tarihten şu tarihe kadar açık idi
sonra kapandı veya kapatıldı demek yanlıştır. Kapanış ve açılışı elimizde
değildir. Bu husus için hiç bir kimseye yetki verilmemiştir. Hangi ayet veya
hadis ictihad kapısı şu tarihe kadar açık, bu tarihten şu tarihe kadar
kapalıdır diyor? Hatta bütün fukaha her asırda ictihad'ın yapılması gerekir
diyorlar. Mesela el-Envar'de şöyle deniliyor: "Kadının hür, erkek, mükellef,
adil ve müctehid olması şarttır. Çünkü her asırda daha önceki asırlarda vaki
olan hadiseler tekerrür etseydi, eski müctehidlerin fetvasıyla amel
edilebilirdi. Amma her asırda ayrı hadiseler ortaya çıktığı için yeni
ictihadlar gerekir”. Bu, her asırda yeni fıkhi mezheplerin kurulması
gereklidir manasına hamledilmemelidir.Birinci asırda müslümanlar,
bilgilerini Kur'an ve sünnet'ten alıp onlarla amel ediyorlardı. Kur'an ve
sünnet'te yer almamış mes'eleler hakkında ictihad ediyor veya ehline
soruyorlardı. O zamanda belli bir mezheb yoktu. İkinci asırda, çoğalıp
dağılan müslümanlar yeni hadiseler, yeni adet ve an'anelerle karşılaştılar.
Bunun üzerine ulema, bunları hall etmek için büyük i'tina gösterip
ictihad'da bulundular. Ve bunun neticesinde çeşitli mezhepler, ekoller
ortaya çıktı. Herkes kendi mezhebini müdafaa etmeğe başladı. Ancak
hırisiyanlar gibi birbirini tekfir etmezlerdi. Bu ihtilaf normaldir. Çünkü
herhangi kapalı bir mes'ele etrafında görüş teatisi olursa mutlaka birbirine
ters düşen fikirler doğacaktır. Mesela "va'l-mutallakatu yeterabbasna bi
enfusihinne selasete kuruin” ayet-i celilesinde yer alan "kuru” kelimesi
"kur” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime arapçada kadının aybaşı hali
ma'nasına geldiği gibi temizlik ma'nasına da geliyor. Sahabelerin bazısı,
kur' kelimesi ay başı ma'nasında olup, boşanan kadının iddeti üç ay
başıdır... Bazısı da temizlik ma'nasından olup, boşanan kadının iddeti üç
temizlik müddetidir demişlerdir.
BAŞA DÖN
İDARE
Koca evin hizmetini görmek
için belli ücret karşılığında hanımını kiralayıp hanımı da bir müddet hizmet
görecek olsa ücret hak etmiş, olmaz.
Koca, hanımını diğer
karısından olan küçük çocuğunu emzirmek için kiralayacak olsa caiz olup
ücret gerekli olur.
Kocası olup eve ihtiyacı
olmayan bir kadın kızının kızına ait olan evde parasız oturamaz.
Ebe ücretini, onu eve
çağıran öder.
Koca ebe ücretini ödemeye
zorlanılamaz.
BAŞA DÖN
İFLÂS
Arayıp bulamamak, iflâs
etmek. Bir kimsenin yanında veya tasarrufu altında kendisine ait hiçbir mal
kalmadığı zaman "iflâs etti" denilir. Bunun anlamı, dirhemleri fels çeşidi
değersiz madenî paralara dönüştü, demektir. Bir kimsenin yanında fels para
bile kalmayınca, iflâsından söz edilir. Felsler, altın ve gümüş paraya göre,
değeri çok düşük olan ve şehirler arasında bile satın alma gücü farkları
bulunan madeni paralar olduğu için İslam'ın zuhuru yıllarında Hicaz
bölgesinde bu paraya rağbet edilmemişti. Işte bu yüzden mal varlığını
tüketen kimseye fels kökeninden gelen "müflis" ifadesi kullanılmıştı, (Ibnu'l-kesir,
en-Nihâye, III, 407; R.S. Poole, W.H. Valentine,"Fels"mad., I.A; Hamdi
Döndüren, Çağdaş Ekonomik Meselelere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s.
20 vd.).
Hz. Peygamber çeşitli
hadislerinde iflâs'ın ne olduğunu ve uygulama şartlarını göstermiştir. Bir
gün çevresindeki sahabelere; "Müflis kimdir?" diye sormuş, ashâb-ı kiram;
"bize göre müflis, kendisine ait hiçbir dirhemi (nakit parası) ve malı
kalmayan kimsedir" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Ümmetimden gerçek müflis şudur: Kıyamet gününde namazını,
orucunu ve zekâtını getirir. Bu arada başkasına sövmesi, zina iftirasında
bulunması, kan dökmesi ve başkasını dövmesi ile ilgili kötü amelleri gelir.
Bunlara karşılık iyi amelleri (hasenâtı) verilir ve borçları (kul hakları)
bitmeden iyi amelleri tükenir. Alacaklıların hataları kendisine yükletilir
ve ateşe atılır" (Müslim, Birr, 60; Ahmed b. Hanbel, II, 303, IV, 372). "Bir
kimse iflâs eden birisinin yanında kendi malınıbulursa, buna başkalarından
daha fazla hak sahibidir" (Buhârî, Istikrâz, 14; Müslim, Müsâkât, 22; Ebû
Dâvud, Büyû', 74; Ibn Mâce, Ahkâm, 26)
İFTİRA
Iftira son derece kötü ve
tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira
edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. Iftira sonucunda
insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü
ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir
toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. Iftira,
toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.
Iftira, toplumda adaletin
tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve
ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin
yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.
Islâm'da iftira konusu,
üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i
kerime, iftira'nın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve
hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.
Iftiranın en ağırı namus
üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "Ifk"* olayında
görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı
kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde
götürürdü. Bu usulle, Mustalıkoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı.
Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı
için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü farketmiş,
aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin
üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz.
Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine
bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.
BAŞA DÖN
Münâfıkların reisi
Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina
iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu
Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok
üzüldü.
Daha sonra Hz. Âîşe Nûr
sûresindeki şu ayetlerle temize çıkardı:
"O uydurma haberi getirip
iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser
sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. Iftirada bulunanlardan her birinin
kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene
de büyük bir azap vardır."
"Iftirayı işittiğiniz
zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda
bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"
"Bir de dört şahit
getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde
onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"
"Eğer Allah'ın lütuf ve
merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne
yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."
"Siz o iftirayı dilinize
dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla
söylüyor ve onu önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde
büyük bir günahtır "
"O asılsız sözü duyduğunuz
zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz
gerekmez miydi?" (en-Nûr, 24/1116).
Hz. Peygamber inen bu
ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni,
iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine
Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.s)'a teşekkür et"
deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap
verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15,
Eymân, 13, 18, I'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud,
Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil Miras, Tecrîd-i
Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97).
Iftira eden kimse, bununla
amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı
çıkar. Nebî (s.a.s) "Iftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel,
I, 91) buyurur.
Iffetli bir kadına zina
isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazıf
cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan
sonra şahitliklerine güvenilmez (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina
isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat
edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad.).
En ağır iftirayı atan
kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın
mağfiretine nail olabilir (en-Nûr, 24/4-5).
Günümüzde fertlerin
birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar
yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne
kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması
tabiidir. Ayette şöyle buyurulur: "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri
bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah
yüklenmişlerdir" (el-Ahzab, 33/38).
İĞNE VE ABDEST
Damardan ya da kalçadan
yapılan iğnede kan çıkmaması durumunda abdest bozulur mu? Ya da damardan
iğne vurulurken şırıngaya çekilip tekrar geri giden bir miktar kan abdesti
bozar mı?
Iğne yapılan yerden kan,
irin vs. çıkmazsa iğne abdesti bozmaz. Şırıngaya çekilmesi halinde, ancak
bir sivrisineğin emeceği kadar olup akıcı kabul edilmeyen miktarı da abdesti
bozmaz. Daha fazla olursa bozar.(10 M. Zihni 73)
BAŞA DÖN
İĞNENİN
ORUCU BOZUP BOZMAYACAĞI HAKKINDA ÇEŞİTLİ SÖZLER SÖYLEMEKTEDİR. BUNUN
MAHİYETİ NEDİR?
İmam-ı A'zam'a göre ağız
gibi fıtri bir menfzden mideye bir şey almak orucu bozduğu gibi vücudun
herhangi bir yerini delmek ve yırtmak suretiyle fıtri olmayan bir menfezden
ona bir şey sokmak veya zerk etmek de orucu bozar. Fakat Ebu Yusuf, Muhammed
ve İmam-ı Şafii mezhebine göre fıtri bir menfez olmayan bir yol ile vücudun
içine bir şey sokulur veya zerk edilirse orucu bozmaz (al-Mebsut, c.3,s.68).
Nevevi, "Bir kimse baldırına bir bıçak sokar veya içine ilaç zerk ederse
orucu bozulmaz" diyor (al-Mecmu). Binaenaleyh hasta olan kimse imkanı varsa
gündüz değil gece vaktinde iğnesini yaptırmaya gayret sarfetsin, fazla
rahatsız olur, veya gece vaktinde yaptıracak kimsesi olmazsa Hanefi olan
kimse imameye göre orucunu bozmadan iğnesini yaptırır. Bilahare ihtiyaten
gününe gün kaza ederse iyi olur. Ama "karnına bir hançer sokarsa" Şafii
mezhebine göre orucu bozulur ( al-Mecmu). İmameyne göre bozulmaz.
BAŞA DÖN
İHLAS SURESİ İLE HATİM
Hatim sonlarında vs. Ihlas
sûresi niçin üç defa tekrarlanır? Evlerde sohbet yapan bir hanım, Kur'ân
okumasını bilmeyenlerin her satıra bir "Ihlas" okuyarak hatim yapmış
olacaklarını söylediler, doğru mudur?
Önce şunu söylemek gerekir
ki, Kur'ân-ı Kerim kendi ifâdesiyle "hayatta olanları inzar etmek, uyarmak
için" (Yasin (36) 70) gelmiştir. Bu uyarılmanın, ders almanın olabilmesi,
onun bütününün okunmasına, hatta manası düşünülerek alınmasına bağlıdır.
Elbette Kur'ân'ı Kerim okumanın bir de "ta'abbudî" (ibadet olma) yönü
vardır. Hatta her bir harfi için okuyana "on sevap" verileceği vadedilmiştir.
Ama bunca büyük bir sevap onun asıl geliş gayesi yanında belki de çok küçük
kalır. Bu yüzden her satıra bir "ihlâs" okunarak hatim yapmakla Kur'ân'ı
Kerim hatmedilmiş olmaz, belki satırları sayısınca "ihlâs" okuma sevabı
alınmış olur. Bu kadar "ihlâs" okuyacak süre içerisinde Kur'ân'ı Kerim
okumayı öğrenmeye çalışmak, Allah'u a'lem insana çok daha fazla sevap
kazandırır.
"Ihlas" sûresinin üç defa
okunmasına gelince, bakabildiğimiz kadarıyla bunun böyle olması gerektiğini
söyleyen bir hadis ya da seleften bir söz yoktur. Ancak "Ihlâs Sûresi" nin
Kur'ân'ın üçte birine denk olduğunu söyleyen sahih hadisler vardır (bk. Ibn
Mâce, edep 52; Ebu Davud, vitr 18; Tirmizî, Sevâbul· Kurân 1011; Nesâ'i
Iftitah 69· Muvatta Kur'ân 17, 19). Bu surenin üç defa okunması da bundan
ötürü düşünülmüş olsa gerektir. Ama Ihlâs Sûresi'nin, Kur'ân'ın üçte birine
denk olması; herhalde onun bir defa okunmasının, Kur'ân'ın üçte birinin, üç
defa okunmasının da tamamının okunması kadar sevap kazandıracağı şeklinde
anlaşılmamalıdır. Gerçi bunu böyle söyleyen hadisler de vardır ve Imam
Serahsî'de bunlardan birini meşhur "El-Mebsût" una almıştır (bk. Serahsî,
XXX/211; Bu sure ile ilgili hadisler için bk. Suyûtî, Ed-Dürrü'1-ensîr, VNI/669-682),
ama surelerin faziletlerine dair çoğu hadisin sahih olmadığı, hatta uydurma
olduğu söylenmiştir. Bunun en güzel ömeklerinden biri Ibn Salah'ın
kaydettiği şu olaydır:
"Ebu Ismet'e-ki, Nuh b.
Ebî Meryem'dir-(Hk. yanlış kanaatin tashihi için bkz. Tecrid-i Sarîr Terc.
1, 285, 493-498) sordular: Kur'ân'ın sûre sûre faziletlerine dâir Ikrime'den,
o da Ibn Abbas'dan diye naklettiğin bu hadîsleri nereden aldın? O da cevap
verdi: Baktım ki insanlar Kur'ân'dan yüz çevirip Ebu Hanife'nin fıkhı ve Ibn
Ishak'in Megazı'si ile meşgul oluyorlar, ben de iyi niyetle bu hadisleri
uydurdum (In Salah, Ulumul-Hadis, 90-91). Bu konuda daha makul şöyle bir
açıklama vardır: "Kur'ân üç ana bölümden oluşur: Üçte biri ahkâm, üçte biri
tehdit ve müjde (va'd ve va'id), üçte biri de .Allah'ın sıfatları ve
isimleridir. İşte "ihlâs bu sonu üçte birin hûlâsasıdır" (bk. Kurtubî, XX/247).
Yoksa üç ihlas okumanın,
sevap bakımından, Kur'ân'ın tamamını okumaya denk olduğunu söylemek, dirayet
bakımından da sahih değildir. Çünkü Kur'ân'ın tamamı içerisinde "Ihlas" da
vardır. Buna göre bir "Ihlâs" okumak, Kur'ân'ın üçte birini okumak ise, "üç
Ihlâs" okumak Kur'ân'ın tamamı, artı, üçte birini okumak olmalıdır.
BAŞA DÖN
IHLÂS'I KAZANMANIN
YOLU
"Ihlâs" kelime olarak "has
kılma, hâlis ve katıksız yapma" demektir. Terim olarak manası: "Ibâdetleri
sırf Allah emrettiği için yapma, ibâdeti sadece O'na ait kılma, yaptığı
ibâdetlere başkası için hiçbir katkıda bulunmama" demektir. Ebedi kurtuluşa
erecek olanlar sadece "Ihlâs" ile amel edebilenlerdir. Riya, gösteriş, süm'a,
ihlâsın zıddı olan davranışlardır. Meselâ aslında beş vakit namazını kılan
birisi, rükua, secdeye vb. gidiş gelişlerinde kendisini gören birilerinin
olduğu yerde daha değişik davranıyorsa, işte namazının yalnız kıldığı
zamanlardan farklı olan o kısımları, kendisini gören insanlar için yapılmış
yani Allah'a (c:c.) has kılınmamış demektir. Bu da aslında Allah için
kıldığı namaz ibadetine yaptığı farklılık oranında başkalarını da ortak
etmiş, yani Allah'a şirk (ortaklık) yapmış anlamına gelir. Bu da insanı
dinden çıkaran "Itikatta şirk" demek değilse de, sevabı götüren "amelde
şirk" kabilindendir. Oysa Allah: "... Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsâ sâlih
bir amel yapsın ve hiç kimseyi Rabbine yaptığı ibâdete ortak etmesin"
buyurur.( K. Kehf (18) 110) Bir başka yerde temiz ve içimi rahat sütü,"Ihlâs"
tan türemiş bir kelime ile anlatır: "Sizin için elbette davarlarda da
ibretler vardır. Size onların karınlarındaki fıskı ile kan arasından,
içenlerin kolaylıkla yudumlayacağı hâlis (dupduru) bir süt içiriyoruz." (K.
Nahl (16) 66 ) Tefsircilerin izahına göre bu ayette "Ihlâs" la aynı kökten
olan "hâlis" kelimesi şu anlama işaret eder: Nasıl ki, önce fıskıdan, sonra
da kandan süzülen süte bu iki pis maddeden birisi karışacak olsa içilemez ve
"kolaylıkla yudumlanamaz" yani kulun kabul etmeyeceği bir hale gelmiş
olursa, amellere de, fıskı ve kana benzetebileceğimiz "şeytan" ve "nefis"
hesabına bir şey karışırsa, onlar da Allah'ın kabul etmeyeceği hale gelmiş
olurlar. Kul "hâlis" olmayan gıdayı kabul etmez de Allah, "hâlis" yani "ihlâslı"
olmayan ibâdeti kabul eder mi?( Bursevi,)Bu açıklamalar ışığında "Ihlâs"ın
nasıl elde edileceği de bir nebze anlaşılmış olmalıdır:
1- Allah (c.c.), O'nun
sıfatları, dünya ve geçiciliği, âhiret ve kalıcılığı hakkında sağlam ve
yeterli bilgi olmadan ibâdetin 0'na ait kılınması, yani "ihlâs" mümkün
değildir.
2- Insanın kendi yaradılış
gayesini öğrenmeden "Ihlâslı" olması da mümkün değildir. Yaradılış gayesini
öğrenmeyen insanlar ya zevkleri (hevâ ve hevesleri), ya mide ve diğer
uzuvları (şehvetleri), ya mal ve mülk, ya da şöhret için koşuştururlar.
Kişinin en büyük derdi ve meşguliyeti bunlardan biri olunca, onun ilâhı da o
olmuş, yani ona ibadet etmiş olur. Böylece de ibâdeti "sadece Allah'a has
kılmamış", yani ihlâslı olmamış olur.
3- Kişinin sözü edilen
ilâhlardan kurtulup bir olan Allah'a ibâdet edebilmesi bir yönüyle de
Allah'ın tevfikine bağlıdır. Allah'ın tevfiki de insanın haramlardan
sakınmasına, Allah'ın çizdiği sınırlara riâyet etmesine (takvâya),
farzlardan başka nafilelerle Allah'a yakınlık aramasına bağlıdır. Çünkü
Allah (c.c.)
"Ey inananlar! Eğer
takvâlı olursanız O size Furkân (Hakla batılı ayırma gücü) verir."( K. Enfâl.(8)
29) buyurur.Hadîs-i kutsisinde ise: "... Kulum bana nâfilelerle yaklaşır,
yaklaşır... Tâ, onun gören gözü, tutan eli, konuşan dili ‚ve yürüyen ayağı
olurum..." der.Demek ki, ihlâs ve samimiyet kazanma yollarından biri de
farzları düzgün yaptıktan sonra bazı önemli nâfileleri de alışkanlık haline
getirmektir. Bu nâfilelerin başında gece namazı (teheccüd) gelir. Iki rekât
"işrak" ya da "duhâ" namazı, pazartesi ve perşembe oruçları, evvâbîn
namazı... da bunların önemlilerindendir. Ancak bunların "az da olsa sürekli"
olması çok çok önemlidir. Önce çok azı ile başlayıp, süreklilik kazandıktan
sonra çogaltmalıdır. Ayrıca hergün tekrar edilen yine sürekli bir takım
zikir ve tesbihler edinilmelidir.
4- Böylece kişinin en
büyük derdi, Islâmı öğrenip yaşama, başkalarına da anlatma olmalıdır.
5- Sürekli duâ ve
yakarışların da "Ihlâslı" olmakta büyük etkisi vardır.
İHRAM
Hac dışında yapılması
mübah olan bazı şeyleri kendisine haram kılmak demektir. Hanefilere göre,
ihram haccın rüknü değil şartıdır. Bu da niyet ve telbiye ile gerçekleşir.
Hac veya umreye yahut her ikisine niyet etmek ve Allah için telbiye
getirerek ihrama girmekle hac ibadeti başlamış olur.
İhrama girerken yapılması
sünnet veya müstehap olan fiillerin başlıcaları şunlardır:
1. Abdest veya boy abdesti
almak. Temizlenmek için abdest veya boy abdesti alınır. Hz. Peygamber ihram
için boy abdesti almıştır (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III,17). Bu, temizlenmek
için olup, taharet (abdestlilik) için değildir. Bu yüzden, hayızlı ve
nifaslı kadınlar da bunu yaparlar. İbn Abbâs'ın merfû olarak naklettiği bir
hadiste şöyle buyurulur: "Nifaslı ve hayızlı kadınlar boy abdesti alır,
ihrama girer, Beytullah'ı tavaf dışında, haccın bütün menâsikini ifa
ederler" (Tirmizî, Hac, 98; Ahmed b. Hanbel, I, 364; Ebû Dâvûd, Menâsik, 9).
Diğer yandan Hz. Peygamber (s.a.s), Esmâ binti Umeys'e nifaslı (lohusa) iken
boy abdesti almasını emir buyurmuştur (Müslim, Hac, 109, 110).
İhrama girecek kimsenin
tırnaklarını kesmesi, tıraş olup, bıyıklarını kısaltması, koltuk altlarını
ve edep yerini tıraş etmesi müstehaptır..
2. Erkekler, dikişli
elbiselerini çıkarır ve birisi göbekten aşağısını örtmek, diğerini omuzuna
almak üzere iki temiz ve yeni peştemela bürünür. Başı açık, ayakları çıplak
olup, terlik veya nalın giyebilir. Hadiste şöyle buyurulur: "Sizden biriniz,
bir izâr (alt peştemal), bir ridâ (üst peştemal) ve iki nalınla ihrama
girsin. Nalın bulamazsa, mest giysin, mestlerin topuklarından aşağısını
ayırsın" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 305). İbn Abbâs rivayetinde "topuklardan
aşağısını ayırma" ifadesi yoktur (Buhârî, Hac, 21; Müslim; Hac, 1-3; Dârimî,
Menâsik, 31; Tirmizî, Hac, 19; Ahmed b. Hanbel, I, 215, 221, 228, 279, II,
3, 4, 8, 34, 47).
İhrama giren kadınlar,
elbiselerini çıkarmazlar başlarını ve ayaklarını açık bulundurmazlar. Yalnız
yüzleri açık bulunur, telbiye ederken seslerini yükseltmezler.
3. Çoğunluğa göre,
ihramdan önce bedenini kokulamak caizdir. Hanefî ve Hanbelîlere göre,
elbiseyi kokulamak caiz değildir. Şâfiîler elbise konusunda da aksi
görüştedir. Delil, Hz. Âişe'den nakledilen şu hadistir: "Ben Nebî (s.a.s)'i,
ihrama girerken bulabildiğim en güzel koku ile kokuluyordum"(Buhârî, Hac,18,
Libâs, 79, 81; Müslim, Hac, 37; Dârimî, Menâsik, 10; Tirmizî, Hac, 77). Buna
göre, kokunun eserinin ihramdan sonra devam etmesinde bir sakınca yoktur.
Ancak artık ihram süresince yeniden kokulanmak, hatta kokulu sabun kullanmak
caiz görülmemiştir.
4. İhram namazı. Boy
abdesti veya abdest alındıktan ve ihramdan önce; ittifakla iki rekat ihram
namazı kılınır. Delil şu hadistir: "Nebî (s.a.s) Zülhuleyfe'de iki rekât
namaz kıldı, sonra ihrama girdi" (ez-Zeylaî, age, III, 30 vd.). Bu namazın
birinci rekâtında Kâfirûn, ikinci rekâtında ise İhlâs suresini okumak
sünnettir. Mâlikî ve Hanbelîlere göre, ihrama farz namazın arkasından
girilir. Çünkü İbn Abbâs (r.a)'tan, Resulullah'ın böyle yaptığı
nakledilmiştir.
5. Telbiye. Hanefîlere
göre, ihram namazından sonra telbiye getirilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle
yapmıştır. Efdal olan da budur. Vasıtaya bindikten sonra telbiye getirip,
sonra niyet edilebilir (ez-Zeylaî, age, III, 21). Telbiye şudur:
"Lebbeyke Allahumme
Lebbeyk, Lebbeyke Lâ şerîke Leke Lebbeyk. Inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke
ve'l-mülke, Lâ şerîke leke" (Buharî, Hac, 26, Libâs, 69; Müslim, Hac,147,
269, 271; Dârimî. Menâsik, 22, Tirmizî, Hac, 97).
Hanefilere göre bir kimse
mikatta niyet ederek telbiye getirince ihrama girmiş olur. Telbiye, yolda,
iniş çıkışlarda, yol arkadaşlarıyla karşılaşmalarda namazların ardından
tekrarlanır ve zaman zaman ses yükseltilir. Telbiye, Mâlikîler dışında
çoğunluğa göre, Kurban bayramı günü Akabe cemresine ilk taşın atılmasıyla
kesilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmıştır (Nesâî, Menâsik, 229, İbn Mâce,
Menâsik, 69; Ebû Dâvud, Menâsîk, 27, 28; Tirmizî, Hac, 78, 79). Ancak
taşlamadan önce tıraş olunursa, telbiye kesilir. Umre yapan ise tavafa
başlamakla telbiyeyi keser.
BAŞA DÖN
İHRAMA GİRME
YERLERI (MİKATLAR)
Mîkat, ihrama girme yeri
ve zamanı demektir. Çoğulu mevâkît'tir. Bir terim olarak, Mekke çevresinde,
çeşitli bölge ve ülkelerden hacca gelenlerin ihrama girecekleri özel yerleri
ifade eder. Bir kimsenin, hac veya umre için, mikatları ihramsız geçmesi
caiz olmaz. Aksi halde kurban veya mikat yerine dönmek gerekir. Ancak mikat
yerinden önce ihrâma girmek ittifakla caizdir. Hatta Hanefilere göre, bir
sakınca doğmayacaksa, ihramı öne almak daha faziletlidir. "Hac ve umreyi
Allah için tamamlayınız" (el Bakara, 2/196) ayetinde buna delâlet vardır.
Mikatları beklemeksizin, ailesinin bulunduğu yerden ihrama girmek hac ve
umreyi eksiksiz tamamlamak demektir. Hz. Ali (ö. 40/660) ve Abdullah b.
Mes'ud'un (ö. 32/652) görüşü budur. Çünkü bunda daha çok meşakkat ve daha
büyük tazîm vardır.
İhrama girme yerleri,
Mekke'de, Mekke (Harem) ile mikatlar arasında (hıl bölgesi) veya mikatların
dışında kalan bölgelerde (âfâkî) oturanlara göre değişiklik gösterir (el-Kâsânî,
a.g.e, II, 163-167; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, II, 131-134; el-Meydânî, el-Lübâb,
I, 178 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 202-204; İbn Kudâme, el-Muğnî, III;
257-267).
1. Mekke'de oturanlar:
Bunların hac için ihrama girme yeri yine Mekke'dir. Hz. Peygamber ashab-ı
kirâma hac için ihrama, Mekke'nin içinde girmelerini emir buyurmuştur (ez-Zeylaî,
Nasbu'r-Râye, III,16). Mekke dışında, harem dâhilinde evi olanlar da
böyledir. Mekkelilerin umre için mikat yeri ise, dilediği herhangi bir
yerden, hıll'in harem bölgesine en yakın olan yeridir. Ancak umrede ihrama
girmek için hıll'in en fazîletli yeri Hanefi ve Hanbelîlere göre "Ten'îm",
sonrâ "Ci'râne", sonra "Hudeybiye"dir. Resulullah (s.a.s) Abdurrahman b. Ebî
Bekr'e Hz. Âişe'ye Ten'îm'de ihrama girerek umre yaptırmasını emir
buyurmuştur (Buhârî, cihâd, 125, Umre, 6; Müslim, Hac,135,136; Ahmed b.
Hanbel, III, 309, 394; Tirmizî, Hac, 91).
2. Hıll'de oturanlar:
Harem bölgesiyle, beş mikat yerinin çevrelediği alan arasındaki bölgeye "hıll"
denir. Hıll'de oturanların hac veya umre için ihrama girme yeri (mikat),
ailelerinin bulunduğu yer veya bu yerle. harem arasında kalan, hıll'den
dilediği herhangi bir yerdir. Hac ve umreyi tamamlamayı emreden ayetle
(el-Bakara, 2/ 196) Hz. Ali ve İbn Mes'ud'un görüşü buna delildir. Hanefîler
bu görüşü benimsemiştir. İmam Mâlik'e göre, bunların mikat yeri, kendi
evleridir.
BAŞA DÖN
3. Mikatların çevrelediği
alan dışında oturanlar (âfâki): Arabistan'da mikatlar dışında oturanlarla,
dış ülkelerden hac veya umre niyetiyle Hicaz'a gidenler için geldiği bölge
veya ülkeye göre ihrama girme yerleri (mikat) belirlenmiştir. İbn Abbâs
(r.a)'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Nebî (s.a.s), Medineliler için
Zülhuleyfe'yi, Şamlılar için el-Cuhfe'yi, Necidliler için Karnü'l-Menâzil'i
ve Yemenliler için Yelemlem'i mikat olarak belirledi. Bunlar, belirtilen
bölge veya ülke tarafından gelen diğer belde yolcuları için de mikat
yeridir" (Buhârî, Hac, 7, 9, 11,12, Sayd,18; Müslim, Hac,11-12; Ebû Dâvûd,
Menâsik, 8; Nesâî, Menâsik,19, 20, 23; Ahmed b. Hanbel, I, 238). Câbir
(r.a)'den merfû olarak rivayet edilen Müslim hadisinde bunlara, Iraklılar
için Zat-ı ırk ilâve edilmiştir (Ebû Dâvûd, Menâsik, 8).
Gelinen ülkelere göre
mikatlar şöyledir:
a. Türkiye, Suriye, Mısır,
Mağrib ve Avrupa tarafından deniz yoluyla gelenlerin mikatı Cuhfe (Râbiğ)'dir.
Cuhfe ile Mekke aiası yaklaşık 187 km. dir.
b. Medine'den gelenlerin
mikatı Zülhuleyfe (Âbâr-ı Ali) olup, Mekke'ye yaklaşık 464 km.dir. En uzak
mikat yeri burasıdır.
c. Irak, İran ve diğer
doğu ülkelerinden gelenlerin mikatı Zât-ı Irk'tır. Bu yer Mekke'ye yaklaşık
94 km.dir.
d. Kuveyt ve Necid
yönünden gelenlerin mikatı bugün es-Seyl denilen Karnü'l-Menâzil'dir.
e. Yemen'den gelenlerin
mikatı Mekke'nin güneyinde bulunan Yelemlem olup, Mekke'ye
54 km.dir,
İhrama girme yerlerini Hz.
Peygamber tayin ettiği için hac, umre, ticaret veya başka bir amaçla gelen
her müslümanın buralarda veya daha önce ihrâma girmiş olması lâzımdır. Eğer
yol, bu noktalardan geçmiyorsa buraların hizalarından ihrâma girilir.
Medine'ye gelenler, hac için Mekke'ye doğru yola çıkınca Zülhuleyfe'de bugün
Âbâr-ı Alî denilen yerde ihrama girerler.
Mikatlardan içeride
bulunan kimseler, ihramsız Mekke'ye girebilirler. Fakat hac veya umre için,
bulundukları yerden ihrama girerler. Mikat içinde, fakat Mekke dışında
bulunan, bulunduğu yerde; Mekke'nin içinde oturanlar ise, kaldığı evde
ihrama girerler.
Dışarıdan hac veya umre
için gelen kimse mikatı ihramsız geçerse ya bir kurban keser veya geri dönüp
mikat yerinde ihrama girer. Mekke'ye girme niyeti olmaksızın mikatı ihramsız
geçene birşey lâzım gelmez.
BAŞA DÖN
İHRAMDA
OLAN KİMSENIN HAMAM VS. YERLERDE SABUN İLE YIKANMASI CAİZ MİDİR?
İhramda olan kimsenin
hamam vs. de sabun ile yıkanması Şafii mezhebine göre caizdir. Ebu Eyub'dan
rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) de "İhramda iken yıkanırdı" (el-Mühezzeb).
Hanefi mezhebine göre ise
sabunsuz veya kokusu olmayan sabun ile yıkamakta bir sakınca yoktur. Fakat
kokulu sabun ile yıkanmak haramdır (el-Fıkh ‚ala'l-Mezahib el-erba'a.Mebsüt).
İHRAMSIZ
OLARAK SAFA ILE MERVE ARASINDA SA'Y ETMEK CAİZ MİDİR?
Safa ile Merve arasında
sa'y edebilmenin iki şartı vardır.
Birincisi tavaftan sonra
olması, ikincisi ondan önce ihramın bulunmasıdır. Tavaftan sonra ve ihramdan
evvel yapılan sa'y caiz değildir. Hacc için Safa ile Merve arasında yapılan
sa'y, Arafat vakfesinden önce olursa ihramın bulunması şarttır. Yoksa
Arafattan sonra olursa şart değildir.
Mutemetti olan kimse
Arafat vakfesinden önce hacc için sa'y etmek isterse Arafat'a çıkmadan evvel
ihrama girer ve bir nafile tavafını yapar. Sonra hacc için sa'y eder.
BAŞA DÖN
İHSAN
Iyilik, güzellik, uygun ve
güzel olanı en güzel ve kusursuz bir şekilde yapmak. Ihsan; Allah'ın
huzurunda olduğunu onu gönül nuruyla görüyormuş gibi tasavvur ederek kulluk
vazifelerini yerine getirmek. Bu anlamda ayet-i kerimede "öyle değil! Kim
muhsin olduğu halde kendini Allah'a teslim ederse, onun mükafatı Rabbinin
katındadır" (el-Bakara, 2/112). Inanç ve gönül planında ihsan ve teslimiyet
Allah'ın kullarından istediği kurtuluş beraatıdır. Anne-baba hakkındaki
tavsiyelerde de onlara "ihsan" ile davranılması istenmiştir (bk. el-Bakara,
2/73; en-Nisa, 4/36; el-En'âm, 6/151; el-Isrâ, 17/32).
Münafıklar Hz. Peygamber
(s.a.s)'e gelmişler ve yaptıkları kötülükleri gizlemek ve güzel göstermek
için "...Biz ihsan ve uzlaştırmadan başka bir şey yapmak istemezdik"
(en-Nisa, 4/61) diyerek Allah adına yemin etmişlerdir. Bu ifade tarzından
ihsan kavramının Araplar arasında bilinen ve kullanılan bir kavram olduğu
anlaşılıyor. Ancak Islâm bu kavrama farklı bir anlam yükleyerek mutlak
iyilik, güzellik ve iyi davranış olgusunu ilâhî iradenin kabulüne ve
rızasına uygun olarak yapıları iyilik tarzında değiştirmiştir. Nitekim bu
manayı Kur'an'ın ifadelerinde ve Hz. Peygamberin hadislerinde müşahede etmek
mümkündür. Cibril (a.s) sahabilerden Dıhye (r.a)'in şeklinde Hz. Peygamber
(s.a.s) in huzuruna gelmiş ve ona "ihsan nedir?' sorusunu sormuştur.
Peygamber (s.a.s) ihsanı şöyle tanımlamıştır: "Allah'a onu görüyormuşsun,
sen onu (gözle) görmesen de o seni görüyormuşçasına kulluk etmendir" (Buhârî,
Tefsiru sûre (31); Iman, 37; Müslim, Iman, 57; Ebu Davud, Sünne, 16; Tirmizi,
Iman, 4; Ibn Mace, Mukaddime, 9). Seyyid Şerif ihsan teriminin tarifini
yaparken bu hadisi zikrederek şöyle demektedir: "Basiret nuruyla Rabbü'l-Âlemîn'in
huzurunda olduğunu tasavvur ederek kulluğu yerine getirmektir. Hadisteki
"sanki onu görüyormuşsun" ifadesi Allah'ın bizatihi görülmesinin maksat
olmadığını, Allah'ın sıfatlarını idrak ederek kulluk etmenin istenildiğini
anlatmaktadır" (Seyyid Şerif e/-Cürcani, et-Ta'rifât, s. l2).
Ihsan yalnız ibadetle
ilgili meselelerde mü'minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz
ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Hz. Peygamber "Allah her şeyde ihsan ile
davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı
"öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın"
(Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvud, Edâhî, 11; Tirmizî, Diyat, 14; Nesai, Dahaya,
22, 26; Ibn Mace, Zebâih, 3) buyurmuştur. Yapıları iyiliklerin hasbî ve
Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Hz. Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurmuştur:"Insanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik
yaparız şayet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen
şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insan/ar iyi davranırsa onlara
iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık
vermeye alıştırın" (Tirmizî, Birr, 63).
Yapılan iyıliğin ve
ihsanın inkar edilmesi hoş görülmemiş, birtakım insanların yapıları
iyilikleri inkâr etmelerinin kendilerinin cehenneme girmesine sebep olan bir
haslet olduğu bildirilmiştir. Kocalarını ve kocalarının iyiliklerini inkar
eden kadınların cehenneme gireceği bildirilmiş (bk. Buhari, Iman, 21; Kusuf,
9; Müslim, Kusuf, 17). Ihsanın insanlar arasındaki münasebetlerdeki etkisi
ve önemi anlatılmıştır.
Insanlara güzellikle
davranan, Allah'a kulluk yaparken kulluğun gereği olan; kulluk yapıları zatı
iyi tanımanın gereklerini yerine getiren muhsinlerin Allah'ın rahmetine çok
yakın olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s) bildirmiştir (Dârimî, Mukaddime, 56).
BAŞA DÖN
İHTİKAR NE DEMEKTIR?
İhtikar, şiddetli ihtiyaç
olduğu bir zamanda gıda maddesini satın alıp kıymeti daha fazla artsın diye
onu hapsetmektir. Şer'an haramdır. Allah'ın Resulü onun hakkında şöyle
buyuruyor: Kırk gece kadar insanların yiyeceğini hapsedip ihtikar eden kimse
Allah'tan (onun rahmetinden) uzaktır. Allah da ondan beridir. Bir mahalle
halkı içinde az bir kimse bulunsa Allah'ın zimmeti o mahalleden beri olur
(al-Hakim).
Abu'z-Zenad, Said bin
Müseyyeb'e dedi ki: Senin tarafından bana ulaşan habere göre Peygamber
(sav)şöyle buyurmuştur: Medine'de ancak, günahkar olan kimse ihtikar eder.
Halbuki sen bizzat bu işi yapıyorum. Bunun üzerine Sa'id dedi ki:Peygamber
(sav) bu ihtikarı yasaklamadı. Yasakladığı ihtikar, kişinin satılık malı
fiyatı, yüksek olduğu bir zamanda pazara getirip yüksek bir fiatla satmaya
kalkışmasıdır. Ama fiat düşük olduğu bir zamanda satılık malını getirir,
başkası da onu satın alır, yanında tutar ve halkın muhtaç olduğu bir zamanda
piyasaya sürerse ihtikar sayılmaz.
İmam-ı Gazali'ye göre
ihtikar, gıda maddesinde cari olduğu gibi, meyvede de caridir. Ebu Yusuf'a
göre; yiyecek, giyecek gibi insanın muhtaç olduğu her şeyde caridir.
Şiddetli ihtiyaç yok, piyasa boşluğu varsa gıda maddelerini stok etmekte
beis yoktur.
İHTİKAR DÎNEN HARAMDIR.
Bazı müctehidler ihtikarın
sadece insan ve hayvan yiyeceklerinde olduğunu kabul etmişlerdir. Yukarıda
geçen hadîste ise genel bir ifade vardır; yani insanın bütün ihtiyaçlarını
içine almaktadır. Buna göre yiyecek maddesi dışında kalan diğer ihtiyaç
maddeleri de, karaborsacılığın sınırı içine girmektedir. Çiftçinin ürettiği
malı bekletmesi ise ihtikar değildir. Çiftçi emeğini değerlendirmek için
bekletebilir. Fakat o mala aşırı bir ihtiyaç duyulursa piyasaya sürmesi daha
iyidir.
BAŞA DÖN
İKİ MEZHEBİN BİRBİRİNE ZIT OLAN HÜKÜMLERİYLE BİR MES'ELEDE AMEL EDİP
TEFLİK YAPMAK CAİZ MİDİR?
İki mezhebin biribirine
zıt olan hükümleriyle bir meselede amel edip teflik yapmak iki çeşittir:
1- İcmaa muhallif olan
teflik.
2- İcmaa muhallif olmayan
teflik.
Yapılan bir teflik, icmaa
muhallif ise, kesinlikle caiz değildir. Mesela Hanefi mezhebinde; baliğa ve
akile olan kadının nikahı için velinin izni ve rızası şart değildir. Kendi
kendini evlendirebilir. Diğer Mezheplerde ise; velinin izni şarttır. Maliki
Mezhebinde de akit esnasında şahitlerin bulunması şart değildir. Akitten
sonra da ilan edilse kafidir. Mesela: Bir kimse, şahitsiz kızını biriyle
evlendirse, daha sonra da nikahı ilan etseler caizdir. Ama diğer Mezheplerde
şahitlerin bulunması şarttır. Şafi'i mezhebinde mehri dile getirmek şart
değilken, Maliki mezhebinde şarttır. Bir kimse nikah hususunda bu üç mezhebi
birleştirip teflik ederse caiz değildir. Yani: Hanefi mezhebine göre
velisiz, Maliki mezhebine göre şahitsiz, Şafii mezhebine göre de mehirsiz
nikahı aktederse sahih değildir. Çünkü böyle bir nikah; ne Şafii'ye, ne
Hanefi'ye, ne de Maliki'ye göre akd edilmiş sayılmaz.
Fakat icmaa muhallif
olmayan taflik ise caizdir diyebiliriz. Mesela: Malıki mezhebinde abdest ve
gusülde vücut ve organları oğmak şarttır. Aynı mesele Şafii'de şart
değildir. Şafii mezhebinde bir erkeğin vücüdü bir kadının vücüdüna
dokunduğunda abdesti bozulmasına rağmen. Malıki mezhebinde bozulmaz.
Bir kimse bu iki mezhebi
taklit ederek; abdest organlarını oğmadan abdest alır, vücudu bir kadının
vücuduna dokunduğu halde namaz kılarssa her iki mezhebe göre de sahih
olmamış olur . Yalnız bu teflik icmaa muhallif değildir. Çünkü Hanefi
Mezhebine göre oğmak şart olmadığı gibi, erkeğin vücudu kadının vücuduna
dokunması halinde de abdest bozulmaz. Bunun için de böyle bir namaz Hanefi
Mezhebine göre sahihtir.
El-İzz b. Abdüsselam ile
İbn Dakiku'l-İd gibi alimler bu tip telfikte bit sakınca yoktur diyorlar.
İKİNCİ EVLİLİK İÇİN
İZİN
Gelir düzeyi normal, evli
ve iki çocuğu bulunan bir erkek, hanımı karşı çıkmasına rağmen ikinci bir
kadınla evlenebilir mi ?
Islâmî öğretilere göre
erkek, nafakalarını ve iskân ihtiyaçlarını karşılamak, aralarına adaletle ve
yansız olarak davranmak şartıyla dörde kadar evlenebilir. Bunun için
karısının izin vermesi gerekmez. Ancak karılarından birinin hakkını yiyorsa
o, mahkeme kararıyla hakkını alır. Fakat evlenebilir demek, evlenmelidir,
demek olmadığı gibi, evlenmesi güzeldir demek de değildir.
BAŞA DÖN
İKTİDARSIZLIK
Erkeğe ârız olup, cinsî
temasta bulunmasını engelleyen acizlik hastalığı. Buna Arapça "innet" bu
durumda olan erkeğe de "innîn" denir. Erkeğe karşı cinsî istek duymayan
kadın için de "innîne" terimi kullanılır.
Islâm hukukunda
iktidarsızlık hâli evliliği etkileyen hastalıklardan sayılmıştır. Karı
kocanın, birbirinin cinsî yönlerinden yararlanma hakları vardır. Kocanın
zifafı gerçekleştirmesi gerekir. Evlilik akdi sırasında mevcut olan veya
akitten sonra meydana gelen bazı hastalık ve kusurlar sebebiyle karının
boşanma davası açma hakkı vardır. Kocanın, mahkemeye başvurmadan, eşini
boşama imkânı her zaman bulunduğu için, herhangi bir hastalık veya kusur
sebebiyle dava açma hakkı erkeğe tanınmamıştır.
Ebû Hanîfe ve Imam Ebû
Yusuf'a göre, kadının hâkime başvurarak evliliğe son verdirebileceği
kusurlar beş tanedir.
1) Koca iktidarsız (innîn)
olacak. Karının bu sebebe dayanarak boşanma davası açabilmesi için şu
şartlar gerekir: a) Evlendikten sonra hiç cinsi yakınlaşma olmamış
bulunacak. Bir defa cinsî yakınlaşma olmuşsa, artık bu sebebe dayanılamaz.
b) Erkeğin bu kusuruna kadını, nikâhtan önce bilgisi, nikâhtan sonra da
rızası bulunmayacak. c) Kadının kendisinde cinsî yakınlaşmaya engel bir hâl
olmayacak.
2) Husyelerin çıkarılmış
olması. Böyle bir erkeğe "hasîy" denir.
3) Cinsiyet uzvunun kesik
olması. Buna "mecbûb" denir.
4) Erkeğin sihir, büyü vb.
etkilerle bağlı olması.
5) Kocanın cinsiyetinin
belirlenmemesi. Buna "hunsâ" denir (Mehmed Zihni, Münâkehât-müfârakât,
Istanbul 1906, s. 277; M. Muhyiddin Abdülhamid, el-Ahvâlü'ş-Şahsiyye, s.
310; Hamdi Döndüren Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 326, 393).
Birinci maddedeki şartlar,
diğer maddeler için de aranır. Kocada bu ayıplar, nikâhtan sonra meydana
gelirse buna dayanarak boşanma davası açılmaz. Nikâhtan önceki ayıplar için
kadının rızası bulunmazsa, bir süre susması veya boşanma davası açıp, bir
süre takip etmemesi dava hakkını düşürmez. Bu ayıpları olan koca, karısını
kendiliğinden boşarsa, mesele kalmaz. Kadın hâkime başvurunca, hâkim cinsî
temasın olup olmadığını kocaya sorar. Olumsuz cevap alırsa kendisine mahkeme
gününden başlamak üzere bir yıl süre verir. Hz. Ömer devrindeki uygulama da
bu şekilde olmuş ve Hz. Ömer Kâdî Şurayh'a bu konuda bir mektup (talimat)
göndermiştir. Bununla, değişik mevsimlerin koca üzerinde olumlu etkileri
beklenir. Bu süre içinde koca şifa bulmazsa ve karısını kendiliğinden de
boşamazsa, karının isrârı üzerine hâkim boşamaya karar verir. Bununla, bir
bâin talak meydana gelir. Kadın, mehrini tam olarak alır, iddet bekler, bu
sırada koca ölürse, aralarında mirasçılık cereyan etmez. Uzvun kesikliği
hâlinde, sonuç değişmeyeceği için kocaya süre tanınmaz.
Imam Muhammed'e göre, karı
kocasıyla birlikte yaşadığı takdirde cinsel yönden zarar göreceği her kusur
ve hastalıktan dolayı boşanma davası açabilir. Ancak bu kusur ve hastalıklar
bilinerek evlenilmişse, artık bunlara dayanılarak boşanma istenemeyeceğinde
görüş birliği vardır (Ibnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, III, 263).
1917 tarihli Osmanlı
Hukuk-ı Âile Kararnâmesi, kadının hangi kusur ve hastalık hallerinde boşanma
talebinde bulunabileceği, Imam Muhammed'in görüşüne uygun olarak formüle
edilmiştir (madde, 119, 125). 1920 tarihli Mısır Medeni Kanunu'na 9 ve 10.
maddelerde Imam Muhammed'in görüşüne uygun bazı yenilikler eklenmiştir.
Suriye Medeni Kanunu ayrıca buna akıl hastalığını ilâve etmiştir. Türk
Medeni Kanunu ise akıl hastalığı dışında hiçbir hastalığı boşanma sebebi
saymamıştır. Ancak, evlilik akdinden önce mevcut bir hastalık, diğer eşten
gizlenmiş olursa, onun kendisine karşı hile yapıldığını ileri sürerek
evliliği feshettirmesi mümkündür (T.M.K.mad. 117).
BAŞA DÖN
İKTİSAD
Orta yolu tutmak, itidal
ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan
kaçınmak.
Islâmiyet, yeme, içme,
giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta
yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. Işlerin
hayırlısı orta olanıdır.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur: "Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)"
(Lokmân, 31/19); "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp
tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın" (el-isrâ, 17/29).
Iktisadın karşıtı
israftır. Israf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır.
Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de; "Saçıp savuranlar
şeytanların kardeşleridir" (el-Isrâ, 17/27) buyurulmuştur. Tutumlu olanlar
kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. Bir hadis-i
Şerifte: "Tutumlu olan fakir olmaz" (Keşfü'l Hafâ, II, 189)
Islâmiyet insanlar
arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka
övülen davranışlardır. toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın
tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir
azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. "Servet içinizde zenginler
arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın" (el-Haşr, 59/7) ayeti bunu ifade
eder. Islâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri
içerisinde büyük değer verir."Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını
elde eder" (en-Necm, 53/39) ayeti bunu ifade eder.
Peygamber efendimiz en
kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir (Ahmed b. Hanbel,
Müsned, III, 466, IV, 141). Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek
yasaklanmıştır. Bu nedenle faiz yasak kılınmıştır (bk. el-Bakara,
2/275-279). Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber
değerlıdır.
Israf (savurganlık)
yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş
tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri
aldatacak faaliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden
tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır (bk. Hamdi Döndüren,
Islâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202;
Günümüz Ekonomik Problemlerine Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 10 vd.;
Orhan Oğuz-Ilhan Uludağ, Genel Ekonomi, Istanbul 1981, s. 39-41). Ayrıca
geniş bilgi Ansiklopedinin fıkıh ile ilgili birçok maddesinde verilmiştir).
İLK CUMA NAMAZI
a- Bu Konudaki Değişik
Rivayetler:
Ilk cuma namazının nerede
ve kimler tarafından kılındığı konusunda değişik rivayetler mevcuttur. Bu
rivayetleri şöylece özetleyebiliriz:
1. Resûlüllah hicret
etmeden önce cumanın kılınmasına izin verdi. Kendisi Mekke'de cumayı kılmaya
Kadir olamamış ve cumayı izhar edememişti. Mus'ab b. Umeyr'e: "Yahudilerin
cumartesi günleri Zebûr'u açıkça okuduklarını göz önünde bulundurarak,
kadınlarınızı ve çoçuklarınızı toplayın ve cuma günü, güneş zevalden yarıyı
geçince, iki rek'atle Allah'a yaklaşın." diye yazdı. (Hamidullah, Muhammed,
el-Vesâiku's-siyâsiyye s. 35; Alûsî; Rûhu'l-me'ânî XXVNI/99) Tabakât-i Ibn
Sa'd'da aynı rivayete: "... ve Sa'd b. Usâme'nin evinde oniki kişi ile cuma
kılındı." (Aynı kaynak Tabakât-i Ibn Sa'd'dan (NI/83) ilâvesi de mevcuttur.
Bu rivayet nazar-i dikkate
alındığında, cumanın Mekke döneminde farz kılındığı, izhar edilmesi gereken
bir ibadet olduğu, Yahudilere karşı bir onur meselesi ve bir şiar olduğu
söylenebilir.
Cumanın izhar edilmesi
gerekliligi, kısaca bir onur, bir varlık gösterişi namazı olduğu, diğer
nakillerde de göze çarpıyor.
Meselâ Allâme Ibn Hacer "Tuhfetü'l-Muhtâç"ta:
"Cuma namazı Mekke'de farz kılındı ama sayı yetersizliğinden ya da şiarı
izhar olduğundan, orada kılınamadı." (Aynı kaynak Tabakat-r Ibn Sa'd'dan (NI/83))
diyor. Sayı yüzünden kılınmadığı ihtimalini Ibn Hacer sâliki bulunduğu Şâfiî
mezhebinin, cumanın kılınabilmesi için kırk hür erkek cemaat şartını koşmuş
olmasından dolayı zikretmiş olabilir. Ama her ikisi de birer ihtimalden
ibarettir.
2. Abdurrahman b. Kâ'b:
"Gözlerini kaybetiğinde babamı cumaya ben götürüyordum. Ezanı duyduğunda Ebû
Ümâme Es'ad b. Zürâra'ya dua edip mağfiretini istiyordu. Bir ara durdu ve
yine böyle yaptı. Sebebini sordum. Yavrum, Medine'de Benî Beyâdâ Yurdunda
bize ilk cuma namazını kıldıran odur, dedi. O gün kaç kişi idiniz? dedim.
Kırk kişi idik, dedi. "(Alûsî, XXVNI/99)
BAŞA DÖN
3. "Umdetü'1-Kâri"deki şu
rivayet de bunu tamamlar: "Ibn Sîrîn anlattı: Medineliler Resulullah
(s.a.s.) gelmeden ve cuma âyeti inmeden önce toplandılar. Cumaya ilk defa bu
adı verenler onlar oldu. Dediler ki, Yahudilerin her hafta toplandıkları bir
günleri var. Keza Hiristiyanlar da öyle. Gelin biz de bir gün toplanıp
Allah'ı zikredelim, namaz kılıp O'na şükredelim. Derken bunun için "Yevmü'1-arûbe"yi
seçti ve Es'ad'ın evinde toplandılar. O da onlara iki rek'at namaz kıldırdı.
Bu toplantıda bu güne "Cuma" adını verdiler. Sa'd da bir koyun kesip onlara
yedirdi. Zira sayıları azdı."(Hâkim, el-Müstedrek I/28l ; Ibn Mâce, Sünen
I/344 (el-Ikâme 78) Sevkâni bu hadisi aynı zamanda Ibn Hibbân ve e1-Beyhaki'nin
de rivayet ettiklerini, sonuncunun sahih bulunduğunu, el-Hâfız'ın ise,
isnâdı hasendir, dediğini söyler. Bkz. Neylü'l-evtâr NI/230)
Tebyînü'1-hakâik hâsiyesi
Selebî'nin, "cuma namazına ilk defa ‚cuma' adını veren Kâ'b b. Lueyy'dir"
(Aynî, Umdetü'l-kârî VI/161) şeklindeki rivayeti buna muhalif değildir. Zira
Kâ'b'ın aynı toplantıda bulunması ve bu ismin o nun buluşu olması
muhtemeldir.
4. Bazı kaynaklarda bu
konuda değişik rivayetler de vardır:
"El-Ma'rife'de şöyle
denir: Zuhri anlattı; Resulullah (s.a.s.) Mus'ab b. Umeyr'i, Medine'ye,
onlara Kur'an öğretmek üzere gönderdiğinde, Mus'ab onlara cuma namazı
kıldırdı ve Resulullah gelmezden önce Medine'de ilk cuma namazını kıldıran
Mus'ab oldu. (Hasiyetü's-Selebî ‚alâ-Tebyîni'l-Hakâik I/217)
Allâme Alûsî bu
rivayetleri sıraladıktan sonra, "Bu konudaki haberlerin en sağlamı Medine'de
ilk cumayı Es'ad'ın kıldırdığını bilderenler olmalıdır." diyor.
Bu taktirde ilk cuma
namazı Yahudi ve Hristiyanlara karşı bir varlık izharı şeklinde kılınmış
oluyor. Burada; Acaba hangi şekilde olursa olsun, Medine'de ilk kılınan cumâ
namazı, öğle namazınının yerini almış ve onun farziyetini düşürmüş müdür?"
diye bir soru akla gelebilir. Ilk kılınan cuma namazının farz cuma olup
olmadığını tesbit için, bu sorunun cevabı önemlidir.
5. Bizzat Resulllah'ın
kıldırdığı ilk cuma namazı ise, Kubâ'dan ayrıldıktan sonra Benî Sâlim
Yurdu'nda, öğle vaktinde, cuma olması üzerine kıldırdıkları cuma namazıdır.
Bu mescid de bu münasebetle "Cuma Mescidi" adıyla bilinmeye başlanmıştır.
İşte Resulullah'ın kıldırdığı ilk cuma budur. (Aynî, age. VN/I88. )
6. Bir başka itibarla ilk
cuma diyebileceğimiz cuma namazı da, Bahreyn köylerinden olan el-Cuvâsâ'daki
Abdulkays'taki cuma namazıdır. (Zürkânî I/326; Elmalıli VNI/4980)
Rivayetler arasında
ihtilâflı gibi görünenler, Medine'de ilk cuma namazını Es'ad b. Zürâra; ya
da Mus'ab b' Umeyr'in kıldırdığını bildiren haberlerdir. Ancak Merhum
Elmalılı'nın da temas ettiği gibi (Sevkâni, Neylü'l-evtâr NI/233 (Buhari ve
·Ebûf Dâvûd)) anlaşılan Es'ad b. Zürâra, Resulullah'tan izin gelmeden önce
ilk kıldıran; Mus'ab b. Umeyr ise Medine'de izinle ilk cuma namazı
kıldıranlardır.
b- Rivayetlerin
Değerlendirilmesi
Bu rivayetlerin tümüne
birden baktığımızda şu sonuçlara va rabiliriz: Cuma namazının Mekke'de farz
kılındığı konusu kesin değildir. Mekke'de farz kılındığını kabul etsek dahi,
orada kılınmayışının sebebi, devletin bulunmayışı olduğuna dair bir delil
olmadığı gibi, bu aklen de mümkün görülmemektedir. Çünkü Allah Resulü, Kubâ
ile Medine arâsında ilk cuma namazını kıldırdığında henüz yoldadır.
Medine'de de bir devlet sözkonusu değildir. Henüz Medine'ye yerleşilmemiş ve
Müslümanlar insiyatifi ele almamışlardır. Ancak cumanın bir şiar ve bir
varlık gösterişi anlamı taşıdığı doğrudur.
BAŞA DÖN
IMA
Bir şeye işaret etmek, söz
veya fiili ile bir şeyi belirsizce kapalı bir surette anlatmak. Terim olarak
namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmek anlamındadır.
Islâm dini kolaylık dini
olduğu için hiç bir kimseye gücünün yetemeyeceği bir şeyi emretmemiştir.
Namazda da durum böyledir. Farz namazlarda ayakta durmaya güç bulamayan
yahut ayakta durunca hastalığı ilerleyecek veya iyileşmesi gecikecek olan
kimse oturduğu yerde rükû' ve secdesini yaparak kılar. Oturmaktan da âcizse
yattığı yerde ima (işaret) ile kılar.
Ima ile namaz kıları rükû
ile secdenin birbirinden ayırt edilmesi için rükûda başını biraz aşağı eğer,
secdede daha fazla eğer. Her ikisini eşit yaparsa namazı sahih olmaz.
Ima'nın hakikatıbaşı
eğmektir. Son derece eğilerek alnını yere yaklaştırmak lâzım değildir.
Secde etmeye gücü olmayan
kimsenin secde edebilmesi için önüne yüksek bir şey koymak mekruhtur. Ima
yeterlidir. Peygamber efendimiz (s.a.s) bir hastayı ziyaret etmiş önüne
yastık koyarak namaz kıldığını görünce yastığı atmış, hasta önüne tahta
koymuş, Peygamberimiz onu da alarak "Gücün yetiyorsa yere secde et. Bunu
yapamıyorsan Ima ile kıl ve rükû için olan Imayı secde için olan Ima'dan
biraz. daha hafif yap" buyurmuştur. Ima ayakta veya oturarak caiz olduğu
gibi, yatarak da caizdir. Ancak bir şeye dayanarak da olsa oturmak mümkün
iken yatarak ima etmek caiz olmaz. Oturarak ima'dan âciz olan kimsenin
sırtüstü yatması daha uygundur. Bu durumda başının altına yüksekçe bir
yastık konur. Böylece hem yüzü gökyüzüne değil, kıbleye gelmiş ve hem de ima
yapabilecek bir durumda bulunmuş olur daha önce de belirttiğimiz gibi ima
baş ekmekle. Artık bundan da âciz olan kimsenin ne göz, ne kaş ve ne de
kalbiyle imâ etmesi gerekmez. Hadis-i şerif de "imâ ile de kılmaya Kadir
değilse, Allah onun özrünü kabul etmeye daha lâyıktır" buyurulmuştur (Şurunbilâli,
Meraku'l-Felâh, Istanbul 327, s. 130-131).
Artık böyle imâ ile dahi
namazlarını kılamayacak durumda olan hastalar, üzerlerinden beş vakitten
fazla namaz geçmişse, iyileşince de bu namazları kaza etmez ama beş vakitten
az olanları kaza ederler.
BAŞA DÖN
İMAM EBU
HANİFE, ŞAFİİ VE TASAVVUF
Tarikata girmeden Islam
yaşanamaz. Müctehitler bile buna muhtaçtır. Bu yüzden Imam Azam, tarikata
intisab ettiği son seneleri için " Son iki senem olmasaydı helak olurdum"
demiş, Imam Şafii de Şeyban isimli bir çobandan tarikat dersi almıştır...
deniyor, bu doğru mudur ?
Rasulüllah'ın (s.a.)
ashabının yaşadıkları zühal, nefis tezkiyesi, verâ, zikir ve nafileleri
yaşama anlamında (ise) tasavvufu ve onun bir mezhebi olan tarikatı kabul ve
ispat, her halde bu sorunun cevabı değildir ve ehli ilmin bunda şüphesi de
yoktur. Fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimlerdeki istilah ve metodların sahabe
döneminde bulunan asıllarına göre gelişme ve değişme göstermesi gibi, söz
konusu ilimde de istilahların ve metodların geliştirilmesi, daha kestirme
metodlar ve disiplinler bulunması da normaldir makuldur. Bunlara da kimsenin
söyleyecegi pek fazla bir şey yoktur.Ancak bütün bunları anlatabilmek için
müslümanlarca "delil" sayılmayan yöntemlere başvurmanın da gereği yoktur.
Bilindiği gibi Islâmda ilmin yolları üçtür:1. Sağlam duyular. 2. Doğru haber
3. Akıl. Sözünü ettiğiniz bilgiler sağlam duyuların ve aklın konusuna değil,
haberin konusuna girerler. Haberin doğru olabilmesinin de belli şartları
vardır.Bunun için de müslümanlar "isnad ilmi" diye bir ilim geliştirmiş ve
bu yolla sağlamlığını tespit ettikleri haberleri, kitaplarda tescil
etmişlerdir. Imdi, sorudaki iddiaları böyle bir belge ile ispat etmemiz (ya
da etmeleri) mümkün değildir. Çünkü ilmi ölçülerle doğru diyebileceğimiz bir
sağlam kaynakta böyle bir şey kaydedilmemiştir. Gerçi Imam Gazali (her
nedense): " Imam Şafii Şeyban-i Râî'nin önünde mektebe giden bir çocuk gibi
diz çöker ve yapacağı işleri kendisinden sorardı. Kendisine: senin gibi bir
zat, böyle bir bedeviden bilgi alır mı? diye sorulduğunda bu adam bizim
bilmediğimizi biliyor, cevabını verirdi. (Imam Gazâlî, Ihya I/24-25 (Terc:1l61
)) diyor ama:Bu haberin doğru olduğunu kabul etsek dahi bu, Imam Şafiî'nin
ondan tarikat dersi aldığını ve bugünkü anlamda onu mürşit edindiğini
göstermez. Aksine Imam Şafiî'nin tevazuunu ve kendi ifadesinden de
anlaşılacağı üzere, bilmediği bir şeyi bilen, bir çoban dahi olsa, "
Bilmiyorsanız ehli zikir olan ilim sahiplerine sorun" emri ilahisine uyarak
ona sorma nezaketi gösterdiğini anlatır.Yine Gazalî'nin, aynı yerde, "Ahmed
b. Hanbel ile Yahya b. Main, Marufu Kerhi'ye başvurur, ondan sorarlardı"
ifadesini de aynı şekilde anlarız. Çünkü "her bilenin üstünde bir bilen daha
vardır". Bazı konularda onların bu imamlardan fazla biliyor olması
mümkündür.Kaldı ki durum tarihi açıdan öyle de değildir. Mesela Sehavî derki
: "Şafiî ve Ahmed'in, Şeyban er-Râî ile buluştukları ve ondan bir şeyler
sorduklarına dair haberler ehli marifetin ittifakı ile batıldır. Çünkü bu
imamlar Şeyban'a yetişmemişlerdir". (Sehavî, el-Makarıdü'I-hasene 474) Aynı
şeyi Aliyyu'1 Kâri de hem "el-Masnû", hem de "el-Esraru'1-mer-fu'a" adlı
eserlerinde nakleder. (Ali el-Karî, el-Masnü' (thk. A. Ebu Gudde) 220, el-Esrâru'l-merfu'a
(thk. M.es-Sabbag) 38l)Imam Azam'ın "Eğer iki sene olmasaydı Numan helak
olurdu" anlamında: "Lev-lâ senetân le-heleke Nu'man" dediğine dair de hiç
bir güvenilir kaynakta bir kayda raslanmadığını Muhakkık Kevseri söyler. (Kevserî,
Irgamu'l-merîd 41.) Ama sahih kabul edildiği takdirde dahi Imam Ebu
Hanefe'nin bu sözle neyi kastetmiş olabileceği açık değildir. Tarikata
girip, bir şeyhe intisap ettiği için bunu kurtuluş saymış ve öyle demiş
olduğu bundan anlaşılmaz.Kısaca o büyük zatların böyle kurtarıcılara
ihtiyaçlarından çok onların bunlara ihtiyaçları vardır. "Dürrul Muhtar
sahibi Allame Hankafi'nin Kuşeyri'den naklettiği gibi, tasavvufun makbul
tarikatlarının da Davud Tâî ve maruf Kerhi gibi büyük veliler vasıtası ile
dayanağı Imam Azam'dır" (Ismail Hakkı, Mevahibu'r-Rahman 109) Ictihadında şu
metodu benimseyen Imam Azam'ın, hayatının sonuna doğru bu metoddan
vazgeçtiği rivayet edilmiştir. Kitap'tan sonra herhangi bir meselede bir
hadis varsa onu alırız. Bir mesele hakkında sahabeden birden çok görüş
gelmişse, Kitaba ve sünnete daha uygun olanı tercih ederiz. Bunlardan biri
yoksa tabiiki taklid etmeyiz, biz de onlar gibi ictihat ederiz. (Ismail
Hakkı, age. 31)Bu iki imamın hayatlarını en geniş anlatan kaynaklarda
bunların üstadlarına baktığımızda sözü edilen zevattan, ya da benzerlerinden
ders aldıklarına dairde bir şey göremeyiz (bk. Ebu Zehra, Ebu Hanife (Terc.
O. Keskinogln) 109 vd.; Imam Şafiî, 40 vd.)
BAŞA DÖN
İMAM
MERGİNANÎ VE "EL-HİDAYE" ADLI KITABI
Şeyhul-Islâm Imâm
Burhânüddîn Ebul-Hasan Ali b. Ebîbekr b. Abdilcelîl el-Ferganî el-Merginânî
(511/593-1117/1196). Hanefî fıkıhçılarının büyüklerinden, mezhepte müctehid
(Ebu Firas en,Na'sanî, Ta'lîkât alel-Fevaîd s.141. Merginâni'nin fıkıhtaki
derecesini Lüknevi'nin "Ashabı tercihten" olarak göstermesine Ebû Firas şu
itirazda bulunur: "Gerçi Ibn Kemal Pasa Merginani yi kendi ictihatlarıyla,
rivayetlerin bir kısmını diğerine tercih gücüne sahip olan "ashab-ı tercih"
tabakasında zikreder ama, bu tenkide uğramış ve: Merginanî'nin durumu hiç de
Kâdıhân'dan aşağı değildir. Onun delilleri tenkit de ve mesele
istinbahindeki yeri, herkesin kabulüdür. Öyleyse "Mezhepte müctehid"
makamına o daha lâyıktır. Aklı selim de bunu kabul eder, denmiştir. (agk.))
ya da "ashâb-i tercih"den.(Lüknevî, el-Fevâid 14l.) Ebûbekr (r.a.) soyundan,
fıkıhta, hadiste, tefsirde, usulde, edebiyatta mâhir, dakîk ve titiz bir
âlim, zühd ve takvâ sahibi, ilm-i hilâfta ve mezhepte yetkili bir isim.
Mergînân'da doğdu. Mergînân, Türkistan'in Fergana eyâletinde bir şehirdir.
Doğduğu memlekette ölmüş ve Semerkand'da toprağa verilmiştir. Tahsilini
zamanında geçerli olan seyahatler sayesinde elde etmiş ve devrinin önemli
âlimlerinden ders okumuştur: "Akâid'ün-Nesefiyye" sahibi Necmüddîn Ebû Hafs
Ömer en-ehsefi (537/1142-43), Sadru's-Şahîd Husâmüddîn Ömer b. Abdil-Azîz
(536/1141-42), Imâm Ziyâuddîn Muhammed b. Huseyn el-Berdenicî (Tuhfe sahibi
Alâuddîn es-Semerkandî'nin öğrencisidir.) "Hulâsatül Fetâvâ" sahibinin
Babası Imâm Kivâmuddîn Ahmed b. Abdirreşîd el-Buhâri ve es-Serahsî'nin
talebesi Ebû Amr Osman b. Alî el-Beykandî (55?/1157) bunların meşhurlarıdır.
Kendisinden de birçok kişi fıkıh okumuştur ki, kendisinin değerli nesli
Şeyhulislam Celâlüddin b. Ebîbekr b. Merginanî, Semsül-eimme el-Kerderi,
Celâlüddîn Mahmud b. Huseyn el-Estrûsenî bunlardan sadece bir kısmıdir. (Lüknevi,
age.142.) Yüceliğini, çagdaslarından olan Kâdihân (592/1195) gibi âlimler
kabul etmiş ve belirtmişlerdir. "Bu derece ilimle meşgul olmasına karşılık,
son derece zâhid ve takvâ ehli idi. Geceleri teheccüdle ihya ederdi.
Anlatıldığına göre (biraz sonra anlatmaya çalışacağımız) Hidâye'yi yazarken,
onüç yıl, geceleri hep teheccüde kalkmış ve hiç ara vermeden sürekli oruç
tutmustur. Oruç tuttuğunu kimseye sezdirmemeye çalışır ve hizmetçi yemek
getirdiğinde ona, sen yemeği bırak git der, gidince yemeği bir öğrencisine,
ya da bir başkasına yedidirdi. Hizmetçi tekrar geldiğinde kabı boş görüp,
onun yediğini sanırdı".(Tasköprüzâde, Mevzûâtü'l-ulûm I/725; Kâtip Çelebî,
Kesf N/2032.) Talebesinden olan Burhânül-Islâm ez-Zernûcî, "Ta'lîmül-Muteallim"
adlı meşhur eserinde, şu beyitlerin ona ait olduğunu söyler:"Ne büyük bir
fesat: Nefsine düşkün olan âlim / ve bundan daha büyüğü de cahil bir âbid. /
Ikisi de âlemler içinde büyük bir fitnedir. / Dinde onlara tutunan için."Merginânî
okuduğu bir hadis-i şerife dayanarak, derslerini çarsamba günleri başlatır
ve Imâm Ebu Hanife'nin de böyle yaptığını söylerdi. Talebenin tahsile ara
vermemesi gerektiğini, akranlarını ara vermemekle geçtiğini söylerdi.(
Lüknevî el-Fevaid s.142.) Zehebî'nin (748/1374) "ilim küplerindendi"(Zehebî,
Siyeru-a'lami'n-nübela 21 /232.) dediği Merginâni'nin: I-Müntekâ, Nesrul-Mezheb,
et-Tecnîs, el-Mezîd, Menâsikül-Hac, Muhtârâtün-Nevâzil, Kitâbün fi'1-Ferâiz,
Bidâyetü'1-Mübtedî, el-Hidâye. gibi eserleri vardır.
BAŞA DÖN
İMAMLARIN, DÖRT MEZHEBE GÖRE ABDEST ALIP NAMAZ KILDIRMALARI
ŞART MIDIR?
İmamların dört mezhebe
göre abdest alıp namaz kıldırmaları şart değildir. Belki imam olan kimse
hangi mezhebin saliki ise onun ictihadına riayet etmekle mükelleftir. Ancak
mümkün olursa namaz kılan herkes, imam olsun, me'mun olsun diğer mezheplere
de riayet ederse daha efdaldır. Mesela abdest ve gusulde Hanefi mezhebinde
niyet getirmek lazım olmamakla beraber onu gerekli gören diğer üç mezhebe
muhalefet etmemek için gusülde yıkanmaya, abdestte de yüzü yıkamaya
başlarken niyet etmek daha efdaldır. Veyahut başı mesh etmek hususunda
Şafi'i mezhebinde bir kıl kadar, Hanefi mezhebinde dörtte birini mesh etmek
kafi geldiği halde, Malıki ile Hanbeli mezhebinde mutemede göre hepsini mesh
etmek gerekir. Hanefi ile Şafi'i olan kimselerin, Maliki ile Hanbeli
mezheblerine muhalefet etmemek için hepsini mesh etmeleri daha iyidir. Aksi
takdirde birinci meselede abdeste niyet etmeyen bir Hanefi diğer mezheb
saliklerine imam olamaz. İkinci meselede başından az bir şey mesh eden bir
Şafi'i diğer mezheb saliklerine imam olmadığı gibi yalnız başın dörtte
birini mesh eden bir Hanefi de, Maliki ve Hanbeli mezheblerinin saliklerine
imam olamaz.
Aynı şekilde Şafi'i
mezhebine göre Cuma namazından önce iki hutbenin okunması farzdır. Bu iki
hutbenin beş rüknü vardır:
1- Her iki hutbede Allah'a
hamd etmek,
2- Peygambere salavat
getirmek,
3- Takvayı tavsiye etmek,
4- Her iki hutbenin
birisinde bir ayet-i kerime okumak,
5- Son hutbede mü'minlere
açıkca dua etmektir.
Diğer mezheblere göre bu
beş rükne riayet etmek gerekir. Bu beş rükne riayet etmeyen imama Şafi'i ile
Hanefi cemaat karışık olduğu halde bu rükünlere riayet edilmiyor. Çünkü
takva tavsiye edilmediği gibi son hutbede mü'minlere açıkca dua edilmiyor.
Gizlice yapılan dua Şafi'i mezhebinde muteber değidir. Buna dikkat etmek
lazımdır.
BAŞA DÖN
İMAN(İNANÇ)
1- Her bakımdan mükemmel
ve eksiksiz tek varlık olan Allah'a inanmaya, dolayısıyla başka bir dünyanın
varlığını içtenlikle kabullenmeye "iman" denir ki, inanmak demektir.
Kendisinde iman bulunan, yani inanan insana da "mü'min" denir.
2- Bir anlatışa göre "Islâm"
ve "müslim", ya da "müslüman" kelimeleri de aynı anlamdadır. Diğer bir
anlatışa göre "Islâm" kabul etmek ve inanmaktan öte "teslim olmak",
"inandığı bu yüce varlığın verdiği buyruklara boyun eğmek" anlamına gelir.
3- Imanın yukarda
söylediğimiz kadarına "özet iman" (icmalen iman) denir. Gerçekten de Allah'a
inandığını söyleyen, işi en baştan tutmuş ve O'nun her söylediğini
kabullenmiş demektir. Inanılması gereken şeyleri, ayırıcı nitelikleriyle
ögrenmek ve kabullenmek de imânin genişletilmiş şeklidir, (Tafsilen iman).
4- Bu kısa ve özet iman:
"LA ILÂHE ILLALLAH" cümlesiyle anlatılır. Anlamı "Allah vardır, başka ilâh
yoktur" demektir. Verdiği emirlere ve koyduğu kurallara kayıtsız şartsız
uyulan varlıga "Ilâh" dendiğine göre, bu cümle aynı zamanda "Ben Allah'dan
başka emir ve yasak koyan kimse tanımıyorum" anlamına gelir. Sevgili
peygamberimizin bir sözü bunu açıklar: Kendisiyle görüşen bir delegeye: "Siz
bilginlerinizi ve büyüklerinizi ilâh edinip onlara tapıyorsunuz halbuki, biz
sizi Allah'a kulluğa çağırıyoruz" dediğinde o, durumun böyle olmadığını,
kimseyi ilâh edinmediklerini söylemişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Onlar bir şeyi yasak, yani haram, bir şeyi de serbest, yani helâl yapınca,
sizde kabullenip öyle davranmıyor musunuz?" diye sormuş o da "evet" demişti.
Peygamberimiz de: "İşte bunun adı ilâh edinme ve ona tapmadır"
buyurmuşlardı. (Tirmizî, tefsir 10) İşte "Lâ ilâhe illallah" diyen ve mü'min
olduğunu söyleyen herkes, kendi hayatına giren her türlü ilâhı itebilmişse,
gerçek mü'min olmuş olur.
BAŞA DÖN
5-Bu cümlenin ikinci
parçası: "Muhammedün Rasûlullah"tır ki, Muhammed (s.a.v.) Allah'ın
elçisidir. Yani her söylediğini Allah'tan alarak söylemiştir. Onun için her
dediği doğrudur, demektir. Birincisine kısaca "kelime-i tevhid" yani,
"Birleme sözü" denir. Buna, "Ben şahitlik ederim" anlamındaki. "eşhedü"
kelimesi eklenir ve "Eşhedü en-lâ-ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abduhû ve rasûlühû "şeklinde söylenirse "Kelime-i şehâdet", yani "şahit oluş
sözü" adını alır.
6- Yüce bir varlıga inanma
duygusu bütün insanların yaratılışında, yani "fıtrat" denen hamurunda
vardır. Yani yaratılışındaki duruluğu bozulmayan herkes, vicdanının sesine
kulak verdiği zaman, gücünün kaynağı, yüce bir varlığın bulunduğunu
hissedecektir. Ayrıca bozulmamış aklını kullandığında da, böyle bir varlığın
mutlaka bulunması gerektiğini anlayacaktır. Kendisinin en küçük parçası olan
hücresinden feza âlemine kadar her şeyde, son derece bir düzen ve intizam
görecek ve eğer aklı bozuk değilse bunların asla tesadüfen olamayacağını
rahatlıkla görecektir. Bunun için sayılamayacak kadar çok delil vardır.
7- Ancak doğuştan bu temiz
hamurla gelen insanı aynı zamanda sayılamayacak kadar da düşman
beklemektedir. Onların bütün işleri güçleri doğruları eğri, eğrileri doğru
göstermek ve gerçekleri örtmek, yani küfretmektir.
"Küfrün" kelime anlamı
"örtmek". demektir. Kâfir, doğruları örttügü için ona "kâfir" denmiştir.
Yanlışı süslü gösteren filmler, piyesler, yanlışa çağıran radyo ve
televizyon yayınları, (Bu ifadelerimizle radyo ve televizyon gibi âletlere
karşı olduğumuz anlaşılmasın. Tersine bir televizyonu insan zekâsının
bulduğu en mükemmel âlet olarak görüyoruz. Karşı olduğumuz şey, bu âletlerin
inançsız bir aile yapısı ve toplumu hedef alarak iman esaslarına karşı
sürekli saptırıcı, aklı oksitleyici yayınlar yapmasıdır.) aşağı duygulara
seslenen renkli, resimli basın, magazin ilâveleri ve dergiler, bunların
bozduğu şeytanlaşmış insanlardan oluşan arkadaş, öğretmen çevre... hep "küfr"ü
güçlendirir, yani akılları üzerinde paslı bir tabaka oluşturur, davranış ve
eylemlere aklı değil, hep duyguları motor yapar, sonuçta insanı düşünme gücü
dumura uğramış, yalnız duygularıyla algılayabilen, bir anlamda kör bir
varlık durumuna düşürür.
Iman kalbin bir eylemi
olduğu için insanları zorla inandırmak aslında imkânsızdır. Bu yüzden Islâm,
"Dinde zorlama yoktur" (Bakara (2) 256.) kuralını koymuştur. Ancak
insanların akıllarını oksitlenmiş bakır gibi örten şer güçlerin bu
hareketine, yani küfürlerine de izin vermemek ve aklı kaplayan paslı
tabakayı da sökmek, böylece aklı olaylarla başbaşa ve karşı karşıya bırakmak
gerekir. O zaman aklın doğruyu bulduğu görülecektir. Sözü edilen eyleme "cihad"
adı verilir.
8- Imanın genişletilmiş
şekli de "Amentü" denen altı madde ile özetlenmiştir. Inanılması gereken
şeyleri anahatlarıyla anlatan bu altı maddeye, "imanın temelleri, ya da
şartları" denir. Bunlar:
1. Allah'a ,
2. Meleklerine,
3. Kitaplarına,
4. Elçilerine
(Peygamberlerine),
5. Bu dünyanın sona erip
bir başka dünyanın kurulacağına (Ahiret'e),
6. Kadere, yani iyi kötü
her şeyin Allah'ın bilgisi ve gücü ile olduğuna inanmaktadır.
BAŞA DÖN
İMAN NEDİR?
İman; Cenab-ı Allah'ın,
vahiy meleğin aracılığı ile, Hazret-i Muhammed (sav)'e gönderdiği semavi
hükümlere kesin olarak inanıp tasdik etmektir.
Bir kimse Kur'an-ı Kerim
ve mütevatir sünnet ile sabit olan bir hükmü inkar ederse mü'min değildir.
Mü'minlere terettüp eden ahkam da kendisine terettüp etmez. Mesela oruç,
namaz ve benzeri farzları inkar eden veya içki ve faiz gibi yasakları kısmen
de olsa mübah gören kimse, İslamın hududu dışında kalıp müslümanlarla olan
manevi bağı koparmış olur. Bu sebeple müslümanlara varis olamaz, cenaze
namazı kılınmaz, müslüman mezarlıklarında defnedilmez ve onlarla evlenemez.
İslama inanmadığı halde
kendine, müslüman görüntüsü veren Abdullah bin Ubey, ölüm döşeğinde iken
Peygamberimiz ile görüşmek istedi. Bunun için yanına giden Peygamber (sav)'denkendisinin
cenaze namazını kıldırmasını istedi. Peygamber (sav) de bu teklifi kabul
etti. Öldüğünde Peygamber (sav), cenaze namazını kıldırmak için ayağa
kalktı. Fakat İslama karşı samimi olmadığı için Cenab-ı Hak, Peygambere,
onun cenaze namazını kıldırmasını yasaklayarak şu ayet-i kerimeyi inzal
buyurdu: "Asla onlardan –münafıklardan- ölen kimse üzerine cenaze namazını
kılma." (Berae).
BAŞA DÖN
İNANÇ TEMELLERI
Allah'a Iman
Insanlarla hayvanlar
arasındaki en önemli fark akıldır. Bunun dışında hemen her konuda
eşittirler. Öyleyse insan, aklıyla, önce aklın niçin verildiğini, sonra da
kendisinin ve dünyanın niçin ve nasıl varolduğunu düşünmek zorundadır. Çünkü
aklın görevi düşünmektir. Ona görevini yaptırmamak, onu yararsız hale
getirmek demektir.
Aklın dış etkilerden
arındırılmış olarak çalıştırılması halinde hiçbir şeyin kendiliğinden var
olamayacağı, her sanatın bir sanatçısı olduğu gibi, sırlarının henüz yüzde
onuna dahi akıl erdirilemeyen insan vücudunun ve onun gibi milyonlarca
varlığın da bir ustası bulunduğu rahatlıkta anlaşılır. Bu yüzden birçok
Islâm âlimi, kendisine hiçbir şey öğretilmeyen insanın, aklıyla en azından
Allah'ın varlığını bulmak zorunda olduğunu söylemişlerdir.
Allah'ın varlığı gibi,
birliği, öncesinin ve sonunun bulunmadığı ve her şeye gücünün yettiği de
yine akılla bulunabilir: Bu konuda Islâm Âlimleri iki kere ikinin dört
ettiği gibi kesin hesaplar yapmışlar ve peşin fikirli olmayan her akıllıyi
ikna etmişlerdir. Ancak müslümanların hepsi, bu konuda ikna oluncaya kadar
akıl yormak ve bunu isbat edenlerin isbatıyla yetinmemek zorondadırlar.
Çünkü inanç meselelerinde taklit caiz değildir.
BAŞA DÖN
Allah'ın, kendinden başka
kimsede bulunmayan bir takım nitelikleri vardır: O, önü ve sonu olmayan bir
varlıga sahiptir. Yani O'nun ne geçmişte olmadığı bir zaman vardı, ne de
gelecekte olmayacağı bir zaman bulunacaktır. Varlığı da bir başka şeyden
değil kendindendir. (Kidem, Bekâ, Vücut, Kiyâm binefsihi). Allah hem zatında
yani varlığında, hem sıfatlarında, hem de işlerinde tektir (Vahdaniyyet).
Yani O, tek başınadır. Onun sıfatları başka kimsede yoktur ve O işlerini tek
başına yapar. Allah'tan başka herşey sonradan yaratılmıştır ve O, sonradan
yaratılanların hiçbirisine benzemez. (Muhalefetün lil havadis). Bu yüzden
Allah'ı herhangi bir varlığa ya da cisme benzeten, O'na olduğu gibi
inanmamış olacağından kâfir olur. Bu saydığımız altı niteliğe Allah'a özgü
nitelikler yani, "sıfat-i zâtiyye" denir.
Allah'ın daha başka
nitelikleri de vardır: Mesela Allah diridir, hiç uyumaz (hayat), olmuş ve
olacak her şeyi bilir (ilim), her şeyi bilir, çünkü her şeyi ezelde, yani
kendinden başka varlıkların hiçbiri yokken O, takdir etmiş yani, planlamış,
programlamış ve aynen çalar saat gibi kurmuştur. Herşey O'nun bilgisiyle ve
planına göre gerçekleşir. O herşeyi duyar (semî'), herşeyi görür(başar),
herşey O'nun dilemesiyle olur,(irade), O'nun herşeye gücü yeter (kudret), O
konuşur ama konuşması bizim konuşmamıza benzemez. Bazı peygamberlerle
doğrudan doğruya konuştugu gibi, indirdiği kitaplar da O'nun konuşması
türündendir (kelâm). Herşey O'nun yoktan yaratmasıyla olur ve O her an yeni
bir durum yaratmaktadır (tekvin). Her yaptığının bir hikmeti vardır yani,
her yaptığı yerli yerindedir.
Allah'ın daha bir dizi
güzel ve mükemmel niteliği, ya da ismi vardır. Bunlara "güzel isimler"
anlamında "Esma-i Hüsnâ" denir. O'ndaki bütün güzellikler ve mükemmellikler
eksiksizdir ve tastamamdır. Yani güzel olan herhangi birşeyin, meselâ
cömertliğin O'nda olanından daha fazla ve daha iyisi düşünülemez.
Eksikliklerin ve çirkinliklerin ise hiç biri O'nda yoktur.
Allah'ın nitelikleri yani
sıfatları diğer bir yönden;güzellik ve umut akla getiren nitelikler, korku
ve heybet akla getiren nitelikler diye de ikiye ayrılabilir (cemâl ve celâl
sıfatları). Yani Allah'ın korkup titrenecek sıfatları olduğu gibi, umutla
dolunacak sıfatları da vardır ve bu yönü öbür yönüne galiptir. O,
"rahmetinin gazabına galip geldiğini" bildirmiştir.
Allah'a inananlar Cennette
Allah'ı göreceklerdir. Allah'ı görmenin tadı ve lezzeti, Cennetin bütün
nimetlerinden daha tatlı olacak ve bu, en büyük nimet sayılacaktır.
Allah yaptıklarından
kimseye karşı sorumlu değildir. Insanlar ise yaptıklarından O'na karşı
sorumludurlar. O, hiçbir şeyi yapmak zorunda değildir.
Allah'ın her emrettiği şey
güzeldir ve her yasakladığı şey de çirkindir. Insan aklı bunların
bazılarının güzellik ya da çirkinliğini anlayabilir, bazılarını anlayamaz.
Ancak O emredince, aslında güzel olduğunu anlarız.
Allah'ın acıma duygusu
yani, rahmeti ve merhameti bütün canlılarınkinin toplamından da fazladır. Bu
yüzden dünyada inanan ve inanmayan herkesi rızıklandırır. Ama öbür dünyada
nimetlerin, yani Cennetin sadece inananlara verileceğini söylemiştir. Bu
yüzden Cehenneme girecek olanlar Allah'ın acımadığından değil, kendi
kendilerine acımadıklarından gireceklerdir. Eğer Allah onlara acımamış
olsaydı, Cennete gitmenin yolunu hiç göstermeden onları ateşe atardı.
BAŞA DÖN
Meleklere Iman
Allah'ın insan denen bizim
gibi kulları yanında, melek denen ve bizim göremediğimiz bir takım kulları
daha vardır. Onlarda erkeklik ya da dişilik yoktur. Tek işleri Allah'a
kulluk etmek yani, O'nun her emrini yerine getirmektir. Onlarda Allah'ın
emirlerini tanımama yani, isyan gücü yoktur. Onların kendilerine göre bir
zaman ve mekân dünyaları vardır. Bizim zaman ve mekânımız onlar için geçerli
değildir. Yani bizim bir an dediğimiz bir zamanda onlar dünyamızı belki
birkaç kez dolanabilirler. Yemezler ve içmezler. Yani ihtiyaçları bizimkiler
gibi değildir.
Azrail, Mikâil, Cebrail ve
Israfil gibi büyük meleklerin yanında, çok basit gördüğümüz işler için,
meselâ bir kar, ya da yağmur damlasını buluttan alıp yere indirmekle görevli
ve o görevini yapınca işi biten melekler de vardır. Cinsel ilişki ve
tuvaleti dışında, devamlı insanla bulunan "koruma melekleri" vardır. Bunlar,
insanın yaptığı iyilikleri ve kötülükleri yazmakla görevlidirler. Kabirde
insanın kabir imtihanını yapmakla, Cehennem'de ve Cennet'te oralara lâyık
işleri görmekle görevli melekler vardır ve Allah'a sırf belli tesbih ve
zikirleri yapmakla görevli melekler vardır.
Melekler şekil bakımından
da bize benzemezler. Gerçi onların kanatları vardır ama kanatları bizim
tanıdığımız kanatlıların kanatlarına benzemez. Bu yüzden onları kartal,
doğan vb. gibi düşünüp onlara benzer kurgu resimlerini yapmak câiz değildir.
Çünkü bu onları olduklarından başka türlü göstermek ve gerçeği saptırmak
demektir.
Allah'ın her şeye gücü
yettikten sonra melekleri niçin yaratmıştır gibi bir soru akla gelebilir:
Ancak yukarıda öğrendiğimiz sıfatlarla nitelenen Allah'a karşı, yine onun
bir yaratığı olan insanın, bir defa böyle bir soru sorma yetkisi yoktur.
Eğer bu durumda bir insan düşünseydik onun bu soruya vereceği cevap,
herhalde tek kelime ile: "Sana ne! Küstah!" olurdu. Ama Allah bizi
azarlamıyor ve biz aklımızı kullanarak bunun bir sürü hikmetinden bazılarını
anlıyor, ya da tahmin edebiliyoruz:
Her şeyden önce Allah
Hakîm'dir yani, her yaptığı yerli yerindedir ve bir hikmete göredir. Sonra
Allah (c.c.) böyle, akıllara durgunluk verecek bir âlem yaratmakla
kendisinin nelere güç yetirebileceğini bize göstermiş ve kendini bize
tanıtmak istemiş olabilir. Melekler arasında, en büyükten en küçüge doğru
son derece düzenli ve intizamlı bir sistemi bize göstermekle bize kendi
işlerimizde örnek ve kopya vermiş olabilir. Isteseydi bizi de onlar gibi
aralıksız ibâdet ve itaatla görevlendirilebileceğini, bu yüzden durumumuzu
nimet bilmemiz ve bizim, onlarınkine göre çok az olan görevlerimizi yerine
getirmemiz gereğini hatırlatmış olabilir.
BAŞA DÖN
Melekleri niçin
göremiyoruz? diye de sorulabilir. Bu soruya da muzipçe: Göremediğin sadece
melekler mi? Görebildiklerin, göremediklerinin kaçta kaçı olabilir?
Göremediğin herşeyi yok saymak; kısa düşüncelilik ve geri kafalılık olmaz
mı? diye cevap verilebilir. Ama biz bunun da bilimsel açıklamasını yapmaya
çalışalım:
Bir defa varlık âlemi
sadece dünyadan ibaret değildir ve her âlemin kendine göre şartları ve
kanunları vardır. Meselâ aydaki yerçekimi dünyadaki yerçekimi gibi değildir.
Eğer varsa, bir başka dünyadaki canlıların yaşama şartları da bu dünyadaki
yaşama şartları gibi değildir. Melekler de bir başka âlemin varlıklarıdırlar
ve bu dünya şartlarına göre ayarlanmış gözlerle görülemezler. Tıpkı
televizyon dalgalarının radyo alıcısıyla algılanamadığı gibi. Sonra gözün,
kendi dünyasında da bir görme kapasitesi vardır. Meselâ göz, ışığın belli
dereceden az ve belli dereceden çok olması halinde göremez. Yani kapkaranlık
bir odada önümüzdeki masayı göremediğimiz gibi, Güneşin kendisine ve meselâ
kaynak ışığına karşı da bakamayız, göremeyiz. Kulaklarımızın ve diğer
duyularımızın gücü de aynıdır. Dünyada iken Allah'ı göremememizin sebebi de
budur. Yani Allah'ı uzakta ve görülmeyen bir yerde olduğu için değil, aksine
bizim gözlerimizin gücünü aşan bir açıklıkta ve parıltıda olduğu için
göremiyoruz. Çünkü O'nun bir adı da Nûr'dur. Cennette ise inananlara oranın
şartlarına göre göz verilecek ve Allah'ı, o şartlar altında göreceklerdir.
Nitekim Hz. Musa Allah'ı görmek istemiş ve değil Allah'a, Allah'ın belirdigi
dağa bakmakla bile cereyana kapılmış gibi baygın yere serilmiştir. (Bu olay
için bk. A'raf (143. âyet ve tefsirleri.) Yine bu yüzden Allah(c.c.) elçisi
Muhammed'e görünmek istediğinde onu Mi'raca yükseltmiş, Cennete koymuş ve o,
Allah'ı oranın şartlarıyla görebilmiştir. Ve yine bu yüzden Mi'raç
yolculugunda ona refakat eden Cebrail belli bir noktadan öte geçemeyeceğini,
geçerse yanacağın söylemiştir. Melekler bu nitelikte, Allah gibi olmamakla
beraber, bizim onları göremeyişimizin sebebi de aynıdır.
Sonra biz eşyayı beş
duyumuzla algılıyoruz. Bir altıncıduyumuz daha olsaydı algılayacak daha bir
sürü şey bulmaz mıydık? Bulmazdık demek, elini denize sokup dibini bulamayan
adamın, bu denizin dibi yoktur, demesi gibi gülünç olmaz m? Meselâ anadan
doğma kör olan bir insan, rengi hangi yolla algılayabilecektir? Onun renk
diye birşey yoktur demesinin ne anlamı varsa, melek diye birşey yoktur
demenin de o kadar anlamı vardır. Üstelik hayatında hiç yalan söylemeyen bir
insan, bize meleklerin var olduğunu söylemiş, onları görmüş ve konuşmuştur.
Kaldı ki, meleklerin bulunmadığına da aklî delil yoktur. Bütün dinler
meleklerin var olduğunu söylemiştir. Herbirimizin en azından birkaç defa
görmüş olduğumuz gerçek rüyalar bile, bizim algılayabildiğimiz fizik
âleminin ötesinde bir manâ âleminin bulunduğunun kesin delilidir.
Meleklerin varlığından
sözeden birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf bulunduğu ve Islâm ümmeti bu
konuda ittifak ettiği için, meleklerin varlığını kabul etmemek, insanı
dinden çıkarır.
BAŞA DÖN
İNANÇLA
İLGİLİ DİĞER BAZI KONULAR
Imanın ana temelleri altı
olmakla ve bu altı temel bütün inanılacak şeyleri içine almakla beraber,
akaid kitaplarında, öneminden ötürü ayrıca zikredilen şeyler de vardır:
Allah'ı, insanlarda, ya da
diğer yaratıklarda bu1unan bir özellikle nitelemek küfürdür.
Inananlar cennette Allah'ı
yer, zaman ve nitelikten uzak bir şekilde göreceklerdir.
Allah'ın Kelâmmn bir
âyetini bile inkâr, insanı dinden çıkarır.
Allah'a mekân nisbet
edilemez. Yani Allah şuradadır, ya da buradadır denmez. Belki, bilgisi ve
gücüyle Allah her yerdedir, denir.
Isrâ ve Mîraç, yani Hz
Muhammed'in Allah tarafından Mekke'den alınıp Kudüs'e götürülmesi, oradan da
göklere yükseltilip bu yolculugunda Allah'la görüşmesi gerçektir.
Kıbleye dönüp namaz kılan
hiçbir kimse; dinin zorunlu olarak bilinen kesin esaslarından birini açıktan
inkâr etmedikçe, ya da küfrü kesin olan bir eylemi inanarak yapmadıkça kâfir
sayılamaz.
Kâfirin müslüman üzerinde
"velayat" hakkı yoktur, ya da "ulü'l-emr" ancak müslümandan olur.
Allah'a isyan emretmedikçe
"ulü'l-emr"e itaat, zalim de olsa farzdır:
Abdestte mestler üzerine
meshetme müslümanların ittifakıyla sabittir.
Imamla, yani tüm
müslümanların önderi ile birlikte cihad kıyamete dek sürecektir.
Peygamber bildirmeden,
kimsenin Cennetlik ya da Cehennemlik olduğuna hükm olunamaz.
Peygamberimizin
arkadaşlarının, yani ashabının hepsi âdil insanlardır. Hiç birisine kötü
söylemeyiz.
BAŞA DÖN
Allah'tan başka herkes
yanılabilir. Ancak Allah, peygamberleri yanıldıklarında doğrultur.
Bir peygamber, bütün
velilerden daha üstündür.
Allah dostlarının (evliya)
kerametleri gerçektir.
Kâhinler ve gâibden haber
verdiklerini söyleyenler yalancı ve kâfirdirler. Söylediklerini
doğrulamayız. Ama Allah, bazı kullarına dilerse bazı sırlar öğretir.
Kıyametin, Deccalın
çıkması, Hz. Isâ'nın inmesi ve Güneş'in batıdan doğması gibi büyük
işaretleri vardır.
Allah Resûlünün yolundan
başka bir yol, onun getirdiği gerçekten başka bir gerçek yoktur. Içiyle ve
dışıyla ona itaati kabullenmeyen, havada da uçsa, suda da yürüse mü'min
değildir.
Inanç açısından insanlar
üçe ayrılır:
1. Hz. Muhammed'in
(s.a.s.) Allah'tan (c.c.) getirdiklerini kalbiyle kabul edip, diliyle
söyleyen mü'min'dir.
2. Kabul etmeyen kâfirdir.
3. Kabul etmediği halde
kabul ettiğini söyleyen münafıktır. Münafık kâfirden daha kötüdür. Ancak
kalbinden inanmadığı halde müslümanlar gibi yaşayana biz Müslümanca muamele
ederiz. Kalbini bildiğimizi söyleyemeyiz.
İNFAK
Helâl yollarla elde edilen
malı, ihtiyaca ve dinin gerekli ya da hoş görüldüğü yerlere harcama,
sarfetme. Allah'ın bir rızık olarak verdiği görünür-görünmez (zahir-batın)
nimetleri yayma.Kelime arapça kökenli olmakla beraber, Islami bir terim
muhtevası kazandığından bütün müslüman halklar tarafından aynı kapsamla
kullanılır olmuştur. Arapçadaki kökü "ne-fe-ka" fiilidir. Bu kök "çıkma" ve
"gitme"yi ifade eder. Arap tavsanının çıkış deligine "nâfika", imandan
çıktığı için ya da kalbinden iman çıktığı için insana "münafık", pantolonda
ayağın çıkış yerine "neyfak", azığın bitip tükenmesine "infak" yerin
altından çıkış yeri olan tünele "nafak" denir ki, bunların hepsinin kök,
mana ile ilişkisi vardır. Insanın şeran bakmakla yükümlü olduğu kimselere
elinden çıkarıp vermekle yükümlü olduğu malı mükellefiyete de "nafakâ' denir
ki, bunun da bu kökle ilişkisi açıktır. Terim olarak giriş paragrafındaki
anlamların tümünü bünyesinde bulunduran "infak" tanımdan da anlaşılacağı
gibi, insanın sahip olduğu bilgiyi (faydalı ilmi) yayma ve öğretme anlamına
da gelir. Mesela Kur'an-ı Kerim'in daha ilk girişinde (2/3) kurtuluşa eren
mü'minlerden sözeden, "bizim kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak
ederler" ayeti "infak" a bu anlamı da yüklemiştir. Ve bu ayet aslında
"infak" ta bulunması gereken özelliklere de"işareti" ile dikkat çeker:
Ayette ki "min = den" eki, infak edenin sahip olduğu herşeyi verip yoksul
kalmasını ve savurganlık etmesini değil, bir kısmını vereceğini, "mâ = şey"
ifadesi, sadece maddi varlıktan değil, ilim gibi manevi varlıklardan da
infak edileceğini, Allah'ın "bizim rızık olarak verdiklerimiz" ifadesi,
"infak" ta başa kakma ve minnet duygusunun olamayacağını, çünkü verenin
aslında Allah'ın malından verdiği, "infak ederler" ifadesi de, hem başka
harcamalar için değil ihtiyaç (nafaka) için verirler, hem de, verdikleri çok
az olmayıp bir ihtiyacı karşılayacak kadar olur anlamına verir ki, "infak"ın
asıl özellikleri de bunlardır. Bu nitelikleri taşıyan "infak"ın yapıldığı
yön (cihet) zaman ve şartlar itibari ile kendi içinde bir meratibi
(hiyerarşisi) vardır. Mesela bir yönüyle "infak"ın farz, (vacip) ve mendup
olanları vardır ki, bu sıralamaya göre "infak"ın farz olanlarının başında
zekat gelir. Insanın kendine bakması ve çoluk çocuğuna yapacağı harcama
(nafaka) da ikinci derecede farz olan "infak" tır. Üçüncü farz "infak" ise
cihat için yapılacak harcamadır. Bütün çeşitleriyle sadakalar ise "infak"ın
mendup (hoş ve arzulanan) kısmını oluşturur. (Kurtubî I/179) "Infak"ın tüm
çeşitleri ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de ikiyüze yakın ayet-i kerime
vardır ki bu, islam toplumundaki maddi transfer, mülkiyet seyyaliyeti,
servet törpülenmesi, gelir hatta servet dağılımı, olandan olmayana transfer
(sosyal güvenlik ödeneği) kısaca sosyal adaletin hangi boyutlarda motive
edildiğinin belirgin bir göstergesidir, "infak"ın mekruh ve haram olanı ise
olmaz. Çünkü bu terimin anlamı bütünüyle olumludur. Mekruh ya da haram olan
harcamalara "infak" değil "israf', "savurganlık" vs. denir.
Ancak "infak"in sadece
teberru (tatavvu) şeklindeki harcamalara denebileceği, zekatı içine
almayacağı da söylenmiştir. Fakat birinci görüş daha doğrudur.( Razî 2/3. )
Diğer bir yönden "infak"ın hiyerarşisini Allah Rasülü (s.a.) bir
hadisleriyle açıklar: "Gelip, bir dinarım var (ne yapayım?) diye soran
birisine: kendine harca (infak et) buyurdu. Iki dinarım varsa? Ev halkına
harca. Üç dinarım varsa? Hizmetçine (çalıştırdıklarına) harca. Dört dinarım
varsa? Ebeveynine harca. Beş dinarım varsa? Yolunlarına harca. Altı dinarım
varsa? Allah yolunda harca, buyurdu" el-Bakara suresi 2/215. ayeti bu
hiyararşiye daha net bir sıra çizer: "Ne infak edeceklerini sana sorarlar.
De ki, hayır olarak infak ettiklerinizi ebeveyninize, yakınlarınıza,
yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara (harcayın)" Bir başka hadis-i
şerif aynı derecelemeye değişik sartlara göre biraz değişik bir sıra çizer:
"kişinin infak deceği en hayırlı para (dinar) çoluk çocuğuna harcadığı,
Allah yolunda (cihadda) bineğine harcadığı, yine Allah yolunda arkadaşlarına
harcadığı paradır." Bir diğerinde ise: "Allah yolunda (cihadda) infak
ettiğin bir dinar, bir köle azat etmek için infak ettiğin bir dinar, bir
yoksula sadaka olarak verdiğin bir dinar ve çoluk çocuğuna harcadığın bir
dinardan ecri en büyük olanı çoluk çocuğuna harcadığındır"( Kurtubî I/179)
denir.Rasülullah'ın hadislerinde de her çeşidiyle "infak" vurgu ile tavsiye
ve teşvik görür. O herkesin, yarım hurma ile de olsa kendisini kurtarması
gerektiğini, sadakanın rızkı çogaltacağını, ömrü ve malı artıracağını,
Rabbin gazabını dindireceğini, zafere sebep olacağını, malın bereketi
olduğunu söyler. Zaten Allah da (c.c.) yapılan bir infakın yerinin Allah
tarafından doldurulacağını haber verir. (34/39) Yine Allah Rasulü (s.a.)
"infak" etmeyenin rızkının daraltılacağını, cömertliğin Allah'ın ahlakından
olduğunu, yoksullara arka çıkmanın kötü ölümü engelliyeceğini, sadakanın
(bir paratöner gibi) belayı önlediğini... bildirir.Kısaca bütün çeşitleriyle
infak Islamın ikinci temel unsuru, "köprüsü" ve dünyayı düzene koyma aracı
olarak görülür.
İNSAN
İRADESİ-İHTİYÂRÎ FİİLLERİ VE SORUMLULUK
Bilindiği gibi insan,
kâinattaki yaratıkların en olgunu ve şereflisidir. Çünkü, bu âlemdeki canlı
cansız varlıkların hepsi, insanın emrine ve hizmetine verilmiştir. Bu
bakımdan insan, Rabb'ini bilmek ve O'na ibadet etmek için olduğu gibi, bu
dünyayı imar ve ıslah etmek için de yaratılmıştır. Bu sebeple "Allahu Teâlâ,
insana her türlü güzel vasıflar, yanında onu diğer varlıklara üstün kılan ve
insan yapan, akıl, ruh, irade ve ihtiyar gibi manevi değerler vermiştir. O,
aklı, irade ve seçme gücü ile diğer varlıkların yapamayacağı bir çok işleri
yapmak, yeni yeni şeyler keşfedip kesb etmek kudretine sahiptir. Insana bu
sınırlı kudreti ve cüzî iradeyi veren; gücü her şeye yeten mutlak kudret,
kulli irade ve sonsuz kemal sahibi olan Allah Teâlâ'dır. Fakat insana
verilen bu sıfatların hiç biri tam ve mutlak değildir. Allah'ın kemâl
sıfatlarına nazaran çok eksik ve sınırlıdır. Bu sebeple insan, iradesini,
fıtrî yeteneklerini ve diğer sıfatlarını kullanırken, belirli ölçülere,
kayıtlara ve ilâhî kanunlara tabidir. Fakat bu kayıtlara ve bazı engellere
rağmen insan, cüz'î iradesini kendi sınırları içinde kullanmakta ve dilediği
tarafa yöneltmekte serbesttir. Gerçek şudur ki insan, belirli ölçüler ve
sınırlar içinde hareket edebilen hür bir varlıktır. O halde insanın kendi
irade ve ihtiyarı ile yaptığı, isteyip kesbettiği (elde ettiği) işler vardır
ve yaptığı bu işlerden elbette sorumludur. Yapmakla mükellef olduğu iyi ve
güzel işler karşılığında mükafaat alacak, yapmaması gerekenler karşılığında
da ceza görecektir., Çünkü insan, kendi irade ve isteğiyle iyi veya kötü
belirli bir işi yapmaya karar vermiş ve o kararını uygulamaya koymaya
girişmiş olmakla, o işin sorumluluğunu yüklenmiştir. Işte insanlar, sahip
oldukları bu irade ve ihtiyarları (seçme melekelerine sahip olmalarından
dolayı mükellef ve yaptıkları işlerden sorumludurlar. Bu teklif esasına göre
dinen sevaba layık veya cezaya müstehak olurlar. Aksi halde insanlar
mükellef ve yaptıkları işlerden sorumlu olmazlar. Teklif ve sorumluluk,
sevap ve ikab (ceza) esaslarını kabul etmemek ise, bütün ilahî dinlerin esas
ve gayesine aykırıdır.
BAŞA DÖN
Diğer taraftan, şayet
insanlar yaptıkları her işi mecburi ve zorunlu olarak yapar diye düşünürse,
cebir (zorlama) lazım gelir ve insan iradesi inkâr edilmiş olur. Yani
insanların yaptıkları hiç bir işte irade ve ihtiyarları olmaz, buna rağmen o
işlerden sorumlu tutulmuş olurlar ki bu, ilahi adalete aykırı düşer. Bu
sonuç ise batıldır.
O halde, karşımıza,
birbiriyle zor bağdaşan iki dini esas çıkıyor:
Birincisi; "Allah (c.c)
her şeyin halîkı (yaratıcısı) dır" (ez.-Zümer, 39/62) âyetine uyarak, Hak
Teâlâ'nın yegane yaratıcı olduğuna, yaratıcılıkta hiç bir ortağı
bulunmadığına ve kulun ihtiyarı fiillerini de yaratanın Allah olduğuna iman
etmektir.
Ikincisi de; kul, kendi
irade ve ihtiyarı ile yaptığı (zorunlu olmayan) Ihtiyarı Fiillerinden
sorumludur. Yani Allah'ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmakla
mükelleftir. Bu, teklif ve sorumluluğun esası olup, dinde sevap ve ikabın
kaynağıdır. Bu esas, bizi "insanın sorumlu olması için, fiilini icad etmesi
gerekir" sonucuna götürebilir. Bu sonuç ise, birinci esasa aykırı düşer.
Işte, inanılması gereken
bu iki esas arasında görülen çelişkiyi kaldırmanın zorluğu, insan aklını
tereddüde ve fikir ayrılıklarına sevketmiş ve bu konuda Ehl-i Sünnet dışı
mezheplerin doğmasına neden olmuştur. O halde ihtilafın ana sebebi;
insanların "ef'âli ihtiyarıye" diye anılan kendi irade ve ihtiyarları ile
yaptıkları "fiilleri yaratmak" Allah Teâlâ'nın fiillerinden midir? Yani bu
irâdı fiillerin yaratıcısı Hak Teâlâ mıdır, yoksa o fiili bizzat işleyen kul
mudur? meselesidir. Bu konuda farklı görüşler ve ayrı ekoller ortaya
çıkmıştır:
1-Mutlak cebir düşüncesine
dayanan "Cebriyye" mezhebi öncüsü Cehm b. Safvan olduğundan "Cehmiyye"
adıyla da anılır.
2-Mutlak ihtiyar fikrine
dayanan Kaderiyye ve "Cumhuru Mu'tezile" mezhebi.
3-Cebr ve ihtiyar arasında
görülen "Mâturîdiyye" mezhebi.
4-"Cebr-i Mutavassıt"
olduğu iddia edilen "Eş'ariyye" mezhebidir.
Ilk iki mezhep, insan
iradesi üzerinde aşırı giden ve birbirinin zıddı olan "mutlak cebir" ve
"mutlak ihtiyar" fikrine dayanan ve böylece ifrat ve tefrite kayan Ehl-i
Sünnet dışı bâtıl mezheplerdir.
Son iki mezhep ise, ifrat
ve tefrite sapmayan hak mezheplerdir. Her ikisi de, Ehl-i Sünnet görüşünü
temsil ederler.
Cebriyye; insanın irâdî
fiilleri üzerindeki kudret irade ve ihtiyarını tamamen inkâr ederek, kulun
daima mecbur ve muzdar olduğunu, yaptığı işlerde hiç bir rolü olmadığını
iddia ediyor. Böylece "teklif ve sorumluluk" esasını yıkarak, insanı mutlak
cebre teslim ediyor. Onu âdeta cansız bir varlık seviyesine indiriyor.
İslam'ın ana prensipleriyle bağdaşmayan bu çarpık görüş, müslümanlar
arasında rağbet görmemiş ve kısa zaman sonra ortadan kalkmıştır.
Kaderiyye ve Mu'tezilenin
büyük çoğunluğu; Cebriyye'nin mutlak cebir fikrının tam aksini savunacak,
insanı "hâlikiyet" yani yaratıcı derecesine çıkarıyor ve "kul, yaptığı
ihtiyârî fiillerin yaratıcısıdır" diyorlar. Böylece Allahu Teâlâ'ya, bir
çeşit şirk koşma gibi tevhid akidesine aykırı bir duruma düşüyorlar.
İNTİHAR
Insanın kendisini
öldürmesi. Ne şekilde olursa olsun bir kimsenin kendisini öldürmesine
"intihar" denir. Intihar Allah'ın yaratmış olduğu cana kıymaktır. Bu yüzden
de büyük günahlardandır. Insana canı veren Allah olduğu gibi, onu almaya
yetkili olan da odur.
Intihar etmenin haramlığı
ve ahiretteki tehlikesi ayet ve hadislerle sabittir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile
gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi
öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir" (en-Nisa', 4/29).
Ayette, fiilen cana kıyma anlamı yanında, Allah'ın haram kıldığı şeyleri
işlemek, masiyete dalmak ve başkalarının mallarını batıl yollarla yemek
sûretiyle kendisine yazık etmek, ahiret hayatını mahvetmek anlamı da vardır
(Ibn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'anı'l-Azım, Istanbul 1985, II, 235).
Amr b. el-As (r.a), Zâtu's-Selâsil
seferinde ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde,
ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz.
Peygamber'e iletirken, yukarıdaki ayete göre amel ettiğini söylemiş ve
Resulullah (s.a.s) Amr'ın bu yaptığını tasvip etmiştir (Ebu Dâvud, Tahâre,
124; Ahmed b. Hanbel, IV, 203).
Hadis-i şerifte şöyle
buyurulmuştur: "Yedi helak edici günahtan uzak durunuz Denildi ki, ya
Resulullah, onlar nelerdir?; şöyle buyurdu: Allah'a ortak koşmak, bir cana
kıymak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli, hiçbir şeyden habersiz
mümin kadına zina iftirası yapmak" (Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45;
Müslim, Iman, 144).
BAŞA DÖN
Intihar geçmiş ümmetlerde
de yasaklanmıştır. Cündüb b. Abdullah'tan Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle
dediği nakledilmiştir: "Sizden önceki ümmetlerden yaralı bir adam vardı.
Yarasının acısına dayanamayarak, bir bıçak aldı ve elini kesti. Ancak kan
bir türlü kesilmediği için adam öldü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; kulum can
hakkında benim önüme geçti, ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu" (Buhârî,
Enbiyâ, 50).
Hayber Gazvesi sırasında
büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme
gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı
kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara
sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî,
Kader, 5, Rikâk, 33, Meğâzî, 38, Cihâd, 77; Müslim, Iman, 179; Kâmil Miras,
Tecrid-i Sarıh, X, 266 268). Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu'ne iletilince
şöyle buyurmuştur: "Insanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe
göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri
cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler
yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir" (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33;
Müslim, Iman, 179).
Intihar edenin uhrevî
cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim
kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine
onunla azap edilir" (Buhâri, Cenâiz, 84). "(Dünyada ip ve benzeri) şeyle
kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran
cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)" (Buhârî, Cenâiz 84),
"Kim kendini bir dağın
tepesinden atar da öldürürse cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür.
Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu
halde devamlı ceza çeker" (Müslim, Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz,
68, Dârimi, Diyât, 10; Ahmed b. Hanbel, II, 254, 478).
Islâm bilginlerinin
çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da
kılınır. Hayber Gazvesinde intihar eden Kuzman'ın cehennemlik olduğu
bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade
yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra
cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için, intihar edenin son anda
mü'min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna itikad etmemiş olması
da şarttır (Kâmil Miras, a.g.e, X, 270).
Hz. Peygamber'in, bıçakla
kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir. Ancak bu
olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden menetmek
amacına yöneliktir. Nitekim Ashab-ı Kiram bu kimsenin cenaze namazını
kılmıştır (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, terc. A. Davudoğlu, Istanbul 1970,
II, 276-277). Imam Ebû Yusuf'a göre, intihar hata ile veya şiddetli bir
ağrıdan dolayı olmadıkça müntehir üzerine cenaze namazı kılınmaz.
Sonuç olarak, beden Cenâb-ı
Hakkın insanoğluna verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden
kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun
için de, kişinin rûhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi
İslam'ın amacıdır. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve
problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabır ve daha
sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felaketlerle karşılaşır.
Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü, ruh bedende kaldıkça
Allah'tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir
kolaylık vardır. Kulun Allah'a yönelmesi ve O'ndan yardım istemesi, sıkıntı
ve problemlerin çözümünün başlangıçnoktasını teşkil eder. Yüce yaratıcı
umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O'nun
her şeye gücü yeter. O'na dayanan da güç kazanır.
İNTİHAR EDEN VEYA İÇKİ İÇEN KİMSENİN CENAZE NAMAZINI
KILMAK CAİZ MİDİR?
İslam dininde intihar
etmek, içki içmek, namazı terketmek ve zina gibi bir günah işlemek büyük bir
vebaldir. Fakat Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e göre küfre vesile değildir. Yani
bir kimse kelime-i tevhidi getirip İslam'ın bütün ahkamını kabul ederse adı
geçen günahlardan birisini veya diğer müslümanlar gibi onların da cenaze
namazı kılınacaktır. Fakat İslam'ın tümünü veya müslümanım dediği halde
İslam'ın bazı hükümlerini reddederse müslüman sayılmaz. Böyle bir kimsenin
dinen cenaze namazı kılınmaz. Kılınsa nazar-ı itibare alınmaz. Allah'ın
indinde makbul değildir.
BAŞA DÖN
İNTİSAP ETMEK FARZ VEYA VACİP Mİ? İNTİSABI OLMAYAN KİMSENİN
İMANI NASILDIR?
İntisap etmek ne farz ne
vaciptir. Farz vacipolan şeyler Kur'anı Kerimde Hadisi şerif ve fıkıh
kitaplarında açıkça belirtildiği halde söz konusu olan intisap bunlardan
sayılmamıştır. İntisap etmekten maksat mürşid,alim ve amil olursa kalp ve
ruhu verdiği terbiye ile terbiyelendirmektir ve İslam'ı güzelce alıp onu
yaşamaktadır. İntisap ve seyr-i süluk meselesi asr-ı saadette yoktu. Çok
zaman sonra icad edilmiştir. Doğuş tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
İntisap etmekten maksat Kur'an-ı Kerim ile Hadis-i nebevinin ışığı altında
ruh ve kalbi besleyip onu ruhi hastalıklardan korumak olduğuna göre tarikata
girmeden de bu işi yürütmek mümkündür. Her tarikat, Kurucusuyla şöhret
bulmuştur. Rüfa'i tarikatı. Ahmed er-Rüfai'ye, Kadiri tarikatı Abdü'l-Kadir
Geylani'ye, Nakşıbendi tarikadı da Muhammed Beha'eddin en- Nakşibendi'ye
mensuptur ve onun lakabıyla şöhret bulmuştur. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şafi'i
gibi zevat İslam hukukunda müctehid oldukları gibi AbdülKadir Geylani, ahmed
Rüfai ve Muhammed en-Nakşibendi gibi zevat da ahlak ve tasavvuf sahasında
müctehiddirler. Tarihe göz atıldığında ehl-i tarikatın İslam ve beşeriyete
büyük hizmetler verdiklerini görmüş olacağız. Henüz İslam'ın nuruyla
nurlanmadan evvel Tatarlar İslam alemini yakıp yıktıkları ve hilafet-i
İslamiyeyi ortadan kaldırdıkları zaman İslam inancını ayakta tutan ehl-i
tarikat olduğu gibi Osmanlılar da fethettikleri ülkeleri İslama ısındırmak
ve orada yerleştirilen müslümanları İslami bilgilerle donatmak hususunda da
ehl-i tarikatın büyük rolü olmuştur. Yalnız bu zamanda Allah için İslam
davasını yürütüp seyr ü sülük eden mürşıdler çok azalmışlardır. Hatta
birçokları salih aba ve ecdadının selahını istismar ederek avam tabakayı
arkasından sürüklüyorlar. Bu zamanda hakiki mürşid bulmak çok zordur.
İntisab etmek imanın şartlarından veya İslam'ın farz kıldığı bir şey
olmadığına göre intisap etmeyen kimsenin imanı yoktur veya zayıfdır
denilemez.
BAŞA DÖN
İNZİVA
Köşeye çekilmek,
insanlardan uzaklaşmak.
Inzivanın uzlet ve
halvetle de mana birliği ve amaç bütünlüğü vardır. Son iki kelime, dünyadan
bir müddet el-etek çekme anlamındadır.
Bilineceği üzere insan,
maddi alemle ilâhî âlem arasında bir köprü durumundadır. Onun iki önemli
öğesinden biri olan bedeni, madde alemine; ruhu ise nefha-i ilâhi olduğundan
mana alemine aittir (es-Secde, 32/7-9). Bu nedenle insan, her iki alemle de
münasebet içinde olma imkanına sahiptir.
Insanın maddî ve manevî
bakımdan mutluluğu, iyi bir kul olabilmesi, maddesi ile manâsı arasındaki
dengeyi kurabilmesine bağlıdır. Bu, aynı zamanda bedeni ile ruhu, dünyası
ile ahireti arasındaki denge demektir. Bedenle ruh, madde ile mana, dünya
ile ahiret arasındaki dengeyi sağlayabilmek için, Islâm dininde bir çok
esaslar vardır. Bunlardan; zühd, cömertlik, kanaat, rıza vb.ni sayabiliriz.
Tasavvuf, kâl değil hâl ilmidir. Teorik olmaktan çıkıp pratik olmaya
geçmektir. Bu bakımdan yukarıdaki esaslar, tasavvufta bir hayli
gelıştırilmiştir.
Konumuz olan inziva,
tasavvufun önemli esaslarından olan zühdün içinde yer almaktadır. Bilindiği
gibi zühd; birşeye rağbet etmemek, terketmek ve yüz çevirmek manalarına
gelir. Tasavvufî anlamda ise, Allah'tan gayrı şeylere, masıvaya karşı
takımları olumsuz tavrı ifade eder. Kur'an-ı Kerîm'de bir yerde geçer
(Yusuf, 12/20).
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
ve ashabının yaşayışları, tarihçilerin de övgüsüyle bahsettikleri gibi
zâhidane idi. Her zaman bulamadıkları için değil, fakat dünyevî nesnelere
değer vermedikleri için bu hayatı yaşıyorlardı.
O devirdeki bu hayat,
Allah korkusu ve ahiret sevgisine dayanıyordu. Sahabelerden aşırı gidenler
olduğunda, bizzat Hazreti Peygamber, o gibileri uyarıyor ve makul çizgiye
indiriyordu. Bundan sonraki devirde, Islâm topluluğunun süratle genişlemesi,
çeşitli kültür ve medeniyetlerle temas, siyaşı kavgalar, idarî baskılar gibi
psikolojik ve sosyal etkiler sonucu, zühd hareketi şiddetini artırmıştır.
Emevî saltanatının lüks ve israfa düşkünlüğüne ilk defa zahid sahabî Ebû
Zerr el-Gıfarî (Ö. 32/652) şiddetle tepki göstermiştir.
Bütün bunlardan anlıyoruz
ki, bir müslümana yakışan hem dünyada yaşayacak, hem de kalben onun
sevgisinden uzaklaşacaktır. Dünyadan uzaklaşma anlamında olan inziva, ya
halkın şerrinden kaçmak için, ya da münzevinin "halka zarar vermeyeyim" diye
yaptığıdır ki, ikincisi birincisine tercih edilir.
Kalp ile inzivaya
çekilenlerin çoğu zaman aynı zamanda bina kurup, su çıkaran ve araziyi
sulayıp bol ürün elde eden birer muktedir mühendis oldukları tarihte
gözlenmiştir (ö. L. Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, s. 55). Bunlar, "Insanlar
içine karısıp da onlardan gelecek sıkıntılara katlanan müslüman, inanlara
karısınıayıp onlardan gelecek sıkıntıya sabretmek durumunda olmayan
müslümandan daha hayırlıdır" (Ahmed b. Hanbel, V, 365) hadisine uyarak,
masıvadan kaçmak yerine, onunla pençeleşmeyi prensip edinmişlerdir. Yine
bunlar, mutlak hürriyeti seçtik ve Hakk'a teslim olduk diye de, dünyadan
el-etek çekip, işi gücü bırakmamışlar, sûfî elbisesine bürünüp, bir köşeye
çekilip, menfaat sağlamaya çalışmamışlar, "el emeklerinin karşılığı olan
lokmalarını yemişler" (Kâmil Miras Tecrîd-i Sarîh, VI, 369), "ilâ-yı
kelimetullâh" için cihat etmişlerdir (Ahmet Sevgi, XIII. Asırda Anadolu'da
Tasavvûfî Hareket, Erciyes Üniv. Ilâhiyet Fakültesi Dergisi, s. 3).
Kısaca inziva, Allah'tan
alıkoyan şeylerden sıyrılmaktır.
BAŞA DÖN
İPEK BAŞÖRTÜ
"Zinet" sayılacağı için
kadının dışarıda ipek başörtüsü giyemeyeceği söyleniyor. Bu doğru mudur?
"Zinet" eşyası olarak
altının ve ipegin erkeklere haram, kadınlara ise helâl olduğu herkesin
malumudur. Ipeğin kadına helâl olduğunu bildiren hadîs-i şerif mutlaktır(Ibn
Âbidin VI/351 vd.), yani bir zaman ve mekâna kayıtlı olmaksızın, ipeği her
halükârda kadına helâl kılmaktadır. Rasulüllah Efendimiz: "Altın ve ipek
ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine haramdır"( Zeylâi, Nasbu'r-râye IV/222-25)
buyurmuştur. Buna binâen fıkıhta: "Kadının ipek giymesi ve onu her türlü
kullanması helâldir."(Cezîrî, Kitâbu'1-fıkh N/13) denir. Hz. Ali Efendimiz:
"Rasulüllah bana bir "siyerâ" (ipek olduğu anlaşılıyor) kostüm vermişti. Onu
giyerek çıktım. Ama yüzlerinden onun buna kızdığını anladım ve onu derhal
yırtarak yakınlarım olan kadınlar arasında paylaştırdım."( Buhâri, libâs H.
No: 58) demiştir. Müslim'deki rivâyetinde Rasulüllah:"Onu ben sana giyesin
diye göndermedim, yakının olan kadınların başbezi yapmaları için bölesin
diye gönderdim." buyurduğu ilâvesi vardır.(Müslîm libâs 2; Ayrıca bk. Aynî
XXN/17-18) Demek ki ipeğin ipek olduğu için başörtüsü olarak kullanılmasında
bir beis yoktur. Başörtünün mahzurlu olması, ipek olmasından değil,
süslü-püslü olup "teberrüc" kapsamına girmiş olmasından olabilir. Yani rengi
ve deseniyle câzip olup "teberrüc" sayılacak bir başörtüsü ipekten olmasa
bile kadın için mahzurludur. Böyle bir başörtüsü ile de tesettür
gerçekleşir, ancak teberrüc yasağına uyulmamış olur. Rengi ve deseni ile
teberrüc kapsamına girmeyen bir başörtüsü, ipek olsa bile mahzurlu
olmamalıdır (Allahu a'lem).
BAŞA DÖN
İPEKLİ ELBİSE
GİYMEK CAİZ MİDİR?
Kadın fıtratan süse
düşkündür. Geçmişte böyle idi ve böyle devam etmektedir. Özellikle kadın
altın ve ipeğe çok önem verir. Erkek de fıtratan süsten ziyade kişiliğine ve
olgunluğuna bakar. İslam dini fıtratı bozan ve fıtrata aykırı olan şeyleri
yasaklamıştır. Bunun için ipek kadın için mübah, erkek için haramdır.
Peygamber (sav) buyuruyor: "İpekli elbise giymeyiniz. Çünkü dünyada onu
giyen kimse ahirette giymeyecektir.” Bir gün Hz. Ömer (ra) satılık bir
ipekli elbise görür. Ve onu alıp Hz. Peygambere götürür. "Ey Allah'ın Resulü
bayramlarda ve gelen heyetlerle görüşmek için bunu satın al” der. Bunun
üzerine peygamber (sav): "Bu, ahirette payı olmayanların elbisesidir”
buyurdu. Peygamber (sav) sağ eline bir parça ipek, sol elinede bir külçe
altın aldı ve buyurdu ki: "Bunlar ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına
mübahtır”.
BAŞA DÖN
İPEKLİ GİYİNMEK
Ipek, ipek böceği adıyla
anıları ve dut yaprağı ile beslenen bir tırtıl tarafında salgılanan
maddedir. Ipek böceği tırtılının salgıladığı bu madde havaya değince
katılaşarak ipek teli haline gelir. Islâm dini; ipekli kumaşlar hakkında
bazı ölçüler ortaya koymuştur. Dinimizde, halis ipek veya malzemesinin çoğu
ipekten olan giyecek, süs ve eşyasını erkeğin kullanması haram iken bunlar
kadına helâldir. Yine Islâm, sağlık durumundan dolayı, bir ihtiyaca
dayandığı takdirde ipekli giymeye müsaade etmiştir. Sahih-i Buhârî'de
rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Muhammed (s.a.s) Abdurrahman b. Avf ve
Zübeyr b. el-Avvam'ın cilt hastalıkları sebebiyle ipekli giymelerine izin
vermiştir (Buhârî, Cihâd, 91; Libâs, 29). Diğer bir hadise göre de, ipek
giyilmesinin yanısıra ipek sergi üzerinde oturmak da yasaklanmıştır.
Sahabeden Huzeyfe (r.a) şöyle diyor: "Resulullah (s.a.s) bizim, altın ve
gümüş kaptan yiyip içmemizi, ipek giymemizi ve ipek sergi üzerinde
oturmamızı yasakladı ve şöyle buyurdu: "Bunlar dünyada onlar (kâfirler),
ahirette ise bizim içindir" (Buhârî, Eşribe, 28; Müslim, Libâs, 4-5).
Ipek Müslüman Erkeklere
Haramdır:
Hz. Peygamber (s.a.s), bir
defasında ipekli bir kumaş alarak sağ tarafına koymuş, bir altın parçası da
alıp sol tarafına koymuş, sonra bunlara işaret ederek "Işte bu ikisi de
ümmetimin erkeklerine haramdır" buyurmuştu (Ebu Dâvûd, Libâs, 4, 9, 11).
Yine Peygamber Efendimize
siyerâ diye anılan ipekli kumaştan yapılmış, yol yol sarı çubuklu, altlı
üstlü bir elbise hediye edilmişti. Hz. Peygamber (s.a.s) bu elbiseyi Hz.
Ali'ye gönderdi. Hz. Ali'nin onu giydiğini görünce, peygamberimizin yüzünde
kızgınlık alâmeti belirdi. "Ben onu sana giymen için göndermedim" buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ali onu
parçalara ayırıp ehl-i beyt kadınları arasında bölüştürdü (M. Asım Köksal,
Hz. Muhammed ve Islâmiyet, Istanbul, ts., XI, 139).
Hz. Peygamber, erkekler
için yasakladığı halis ipekli giyecekleri çocuklar üzerinde görünce
memnuniyetsizliğini ortaya koyup onlara müdahale ederek değiştirmelerini
sağlardı.
Ancak Islâm hukukçuları,
erkeklere haram olan altın ve ipeklinin, erkek çocuklarına mekruh olduğunu
bildirmişlerdir.
Erkekler için
elbiselerinin bir kısmının ipekli ya da ipek işlemeli olmasında sakınca
yoktur.
Ipekten mamul takkelerin
kullanılması mekruhtur. Bir kısmı ipekten dokunmuş olan bir seccade üzerinde
namaz kılınabilir. Yine Ebû Hanîfe'ye göre yüzleri ipek kumaştan yapılan
minderler üzerinde oturmak ve yataklarda yatmak da caizdir. Ipeğin bayrak,
alem, flama olarak kullanılmasına izin verilmiştir. Ayrıca Ebû Yusuf ve Imam
Muhammed, savaş sırasında ipekli elbisenin giyilmesinin helâl olduğunu,
çünkü böyle bir giysinin kişiyi düşmana heybetli göstereceğini ifade
etmişlerdir.
Islâm dini, kadının
doğuştan süs ve ziynet eşyasına karşı sevgisini gözönüne alarak; erkekleri
yoldan çıkarma ve şehveti kamçılama yolunda kullanmamak şartıyla, erkeklere
uyguladığı haram hükmünden kadınları istisna etmiştir. Zira kadını süsten,
ziynetten menetmek, onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir.
Kadınların, tenlerini
göstermeyecek kalınlıkta olmak şartıyla, her türlü ipekli kumaşı
giymelerinde bir sakınca yoktur. Kibirlenme ve başka kadınlara karşı
böbürlenme hevesi gütmeksizin bir kadının ipekli giymesi caizdir (Ipekli
giyinmekle ilgili hadisler için bk. ez-Zebîdî, Sahih-i Buhâri Muhtaşarı
Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ahmet Naim, Ankara 1983, Hadis no: 245, 483, 619,
1139, 1229, 1230, 1345, 1859, 1892, 1946, 1947, 1948).
BAŞA DÖN
İPOTEK
Rehin karşılığı kullanılan
bir beşerî hukuk terimi. Gayrımenkullerin ve resmî sicile kayıtlı bulunan
menkullerin rehini, sicillerine, mülkiyetin nakline engel olan bir şerhin
konulması yoluyla olur. Bu rehin işlemine "ipotek", rehnedilen menkul veya
gayrı menkule de "ipotekli mal" denir. Islâm hukukuna göre rehin; ekonomik
değeri olan bir menkul veya gayrımenkulü bir borç veya hakkın teminatı
olacak şekilde hapsetmek, elde tutmaktır. "Rehin, bir malı ondan ödenmesi
mümkün olan bir hak karşılığında mahpûs ve mevkûf kılmaktır" (Mecelle, madde
701).
Rehin hakkı, bir alacağa
teminat teşkil etmek üzere tesis olunan bir haktır. Bu hak, rehnolunan şeyin
mâliki başta olmak üzere herkese karşı ileri sürülebilir. Rehin hakkı
sahibi, yani alacakları rehnedilen şeyi paraya çevirtmek ve bu suretle
alacağını bundan almak hususunda yetkilidir. Bu bakımdan alacaklı için bir
teminat teşkil eder.
İslam'ın zuhûrundan önce
Araplar arasında rehin uygulanıyordu. Ancak vadesi gelen borç ödenmezse
rehin olan rehnedilen şeyi mülk edinebiliyordu. Bu ya örfe göre, ya da rehin
akdi yapılırken konusulan mülk edinme şartıyla olurdu. Islâm, rehin akdi
müessesesini islah ederek her iki tarafın da haklarını sağlam esaslara
bağladı. Bu arada, borç vadesinde ödenmediği taktirde, rehnedilen malın
kendiliğinden alacaklının mülkiyetine geçeceği prensibini de yasakladı (el-Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır. 1327/1909, VI, 145).
Islâm hukukuna göre
Islâm hukukuna göre, mal
sayılan her şey rehin olabilir. Menkul ve gayrımenkul ayırımı yapılmaz.
Islâm hukukuna göre rehin
akdi, malı fiilen alıp vermekle (teâtî), yazılı belge düzenlemek suretiyle
veya sağır dilsizin bilinen işaretiyle meydana gelir. Hattâ alıcının
veresiye satın aldığı bir malı kabzettikten sonra, satıcı yanında rehin
olarak bırakması da caizdir. Ancak veresiye alman mal, daha kabzedilmeden
kendi satış bedeli karşılığında rehin bırakılamaz. Çünkü satılan bir mal,
alıcıya teslim edilmeden önce kendi satış bedeliyle (semen) tazmine tabidir.
Yani böyle bir mal henüz kabzedilmeden, satıcı yanında iken telef olsa,
artık satıcı alıcıdan satış bedelini talep edemez. Çünkü böyle bir malın
ayrıca rehinle teminata bağlanmış olmasına gerek yoktur (Ö. Nasuhi Bilmen,
Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1970, VII, 8).
Icap ve kabul sırasında
şahit bulundurmak gerekmediği gibi, rehin akdiyle ilgili irade beyanlarının
yazı ile tesbiti ve imza ile doğruluklarının tasdiki de gerekmez. Kur'an-ı
Kerîm'de, borçların şahit ve yazıcının bulunamadığı yolculuk sırasında
rehinle teminata bağlanmasından söz edilmesi bunu gösterir. Ayette şöyle
buyurulur: "Eğer yolcu iseniz, bir yazıcı da bulamadıysanız, o vakit
(borçludan) alınacak rehinler de yeterli olur. Eğer birbirinize
güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse (borçlu) Rabbi olan Allah'tan
korksun da emanetini tam olarak ödesin. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu
gizlerse, şüphesiz onun kalbi bir günahkardır. Allah yaptığınız her şeyi
bilir" (el-Bakara, 2/283).
Menkul rehni, alacaklıya
veya bir yed-i emîne teslim edileceği için şahit ve yazılı belgenin olmayışı
taraflar arasında anlaşmazlıklara yol açmaz. Acaba gayrımenkul rehninde de
bir şekil şartı gerekmez mi? Bir bina, daire, arsa veya arazının
rehnedilmesi de temelde aynen menkul rehni gibidir. Yani icap; kabul ve kabz
yani gayrımenkulün zilyedliğinin rehin hakkısahibine devri ile rehin akdi
tekemmül eder.
Ancak gayrımenkullerde
zilyedliğin devri menkuller kadar basit olmadığı gibi, özellikle tapu
siciline kayıtlı olan gayrı menkullerin devir ve temliki mücerred
zilyedlikle gerçekleşmemektedir. hatta, gayrımenkulün zilyedinin ev sahibi,
kiracı vb. oluşu dikkate alınmaksızın, tapu kayıtları üzerinden başkasına
satış, hibe vb. yollarla devri mümkün olmaktadır. Aynı şeyi gemi, uçak,
tren, kamyon ve otomobil gibi resmî sicillere kayıtlı menkuller için de
söylemek mümkündür. Islâm devleti rehin akdinde ispat kolaylığı sağlaması
için bir takım şekil şartları koyabilir. Meselâ; sicili tutuları ve bir
takım resmî müesseselerde kayıtları bulunan menkullerin rehnedilmesi hâlinde
bu sicil ve kayıtlara şerh verilmesi gerekli kılınabilir. Motorlu taşıt
araçlarının rehnedilmesi hâlinde trafik kayıtlarına şerh vermek gibi...
Yine, tapuya kayıtlı gayrımenkullerin rehnedilmesi hâlinde de tapu
sicillerine bu durumun şerhedilmesi de böyledir. Bu şerhler rehin akdinin
amacına ulaşmasına ve hukukî sonuçlarını doğurmasına yardımcı olur. Mal
sahibinin kötü niyetli davranışlarına karşı, rehin hakkısahibi korunmuş
olur. Çünkü böyle bir şerh bulunan menkul veya gayrımenkulün, rehin
hakkısahibinden habersiz olarak üçüncü bir şahsa devri mümkün olmaz. Islâm
devleti bu gibi şekil ve isbatla ilgili konularda; vadeli borçlanmaların
yazı ile tespitini öngören ayete (el-Bakara, 2/282) ve "istihsan" prensibine
dayanarak kanunlar çıkarabilir (Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l Fıkh, s. 263 vd.).
BAŞA DÖN
Rehinden amaç, alacağın
teminat altına alınması ve borç vadesinde ödenmediği takdirde gerektiğinde
rehnedilen malı sattırarak, alacağı ondan tahsil etmektir. Bunun için de
rehin malın rehin işlemi devam ettiği sürece üçüncü bir şahsa devredilmemesi
gerekir. Menkullerde, alacaklının kabzı veya yed-i emine teslim, bu
garantiyi sağlar. Başkasına devir ve temliki ancak sicil kayıtları yoluyla
olan menkul ve gayrı menkullerde ise, sicile şerh (ipotek) konulması
alacaklıya bu teminatı sağlayacağı için, ipotek işlemi, "kabz" yerine geçer.
Mâlikîler bölünebilir ortak malın rehnini meşrû olduğu esasına dayanarak
bunu "resmî rehin" adıyla caiz görürler (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve
Edilletuhu, Dımaşk 1405/1985, V, 209, 210).
Menkul veya gayrımenkul
bir malın rehin olabilmesi için alım-satıma (bey') elverişli bir mal olması
gerekir. Bu yüzden rehnin, akit sırasında mevcut olması, ortak mülkse taksim
edilmiş bulunması ve teslime güç yetirilecek durumda olması lâzımdır. Ancak
ortak mülk (mûşâ'), rehnedenin bir hakkı ile meşgul olan bir mal ve başka
bir şeye bitişik (muttasıl) durumdaki mal alım-satıma konu olabilirken; bazı
Islâm hukukçularına göre rehin akdine elverişli kabul edilmemiştir.
Ortak malların
rehnedilmesi:
Hanefilere göre, ortak
gayrı menkulün (muşâ') rehni, taksime elverişli olsun veya olmasın caiz
değildir. Böyle bir rehin akdi fasit olur. Çünkü ortak bir mülkün yalnız
başına şâyi bir cüz'ünü, mesela üçte birini veya dörtte birini ayırdedip
kabzetmek mümkün olmaz. Ortakların her cüz üzerindeki yaygın mülkiyet hakkı,
belli bir cüzde kabzın gerçekleşmesine engel olur. Hibe akdi bunun
aksinedir. Çünkü hibe, zarûret sebebiyle taksime elverişli olmayan ortak
mallarda da geçerli olur ve mümkün olan kabzla yetinilir.
Hanefilerin delili;
"(Borçludan) alınmış rehinler de yeter" (el-Bakara, 2/283) ayetidir. Bu
ayet, rehin akdinin ancak kabzla tamam olup, lüzum ifade edeceğine delâlet
eder. Çünkü rehnin bir borca teminat teşkil etmesi de bu şekilde mümkün
olur. Aksi halde borçlunun nezdinde kalırsa, onun diğer mallarından farkı
kalmaz. Kabz olmayınca rehin özeliği de bulunmaz. Rehnin uygun olan anlamı
kabza hak kazanmakla mümkündür. Ortaklık, ortak mülkün sadece gelirini
paylaşma hakkı sağladığı için kabza engel olur (el-Kâsânî, Bedâyîu's Sanâyî
1. baskı, Beyrut 1328/1910, VI, 138; Ibnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadr, Kahire, ty.
VIII, 203 vd.; Zeylâî Tebyînü'l-Hakâik, Emîriyye tab'ı, VI, 68 vd.; el-Cassâs,
Ahkamü'l Kur'ân, Beyrut, ty., II, 260; Ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire
1307, V, 348).
Bir malın tamamı
rehnedildikten sonra şâyî' bir cüz'ü değil de belirli ve ifrazlı bir bölümü;
meselâ yarısı, istihkak yoluyla zaptedilse, rehin akdi geri kalan kısım
üzerinde devam eder. bu kısım bütün borç karşılığında ipotekli sayılır. Bu
geri kalan kısım, rehin alanın elinde telef olsa, borçtan hisseşiyle telef
olmuş bulunur. Bunun değeri borcun tümüne yeterli olsa bile, borcun tamamı
düşmez. Kalan yarıya uygun olarak yarısı düşmüş bulunur (el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
Bulak 1310, V, 435, 436; Bilmen, a.g.e, VII, 13).
Çoğunluk Islâm
hukukçularına göre ise, ortak mülkün, tamamı gibi belli bir hissesinin
rehnedilmesi, bağışlanması, tasadduku veya vakfedilmesi mümkün ve caizdir.
Taksime elverişli olup olmaması sonucu etkilemez. Satışı geçerli olan şeyin
rehne konu olması da geçerlidir. Çünkü rehinden amaç, alacak başka türlü
alınamadığı takdirde, rehnin satılarak, bunun satış bedelinden alacağı
tahsil etmektir. Ortak (muşâ') mal, satışa elverişli olup, onun satış
bedelinden borcu ödemek mümkün olur. Bu konuda genel prensip şudur: "Ortak
olsun olmasın, satışı caiz olan her şeyin rehni de caizdir" (el-Kâsânî,
a.g.e, VI, 138; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 269; eş-Şîrâzî,
el-Muhazzeb, I, 308; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., IV, 337).
Türk Medenî hukukuna göre,
mülkiyet; müstakil ve ortak mülk olmak üzere ikiye ayrılır. Bir mala, birden
çok kişi birlikte mâlik iseler, bu mülkiyet ortak mülkiyet adını alır. Bu da
ikiye ayrılır:
BAŞA DÖN
a. Müşterek mülkiyet:
Birden çok kimse, bir mala her biri kendi hissesine ait olmak üzere malık
olup da, o şey fiilen taksim edilmemişse, o kimseler müşterek malıktirler.
Ortaklardan her biri, hissesini bir borç için rehin gösterebilir (T.M.K. Mad.
623). Müşterek bir mülk taksim edilerek şüyûu izâle olunursa, tapu kaydında
bulunan ipotek ve hacız şerhleri, ifrâz edilecek kısımlar üzerinde devam
eder (Temyiz Mahkemeşinin 27.1.1954 tarih ve 1-22/3 sayılı ictihadı
birleştirme kararı; Düstur, XXXV, 1841). Müşterek mülkiyette ortaklardan
herbiri kendi hissesine tek başına malıktir. Yani yalnız kendi hissesi
üzerinde bağımsız olarak tasarrufta buluna bilir. Rehin işlemi de buna
dahildir (H. V. Velidedeoğlu, Türk Medenî Hukuku, Umumî Esaslar, 7. baskı,
Istanbul 1968, I, cz. 1, s. 226).
b. Iştirak hâlinde
mülkiyet: Kanun veya mukavele gereğince, bir ortaklık bağlantısı ile
birbirine bağlı olan kimseler bu ortaklık dolayısıyla bir şeyin malıki
olurlarsa, iştirak hâlinde malık sayılırlar ve onlardan her birinin hakkı o
şeyin tamamı üzerinde olur (T.M.K. Mad. 629). Iştirak hâlindeki ortaklıkta
her ortak malın tümü veya kendi hissesi üzerinde tek başına tasarrufta
bulunamaz. O malda; devir, ferağ, rehin, ipotek gibi temlîkî tasarruflarda
bulunması ortakları ittifakla verecekleri karar ile mümkün olur. (T.M.K. Mad.
630/II). Böyle bir karar sonucunda mülkiyet başkasına devredilmişse
ortaklık, kendiliğinden sona erer (Velidedeoğlu, a.g.e., I, cz. 1, s. 226,
227, 319).
Türk beşeri hukukunda
iştirak hâlinde mülkiyet çeşidine giren ortaklıklar çok sınırlı olup
şunlardır: Miras ortaklığı (T.M.K., Mad. 581); âdi ortaklık (T.B.K., Mad.
520); karı koca arasında mal ortaklığı (B.K, Mad. 534; M.K. Mad. 211/1, 2);
ölen eşin mirasçılarıyla sağl kalan eş arasında uzatılmış mal ortaklığı (M.K.
Mad. 225) ve âile şirketi emvâli (M.K Mad. 323) bunlar arasındadır.
Başka bir şeye bitişik ve
onunla meşgul bulunan malın rehnedilmesi:
Hanefilere göre,
rehnedilen şeyin kabzdan sonra, rehin hakkısahibinin eli altında bulunması
gerekir. Bu yüzden ağaçlar istisna edilerek bu ağaçların üzerindeki
meyveleri, toprağı rehnetmeden, üzerindeki ekini rehnetmek geçerli değildir.
Çünkü ağaç ve toprak rehne dahil edilmeyince, ürün kabzedilmiş ve rehin
alanın kontrolüne girmiş bulunmaz. Yine rehnedilen maldan başkasıyla meşgul
olan bir mal da rehnedilmez. Bir yeri, üzerindeki ağaçlar veya ekinler
müstesnâ olmak üzere rehnetmek gibi. Çünkü bu durumda, rehnedileni tek
başına kabz mümkün olmaz. Burada ortak malın (muşâ') rehnedilememesi
prensibine kıyas yapılmıştır.
Çoğunluk Islâm
hukukçularına göre ise; ortak malın rehni caiz olduğu gibi, kendisine başka
bir şey bitişen veya meşgul olan şeyler de rehne konu olabilir. Çünkü
bunların, bitişik olan şeyle birlikte teslimi mümkündür. Hanbelîlere göre,
arazı veya evin rehninde, satışa giren şeyler rehin akdine de girer. Arazı
rehninde, eğer ağaçlar meyveli ise, yetişmiş durumda olan açık meyveler
rehne dahil olmaz. Meyveler açıkta değilse akde girer. Nitekim satım akdinde
de aynı kritere göre amel edilir. Şâfiîlere göre ise meyveler açıkta olsun
veya olmasın, mutlak olarak akde dahil değildir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 138,
140; Ibnü'l-Hümâm, a.g.e, VIII, 205; Zeylâî, a.g.e., VI, 69; Ibn Âbidîn,
a.g.e., V, 350; Ibn Kudâme, el-Muğnî, IV, 333, 340; el-Cezîrî, el-Fıkh Ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa,
3. baskı, Kahire, t.y., II, 326; Bilmen, a.g.e., VII, 11, 12).
BAŞA DÖN
IRK VE IRKÇILIK
Belli bir ırkın doğal
üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki
özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç
bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan
ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde
meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve
dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden Islâm
tarafından kesin biçimde yasaklandı.
Irkçılık, insanlık tarihi
içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında
egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden
olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak
üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. Israiloğulları gibi
kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin
seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslam'ın tebliğ edildiği
dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in
peygamberliğini kabul etmemişlerdi .
Uzun geçmişine rağmen
ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti.
Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla
birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın
gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde
çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın
toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau,
beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet
seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden Ingiliz
asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve
uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak
Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri
olduklarını savundu.
Gobineau ve Chamberlain'in
görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi
düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazı ırkçılığının temelini oluşturdu.
Adolf Hitler siyaset felsefeşinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu
düşünürlerden aldı. Nazı ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen
Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik
sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca
etken oldu ve Nazızmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel
öğesini meydana getirdi.
Nazızmden farklı biçimde
de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık
dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu.
Ispanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı
ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin Ispanyollardan farklı oldukları,
kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı
teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan
gibi davranmanın gerekmedığını öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude,
Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen
"beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı
meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre
beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa
hizmet ediyordu. Başta Ingiliz, Fransız ve Portekızliler olmak üzere
Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda
sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine
dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere,
daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir
uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa
ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak
sürdüğü Güney Afrika ile Israil'de en katıve acımasız biçimiyle egemenliğini
yürütmektedir.
BAŞA DÖN
Islâm, zulüm ve sömürüye
yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an
ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının
temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile
eşi Havva'dan yaratılmıştır. Insan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması
da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve
sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir.
Insanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına,
yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma
konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).
Islâm'a göre ırk öğesi
insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun
oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç
güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle
seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu
nedenle Islâm toplumu Islâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak
benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç
olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin
katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa
da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın
paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz
edilemez. Iman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu
onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü
tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli
edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da
diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi
besleyemez (el-Mücadele. 58/22).
Hz. Peygamber (s.a.s)'de
câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve
yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü
konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklının
siyaha, siyah renklının beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca
takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten
sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile
getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a
hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik
yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında
değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki
bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi
Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü
düşünceşinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz
Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. Insanlar babaları ve
dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir
karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49).
Hz. Peygamber (s.a.s)
insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile
ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre
değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet
günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en
üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam
diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve
şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar
(Müslim, Birr, 33; Ibn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar
karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı
yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir,
ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, Imare, 53, 54,
57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.
Islâm, getirdiği evrensel
kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık
adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke
aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen Islâm, Romalı Süheyb, Habeşli
Bilal ve Iranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya
ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde Islam
egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi
ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali
sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin
sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da
ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler
arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı
hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye
hareketi Abbasıler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok
olmadı.
Irkçılık eğilimleri Islâm
dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı.
Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası
olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, Ittihad ve Terakki yönetiminin
benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi.
Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi
Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin
özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla
Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline
geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de
sürdürmektedir.
BAŞA DÖN
İŞ
YERİNDE VE İMALAT YERİNDE KADIN İŞÇİ,MÜSTAHDEM VE SEKRETER ÇALIŞTIRMAK CAİZ
MİDİR?
İslam dini çalışmak veya
çalıştırmak hususunda erkek ile kadın arasında fark gözetmektedir.Yani bir
erkek çalışabildiği gibi bir kadın da çalışabilir.Bir erkek iş veya
imalathane sahibi olabildiği gibi kadın da olabilir.Bunun için bir fabrikaya
sahip olan bir kadın ihtiyaç ve maslahatına göre hem erkek hem kadın işçi
çalıştırabilir. Bir erkek de sahibi olduğu fabrikasında ve imalathanesinde
hem erkek hem de kadın çalıştırabilir.Fabrikada veya imalathanede çalışan
işçilerin hepsi kadın veya hepsi erkek iseler ortada herhangi bir mesele
yoktur.Bir kısmı kadın bir kısmı da erkek ise ve çalışma yerleri ayrı ise
yine herhangi bir mesele yoktur.Fakat halvet ve birbirine yabancı olan
erkekle kadınların karışık olarak birarada çalışmaları ve gayri meşru
yaşamaya vesile olacak şekilde birarada bulunmaları özelliklede kadınların
islami tesettüre riayet etmemeleri kesinlikle haramdır.
Kadın sekreter tutma
meselesine gelince ,onu tutan kimsenin durumuna göre değişir. Yani kadın
sekreter bir kadın tarafından tutulmuşsa herhangi bir problem yoktur.Yabancı
bir erkek tutması halvete ve yalnız başlarına kalmalarına vesile olacağı
için caiz değildir.Sekreter tutmak isteyen kimse erkek ise bir kadını
yanında sekreter olarak çalıştıramaz.Haramdır.Peygamber (s.a.v)şöyle
buyuruyor:''Bir erkek yalnız olarak bir kadınla kaldımı mutlaka onların
üçüncüleri şeytandır.''(Tirmizi)
BAŞA DÖN
İŞÇİ, İŞÇİLİK
Bir işi ücret karşılığında
yapan, ücret karşılığında iş yapmak. Iş işlemek, yapmak, icra etmek,
tasarruf etmek ve amel etmek. Bir isim olarak "amel", iş ve vazife demektir.
Çoğulu "a'mâl" gelir. Âmil ve ecîr de; işçi, bir işi yapan, işleyen ve
çalışan kişi anlamında kullanılır. Bunların çoğulları, ummâl, amele; ecîr'in
ise ücerâ gelir (Ibn Manzur, Lisanü'l-Arab, Beyrut 1955, amel ve ecr. mad.).
Arapça'da genel olarak çalışmak ve iş yapmak anlamında başka terimler de
vardır. "Sa'y", "fi'l", "cehd" ve "ecr" bunlar arasında sayılabilir.
Kur'an-ı Kerîm'de
kendisinin veya başkalarının işinde çalışmak yahut ahiret için iyi işler
yapıp hazırlamak anlamlarında olmak üzere 670 kadar ayet vardır. Yalnız "iş
(amel sözcüğü ve türevleri 360 ayette geçer) (bk. M. Fuad Abdulbâki, el-Mu'cemu'l
Müfehres Li Elfâzi'l-Kur'anı'l-Kerîm, Kahire 1378/1958, ilgili sözcüklerin
maddeleri). Hz. Muhammed'in hadislerinde de aynı terimleri ve işçi, işveren
konularında çeşitli hükümleri bulmak mümkündür:
"...Onun meyvasından ve
kendi ellerinin yaptıklarından yesinler diye... " (Yâsin, 36/35); "Insan
için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (en-Necm, 53/39); "Inanıp iyi
işler yapanlara, Allah, ücretlerini tam olarak verecektir" (Âlu Imrân,
3/57);"Biz elbette, iman edip işini iyi yapanların ücretini zayı etmeyiz"
(el-Kehf, 18/30).
Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur: "Işçinin ücretini teri kurumadan önce veriniz" (Ibn Mâce,
Rehin, 4); "işçi çalıştıran kimse, işçisine ne kadar ücret vereceğini
bildirsin " (Nesaî, Eymân ve'n-Nuzûr, 44; Zeyd b. Alî, Müsned, H. 654).
Bir hukuk terimi olarak
işçi; başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı
üstlenen kimse anlamına gelir. Bu, işçinin emeğini kiralaması demektir. Bu
yüzden işçi (âmil, ecir) ve iş akdi konusu, Islâm hukuku kaynaklarında kira
akdi (icâre) içinde incelenmiştir (Ali Haydar, Dürerü'l-Hukkâm Şerhu
Mecelleti'l-Ahkam, I, 682, Mecelle, Mad. 413; Mevsilî, el-Ihtiyâr, II, 35 vd.).
Insanlar bütün işlerini her zaman kendileri göremez. Başkalarının yardımına
ihtiyaç vardır. Bu yardımın sürekli olarak meccânen yapılması beklenemez.
Sözleşme ve ücret, emeğin kiralanmasında sürekliliği sağlar. Bir ücret
karşılığında başkasını çalıştıran kimseye "işveren" denir. işveren gerçek
kişi olabileceği gibi, devlet, vakıf, şirket gibi tüzel kişi de olabilir.
Tarım işçileri için, çiftçi anlamında "fellâh" sözcüğü de kullanılmıştır. Bu
konuda er-Remlî (ö. 1004/1595) şöyle der:
‚Tarım yapılan bir
toprağın yarar ve zararı, toprak sahibine aittir. Çalışan kimse (fellâh),
sadece işçilik ücretine hak kazanır" (er-Remlî, Nihâyetü'l Muhtac ilâ
Şerhi'l-Minhâc, V, 247). Diğer işçiler için daha çok "ecîr" kelimesi
kullanılmıştır. Çoğulu "ücerâ" gelir. Ayette; "Ey babacığım, onu ücretli
tut!..." (el-Kasas, 28/26), hadiste; "işçiye ücretini teri kurumadan önce
verini;" buyurulurken, işçi, "ecîr" sözcüğü ile ifade edilmiştir (Ibn Mâce,
Rehin, 4).
BAŞA DÖN
Islâm'da, emeğini
başkasına kiralayan tüm çalışanlar aynı statü içinde değerlendirilmiş, işçi,
memur, subay, kamu görevlisi olma veya özel sektörde çalışma gibi ayırımlar
yapılmamıştır. Ancak iş ve mesleğin durumuna göre emeğin değeri üzerinde
durulmuştur.
Islâm'da işçiler özel
(hâs) ve ortak (müşterek) olmak üzere ikiye ayrılır:
a) Özel işçi (el-ecîru'l-hâs):
Yalnız, bir gerçek veya tüzel kişiye ücret karşılığında çalışan kimsedir.
Bugün bir iş akdine dayanarak çalışan fabrika, inşaat, tarım işçileri ve
memur kesimi bu gruba girer. Yapıları hizmetin özel veya kamu hizmeti
niteliğinde olması sonucu etkilemez. Yalnız bir kişiye ait koyunları güden
çoban, başkasının aracını kullanan şoför de bu statüye girer. işin kapsamı
sınırlandırıldığı için işverenin birden fazla olması sonucu değiştirmez.
Meselâ, bir köy halkı öğretmen, imam, müezzin veya köy çobanı tutsa, bunlar
da"özel işçi" sayılır. Çünkü bu sayılanlar belirli işleri yapmakla
yükümlüdür. Cami görevlileri Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre,
İslam'ın çıkışından, Hanefîlere göre ise Milâdî XIII. yüzyıldan itibaren
emeğini ücret karşılığında kiralayan sınıf içinde yer almışlardır (el-Kâsânî,
Bedâyîu's Sanâyi', Beyrut 1974, IV, 184; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak 1892,
IV, 448; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Kahire 1298, s. 210; Ali
Haydar, a.g.e., l, 919; Mecelle, Mad., 423, 569, 570).
Özel işçi, sözleşmedeki
şartlara veya örfe göre belli sürede işveren için çalışmak zorundadır. Bu
süre içinde başkası adına çalışamaz. Çünkü işverenin belli bir süre onun iş
gücünden yararlanma hakkıvardır. Izinsiz olarak başkasının işinde çalışır ve
bu yüzden kendi işverenin işi eksik kalırsa, bu eksiklik onun ücretinden
düşürülebilir. Özel işçi, işinin başında hazır olmak ve iş verildiği
taktirde yapmak üzere işyerinde bulunduğu surece ücrete hak kazanır (el-Merginânî,
el-Hidâye, III, 245; Ali Haydar, a.g.e., I, 692 vd).
b) Ortak işçi (el-ecîru'l-müşterek):
Belirli gerçek veya tüzel kişiye değil de herkese iş yapan boyacı, terzi,
marangoz gibi zanaatkârlar; doktor, avukat, muhasebeci gibi serbest meslek
sahipleri bu gruba girer. Bunlar işi yapmadıkça ücrete hak kazanamaz. Ortak
işçi birçok kişiden iş kabul edebilir ve belli bir kişiye süreyle bağlı
çalışma yapmaz. Meselâ; yalnız bir fabrikanın muhasebe işlerini yapan kimse
özel işçi sayılırken, bu muhasebeci, başkalarının da muhasebe işlerini kabul
edip ücretle yapabiliyorsa ortak işçi grubuna girer. Sözleşmede, herkesten
iş alabileceği belirtilmişse, piyasadan başka iş alamamış olsa bile, ortak
işçi özelliği devam eder. Çünkü istediği takdirde iş alması mümkündür (el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
IV, 410, 455, 456; Ali Haydar, a.g.e., I, 693, 694).
BAŞA DÖN
İŞÇİ ÜCRETLERİNİN
MİKTARI:
Işçi ücretlerini miktar
olarak belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Ancak ayet ve Hadislerde
adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı ölçüler verilmiştir. Çünkü işin
çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları, işçinin becerisi ücretin
miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır. Alış-verişlerde eşya fiyatlarını
uzun sure sabit tutmak mümkün olmadığı gibi, emeğin değerini de dondurmak
mümkün olmaz. Islâm'da çeşitli iş ve meslekler için maktu ücret miktarları
belirlenmemekle birlikte, bunun, iş akdi yapılırken tespiti öngörülmüştür.
Aksi halde iş akdi geçersiz olur ve işçi çalıştığı günler için emsal ücrete
hak kazanır.
Emeğiyle çalışan kimsenin,
ücret veya maaş miktarının işçinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu
kimselerin yeme, içme, giyim, eğitim, barınma gibi temel ihtiyaçlarını
karşılayacak ölçüde olması gerekir. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Şüphesiz
Allah adaleti, iyıliği ve yakın hısımlara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi
emreder"(en-Nahl, 16/90). "Ölçü ve tartıyı tam yapın. Insanlara mal ve
ücretlerini eksik vermeyiniz" (el-A'râf, 7/85).
Hz. Peygamber bir hadiste
şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bizim işimize tayin olunursa, evi yoksa ev
edinsin; bekarsa evlensin; hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa, binit
edinsin. Kim, bunlardan fazlasını isterse o, ya emanete hıyânet eder veya
hırsızlığa düşebilir" (Ebû Dâvud, Imâre, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,
299).
Burada, ücret ve
maaşların, işçi, yahut memur kesimine sağlaması gereken hayat seviyesine
işaret edilir. Buna göre, işçi ücretinden; memur maaşından yapacağı
tasarruflarla makul süre içinde ev edinebilmeli; bekârsa evlenebilmeli ve
arabası yoksa, bir araç satın alabilmelidir. Ayrıca, bu aracı rahat
kullanabileceği ekonomik bir ortamın meydana gelmesi de amaçlar arasında
sayılabilir. Gerçekte, işçinin ürettiği ekonomik değerlerin bedelleri
içinde, bu sayılanları karşılayacak ölçüde emek bedeli vardır (Hamdi
Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s.
166-176).
Beşinci Raşid Halife Ömer
b. Abdülazîz (ö. 101/720) işçi kesimine şöyle seslenmiştir: "Herkesin
barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev
için gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim)
sayılır ve zekât fonundan desteklenir" (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Nşr. M. Halil
Hurras, Kahire 1388/1968, s. 556).
Kısaca, yukarıdaki ölçüler
içinde temel ihtiyaçlara göre, çeşitli san'at ve meslekler için belirlenecek
ücret veya maaş, eşya fiyatlarında meydana gelebilecek artışlar oranında,
ücreti yeniden belirleme hakkı doğar.
Işçiye, gücünü aşan iş
yüklememek gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Allah hiç bir kimseye gücünün
yeteceğinden başkasını yüklemez " (el-Bakara, 2/286). işçiye ağır yük ve
yükümlülükler yükletilirse, ona yardım etmek gereklidır (bk. Buhârî, Imân,
22, ltk, 15; Müslim, Eymân, 40).
Işçi, namaz ve oruç gibi
farz ibadetleri ve sünnet çeşidine giren taatleri yerine getirme hakkına
sahiptir. Işverenin, işin yoğun olması nedeniyle cemaatle namaz kılmaya izin
vermeme hakkı vardır. Ancak tek başına kılınması caiz olmayan cum'a ve
bayram namazları bundan müstesnadır. Eğer yakında bir mescid varsa, ibadet
süresi için işçinin ücretinden bir kesinti yapılmaz. Çünkü bu, büyük bir
süre kaybına yol açmaz. Ancak cuma namazı kılınan yer günün dörtte birini
alacak kadar uzak olursa, geçen sure ücretten düşürülebilir (Ibn Abidin
Reddü'l-Muhtâr, Beyrut, t.y., V, 59).
Işçiye akitle belirlenen
ücret ve maaş dışında yeme, içme, giyim eşyası gibi sosyal yardımlar yapmak
prensip olarak zorunlu değildir. Ancak bu gibi yardımlar iş akdinde yer alır
veya örfleşmiş bulunursa, buna uymak gerekir (Ali Haydar, Dürerü'l Hukkâm,
Istanbul 1330/1912, I, 926, Mecelle, Madde, 43, 576; Hamdi Döndüren, a.g.e.,
s. 185-187).
BAŞA DÖN
İŞHAD (ŞAHİT TUTMA)
Bir hakkın isbatı ve
haksızlığım giderilmesi için kişinin şahit tutması.
İşhad bir hakkı isbat,
haksızlığı giderme, münâkaşayı önleme vb. insanlar arasındaki muamelelerde
önem arzetmektedir. Hükmü çeşitli muamelelere göre değişiklik arzeder.
Hukukî muâmele veya fiillerde şahit tutmak nikâhta olduğu gibi bazen vacip,
fukahanın çoğunluğuna göre alım-satımda olduğu gibi bazen merdub, fukahadan
bazılarına göre caiz, hediyyede olduğu gibi bazen mekruh, zulme şahit
tutmada olduğu gibi bazen de haramdır (el-Mevsuatu'l-fıkhiyye, V, 32).
Çeşitli muamelelerde işhad'ın hükmünü şöylece ortaya koymak mümkündür.
1. Bey' (Alış- veriş):
Hanefîler, Malikîler,
Hanbelîler ve bazı Şafiîlere göre bey' akdinde şahit tutmak menduptur.
Bakara suresinin 282. ayetindeki"... erkeklerinizden iki kişiyi de şahid
tutun. Eğer iki erkek yoksa; razı olduğunuz şahitlerden bir erkek iki kadın
şahitlik etsin... " emrini bu mezhepler nedb'e hamletmişlerdir. ibn Abbas,
Ata, Cabir b. Zeyd ve Nehaî gibi bazı alimler de bey'de işhâd'ın vâcip
olduğu görüşündedirler (el-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye, V, 34).
2. Hacr:
İmam Ebû Yusuf ve imam
Muhammed'e göre hacr altına alman borçlu ve sefih'in bu durumuna şahit
tutmak vaciptir. İmam. Azam ise borçlu ve sefihin hacrına karşıdır. Borç
veya maslahat sebebiyle hacr altına alman kişiye şahit tutmak Şafiîlere ve
Hanbelîlere göre müstehaptır (el-Mevsuatu'l-fıkhiyye, V, 36).
3. Şuf'a:
Zayıf bir hak olan şuf'a,
şahit tutma ile kuvvetlenir ve sübût bulur. Şefi' (şuf'a hakkına sahip olan)
satış akdini duyar duymaz derhal bulunduğu mecliste şuf'a talep ettiğini
bildirmeli ve buna şahit tutmalıdır. Şefi' uzak bir yerde bulunur ve şahit
tutamaz ise bir vekil tayin eder. Vekil de bulamaz ise şuf'a talep ettiğine
dair bir mektup yazar. Malın satıldığını duyan şefî' eğer şahid tutabileceği
kadar bir vakit geçirir ve şahit tutmaz ise, şuf'a hakkı düşer. Şuf'a
talebinde işhad, sıhhat şartı olmamakla birlikte; bu talebin müşteri
tarafından inkârı durumunda isbat vasıtası olarak kullanılır ve hak sabit
olur. şefi' şahit tutmadığında mal sahibi şefi'in şuf'a taleb ettiğini ikrar
ederse hak yine sabit olur (Zeylaî, Tebyînü'l Hakâik, Bulak 1315, V, 242;
el-Fetâva'l-Hindiyye, Bulak 1310, V, 172- 173; Mecelle, md. 1028, 10301031,
1033-1034).
BAŞA DÖN
4. Lakit
Bulduğu çocuğu alan kişi
töhmetten kurtulabilmesi ve devlet hazinesi (Beytul-mâl)nden nafakasını
alabilmesi için çocuğun kendisinin olmadığını ve bulduğunu isbat etmesi
gerekmektedir. Bunun için en kolay yol işhaddır. Ayrıca lakiti alan, yaptığı
masrafları daha sonra almak üzere infakta bulunuyor ise masrafları
alabilmesi için şahid tutması gerekmektedir (el-Fetâva'l-Hindiyye, II, 286;
İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 270).
5. Lukata
Hz. Peygamber (s.a.s) kim
bir lukata bulursa iki âdil şahit tutsun buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Lukata, 9;
ibn Mâce, Lukata, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 162, 266). İmam Azam ve
bir kavlinde Şafiî'ye göre burada emir vücûp ifâde eder ve lukatayı alanın
sahibine vermek üzere aldığına dair şahit tutması vaciptir. İşhad'ın maksadı
multakit ile mal sahibi arasındaki münakaşayı ortadan kaldırmak, malı
korumak ve gizlenmesini önlemektir. Böylece lukatayı alanın sahibine vermek
üzere aldığı ortaya çıkar ve multakit gâsıp olmaktan kurtulur ve lukata
emanet hükmüne geçer. Bu durumda multakit yed-i emindir ve kusurlu olmadığı
hallerde lukatanın telefinden sorumlu değildir. Ebû Yusuf, Malikîler ve
Hanbelîlere göre ise işhâd müstehaptır. İşhad'ın vücubuna hükmeden İmam
Azam'a göre işhâd, lukata alınırken yapılmalıdır. Şahit tutacak birisinin
bulunmaması veya bir zâlimin alacağından korkulması durumunda, işhâd tehir
edilebilir (Serahsı, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XI, 12; İbn Nüceym, el-Bahru'r-Raik,
Kahire 1333, V, 123; Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Kahire 1327-28/1910, VI,
201; Aynî, el-Binâye, Beyrut 1400-1401 /1980-81, VI, 16-17; Şevkânî, Neylü'l-evtâr,
Kahire 1357/1983, V, 339; Necib el-Mutîî, Tekmiletü'l-Mecmu, Beyrut, (t.y.),
XV, 25).
6. Vedîa
Hanefiler, Şafiîler ve
Mâlikîlere göre vedîa'nın kabul eden (vedî)'e teslimi esnasında şahit tutmak
güvenilirliği temin ettiğinden dolayı müstehaptır. Vedîanın bekasına engel
bir özür ortaya çıktığında ise şahit tutmak vaciptir (el-Mevsuatü'l-fıkhiyye,
V, 37-39)
7. Hibe
Hibe ilan ve işhad ile
tamamlanır. Ancak işhad şart olmayıp ölümden sonra vârislerin veya büluğa
eren çocuğun inkârından sakınmak için ihtiyâten bulunması faydalıdır (Serahsı,
a.g.e, XII, 61).
8. Nikâh
Hanefî, Şafiî ve Hanbelî
mezheblerine göre nikâh esnasında iki şahitin bulunması akdin sıhhat
şartıdır. İki tarafın da müslüman olduğu evlenme akdinde şahitler müslüman
olmalıdır. İmam Azam ve Ebû Yusuf'a göre taraflar veya sadece kadın Ehl-i
kitaptan olursa şahitler Ehl-i kitaptan olabilir. İmam Şafiî, Züfer ve İmam
Muhammed'e göre ise kocanın müslüman olması halinde iki zimmînin şehadeti
ile nikâh caiz değildir. Hanefîler bir erkek iki kadının şehadetini geçerli
saymaktadırlar. Şahit tutulmaksızın gizlice yapılan nikâh akdi caiz
değildir. Şahitler huzurunda gerçekleştirilen nikâh akdini, şahitlerin
gizlemesi istenmesi halinde İmam Malik'e göre bu gizli nikâhtır ve
feshedilir. Ebû Hanîfe ve Şafiî'ye göre ise bu evlilik gizli yapılmış
sayılmaz (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, İstanbul 1985, II, 14-15; Kâsânî,
a.g.e., II, 253-254; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire 1319, III,
110-116).
BAŞA DÖN
9. Talak
Talak suresinin ikinci
ayetinde "eğer tutar veya ayrılırsanız iki âdil şahit tutun" ibaresini
fukahanın çoğunluğu nedb'e hamletmiş ve talakta işhâdın mendub olduğu
görüşünü savunmuşlardır. Zahirîlerden İbn Hazm talakta işhâdın vâcip
olduğunu, İmamiyye Şîası ise talakın rüknü ve sıhhat şartı olarak kabul
etmişlerdir (Mevsûatü'l-Fıkhi'l-İslâmî, XII, 235-239).
10. Ric'at
Boşanan kadınlar
iddetlerinin sonuna varınca onları ya güzelce tutun veya onlardan güzelce
ayrılın. İçinizden iki adaletli kimseyi şâhit tutun (et-Talâk, 65/2)
şeklindeki ayet dönüp tutmayı tercih ettiğinizde ric'ate (döndüğünüze),
ayrılmayı tercih ettiğinizde de firkat'e (ayrılığa) şâhid tutun buyurmakta,
müslümanlardan adaletli, doğruyu söyleyen iki erkek şahit bulundurmayı
istemektedir. Hanefiler buradaki emri nedb'e hamletmişlerdir. Çünkü karısına
dönmek isteyen, herhangi bir kabule ihtiyaç olmaksızın dönebilir. Zira bu
evliliğe devam etmektir (Elmalılı, Hak Dini, VII, 5059-5060).
11. Vasiyyet
Vasiyyet eden vasiyetini
şahit tutarak yazmış ve yazdığını şahitlere okumuş ise, bu vasiyyetin
geçerliği olduğu konusunda fukahânın ittifakı vardır. Ancak vasiyet eden
vasiyeti'nin muhtevasını şahitlere bildirmeden şahit tutmuş ise, böyle bir
vasiyyetin geçerli olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır.
Vasiyyet eden yazdığını
göstermeden kapalı olarak, "Bu benim vasiyyetimdir ve şunun içinde yazılı
olanlara şahit olun" derse, Hanefiler, Hanbelîler ve Şafiîlerin çoğunluğuna
göre bu vasiyyet geçerli değildir.
Malikîlere göre ise böyle
bir işhad sahihtir ve vasiyyet geçerlidir. Bir rivayete göre Ebû Yusuf da bu
görüştedir (el-Mevsûatü'l-fıkhiyye, V, 45-46).
12. İnfak
Şafiîlere göre nafakasıyla
mükellef olan veya olmayan bir kişi birisine daha sonra almak üzere infakta
bulunursa sarfettiklerini alabilmesi için şahit tutması gerekir. Bu hâkimden
veya nafaka ile mükellef olandan izin alma imkanı bulunmaması hâli için
geçerlidir. Bir rivâyete göre Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Mâlikîlere
göre infâk edenin infak ettiğini almak üzere sarfettiğine yemin etmesi
yeterlidir. Hanefilere göre vakıf görevlisi, harcadığını almak niyetiyle
sarfettiklerine şahid tutmalıdır. Buna benzer konular da bu hükme tabidir
(el-Mevsûatü'l-fıkhiyye, V, 47-48).
BAŞA DÖN
13. Küçüğe İnfak
Küçüğün malı varsa,
nafakası bu malından karşılanır. Aksi halde şer'an nafaka ile mükellef olan
karşılar ve bu durumda işhad'a gerek yoktur. Küçüğün malı olduğu halde veli,
vasî veya nafakasıyla mükellef olmayan birisi kendi mallarından küçük için
harcadıklarını daha sonra almak üzere sarfetmişler ise şahit tutmaları
gerekir (el-Mevsûatu'l-Fıkhiyye, V, 47).
14. Cenaze Masrafları
Hanefi ve Şafiîlere göre
cenazenin techiz ve tekfîniyle mükellef olmayan bir kişi misline göre yapmış
olduğu masrafları almak üzere cenaze sahibine müracaata niyet etmiş ve şahit
tutmuş ise bu masrafları alabilir. Ancak Şafiîler hâkimden izin almak imkanı
bulunmaması veya ölünün malının kayıp bulunması veya techizle mükellef
olanın bundan imtina etmesi halinde işhada başvurulacağı görüşündedirler
(el-Mevsuatu'l-fıkhiyye, V, 32).
15. Yıkılmaya Yüz Tutmuş
Duvar
Yıkılmaya yüz tutmuş bir
duvar devrilir ve telef veya hasara yol açarsa, Hanefîlere göre duvar sahibi
daha önceden uyarılmış, bunun izâlesi istenmiş ve buna şahit tutulmuş ise
zararın tazmini söz konusu olur. Ölüm halinde tazmin, duvar sahibinin
âkılesine gerekir. Burada işhad duvar sahibinin inkârı durumunda isbat için
kullanılır. Duvar sahibinin itirafı halinde ise işhada gerek yoktur.
Yıkılmaya yüz tutan duvar bir eve doğru meyletmiş ise ev sahibi veya sâkini,
meyil yola ise oradan geçme hakkı olan herkesi ikaz edip şahit tutabilir (Zühaylî,
el-Fıkhu'l-İslâmi, Dımaşk 1405/1985, VI, 382-384).
16. Vakıf Arazi
Vakfa bakmakla görevli
olan kişi vakıf arazi üzerinde kendi malıyla bir bina yapar veya ziraat
yaparsa ve buna da şahit tutarsa; Hanefîlere göre bina ve mahsul, görevlinin
mülküdür. Şahit tutulmadığında bina ve mahsul vakfa tabidir. Ancak işhad
işden önce yapılmış olmalıdır. Şafiîler vakfedenin ve görevlinin vakıf arazi
üzerinde kendisi için bir tasarrufta bulunamayacağı görüşündedirler (Şirbînî,
, Muğni'l-Muhtâc, Kahire 1377/1958, llz 378, 403; el-Mevsûatu'l-Fıkhiyye, V,
42).
17. Büluğa Eren Küçüğe
Malını Verirken İşhâd
Şafiîlerde sahih olan
görüşe göre, büluğa ermiş olan küçüğe malı teslim edilirken şahit tutulması
vaciptir. imam Mâlik de aynı görüştedir. Hanefî ve Hanbelîlere göre ise
müstehaptır (el-Mevsûatü'l-fıkhi"e, V, 36).
18. Borç ödemek üzere
Vekalet Verdiği Şahıstan Müvekkilin Şahit Tutmasını İstemesi
Müvekkil borcunu ödemesi
için tayin ettiği vekilden borcu öderken şahit tutmasını ister ve vekil
işhadı terkederse, alacaklının inkarı durumunda vekilin borcu ödeyeceğinde
fukahanın ittifakı vardır (el-Mevsûatu'l fıkhiyye, V, 37).
19. Kadî'nın Kâdî'ya
Mektubu
Bir kimsenin kendisi
bulunmayan bir şahıs aleyhine bir şehrin mahkemesinde dava açması durumunda;
o şehir kadısı açıları dava ve getirilen şahitleri dinleyip şahitlerin
şahadetlerinin makbul olduğunu tesbit ettikten sonra, bunu açıklamak üzere o
şahsın bulunduğu şehrin kadısına bir mektup göndererek mektuba göre
hükmetmesini ister. Mektubu, içinde olanları bilmeleri için, şahitlere
okumak sonra mühürleyip kendilerine teslim etmek kadının vazifesidir.
Kendisine mektup yazıları kadı iki erkek veya bir erkek iki kadının
şahitliği olmaksızın mektubu kabul etmez. Önce mührüne bakar. Şahitlerin "Bu
mektup falan kadıya aittir, hüküm meclisinde okuyarak mühürleyip bize teslim
etti" diye şehadetlerini bildirmelerinden sonra mektubu açar, hasım
(davalı)a okur ve içindeki ile onu ilzâm eder (Meydânî, el-Lübâb, Beyrut
1399/1979, IV, 84-86; Damad, Mecmau'l-Enhur, İstanbul 1328, II, 164-167).
BAŞA DÖN
ISKAT VE DEVİR
Iskat; düşürme, silme,
hükümsüz bırakma. "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek suretiyle
ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde bulunmak ."
Iskat tabiri daha çok
"ıskat-ı salat" terkibinin kısaltılmışı olarak namaz için kullanılır. Orucun
ıskatı onun keffâretidir. Namazın keffâreti yoktur
Namaz, mükellef olan her
müslümanın ölümüne kadar eda etmekle yükümlü olduğu farz bir ibâdettir.
Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat eda etmek
mecburiyetindedir. Kendi yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli
olmadığı gibi, kılamadığı namazlar için keffâret ödemesi de geçerli
değildir.
Namazın edası farz olduğu
gibi. kazası da farzdır. Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları
sağlığında kaza etmek zorundadır. Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz
borcu kalır.
İnsanın üzerinde iki türlü
hak bulunur: Allah hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hacc, zekat, adak ve
keffâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara olan mâlî borçlar,
çalman, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye,
bunların ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse günahkâr
olur ve azaba müstehak olur (M. Emin Geredevî, Hediyyetü'l-Kabır, s. 29).
Oruç tutamayacak kadar
yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği
âyetle sabittir: "Sayılı günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa
tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). (İhtiyarlıktan ya da
şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların her gün için
fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül
isteğiyle kim fazladan bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır.
Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/1 84).
BAŞA DÖN
Oruç için fidye vermek
Kur'an'da sabit olduğu halde, namaz için fidye vermek hiçbir şer'î delille
sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu
kıyas sahih değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz
için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür. Mehmed Zihni Efendi
(ö.1332/1914) bu konuda şöyle diyor: "Namaz için fidye vermek Kur'an ve
Sünnet hükmü ile değildir. Nassla sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek
de -kıyaslanan hüküm makul olmadığı için- sahih değildir. Fakat ibâdet
konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi -Allah katında- namaza kâfi ise
ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hasıl olur" (M.Zihni, Nimet-i İslâm,
İstanbul 1326 s.450)
Bir kimsenin, kendisine
farz olduğu halde, sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini,
öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu hususta sahih hadisler
vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis
yoktur. Iskat-ı salat konusunda kaydedilen en eski ifâde İmam Muhammed eş-Şeybânî
(ö.189/804)'nin ez-Ziyâdât adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse
inşaallah kâfî gelir" (Mehmed Zihni, a.g.e, s.450).
Ölenin hayatında
kılamadığı vitir dahil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun
günün râyicine göre nakid olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir.
Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağı
ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde
edilen yekün kadar fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz,
erkeklerde oniki yaşına kadar devre dikkate alınmaz (ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr,
Mısır 1966, 1, 686).
Iskat konusunda şu
hususların bilinmesi gereklidir:
1. Iskat, ölenin vasiyeti
yoksa, farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir
2. Üzerinde kazaya kalan
oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin malının üçte
birinden bu vasiyeti yerine getirilir.
3. Ölenin vasiyeti yoksa
ve geride mirasçıları varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı
varislerindir. Varisleri ıskat yapmağa zorlamak ve teşvik etmek doğru
değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler
kendi istekleriyle yaparlarsa ölen için bir sadaka olur.
Devir; dolaşmak, dönmek.
Üzerinde çok miktarda namaz borcu olan kişi için, her namaza bir fidye olmak
üzere hesaplanıp verilmesi büyük meblağ tutar ve bunu vermek çok zaman
mümkün olmaz. Buna bir çare olmak üzere "devir" denilen bir usul ihdas
edilmiştir. Buna göre meselâ; ölenin bir aylık namazının fidyesi esas
almarak bu meblağ bir fakire verilir. Fakir de onu verene bağışlar. Oniki
devir bir yılı karşılamak üzere kaç yıllık namaz borcu varsa o kadar devir
yapılır.
Devir muameleşinin ilk
tatbikatının nasıl olduğunu, paranın nasıl dağıtıldığını ve kimlere
verildiğini açık olarak bilmiyoruz. Fakat bugün tatbik edildiği şekliyle
devir, İslâmın ruhuna uygun bir muamele değildir. Eğer namaz borcu olduğu
halde ölen kimseye hayır yapılmak isteniyorsa, varisleri onun namına
fakirlere sadaka vermelidir. İslâmın ruhuna uygun olan budur. Ölenin bu
konuda vasiyeti varsa o da "fakirlere sadaka vermek" şeklinde yerine
getirilmelidir.
"Devir" hakkında
peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur.
Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır. Devir şeklinin
hicrî beşinci asırdan sonra ortaya çıktığı ve ıskat muamelesini
kolaylaştırmak için şer'î bir çare olarak düşünüldüğü tahmin ediliyor.
Ayrıca medrese talebesine yardım ve onları korumak gibi bir gaye de güdülmüş
olabilir.
Iskat ve devir yanlış
tatbik edilerek istismar edilen konulardır. Dinin aslında olmayan, fakat
geçmişte âlimlerin fayda (maslahat) görerek tatbikine müsaade ettiği bir
konu istismara, yanlış yorumlara ve suistimâle yol açmışsa, yine âlimler
tarafından düzeltilmeli ve doğru tatbik edilmesi sağlanmalıdır.
BAŞA DÖN
ISKÂT-I SALÂT VE DEVİR
Iskât-i salât'ın aslı var
mıdır? Yapılması câiz midir?
"Iskât-i salât" terim
olarak, kişinin üzerinde borç kalan namazların düşürülmesi demektir.
Bilindiği gibi Müslümanlar, dînî kural ve öğretileri sırasıyla; Kur'ân-ı
Kerim, Hadîs icma' (yani yetkili islâm âlimlerinin bir konudaki söz
birliği)dan alır ve uygularlar. Bu üç kaynakta bulunmayan bir mesele için,
yine yetkili Islâm âlimleri (müctehidler) kıyasa başvurarak, kendi görüş ve
ictihadlarını bildirirler. Diğer üç kaynağın bulunmadığı yerde müctehidlerin
görüşleri, Müslümanların pratik hayatlarını belirler. "Iskât-i saIât" da
işte bu üç kaynakta bulunmayan bir konudur ve aslı sudur: Kur'ân-ı Kerîmde
oruca güç yetiremeyen ihtiyarların, tutamadıkları her gün için bir fidye
(yani bir fakire sabah ve akşam öğünü olabilecek değer) vermeleri emredilir.
(EI-Bakara, 2/184) Bu, edâ edilmeyen bir emrin, onun karşılığı olup aklın
almayacağı birşeyle kaza edilmesidir ve başka bir şeyin buna kıyas
edilememesi gerekir. Bazı Hanefî müctehidleri, ihtiyatlı olanla hareket
etmiş olmak için, şöyle demişlerdir: Oruç tutmayan ihtiyar fidye verir.
Ölmeden fidyesini vermemiş ve malından verilmesini vasiyyet etmişse;
mirasçıları onun malından (üçte birini geçmemek üzere) önce vasiyyet ettiği
oruç fidyesini çıkârıp dağıtmak zorundadırlar. Namaz için böyle bir şey
söylenmemiştir. Namazı buna kıyaslamak da mümkün değildir, ama bir ihtiyat
olarak kişi, "Benim kılmadığım şu kadar namazım vardır, benim malımdan
onların fidyesi verilsin" diye vasiyyet ederse ,bunun onun namazlarını
kesinlikle afettirecegine inanmaksızın, mirasçılarının bunu vermesi ihtiyat
olarak gereklidir. Bu, onun namazlarını gerçekten affettirirse ne âla,
ettiremezse yerine ulaşmış bir sadaka olarak sevabı ona ulaşır. (62 Bk.
Molla Cîyûn, Nûru'I-envâr I/58; Değişik görüşler için bk. En-Nemenkâni, age
I/190) Bu temel bilgilerden sonra, "iskat-ı salât"ın uygulanışı için şunları
söyleyebiliriz:
1- "Iskât-ı salât" şer'î
bir delile dayanmadığı gibi ,sağlam bir kıyasa da dayanmaz; ancak ihtiyat
tedbirdir.
2- Ihtiyaten gerekli
olması da, ancak ölenin vasiyet etmesine bağlıdır. Aksi halde tek tek bütün
varislerden izin alınmalıdır ki, buna gerek olduğunu da kimse söylememiştir.
3- Hayatta iken namaz
kıldığı bilinen birisinin hiçbir namazı kabul olmamış ihtimalıyle hesap
yapılamaz. Bu kapı çok daha büyük bid'atlara açılır.
4- Namazın gereğine
inanmadan kılmayan birisi için verilenler, onun ancak azabını artırır.
5- "Iskât-ı salât"
yapılması halinde "verdim-aldım" gibi; dinin ruhuna aykırı hile ve
kandırmacalar, çirkin ve günah çıkarma gibi papazvâri birer bid'attırlar,
yapılmamaları gerekir ve verilen mutlaka muhtaçlara ulaşmalıdır.
6- Verilecek (daha doğrusu
alınacak) miktarı attırmak için namaza "yemin keffareti" gibi daha bir sürü
kuyruk eklemek, yapılan çirkinligi fazlalaştırmaktan ibarettir.
7- "Iskât-ı salât"a
meşruluk kılıfı giydirmenin, dinde zengin-fakir ayırımına gitmek ve
zenginlere namaz kılmama kolaylığı vermek anlamı taşıyacağı da söylenebilir.
BAŞA DÖN
İSLAM
DİNİ, KADINA AİLE VE TOPLUM İÇİNDE NASİL BİR YER TAYİN ETMİŞTİR? ERKEĞİN
YANINDA YERİ NEDİR?
İslam dini, aile ve toplum
içinde kadına iyi yer veriyor. İnsanlık yönünden erkek ile kadın arasında
fark gözetmiyor, erkeğe verdiğ önemi kadına da veriyor. Bu hususta Kur'an-ı
kerim şöyle buyuruyor: "Ey insanlar sizleri bir tek nefisten yaratan
Rabbinizden sakınınız" (Nisa).
Diğer bir ayette de şöyle
buyuruyor: "Şüphesiz ben içinizden gerek erkek, gerek kadın, bir hayır
işledığını boşa çıkarmam hep birbirinizdensiniz" (Al-İ İmran).
Peygamber (as) de şöyle
buyuruyor: Kadınlar erkeklerin denkleridir.
Kız çocuğuna eş ve analık
özellikleri açısından büyük bir değer verip ikramda bulunuyor. . Peygamber
(sav) kız çocuğu olarak kadının gördüğü ikramla ilgili şöyle buyuruyor:
"Herhangi bir kimsenin bir kız çocuğu olsa, o da onu güzelce öğretip eğitse
kendisi için cehenneme karşı siper olacaktır" (Ebu Davud, Tirmizi).
Cenab-ı Allah, eş olarak
kadına yapılan ikramlarla ilgili şöyle buyuruyor: Yine onun ayetlerindendir
ki sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye cinsinizden eşler
yaratmıştır (Rum).
Peygamber (as) de şöyle
buyuruyor: "Dünyada faydalanılan şeylerin en iyisi, saliha bir eştir.
Kendisine baktığında seni sevindirir, gıyabında da mal ve namusunu korur"
(Müslim, Buhari).
Cenab-ı Allah, ana olarak
kadına yapılan ikramla ilgilii olarak şöyle buyuruyor: "Biz insana ana ve
babasına iyilik etmesini tavsiye ettik; anası onu zahmetle taşıdı ve
zahmetle doğurdu" (Ahkaf).
Bununla ilgili olarak
Hadiste de şu varid olmuştur:
Bir gün birisi peygamber
(sav)'e gelip dedi ki:
Herkesten ziyade kim benim
sohbetimi hak eder.
Peygamber (as):
Anan.
Sonra kim?
Anan.
Sonra kim?
Anan.
Sonra kim?
Baban, dedi.
Görüldüğü gibi Peygamber,
babayı bir defa söylerken anayı üç defa söz konusu ediyor.
BAŞA DÖN
İSLAM
DİNİ KAR İÇİN BİR SINIR GETİRMİŞ MİDİR?
İslam dini kar için bir
sınır getirmemiş, yüzde şu veya bu kadar kar edilecek diye bir kayıt
koymamıştır. Arz ve talebe bırakmıştır. Ancak İslam dini, güzel ahlak ve
takvayı emretmek ve yasakladığı hile ve fahiş fiatın önüne set çekmekle
bunun hududunu göstermiş oluyor. Bununla ilgili Peygamberin şu sözlerini
dinleyelim: "Din nasihattır" (Müslim). "Sizden biriniz, kendi nefsi için
arzu ettiği şeyi mü'min kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz"
(Müslim, Cami' al-Sağir). "Bizi aldatan bizden değildir" (Müslim, Cami al-Sağir).
Fahiş bir fiyatla malı
satıp müslümanları aldatmak lanetin inmesine vesile olduğu gibi, halkın
muhtaç olduğu şeyleri piyasaya sürüp normal bir fiatla satmak da rahmetin
nüzulüne sebebdir. Devletin, satılık meta'ın fiatını, narh koyup ta'yin
etmesi dinen doğru değildir. Fıkıh kitapları bunun mekruh olduğunu kayd
ediyorlar (İbn Abidin). Peygamber (sav) zamanında bir ara eşyanın fiatı
yükseldi , bunun üzerine ashabı bir kısmı: Ey Allah'ın Resulü! Eşyanın
fiatını tesbit buyur, dediler. Peygamber (sav) bunlara cevaben şöyle
buyurdu: "Fiatı tesbit eden, rızkı daraltıp genişleten, rızkı veren
Allah'tır. Sizden hiç biriniz ne kan ne de mal haksızlığı hususunda benden
bir şey istemeden Allah'a kavuşmamı umarım" Ebu Davud, Tirmizi). Ancak
piyasa ile oynayıp ticaret düzenini bozan olduğu takdirde zarurete binaen
devlet müdahale edip eşyanın fiatını tesbit edip kar için bir hudut
çizebilir.
İSLAM
DİNİNE AYKIRI, KÜFR VE DİNSİZLİĞİ MEDH EDEN KİTAPLARI ALIP SATMAK CAİZ
MİDİR?
İslam dinine aykırı küfür
ve dinsizliği medhedip yayan kitapları alıp satmak haramdır. Bir kimse
menfaat için bu işi yapıyorsa günahkar olduğu gibi, kazancı gayr-i meşru bir
yol ile elde ettiği için haramdır. Bir gün tevbe etmek isterse de o gayr-i
meşru malı fakirlere tasadduk etmeye mecburdur. Yoksa, büyük bir vebal
altında kalır. O kitapların muhtevasına inanıp, severek alıp sattığı kitabın
muhtevasını bilecek. İslam'a ters düşüp düşmediğine çok dikkat edecektir:
Nevevi: Hadis, fıkıh ve faydalı şeyleri ihtiva eden her kitabı alıp satmak
caizdir. Ama küfür kitaplarını satmak caiz değildir, haramdır"(al-Mecmu)
diyor.
BAŞA DÖN
İSLAM DİNİNE GÖRE İŞÇİNİN ÜCRETİ HÜKÜMDAR VEYA VEKİLİ
TARAFINDAN TESBİT EDİLEBİLİR Mİ?
Bunu anlayabilmek için şu
açıklamaya ihtiyaç vardır. Alışverişin üç rüknü vardır.
1- Alıcı ile satıcı,
2- Siğa,
3- Üzerine akit yapılan
maldır.
Birinci rüknün de altı
şartı vardır:
A- Akıl olması,
B- Baliğ olması,
C- Malınıa hacz
konulmmamış olması,
Ç- İsteği ile alış veriş
yapmış olması,
D- Malik veya veli olması,
E- Satılan mal Kur'an veya
sünnet ise müşterinin müslüman olmasıdır.
Yukarda sayılan rükün ile
şartlar aynen icarenin de rüknü ile şartlarıdırlar. Aslında icare alış
verişin bir çeşidir, yalnız alış verişte satılan şey tamamen elden gider ve
geri dönmemek üzere verilir, icarede ise satılan şey geçici olarak
menfaattır. İşçilik de icarenin bir çeşitidir. Mesela bir evi bir miktar
para mukabilinde birisinin yanında belli bir zaman için çalışsa yine icar
sayılır. Yalnız birinci misalde icareye verilen evdir ikinci misalde icareye
verilen şey ise insandır. Yani işçi bir günlük veya bir aylık bir zaman için
kendini işverene veriyor. Yukarıda yapılan açıklama konumuzun aydınlanması
için kafi geleceğinden bununla yetinelim ve sözü uzatmadan söz konusu olan
işçinin durumunu açıklayacağız.
İslam'dan önce ve sonra
her asırda iş vermek ve iş almak adeti yaygındı, iş vermenin ve iş almanın
sahih olması için üç rknü vardır.
Birincisi: İş veren ve
alandır;
İkincisi: Siğa,
Üçüncüsü: Çalışmaktır.
Birinci rüknün beş şartı
vardır:
1- Baliğ olması,
2- Akil olması,
3- İsteğiyle olması,
4- Herhangi bir esbeple
hapse müstehak olmaması,
5- Kur'an ve Sünneti
yazmak için kendini kiraya vermek isterse, Müslüman olması.
İslam dinine gööre işçi
ücreti hükümdarın veya onun vekili tarafından tesbiti hususunu da belirtelim
şöyle ki:
Alış verişte satılık
eşyanın fiatı alıcı ile satıcı tarafından tesbit edildiği gibi işçi ücreti
de zaman ve zemine göre işveren ile işçi arasında tesbit edilip tayin
edilecektir. Zaruret olmadığı takdirde idarenin narh koyması yasak olduğu
gibi işçi ücretine de müdahale edilmesi yasaktır. Piyasada istikrarsızlık ve
düzensizlik hüküm sürdüğünde istikrarı sağlamak için idarenin müdahalesi
nasıl caiz oluyorsa işveren ile işçinin ihtilaf için haksızlığı kaldırıp
düzeni sağlamak için de müdahalesi caizdir.
İslami kurallara göre bir
ev sahibi evini kiraya verdiği zaman kısa olsun, uzun olsun, mutlaka
süresini belirtmesi gerekir. Süre bitmeden önce bir kiracının evden çıkması
söz konusu olamaz, süre bitince kiracı ile ev sahibi arzu ettikleri takdirde
akti tazeleyebilirler, istemedikleri veya anlaşamadıkları takdirde kiracının
evden çıkması gerekir. Yine işveren ile işçi arasında çalışmak için beş on
sene gibi bir süre tayin edilip anlaşma yapılmış ise bitmeden işçinin
çıkması veya çıkartılması mümkün değildir. Süre bittikten sonra her iki
taraf çalışma mukavelesini tanzim edebilirler. İslam hukukuna göre işçinin
ücreti ve çalışma süresi belirtildiği ve yapılan anlaşmanın hilafına hareket
etmek caiz olmadığı için ne işçinin grevi ne iş veren lokavtı söz konusudur.
Üzerine anlaşma yapılan süre bitmeden evvel ne işçi işinden ayrılabilir ne
işveren işçiyi ayırabilir. Buna göre işçinin ayrılması sebebiyle tazminat da
söz konusu değildir. Ancak süre bitmeden evvel işveren işçiye "Sen
mukaveleyi fesh etmek için benimle muvafakat edersen şu kadar para
vereceğim" dese ve işçi de muvafakat ederse taahhüdünü yerine getirmek
zorundadır. Çalışma esnasında işçi bir kazaya uğrasa işverenin ihmalı
olmadığı zaman sorumlu tutulmaz. Ancak işçi işe girerken işveren, çalışma
esnasında herhangi bir kaza olursa "ben kefilim" demiş ise veya dile
getirmeden tazminat adet haline gelmiş ise işveren kaza tazminatını
verecektir. Aksi takdirde vermek zorunluğu yoktur. İşçilerin ücretleri
arasında büyük dengesizlik olursa işveren ile işçi belli bir ücret üzerine
anlaşma yaptıkları takdirde zaten iş bitmiştir. Ama alışverişte olduğu gibi
işçi fahiş bir şekilde mağdur olmuş ise müracaat üzere idare müdahale edip
durumu düzeltebilir.
BAŞA DÖN
ISLÂM DİNİNİN VARLIK GAYESI, ŞU TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİ
GERÇEKLEŞTİRMEKTİR:
1. Kişinin yaşama hakkı
olan canını,
2. Doğru ile yanlışı
ayırdetme gücü olan aklını,
3. Inanç özgürlügü demek
olan dinini,
4. Insanca yaşamasını
temin edecek olan malını,
5. Soy ve tarihini
sürdürme biçimi olan neslini korumak.
BAŞA DÖN
İSLAM DIŞI BIR IŞ İÇİNDE BULUNMAK MECBURIYETINDE BULUNAN BIR KIZLA
EVLENIP ALLAH RIZASI İÇİN ONU İSLAM'A KAZANDIRMAK ISTIYORUM. BÖYLE BIR
KADINLA EVLENMEM CAİZ MİDİR?
Yüce dinimizde hıristiyan
ve yahudi bir kadınla evlenmek caiz olduğuna göre elbette müslüman olup da
fasike bir kadınla evlenmek de caizdir. Yani nikah batıl değildir. Hayat-ı
zevciye meşrudur. Zina sayılmaz. Ancak mü'min olan kimsenin arkadaşı mü'min
ve takva sahibi olması gerekir. İslam'ı tebliğ edip anlatmak için kafir
olsun, fasık olsun herkesle oturup kalkmak caizdir. Bunda beis yoktur. Fakat
bunun dışında kafir ve fasıklarla oturup kalkmak doğru değildir. Çünkü
bulaşıcı hastalıklar başkasına siyaret ettiği gibi kötü ahlak da başkasına
siyaret eder. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş: "Kişi sevdiği adamın dini
üzerindedir. Bunun için her biriniz kimi sevdiğine baksın" (Ebu Davud,
Tirmizi). Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor: "Kişi sevdiğiyle beraberdir"
(Buhari, Müslim). Diğer bir hadiste şöyle buyurmuş: "Takva sahibinden başka
bir kimse senin yemeğini yemesin."
Yolculuk geçici olmakla
beraber herkes ile yolculuk yapılmalıdır. Yol arkadaşının dahi mütedeyyin ve
ahlakı olması için ehemmiyet vermek lazımdır. Binaenlayh kısa bir zaman için
değil, uzun hatta sonsuz hayat için kurulan hayat-ı zevciyyeye daha fazla
ehemmiyet vermek lazım gelir. Şayet zevce mütedeyyine ve takva sahibi
olmazsa onun fıskı ve İslam dışı davranışı kocasına aksedebildiği gibi
müstekbel çocuklarına da aksedebilir. Henüz dünyaya gelmeden önce böyle bir
kadınla evlendiği için onların hakkına tecavüz etmiş olur. Bir gün adamın
biri kendisine itaat etmeyen oğlunu şikayet etmek üzere halife olan Hz.
Ömer'e (ra) gitti. Ve şikayeti üzerine Hz. Ömer adamın oğlunu huzuruna
celbettirdi. Ve ifadesini almadan onu azarlamağa başladı. Bunun üzerine
oğlan:
- Ey mü'minlerin emiri, b
abanın hakkı vardır. Evladın hiç hakları yok mudur?
Hz. Ömer (ra):
- Evladın da hakkıvardır.
- Nedir?
- Evladın babasına karçı
hakkı şudur:
Annesini seçecek,
kendisine güzel bir isim verecek ve okuma yazmayı öğretecektir.
Allah'ıma yemin ederim
babam bunlardan hiç birisini yapmamıştır. Çünkü annem bir mecusinin
cariyesiydi. İslam terbiyesinin ne olduğunu bilmez. İsmin de "Ci'al" böcek
manasını ifade eden bir kelimedir. Sonra bana bir tek harf öğretmedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer (ra)
babasına dönüp dedi ki:
-Evladın senin hakkına
tecavüz etmeden önce sen onun hakkına tecavüz etmişsin.
Peygamber (sav) bir hadisi
şerifinde de şöyle buyuruyor: "Serveti, güzelliği, soyu ve dini olmak üzere
dört haslet için kadınla evlenebilinir" (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai ve
İbn Mace).
Sözün kısası bir kadınla
ancak evinde hayır alametleri görülürse evlenmek uygun düşer. Yoksa ilerde
belki yola gelebilir diye onunla evlenmeğe karar verirsen dinen her ne kadar
vaki olacak nikah batıldır denilmezse de iyisini yapmamış olursun.
BAŞA DÖN
İSLAM
HUKUKU AÇISINDAN AVRUPA TOPLULUĞU
Bağımsızlık ya da iç ve
dış hâkimiyet esası devleti ve özellikle de Islâm Devletini başka şeylerden
ayıran en önemli belirtidir. Mekke'deki müslümanlar bir çekirdek devlet
oluşturacak güce ulaştıktan sonra, onların başkalarının iradesine ve
idaresine bağlı olarak yaşamalarına razı olunmamış, önce hicret etmeleri
istenmiş, sonra da Medine'de sayıca azınlıkta olmalarına rağmen Kurucu
Medine Anayasası'nin ihtiva ettiği maddeler gereği, insiyatifi onlar
ellerine almışlardır. Çünkü Kur'ân ifadesi ile: "Allah kâfirlere mü'minler
üzerinde asla bir yol (velayet) yetkisi vermemiştir"(K. Nisâ 4/141). "Izzet
(güç ve onur) Allah (cc)'ındır, Rasulünündür ve mü'minlerindir"(K. Münafikûn
63/8). "Ey iman edenler, Yahudi ve Hiristiyanları veliler (hakim ve dost)
edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir"(K. Mâide 5/51). "Mü'minler,
mü'minleri bırakıpta kâfirleri veli (hakim ve idareci) edinmesin"(K. Ali
Imran 3/28). "Onların yanında izzet mi arıyorlar? Izzet bütünüyle Allah (cc)'ındır"(
K. Nisâ 4/139). "Sizin, Allah (cc)'ın dışında velileriniz (dost ve
hakiminiz) yoktur. Sonra (böyle bir şey ararsanız) yardım da
göremezsiniz"(K. Hûd 11/113). "Kim Allah (cc)'ı, O'nun Rasulünü ve
mü'minleri veli (dost ve idareci) edinirse, (bilesiniz ki,) galip olacak
olanlar şüphesiz Allah taraftarları (Hizbullah)'dir"(K.Mâide 5/56). "Ey iman
edenler, dininizi alay ve oyun konusu yapan sizden önceki kitap verilenleri
ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin ve eğer inanıyorsanız Allah (cc)'tan
korkup sakının"(K. Mâide 5/57). "Allah (cc)'a ve Ahiret gününe iman eden hiç
bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, onlar, Allah (cc)'a ve Resulüne karşı
başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar
ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri
(soyları) olsalar dahi.."(K. Mücadele 58/22). Özellikle bu ayet, mü'minlerin,
Allah (cc)'a ve Rasulüne baş kaldıran Yahudi ve Hiristiyanlarla "Bir sevgi
ve dostluk bağı" kuramayacağını açıkca ifade ediyor. AT'nin esasını teşkil
eden Roma anlaşmasının daha ilk başında yer alan ve topluluğu "communaute"
yani, "Gerçekten sevenler arasındaki ortaklık" diye niteleyen ifade ile bu
ayet yan yana düşünüldüğünde, naslarda "mefhum-u muhalefeti" kabul etmeyen
Hanefilere göre bundan: "Müslümanlar böyle bir topluluğa girme gibi büyük
bir cürmü işleyemezler", "mefhum-u muhalefeti" kabul eden Şafiîlere göre
ise: "Böyle bir topluluga girenler müslüman olamazlar" gibi zorunlu bir
sonuç çıkar.
Bu kabil ayetler ve bu
doğrultudaki hadis-i şerifler pek çoktur. Bunlar bir Islâm ülkesinin iç ve
dış hakimiyetine verilen önemi tevile yer bırakmayacak biçimde ortaya koyar.
Islâm bütün yaşama yetkisini Allah (cc)'a verir. "Hüküm sadece Allah (cc)'a
aittir"(K. En'âm 6/57). Ve bu esas Kur'ân'da defalarca tekrarlanır.
Islâm yarınki muhtemel bir
savaşta müslümanların onlarla aynı safta savaşmasına dahi izin vermez. Ubâde
bin Sâmit'in andlaşmalı olduğu Yahudiler vardı. Hendek harbinde Ubâde
Resulüllah (sav)'a müracaat ederek onlardan yardım görebileceklerini söyledi
de bunun üzerine: "Mü'minler mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmesinler" ayet-i kerimesi nazil oldu. Buna dayanarak Malikî hukukçular
harpte kâfirlerden hiç bir surette yardım alınamayacağına kani olmuşlar,
diğerleri (Cumhur) ise Resulüllah (sav)'ın Kaynûkâ Yahudilerinden yardım
gördüğünü hesaba katarak, aynı şartlarda: Onlara ihtiyaç duyulması, onlara
güvenilmesi ve müslümanların komutasında bulunmaları şartıyla kâfirlerden
yardım görülebileceğini söylemişlerdir (bk. Ibn Kesir, N/89; Kurtubî, IV/119).
Bu, müslüman olmayan bir devlete karşı varsayılacak bir savaştaki durumdur.
Askeri birliğini de gerçekleştirmiş AT'nun bir Islâm milleti ile yapacağı
varsayılan bir savaşta ise Müslüman, Yahudi ve Hiristiyanın safında kendi
kardeşine vurmak zorunda kalacaktır ki, Islâm hukuku açısından bunun
cevazını düşünmek bile mümkün değildir.
Islâm Dini bütün bunları
korumayı hedefler biçimde geldiğine göre, AT da bu organizasyonda müslüman,
bu temel hak ve hürriyetlerini İslam'ın istediği biçimde korumaktan mahrum
olacaktır. Fonksiyonunu yitiren bir sistem yaşıyor olamayacağına göre
ortalıkta makro düzeyde, ya da sistem olarak Islâm diye bir şey de kalmamış
olacaktır.
Ayrıca, Islâm hukukunun
her sahası onun ‚öbür âlem' merkezli bir hukuk sistemi olduğunu açık-seçik
gösterir. Çünkü onun kaynağı ‚vahiy'dir. Bu itibarla bir Islâm ülkesi
vatandaşı olan bir müslümanın özel hayatını düzenleyen hukuk kuralları
tamamen özgün ve ona has hukuk kuralları olacaktır. Zira Islâm hukukunun
gayesi, toplumun, hangi yolla sağlanırsa sağlansın, huzuru değildir. Diğer
bir deyişle Islâm; kötülüğü, onu dünya ölçüleriyle almamız halinde bile,
yapamayacağı için yapmayan, başkalarının hukukuna hukukî müeyyidelerle saygı
göstermek zorunda olduğu için saygı gösteren insanlardan oluşan bir toplum
hedeflemez. Aksine bunlar asıl hedef için birer vasıtadan ibarettir. Bu
yüzden onun kendi toplumunda evlenmesi, boşanması, miras taksimi, eşyadaki
hakimiyet ve tasarrufları, mal itibar edip aldığı-sattığı şeyler ve
alım-satımı, akidleri sahih, fasit ve batıl diye ayırışı, sosyal güvenlik
hukuku, çalışma esasları, vatandaşlarının dârlar arası (Dâr-i Islâm, dâr-i
harp, dar-i sulh) ilişkileri hep kendine has ve kendi insiyatifinde olan ve
başka şekili kabul edilemeyecek hukuk normları ile tesbit edilmiştir. Bu
normların esasını nasslar teşkil eder ve "Mevrid-i nassta ictihada mesağ
yoktur."
BAŞA DÖN
İSLAM HUKUKUNA GÖRE KEFİL OLAN KİMSE KEFALETİ KARŞILIĞINDA ÜCRET
İSTEYEBİLİR Mİ?
Kefalet bir teberru ve
iyilik akdidir. Onun mukabılinde ücret almak ve vermek caiz değildir. Ancak
mekfuluanh olan kimse, kendiliğinden kefile herhangi bir hediye takdim
ederse kefilin bunu almasında bir sakınca olmayıp, mes'ul olmaz. Yalnız
kendisine kefil olunacak kimse ücret vermediği takdirde kefil bulamayacak ve
bu sebeple işi aksayacaksa parayla kefil tutmaktan dolayı mes'ul değildir,
ancak kefil günahkar olur. Nasıl ki haklı bir kimse rüşvet vermediği
takdirde hakkı elinden alınacaksa bu durumda rüşvet verir. Allah indinde
mes'ul olmaz; ama onu alan kimse mes'ul olup Allah'ın lanetine müstehak olur
(El-Fıkh'ul İslami ve Edilletuha).
İSLAM
HUKUKUNA GÖRE PARANIN DEĞİŞMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ HÜKÜMLER
1- Çağımızdaki ekonomik
problemlerin en başta gelenlerinden ve dünya devletlerinin çoğunda bireyi de
toplumu da etkileyenlerinden birisi de, şüphesiz "enflasyon' meselesi ve
beraberinde getirdiği, paranın satınalma gücüne büyük ve tehlikeli düzeydeki
etkisidir. Şöyle ki; enflasyon yüzünden satınalma gücü zayıflar, azalır ve
sonuçta da bu; satım eşyası (mal), menfaatler ve hizmetler karşısında
paranın değer kaybına yol açar. Nitekim çoğu ülkenin ekonomik politikasi, o
ülkeyi, parasının değerini, diğer ülkelerin parasına veya altına oranla
düşürmek zorunda bırakır ve uygun oranda düşürür. Bazan da bunun aksine,
parasının değerini yükseltmek zorunda kalırve gerekli nispette
yükseltir.Günümüzde bazı ülkeler, belirli bir ekonomik politika gereği,
sınırları dışında parasının geçerliliğini yasaklamıştır. Netice olarak da
başka herhangi bir ülkeye götürülmesine engel olmakta, eğer herhangi bir
yolla çıkarılacak olursa, bu sefer de girmesini yasaklamaktadır. Bazı
ülkeler de, kendi sınırları dahilinde altınla, ya da kendi parasından başka
bir parayla muameleyi yasaklamıştır. Bu uygulama, aksine davranmak caiz
olmayan ve aksi yönde yapılan her türlü ittifakın geçersiz sayılacağı, genel
bir rejim olarak görülür. Bazı devletler de zaman zaman geçerli paralarını
iptal eder ve terim olarak "para" kabul ettiği bir başka parayla değiştirir
vs.Iktisadı politikalar açısından durum budur. Bireylerin muameleleri
açısından ise; çoğu zaman kişi, acıdığı ve yardım etmek istediği için, belli
bir meblağı, belirli bir zamana kadar bir başkasına verir. Gaye, onun
ihtiyacını gidermek ve sıkıntısını bertaraf etmektir.Ödeme günü geldiğinde,
borç veren görür ki, kendisine dönen meblağ, satınalma gücüne veya altına ve
gümüşe, ya dâ, diğer paralara göre; ona karz olarak verdiğin, verdiği
gündeki değerinden az, ya da çok fazladır, ya da çok azdır. Isterse rakamda
ve nicelikte ona eşit olmuş olsun.Yine çoğu zaman bir tüccar, bir eşyayı,
üzerinde anlaştıkları ileri bir zamanda. vadeli olarak ödemek üzere, belli
bir para ile satın alır. Zaman gelip ödeme yaklaşınca, taraflardan herbiri,
üzerinde anlaştıkları meblağın, satınalma gücü bakımından, ya da diğer
paralara oranla kıymeti bakımından durumunun, akdi yaptıkları ve zimmete
geçtiği andaki durumuyla değişiklik arzettiğine şahit olur.Ya da çoğu Islâm
ülkelerinde âdet olduğu üzere koca, zevcesinin mehrinin bir kısmını, ya da
tamamını zimmetinde borç olarak tutar ve ödeme günü ancak, ölüm, ya da
ayrılma vakalarıyla gelmiş olur ki, buna "müeccel mehir" tabir edilir. Ama
bu müeccel mehir pozisyonlarının hemen hemen hepsinde, işin gerçeği şudur :
Mehir olarak kabul edilen ve kocanın zimmetinde borç olarak kalan bu nakdin,
verilmesi gerektiği gündeki değerinde, zimmette sabit olduğu gündeki
değerine oranla fahiş farklılıklar ortaya çıkmıştır.Bunlar üzerinde
duracağımız meselenin sadece bazı şekilleridir. Bunun yanında sorunun
sayılamayacak kadar kompleks yan meseleleri, tehlikeli sonuçları ve pek çok
boyutları vardır ve değişik sahalarda bireyi, toplumu ve devleti
ilgilendirmektedir. Ancak konunun bizi burada ilgilendiren yönü sebebi ve
kaynağı ne olursa olsun - para durumlarının değişmesi halinde, malî
muamelelerle ilgili olan tarafı ve bunun zimmetlerdeki borçlara etkisidir.Bu
yön, gerçekte ve haddi zatında -özellikle bu asırda- çok fazla önem kazanmış
ve son derece tehlikeli bir hal almış ise de, ana ilkeleri ve temel
prensipleri itibariyle müslümanların muamelelerinde ve fıkıhlarında, geçen
bin yıldan daha fazla zamandan beri bilinmekte olan bir şeydir.
BAŞA DÖN
İSLAM
HUKUKUNA GÖRE VAKIF OLAN ŞEYİ HERHANGİ BİR SURETLE SATMAK VEYA SATIN ALMAK
CAİZ MİDİR?
İslam hukukuna göre
herhangi bir yöne vakfedilmiş olan bir şeyi satmak ve satın almak caiz
değildir. Sünnet bunu yasakladığı gibi icma'-ı ümmet de bunu yasaklamıştır.
Bu hususta ihtilaf yoktur. İbn Ümer (ra) şöyle diyor: Ömer (ra) (Ravinin
babası) Hayber arazisinden kendisine bir tarla isabet etti. Bunun üzerine
Hazret-i Peygamber'e (sav) gidip tarla için kendisiyle istişarede bulunup
dedi ki: Ey Allah'ın Resulü, Hayber arazisinden bana bir tarla düştü.
Şimdiye kadar ondan daha değerli bir şey elime geçmemiştir. Hakkında ne
buyurursunuz? Hz. Peygamber (sav) buyurduki istersen onu haps –vakıf- edip
tasadduk edersin. Bunun üzerine hz. Ömer (ra) satılmaması, hibe edilmemesi
ve miras olarak kalmaması üzerine tasadduk etti. Fakirlere, hürriyete
kavuşmak maksadıyla efendileriyle mükatebe akdini yapmış kölelere,
mücahidlere, yolda kalmış olan kimselere, misafirlere verilmek üzere vakıf
etti. Ona bakan kimsenin normal olarak ondan yemesinde beis yoktur. Yalnız
ondan mülk edinmez (Tirmizi).
Vakıf edilen malın
satılması ve satın alınmasının caiz olmadığında ittifak vardır. Ancak vakıf
edilen maldan istifade edilemeyecek bir duruma gelirse –bir tarlanın şehrin
ortasında kalması gibi- Hanefi ile Hanbeli mezheblerine göre daha iyisiyle
değiştirilmesi caizdir. Çünkü vakfın gayesi vakıf edilen yöne yardım
sağlamaktır. Faydası olmadığı halde onu tutup haps etmenin manası yoktur (İbn
Abidin).
Hülasa Hanefi ile Hanbeli
mezheplerinin ileriye sürdükleri mesele hariç İslam hukukuna göre vakıf
edilen mal ne satılır, ne alınır. Şayet herhangi bir sebebden dolayı
birisinin elinde vakıf malı bulunsa mümkün ise onu esas sahibine iade etsin.
Mümkün değilse kirası ne kadar tutarsa vakıf edilmiş yöne versin veya
harcasın.
ISLÂM
HUKUKUNDA BORÇLULAR ÜÇ KISIMA AYRILIR
Mâlî durumu iyi olup,
borcunu ödemek istemeyenler; darda olup, ellerinde hiçbir malı olmayanlar;
malı borcuna denk veya borcu daha fazla olanlar. Bu somuncunun vadesi gelen
borçları ödenemiyor ve mevcut mal varlığı da borcu karşılayamıyorsa iflâs
problemi ortaya çıkar.
Ebû Hanîfe'ye göre,
borçlar mal varlığını aşsa bile, bir kimse borçları yüzünden hacr
(kısıtlılık) altına alınamaz. Çünkü aklı yerinde olduğu için tam
ehliyetlidir ve başarılı bir işletme ile mal varlığını çoğaltması mümkündür.
Böylece onun tasarruf ve insanlık hürriyeti korunmuş olur. Ancak bu durumda
kendisine borçlarını, ödemesi emredilir. Bunu yapmazsa, malını bizzat satıp
borçlarını ödemesi için hapsedilir. Hâkim, borçlunun malını satamaz. Ancak,
varsa paralarını ve borçların cinsinden olan mallarını alacaklılarına
istihsân yoluyla verebilir. Borçluyu hapsetmenin sebebi, borcun vadesinde
ödenmemesi yüzünden alacaklıların zarara sokulması ve onlara haksızlık
edilmesidir (el-Meydânî, el-Lübâb, II, 20; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l Islâmî ve
Edilletüh, lV, 132).
Ebû Yûsuf, Imam Muhammed,
Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, vadesi gelen borcu, mal varlığını
aşan borçlular, alacaklıların isteğiyle hâkim tarafından hacredilir. Bu
kimse iflâs etmiş sayılır. Mâlikîler bu durumda hacr için mahkeme kararını
da gerekli görmezler. Hacirle, alacaklıların haklarına zarar verebilecek
tasarruflar önlenmiş olur. Alacaklılar icâzet vermedikçe vakıf, hibe,
sadaka, velâyet ve başkasına yeni bir borç ikrarı gibi tasarruflar muteber
olmaz. Herhangi bir malı rayiç bedeliyle satmış olurlarsa, bedeli
alacaklılara ait olur. Bu satış rayiç bedelin altında bir fiyatla olmuşsa
alacaklıların icazetine bağlıdır. Alıcı da muhayyer olup, isterse bedeli
tamamlar, dilerse akdi bozar (Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V, 101; AbdülKadir
Şener, "Islâm Hukukunda Hacr", A.Ü.I.F. Dergisi, c. XXII, s. 339). Bu gibi
tasarruflarda borçlunun ehliyeti, mümeyyiz küçük gibi olur. Alacaklılarına
zarar verecek mâlî tasarrufları, onların icazetine bağlıdır. Bu tasarruflar
hibe, vakıf gibi teberru kabilinden olsun veya kıymetinden daha az bir
bedelle satmak yahut kıymetinden çok bir fiyatla satın almak gibi, satış
bedelinde müsamahayı kapsayan ıvazlı akitlerden olsun müsavidir.
Hâkim, borcunu ödemeyen
borçlunun mallarını satıp, bedelini alacaklılara bölüştürür. Satışa, önce
bozulacak mallardan başlanır. Sonra telef olacaklar, daha sonra da gayri
menkuller satılır. Ancak borçlunun ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin
yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri zaruri ihtiyacına ait şeyleri satamaz (Ibn
Âbidîn, a.g.e, V, 103; Damad, Mecmau'l-Enhur, II, 443).
Ebû Hanîfe'ye göre, hâkim
borçluyu 2-3 ay hapsettikten sonra, malı olduğuna dair belirti bulunmaz veya
gerçekten yoksul olduğu ortaya çıkarsa, "Eğer borçlu darlık içinde
bulunuyorsa ona, genişleyene kadar mühlet verin" (el-Bakara, 2/280) ayeti
uyarınca serbest bırakır. Fakat alacaklılar, onu takip eder. Yeniden ödeme
gücüne kavuşursa, bunu aralarında paylaşırlar. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e
göre ise, yoksul borçlular yeni mal kazandığı sâbit olana kadar takip
edilmezler. Çünkü yukarıdaki ayet onlara çalışıp kazanmak için bir mühlet
vermeyi öngörmektedir (el-Meydânî, a.g.e, 21-23).
Ebû Hanîfe'nin borçlulara
tanıdığı bu geniş hürriyet zamanla kötüye kullanılmış, borçlular mallarını
alacaklılardan kaçırmak için muvazaalı olarak satış göstermiş, bir hayra
veya çocuklarına vakfetmiş veya hibede bulunmuştur. Işte bu durum karşısında
müteahhirûn (sonraki) fakihler borcu servetini aşmış kimselerin hacr altında
olmasalar bile, alacaklılar razı olmadıkça vakıf ve hibe gibi
tasarruflarının nâfiz (yürürlükte) olmayacağına fetvâ vermişlerdir. Kanunî
ve II. Selim devirlerinde şeyhülislamlık yapan Ebussuud Efendi, sultana
arzettiği maruzatında bu hususu açıkça belirtmiştir (Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 144
BAŞA DÖN
İSLAM HUKUKUNDA RÜŞVET'İN DURUMU (İBN NÜCEYM)
Bir müddet geçtikten sonra
bile olsa HAK'kı zafere erdiren, doğruluğu gâlip getiren, yalancıları rezil
eden, hakta adaleti yayan ve bâtıla götürenleri engelleyen Allah'a hamdolsun.
Peygamberlerin en şereflisine, onun ehl-i beytine, ashabına, hepsine salât
ve selâm olsun.Imdi bu; rüşvet ve kısımları, bu meyanda kadı'nın (hâkimin)
alması câiz olan ve olmayan, helâl olan ve haram olan rüşvet hakkında,
rüşvetle hediye arasındaki fark ve rüşvet olarak alınan bir şeye sahip
olunup olunamayacağı, ceza olarak uygulanan ta'zirin teşhir edilip
edilemeyeceği hususlarında kısa bir risâledir.Günümüzde bununla ilgili bir
fetvâ hadisesi olup ta Hanefilerden birisi kadıya (Hâkime) verilen rüşvetin
de emir'e (hükümet yöneticisine) verilen rüşvet gibi olduğunu zannederek,
nakledilegelen nasların hilafına cevap vermesi üzerine, bizi sevenlerden
bazılarının teşviki, beni bunu yazmaya sevketti. Allah'tan, rızasına muvafık
kılmasını dilerim.Rüşvet'in lugat ve istilahî olmak üzere iki mânâsı vardır.
Lugattaki manası, "cu'l", yani yerine savaşan gaziye, ya da işçiye verilen
şey demektir. Kâmus'ta: Rüşvet (sin ile) cu'l demektir. Çoğulu "Rusan" ve "Risen"
gelir. "RASA" (Fiil olarak) cu'lu onaverdi. "IRTESA" onu aldı ve "ISTERSA"
istedi demektir, deniyor. El-Misbâh'ta ise: "Rişvet" (kesre ile): Kendi
lehine hükmetmesi, ya da istediğine ulaştırması için kişinin hâkime, ya da
başkasına verdiği şeydir. Çoğulu "Rişan" gelir. Tıpkı "Sidratün"ün çoğulu "Sider"
olduğu gibi. Dammeli olarak "Rüşvet" şekli de kullanılır. O takdirde çoğulu
"Ruşan" gelir. (KA-TE-LE) babından olarak, "Rasevtühü-Rasven", ona rüşvet
verdim, demek olur. "'Irtesâ" rüşvet aldı demektir. Aslı "Rasâ-el-Ferhu"
ifadesindendir ki, kuş annesinin kendisini yedirmesi için kafasını uzattı
manasınadır, deniyor. E1-Mu'rib'te de: "Rişve" ve "rüşvet", Cemileri er-Rusa;
"Rasâhu" Yani ona rüşvet verdi. "Irtesâ" ondan aldı, fiilindendir, denmekle
iktifa ediliyor.Istilahta ise, el-Misbâh'taki gibi tarif edilir.Sünnet'te
ise rüşvetin haramlığı hükmüne delâlet eden bir çok hadîs-i şerif vardır. Bu
meyanda:(Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerine olsun:) (Hükümde
rüşvet verene ve alana Allah lânet eylesin.) (Rüşvet verene de, alana da,
aralarında rüşvet için aracılık yapana da Allah lânet eylesin.) hadîs-i
şeriflerini zikredebiliriz.Rüşvetin kısımlarına, haram olanına ve haram
olmayanına gelince : Kâdî Hân, fetvâlarının el-Kâdâ bahsinde der ki :"Rüşvet
dört türlüdür. Bir çesidi vardır ki, her iki taraf içinde haramdır. Kadıyı
(yani hâkimligi) rüşvet ile olsa, bu adam hâkim olamaz. Bu durumda rüşvet,
alana da, kadıya da haram olur. Bu bir ikincisi, kendi lehine hüküm vermesi
için hâkime rüşvet verse, bu rüşvet de her iki taraf için haramdır. Hüküm
ister bi-hakkın verilmiş olsun, ister olmasın, değişmez.Diğer bir şekli:
Malının ya da canının.telef olacağı korkusuyla rüşvet verse, bu rüşvet alana
haramdır ama, verenin vermesi haram değildir. Yine malında gözü olana,
malının bir kısmını rüşvet olarak verip; kalanını kurtaranın durumu da
böyledir.Bir diğer şekli: Devlet idarecilerinin nezdinde işini takip etmesi
için rüşvet verse, veren için vermesi helâldir ama, alan için alması
haramdır. Bu durumda verdiği rüşvetin alana da helâl olabilmesi için; veren,
alanı, rüşvet vermek istediği miktarla, bir gün geceye kadar ücretle tutar.
Çünkü bu nevi icâre sahîhtir. Sonra müste'cir (ücretle tutan) dilerse onu
yaptıracağı bu işte, dilerse başka işte çalıştırır. Bu, devlet idarecisi
nezdinde işini takip etmesi için rüşveti önceden verirse böyledir. Hiç
rüşvet adı etmeden işini takip etmesini istese ve işi olduktan sonra rüşvet
verse durum ne olur? Bunda ihtilâf vardır. Alanın alması helâl olmaz
diyenler varsa da, sahîh olan, helâl olur diyenlerin görüşüdür. Zira, bu,
bir nevi iyilik, mükâfaat ve ihsandır. Aynen imâma ya da müezzine, şart
koşmadan bir şey vermek gibidir. Hâkimin rüşvet alması helâl olmadığı gibi,
hâkim olmazdan önce kendisine hediye vermek âdeti olmayan yabancıdan hediye
alması da câiz değildir. Borç ve iare de hediye gibidir.Fıkıh kitaplarının
vasiyyetler bölümünde fukaha; kişinin canını ve malını zûlümden kurtarmak
için, kendi hakkında verdiğin rüşvet olmayacağını, başkasında olan malını
çıkarabilmek için sarfettiğinin ise rüşvet olacağını söylerler. elHulâsa
adlı kitapta denir ki : Hâkim rüşvet alıp hüküm verse, ya da hüküm verdikten
sonra rüşvet istese ve hâkimin oğlu veya onun için şehadeti kabul
edilmeyecek birisi alsa, hüküm nâfiz olmaz. Ancak tevbe eder ve aldığını
geri verirse, verdiği hüküm sahîh olur.el-Akdiye'de de şunlar vardır:
Hediyeler üç türlüdür: Verene de alana da helâl olan: Mücerred sevgiden
dolayı verilen hediyeler gibi. Ikincisi, her iki tarafa da haram olan:
Yaptığı zulümde, kendisine yardım için verilen hediye gibi. Üçüncüsü, verene
vermesi helâl olan : Zalime, zûlmünü def etrnek için verilen hediye gibi. Bu
alana haramdır.Bu hususta çıkış yolu şöyle dir : Işini gördüreceği adamı iki
üç gün gibi bir zaman ücretle tutar. Sonra -eğer yaptıracağı iş, meselâ bir
mesaj götürmek gibi, ücret vermenin câiz olduğu bir iş ise- onu bu işte
çalıştırır. Ama çalıştıracağı süreyi tayin etmezlerse,bu câiz değil dir.Bütün
bunlar şartlı olursa böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat
alan, kendisine; devlet dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiğini
kesinlikle bilse, ulemâmız bunda bir beis olmadığı görüşündedirler.Her hangi
bir ön şart olursa böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat
alan, kendisine devlet dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiği
kesinlikle bilse, ulemâmiz bunda bir beis olmadığı görüşündedirler.Herhangi
bir ön şart ve bekleyiş olmaksızın ihtiyacını giderse ve ondan sonra hediye
verse, bunu kabul etmekte bir beis yoktur. Bu hususta almanın hoş
olmayacağına dair Ibn Mes'ûd'dan rivayet edilen haber, takvânın ileri
derecesini bildirir. Bu husus Bezzâziye'de de aynıdır.Hâkim bir tutanak
yazsa veya bir taksim işini üzerine alsa ve bunları yaptığı için ecr-i misil
istese hâkkıdır Ama küçük bir kızın nikâhına veli olsa, herhangi bir şey
alması helâl değildir. Zira kendisine vacip olan bir şeyi yapmıştır. Vâcip
olan bir şeyi yapma karşılığında ücret almak ise câiz değildir. Yok eğer
üzerine vacip olmayan bir şeyi yapsa ücret alması câiz olur .
BAŞA DÖN
Fetevây-ı Kâdîhân'da el-Bakkâlî'den
naklen şöyle bir şey vardır: Birisi. bir bekâr kızın nikâhını (velisi
olarak) akdettiğimde bir dinar alırım. Dul ise yarım dinar alırım dediğinde,
kızın başka velisi yoksa. onun bunu alması helâl olmaz. Ama bir başka velîsi
varsa biraz önce zikrettiğimiz hükme binaen aldığı helâl olur.Yetimin malını
satsa da bir şey alamaz. Eğer alsa ve bey de de mezun olsa, alış verişi
nâfiz değildir. Fethu'1-Kadîr'deki ifadeye göre, rüşvet dört kısımdır. Alana
da verene de haram olanı vardır. Kazâ ve imâret makamlarını elde etmek için
verilen rüşvet bu kabildendir. Bu şekilde iş başına gelen kadı olamaz.
Ikincisi, kadının hüküm vermek için rüşvet alması durumudur. Bu da her iki
taraf için haramdır. Rüşvet alarak hüküm verdiği hâdisede hükmü nâfiz
(geçerli) değildir. Ister bi-hakkın, isterse bâtıl bir hüküm vermiş olsun,
değişmez. Eğer haklı bir hüküm vermişse o, zaten ona vâcipti. Binaenaleyh,
buna karşılık bir mal alması câiz olamaz. Bâtıl bir hüküm verdiği takdirde
ise, durum daha da açıktır. Önceden rüşvet alıp hüküm vermesiyle, önce hüküm
verip sonra rüşvet alması arasında da bir fark yoktur.Üçüncüsü, bir zararı
def etmek, ya da bir menfaati celbetmek maksadıyla, devlet dairesinde bir
işi halletmek için rüşvet almak halidir. Bu, alana haramdır ama, verene
haram değildir.El-Akdiye'de hediye kısımlara ayrılırken bu, hediyenin
kısımlarından olarak gösterilmiştir.Dördüncüsü, malına ve canına karşı
korkusu olduğu kimseye, bu korkusundan kurtulmak için verdiği şeydir. Bu,
veren için helâldir ama alan için haramdır. Zira müslümandan zararı def
etmek vâciptir. Vâcibi yerine getirmek için mal almaksa câiz degîldir. E1
Kunye'de mahzurlu olan şeyler babında şöyle denir :Zalimler, halkın
ormanlardan odun yapmasına, kendilerine bir şeyler verilmeksizin müsaade
etmiyorlarsa, o şeyi vermek de,almak da haramdır. Zira verilen bu şey
rüşvettir.Aynı yerde, âşıkların rüşvet olarak verdiklerinin de mülk
edinilemeyeceği yazılıdır. Bu sağlam nakillerle anlaşılmış oldu ki, kadı'ya
(hâkime) verilen rüşvet, her iki taraf için de haramdır. Ister hükümden önce
olsun, ister sonra olsun, ister haklı bir hüküm vermesi istensin, ister
bâtıl ile hükmetmesi istensin, hepsi eşittir. Yine anlaşılmış oldu ki,
hakime verilen hediye de rüşvet gibidir; dolayısıyla her iki taraf için de
haramdır. Meselâ bir adam, hâkime gelip bir miktar mal vererek, kendi lehine
hükmettiği için verse, veren bir haram irtikâp etmiş olur. Binaenaleyh,
hâkim bunu kabul etmese ve onu tâzir ile cezalandırmak istese bu, şu fıkhî
kaideden dolayı onun hakkıdır: "Belli bir had cezası olmayan bir masiyeti
işleyene ta'zir vâcip olur." El-Bedâye'de kaydedildiğine göre, ta'zirin
vâcip olmasının sebebi, şeriatte tayin edilmiş bir haddi bulunmayan bir
cinayeti irtikâp etmesidir. Bu cinayet ister Allah'ın hukukuna, isterse kul
hukukuna karşı yapılmış olsun. Vücûbunun şartı ise, sadece akıldır.
Binaenaleyh, belirli bir had cezası olmayan bir cinayeti irtikâp eden her
akıllıya ta'zir uygulama salâhiyeti var mıdır? denirse, Câmi'ul-Fusûleyn ve
daha başka yerlerdeki ifadeye dayanarak, evet vardır, deriz. Aleyhine hüküm
veren kadı'ya, "Rüşvet aldın!" derse, kadı'nın ona ta'zir uygulama yetkisi
vardır.Ta'zir cezasıni teşhir ederek uygulamak da câizdir. Çünkü bu da bir
nevi ta'zirdir. Imâm Eba Hanife'nin, yalancı şahidlik yapan için,
"Sokaklarda, toplulukların huzurunda teşhir edilerek ta'zir edilir. Başka
cezası yoktur." sözü bunu gösterir. Imâmeyn ise acıtacak şekilde dövülüp
hapsedileceğini söylerler. Fethu'l-Kadîr'de: "Imâm Azam'ın (Tâzir uygulamam)
sözü, (Dövmem) manasında olmuş oluyor. Neticede ta'zirinde ittifak vardır.
Şu kadar var ki, Imam ta'zir edilenin bu durumunu, sokaklarda teşhir
ettirmekle iktifa etmiştir. Bu da bazan gizlice dövülmesinden daha ağır bir
ceza olur. Imâmeyn ise, buna dövmeyi de ilâve etmişlerdir:" deniyor: Mesele,
el-Inâye de ve başka kitaplarda da böylece izah edilmiştir. Teşhirin bir
nevi ta'zir olduğunu ifade etmişlerdir. Binaenaleyh, kadı (hâkim), yalancı
şahidi cezalandırmakta başkası için bir maslahat murad etse, bozguncuları
men için ona ta'zir uygulama yetkisi vardı;. Çünkü ta'zir, kadı'nın görüşüne
bırakılmıştır.Şöyle bir soru akla gelse: Acaba kadı'nın, ta'zirde yüzü
karartma, ya da sakalının bir tarafını traş etme yetkisi var mıdır ? Çünkü
bunlar "Müsle" (Uzvu keserek cezalandırma) kabilindendir. Bu ise yasaklanan
bir şeydir. Evet yapabilir deriz. Zira bunlar müsle cinsinden değildir.
Bunun ne olduğuna verilecek cevap, Hz. Ömer'in şu fiiline verilecek cevabın
tâ kendisidir: Ibnu Ebî Şeybe'nin kendi senediyle rivayet ettiğine göre, Hz.
Ömer (radıyallâhü anh) Şam diyarındaki valilerine, yalancı şahide kırk sopa
vurulmasını, yüzünün karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını, kafasının
traş edilmesini ve hapsinin uzun tutulmasını yazmıştır. Abdurrezzak da
Musannefinde: Hz. Ömer (radıyallâhü anh) yalancı şahidin yüzünün
karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını ve kabîleler arasında
dolaştırılmasını emretti, diye rivayet eder. Fethül-Kadîr'de bunun "müsle"
olup olmadığı görüşü cevaplandırılırken deniliyor ki: "Müsle" ancak
uzuvları, ya da bedendeki uzuv gibi şeyleri kesmekle olur ve devam eder.
Yıkamakla kaybolacak arazî şeyler "müsle" değildir. Ulemadan bazıları da Hz.
Ömer'in bu yaptığı bir siyaset idi. Binaenaleyh, hâkim bir maslahat görürse,
bunu yapma yetkisine sahiptir, diye cevap vermişlerdir. Fethul-Kadîr'de ise,
buna karşı, "Hz. Ömerin Şam diyarındaki valilerine yazması, bu görüşü
reddeder." den-miştir. Vurulacak sopanın kırka vardırılması, bunun siyaset
olduğunun delilidir. Zira ta'zir, hadler derecesine vardırılamaz, denmesinin
de bir manası yoktur. Zira bu, ihtilaflı bir meseledir. Alimlerden bunu câiz
görenler vardır. Buna göre Hz.Ömer'in görüşünün de böyle olması câizdir.
Buradan anlaşılıyor ki, siyaset, şer'î bir nas vârid olmaksızın hâkimin,
umumun maslahati için yaptığı şeydir. Binaenaleyh, şayet hâkim, rüşvetin bu
zamanda yaygın olduğunu göz önünde bulundurarak, bunu azaltmak maksadıyla,
başın bu şekilde teşhir edilmesini umumun maslahatına uygun görürse, bunun
için sevabı gerektiren bir iş yapmış olur. Isterse şer'î bir nas bulunmasın.
Kaldı ki, yalan yere şahidlik yapanın durumu, buna asıl teskil eder. Her
türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah en iyisini bilir.
BAŞA DÖN
İSLAM VE AVRUPA TOPLULUĞU:
Avrupa Topluluğu dış
görünüşü itibariyle dinî esaslara dayanmayan (seküler) bazı devletlerin,
iktisadî, hukukî, ileriye doğru askeri ve beşeri sahalarda güç birliği ve
organizasyonu olarak görülüyor. Din, kültür, örf ve âdet unsurları, en
azından resmî düzeyde ve şimdilik öne çıkarılmıyor. Ancak fertlerin lâik
olamayacakları hesaba katılır ve bu organizasyonun aynı zamanda fertler
arası ilişki oluşturacağı düşünülürse, Sâfi akademik bir değerlendirme ile
bunun müslümanlar için kabul ve cevaz düzeyi ne olabilir? Işte biz; ayetler,
hadisler ve onlara dayalı yorumlar ışığında bunu ortaya koymayı deneyecegiz.
Fertlerde dini duyguların
tamamen silinemeyeceğine göre, bu devletlerde yaşayan halkların
birbirleriyle olan ilişkilerin dinüstü (seküler) bir açıdan
değerlendireceklerini sanmak, insanın tabiatina zittir. Idari
mekanizmalardaki insanlar, farz-ı muhal, böyle bir iyi niyete kapılsalar
dahi, tarihin hiç bir döneminde gerçekleşmeyen bu ideal bu gün de
gerçekleşecek görülmüyor. Çünkü·ne Müslümanlık ne de Yahudilik ve
Hiristiyanlık karşı dine bu kadar taviz verebilir. Öyleyse devlet düzeyinde
olmasa dahi alt organizasyonlar ve fertler düzeyinde ideolojik çatısmanın
olacağı ve bir tarafın hakimiyeti ve diğerini asimile çabaları, ya da
parçalanma mukadder gibi görülüyor.
İş biraz da kelle sayısına
bağlı olunca Yahudi ve Hiristiyan kültürü açısından avantajli bir durum
bulunduğu için, onlar kesin bir galibiyet beklentisi içerisinde buna göz
yumuyor görülebilseler de, mes'elenin müslümanlar açısından hiç de öyle
olduğu söylenemez. Nitekim geçtiğimiz hafta bu söylediklerimizin en açık
kanıtını en yetkili ağızlardan duymuş olduk. Ve bu düşüncede olanların
yanılmadıkları anlaşılmış oldu. AT Komisyon Başkanı Jacques Delors (Jak
Delör) Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisinde (26.9.1989 Salı) günü
yaptığı ve topluluğun "Hiristiyan Birliği olduğunu" belirterek, genişlemeyi
ve yeni üye alımını düşünmediklerini söylediği konuşmasına şunları ekledi:
"Kanaatime göre Roma
anlaşması bir, "Avrupa Toplum Modeli" ortaya koymaktadır. Bu, bildiğimiz
gibi "müşterek değerler" ile ekonomik ve sosyal ilişkilerle ilgili geniş
ölçülü bir kavramdır. Bu kavram, insan ile toplum arasında bir denge
sağlayan filozofinin eski temeline dayanmaktadır. Tarihçi Ferdinand Braudel
bu Avrupa'nin, "Hiristiyan dini ile akilci düşüncenin" birleşmesinden
doğacağını söyler. Böyle bir Avrupa'nın doğması, kıtada aynı kaderin
paylaşılması, toplumsal devrim ve sosyal eşitlik anlayışına bağlıdır"
(Günaydın, 26.9.89).
Ertesi gün bir
başyazarımız bu konuşmayı yorumlayan yazısında: "Müslüman! Türkiye,
hiristiyanlaşıp Avrupa'nın ortak değerlerini kabul etmedikçe AT'a
giremezsin" cümlesi bu güne dek bu kadar açık ifade edilmemişti" diye yazdı
(Fehmi KORU, Zaman, 27.9.89). Belki de bundan daha önemlisi, aynı yetkili
tarafından "Bulgaristan'daki etnik ve müslüman azınlığın durumu" başlıklı
rapor bu konuda açıkça Türkiye'yi suçluyor ve Bulgaristan'ın adeta masum
olduğunu, içerisindeki etnik azınlıkların Türkiye tarafından kışkırtılması
ile karşı karşıya bulunduğu iddiasını içeriyordu. Ve parlamentodan, oy
çokluğuyla kabul gördü. Bunu da, kanaatimize göre Bulgar halkının temelde
Hiristiyan olmasından, yani Haçlı zihniyetinden başka bir şeyle izah etmek
mümkün gibi görülmüyor.
Müslüman için Kur'ân,
Allah (cc)'ın Kitabıdır ve doğruluğunda şüphe yoktur. Kur'ân'ın daha ilk
suresinde yer alan ve müslümanın günde on yedi ile kırk defa tekrarlaması
istenen su ayet bile, onun müslüman olarak diğerleriyle bir arada
bulunmasının mümkün olmadığını anlatmaya yeter: "Ya Rab, bizi gazap
ettiklerinin (Yahudilerin) ve sapıkların (Hiristiyanların) yoluna sokma" (K.
Fâtiha (1) 7). Bu denli tekrarlanan bu cümlenin, hele anlamını bilerek
söyleyen "Müslüman Adam"in ruh derinliklerinde imanın ötesinde oluşturacağı
şartlı refleks bile buna mani olmaya yeter. Allah (cc)'ın müslümandan bu
ahitleşmeyi (misaki) her gün bu sayıda alması ile onun. AT gibi bir
organizasyona girmeyi kabullenmesi arasında açık ve net bir çeliski vardır.
AT'na dahil digr bütün
ülkelerin Hiristiyan ülkeler olmasına karşılık, yine bu ülkelerde çok etkili
düzeyde ekonomik ve kültürel Yahudi gücünün mevcut olması, bizim onları
Yahudi ve Hiristiyan diye nitelememize sebep teskil ediyor. Hatta belli bir
irka has görüldüğü için diğer milletlere "teblig" (misyonerlik) özelliği
bulunmayan Yahudiliğin, "Allah tüm milletleri Yahudilere hizmet edecek
merkepler olarak yaratmıştır" inancından hareketle, dini tebliğ yerine
Siyonizm ülküsü için Masonluğu kullandığı ve bu yolla Hiristiyan devletlere
dahi damgasını vurduğu inkâr edilemez... Imdi, kendi kitabında; "iman
edenlere en şiddetli düşman olanların, Yahudiler ve müşrikler olduğunu
görürsün..."(K. Maide 5/82) beyanını okuyan "Müslüman Adam", buna
inanacağına göre, onlarla beraber olması için ya onlann kendi dinlerini ve
inançlarını terketmeleri, ya da kendisinin terketmesi gerekeceğini,
birincinin hiç mümkün görünmediğine göre ki, bunun en güzel örneği beşyüz
yıldan beri içimizde yaşayan azınlık Yahudilerdir- ikinci durumda da onların
inancı gereği"onlara hizmet edecek merkep" durumuna düşeceğini bilir. Ya da
şu hadis-i şerifin sözünü ettiği günün geldiğini anlar: "Sizler, sizden
önceki milletlerin yollarına adım adım, karış karış gireceksiniz. Hatta
onlar gidip bir keler deligine girseler siz de gireceksiniz. "Yahudi ve
Hiristiyanları mı demek istiyorsunuz?" diye sordular, ya kimi olacak? diye
buyuruldu." (Buhari, Enbiyâ 50; Müslim, ilim 6)
BAŞA DÖN
İSLAMA HÜCUM EDEN BAZI GAZETELER KUPONLA KİTAP VB. ŞEYLER
VERİYORLAR. BUNLARI ALMAMIZDA BİR MAHZUR VAR MIDIR?
Meselenîn iki yönü vardır.
1: Gazete kuponuyla
herhangi bir şeye sahip olmak. Filân şahıs gazetesini şu kadar gün para
verip satın alanlara ayrıca falan eşyayı da vereceğini söyler ve bunu
kuponla teşvik ederse, buna kimse bir şey demez, alınacak şey de helal olur.
Bunu verenin müslim, ya da gayr-i müslim olması da bir şey değiştirmez.
Hattâ o filân şahıs bunu her kupon getirene değil de getirenler arasında
çekilecek kurrada çıkanlara vereceğini söylese de bunda bir mahzur olmaz.
Çünkü herkes verdiği para karşılığında gazetesini almıştır. Kurradan çıkan
tamamen karşılıksız çıkmıştır.
2. Meselenin diğer yönü
çok ince düşünmek (takvâ ya da verâ derecesinde)ve "kötülük ve düşmanlık
üzerine yardımlaşmayın"(K. Mâide (5) 2) âyetine uyarak bu tepkiyi dahi
ibâdete çevirmektir. Çünkü onlar kazandıkları her kuruşu Islâmı, yoketmek
için kullanıyorlar. Herhalde onlara karşı alınması gereken ilk tavır,
gazetelerini almamak suretiyle, onların güçlerine güç katmamaktır. Varsın
aynı kitabı biraz daha pahalıya almış olsun.
BAŞA DÖN
İSLAM'A HİZMET ETMEK GAYESİYLE OKUDUĞUNU SÖYLEYEN BİR BAYAN
BAŞÖRTÜSÜNÜ ÇIKARTARAK OKUYA BİLİR Mİ?
Bilindiği gibi Nur
suresi'nin 31. Ve ahzab suresi'nin 33, 53 ve 59'uncu ayetlerinde kadınların
örtünmeleri, vücutlarının zinet yerlerini yabancılara göstermemeleri
emredilmektedir. Bu konuda birço hadis vardır. Ama bu hadisleri burada
nakletmeye lüzum görmüyoruz.
Kadının bütün vücudunun
avret olup olmadığı husus da mezhepler arasında ihtilaflıdır. Şafii ve
Hanbeli mezheplerine göre kadının istisnasız tüm vücudu avret kabul edildiği
halde Hanefi ve Malıki mezheplerinde eller ve yüzün fitne korkusu olmadığı
takdirde avret olmadığı belirtilmiştir (Kitabu'l-Fıkh ala mezabili'l Erbaa,
Sabuni, Tefsiru Ayat'il-Ahkam).
Tedavi gibi bazı zaruret
hallerinde yabancı birisi bir kadının avret kabul edilen bir uzvuna zaruret
miktarınca ve tedavinin gerektirdiği mahalli geçmemek şartıyla bakabılir
(el-Merginanı, el-Hidaye). Allah Kur'an-ı Kerim'de kadınların vücutlarını
örtmelerini emredip başkalarına gösdermelerini yasakladığına göre onların
avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde açmaları haramdır.
Zaruret olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir kısmını
açamazlar.
Zaruret, yasak bir şeyi
yapmadığı takdirde helakı veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir (Suyuti,
el-Eşbah ven-Nezair). Ali Haydar Mecelle Şerhi'nde zarureti aynen şu şekilde
tarif etmiştir: "Zaruret; memnu tenavül etmediği takdirde helakı müstelzim
olan haldir" (Ali Haydar, Dürerü'l-hakkam şerhu Mecelletü'l-Ahkam).
Buna göre İslam'a hizmet
etmek gayesiyle de olsa İslam'a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem
yerlerini ve avretini açmaya zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul
edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri
avretlerini açmayı gerektirmeyen okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala
mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa edilmez. Ayrıca İslam tarihi
hiçbir resmi tahsili olmadığı halde kendisini özel olarak yetiştirip İslam'a
ve ilme hizmet eden kadınlarla doludur. Şüphesiz kadınların avret açma ve
ihtilat gibi İslam'ın yasakladığı şeyler olmazsa okutulmaları gerekli ve
okumaları zaruridir, bunda büyük faydalar da vardır. Ama bu haramı işlemeyi
tecviz edemez. Bilindiği gibi "Zararları gidermek maslahatları celb etmekten
evladır." Diye meşhur bir fıkıh kaidesi vardır. İslam'ın yasaklara
gösterdiği itina emirlere gösterdiği itinadan daha büyüktür. Hz. Peygamber
bir hadisinde:
"Ben size bir şey
emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği kadarı yapınız. Bir şeyden
nehyettiğim zaman da ondan kaçınız" buyurur.
Bundan dolayı
meşakkatıdefetmek için vacibi terk etmek caizdir, ama günahları, özellikle
büyük günahları işlemekte müsamaha yoktur. Bezzazı'nin ifadesine göre avret
yerini örtecek bir şey bulamayan kimse nehir kenarında da olsa istincayı
terk eder. Çünkü yasak emre tercih edilir. Kadına gusül gerekse ve
erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü terkeder (İbnu Nüceym el_eşbah
ve'n-Nezair).
Demek oluyor ki bir haramı
işlememek için farz bile terkedilir. O halde sadece umulan bir maslahat için
nassların haram kıldığı bir şeyin işlenmesi tecviz edilemez. Bize göre bu
her okul için aynıdır. Müslümanların kadınların başlarını açabilmeleri için
İslam'ın hükümlerini zorlayacakları yerde, kadınların İslami kıyafetler
içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini araştırıp bu yolda gayret
sarfetmeleri gerkir.
BAŞA DÖN
İSLAM'A HİZMET ETMEK GAYESİYLE OKUDUĞUNU SÖYLEYEN BİR BAYAN BAŞÖRTÜSÜNÜ
ÇIKARTARAK OKUYA BİLİR Mİ?
Bilindiği gibi Nur
suresi'nin 31. Ve ahzab suresi'nin 33, 53 ve 59'uncu ayetlerinde kadınların
örtünmeleri, vücutlarının zinet yerlerini yabancılara göstermemeleri
emredilmektedir. Bu konuda birço hadis vardır. Ama bu hadisleri burada
nakletmeye lüzum görmüyoruz.
Kadının bütün vücudunun
avret olup olmadığı husus da mezhepler arasında ihtilaflıdır. Şafii ve
Hanbeli mezheplerine göre kadının istisnasız tüm vücudu avret kabul edildiği
halde Hanefi ve Malıki mezheplerinde eller ve yüzün fitne korkusu olmadığı
takdirde avret olmadığı belirtilmiştir (Kitabu'l-Fıkh ala mezabili'l Erbaa,
Sabuni, Tefsiru Ayat'il-Ahkam).
Tedavi gibi bazı zaruret
hallerinde yabancı birisi bir kadının avret kabul edilen bir uzvuna zaruret
miktarınca ve tedavinin gerektirdiği mahalli geçmemek şartıyla bakabılir
(el-Merginanı, el-Hidaye). Allah Kur'an-ı Kerim'de kadınların vücutlarını
örtmelerini emredip başkalarına gösdermelerini yasakladığına göre onların
avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde açmaları haramdır.
Zaruret olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir kısmını
açamazlar.
Zaruret, yasak bir şeyi
yapmadığı takdirde helakı veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir (Suyuti,
el-Eşbah ven-Nezair). Ali Haydar Mecelle Şerhi'nde zarureti aynen şu şekilde
tarif etmiştir: "Zaruret; memnu tenavül etmediği takdirde helakı müstelzim
olan haldir" (Ali Haydar, Dürerü'l-hakkam şerhu Mecelletü'l-Ahkam).
Buna göre İslam'a hizmet
etmek gayesiyle de olsa İslam'a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem
yerlerini ve avretini açmaya zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul
edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri
avretlerini açmayı gerektirmeyen okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala
mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa edilmez. Ayrıca İslam tarihi
hiçbir resmi tahsili olmadığı halde kendisini özel olarak yetiştirip İslam'a
ve ilme hizmet eden kadınlarla doludur. Şüphesiz kadınların avret açma ve
ihtilat gibi İslam'ın yasakladığı şeyler olmazsa okutulmaları gerekli ve
okumaları zaruridir, bunda büyük faydalar da vardır. Ama bu haramı işlemeyi
tecviz edemez. Bilindiği gibi "Zararları gidermek maslahatları celb etmekten
evladır." Diye meşhur bir fıkıh kaidesi vardır. İslam'ın yasaklara
gösterdiği itina emirlere gösterdiği itinadan daha büyüktür. Hz. Peygamber
bir hadisinde:
"Ben size bir şey
emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği kadarı yapınız. Bir şeyden
nehyettiğim zaman da ondan kaçınız" buyurur.
Bundan dolayı
meşakkatıdefetmek için vacibi terk etmek caizdir, ama günahları, özellikle
büyük günahları işlemekte müsamaha yoktur. Bezzazı'nin ifadesine göre avret
yerini örtecek bir şey bulamayan kimse nehir kenarında da olsa istincayı
terk eder. Çünkü yasak emre tercih edilir. Kadına gusül gerekse ve
erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü terkeder (İbnu Nüceym el_eşbah
ve'n-Nezair).
Demek oluyor ki bir haramı
işlememek için farz bile terkedilir. O halde sadece umulan bir maslahat için
nassların haram kıldığı bir şeyin işlenmesi tecviz edilemez. Bize göre bu
her okul için aynıdır. Müslümanların kadınların başlarını açabilmeleri için
İslam'ın hükümlerini zorlayacakları yerde, kadınların İslami kıyafetler
içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini araştırıp bu yolda gayret
sarfetmeleri gerkir.
BAŞA DÖN
İSLÂMA HAS BİR ÂİLE TİPİ VAR MIDIR? İSLÂMÎ ÂİLENİN
ÖZELLİKLERİ NELERDİR?
Biri diğerinin sonucu
olması bakımından aynı şeyleri anlatmış olacakları, ya da birinin cevabı
içerisinde diğerininki de bulunacağı için, bu iki soruyu birlikte
cevaplamayı uygun görüyoruz.
Bilindiği gibi sosyoloji;
tarihi gelişmeler, sosyal ve ekonomik etkiler sebebiyle oluştuğunu ve
geliştiğini varsaydığı çeşitli âile tiplerinden söz eder: Klan Aile, Zadruga
Ailesi, Pedersahi Aile, Modern Aile ve Modern Aile ya da Çekirdek Aile gibi.
Sosyoloji ile uğraşanlar,
Klan Aile tipini en ilkel ve en geniş âile olarak değerlendirir. Bugün için
modern âile dedikleri Çekirdek Aile ise, en gelişmiş âile tipi olarak kabul
edilir. "Bu gün için " diyorum; çünkü ölçü insan aklı olunca, yarının
moderni ve en güzeli elbette daha değişik olacaktır. Zaten Klan Aile
tipinden hareketle modernleşme yolunda durmadan küçülen âile,1917 Bolşevik
Ihtilâli ile iyice küçültülmüs ve çocuklar da âileden koparılarak âile
sadece karı-kocadan oluşur hale indirgenmiş, onların da karşılıklı
sorumlulukları azaltılmış ve bağlılıkları âdetâ pamuk ipliği gücüne
indirilmiştir. Yani Klan Aile tipi aşırılığının bir ucunu oluşturursa, bu
tür bir Çekirdek Aile de diğer ucunu oluşturur denebilir.
Bütün bu âile tiplerine,
gerek sosyolojik, gerekse Islâmî açıdan baktığımızda, her birinin bazı
âvantajların yanında, bir çok sakıncalarının da olduğunu görürüz. Nitekim
karı ile kocaya indirgenen âile tipi, bizzat Rusya'da bile daha 1925'lerde
tepki görmüş, nihayet 1940'larda eski haline çevrilmiştir. Fransa gibi bazı
batı ülkelerinde bu geri dönüş biraz daha ileri gitmiş ve anne - babayı da,
evlere yapılacak ilâve bir bölümün olması şartıyla, âileye dahil etmiştir.
Sözünü ettiğimiz avantajlı
yanlar ve sakıncaları burada açıklamaya kalkışmamız, bizi istenen çerçeveden
uzaklaştıracağı için, onlara değinmeyecek ve Islâmî âile tipi için;
sözkonusu sakıncaları giderici, avantajları ise bünyesinde toplayan bir âile
tipi, kısaca Islâmi aile diyecegiz. Mesele ilmi ölçüler içerisinde
incelenirse, bu ifadenin aslâ subjektif olmadığı anlaşılacaktır. Islâmi aile
tipini ille de bunlardan birine benzetmek gerekirse, bazı batı ülkelerinde
geri dönüşte varılan noktadaki modern çekirdek aile, Islâmi olana en yakın
olanda denilebilir.
Öyleyse Islâmi olan
nasıldır?
Bu soruya en kısa şekilde
şöyle cevap verebiliriz: Dayanışmada Klan Aile tipini andırır şekilde -fakat
aynısı değil- kalabalık, hattâ "el-Akrap fel-Akrap" formülü ile "âkile" gibi
büyük bir cemaat oluşturacak kadar geniş, saygı ve sevgi esasına dayanan,
günlük hayatta, yatmada; kalkmada; tek tek herkesin şahsiyetini geliştirmede
ve herkesi konumuna· göre sorumlu olma düzeyine yükseltmede çekirdek bir
âile tipi. Ne var ki bunun son derece kapalı ve açıklamaya muhtaç bir
genelleme olduğu da bilinmelidir.
Diğer yönden, ekonomik
dünya görüşlerinin aile tipinin, aile tipinin de konut tipine, mimariye,
dolayısıyla şehircilik anlayışına etki edeceği de ayrı bir gerçek, bu
yönüyle baktığımızda da Islâmdaki âile dar ve geniş anlamda olmak üzere
ikiye ayrılabilir. Dar anlamda çekirdek birim, -küçük çocuk yoksa karı ile
kocaya kadar inebilir. Onların "Beyt" anlamında bir barınağı olacağı gibi,
yetişmiş çocukların ve anne-babanın da bu anlamda müstakil birer "Beyt"i, ya
da konutu bulunacaktır. Bunu Kur'ân-ı Kerim'in Nûr Sûresi ayet 61 den ve
Peygamberimizin on yaşına gelmiş çocukların gecelemede birbirlerinden
ayrılması emrinden anlıyoruz. Ayrıca Nûr Sûresi 58. ve 59. âyetler de bu
konuda bize ışık tutar. Bu bağlamda "beyt" ve "dâr" kelimelerinin
taşıdıkları anlamlar da bizim Islâmî âile tipi ve konut şekli hakkında bilgi
edinmemize yardımcı olur. "Beyt", müstakil olarak kilitlenebilir, yerine
göre küçük konuttur. Bazan bir oda bile "beyt" anlamı taşıyabilir. "Dâr" ise
beyt'lerden oluşan âdetâ bir toplu konuttur. Ancak Islâmda âileler arası
dayanışma, asabe, âkile, ya da "el-Akrap-Fel-Akrap" formülüne göre zorunlu
olduğu için beyt'lerden oluşan toplu konut, yani "dâr" tipinin Islâm
mimarisinde, revaklı cami avlularını andıran, bir tek karevî meydana açılan,
dışa kapalı bitişik odalar şeklini aldığını görürüz. Bu tip Islâmî mimari,
halen bazı doğu ve güneydoğu Anadolu kasaba ve şehirlerinde, Mısır'da;
Suriye'de ve Irâk'ta yaşanmaktadır.
Islâmi Aile, Islâm dışı
bütün âile tiplerinden farklı, fâkat daha çok modern çekirdek âileye yakın
orijinal bir âile tipidir.
Islâmda aile yuvası
"harem" (saygın ve kutsi" olarak adlandırılır ve âiledeki her ferdin
naslarla çizilmiş bir hürmet hakkı ve görevi vardır. Bu itibarla âilede
hürmeti zedeleyen her yol kapalıdır. Karı ile koca müstakil bir beyt'te
yaşadığı gibi, hizmetçi ve yetişkin çocukların odaları da ayrıdır. Yetişkin
olmayan, fakat karı-koca ilişkilerinden haberdar çocuklar da, anne ve baba
ile aynı odada yatamazlar. Ev, mahrem olmayan kadın ve erkeklerin halvetine
engel olacak kâdar büyük ve bölmelidir, ya da bu durumda olanlar müstakil
evlere ayrılmak zorundadır.
Yaşlılar kendilerine
yeterli oldukları sürece yaşarlar. Ancak bakılmaya muhtaç durumda iseler,
kanunlarla belirlenmiş sıraya göre yakınları onlara bakmakla yükümlüdür. Bu
sadece vicdanlara bırakılmamıştır. Vicdanlar âhiret inancıyla terbiye
edilmekle beraber, zorlayıcı kanuni müeyyideler de vardır. Dolayısıyla Islâm
Toplumunda Huzur Evi ve Kres denen tecrit kampları yoktur.
BAŞA DÖN
İSLAMDA AHİR ZAMAN
Islâm'da âhir zaman
denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira
akidemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlak sonu da vardır. Fakat bu
sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah'a
mahsustur. Ancak Islâm akidesini bozmak isteyen bazı batıl inanç sahipleri
bu konuda tarihler vererek belirlenmemiş ve belirlenmediği nasslarla sabit
olan bir hususta (el-A'raf, 7/187; Lokman, 81/34; Cibril Hadisi)* doğru
olmayan ve tahminlerden öteye gitmeyen rakamlar vermektedirler. Ancak, Hz.
Peygamber'in gelişi ile kıyamete yakın olan son dilimin başladığı hususunda
Islâm bilginleri de görüş belirtmişlerdir. Âhir zamana İslam'ın M.VII.
yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda
bazı Hadislerde işaretler vardır (Müslim, Fiten, 132 vd.) Başlangıcı
hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has
kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur.
BAŞA DÖN
İSLÂMDA "KEFÂET" (DENKLİK)
"Kefâet"in sözlük anlamı
denklik ve eşitlik demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah için "hiç kimse 0'nun
dengi değildir" denir. (Ihlâs Suresi)
Islâm hukukûnda ise, "kefâet",
aşağılanmalara meydan vermemek için bazı konularda karı-koca arasında aranan
denklik ve uyum demektir. Meselâ Hanefi mezhebine göre kocanın karıya;
nesepte, dindarlık ve takvâda, meslekte, hürriyette ve malda denk olması,
yani ondan aşağı olmaması gerekir.
Buna göre 1. Temiz ve
dindar bir adamın kızı fâsık bir erkekle evlenirse denklik bulunmamış ve
nikâh, kadının velilerinin onayına bağlı olmuş olur. Ama fâsıklığın sınırını
belirlemek zordur. Imam Muhammed, insanların, hattâ çocukların maskarası
haline gelecek sarhoşlar ancak böyle bir kadına denk olamazlar der. Ebû
Yusuf ise, erkeğin, fâsık, şahsiyet ve onurunu koruyan birisi olursa denk
olmaktan çıkmayacağı görüşündedir.
2. Haram olmayan hiçbir iş
insanı aslında küçültücü olmamakla beraber, bazı yerlerde bazı işler itibârı
olarak aşağı görülüyorsa, kadının böyle bir iş sahibine varması yine kadının
velilerinin iznine bağlıdır. Bir üniversite hocasının kızının bir ayakkabı
boyacısıyla evlenmesi gibi. Ancak Imâm-ı Az'am bu konuda denkliğe itibar
etmemiş, Ebû Yusuf da çok fâhiş bir farklılık olursa itibar edilir demiştir.
3. Hür olan bir kadın, hür
olmayan bir erkekle evlendirilemez. Ancak günümüzde kölelik bulunmadığından
bu maddenin uygulanması söz konusu değildir.
4. Kadının peşin mehrini
ve nafakasını(mesken, elbise, yeme, içme) temin edecek kadar maddi imkânı
olmayan bir erkek; zengin ve müreffeh bir kadına denk değildir. Ebû Yusuf'a
göre, mehre imkânı olup, nafakaya imkânı olmayan "denk" değildir ama, mehre
imkânı olmayıp nafaka teminine imkânı olan "denk"tir. Çünkü kadın mehrini
isterse sonraya da bırakabilir. Ancak erkek kadının nafakasını (mesken,
elbise ve yeme içme masraflarını)günlük olarak temin edebilecek durumda ise
denklik için bu yeterlidir, erkekte bunun ötesinde bir zenginlik aranmaz.
BAŞA DÖN
5. Sadece Babası Müslüman
olan erkek; hem Babası hem de dedesi Müslüman olan kadına denk değildir. Ama
Babası ve dedesi müslüman olduktan sonra, daha ötesine itibar edilmez.
Babası müslüman olmayan bir müslüman erkek de bâbası müslüman olan bir
kadına denk değildir. Çünkü müslümanlar dinî asalete önem verirler.
6. Kabîlecilik ve ölçüde
ilkel bir duygu olmakla beraber, bunun kuvvetle yaşadığı yerlerde düşük
itibar edilen bir etnik gruba mensup bir erkek, kendilerini çok şerefli
sayan bir kadına "denk" değildir: Bu aslında birinin üstün, diğerinin aşağı
olduğundan değil, öyle kabul edildiğinden ve bunun aile bağını sarsıcı bir
unsur olabileceğinden ötürüdür. Bu yüzden erkeğin aşağı sayılan kabile den
evlenmesi halinde böyle bir endişe yoktur.
Imdi Islâm hukukuna göre
bu konularda bir kadının velisinin iznini almadan dengi olmayan bir erkeğe
varması halinde, kendisine ve velisine gelecek aşağılanma endişesinden ötürü
velisi bu nikâhı onaylamayabilir ve onaylamayınca da mahkeme nikâhı
fesheder, yani boşama değil fesih olmuş olur. Kadın da artık o erkekle
beraber olamaz. Ama kadının yakın velisinin, o yoksa eşit velilerinden
birisinin bu evliliği kabul etmesi halinde nikah geçerli olur ve artık kabul
etmeme söz konusu olmaz. Ama kabul edenin uzak veli olması halinde yakın
velisi kabul etmeyebilir ve onun dediği olur.
Velinin kızı adına mehri
alması, çeyiz hazırlığına başlaması, kocadan nafaka tedarikini istemesi,
kabul demektir. Artık dönüş olmaz. Ama susmuş olması kabul demek
değildir.Görüldüğü gibi "denklik" sadece kadının lehinedir ve bunda sadece
onun onuru ve sosyal statüsünün korunması hedeflenmiştir. Başka bir deyişle
erkek bu sayılan özelliklerde kendisinden aşağı bir statüdeki kadınla
evlenebilir, ama kadın kendisinden aşağı statüdeki bir erkekle
evlendirilemez.. Çünkü bu kadın onurunu zedeleyici ve onu aşağılayıcı bir
sonuç doğurabilir: Sosyal kabullenişte "aşağı" bir erkekle evlenmek kadına
ağır geldiği kadar, yine sosyal kabullenişte "aşağı" bir kadınla evlenmek
erkeğe ağır gelmez: "Sosyal kabullenişte aşağı"diyoruz, çünkü gerçek
üstünlük, sosyal statü ile ve kadın ya da erkek olmakla değil, "takvâ"
iledir. Onu da ancak Allah bilir. "Kefâet"le ilgili birinci önemli nokta
budur.
Ikinci nokta "kefâet"in
yine Hanefîlere göre, nikâhın sahih olmasının şartı değil de, geçerli
olmasının şartı olduğudur. Yani bu "denklik" itibarıdır, aslında değil de
insanların kabullenişiyle alâkalıdır. Bu yüzden denk kabul edilmeyen eşlerin
evlenmesi halinde bile nikâh sahih olur, ancak kadının duygularına mağlup
olabileceği hesaba katılarak geçerliliği velisinin iznine bağlı bulunur.
"Kefâet"in aslında değil
de itibari olduğundan ötürüdür ki, bazı fıkıhçılar nikâhta denklik diye bir
şeyin zaten olmadığı kanaatindedirler. Sevri, Hasan Basrî, Mâlik ve
Hanefîlerden Ebûbekr Râzî ve Kerhî bu görüştedirler ve tutundukları
delilleri de vardır:
BAŞA DÖN
Meselâ : 1. Allah "Biz
sizi bir erkekle bir dişiden yarattık (yani hepiniz aynı kökendensiniz)...
Allah katında en değerliniz en takvâlı olanınızdır." buyurur (Hücürât 49/13)
2. Rasûlüllah Efendimiz:
"Hiç bir Arabın Arap olmayana, takvâlı olması hariç, bir üstünlüğü yoktur"(Zuhayrî,
el-Fıkhu'I-Islâmî VI/232 vd.) "Insanlar tarağın dişleri gibidir. Hiç bir
Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Üstünlük tâkvâ ile dir" buyurmuştur.
3. Aslen köle olan Bilâl,
Ensar'dan bir kadına talip olmuş, onlar kabul etmeyince Rasûllüllah da
vermelerini emretmiştir. Bunun başka örnekleri de vardır. (Örnekler için bk:
Zuhayıî, el-Fıkhu'I-Ilslâmî VN/230-31; Mavsilî, Ihtiyâr Nl/144)
4. Insanların insan
olmaları bakımından kanları eşittir. Asil birisi, aşağı birisi için, âlim
için öldürülür. Demek ki insanlar arasında fark yoktur.
Ama dört mezhebin
fıkıhçılar çoğunluğu (cumhur), denkliği nikâhın geçerli olmasının şartı
olarak görürler. Onların delilleri de şunlardır:
1. Rasûllüllah Efendimiz:
"Üç şey geciktirmeye gelmez.. Dengi bulunduğunda kız", "Kadınları ancak
dengi olanlarla evlendirin", "nutfeniz için seçme yapın ve denk olanları
birbirleriyle evlendirin" "soylu kadınları, denklerinden başkasıyla
evlenmeye bırakmam", "Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir erkek geldiğinde
kızınızı onunla evlendirin. Böyle yapmazsanız (yani bu konularda denklik
aramazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük fesat çıkar" (Hadîslerin kâynagi için
bk. Zuhayıî age VN/232-33) buyurmuştur. Ibn Hümâm'ın dediği gibi, bu
hadisler zayıf olsalar da, birçok kanaldan gelmiş olunca manaları birbirini
güçlendirmiştir. (Fethu'I-Kabîr N/417 vd.)
2. Makul olan da evlilikte
denkliğin gözetilmesidir. Çünkü uyumlu bir aile ancak böyle kurulabilir.
Kadının,kendi statüsüne göre aşağı bir erkekle evlenmesi halinde, kadınlık
onuru rahatsızlık duyabilir, başkaldırabilir. Böyle bir erkekle evlendiği
için ailesinin ve kendisinin aşağılandığı duygusuna kapılıp, huzursuzluk
çıkarabilir. Çünkü kadın genellikle edilgendir, bekleyen ve alan
durumundadır. Kocasını herhangi bir yönden eksik olarak görmesi, onu
hedefine ulaşamamış kılar. Böylece aralarındaki sevgi bağları kopar, aile
yuvası dağılır. Âdeten kadının ailesi de bu konuda erkeğin ailesinden daha
duyarlıdır ve daha çabuk etkilenir. Kısaca erkeği, belli konularda
kendisinden daha aşağı itibar edilen bir kadınla evlenmiş olmak, genellikle
etkilemez ama bu, kadın için çok etkileyici olabilir. Bu yüzden "denklik",
sağlam ve kalıcı aileler kurmakta gerçekten ilginç ve etkili bir çaredir.
Bunu etrafımıza bakarak da hemen farkedebiliriz. Nice büyük siyaset
adamları, bakanlar, üst düzey bürokratlar, doktorlar, profesörler tanırız;
hanımları ilkokul mezunudur, hatta bazıları ilkokul mezunu bile değildir.
Sadece ev hanımıdırlar, bir sosyal statüleri yoktur. Ama buna rağmen
huzurlu, sıcak ve verimli bir aile yapısına sahiptirler. Bunun aksini
düşünmek, genellikle mümkün değildir. Bir bayân profesör, bir doktor, bir
yüksek bürokrat, kültürsüz ve ıssız bir erkekle, bir ayakkabı boyacısı ile
evlenmez. Evlenmiş olsa da bu evlilik yürümez; kadın bunu kendisine
yakıştıramaz ve bu tür evlilikler nadiren olsa dahi boşanma ile sonuçlanır.
Tamamen değilde genellikle böyle oldûgu için, Islâmda denkliğin olmaması,
nikâhın sıhhatine zarar vermez.
Türkiye'de yürürlükte
bulunan Medeni kanunun Aile. Hukuku, Islâm Hukukunu kabul etmediğine göre,
ülkemizde bu konuda inandığımı yaşamak istiyorum diyecek fertler açısından
durum ne olur?
1. Önce "denklik" meselesi
aslı ve tam objektif bir mesele değildir. Itibaridir. Onun için velinin izni
alınmadan yapılan evliliklerde, "denklik" açısından yapılacak itirazları,
kişilerin kendileri değil, güvenilen ilim ehlinin tesbiti gerekir. Evlenen
kadının rızası ve velinin izni olursa zaten mesele kalmaz.
2. Böyle bir durumda,
denksizliğin tesbit edilmesi halinde, müracaat mercii mahkemedir. Nikâhı
fesh ve eşleri ayırma hâkimin elindedir. Bugün böyle bir şey
istenemeyeceğine, hakem tayinini de taraflardan biri büyük ihtimalle kabul
etmeyeceğine göre, böyle nikâhların dinen sabit olduğu ve artık
bozulamayacağı sonucu ortaya çıkar.
3. Bu tür olumsuzluklara
meydan vermemek için, günümüz şartlarında dinî nikâh yapmak isteyen
müslümanların, resmî nikâh yapmadan bunu yaptırmamaları akıllıca bir hareket
olur.
4.Imam Ebû Hanîfe'den bir
nakle göre de, kadının dengi olmayanla evlenmesi zaten câiz değildir.
Serahsî bunun daha ihtiyatli bir yol olduğunu söyler. Çünkü herkes mahkemeye
başvuruyu iyi bilmiyor, kadıların hepsi de adil olmuyor, der. Bu gün için
böyle bir mahkemeye başvurmak hiç mümkün olmayacağından güvenilir âlimlerin
denksizliğin bulunduğunu tesbit etmeleri halinde, veliler yapılan nikâhın
hiç olmadığını kabul ederek ona göre davranabilirler. (Allahu a'lem). Ancak
denkliğin bulunup bulunmamasına karar verecek olan, velilerin kendileri
değildir. Yanlış bir adım atılması durumunda da birisiyle nikâhlı bulunan
kadın, bir başkasına nikahlamak gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu zinaya
sebep olan bir birleşmedir. Meseleye Islâm hukuku açısından bakıldığında
durum budur. Bugünkü medeni hukuk açısından meselenin değerlendirilmesi ise
ayrı bir konudur.
BAŞA DÖN
İSLAMDA
EVLENMENİN HÜKMÜ NEDİR?
İslamda evlenmenin hükmü
üç kısımdır: Vacip, sünnet ve mübahtır.
1- Bir kimsenin şehveti
galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.
2- Bir kimse şehvet
hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz
konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü
yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en
ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun
için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor:
"İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin
evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı
Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve
sena ediyor."
3- Bir kimse yaşlı veya
cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir.
Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni
li ibn Kudame).
BAŞA DÖN
ISLÂM'DA
İŞÇİ KAPSAMI, BEŞERÎ HUKUKTAKİNDEN DAHA GENİŞTİR.
Ücret karşılığı işçi
çalıştırmanın meşrûluğu kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Islâm'dan
önceki semavî dinlerde de ücretle işçi çalıştırma uygulaması vardır.
Bunlardan birisi Hz. Musa ile ilgilidir. Hz. Musa, peygamber olmadan önce
Mısır'dan ayrılarak, şuayb peygamberin bulunduğu Medyen yöresine gider.
Kasabanın kenarında, koyunlarını sulamaya çalışan Şuayb (a.s) iki kızına
yardımcı olur. Olayın devamı Kur'an'da şöyle anlatılır:
"Derken o iki kadından
biri utana utana yürüyerek Musa'nın yanına geldi ve şöyle dedi; Babam
(koyunlarımızı) sulama ücretini vermek üzere seni çağırıyor"
"O iki kızdan biri dedi:
Babacığım onu ücretle çoban tut. Şüphesiz çalıştırdığın işçilerin en
hayırlısı bu güçlü ve güvenilir adamdır" (el-Kasas, 28/25, 26).
"Şuayb (a.s) dedi: Bu iki
kızımdan birini -sen bana sekizyıl işçilik yapmak üzere- sana nikâhlamak
istiyorum" (el-Kasas, 28/27). Islâm'dan önceki ümmetlere ait hükümler,
neshedildiği sabit olmadıkça geçerliliğini korur. Özellikle bunlar tenkit ve
kötüleme için zikredilmemişse, yararlanılması amaçlanmış olur (Ali Haydar,
a.g.e., I, 673).
Diğer bazı ayetlerde de
isçilikten söz edilir: "Insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (en-Necm,
53/39);
"Insanlara mal ve
ücretlerini eksik vermeyin " (el-A'râf, 7/85); "Eğer boşadığınız kadınlar,
sizden olan çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini veriniz"
(et-Talâk, 65/6); "Musa (a.s) ile Hızır, yolculuk yaparken yolları bir köye
uğrar. Hızır (a.s) orada yıkılmak üzere bulunan bir binayı sağlamlaştırır ve
buna karşılık herhangi bir ücret talep etmez. Yiyecek sıkıntısı içinde
olduklarından, Musa (a.s) ona şöyle der: "'Eğer sen isteseydin, bu işe
karşılık ücret alırdın " (el-Kehf, 18/77).
Yukarıdaki ayetler, bir
insanın, diğer bir insan tarafından ücret karşılığında çalıştırılmasının
meşrû olduğunu gösterir. Diğer yandan geçmiş toplumlarda da uygulamanın
böyle olduğuna işaret eder.
Hz. Peygamber'in işçi
konusunda çeşitli hadisleri vardır: "Işçiye ücretini teri kurumadan veriniz"
(ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, Kahire 1973, IV, 129; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
Mısır, tş IV, 292); "Bir işçi çalıştıran kimse, ona vereceği ücreti
bildirsin" (Nesaî, Eymân ve'n-Nuzûr, 44). Kudsî bir hadiste de şöyle
buyurulur: "Üç kimse, kıyamet gününde beni karşılarında bulacaktır: Benim
adımı verip haksızlık eden; hür bir insanı satıp parasını yiyen; bir kimseyi
çalıştırıp da, ona ücretini vermeyen" (Buhârî Büyû', 106, Icâre, 12, 15; Ibn
Mâce, Rehin, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 292, 358, III, 143)
Hz. Peygamber, eski
toplumlarda işçilerin haklarının gözetildığını belirtirken özet olarak şöyle
demiştir: "Geçmiş kavimlerden üç kişi bir yere gitmekte iken, yolda
fırtınaya yakalanarak bir mağaraya sığınırlar. Fırtınanın getirdiği büyük
bir kaya parçası mağaranın ağzını kapattığı için, içeride mahsur kalırlar.
Kendi aralarında konuşarak, Allah katında, en değerli olması muhtemel
amellerini öne sürüp, kurtuluş için dua etmeye karar verirler. Ilk ikisinin
duasıyla kaya parçası biraz aralanır. Bir işveren olan üçüncüsü şöyle dua
eder: Ey Rabbim, ben birtakım işçiler çalıştırdım. Ücretlerini ödedim. Ancak
işçilerden birisi ücretini almadan gitti. Onun hakkını ticaretle işletip
arttırdım. Bir çok malı oldu. Bir süre sonra gelerek ücretini istedi. Ben,
gördüğün şu deve, sığır, koyun ve hizmetçiler senin ücretinden meydana
geldi, dedim. Benimle alay etme, diye cevap verdi. Seninle alay etmiyorum,
dedim. Bunun üzerine bütün malınıalıp gitti, hiç bir şey bırakmadı. Ey
Rabbim; bunu sırf senin rızanı kazanabilmek için yapmışsam, bizi bu
mağaradan kurtar!" Bu duanın arkasından mağaranın ağzını kapatan taş
yuvarlanır ve oradan kurtulurlar" (Buhârı, Icâre, 12; Kâmil Miras, Sahîh-i
Buhârî Muhtaşarı Tecrid-i Sarıh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1957-1972, VII,
37-41).
BAŞA DÖN
Bir ücret karşılığı işçi
çalıştırmanın caiz olduğu konusunda görüş birliği (icmâ') vardır.
Çok az sayıda bilgin, iş
akdinde yararlanma, akit sırasında elde edilemediği için, bu akdin caiz
olmadığını öne sürmüşse de, bu görüş zayıf kalmış ve yüzyıllar içinde
taraftar bulamamıştır. Ibn Rüşd (ö. 520/1126) bu konuda şöyle der:
Yararlanma her ne kadar akit sırasında mevcut değilse de, süre geçtikçe elde
edilir ve genel olarak meydana gelir. Islâm hukuku, bu şekilde, çoğunlukla
ifası mümkün veya ifa edilme şansı yarıdan fazla olan yararlanmalar üzerinde
icare akdini kabul etmektedir (ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ts., II,
218; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 544 vd.). Diğer yandan Islâm hukukunda kira ve
iş akdi kıyasa aykırı sayılmıştır. Çünkü bu akitlerde konu yararlanmadır.
Yararlanma ise, akdin yapıldığı tarihte henüz meydana gelmemiştir. Ma'dûm
mevcut olmayan bir şeyin satımı sayıldığı için, bu akitlerin geçersiz olması
gerekırken, insanların ihtiyacı nedeniyle, yukarıda zikrettiğimiz ayet ve
hadis delilleriyle meşrû kılınmıştır. Çünkü, zenginin işçiye, yoksulun ise
paraya ihtiyacı sardır. Iş akdi, birbirine muhtaç olan bu iki unsuru bir
araya getirir. Akıl da bunun böyle olması gerektiğini kabul eder (es-Serahsî,
el-Mebsût, XV, 74, 75; el-Kâsânı, Bedâyîu's-Sanâyi', IV, 173, 174; Ibnü'l-Hümâm,
Fethu'l Kadir, Bulak 1316/1898, VII, 147).
Islâm'da, emeğinin
geliriyle geçimini sağlayan işçi ve memurlar bir sınıf oluşturmaz. Çünkü bu
gün emeğiyle geçinen kimsenin yarın emek-sermaye (mudarabe*) ve ziraat
ortakçılığı (müzâraa*) gibi ortaklıklar içinde işveren sıfatını kazanması
mümkündür.
Iş sözleşmeşinin önemli
unsurlarından birisi de ücrettir. Işçi, çalışması karşılığında ücrete hak
kazanır. Böylece hak ve görev birlikte bulunur. Hatta görev, ücretten de öde
gelir. Hz. Peygamber'in is akdinde, ücretin miktarının belirlenmesini (Nesâî,
Eymân ve'n-Nuzûr, 44)ve bunun işçiye teri kurumadan verilmesini istemesi (Ibn
Mâce, Rehin, 4) bu hakkın önemini ortaya koymaktadır. Işveren genel olarak
ekonomik bakımdan daha güçlü olduğu için, işçiyi korumak amacıyla, çeşitli
toplumlarda düzenleyici bazı hükümler getirilmiştir.
Avrupa ülkelerinde
işçilerin haklarını koruyucu tedbir ve düzenlemeler ancak 18. yüzyıldan
itibaren alınmaya başlanmıştır. Büyük sanayı inkılâbı ile işçi kitleleri
bazı teşkılatlar kurarak haklarını korumak veya yeni haklar istemek
ihtiyacını duymuşlardır. Işçi hakları konusunda ilk sosyal politika tedbiri,
Ingiltere'de 1802 tarihinde, dokuma sanayıinde çalıştırılan çocukların
çalışma şartlarım düzenleyen kanunla başlar. 1819, 1844 ve 1867'de çıkarılan
kanunlar bunu izledi. Daha sonra kadınlar ve yetişkin işçiler için koruyucu
hükümler getirildi. Aynı tarihlerde, Fransa ve Isviçre'de de benzer sosyal
politika tedbirleri alındı (Central Office of Infor-mation: Main-D'oeuvre et
Conditions de Travail en Crande- Bretagne, Londres 1965, s. 1'den naklen,
Cahit Talaş Sosyal Politika, Ankara 1967, s. 117- 129; Antony Babel,
Le'gislation du Travail en Suisse, Geneve 1925, s. 112'den naklen, Cahit
Talas a.g.e., s. 113, 136, 137).
Islâm'da, bu konulardaki
düzenleyici hükümlerin VI. yüzyılda getirildiği ne Hulefâ-i râşidin devrinde
ilk onemli uygulamaların yapıldığı düşünülürse, Batı toplumlarından çok daha
önce aynı konulara çözümler getirildiği anlaşılır.
Aynı şekilde Osmanlı
döneminde görülen aşağıdaki uygulama örneği işçilerin hak arama ve isteme
bakımından Avrupa'dan çok önce teşkılatlandıklarını göstermektedir. Uygulama
şöyledir: XVIII. yüzyılda Kütahya yöresi çinicilik sanatının merkezi
olmuştu. Çini atölyelerinde çalışan çok sayıda işçi hayat pahalılığı
nedeniyle geçinemez duruma düşmüştü. Atölye sahipleri ücretleri
kendiliğinden yükseltmeyince, işçi temsilcileri mahkemeye başvurmuş ve
Kütahya Eyalet Divanı'nda 13 Temmuz 1766 Miladî tarihinde aşağıdaki "Toplu
Iş Sözleşmesi" hüküm altına alınmıştır: l) Kütahya'da 24 iş yeri (çini ve
fincan atölyesi)nden başka atölye açılmayacaktır. 2) Bu is yerlerinde
kalfalar 100; has (değerli) fincan işçileri de 40 akçe alacaktır. 3)
Çıraklara, 100 âdi fincan ve 250 normal fincan imal ederlerse, günde 60 akçe
verilecektir. 4) Hatıfeler (yaldızcı) 150 has fincan işlerse kendilerine 60
akçe ödenecektir. 5) Çıraklar usta oldukları zaman ücretleri orantılı olarak
artacaktır. 6) Fincanın tanesi 4 kuruşa perdahlanacaktır. 7) Günde azamî 160
fincan işlenecektir. 8) Bu sözleşmeden işçi ve işveren hoşnuttur. 9) Bu
sözleşme üstat ve zennîler önünde yapılmıştır. 10) Bu sözleşmeye aykırı
hareket edenler şer'iyye Mahkemesi tarafından cezalandırılacaktır. 11)
Taraflar bir zarara uğrarsa bu ortalama olarak ödenecektir. 12) Bu sözleşme
Şer'iyye Mahkemesi'nin himayesindedir. 13) Kalfa ve ustalar bir hastalığa
yakalanırsa, yardım olunacaktır. 14) Çıraklar, belirli bir süre sonunda usta
olabilirler 15) Bu sözleşme, Şer'iyye Mahkemesi sicilının 57. sayfasındadır.
Bu sözleşmenin, işçi ve
işveren münasebetlerini düzenleyici hüküm ve tedbirler getirmekte kaynak
sayıları Ingiltere'deki ilk "Toplu Iş Sözleşmesi"nden 51 yıl önce yapıldığı
ortaya çıkmıştır. Diğer yandan belge; şer'iyye sicillerinin, sosyal, hukukî,
malî ve ekonomik alanlarda ne kadar zengin bilgileri kapsadığını
göstermektedir.
BAŞA DÖN
İSLAM'DA MÜRTEDİN ÖLDÜRÜLMESİNİN HİKMETİ
Islâm, insan için, bütün
eksikliklerden arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir,
ibadettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya hem de
ahirettir. O, akıl ve mantık üzerine bina edilmiş ve kesin bilgi ve deliller
üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve şeriatında insan
fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur ve o, insanın önünde
diğer beşerî düşünceler gibi, onun edebî ve maddî olgunluğa erişmesi için
bir engel değil; ona ulaştıran emin bir yoldur. Kim Islâm'a girer, onun
hakikatini kavrar, onun ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad
ederse apaçık delilleri inkar ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına
çıkmış olur.
Insan bu duruma geldiği
zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına düşmüştür. Böyle bir insanın
hayatının korunmasının hiç bir geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında
ulaşılması gereken ne yüce bir gaye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.
Diğer bir açıdan
bakıldığında da İslam'ın insanın yaşayışında ihtiyaç duyduğu her şeyi
kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın değer ve hududlarının korunmasının
mutlak anlamda gerekli olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki,
onu yok etmeye, yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan
ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını
sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği gibi onu inkâr
ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı taktirde, bir düzenin
korunması mümkün değildir.
Islâm'dan çıkıp irtidat
etmek; ihanet ederek ona baş kaldırmak ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir.
Islâm toplumunu bu tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması
kaçınılmazdır. Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda
oldukları gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.
Komünist veya kapıtalist
toplumların hangisinde olursa olsun, devletin anayasal nizamının dışına
çıkıp ona başkaldıran kimse, ülkesine ihanet suçuyla itham edilir ve ölüm
cezası ile cezalandırılır. Bu, İslam'ın bu konudaki uygulamasına karşı
çıkanların itirazlarının gerçekte, Islâm'a karşı olan düşmanlıklarından
kaynaklandığını ortaya koymaktır. İslam'ın mürted'e uyguladığı cezanın
mantık dışı hiç bir taraf olmadığı ortadadır. Zaten tarihe bakıldığında,
müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere uygulamaktan ne zaman yüz
çevirmişlerse, işte o zaman, devlet ellerinden gitmiş, Islâm toplumu Islâm
dışı güçlerin baskısı altında ezilir hale gelmiştir (Seyyid Sabık, a.g.e.,
387).
BAŞA DÖN
İSLAM'DA SENET VE ÇEK ALIP VERMEK CAİZ MİDİR?
İslam'a göre senet, çek;
gerçekte para sayılmamaktadır. Para sayılmadığı için de temelde bu tür
şeylerle alış veriş yapmak caiz değildir.
Ayrıca verilen senet ve
çekler, karşılıksız çıktığından günümüz piyasasında da böyle olaylara sık
rastlandığından bu gibi şeylerle alış veriş yapmanın caiz olmayışının sebebi
anlaşılmaktadır.
Ancak, senet veya çek
veren kimse, bunları alanı "tahsil etmesi için" vekil tayin ederse ve o da
bunların karşılığı olan parayı alırsa, bu gibi kullanımlar caizdir.
Dolayısıyla bugün elden ele dolaşan senet ve çekler, "vekalet usulüyle
istihsal"e girdiğinden caiz olmaktadır.
BAŞA DÖN
İSLAMÎ
BİR ELBİSE ŞEKLİ TEKLİF EDİLEBİLİR Mİ?
Islamî bir elbise şekli
teklif edilebilir mi? Ya da bunun için alternatifler ne olabilir? "Belli
yerlerini şu vasıf ve şekilde örtersen tesettür hasıl olmuştur. Ne ile
örttüğün, kaç parça ile kapattığın önemli değildir." denebilir mi?
Elbise modeli konusunda
bir nas olmadığı gibi, fukahanın çizdiği bir şekilde mevcut değildir.
Bilakis Allah Resulü, izar, ridâ, kamîs, cübbe vb.'lerden elbise adına
bulduğunu giyerdi denilmektedir. (Muhammed ez-Zebîdî,Ithâfü's-sa'âde, VN/129.
(Resûlullah'ın giyiniş biçimi ile ilgili olarak Ibnü'l-Kayyim'den tercüme
ettiğimiz bir özeti bu soru ve cevapların sonuna ekleyecegiz.))
Tek elbise içerisinde
namaz kılınıp-kılınamayacağını soran sahabiye Allah Resulü, "Her biriniz iki
elbise bulabilir mi?" diye mukabelede bulunarak bunun câiz olduğunu
anlatmıştır." (Buhârî, salât, 9.)
Elbise tek bir parça olsa
dahî; hem erkek (Aynî, Umdetü'l-Kârî, (Mısır Tarihsiz) IV/74.) hem de kadın
için, (Ibn Hacer, Fethü'l-Bârî, Mısır,1378 (1959) N/28.) namaz kılmaya
yeterlidir.
Ancak elbise her ideoloji
ve kültürde olduğu gibi, Islâm'da da esas fonksiyonu dışında bazı
fonksiyonlar icra edebilir ve pekâlâ teblig aracı haline getirebilir. Bu
açıdan bakıldığında, dinine hizmet gayesiyle başını açarak okuma durumunda
olan kızlarımızın, Islâm'ı özel sûretlerle öğrenip, arzuladıkları bu hizmeti
pasif bir tebliğ yolu olarak, örtüleriyle yapmalarının çok daha tesirli
olacağı söylenebilir. Zira "Hal dili, kaal dilinden daha tesirlidir."
BAŞA DÖN
İSLAMİ BİR ELBİSE ŞEKLİ TEKLİF EDİLEBİLİR MİI?
Islami bir elbise şekli
teklif edilemez. Çünkü Resulüllah (sav) belli bir elbise modeli üzerinde
durmamıştır. Peygamberimiz ve Hulefa-i raşidin devrinde İslam ülkesinin
sınırları genişlemiş ve yeni İslama giren toplumlar olmuştur. Fakat
bunlardan kıyafetlerini değiştirmeleri ve özel bir kıyafete bürünmeleri
istenmemiştir. Elbisenin kumaşı ve modeli önemli değildir. Ancak bazı
elbiselerin giyilmesi o elbisedeki özellikler dolayısıyla Peygamberimiz
(sav) tarafından yasaklanmıştır. Bu özellikler:
1- Kafirlerin özel
elbiseler: Müslim ve Nesai'nin, İbn Amrt'dan rivayet ettiğine göre: Bir gün
peygamber İbn Amr'ın üzerinde usfur ile boyalı iki elbise görmüş ve bu
elbisenin küffar elbisesi olduğunu bildirerek giyilmemesini, hatta
yakılmasını emretmiştir. Buradaki nehyin tahrim için olduğunu söyleyenler
olduğu gibi kerahet içindir diyenler de olmuştur (Gayetü'l-Me'mul).
2- Kibir için giyilen
elbise:
Peygamberimiz (sav) kibir
elbisesinin giyilmesini de yasaklamıştır (Ebu Davud, Kitabü'l-Libas Bab).
3- Erkek için ipek elbise:
Bir çok hadisde ipek elbisenin erkekler için haram olduğu ifade edilmiştir
(.
4- Erkeklerin kadın
elbisesi, kadınların da erkek elbisesi giymesi caiz değildir.
Hülasa; İslami kıyafet
diye belli bir kıyafet teklif edilemez. Ancak İslami açıdan yasak olan
kıyafetler vardır. Bunlar da şöyle sıralanabilir:
a) Kibir ve şöhret
elbisesi,
b) İpek elbise (erkekler
için),
c) Erkeklerin kadın,
kadınların erkek elbisesi giymesi,
d) Küffar için şiar olan
elbise,
BAŞA DÖN
İSLÂMÎ YILBAŞI
Müslümanların gerçek
yılbaşısı ne zamandır?
Müslümanların itibar
ettiği yılın başlangıcı, Rasûlullah'ın ashabı ile birlikte Mekke'den
Medine'ye hicret ettikleri kamerî Muharrem aymn birinci günüdür. Muharrem de
yılın birinci ayı olmuş olur. Kameri yıl, milâdî yıldan yaklaşık on gün kısa
olduğu için, Islâmî yıl başlangıcı milâdi yıla göre her sene on gün önce
gelir ve yine yaklaşık otuz altı yılda, milâdi yıla nazaran bir yıl farkeder.
Mükellefiyetlerle ilgili yaşlarda ve hükümlerde kamerî yıla itibar edileceği
için, meselâ zekât her yıl aynı mevsimde verilmez. Meselâ, Resûlullah
Efendimiz altmışüç yaşında vefat etti deniyorsa, bu milâdî yılla yaklaşık
altmışbir yaş demektir. Ya da günümüzdeki anlayışla otuzbeş yaşında olduğunu
söyleyen birisi gerçekte otuzaltı yaşındadır.
İSLAM'IN KABUL ETMEDİĞİ DAVRANIŞLARDA BULUNAN BİRİSİYLE
ORTAK OLMAK CAİZ MİDİR?
İslam'ın kabul etmediği
davranışlarda bulunan birisiyle ortak olmak caiz değildir. Çünkü servetinin
tamamı veya bir kısmı meşru olmayan birisiyle yapılan ortaklık, haram ve
helal olan malların birbirine karışmasına ve ortaklığın habis bir mal
üzerine teessüs etmesine yol açmaktadır.
BAŞA DÖN
İSLAMİYETİN
UYGULANMADIĞI YERDE CUMA NAMAZININ FARZ OLUP OLMADIĞI HAKKINDA ÇELİŞKİLİ
SÖZLER SÖYLENMEKTEDİR. BUNUN MAHİYETİ NEDİR? CUMA NAMAZI NE ZAMAN FARZ
OLMUŞTUR ?
Cuma namazı hicretten önce
farz kılınmıştı. Ancak müslümanların durumu çok nazik olduğundan Mekke'den
önce Medine'ye yakın Naki' al-Hadimat isimli bir köyde kılındı. Ve ilk cuma
namazını kıldıran Es'ad bin Zürare olmuştur. Peygamber (sav) ilk cuma
namazını Mekke'den Medine'ye hicret esnasında Kuba ile Medine arasında beni
Salim bin Avf'a ait bir vadide kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da
henüz İslam devleti meydana gelmeden evvel olmuştu ve tabi'i olarak İslam
şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı diğer namazlar gibi bir namazdır.
İslam devletinin oluşu ve şeri'atın uygulanması ile hiç bir ilgisi yoktur.
Hiç bir ayet ve hadis veya mezheb cuma namazının bir yerde kılınabilmesi
için İslam devletinin hakim olmasını veya İslam şeri'atının tatbik
edilmesini şart koşmamıştı. Hanefi mezhebinde üç kişi, Şafii mezhebinde de
kırk kişi bi-ittifak küfr diyarı sayılan "mesela: Birleşik Amerika'da”
bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hanefi mezhebinde cuma namazı
kılınan yerde müslümanların emiri veya temsilcisi varsa düzeni korumak için
onun emriyle olacaktır. Emir yoksa, müslümanların uygun gördükleri bir kimse
onlara cuma namazını kıldıracaktır.
Müslümanların emiri
bulunduğu halde cuma namazını kılmak için cema'at kendi kendine bir imam
ta'yin edemez, etse de nazar-ı itibare alınmaz. Ve kılınan cuma namazı sahih
değildir. (Şafii mezhebinde cuma namazında emir'in tayini şart değildir).
Amma emir olmazsa halk cuma namazını kıldırmak için bir imam tayin edip cuma
namazını kılacaklardır.
Hatta müslümanların
başındaki emir cuma namazını kıldırtmayıp yasaklasa müslümanlar, imkanı
varsa onun sözüne bakmadan ve iznini almadan da cuma namazını kılacaklardır.
Ayrıca bir gayr-i müslim,
İslam diyarını istila edip müslümanların başına geçerek müslüman bir kimseyi
Vali (veya Kadı veya müftü) olarak ta'yin ederse bu zat müslümanlara cuma ve
bayram namazını kıldıracaktır.
Binaenaleyh şu veya bu
memlekette cuma namazı kılınmaz deyip halkın inancını bozup sarsmak, kutsal
cuma namazından halkı soğutmak doğru değildir. Düşmanın bize yapmak istediği
şey de budur. Şu veya bu memleket darü'l-harb de olsa cuma namazını kılmak
mecburiyetindeyiz.
Peygamber(sav) buyurdu ki:
Ehemmiyet vermiyerek üç cuma namazını terk eden kimsenin kalbini Allah
(c.c.) mühürler (Kütüb-ı Sitte, Hakim).
"Cuma namazlarını
bırakmaktan vazgeçsinler. Yoksa Allah kalbleri üzerine mühür basar, sonra
gafillerden olurlar" (Müslim, Nesai, Ahmed).
İŞRAK NAMAZI
İşrak, güneşin doğuşundan
ufukta bir veya iki mızrak boyu yükselinceye kadar geçen zamandır. Güneşin
ufukta görünüşte bir mızrak yükselmesi astronomicilere göre beş derece
yükselmesi demektir. Ebû Hanîfe'ye göre bu süre içinde namaz kılmak
mekruhtur.
İşrak namazı, sabah
namazından sonra güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra iki veya dört
rekat olarak kılman nafile bir namazdır.
Diğer nafile namazlar gibi
işrak namazı kılanlar, bu namazı kuşluk namazından ayrı olarak ve ondan önce
kılarlar. Aslında işrak namazı kılındığı sırada kuşluk namazının vakti de
girmiş bulunmaktadır.
Hz. Peygamber'in güneş
doğup, kerâhet vakti çıktıktan sonra "Duhâ namazı", sıcak şiddetlenince de "Evvâbîn
namazı" kıldığına dair çeşitli hadisler vardır (bk. Duhâ namazı ve Evvâbîn
namazı mad.). Ancak Hz. Peygamber, devrinde öğleden önce bu namazların
dışında "işrâk namazı" adı ile bir namaz kılındığına dair bir bilgiye
rastlanmamıştır.
BAŞA DÖN
İSTİDRAC
Allah'a isyanda çok ileri
giden insanların, Allah'ın kendilerine verdiği mal, başarı ve sıhhat gibi
nimetlerle isyanların daha da artırmaları ve sonuçta helâk olmaları.
Allah'a tam olarak itaat
eden veya en azından iradelerini itaat yolunda azamî derecede kullanan
kullar olduğu gibi; Allah'a isyanda, Islâm'a, dolayısıyla hakka, adalete,
insanıyete, kısaca Allah'a kul olmaya karşı çıkışta ölçü tanımayan kişiler
de vardır. Bu iki gruptan birinciler Allah'ın velilerini oluştururken,
ikinci grubu ise, ins ve cin şeytanlarının kendilerine sürekli olarak
Islâm'a ve müslümanlara karşı çıkmayı ‚vahyettiği', gizli gizli fısıldadığı
Şeytan'ın velileri oluşturmaktadır. Allah, velîlerine zaman zaman ikramlarda
bulunur; Kâinatın işleyişinde kudretine perde yaptığı sebepleri onlar için
bir derece ortadan kaldırıp, normal sıradan insanlara olağanüstü gelen bazl
fiilleri veli kullarının elinde yaratır; bu tür ikramlara Islâmî
terminolojide' kerâmet' denmektedir ki, en büyük kerâmet de Sırat-ı Müstakım
üzerinde sapmadan gidebilmektir.
Yukarda belirtildiği gibi,
Allah'ın velîlerinin karşısında, Şeytan'ın velileri de vardı. Bunlar,
sürekli olarak Allah'ın dinine ve bu din'in bağlılarına karşı çıkıp, savaş
açarlar. Bu yetmiyormuş gibi, kendileri de bazen açıktan, bazen münafıkça
bir tavırla -"biz ıslahçıyız" diyerek- yeryüzünde fesat ve fitne çıkarırlar.
Bunlar, her şeyden önce ‚fasık', yani her türlü günahı rahat rahat ve
içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan işleyen kimselerdir. Eğer bir
memlekette bu tür kişilerin yaptıklarına ses çıkarılmaz, her türlü fıskları
ve yaktıkları fitne-fesat ateşi söndürülmeğe çalışılmaz, daha açık deyişle,
‚ma'ruf' emredilip, ‚münker' yasaklanmaz; tam tersine ‚münker'ler emredilir,
‚ma'ruf' yasaklanırsa o memleket bir bakıma ‚helâki hak etmiş demektir. Bu
şekilde helâki hak etmiş olan memleketlerde Allah, fasık, fitneci ve müfsit
kişilerin sayılarını daha da artırır; çünkü, toplum iradesiyle artık bunu
arzuluyor demektir ve bu yöne yönelmiştir.
"Biz bir memleketi helâk
etmek dilediğimizde, orada mütreflere (hayatı gaye edinenlere, bohem hayatı
yaşayanlara, acımasız -sömürücü- mal düşkünü kapıtalistlere) emrederiz
(onların sayılarını çoğaltırız) da, orada fısk ederler "(el-Isrâ, 16/ 17);
"Allah, zaten fasıklardan
ve zalimlerden başkasını helâk etmez" (el-en'âm, 6/47; el-Ahkâf, 6/35). Ama
bu helâk etme işi birden olmaz. Fitne ve fesadın kol gezdiği. İslam'ın
unutulup horlandığı bir yere Allah önce uyarıcılar gönderir (es-Şarâ,
26/208; el-Kasas, 28/59). Fakat toplumda fitne ve fesadı körükleyen fâsıklar,
zâlimler, tâğutlar, mütrefler uyarıcılara ve Allah'a dini'ne karşı cephe
aldıkları gibi; çoğunluğu oluşturan yığınlar da genellikle sessiz kalırlar.
Bu durum, sözgelimi, Hz. Nuh'un kavminde olduğu gibi, gerektiğinde 950 yıl,
yani uzun bir süre devam eder. bu süre içinde Allah tâğutlara, fâsıklara,
zâlimlere, hak yola gelmeleri ve aynı zamanda da yaptıklarının helâki hak
edecek seviyeye gelmesi izin mühlet verir. Onlar ise bu mühlet verişi
anlamazlar, helâk olmayacaklarını, yap tıklarından hesaba çekilmeyeceklerini
sanırlar. Ayrıca, belki hayatlarında bir kez olsun başları ağrımadığı gibi,
dünya işleri oldukça yolunda gider; en güzel evler onlarındır; en yüksek
makamlarda onlar oturur; en iyi yiyip en iyi giyen ve en güzel kadınlara
sahip olanlar onlardır: "Eğer insanlar (hep küfre sapan) bir ümmet haline
gelmeyecek olsalardı, biz o Rahman'ı inkâr eden (ler) in evlerine gümüşten
tavanlar, üzerlerine çıkacakları merdivenler; ve evlerine (odalarına)
kapılar ve üzerlerine yaslanacakları kolluklar ve altın zinetler yapardık"
(ez-Zuhrûf, 43/33-35).
Allah'ın kendilerine
verdiği büyük nimetleri, sıhhat, kabıliyet, başarı, makam ve mevkileri;
dünya hayatında çıkardıkları her türlü fısk, fitne ve fesatlarına, isyan ve
fücurlarına rağmen başlarına ilahî felâketlerin gelmemesini, daha doğru
deyişle gecikmesini haklarında hayır sanan Şeytan'ın velileri
azgınlıklarında daha da ileri giderler ve sonunda helâktan kurtulamazlar.
Fakat, helâklerine kadar içinde bulundukları durum, Allah'ın onları aslında
derece derece helâke götürmesinden başka bir şey değildir; yani sadece ‚istidrac'tır.
"Ayetlerimizi yalanlayanlar (a gelince); biz onlar bilmedikleri yönden
istidraca tabi tutarız (derece derece helâke götürürüz) (el-A'râf, 7/ 192).
Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'nın bir kula günah işlemesine rağmen
dünyada sevdiği şeyleri ihsanda bulunduğunu görürseniz bilin ki o
istidracdır." Hz. Peygamber sonra şu ayet-i kerimeyi ok udu: "Kendilerine
hatırlatılanları unuttuklarında onlara her şeyin kapısını açtık. Nihayet
kendilerine verilen nimetlere sevinip zevke dalınca onları azabımızla
ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler. "
(el-Enâm, 6/44) (Ahmed b. Hanbel, IV, 145).
Ayrıca mümin olmayanların,
kâinattaki kanunlara aykırı olarak gösterdikleri hârikulâde hallere de
istidrac denilmiştir. Meselâ; Hind fakirlerinin uzun süre aç durmaları,
ateşte yürümeleri ve su içinde uzun süre havasız durabilmeleri ve
vücutlarına şiş batırmaları gibi.
BAŞA DÖN
İSTİĞFAR
Allah'tan günah ve
hatalarının bağışlanmasını isteme, mağfiret dileme.
Istiğfar lafzını veya
manasını içeren her duaya istiğfar denir. Gerek Kur'an-ı Kerîm'de ve gerekse
hadis-i şeriflerde istiğfar teşvik edilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de;
"Rabbinizden bağışlanma dileyin. doğrusu o, çok bağışlayandır " (Nuh, 71/
10) "(Ey Muhammed) Sabret! Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun
bağışlanmasını dile; Rabbini akşam, sabah överek tesbih et" (el-Mümin,
40/55) buyurulur.
Peygamber efendimiz
kendileri istiğfara devam etmiş, ümmetini de teşvik etmiştir (Buhârî, Deavât,
3; Tirmizî, Tefsîru Sûre, 47/1; Ibn Mâce, Edeb, 57).
Ebu Hureyre (r.a)'den
rivayet edildiğine göre Peygamberimiz: "Vallahi ben Allah'a günde yetmiş
defadan çok istiğfar ediyorum" buyurmuştur. Başka bazı Hadislerde Hz.
Peygamberin günde yüz defa istiğfar ettiği belirtilir (bk. Müslim., Zikr,
41; Ebû Dâvud, Vitr, 26; Tirmizî, Sûre, 47/1). Bu nedenle Ebû Hüreyre:
"Peygamberden daha çok istiğfar edeni görmedim" (el-Kurtubî, el-Câmi'li
Ahkâmi'l-Kur'ân, l V, 210) demiştir. Bir günah işlendiği zaman, bunda ısrar
etmemek, hemen tövbe istiğfar etmek vaciptir. Peygamberimizin ifadesiyle, "Istiğfâr
eden kimse günde yetmiş defa da günah işlemiş olsa bunda srar etmiş
sayılmaz" (Tirmizî, Deavât, 107).
Istiğfarın Allah
nezdindeki değeri bir hadiste şöyle ifade edilir: "Kim yatağına girince üç
defa; "estağfirullâhe'l-Azîm ellezî Lâ Ilâhe Illâ hüve'l Hayyu'l-Kayyûm
(Kendisinden başka hiç bir ilâh olmayan, diri ve her an yaratıklarını
gözetip duran yüce Allah'tan bağışlanmamı dilerim)" derse, Allah günahlarını
deniz suyunun damlaları kadar çok olsa da bağışlar" (Tirmizî, Deavât, 17)
buyurulmuştur. Sadece dili ile istiğfarda bulunmak yeterli değildir. Niyeti
ve amelleri de dilini doğrulamalıdır. Tövbenin en makbul olanı, günahtan
kesin dönüş yapılarak, Allah'tan bağışlanma istenmesidir. Buna "nasûh tövbe"
denir.
Ayet-i Kerîme'de şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'a samimiyetle (nasûh tövbe) edin. Belki
Rabbiniz kötülüklerinizi siler. Peygamberi ve beraberindeki müminleri
utandırmayacağı günde, sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün
onların nûru önlerinde ve sağl taraflarında yürürken: "Rabbimiz nurumuzu
tamamla, bizi bağışla, şüphesiz Sen, herşeye Kadirsin derler" (et-Tahrim,
66/8).
Bir mümin kendisi için
tövbe edeceği gibi, ölmüş olan veya hayatta bulunan ana-baba, hısımları ve
diğeri müminler için de istiğfar edebilir. Bu dua sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın
onları bağışlaması umulur. Kur'an-ı Kerîm'de bu konuda çeşitli dua örnekleri
bulunur: "Ey Rabbimiz... bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et"
(el-Bakara, 2/286); "Musa şöyle yalvardı: Rabbim, beni ve kardeşimi affet.
Bizi merhametine garket" (el-A'raf, 7/151); "Babamı da bağışlayıp hidâyete
erdir. Çünkü o, sapıklardandır" (es-Şuarâ', 26/86);"Ey Rabbimiz! Herkesin
hesaba çekileceği günde, beni, annemi, babamı ve biitün mü'minleri affet" (Ibrâhîm,
14/41).
BAŞA DÖN
İSTİHARE NE DEMEKTİR?
İstihare, herhangi bir şey
yapmak isteyen kimse, yapılmasının iyi olup olmayacağını hissetmek
maksadıyla iki rekat namaz kılmak, iyi ve hayrın görünmesi için Allah'a
yalvarıp dua etmektir. Bu namaza istihare namazı, duaya da istihare duası
denilir. Uyumak veya rüya görmek istihare için esas değildir. Hatta vakit
dar olup uyuyacak zaman bulunmazsa herhangi bir hayırlı mesele için yine
istihare namazını kılmak sünnettir. Ancak Şerh Şir'atü'l-İslam kitabında
şöyle denilir: Namaz ve dua yaptıktan sonra abdestli olarak kıbleye doğru
yatar. Rüyada beyaz veya yeşil görürse o işde hayır vardır, siyah veya
kırmızı görürse hayır yoktur. Ondan sakınmak daha iyidir.
İSTİHÂRE'NİN ŞEKLİ
Bazen istihâreye yatıp
hiçbir şey görmediğimiz oluyor. Bu durumda ne yapmalıyız?
"Istihâre"de aslolan
"rüyaya yatmak" değildir. Gerçi "Istihâre", yani Allah'tan "hayırlı olanı
isteme" güzel ve güçlü bir sünnettir. Rasûlullah Efendimiz'in ashabına hemen
her tereddütlü konuda "istihâre" tavsiye ettiği bilinmektedir. Ancak "Istihâre",
kılma şekli ilmihal kitaplarında anlatılan iki rekât namazdan ve duasından
ibarettir. Dua yaptıktan sonra, doğrulugu kalbine damlayan yönde hareket
eder. Bir defa kılmasıyla kalbi bir yöne doğru ağırlık kazanmamışsa, bu
namazı üç, beş, yedi defa tekrarlar, yine de kalbi seçim yapamıyorsa
istisare de yapamıyorsa âklına uygun geleni yapar. Bu yedi defa iki rekâtı,
aynı anda da kılabilir. Sünnette öğretilen "istihâre" budur. Gerçi bazı
rüyalar, bazı gerçeklere işaret ederler, ancak isabetli tâbir de ayrı bir
ilimdir: Kişinin kendine göre hayra dalâlet eden bir rüya, aslında şerri
gösteriyor olabilir. Bu yüzden istihâreyi sünnette olduğu gibi yapmak
gerekir. Fakat, istihâreden daha önemli olanın,"istişâre" yani, salih ve
temiz bilirkişilere danışma olduğu da bilinmelidir. Rasûlullah efendimiz: "Istihâre
yapan zarar etmez, istişâre edende pişman olmaz" (65 el-Hîndî VN/813 (H.
21532)) buyurmuşlardır.
BAŞA DÖN
İSTİMLÂK
Mülk satın almak, mülk
sahibi olmak, kamulaştırmak. Icraî karar alma yetkisine sahip bulunan bir
âmme tüzel kişisi (devlet, belediye, vakıf gibi) tarafından bir malın,
toplumun yararlanması için karşılığı verilip alınarak umûmun yararlanmasına
arzedilmesi anlamında bir Islâm hukuku terimi. Mülkiyet hakkını sınırlayan
bir tasarruf.
Islâm hukukçularının
çoğunluğuna göre, toplumun menfaati ve ihtiyacı gerektirdiği durumlarda
devletin şahıslara ait menkul veya gayrımenkul mallara müdahale ederek,
bunları zorla satın alıp, toplum hizmetine sunması mümkün ve caizdir. Delil,
sünnet ve sahabe uygulamasıdır. Hz. Peygamber Medine'de Naki' denilen ve
otlak olmaya elverişli bulunan bir yeri, müslümanların atları otlasın diye,
Devlet korusu hâline getirmiştir. Hz. Ömer de, halîfeliği zamanında, Rabeze
denilen bir bölgeyi Devlet korusu statüsüne sokmuştur. O yöre halkının: "Ey
müminlerin emiri, buraları bizim yurdumuzdur. Cahiliyye devrinde oraların
uğruna savaştık. Islâm gelince de, üzerinde müslüman olduk, hangi hakla
buralarını koru yapıyorsun?" diye itiraz etmeleri üzerine şu cevabı
vermiştir: "Mal Allah'ındır, insanlar da Allah'ın kullarıdır. Eğer Allah
yolunda kullanılan hayvanlar olmasaydı, bir karış toprağı bile koru
yapmazdım" (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Mısır, 1968, s. 414 vd.).
Gerek Hz. Ömer ve gerekse
Hz. Osman Kâbe mescidini genişletmek için, çevreden bitişik ev ve arsaları
bedeli karşılığında ve sahiplerinin rızası olmaksızın ellerinden almış ve
Kâbe haremine katmıştır (Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Istanbul 1306, III,
418, 419; Belazurî, Fütuh, s. 58; Zeydân, Islâm Hukukuna Giriş, Terc. Ali
Şafak, Istanbul 1976, s. 370). Istimlâkin esası; "zaruretler, sakıncalı olan
şeyleri mübah kılar", "zararı âmmı def' için zarar-ı hâs tercih olunur"
kurallarına dayanır. Nitekim mülkiyetin devir ve temliki, mal sahibinin
rızasına bağlı olduğu halde, bir istisna olmak üzere kamulaştırmada rıza
aranmamaktadır. Mecelle'nin konu ile ilgili maddesi şöyledir: "Ihtiyaç
olduğunda, Devlet başkanının emri ile bir kimsenin mülkü, kıymeti ödenmek
sûretiyle satın alınarak yola katılabilir. Fakat satış bedeli ödenmedikçe,
mal sahibinin elinden alınamaz" (Mecelle, mad., 1216; Ibn Âbidin, a.g.e.,
III, 418, 419; Ibnü'l Humâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1389/1970, VI, 234; Molla
Hüsrev, Dürer, Istanbul 1318, II, 136).
Bir kimse malını dilediği
gibi kullanma hakkına sahip olmakla birlikte, bu kullanım sırasında
başkasına "fahiş zarar" verirse, devlet veya devlet veya yetkili kıldığı
makamlar, mülke müdahale edebilirler.
Ashab-ı Kirâmdan Semüre b.
Cündüb'ün, bir komşusunu bahçesinde hurma ağaçları vardı. Bunlara gelip
giderken komşusunu rahatsız ediyordu. Bahçe sahibinin şikayeti üzerine Hz.
Peygamber; Ya ağaçları satmasını veya sökmesini yahut da bahçe sahibine
bağışlamasını teklif etti. Semüre, bunları kabul etmeyince, bahçe sahibine;
"Git ve hurma ağaçlarını sök " (Ebû Dâvud, Akdiye, 31) buyurdu. Başka bir
uygulama örneği de sulama işiyle ilgilidir. Dahhâk (r.a) arazısini
sulayabilmek için, Muhammed b. Mesleme'nin arazısinden kanal geçirmesi
gerekiyordu. Muhammed b. Mesleme buna razı olmayınca, Dahhâk, Müminlerin
Emiri Hz. Ömer (r.a)'e başvurdu. Hz. Ömer, durumu inceledi ve razı olmasa da
Muhammed b. Mesleme'nin arazısinden geçirilmesini emir buyurdu (Zeydan,
a.g.e., s. 370)
Sonuç olarak bütün bunlar.
toplum menfaat ve maslahatını gerçekleştirmek, topluma gelebilecek zararlar
önlemek için başka bir çözüm yolu bulunamadığı zaman, sahibinden malının
zorla alınmasının caiz olduğunu göstermektir. Ancak bunun için, mülkü
kamulaştırılacak kimseye, malının gerçek değerinin de ödenmesi gereklidır.
Yol, nehir, okul, mescid, hastahane alanlarını genişletmek üzere
kamulaştırma yapılması, bu konuya örnek olarak verilebilir. Olağanüstü ve
savaş zamanlarında halkın elindeki bazı menkul mallara yararlanmak amacıyla,
bir tazminat karşılığında el konulması, istimvâl (rekızasyon) adını alır. Bu
el koyma, tüketilmeden kullanılabilen mallarda geçici olduğu için istimvâlde
"tazminata bağlanmış ariyet" özelliği vardır (bk. "Istimvâl" mad.).
BAŞA DÖN
İSTİMNA (MASTURBASYON
"Istimnâ" Arapça'da, "istihâ
bi'l-yed" ve "hadhada" olarak da bilinen masturbasyon, genellikle fıtrata,
yani genel olarak insanın yaratılışına, özel olarak da organlarının
yaratılış gaye ve görevlerine ters görülmüş ve Islâm bir "fıtrat" dini
olduğu, bu da fıtrata uymadığı için zaruret (zorunluluk hali) olmadıkça
haram, ya da en, azından mekruh görülmüştür. Fıtratı daha iyi anlamak için
şöyle bir örnek verebiliriz: Çivi, tahtaları birbirine tutturmak için
yapılmıştır. Öyleyse onunla şiş kebabı yapılmaya kalkılırsa insanın eli
yanar, kebap da iyi olmaz. Bu, işin fıtrat tarafıdır. Diğer yönden bir
âyet-i kerîmede, irzlarını koruyanlar övüldükten sonra: "...eşleri ve
câriyeleri müstesna. Onlarla olacak ilişkiden dolayı kınanmazlar. Işte bunun
ötesine geçenler, haddi aşanlardır..." (K.K. el-Mü'minûn 23/5-7) buyurulur.
Çoğu müfessirler, "bunun ötesine geçenler"e, eliyle istimna yâpanlar da
girer, öyleyse onlar da haddi aşmış (haram işlemiş) olur, demişlerdir.
(Örnek olarak bk. Kurtubî XII/105-106; Ibn Kesîr V/458; AIûsî XVNI/10-11)
Ancak Alûsî, Cumhura (çoğunluğa) göre istimna âdet haline getirilmişse
(cinsel sapma halini almışsa) bu âyetin kapsamına gireceğini, aksi halde
girmeyeceğini söyler. (Alûsî, agk.)
Bir hadîste: "elini
nikâhlayan met'undur" (Mahlüf, Fetâvâ I/117: (Ancak mûracaat edebildiğim
sahîh hadîs kitaplarında bu hadisi bulamadım. Bu hadisî AIûsî, "meşâyihin
rivayeti" diye nakleder. bk. 16\11) Saîd b. Cübeyr'in rivayet ettiği bir
hadiste: "Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir" Atâ'nin bir
rivayetinde: "Elleri hamile olarak hasredilecek bir kavim duydum. Bunların
elleriyle istimna yapanlar olduğunu sanıyorum" demiştir.
Ayrıca Allah (c.c.),
evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini
korumalarını emretmiş (K.K. en-Nûr 24/33) böyle bir yöntem uygulasınlar
dememiştir. Rasûlüllah Efendimiz de: "Gençler! Imkân bulanlarınız evlensin,
çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun çünkü
orucûn bunu sağlayacak bir kamçısı vardır." (Buharî, savm 10, nikah 2,3;
Müslim, nikâh 1,3) buyurmuş ve bekârlara çare olarak orucu göstermiştir.
Eğer istimna mübah olsaydı, çare olârak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay
bir yoldur, denmiştir. (Mahlûf, age I/117)
Ancak gerek sözkonusu
âyetlerin istimnayı açıkça zikretmedikleri, gerekse bu konudaki hadislerin
bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine karşılık,
istimnayı mahzursuz gören âlimler de vardır. Meselâ Ahmed b. Hanbel bunu,
tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki
fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için câiz olduğunu söylemiştir. (AIûsî
XVNI/10: Burada AIûsî, Ahmed b. Hanbel'i o bu görüşünü, Cumhurun haram
olduğu kanaatini verdikten sonra verir. Ama mahlûf HanbeIî fıkıh
kitaplarında buna rastlayamadığını söyler, bk. Fet8v8 I/118: ibnü'I-Hümâm da
"haramdır, çünkü genellikle şehvet için yapılır, ancak umarım ki, cezası
yoktur" der. bk. AIûsî agk.) Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak;
kişi bekârsa, ya da hanımından uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı meşgul
ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendini teskin için
yaparsa günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa
günâhkardır, denmiştir. (ibn Âbidîn N/160: Mezühib-i erba'a'da: "Bazı Hanefi
ve Hanbelîlerin, zinaya düşme korkusuyla caiz görmeleri zayıf bir görüştür"
denir. bk. V/152; Mâlikiler de cevazı için iki şartı öngörürler: 1. Zinaya
düşme korkusu, 2. Evlenmeye güç yetirememe. bk. Kardüvî, el-Helâl ve'I-harâm
165) Imam-i Şâfî önceki görüşünde (kadîm) câiz olduğunu söylerken, sonraki
görüşünde (cedîd) haram olduğu kanaatına varmıştır. (Bu konuda geniş bilgi
için bk. Zuhaylît VI/25) Mesele Rasûlullah'ın amcaoğlu Ibn Abbas'a
sorulduğunda: "Zina yapmaktansa bu iyidir" (Sa'rânî, Kesf) cevabını
vermiştir. Bütün bunlara göre; istimna genellikle hoş görülmemiş, fıtrata
(normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma
halini alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba
katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zararlara
düsme endişesi olduğu yerde; "iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük
olan zarar tercih edilir", "zaruretler haram şeyleri mubah kılar"
kurallarınca yapılması câiz görülmüş, hattâ zina endişesi kesin ise, vacip
bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise
ittifakla haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her
halûkârda câizdir, helâldir.
BAŞA DÖN
İSTİŞARE
Herhangi bir konuda
doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurma.
Müşâvere, şivâr, meşvure,
meşvere, meşûre, istişâre, danışıp işaret ve görüş almak anlamına geldiği
gibi, müşâvere ve işaret; arı kovanından bal almak, rey vermek manalarına da
kullanılır. Toplanıp meşveret eden cemâate de şûrâ denir (Ibn Manzûr,
Lisanü'l-Arab, IV, 434-437; Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, III, 318-320; Elmalılı, Hak
Dini, Istanbul 1979, II, 1213). Istişârenin lügat manası ile ıstılah manası
arasında yakın bir bağ vardır. Çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu
elde etmek veya ona yaklaşmalarının çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi
alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balı kovandan alması gibidir. Bu
bakımdan Kur'an-ı Kerîm olayın ehemmiyetini şu şekilde ortaya koymuştur: "Iş
hususunda onlarla müşâvere et" (Alu Imrân, 3/159); "Onların işleri
aralarında istişâre iledir" (Şûrâ, 42/38).
Istişâre, kişinin
kendisini ilgilendiren konularda bir başkasının görüşüne başvurması veya
idârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda müşâverede bulunması
şeklinde iki cepheden ele alınabilir. Birinci durumda istişâre sünnettir (Nevevî,
Şerhu'l, Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, IV, 76).
Idârecilerin ümmetin
durumunu ilgilendiren konularda istişârede bulunmasının hükmü konusunda ise
farklı görüşler vardır. "Iş hususunda onlarla istişâre et " (Alu Imrân,
3/159) ayetinin vücûb mu nedb mi ifade ettiği konusunda ulema ihtilâf
etmişlerdir.
Mâlikîler dini konularda
Islâm devletinin yönetimi ile ilgili mevzularda idarecilerin istişârede
bulunmalarının vacipolduğu görüşündedirler. Hatta ibn Atiyye ve Ibn
Hüveyzimendâd böyle bir durumda âlimlere danışmayan idarecinin azlının vacib
olduğunu savunmuşlardır (Kurtubî, el-Câmi li-Âhkâmi'l-Kur'ân, Kahire
138687/1966-67, IV, 249-250; M. Tahir b. Âşûr, et-Tahrîr ve't-Tenvîr, Tunus
1984, IV, 148). Imam Şafiî istişâreyi nedb'e hamletmiş, ancak daha sonraki
Şâfiî fukahası ayetin vücub ifade ettiği görüşünü benimsemişlerdir (Fahreddin
er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, IX, 76; Nevevi, a.g.e., IV, 76).
Bu konuda Hanefilere nisbet edilen bir görüş bulunmamakla birlikte, Cessâs
(v.370/980)'ın Şûrâ(42) 38. ayetinin tefsirinde "istişârenin iman ve namaz
kılmakla birlikte ele alınması, konunun önemine ve bizim bununla
|