|
HAC
İslâm'ın temel
ibadetlerinden biri. Arafat'ta belirli vakitte bir süre durmaktan, daha
sonra Kâbe-i Muazzama'yı usûlüne göre ziyaret etmekten ibaret olan ve
İslâm'ın şartlarından birisini teşkil eden ibadet.
Hac, HCC kökünden bir
mastar olup; müslümanlara göre, bir farzın edası, hristiyanlara göre ise
ibadet ve teberrük amacıyla mukaddes toprakları ziyaret etmek, demektir.
Kur'an-ı Kerîm'in 22. suresinin adı da "Hac Suresi"dir.
Hac ibadeti maksadıyla
ziyaret edilecek olan yerler; Kâbe, Arafat ve çevresidir. Zamanı ise hac
ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır. Hac'da
her fiil için özel zamanlar vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı
sabahından, ömrün sonuna; Arafat'ta vakfenin ise, arefe günü zevalden,
kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan
bu büyük ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.
Ebû Hureyre'den (ö.
58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah elçisine hangi amelin daha
faziletli olduğu sorulunca şöyle buyurdu: Allaha ve Resullüne iman'. Sonra
hangisi? denildi. Allah yolunda cihad', buyurdu. Sonra hangisi sorusuna ise;
"mebrûr hac", cevabını verdi" (Buhârî, Cihad l; Hac, 4, 34, 102; Umre, 1;
Müslim, İman,135,140; Tirmizî, Mevâkît, 13, Hac, 6,14, 88; Dârimî, menâsik,
8, Salât, 24, 135).
"Umre, ikinci bir umreye
kadar olan günâhlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak
cennettir" (Nesaî, Hac, 3, Zekat, 49, İmân, 1; Dârimî, Menâsik, 7, Salât,
135; Tirmizî, Hac, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 387, III,114, 412, IV, 342).
Mebrûr hac; kendisine hiçbir günâh karışmayan, eksiksiz olarak ifa edilen
makbul hac, anlamına gelir.
eş-Şevkânî (ö. 1255/1839)
amellerin fazileti ile ilgili birbirinden farklı olan hadisleri, Hz.
Peygamber'e soru soran muhatabın durumuna göre verilmiş cevaplar olarak
değerlendirir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, el-Matbaatü'l-Osmâniyye, Mısır
(F.Y), IV, 282 vd.). İmam Mâlik (ö.179/795)'e göre, farz hatta nafile hac
düşman korkusu olmadıkça cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu
olursa, cihad, nafile hactan önde gelir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve
Edilletüh, Dimaşk 1985, III, 11).
Hac ve umre ile, her yıl
Kabe'nin ihyâsı gerçekleşir. Umre'yi bir yılın veya ömrün herhangi bir
gününde ifa imkânı vardır. Umre, belirli günlerde yapılabilen hac
ibadetinden daha kolaydır. Hac küçük günâhlara keffâret olur ve ruhu
ma'siyet kirlerinden temizler. Hatta bazı Hanefi bilginlerine göre, büyük
günâhları da örter. Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle,
yine Hz. Peygamber'in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder. " Kim
hac yapar, bu esnada cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan
uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günâhlarından kurtulur" (Buhârî,
Muhsar, 9,10; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3; Dârimî, Menâsik, 7; Ahmed
b. Hanbel, II, 229, 410, 484, 494). "Hac ve Umre yapanlar Allah'ın
misafirleridir. O'ndan birşey isterlerse, onlara cevap verir. Af isterlerse,
onları affeder. " (İbn Mâce, Menâsik, 5). "Allah'ım, hac yapanı ve hacının
kendisine dua ettiği kimseleri mağfiret et" (İbn Huzeyme, Sahîh; el-Hâkim).
Kâdî Iyâz (ö. 544/1149)
şöyle demiştir: Ehli sünnet, haccın büyük günâhlara, ancak tövbe edilirse
keffâret olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi
Allah'a ait veya para borcu gibi kula ait bir borcun düştüğünü söyleyen
bilgin yoktur. Kul hakları zimmette devam eder. Allahu Teâlâ kıyamet günü
hak sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak yüce yaratıcının bu
alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları razı etmesi ve bir ikram
olmak üzere borçlulara müsamaha göstermesi de mümkündür (ez-Zühaylî, a.g.e.,
III, 12).
Hac ibadeti, dünyanın
çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayırımı gözetilmeksizin, milyonlarca
müslümanı bir araya getirir. Tanışıp, görüşmelerine, ekonomik bakımdan
bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf hâlinde yardımlaşmalarına
zemin hazırlar. Böylece, şu ayetlerdeki mana tecelli eder. "İnsanları hacca
davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli
vasıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar dünyevî ve uhrevî menfaatlerini
görsünler ve belli günlerde, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği
hayvanları kurban ederken, Allah'ın adını ansınlar. Siz de onlardan yeyin,
yoksula ve fakire yedirin " (el Hac, 22/27, 28).
Hac, dünyanın çeşitli
bölgelerinde yaşayan müminler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir.
İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap
olanla olmayanın, beyazla siyahın takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı
inancı vicdanlara yerleşir.
BAŞA DÖN
HAC FARİZASINI İFA ETMEYEN KİMSE BAŞKASININ YERİNE HACCA GİDEBİLİR MI?
Hac farızasını ifa etmeyen
kimsenin başkasının yerine hacca gitmesi doğru değildir. Bununla beraber
hanefi mezhebinde böyle bir hac yapılırsa sahihtir, batıl değildir. Ancak
tahrimen mekruh sayılır. Şafii mezhebine göre ise hacca gitmeyen kimsenin
başkasının yerine hacca gitmesi sahih değildir (İrşhadü'l-Sarı).
BAŞA DÖN
BİLİNMEYEN KUL HAKKI VE HARAM PARA İLE HAC
Hacca gitmek niyetindeyiz,
paramıza haram karışmadığından emin değiliz. Ayrıca üzerimizde bilmediğimiz
ya da helâllık isteyemeyeceğimiz bir sürü kul hakkıvar. Bu durumda ne
yapmalıyız?
Bilindiği gibi, kabul
olunmuş bir hac, insanın kul hakkıdışındaki bütün günahlarının silinmesine
yetiyor. Insan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için
asgari şu ,beş şarta riayet etmesi gerekiyor: 1. Hacca son derece halis bir
niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete
gidiyor gibi O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak. 2. Tertemiz (tayyib)
bir para ile hacca gitmek. 3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık
almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza
etmeye kesin karar verip başlamak, 4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet
ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak, 5. Haccı diğer zahir ve
batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.
İşte böyle bir haccın,
bütün günahları sildikten sonra insana kazandıracağı sevabın miktarını da
ancak Allah bilir. Bu şartlarda ne derece eksiklik olursa haccın sevabında
da o derece azalma olur. Hatta bazılarının hacları, farziyeti üzerlerinden
düşürmekten başka bir işe yaramaz. Bazılarının ki ise bunu bile yapamayıp
sahibine günah dahi kazandırır. Bundan dolayıdır ki, malına haram karışan ya
da şüphelilik bulunan zenginlerin hacca borç para alarak gitmeleri ve
borçlarını döndükten sonra kendi mallarından ödemeleri tavsiye olunmuştur.
Bununla beraber Imam Gazalî şu tavsiyede de bulunmuştur: "Haram ya da
şüpheli malla hacca giden, hiç olmazsa yiyeceğinin tertemiz helaldan
olmasına çaba göstersin. Bunu bütün hac süresi boyunca yapamazsa ihrama
girdiği andan çıkacağı anâ kadarki sürede yapmaya çalışsın. Onu da
başaramazsa Arafe günü için yapmaya ugraşsın. Bunu da yapamazsa böyle bir
malla hac yapmak zorunda kaldığı için her an korku üzüntü ve pişmanlık
duysun, umulur ki, rahmet nazarları Arafat'da ona da çevrilir" (Hüseyin el-Mekkî,
Irsâdü s-sârî, 3).
Kul hakkına gelince:
Insanın ödenebilme imkânı olan bütün hakları ödemesi ya da sahiplerinden
helâllık alması gerekir. Bu meyanda, üzerinde tanımadığı ya da bulma imkânı
olmayan kimselerin borç, emanet, gasp, unutup terkedilme... vb. hakları
olsa, bulup vermek imkânı olduğu takdirde tekrar vermeyi kabullenerek
onları, sevabı sahiplerine olmak üzere fakirlere verir. Ayrıca tevbe eder ve
hem kendisi hem de o hakların sahipleri için Allah'tan mağfiret diler.
Kâdıhan fetvalarında denir ki: "Üzerinde hakkı olan birisi vefat etmiş ve
mirasçısı da bulunmamış olsa üzerinde hak olan, onun hakkıkadar bir meblağı
tasadduk eder ki, Allah katında emanet olarak saklansın ve Kıyâmet gününde
de üzerinde hakkı olanlara verilsin." Hulâsâ adlı fetva kitabında da şöyle
söylenir: "Birisi diğerine, bütün haklarını bana helâl et dediğinde o da,
helâl olsun, hiç birini istemiyorum, dese, eğer o hakların ne olduğunu
biliyorsa, hem hukuken hem de dinen o kimse o haklardan kurtulmuş olur. Ama
bilmediği hakları için böyle söylemiş olsa hukuken artık bir hak iddia
edemez ama Imam Muhammed'e göre dinen (yani Allah huzurundaki hesapları
bakımından) o haklardan kurtulmuş olamaz. Imam Ebu Yusuf'a göre ise dinen de
kurtulmuş (beri olmuş) olur. Fetva da Ebu Yusuf'un görüşüne göredir. Çünkü
el-Asl adlı kaynak kitabımızda, bize göre bilinmeyen hakların ibrası
caizdir. Ibra (vazgeçme) ister birşey karşılığında, isterse karşılıksız
olsun, denir (Ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/6). Iftira, gıybet ve
namusa dakunan sözler gibi haklarda, iyi bir tevbe ile beraber; bundan
sahipleri haberdar edilerek helâllık istenmesi gerekir (Hüseyin el-Mekkî,
agk.; Ayrıca bk. Tahavî, Mükilü'1-asâr, I/69-73). Ama söylenilmesi daha kötü
durumlara yol açacaksa söylemeden helâllık alır ve onun sevabına o miktarda
sadaka vererek, kendisi için de onun için de mağfiret dilerse Allah'ın, hak
sahibi olanı kendi lütfundan razı ederek hakkından vazgeçirecegi ümid
edilir.
BAŞA DÖN
HAC VE UMRE İBADETİ SIRASINDA, İHRAMLI İKEN İŞLENEN CİNAYETLERİN KEFFÂRETİ
Hem hacc, hem umre
ibadetinin sadece Allahü Teala'nın rızası için edâ edilmesi esastır.
Mükellef; niyet ederek ve telbiye yaparak ihrama girmek durumundadır.
Ihram'a bürünen kimse, bazı hususlara riâyet etmek zorundadır. Ihramlının
sakınması gereken şeyler âyet ve hadislerle belirlenmiştir. Meselâ; Ihrama
giren mükellef; herhangi bir zaruret olmadan başını tıraş ederse, başka bir
ceza değil, doğrudan doğruya kurban kesmesi gerekir. Zaruret hali bulununca
ihramlıya bazı kolaylıklar getirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Artık içinizden kim hasta olur veya başından bir eziyeti bulunursa; ona
oruçtan ya sadakadan ya kurbandan (birisiyle) fidye vacipolur" (el-Bakara,
2/196). Dolayısıyla dilerse üç gün oruç tutar dilerse altı fakire üç sa'
(yaklaşık 10 kg)
buğdayı sadaka olarak verir.
Yemini bozmanın keffâreti:
Kur'ân-ı Kerim'de:
"(Yeminin) Keffâreti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece) sinden,
on yoksulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahud bir köle azad etmektir.
Fakat kim (bunları) bulamazsa, üç gün oruç tutması lâzımdır. Işte bu, and
(yemin) ettiğiniz vakit (onları bozmanın) keffâretidir. Yeminlerinizi
muhafaza ediniz. Allah âyetlerini size böylece açıklıyor. Ta ki
şükredesiniz" (el-Mâide, 5/89) buyurulmuştur. Rasûl-i ekrem (s.a.s)'in
döneminde, yemin keffareti için yoksula ne kadar verildığını izah için,
Imâmu Buhâri "Kitabu'l Keffâret" adı altında, ayrı bir bölüm ayırmıştır.
Keffâretlerde illet kesin olarak belli değildir. Bu yüzden kıyas yoluyla,
hükmü benzer olaylara uygulamak imkanı bulunmaz, keffaretler kitap ve
sünnetteki sıra gözetilerek yerine getirilir (Buhârî, Sahih, VII, 235-240).
BAŞA DÖN
HACAMAT (HICAMAT)
Iki omuz arasından,
sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun herhangi bir yerinden tedavi
maksadıyla bardak, şişe veya boynuzla kan aldırma. Peygamberimiz (s.a.s)'in
sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik ettiği sünnetlerindendir.
Hacamat, sebebi belli bir
hastalığın tedavisi olmaktan ziyade kan fazlalığının vücutta meydana
getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan genel bir tedavi
usûlüdür.
Eskiden yaygın olarak
"hacamat bıçağı" veya "hacamat zembereği" denilen bir aletle tatbik edilen
bu usûl, bugün yerini enjektörle kan almaya bırakmıştır. Hacamat bıçağı,
tarak biçiminde, vücutta bir sıra çizik meydana getiren bir alettir. Bir
yüzünde birçok yarık bulunan bakır bir kutu içinde tetikli bir zembereğe
bağlı olan bıçaklar, düğmesi basılınca zembereğin boşalmasıyla yarıklardan
dışarı fırlar ve vücutta çizikler meydana getirir. Bardak vb. bir şeyle
çizikler üzerinden kan çekilir. Bir cins sülük de bu iş için
kullanılmaktadır. Sülük vücudun ağrıyan bölgelerine konularak kanı emmesi
sağlanır.
Hangi araç ve metodla
olursa olsun önemli olan kan aldırmaktır. Uzman bir hekimin muayenesi ve
tavsiyeşiyle yaptırılan hacamat faydalı ve Islâm'da caiz olan bir tedavi
usûlüdür.
Ameller niyetlere göre
değer kazanır. Sünnete uymak niyetiyle ve bize emanet olan vücudumuzun
sağlığına kavuşması için yaptırdığımız hacamat bir ibadet değeri taşır.
Çünkü ibadetlerimizi ve diğer görevlerimizi ancak sağlıklı bir bedenle tam
olarak yerine getirebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.s)'in
yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği işlerin şüphesiz bir anlamı ve hikmeti
vardır. Onun hayatı bizim için örnektir: "Andolsun Allah'ın Resulu'nde sizin
için Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için
(uyulacak) en güzel bir örnek vardır" (el-Ahzâb, 33/21).
Mirac gecesinde yanından
geçtiği bir melek grubunun Peygamberimize: "ümmetine hacamatı emret!" diye
söylediğini Abdullah b. Abbâs (r.a) rivayet etmektedir (Ali Nâsıf, et-Tâc,
III, 203).
Hz. Peygamber (s.a.s)
bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir Haccâm'a hacamat yaptırmış ve başından
kan aldırıp haccâma ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur: "Kan aldırma
yollarının en güzeli hacamattır. (yahut hacamat sizin en iyi tedavi
yollarınızdır)"(Buhâri, Tıb 13; Müslim, Musakat 62, 63; Ebû Dâvûd Nikâh 26,
Tıb 3).
Hz. Peygamber (s.a.s)
ihramlı iken hacamat yaptırmıştır (Buhârî, Savm, 22; Müslim, Hac 87, 88; Ebû
Dâvûd Menâsik 35). Ihramlı iken saç kestirmemek şartıyla hacamatın caiz
olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Aynı şekilde Hz.
Peygamber (s.a.s) oruçlu iken de hacamat yaptırmıştır. Yani kan aldırmıştır
(Buhârî, Tıb II; Ebû Davûd, Siyâm 29).
Nâfi (r.a)'den rivayet
edildiğine göre Ibn Ömer (r.a) (Kendisine): Nâfi, kan (fazlalaşmak
suretiyle) beni yedi. Bunun için sen bana bir hacamatçı getir ve genç bir
hacamatçı seç. Ne yaşlı ne de çocuk hacamatçı seçme demiştir.
Nâfi der ki; Ibn Ömer
(r.a) şöyle dedi: Ben, Resulullah (s.a.s)'den şu buyruğu işittim: "Hacamat
olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberleme)
gücünü arttırır. Hâfız olanın da hıfzetmek kabıliyetini kuvvetlendirir.
Artık kim hacamat olmak isterse Allah'ın ismini anarak perşembe günü hacamat
olsun " (Ibn Mâce, Kitâbu't-Tıb, 22).
Ibn Hacer Buhârî
şerhindeki Hacamat bölümünde özetle şu bilgiyi verir: Buhârı, Sahîhinde
"Hangi saat hacamat olur" başlığı altında bir bâb açmış ve burada Ebû
Mûsa'nın geceleyin hacamat olduğuna dair bir eseri ile Hz. Peygamber
(s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair Ibn Abbâs (r.a)'ın bir hadîsini
rivayet etmiştir.
Ibn Hacer bununla ilgili
olarak şöyle der: Hacamat olmak için uygun vakitler hakkında birkaç hadis
vârid olmuş ise de hiçbiri Buhârî'nin sözkonusu ettiği şarta uygun değildi.
Bana öyle geliyor ki: Buhârî hacamat işinin ihtiyaç olduğu zaman
yapılabileceğine ve bunun belirli bir vakte bağlı olmadığına işaret etmek
istemiştir. Çünkü hacamat işinin geceleyin yapıldığını ve Hz. Peygamber
(s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair hadîsi rivayet etmiştir.
Hacamatın yani kan
aldırmanın insan sağlığına birçok katkıda bulunduğu tıbbî bir gerçeğe
dayanır. Özellikle bazı deri hastalıklarının tedavisinde hacamatın faydası
görülmüştür.
BAŞA DÖN
HACC-I EKBER
Hacc-ı Ekber, Arapça
"E1-Haccü'1 Ekber" terkibinin Osmanlica söylenisidir ve kelime olarak "En
Büyük Hac" demektir, Kur'ân-ı Kerim Tevbe suresi 3. ayette söz konusu
edilmektedir. Bu sûre, dolayısı ile bu ayet-i kerime Hicretin 9. senesi
Medine'de nazil olmuştur. O yıl Rasulüllah (sav) Efendimiz kendileri hacca
gidememiş, Hz. Ebubekir'i hac emiri olarak göndermişlerdir. Bu sûre,
müşriklere karşı bir ültimatom olarak nazil olunca, bunu onlara duyurmak
üzere Hz. Ali'yi görevlendirdi ve bizzat kendi devesine bindirerek Mekke'ye
gönderdi. O da Kurban Bayramı'nın birinci günü, hala müslümanlarla beraber
hac yapmakta olan müşriklere surenin ilk kırk (ya da otuz) ayetini ültimatom
olarak okudu. Üçüncü ayette -mealen- şöyle deniyordu: "Ve bu, Hacc-ı Ekber
günü Allah'ın ve Rasulünün bir ilânıdır ki, Allah ve Rasulü müşriklerden
beridir..." Burada görüldüğü gibi "hacc-ı ekber günü" bilinen (marife)
birgün olarak zikredilmekte ve Rasûlüllah'ın bulunmadığı, Hz.EbuBekir'in Hac
emiri olduğu o yılki Hacca "hacc-ı ekber" denilmektedir. Çünkü ültimatomun
ilâmi o yıl yapılmıştır. "Hacc-ı ekber günü bir ilamdir" dendiğine göre "hacc-ı
ekber" o yılki hacdır. Ancak niçin o yıla "hacc-ı ekber" denmiştir? O yıldan
sonra da "hacc-ı ekber" var mıdır? Bu konudaki rivayetler tarandıgında çok
değişik değerlendirmeler ortaya çıkar. Peşinen bunlara biz de şu nokta-i
nazarımızı ilave edelim: Rasûlüllah da Kâbe'yi ertesi sene Hicri onuncu
yılda haccetmişler ve Ebu Davud'un rivayetine göre, Kurban günü cemreler
arasında durmus, "bu gün ne gündür?" diye sormuş. Kurban günüdür, demişler,
O'da bunun üzerine, "bugün hacc-ı ekber günüdür" buyurmuşlardır (Ebu Davud,
Menâsik, 66; Tirmizi'nin bir rivayeti de bu anlamdadır). Durum böyle olunca,
Hz. Ebu Bekir'in haccı yaptığı bir önceki yıl haccına "hacc-ı ekber"
dendiğini adı geçen ayetin işareti ile, Rasûlüllah'ın hac yaptığı yılın
haccına "hacc-ı ekber" dendiğini de, mezkür hadisin ibaresiyle anladığımıza
göre "hacc-ı ekber" hem Hz. Ebu Bekir'in haccına has değildir, hem de her
yıl tekerür eden bir şeydir. Iki yıl peşpeşe kurbanın birinci günü cumaya
rastlamayacağına göre hacc-ı ekberin cuma ile de ilgisi olmamalıdır. Gerçi
Hâzin'in bir ifadesine göre: "Hacc-ı ekber Rasulüllah'ın veda haccıdır ve o
gün bir cuma günü idi" denmişse de (bk. H.B. Çantay, I/271; Ibnü l-Kayyim'in
aldığıbir rivayet de işaretiyle bunu destekler, bk. Zâd'ül-Me'âd, I/204.
Aliyyu 1-Kâri nin bir ifadesi de bu anlamdadır) bu bir tarihi tevafuktan
ibarettir(Faik Reşit Unat'in hesaplarına göre Hz. Ebubekir'in haccının
arafesi Salı gününe, Rasulüllah (sav)'in veda haccının arafesi ise Cumartesi
gününe denk gelmektedir ki, bu durumda tesbitlerinde bir yanılma olmalıdır
bk. Hicrî Tarihleri Milâdî Tarihe Çevirme Kılavuzu, s. 2,3). Bu durumda "hacc-ı
ekber", kurban bayramının birinci günüdür, şeklindeki değerlendirme ve
rivayetlerin daha isabetli olması gerektiği ortaya çıkar. Zaten
tefsircilerin çoğu da "hacc-ı ekber"in bayramın birinci günü olduğu
görüşündedirler. Bu konuda ayrıca şu görüşler rivayet edilmiş ve
serdedilmiştir:
1.Umreye "hacc-ı asgar"
(küçük hac) denirdi. Ona nispetle hacca da "hacc-ı ekber" (büyük hac) dendi.
Bu izaha göre "hacc-ı ekber" her yıl mevcuttur.
2.Herbir haccın en önemli
nüsûküne diğer menasıkıne nisbetle, haccın en önemli yönü anlamında "hacc-ı
ekber" denmiştir ki, bu da ya "hac Arafat demektir" hadis-i şerifine binaen
arefe günüdür. Çünkü Arafat'ta o gün durulur. Ya da haccın şeytan taslama,
kurban kesme, tavaf-ı ziyaret gibi en önemli işlerinin yapıldığı, bayramın
birinci günüdür. Bu son izah da baştaki açıklamamızı desteklemektedir. Bu
izaha göre de "hacc-ı ekber" her yıl vardır.
3.Müslümanlarla beraber
Yahudiler, Nasraniler ve Müşriklerin bayramlarının hep aynı güne
rastladığıve Hz. Ebu Bekir'in hac emirligi yaptığı hacdır. Çünkü geçmişte ve
gelecekte ilk ve son olarak böyle bir hac yaşanmıştır (Begavî, NI/8; Ibnü'1-Cevzî,
Zâdü'I-Mesîr; NI/396; Suyuti, ed-Dürrü'1-Mensur, IV/128; Zemasheri, Kessâf
(Mustafa el-Bâbi 1-Halebi,1392), N/173). Ancak bu ismin verilme sebebi
olarak böyle bir izahın yapılması bazı noktalardan ötürü isabetli olmasa
gerektir. Çünkü hac, kâfirlerin ve müşriklerin katılması ile niçin "büyük"
olmuş olsun? Ayrıca daha önce verdiğimiz Ebu Davûd rivayetinin de gösterdiği
gibi, Rasulüllah'ın haccettiği ertesi yıl haccına da "hacc-ı ekber"
denmiştir. Halbuki, önceki yıl verilen ültimatom gereğio yıl hac'da
müşrikler ve diğer gayrı müslimler yoktur.
4."Hacc-i ekber" İslam'ın
izzetini ve şirkin zilletini ortaya koyan hacdır (Elmalıli, NI/2450-54). Bu
izaha göre Hz.Ebu Bekir'in haccına da, Rasulüllah'ın haccına da "hacc-ı
ekber" denebilir. Daha sonra da böyle izzetli bir hac yapılabilir. Hatta her
hac bir bakıma bu anlamı bir nebze taşır.
Pek güçlü görülmeyen diğer
bazı izahlara göre de "haccı ekber"; Sa'bî'ye göre, Ramazan'da yapılan bir
umredir (Suyutî, age, IV/129). Mücahid'e göre "hacc-ı ekber" "kıran"
haccıdır, "hacc-ı asgar" ise "ifrad" haccıdır (Ibnül-Cevzî age, NI/396; Ibn
Hacer, Fethu 1-Bâri, VNI/321). Ibn Sîizn'e göre Rasûlüllah'ın "Ehli Veber"
ile beraber haccettiği hacdır (Ibn Kesîr, (Darül-kütübi'l-ilmiyye,1408),
N/525). Süfyân es-Sevri'ye göre hacc-ı ekber bütün Mina günleridir. Kur'ân-ı
Kerim'de "hacc-ı ekber günü" diye müfred (tekil) zikredilmesi tıpkı "Siffin
günü", "Cemel günü", "Bu'âs günü" ... tabirlerinde olduğu gibi bir ifade
biçimidir. Bu isimlerle zikredilen olaylar da tek günlük olay olmadıkları
halde "ün" onlar için de müfred olarak kullanılmıştır ki, "zaman"
anlamındadır (Begavî, NI/8).
BAŞA DÖN
Sonuç olarak ağırlık
kazanan görüş şudur: Her hac ve özellikle de bayramın birinci günü bir "hacc-ı
ekber"dir. Yeter ki, şuuruna varılsın, Allah'ı ziyaret ediyormusçasına
yapılsın, mebrur ve makbul kılınabilsin. Arafesi cumaya rastlayan haccın
faziletine dair rivayet edilen hadise gelince: "En faziletli gün cuma gününe
rastlayan Arafe günüdür ki , cumaya rastlamayan yetmiş hacdan daha üstündür"
mealinde, halk dilinde meşhur bir söz vardır (bk. Ibn Abidîn, N/178 (Amira);
ayrıca, N/254) Ancak meseleyi tedkik eden ulema böyle bir hadisin aslı
olmadığını, batıl olduğunu söylerler. Ibn Kayyim (Zâdü'1-Mead, I/25-26
(Daru'1-Ihya)), el-Münavi(Feyzul-Kadîr, N/28) ve Elbanî (Elbanî,
Silsiletü'1-Ehadis-ed-Daife, I/245 (H.207)) mes'eleyi bu yönde açılıga
kavuştururlar.
Yazının buraya kadar olan
kısmını yazdıktan bir süre sonra değerli Imam, Aliyyül-Kâri'nin bu konu
hakkında müstakil bir risalesine muttali oldum. "el-Hazzûl-evfer filhaccı-ekber"
(Risalenin tain metni için bk. Huseyn el-Mekkî, Irâdü s-Sâri, 316-322) adlı
bu risalesinde, bizim burada özetlediğimiz görüşleri zikrediyor ve: "Hûlâsa;
Haccı-ı ekber hakkında dört görüş vardır:
a. Arefe günüdür. b.
Kurbanın birinci günüdür. c. Ifâda Tavafının yapıldığı gündür. d. Bütün hacc
günleridir.
Bu görüşleri birbiriyle
çelişiyor da değildir. Çünkü küçüklük büyüklük nisbî (görevli) kavramlardır.
Buna göre cumaya rastlayan hac, rastlamayandan, haccı kıran ifraddan, mutlak
hac umreden daha büyüktür. Bu itibarla hepsine "hacc-ı ekber" denebilir...
Ama Arafe günü cumaya rastlayan hacca hacc-ı ekber denmesi ise sonradan
ortaya çıkmış örfi bir kavramdır" (agr. 218) dedikten sonra bunu da bütün
bütün reddetmeyip diyor ki: "Fakat halkın dili Hak'kin kalemidir;
müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir... Arafesi cumaya
rastlayan haccın hacc-ı ekber olduğunu ve yetmiş hacca denk bulunduğunu
bildiren hadise "mevzu" denmesi yersizdir. Zayıf olabilir. Ancak sahih
olması halinde zarar vermeyecek böyle bir konuda zayıf hadisle de amel
edilir. Bunu destekler mahiyette, arafenin ve cumanın ayrı ayrı
faziletlerine dair çok rivayetler vardır. Ezcümle cuma haftanın, Arâfe ise
senenin en faziletli günleridirler. Bu iki günün birleşmesi halinde "nur
üstüne nur" olacağı açıktır..." (agr. 219-20). İşte Aliyyül-Kâri'nin
risalesinin özeti budur. Özellikle son açıklaması çok güzeldir. Cumaya
rastlayan Arafede faziletlerin cuma, artı, Arafe diye katlanacağı
muhakkaktır. Ancak hadis kritigi açısından bakıldığında bu hadis (söz)
kanaatimizce mevzu olmasa dahi asılsız bir hadistir. Çünkü dirayet
bakımından da kalbi tırmalayan bir anlam taşır. Zira böyle bir hac
yirmi-otuz yılda bir olacağına, dolayısı ile ona ulaşmada herkes aynı imkâna
sahip bulunmayacağına göre, sanki-hasâ taksim-i ilahide bir gadr olmuş
olur.( Konu hakkında ayrıca iki risale ismine daha rastladık. Ancak henüz
görmediğimizden mahiyetlerini bilemiyoruz. 1. el-meslekü'1-ezferfi
beyâni'1-haccı'1-ekber. Ibn Azûz (Kesfu'z-Zanûn Zeyli N/479). 2. el-haccul-ekber,
kaside. Ibn Arabî. agk. N/632)
BAŞA DÖN
HACC-I İFRÂD
Umreye niyet etmeksizin
yapılan tek hac.
Mikat'ta Mekke'nin
dışından gelen kimsenin yalnız hac niyetiyle ihrama girip, kudûm tavafını
yaptıktan sonra hac ile ilgili menasik (ameller) bitinceye kadar Mekke'de
ihramlı olarak kalmasıdır. Bu hacda umre bulunmayıp, tek bir hac yapılmış
olduğundan, hacc ı müfrîd ve hacc-ı ifrat diye adlandırılır.
Hace-ı ifrat yapmak
isteyenler şöyle niyet ederler:
(Allahümme innî ürîdü'l-hacce
feyessirhü lî ve tekabbelhü minnî)
"Allah'ım senin rızanı
kazanmak için haccetmek istiyorum. O'nu ifa etmeyi benim için kolaylaştır ve
benden kabul eyle" diyerek yalnız hacca niyet eder. Gerekli temizlik
yapıldıktan sonra ihrama girer, sonra iki rekât namaz kılar. Birinci rekâtla
Fatihadan sonra Kâfirûn: İkinci rekâtta ise Fatihadan sonra İhlas suresinin
okunması efdaldır. İhrama girildikten sonra şöyle telbiye getirilir:
"Lebbeyk Allahümme
lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk İnne'lhamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk.
Lâ şerîke lek"
"Tekrar tekrar icabet sana
yâ Rabbi, tekrar icâbet sana... tekrar icabet sana... senin ortağın yoktur.
Tekrar icabet sana... Hiç şüphe yok ki hamd ve nimet sana mahsustur. Mülk de
senindir, senin ortağın yoktur." Erkekler bunu yüksek sesle söylerler ve bu
arada Peygamber (s.a.s)'e alçak sesle salâvat getirirler. Kadınlar ise,
telbiye, diğer dua ve zikirlerde seslerini yükseltmezler, hafif sesli olarak
yaparlar. Artık niyet ve telbiyenin yapılmasıyla ihrama girilmiş ve ihramın
yasakları başlamış demektir. Bundan böyle ihramdan çıkıncaya kadar ihramlıya
yasaklanmış olan fiil ve davranışlardan sakınmak gerekir.
İfrat veya Kırân haccı
yapmak üzere Mekke'nin haricinden gelenler Kudûm tavafı yaparlar. Bu
Mekke'ye varış tavafı demektir. Sadece umre veya temettû haccı yapanlar ile
Mîkat sınırları içerisinde bulunanlar kudûm tavafında bulunmazlar. Bu,
uzaktan gelenler için sünnet olup Mekke'lilere sünnet değildir. Hacc-ı ifrâd
yapan kişinin kudûm tavafından sonra efdal olan hemen sa'y etmemesi, bunu
ziyaret tavafından sonraya bırakmasıdır.
BAŞA DÖN
HACC-I KIRÂN
Hacc ile umrenin bir
ihramla yerine getirilmesi.
Kırân, sözlükte iki şeyi
biraraya getirmektir. Bir terim olarak; hacc ile umrenin ihramını
birleştirmek, yani ikisi için birden ihrama girmek, demektir.
Kırân haccı yapacak kimse,
mîkatta veya daha önce umre ile hacca birlikte niyet edip, iki rekât namaz
kılar; sonra "Allah'ım, ben umre ile hacc yapmak istiyorum; bunları bana
kolay kıl, bunları benden kabul buyur" diye dua eder, telbiyede bulunur ve
ihram yasaklarına uyar. Mekke'ye girince, önce umresini yapar, Beytullah-ı
tavaf eder, Safâ ile Merve arasında sa'y eder. Sonra ifrat haccı yapan kimse
gibi farz haccın menâsikine başlar. Kudûm tavafı, Arafat'ta vakfe, ziyaret
tavafı, sa'y ve veda tavafı gibi ibâdetlerle hacc ve umre tamamlanır. Kur'an-ı
Kerîm'de, "Hacc ve umreyi Allah için tamamlayınız" buyurulur (el-Bakara, 2/
196). Ayette, kırân haccı yapanla başkaları arasında bir ayırım
yapılmaksızın, başlanan hacc ibadetinin tamamlanması istenmiştir. Sabiy b.
Ma'bed iki tavaf ve iki sa'y ile hacc yapmış, Hz. Ömer kendisine, "Resulullah
(s.a.s)'in sünnetine giden doğru yolu buldun" demiş (Zeylaî, Nasbu'r-Râye,
III,109); Hz. Ali de kırân haccı yapan bir kimseye, "Hacc ve umre için
yüksek sesle telbiyede bulunduğun zaman, ikisi için iki tavaf ve iki sa'y
yap" diye açıklamada bulunmuştur (Zeylâî, a.g.e., III, 111).
Hanefiler dışındaki mezhep
imamlarına göre ise, kırân haccı yapan kimseye her iki hacc için tek tavaf
ve tek sa'y yeterlidir. "Kim hacc ve umre için ihrama girerse, ona bu
ikisinden birlikte ihramdan çıkıncaya kadar tek tavaf ve tek sa'y yeterli
olur" (Zeylâî, a.g.e., III,108). Fakat kırân haccı yapan kimse, ifrat haccı
yapan gibi ifada tavafından önce kudûm tavâfı yapar; kudûm tavafından sonra
sa'y yapmamışsa, ifada (ziyaret) tavafından sonra sa'y yapar.
Kırân haccı yapan, temettü
haccında olduğu gibi bir şükür olarak cemreleri veya yalnız akabe cemresini
taşladıktan sonra, saçlarını tıraştan veya kestirmeden önce bir kurban
keser. Bunun hükmü vaciptir. Bu kurbanı bulup kesemeyecekse, Arefe gününde
bitmek üzere üç gün oruç tutar; yedi gün de bayram günleri çıktıktan sonra
dilediği vakitte tutar ki, toplam on gündür. Bunlar ayrı vakitlerde de
tutulabilir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Hacc zamanına kadar umre yapana
gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimseye hacc sırasında
üç gün, döndüğünüzden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir" (el-Bakara,
2/196). Eğer kurban bayramı günlerinden önce üç gün oruç tutmazsa, iki
kurban kesmesi kesinleşir. Birisi şükür kurbanı, diğeri vaktinden önce
ihramdan çıktığı için ceza kurbanı (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 469, 476-478;
İbn Rüşd, Bidâyeti,i'l-Müctehid, I, 357; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II,
159; İbn-i Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, V,
33-46).
BAŞA DÖN
HACC-I TEMETTÜ
Hac mevsiminde hac ile
umrenin iki ihramla ayrı ayrı yerine getirilmesi. Temettü; ihtiyacını
giderecek şekilde bir şeyden faydalanma; Umreyi veya umrenin ekseri
şartlarını hac aylarında eda etmektir. Kişi şartların bir kısmını hac
aylarında yapar ve o senede haccını eda ederse hacc-ı temettü yapmış olur.
Yani hac aylarında (ve aynı yıl içerisinde) iki ihramla umre ve haccı eda
etmeye hacc-ı temettü denilir.
Temettü haccı yapan
kimseye mütemetti denir. Kelime anlamından da anlaşılacağı üzere temettü
yapan kimse hem umre yaparak onun sevabından faydalanmış olur, hem de umre
yaptıktan sonra ihramdan çıkarak ihramın yasaklarından kurtulur. Böylece
bazı kolaylıklardan faydalanmış olur. Temettü haccı hacc-ı ifraddan efdaldır
(Fetâvây-i Hindiyye, Beyrut 1400, I, 238, Meydânî, el-Lübab, 1400, I, 199).
Hacc-ı Temettu yapmak
isteyen kimse Mikat'ta ihrama girerken "Ya Rabbi, ben umre yapmak istiyorum,
onu bana kolay kıl ve benden onu kabul et" diye niyet eder. "Lebbeyk..."
duasını okur, iki rekât namaz kılar. Mekke'ye girince umre için Kâbe'yi
usûlüne göre tavaf eder. Tavaftan sonra iki rekât namaz kılar. Sonra Safâ
ile Merve arasında sa'y yapar. Saçlarını kestirdikten sonra ihramdan çıkar,
günlük elbisesini giyer. Arafat'ta vakfe yapmak üzere Mekke'den ayrılıncaya
kadar günlük elbisesiyle ibadetlerini yapar.
Zilhicce'nin sekızınci
günü Mekke'de tekrar ihrama girer. "Ya Rabbi, ben hac yapmak istiyorum. Onu
bana kolaylaştır ve onu benden kabul et" diye niyet eder. Yalnız hacca niyet
etmiş olan kimse gibi hac menâsikini (hacla ilgili yapılması gereken işleri)
yapar (bk. Hacc-ı İfrat). Hac ile Umreyi birlikte eda etmeye muvaffak
olduğundan dolayı, şükür olmak üzere bir kurban keser. Bu kurbanı kesmek
vacibtir, Akabe cemresi (halk dilinde şeytan) taşlandıktan sonra ve tıraştan
önce Kurban bayramı günlerinden birisinde kesilir. Kurban kesmeye gücü
yetmeyen kimse üç gün, Arefe gününde bitmek üzere, hac esnasında, yedi gün
de bayram günleri çıktıktan sonra veya memleketine döndükten sonra oruç
tutar. Bu da vacibtir.
Temettü Hacc-ı ile ilgili
hükümler Kur'an-ı Kerîm'de Bakara suresinin 196. ayetinde bildirilmiştir:
"Allah için haccı ve
umreyi tamamlayın. Eğer (düşman veya hastalık gibi bir engelle) çevrilmiş
olursanız kolayınıza gelen kurbanı (gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar
başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan, ya da başından bir
rahatsızlığı bulunan (bundan ötürü tıraş olmak zorunda kalan) kimse,
oruçtan, sadakadan veya kurbandan (biriyle) fidye (verir) güvene
kavuştuğunuz zaman, hac (zamanın)a kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse
kolayına gelen kurbanı keser. Kurbanı bulamayan kimse üç gün Hacda, yedi gün
de döndüğünüz zaman olmak üzere tam on üç gün oruç tutar. Bu, ailesi Mescid-i
Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve Allah'ın
cezasının çetin olduğunu bilin" (el-Bakara 196).
Bu ayetten anlaşıldığına
göre: Temettü Hacc'ını, ailesi Mescid-i Haram'da (Mekke ve Mikat dahilinde)
bulunmayanlar yani âfâkîler yapabilir. Temettü haccını yapan kimseye kurban
kesmek vacibtir. Kurban kesmeye gücü yetmeyen kimse üç günü hacda, yedi günü
de hac dönüşü olmak üzere on gün oruç tutar.
Temettü Haccı tatbikatı
hakkında peygamberimiz ve ashabından rivayetler vardır:
İbn Abbâs'a Temettu Haccı
hakkında sorulduğunda O şöyle cevap vermiştir: "Muhâcirler, Ensâr, Peygamber
(s.a.s)'in hanımları Veda Haccı'nda hacca niyet ettiler. Biz de niyet ettik.
Mekke'ye gelince Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Niyetinizi hacla beraber
umre için yapınız. Ancak kurban (hedy) götürmüş veya belirlemiş olan kimse
(böyle yapmasın). " İbn Abbâs diyor ki: "Kâbe'yi tavaf ettik, Safâ ile Merve
arasında sa'y ettik. (Traş olduktan sonra elbiselerimizi giyerek ihramdan
çıktık, kadınlarımızla beraber bulunduk. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:
"Yanında kurban götüren kimseye, o kurbanı yerine ulaştırıncaya (Mina'da
kesinceye) kadar (ihramın yasaklarından) birşey helâl olmaz. " Sonra bize
Terviye günü (Zilhicce'nin sekızınci günü) akşamı hacca niyet etmemizi
emretti. Hac menâsikini bitirince geldik Kâbe'yi tavaf ettik. Safâ ile
Merve'yi sa'y ettik ve bize kurban vâcib oldu" (Mansur Ali Nasıf, et-Tâc II,
123).
Câhiliye devrinde Araplar
hac mevsiminde umre yapmayı en kötü bir amel olarak görürlerdi. Hz.
Peygamber (s.a.s) hem onların bu tatbikatına muhalefet etmek hem de Mekke
dışından hacca gelenlere kolaylık ve ruhsat olmak üzere temettü haccı
tatbikatını bize böylece öğretmiştir.
BAŞA DÖN
HACCIN FEVRİ
VEYA ÖMRÎ OLUŞU
Ebû Hanife, Ebû Yûsuf, iki
görüşten tercih edilende Mâlikîler ve Hanbelîlere göre, hac fevrîdir. Yani
yükümlünün, gerekli şartları taşıdığı ilk yılda haccetmesi gereklidir.
Haccı, yıllar boyunca geciktirirse fâsık olur ve şahitliği reddedilir. Çünkü
haccı geri bırakmak küçük ma'siyettir. Bunda ısrar etmek kişiyi fıska
götürür. Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp
haccetmesi hâlinde, ilâhî mağfirete nail olacagı umulur. Haccın
geciktirilmeden ifasına, hacla ilgili âyetler delâlet ettiği gibi, şu
hadisler de bunu destekler: "Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz
ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez" (Ebû Davûd, Menasik, 5; İbn
Mâce, Menâsik, 1; İbn Hanbel, I, 214, 225). " Bir kimseyi hastalık, açık bir
ihtiyaç, bir sıkıntı veya zalim bir sultan alıkoymaksızın hac yapmazsa;
ister yahudi, isterse hrıstiyan olarak ölsün"(eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 284).
Şâfîlere ve imam
Muhammed'e göre, hac ömrî (terâh)dir; Yani, hac için gerekli şartları
taşıyan yükümlü, bunu ilk yılda yapmak zorunda değildir. Ancak bu kimsenin
hac veya umreyi, geciktirmeksizin yapması sünnettir. Çünkü tâat sayılan
amelleri çabuk yapmak, hayırlı işlerde acele etmek İslâm'ın tavsiye ettiği
hususlardandır. Ayette; "Ey müminler, hayır işlerine koşunuz, birbirinizle
yarış ediniz" (el-Bakara, 2/148) buyurulur. Hac kendisine farz olan kimse,
mesken yapma, çocuğunu evlendirme gibi sebeplerle, hatta sebepsiz olarak
haccı başka bir yıla geciktirebilir. Çünkü hac farîzası hicretin altıncı
yılında geldiği halde, Hz. Peygamber bunu, bir özür olmaksızın onuncu yıla
tehir etmiştir. Eğer geciktirmek caiz olmasaydı, bunu onun da yapmaması
gerekirdi. Bu görüş, müslümanlara kolaylık sağlayacağı için daha uygundur.
Çünkü çoğunluk İslâm hukukçularının dayandığı hadisler zayıf olduğu gibi,
haccın, hicretin altıncı yılında Âl-i İmrân Suresinin nüzulü sırasında farz
kılındığında şüphe yoktur (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I,199; ez-Zühaylî, a.g.e.
III, 17, 18).
BAŞA DÖN
HACCIN HÜKMÜ VE
DELİLLERI
İslâm âlimleri haccın
ömürde bir defa farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Delilleri;
Kitap ve Sünnettir. Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Oraya gitmeye gücü yeten
herkese, Allah için Kâbe'yi ziyaret edip haccetmek farzdır" (Âl-i İmrân,
3/97).
"Haccı ve umreyi Allah
için tamamlayın" (el-Bakara, 2/196) "İnsanları hacca davet et ki, gerek yaya
olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vasıtalarla sana varsınlar"
(el-Hac, 22/27)
Hadislerde şöyle buyurulur:
"Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı ifa ediniz" (Müslim, Hac, 412;
Nesaî, Menâsik, 1; Ahmed b. Hanbel, II, 508). " Îslâm beş şey üzerine bina
edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s)'in, Allah'ın
elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât' vermek, Beytüllah'ı
haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak"(Buhârî, İman, l, 2; Müslim, İman,19-22;
Tirmizî, İman, 3; Nesâî, İman, 13).
Hz. Peygamber haccın farz
kılındığını ashab-ı kirâma duyurunca, içlerinden birisi; "Her yıl mı?"
demiş, Resulullah (s.a.s.) susmuştur. Bu soru üç defa tekrar edilince; "
Eğer evet deseydim, hac üzerinize her yıl farz olurdu, buna da güç
yetiremezdiniz" buyurmuştur (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik,1, Ahmed b.
Hanbel, II, 508). İbn Abbas (r.a)'dan yapılan rivayette, soru soranın
el-Akra' b. Hâbis olduğu belirtilir ve şu ilave yeralır: "Kim birden fazla
hac yaparsa bu nafile hac olur" (İbn Hanbel, II, 508; Nesâî, Menâsik,1; eş-Şevkânî,
a.g.e., IV, 279). Bu hadis, haccın farz olarak tekrarının gerekmediğini
gösterir. İslâm hukukçuları, haccın bir defadan fazla farz olmadığı ve fazla
haccın nafile sayılacağı konusunda görüş birliği içindedir (İbnü'l-Humam,
Fethu'l Kadîr, Kahire 1316, II, 122; eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 280). Hadiste
şöyle buyurulur: " Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün;
demir, altın ve gümüşün pasını yok ettigi gibi, fakirliği ve günâhları yok
eder. Mebrûr haccın sevabı ancak cennettir" (Tirmizî, Hac, 2; Nesâî, Hac, 6;
İbn Mâce, Menâsik, 3). Bazı durumlarda birden fazla hac yapmak gerekebilir.
Adak harcı ve bozulan bir nafile haccı kaza etmek gibi. Bazen hac haram
olur. Haram para ile haccetmek gibi. Bazen de mekruh olur. Hizmete muhtaç
olan ana-babanın iznini almadan haccetmek gibi. Ebeveyn bulunmayınca dede ve
ninelerden, borcunu ödeyecek başka malı bulunmayan borçlu ve kefilin
alacaklılardan izin almaksızın, hac yapması da mekruhtur. Hanefilere göre bu
kerâhet, tahrîmendir.
Hanefî, Şâfiî ve
Mâlikîlere göre, haram para ile yapılan hac, gasbedilen arazide kılınan
namazda olduğu gibi farz veya ikinci defa hac yapılıyorsa nafile olarak
sahih olur. Bu kimsenin üzerinden farz veya nâfile düşer. Hanbeliler ise,
haram malla yapılacak hacca icazet vermezler. Çünkü bu mezhep, gasbedilen
arazide kılınacak namazı da sahih kabul etmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi',
II, 223; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 223).
BAŞA DÖN
HACCIN ŞARTLARI
Haccın Şartları erkekleri
ve kadınları içine alan genel veya yalnız kadınlarla ilgili özel şartlar
olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar tam olarak bulununca hac ve edası farz
olur. Aksi halde farz olmaz.
Genel Şartlar. Bunlar;
farz oluşunun, sıhhatinin veya edasının şartları kabilinden olur. Müslüman,
akıllı, ergin, hür ve haccetmeye gücünün yeter olması gibi.
1. Müslüman Olmak! Kâfire
hac farz olmaz. İbadeti eda ehliyeti bulunmadığı için, onun yapacağı hac
geçerli değildir. Münkir hac yapsa, sonra İslâm'a girse, ona İslâm'ın haccı
farz olur. Hanefilere göre, kâfir, şeriatın furûu ile muhatap olmadığı için
haccı terkten dolayı hesaba çekilmez. Çoğunluk hukukçulara göre ise o, furû
(İslâmî emir ve yasaklar)a muhataptır ve ahirette bunlardan hesaba çekilir.
2. Ergin ve akıllı olmak:
Çocuk ve akıl hastaları hacla yükümlü değildir. Çünkü bunlar şer'î
hükümlerle yükümlü tutulmamışlardır. Akıl hastasının yapacağı hac veya umre,
ibadet ehliyeti bulunmadığı için sahih olmaz. Bu ikisi hac yapsa, sonra
çocuk büluğ çağına ulaşsa, akıl hastası iyileşse, bunlara hac farz olur.
Çocuğun bülûğdan önce yaptığı hac nafile sayılır. Hadiste şöyle buyurulur:
"Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, gençlik çağına
girinceye kadar çocuktan, şifa buluncaya kadar akıl hastasından" (Ebû Davûd,
Hudud,17; İbn Mâce, Talâk, 15). Akıl hastalığı, bayılma, sarhoşluk ve uyku
ihramı ortadan kaldırmaz (el-Kâsânî, a.g.e., II, 120-122, 160; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, II,120 vd.; el Meydânî, el Lübâb, I,177; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
I, 308 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 218-222, 241, 248-250).
3. Hür olmak: Köle, esir
ve mahkûma hac farz değildir. Çünkü hac, süresi uzun, belli bir yolculuğu
gerekli kılan ve yolculuğa güç yetirilmesi şart kılınan bir ibadettir:
Hürriyetten yoksun olan kimsenin bunu ifa etmesi mümkün olmaz.
4. Vakit: Arafat'ta vakfe
ve ziyaret tavafı için belirli vakitlere yetişmedikçe hac farz olmaz. Şu
ayetler haccın vakitli bir ibadet olduğunu gösterir: " Sana yeni doğan aylan
(hilaller) sorarlar. De ki: "O, insanların faydası için vakit ölçüleridir"
(el-Bakara, 2/189). " Hac ayları bilinen aylardır" (el-Bakara, 2/197).
Hanefi ve Hanbelîlere göre, hac ayları; Şevvâl, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk
on günüdür. Buna Abadile adıyla anılan (İbn Mes'ud İbn Abbâs, İbn Ömer ve
İbnü Zübeyr)'den nakledilendir. "En büyük hac (hacc-ı ekber) günü, kurban
bayramı günleridir" hadîsi delil olarak gösterilir (Buhârî, Hac, 33, 34,
Umre, 9; Müslim, Hac, 123; Nesâî, Menâsik, 77; Dârimî, Menâsik, 38; Muvatta
; Hac, 63).
Bu sürenin dışındaki
vakitler, farz hac için ihrama girmeyi ve haccın rükünlerini ifaya elverişli
değildir. Ancak hac niyetiyle ihrama, bu aylardan önce girilse, ihram
geçerli ve yapılacak hac sahih olur. Delili: "Hac ve umreyi Allah için
tamamlayınız" ayetidir (el-Bakara, 2/196). Bu durumda hac ayları girmedikçe
hac fiillerinden birşey yapmak caiz olmaz. Hanefilere göre ihram bir şart
olup, bunun öne alınması, abdestin namaz vaktinden öne alınması gibidir.
Çünkü ihram, hac yapacak kişinin kendisine bazı şeyleri yasaklaması ve bazı
şeyleri de gerekli kılmasıdır. Yine bu, ihramı, Mîkat'tan önce başlatmak
gibi olur. Bununla birlikte hac aylarından önce ihrama girmek mekruhtur. İbn
Abbâs'ın (ö. 68/687) naklettiği; "Hac için, ancak hac aylarında ihrama
girilmesi sünnetlerdendir" hadisi delildir (Buhâri)
Mâlikîlere göre, hac
ayları tam üç aydır. İhramın vakti, Şevvâl'in başından, yani Ramazarı
bayramının ilk gecesinden itibaren başlar, Kurban bayramı sabahı şafak
sökünceye kadar devam eder. Bir kimse bayram sabahı şafak sökmezden önce,
bir an, ihramlı olarak Arafat'ta dursa hacca yetişmiş olur. Geride ziyaret
tavafı ve sa'y gibi ibadetler kalır (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 220 vd.; İbn
Kudâme, el Muğnî, III, 271; eş-Şirâzî, el Mühezzeb, I, 200; ez-Zühaylî, a.g.e.,
III, 63-65).
5. Haccı ifaya gücünün
yetmesi (istitâa). Bu; beden, mal veya yol emniyeti ile ilgili olabilir.
Ayette, "Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe yi ziyaret edip
haccetmek farzdır" (Âl-i İmrân, 3/97) buyurulur. Ayetteki "hacca yol
bulabilen, hacca gitmeye gücü yeten" ifadesi Hanefîlere göre "bedenî, mâlî
ve emniyet" unsurlarını kapsamına alır. Bunlar haccın edasının şartlarını
oluşturur.
a. Beden sağlığı ve
sağlamlığı. Buna göre; yatalak, hasta, kör, felçli, iki ayağı kesik, binit
üzerinde kendi başına duramayan yaşlı kimse, tutuklu bulunan ile zalim
yöneticilerin hac için vize vermediği kimseler üzerine hac farz olmaz. Çünkü
Allahu Teâlâ, haccın farz olması için "gücün yetmesi"ni şart koşmuştur. İbn
Abbâs "istitâa"yı yol azığı (zâd) ve binit (râhile) olarak tefsir etmiştir.
Ayette, "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez"
(el-Bakara, 2/286) buyurulur.
b. Gerekli maddî güce
sahip olmak. Bu yolda tüketeceği yiyecek ve oraya varabilmek için bineceği
vasıtadan ibarettir. Buna göre, bir kimseye haccın farz olabilmesi için, hac
süresince hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin
nafakalarını ve nakil vasıtasını temin gücüne sahip olmalıdır. Mekkeliler ve
Mekke çevresinde oturanlar için nakil aracına sahip olmak şart değildir;
yaya yürüyecek durumda bulunmaları yeterlidir.
c. Yol emniyeti. Haccın
farz olması için yol güvenliğinin bulunması şarttır. Bu, Ebû Hanife'ye göre,
vücûbunun, bazılarına göre ise edasının şartlarındandır.
Kadın için yol emniyeti;
beraberinde neseb veya sihrî (evlilikle doğan hısımlık) hısımlardan fâsık
olmayan akıllı, ergin veya murâhık (12 yaşla buluğ arası erkek çocuğu)
mahrem birisinin veya kocasının bulunmasıyla gerçekleşir. Kadının yanında
kocası veya mahrem bir hısımı olmaksızın, Mekke'ye üç gün üç gece (sefer
mesafesi) ve daha uzak yerden gelerek hac yapması tahrîmen mekruhtur. O,
mahremsiz hac yaparsa kerâhetle birlikte caiz olur. Mahremin bulunması vücûb
şartıdır. Eda şartı diyenler de vardır. Günümüzde yaygın fesat sebebiyle,
kadın süt erkek kardeşiyle yolculuk yapamaz. Çünkü genç sıhrî hısımlarda
olduğu gibi, süt hısmıyla başbaşa kalmak (halvet) mekruhtur. Şâfiîler buna
"kadının, kafilede güvenilir diğer kadınlarla birlikte hac yapabileceği"
esasını ilave ederler (el-Kâsânî, a.g.e., II, 121-125; el-Meydânî, el-Lübâb,
I,177; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, II,194-199; eş-Şîrâzî, a.g.e., 196-198;
ez-Zühaylî, a.g.e., III, 25-32).
BAŞA DÖN
HACCIN SIHHATİNİN
ŞARTLARI
Yapılacak haccın geçerli
olması için dört şartın bulunması gereklidir:
1. İslâm: Haccın, hem farz
olma ve hem de sıhhat şartıdır.
2. Özel yerler: Arafat ve
Kâbe.
3. Özel vakit: Arafatta
vakfe, arafe günü zevalden itibaren, Kurban bayramı sabahı şafak sökünceye;
ziyaret tavafı ise, bayram sabahından, ömür sonuna kadar yapılabilir. Ancak
ziyaret tavafını bayramın ilk üç gününde yapmak vacib olduğu için, ziyaret
tavafını bundan sonraya bırakana, vacibi terkettiği için, kurban kesmek
gerekli olur.
4. İhram: Hac veya umre
niyetiyle, diğer zamanlarda helâl olan bir kısım, fiil ve davranışları,
kişinin kendisine hac veya umre süresince haram kılması demektir. Halk
arasında ihramlı erkeğin örtündüğü iki parça örtüye de "ihram"
denilmektedir.
BAŞA DÖN
HACCIN YALNIZ KADINLARLA İLGILI ÖZEL ŞARTLARI
Kadınlarla ilgili iki şart
vardır.
1. Hacda yol arkadaşının
bulunması:
Hac yapacak kadının
yanında kocası veya mahrem bir hısımının bulunması gereklidir. Aksi halde
kendisine hac farz olmaz. "Kadın, yanında mahrem hısımı bulunmadıkça üç
günden fazla yolculuk yapamaz" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 290). "Bir kadın,
yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 491)
hadis-i şerifleri buna delildir. Şâfiîler ise, kadına, güvenilir kadınlarla
birlikte olunca, haccı gerekli görürler. Yol arkadaşı olarak tek kadın
yeterli değildir. Mâlikilere göre ise, kadın, yalnız kendilerine emanet
edilmiş kadın arkadaşları veya yalnız erkekler yahut da erkek-kadın karışık
bir toplulukla birlikte hac yapabilir. Bu iki mezhebin dayandığı delil;
"Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe yi ziyaret edip haccetmek
farzdır" (Âl-i İmrân, 3/97) ayetinin genel anlamıdır. Bu yüzden, kadın
kendisi aleyhine kötülükten güvende olunca, ona hac gerekli olur.
Mahrem hısım ifadesi,
nesep, süt veya sıhrî hısımlık yüzünden kendisiyle evlenmek ebediyyen haram
olan kimseleri içine alır. Oğul, torun, baba, dede, süt oğul, süt kardeş,
damat, kayınpeder gibi. Kızkardeşin, hala veya teyzenin kocası olmak geçici
evlenme engeli doğurduğundan, eniştelerle hac yolculuğu caiz olmaz.
Şâfiî ve Mâlikîlerle diğer
fakihler arasındaki bu görüş ayrılığı, bir farzı ifa için yapılacak
yolculuğa mahsustur. Hac yolculuğu böyledir. İhtiyârî yolculuklar icmâ' ile
buna kıyas edilmez. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir erkek, bir
kadınla yanlarında mahrem bir hısımı bulunmadıkça yalnız kalmasın. Kadın,
yanında mahrem hısımı bulunmadıkça yolculuk yapamaz." Bir adam kalktı.
"Ey Allah'ın elçisi, karım
hac yolculuğuna çıktı. Ben ise falanca gazveye yazıldım. Hz. Peygamber şöyle
buyurdu: "Git ve karınla birlikte haccet" (Buhârî, Nikâh, III, Cihâd,140,181;
Müslim, Hac, 424).
2. İddetli Olmaması
Hac yapacak kadının
boşanma veya vefattan dolayı iddetli olmaması gereklidir. Çünkü yüce Allah
şu ayetle iddetli kadınların evden çıkışını yasaklamıştır: "Boşadığınız
kadınları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar" (et-Talâk, 65/1).
Haccın başka bir vakitte edası mümkündür. İddet ise ancak özel bir vakitte
sözkonusu olur (ez-Zühaylî, a.g.e, III, 36,37).
İslâm'da haccın bazı
engelleri vardır, bu engeller İslâm âlimleri tarafından şöyle tesbit
edilmiştir.
1. Ebeveyn: Ana veya baba
Mekkeli olmayan çocuğunu nafile hac veya umre için ihrama girmekten
alıkoyabilir. Ancak bu ikisi farz hacca engel olamaz. Çünkü ebeveyne hizmet,
bir cihaddır. Farz hacda ana babadan izin almak sünnettir.
2. Evlilik: İslâm
hukukçularının çoğunluğuna göre, koca, karısının farz haccına engel olamaz.
Çünkü bu, ilk yükümlülük yılında (fevrî') farz olmuştur. Şâfiîlere göre ise,
koca, karısını farz veya sünnet hacdan alıkoyabilir. Çünkü kocanın hakkı
önceliklidir. Hac ibadeti ise ömür boyu ifa edilebilir.
3. Kölelik: Efendinin
kölesini farz ve sünnet hacdan alıkoyma hakkı vardır. Ancak köle onun
izniyle ihrama girmişse, artık hac veya umreyi tamamlamasına engel olamaz.
4. Hapis: Haksız olarak
veya maddî sıkıntı içinde olduğu halde bir borçtan dolayı hapiste bulunmak
hac engelidir.
5. Borçluluk: Vâdesi gelen
borcunu ödemek için başka bir malı olmayan borçlunun hac yapmasına, alacaklı
engel olabilir. Vâdesi gelmeyen borçlar hac engeli teşkil etmez.
6. Hacr altında bulunmak:
Sefîh olan kimse veli veya vasînin izni olmadıkça hac yapamaz.
7. İhsâr: Hac veya umre
için ihrama girmiş olan kimsenin, düşmanın engel olması veya hastalık gibi
bir sebeple hac veya umreyi tamamlayamadan ihramdan çıkmak zorunda
kalmasıdır. Böyle bir engelle karşılaşan kimseye de "muhsar" denir. Ölüm
veya malını 'verme dışında engeli aşmaya gücü yetmeyen, hacı, engelin
kalkması umulan bir süre bekledikten sonra ihramdan çıkabılir. Ancak bu
durumda kurban kesmesi gerekir.
8. Hastalık: Bir kimse
ihrama girdikten sonra hastalansa, Ebû Hanife'ye göre, muhsar sayılır ve
ihramdan çıkabılir. Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise; ihramda iken
hastalanan kimse, uzun sürse bile, iyileşinceye kadar ihramlı olarak kalır
(el-Kâsânî, a.g.e, II, 130, İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 240; İbn Âbidîn, a.g.e,
II, 200):
BAŞA DÖN
HACCÜ'L-KIRAN,
HACCÜ'L-İFRAD VE HACCÜT-TEMETTU NE DEMEKTIR?
Haccın üç çeşidi vardır.
1- Haccü'l-Kıran, hac ve
umre niyetini getirerek her ikisini birlikte eda etmektir.
2- Haccü'l-İfrad, hacc
niyetini getirip önce onun menasikini ifa etmektir. Bayram günlerinden sonra
da umre menasiki eda edilir.
3- Temettü ise, önce umre
niyetini getirip menasiki eda etmek. Bilahare Arafata çıkılacağı gün
Mekke'de hacca niyet edip menasikini eda etmektir. Afaki yani mikat
haricinden gelen kimse bunlardan istediğine niyet edebilir. Üçü de caizdir.
Haccü'l-İfrad için kurban kesilmez. Temettü ve Kıran için kurban kesmek icab
eder.
BAŞA DÖN
HÂCET NAMAZI
Herhangi bir ihtiyacı olan
kişinin, bu ihtiyacının giderilmesini Allah'tan dilemeden önce kıldığı
namaz. Kur'ân, "Sabırla ve namazla Allah'tan yardım dileyin"(el-Bakara,
2/45) buyurur. Mü'minler; yalnız Allah'a kulluk etmek ve yalnız O'ndan
yardım dilemekle yükümlüdürler (el-Fâtiha, 1/4). Bu nedenle bir ihtiyaç
içindeki insanın namaz ve dua ile Allah'a yönelmesinden, O'ndan yardım
dilemesinden daha mâkul birşey olamaz. Hâcet namazı bu yöneliş ve dilemenin
bir mukaddimesi niteliğindedir.
Mendûb olan hâcet namazı,
yatsı namazından sonra iki, dört ya da on iki rekât olarak kılınır. Hz.
Peygamber'den gelen bir rivâyete göre hâcet namazının ilk rekâtında
Fâtiha'dan sonra üç defa Âyetel-Kürsî, diğer rekâtta (ya da rekâtlarda) da
Fâtiha'dan sonra birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûreleri
okunur.
Hâcet namazı bitince
Allah'a hamd ve senâ, Rasûlullah'a salât ve selâmdan sonra bir hâcet duası
okunması sünnettir. Çeşitli hâcet duaları vardır. Bunlardan birisi,
"Allah'ım, senden hidâyet ehlinin başarısını, yakîn ehlinin amellerini,
tövbe ehlinin öğütleşmesini, sabır ehlinin azmini, korku ehlinin ibâdetini,
ilim ehlinin irfânını isterim ki, senden gereği gibi korkayım. Allah'ım,
senden öyle bir korku isterim ki, o beni sana isyandan menetsin; tâ ki, sana
itâat ile öyle amel edeyim ki, onunla senin rızana ereyim; senden korkarak
içtenlikle sana döneyim; sırf senin sevgini kazanmak için hâlis nasihat
edeyim; her işte sana güvenip sana dayanayım; sana güzel zan besleyeyim.
Nûrun yaratıcısı Allah'ı tesbih ederim" anlamındaki "Allahümme innî es eluke
tevfîka ehlil-hudâ ve amele ehli'l-yakîni ve munâsehete ehli't-tevbeti ve
azme ehli-s-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebi ehli'r-rağbeti ve
teabbude ehli'l-vera'i ve irfâne ehli'l-ilmi hattâ ehâfek. Allahume innî
es'eluke mehâfeten tahcizuni an masiyetike hatta a'mele bi ta'atike amelen
estehikku bihi rıdâke ve hattâ unâsihake bi't-tevbeti havfen minke ve hattâ
uhlise leke'n-nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke fi'l-umûri ve
husni zannin bike. Subhâne hâliki'n-nûr" duasıdır. Hâcet duası okunduktan
sonra Allah'tan ihtiyacın giderilmesi yolunda dilekte bulunulur. Hâcet
namazı mendubdur (Fetâvây-i Hindiyye, Beyrut 1400, I, 112). Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den rivâyet edilen bir başka hâcet duası ise şöyledir: "Hiçbir ilâh
yoktur (bütün putları ve tağutları reddederim). Yalnız ve yalnız halîm ve
kerîm olan Allahü Teâlâ vardır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ'ya
mahsustur. Allah'ım, senden rahmetinin işlerini, mağfiretinin hasletlerini
ve her iyiliğinin ihsânını taleb ederim. Her günahtan da selâmetimi,
kurtuluşumu istirham ederim. Bağışlanmamış bir günah ve giderilmemiş bir
kederi benden bırakma. Bir de kendisinde senin rızan olan bir işi yerine
getirilmemiş bırakma, ey merhamet edenlerin merhametlisi..." (Tirmizî,
Sünen, Hadis No: 479). Mâlum olduğu üzere günümüzde mü'minlerin en büyük
hâceti; İslâm ahkâmının yeryüzünde galip gelmesidir.
BAŞA DÖN
HACİZ, HACZ
Ayırmak, bölmek; Islâm
hukukuna göre, borçlunun malına hâkim kararı ile el koymak.
Fıtratının gereği olarak
yaptığı işlerde iradesine göre hareket etme serbestisinde bulunan insan bu
serbestisini aklî yetenekleri var olduğu sürece devam ettirir. Ancak akıl ve
şuur ile ilgili bir kısım noksanlıklarında şahsın adına faaliyette bulunması
hem kendine hem de ilgili bulunan bir başkasına zararı olacağı nedenle Islâm
hukuku bu şahsı "hacr" altına alır.
Hacr, lügatta engel olmak
demektir. Islâm hukukunda hacr, bir kimseyi sözle olan tasarruflarından
alıkoymaktır. Hukukî ifadeyle "bir muayyen şahsı tasarruf-ı kavlîsinden men
etmektir ki, o şahsa bu hacr'den sonra "mahcur" denir. Tasarruf-ı kavlîden
men, o tasarrufu hükümsüz, gayrı sâbit ve gayr-ı nâfiz addetmektir (Mecelle,
mad, 942). Bir şahsın "hacr" altına alınması için çocukluk, cinnet hâli,
bunama hâli ve kölelik gibi gerekli sebepler olmalıdır. Bu grup insanlar,
hâkimin kararına gerek olmaksızın aslında hacr altında kabul edilir ve
kendiliklerinden yaptıkları muâmeleler hükümsüz sayılır. Hâkim kararı ile
hacr altına alınanlar ise: a) Borçlu olanlar; b) belâhet (ahmaklık,
düşüncesızlık, ne yaptığını iyi bilmemek); c) sefâhet (zevk ve eğlenceye ve
yasak şeylere düşkünlük, akılsızlık edip lüzumsuz yere sonunu düşünmeden,
hazz-ı nefs için masraf etmek); d) amme zararına çalışma (câhil olan tabîbin
tedavide bulunması, insanlara müctehidlerin ictihadlarına aykırı birtakım
bâtıl hileleri öğreten, bilmediği halde fetvâ vermeye kalkışan "müftî-i
macın" ve kendisinin muntazam nakil vasıtaları ve parası olmadığı halde
yolcuların naklını deruhte eden ve nakil zamanı ortadan kaybolarak yolcuları
aldatan "Mükarı-i müflis" gibi kimseler) gibi haller, bu icraatta bulunan
şahısları hâkimin kararı ile hacr altına almayı gerekli kılan sebeplerdir.
Borçlanmanın, hacrin
sebebi olduğu Islâm hukukunda belirtilmiş olmakla birlikte borçluya genişlik
verilmesi ve ödemek kastıyla borçlanana Allah'ın yardım edeceği hususunda
Allah ve Rasûlü şöyle buyurmaktadır:
"Eğer (borçlu) darlık
içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar beklemek (lâzımdır). Eğer
bilirseniz (verdiğiz borcu, eli darda olan borçluya) sadaka olarak
bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280, 282,, 283.
Ayrıca bk. en-Nisâ, 4/11,12, et-Tevbe, 9/60, 88, et-Tur, 52/40, el-Vâkıa,
56/66, el-Kalem, 68/46).
Hz. Peygamber (s.a.s) "Her
kim halkın malınıödemek niyetiyle (istikraz eder veya bir muâmele sebebiyle)
alırsa, Allah o kimseye (dünyada) edâsını müyesser kılar. Her kim de halkın
malınıitlaf etmek kastıyla alırsa, Allah (onun malını) telef ettirir" (Nesai,
Buyû, 99) buyurmaktadır.
Hz. Âişe bir kere borç
almış da kendisine "Ey Ümmü'l-Mü'minîn. Ne cesaretle borçlanıyorsun?
ödeyecek malın yoktur," denilmiş. Hz. Âişe de:
"Ben her zaman
Rasûlullah'ın; "Borcunu ödemek niyetinde bulunan her kula Allah yardım eder"
buyurduğunu işittim. Ben de Allah'ın bu yardımını dilerim, demiştir (Sahih-i
Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi Hadis no: 1074).
Hacr altına alınan
borçlunun malına el konulması demek olan "hacz" hususunda müctehidler şu
görüşleri ile sürerler:
Genel olarak, borçlunun
yaptığı tasarruflar, alacaklılarına tesir etmektedir. Mesela borçlu arsasını
satıp mülkiyetinden çıkarınca alacaklının bu arsa üzerinde herhangi bir
tasarrufta bulunması mümkün olamaz... Bunun aksine borçlu, bir mülk edindiği
zaman alacaklının, alacağı nisbetinde bu mülk üzerinde de tasarruf hakkı
doğar. Borçlunun, ölümle neticelenen son hastalığı döneminde yaptığı teberru
cinsinden tasarrufu vasiyyet hükmüne girmektedir. Bu durumda vasiyyet,
borçların ödenmesinden sonra kalan malın üzerinde geçerli olmaktadır.
Dolayısıyla teberru cinsinden yapılan tasarruf, alacaklının alacağını
almasına engel teşkil etmez, yani teberrunun borç karşılığı olan kısmı
geçersiz sayılır. Ancak sağlıklı döneminde yaptığı tasarruflar borçluyu
iflâs durumuna getirmedikçe ve alacaklıyı zarara uğratmadığı ölçüde geçerli
olur.
Imam Ebû Hanife'ye göre
borçlunun mal varlığı borcundan daha az olsa ve alacaklıları da borçlunun
hacrini (sözlü tasarruflarını) talep etseler, borçlu hacredilmez. Ancak,
alacaklıları borçlunun hapsedilmesini talep ederse, malınısatıp borcunu
ödemesi için borçlu hapsedilir. Imam Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre ise,
iflâs hâlindeki borçlunun, alacaklıların isteği ile hacredilmesi câizdir
(Mecelle mad, 998). Diğer bir görüşe göre ise borçlu iflâs hâlinde olmasa
bile, imkânı olduğu halde borcunu ödemekten kaçınması hâlinde borçlu
hacredilebilir. Mecelle, sözkonusu maddede bu görüşü kanunlaştırmıştır.
Borçlunun hapsedilmesi ya da hacredilmesi şâhitlerle ispat ve ilân edilir
(Mecelle mad, 961). Netice olarak borçlunun varsa mevcut parası, kâfî
gelmezse ticaret malları, o da yetmezse diğer akarı borcuna karşı
haczedilir, satılıp borcu ödenir. Ancak mesken, giyim gibi borçlu için kâfi
miktarda, lüks olmamak şartıyla, zarûrî ihtiyaçların haczine gidilmez
(Mecelle mad. 998-999).
Hacr müddetince borçluya
ve bakmakla görevli olduğu şahıslara kendi malından, yeme içme hakkı ve
imkânı verilir. Hacr hâli borçlunun hacredildiği andaki mülkiyeti üzerinde
geçerlidir.
BAŞA DÖN
Mâlikiler de borçlunun
hacri hususunda Hanefiler gibi düşünürler. Iflasına hükmedildiği zaman
borçlunun mevcut malları, hâkim tarafından, borçlunun huzurunda imkân
nisbetinde en yüksek fiyatla satılır; elde edilen bedel, alacaklılara
hisseleri oranında paylaştırılır. Bu işlemin sonunda borçlu hacr hâlinden
kurtulur. Bu halden sonra borçlunun miras, hibe, vasiyyet yoluyla elde
ettiği yeni mallar üzerinde eski hacr kararı geçerli olmaz. Gerekirse
yeniden dava açmak icap eder. Borçlu borcunu ödemek için çalışmaya
zorlanmaz; iş ve zanaatı ile ilgili aletleri, kendisinin ve bakmakla yükümlü
olduğu kişilerin nafakası ve elbiseleri haczedilerek satılamaz.
Bütün mezhepler hacrin,
ancak vadesi gelmiş borçların mal varlığını aşması, alacaklıların hacri
talep etmeleri, hacre hâkimin hükmüyle karar verilmesini, bu hükme şâhid
tutulması ve verilen hükmün ilân edilmesi gereğinde ittifak hâlindedirler.
Ebû Hanife'ye göre borçlu
hayatta kaldığı sürece borcundan ve iflâsından dolayı onu hacretmek ve
mallarını haczederek cebren satmak câiz değildir. Imam Ebû Yûsuf ve Imam
Muhammed aksi görüştedirler. Diğer bir ictihad da Hanefî mezhebi tüKerimek
durumunda olan malı borcundan çok olan borçlunun hacrini câiz görürken; bir
başka ictihadda da malı borcuna yetmediği zaman borçlunun hacrini câiz
görür.
Malıkî hukukçular, ikinci
bir görüşte yalnız ödeme tarihi gelmiş borç, malınıaştığında hacre gerekli
gördüğü gibi, vadesi gelmiş ve gelmemiş borçlar toplamı, mal varlığını
aştığı zaman da borçlunun hacrini câiz görüyor. Ancak borçlu temerrütte
bulunmazsa yani imkân nisbetinde borcunu ödemekten kaçınmazsa hacrine karar
verilmez.
Şâfiî hukukçular borçlunun
gideri gelirinden fazla olunca ve iflâs âlametleri belirince, malı, vadesi
gelmiş borçlarını ödemeye yeterli olan borçlunun dahi hacredilmesini câiz
görüyor. Aynı mezhebe göre borçlu, hâkime başvurarak kendini hacrettirebilir.
Bütün mezhebler hacr
altına alınan borçlunun mallarının satılacağı; bozulması ve değişmesi
muhtemel olanların hemen satılacağı, diğerlerinin en yüksek fiyatla
satılması hükmünde ittifak hâlindedirler. Hanefî ve Mâlikîlere göre hacr,
yalnızca hacre hükmedildiği zaman mevcut bulunan malları kapsadığı halde,
Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre, yeni bir hacr kararı alınmaksızın,
sonradan edinilen mallarda da eski alınan hacr kararı uygulanabilir. Ebû
Hanife, mahcurun mallarının zorla satışını câiz görmez; onu satıp borcunu
ödemeye zorlamak maksadıyla hapsedilmesini câiz görür. Imam Ebû Yûsuf ve
Imam Muhammed ise hem zorla satışı (haczi) hem de hapsi câiz görürler.
Hacr altına alınan
borçlunun zanaat ve iş aletleri ve nafakası için gerekenler satılmaz. Bu
hususta bütün Islâm hukukçuları görüş birliğindedirler. Mâlikî ve Şâfiîlere
göre oturduğu ev satılır. Hanefî ve Hanbelilere göre satılmaz. Üç mezhebe
göre malları haczedilerek satılan borçlunun, diğer borçların ödenmesi için
çalışmaya zorlanmaz. Hanbelilere göre ise çalışmaya zorlanır.
Alacaklılar haczedilip
satılan malların bedellerinden alacakları nisbetinde mal alırlar. Sonradan
ortaya çıkan alacaklı, alacaklılara başvurarak onlardan hakkını alır. Bir
alacaklı, sattığı malı, vasfı değişmemiş olduğu halde borçlunun elinde
mevcut olursa; ya satış akdini feshederek malının aynısını alır, ya da diğer
alacaklılar arasına katılarak alacağı nisbetinde hakkını alır.
Mâlikîlere göre borçlunun,
vadesi gelmemiş borçları, hacr sebebiyle vadesi gelmiş borç sayılır. Diğer
üç mezheb bunun aksini savunur. Bu duruma göre vadesi gelmemiş alacak
sahipleri, haczedilip satılan malın bedelinden birşey alamazlar. Hanefîler
bir alacaklının, mahcur borçlu yanında malınıdeğişmemiş ve üzerinde
başkasının hakkısâbit olmamış malıntn aynısını bulması hâlinde satış akdini
feshederek bu malı alma hakkına sahip olduğunu kabul etmez. Ancak satılan
mal, henüz satıcının yanında bulunuyor ise bu takdirde bedeli ödeninceye
kadar malı kendi yanında hapsedebilir. Dört mezhebe göre borçluyu, iflâs
etmese de borcunu ödemeye zorlamak maksadıyla hapsettirmek caizdir.
BAŞA DÖN
HAD, HADLER
Sınır çekmek, bilemek
dikkatle bakmak, ayırmak ve ceza tatbik etmek. Bir isim olarak; sınır, son,
bıçak vb. ağzı, tarif ve şer'î ceza. Çoğulu hudûd gelir. Bir hukuk terimi
olarak hadler; Islâmî ölçüler, Islâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram
sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezalar
demektir.
Mükellef, yani akıllı ve
ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Resûlünün rızasına uygun olup
olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur'ân ve Sünnetle
bildirilmiştir.
Islâm'da mükelleflerin
yaptığı işlerin (ef'al-i mükellefi) değer hükmünü gösteren ölçüler
şunlardır: Farz, vacip, Sünnet, Müstehap, Helâl, Mübah, Mekruh, Haram,
Sahih, Fâsit, Batıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer'î sınırları gösteren bu
ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre ceza veya mükâfaat alır;
yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.
Şer'î hadlerin genel
anlamı Allah'ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mana aşağıdaki âyet ve
Hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ suresi 12. âyette mirasla ilgili hükümler
açıklandıktan sonra şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır,
Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan
cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. Işte büyük kurtuluş budur. Kim de
Allah'â ve O'nun Elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu
ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır" (en-Nisa,
4/ 13, 14). Burada Allah'ın emirleri "O'nun sınırları' olarak ifade edilmiş,
bu sınırları aşanların ceza ile karşılaşacakları haber verilmiştir.
"Allah'ın yasak sınırına
uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va'dedilen mutlu kişilerdir.
Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını
satın almıştır (et-Tevbe, 9/111). "(Bu alışverişi yapanlar), tevbe eden,
ibadet eden, hamdeden, rükü' eden, secde eden, iyıliği emredip kötülükten
meneden ve Allah'ın (yasak) sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen)
insanlardır. O mü'minleri müjdele" (et-Tevbe, 9/ 112).
Allah'ın yasak sınırları,
şüphesiz O'nun haram kıldığı işlerdir. Allah'ın haram kıldığı fiiller yani
günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır (bkz. en-Necm, 53/32; el-Kehf,
18/49).
Büyük günahların sayısı
hakkında kesin bir rakam yoktur. Doğruya en yakın olanının 125 olduğunu
ifade eden A. Ziyaeddin Gümüşhânevî (v. 1311/ 1893) kitabında bunları tek
tek açıklamıştır (bkz. Gafillerin Kurtuluş yolu. Terc. Ali Kemal Saran,
Ikbal Yayınları, Ankara, (Tarihsiz).
Hadis-i Şerifte Allah'ın
haram kıldığı şeyler "Allah'ın korusu" olarak nitelendirilmiştir: "Muhakkak
helâl belli, haram da bellidir. Ikisinin arasında çok kimselerin
bilemeyecekleri (birtakım) şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden
sakınırsa dinini ve ırzını kurtarmış olur. Kim şüpheli şeylere dolarsa,
korunun etrafında (sürüsünü) otlatan çoban gibi, çok sürmez içine düşer.
Haberdar olun!. Her hükümdârın bir korusu vardır. Dikkat edin Allah'ın
yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun! Cesed
içinde bir parça et vardır ki o iyi olursa bütün cesed iyi olur. O bozuk
olursa bütün cesed bozuk olur. Biliniz ki o, (et parçası) kalbdir" (Riyazüssalihîn,
419, 420, M.
Emre terc.).
Islâm ceza hukuku (Ukûbat)
terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslam'ın tayın ettiği cezalar"
dır. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek,
kazf (namuslu kadına zina iftirası) ve yol kesme (hırâbe).
Islâm ceza hukukunda
"had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslam'ın tesbit
ettiği cezayı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecavüz anlamı taşımaktadır.
Kısas kul hakkıolduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani
Kur'an ve Sünnetle tayın edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezalara
ta'zir cezaları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî
ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.).
Içki içme cezası dışındaki
hadler Kur'an'la, içki içme cezası ise Sünnetle sabittir.
BAŞA DÖN
HADİS USÜLÜ ISTILAHINDA VASİYET
Hadis usûlü ilminde
Vasiyet, hadis tahammül yollarından birisidir. Sefere çıkacak veya ölmek
üzere bir şeyh (hadis bilgini) in, rivayet etmekte olduğu bir kitabı bir
şahsa Vasiyet ederek bırakması demektir. Bu ilimde, vasîyette bulunan şeyhe,
mûsî, kendisine kitap bırakılan öğrenciye mûsa leh denilir.
Vesayet yoluyla hadis
tahammülünün caiz olup olmadığı bu sahanın bilginleri arasında
tartışmalıdır. Içlerinde Nevevî'nin de bulunduğu bir gruba göre caiz değil,
bir başka gruba göre caizdir. Caiz görenler de bu yolu hadis tahammül
şekillerinin en alt seviyesi olarak kabul etmişlerdir. Vasiyet yoluyla
tahammülü kabul edenler, şeyhi bu vasiyetiyle öğrencisine muayyen bir şey
vermiş, ve onun kendi rivayetlerinden birisi olduğunu kabul etmiş gibi
telakki ederler. Vasiyet edilen bir kimsenin rivayet sırasında vasiyet
edenin sözlerini fazla veya eksik olmadan aynen aktarması gerekir (Suyutî,
Tedrîbu'r-râvî fı Şerhi Takribi'n Nevevî, II, 59, 60; Tehanevî, a.g.e., II,1526;
Yaşar Kandemir, Hadis Ilimleri ve Hadis Istılahları, trc. 79, 80).
BAŞA DÖN
HADLERİN
UYGULANMASI KONUSUNDA BAZI HADİSLER
"Allah'ın hadlerini
yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın
hakkını yerine getirmekten alıkoymasın. "
"Allah'ın yasaklarına uyan
kimseyle o yasakları (hududu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a
çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir.
Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip:
"Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!.." derler. Eğer
yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, mani olursa hepsi
kurtulur" (et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27).
Şer'î hadlerin tatbiki
konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden
önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen Islâm Devletinde ve
Devletin hakiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebeb olabilecek
bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle
yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından
eksiksiz giderilmiş olması gerekir.
Suça götüren yolların
tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut
bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle
geçmişte had cezaları nadır olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu
cezaları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da
eklemek gerekir.
Hadis-i Şerifte:
"Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)" " (Ebû Dâvud,
Salât,14; Tirmizî, Hudûd, 2) buyurulmuştur. Islâm ceza hukukunda bu önemli
bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer'in tatbikatıyla, kıtlık yılında
hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından
çalan kimseye de, o malda hakkıolabileceği şüpheşiyle, bu had
uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:
Dört kişi bir şahsın zina
ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise
gönülsüz olarak şahitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine
yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez.
Suçluya celde (dayak
cezası) uygulanırken şahitlerden birisi şehadetinden dönse, kalan kırbaçlar
vurulmaz.
Iki kişiden birisi bir
şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine"
şehadette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.
Bir kimse önce hırsızlık
yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın
bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez (Geniş bilgi iç in bkz.
Cevat Akşit, Islâm Ceza Hukuku ve Insanî Esasları, Ist. 1987, 2. bak.).
BAŞA DÖN
HAFAZA MELEKLERİ
İyi ve kötü her yapılanı
gözetip hıfz etmek ve korumakla görevli melekler. Hafaza ve hâfızîn, hâfız
kelimesinin çoğuludur.
Gözetlemeye memur melekler
insandan hiç ayrılmaksızın her an onu murakabe etmekte ve her hareketini
yazmaktadırlar. Bütünüyle bu işin nasıl olduğunu da bilemediğimiz gibi
keyfiyetini bilmekle de mükellef değiliz.
"Muhakkak sizin üzerinizde
hafız (gözetleyici) melekler var. Kiram (değerli) kâtipler var. Her ne
yaparsanız bilirler" (el-İnfitâr, 82/ 10, 11, 12).
"Hafızın" gözetleyici,
amelleri ezberleyen, muhafaza eden ve koruyan anlamında tefsîr edilmiştir.
Âyette hafaza melekleri "kirâmen" değerli, şerefli sıfatlarıyla anılmıştır.
Melekler Allah katında şerefli ve değerlidirler (Taberî, Tefsîr, XXX, 88).
Bu suretle kalplerde o şerefli meleklerin yanında utanma ve toparlanma hissi
uyarılmak istenmiştir. Zira insanoğlu yüksek mevkide bulunanların huzurunda
söz, hareket ve davranış bakımından bir hata yapmamak hususunda son derece
dikkatli ve itinalı hareket eder. "Kirâmen" vasfıyla anlatılan meleklerin
her an ve her durumda kendilerini gözetlediğini bilen kimselerde huy ve
davranışlarını dikkatle ve güzel bir şekilde yapmalarıdır.
Yaptığınız bütün işler
melekler tarafından muhafaza edilmektedir.
"Yaptığınız bütün hileleri
meleklerimiz kaydediyor" (Yûnus, 10/21).
"İnsanın arkasında ve
önünde, Allah'ın emriyle onu koruyan ve yaptıklarınızı kaydeden melekler
vardır" (er-Ra'd, 13/11).
Rasûlullah (s.a.s) hafaza
meleklerinin vazifelerini anlattığı bir hadiste şöyle buyurur: "Bir müslüman
bir rahatsızlığa düşünce Allah onu koruyan hafaza meleklerine şöyle emreder:
" Kulumun her gün ve gecede yaptığı iyiliklerin sevabını ona bu hastalık
müddetince yazın" (Dârimî, Rikâk, 56).
Gece melekleri ile gündüz
melekleri sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Allah bu
meleklere "kullarım ne yapıyorlar?" diye sorar. Melekler; "Onlara
vardığımızda namaz kılıyorlardı, ayrıldığımızda da namaz kılıyorlardı"
derler (Buhârî, Ezân, 31, Mevâkit, 16, Nesâî, Salât, 21).
İnsanın sağ ve sol
omuzlarında bulunan hafaza melekleri insanın günah ve sevaplarını
kaydederler. Bu melekler insandan cima, helâ ve gusül anında bu haller
bitinceye kadar ayrılırlar. Hz. Peygamber (s.a.s) "Sizden hela ve cima hali
hariç ayrılmayan Kirâmen Kâtibin'e saygı gösterin. İçinizden biri banyo
yaptığında bir bez parçası ile avret mahallini örtsün" Hz. Ali (r.a) da
şöyle buyuru: "Avret mahalli açık olduğu melek kişiye yaklaşmaz" "Örtüsüz
hamama girilince iki meleği kişiye lanet eder" (Kurtubî, el-Câ'm'î !i-Ahkâmi'l
Kur'ân, XIX, 248).
Âlimler helâ ve cimâ
halinde hafaza melekleri bulunmadığından dolayı, konuşmayı câiz
görmemişlerdir.
Bazı âlimler kâfirlerin
hafaza meleklerinin olmayacağını, çünkü onların durumunun belli olduğunu,
amellerin yalnızca kötülük olduğunu, sağlarında bulunan meleklerin mü'min
olmadıklarından hayır yapamayacağını ileri sürmüşlerdir. Nitekim Allahu
Teâlâ şöyle buyurur: "Mü'minler alemetlerinden tanınırlar" (er-Rahman,
55/41).
Ancak genel olarak İslâm
âlimleri kâfirlerin de hafaza meleklerinin olduğunu kabul etmişlerdir. Allah
Teâlâ: "Kitabı solundan verilene gelince..." (el-Hâkka, 69/25) "Kitabı
arkasından verilene gelince..." (el-İnşikâk, 84/10) buyurmuştur. Bu âyetler
kâfirlerin kitaplarında hafaza melekleri tarafından yazıldığını gösterir.
Sağda bulunup hayır yazan melekler de kendisi bir şey yazmasa da solda
bulunan meleğe kâfirlerin kötülüklerini yazarken şâhitlik yapar. (Kurtubî,
a.g.e., XIX, 248).
Hz. Peygamber (s.a.s): "Allahu
Teâla şöyle buyurmuştur: "Kulum bir günah işlemeye karar verirse onun
cezasını yazmayın. Şayet o kötülüğü işlerse ona bir günah yazın. Bir iyilik
yapmaya karar verirse yapmasa bile ona bir iyilik yazın. Yaparsa on iyilik
yazın " der (Müslim, İmân, 203).
Bu kudsî hadiste
bildirilen karar vermek duygularla ilgili bir özellik olduğu için bunu
hafaza melekleri nasıl tespit ederler meselesi tartışılmıştır. Bu husus
Şüfyan es-Sevrî'ye sorulunca şöyle cevaplandırmıştır: "Kul iyiliğe karar
verince ondan bir misk kokusu yükselir. Kötülüğe karar verince de leş kokusu
yükselir. Bunu melekler duyar ve yazarlar" (Kurtubî, a.g.e., XIX, 248).
Nitekim âyet-i kerime de şöyle buyurulmuştur. "Hatırla ki (insanın) sağındo
ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki melek vardır. İnsan bir söz
söylemeye dursun, mutlak onun yanında (hayır ve şerrini) görüp gözetlemeye
hazır bir (melek) vardır" (Kâf, 50/17, 18).
Hafaza melekleri, sağ ve
sol tarafta bulunan melekler Allah katında değerli, şereflidir. Kul helâ,
cimâ', banyo gibi avret mahallerinin açılmasına sebep olacak hallerde olunca
bu melekler geçici olarak ayrılır.
BAŞA DÖN
HAKKU'L-MECRÂ(
SU GEÇİRME HAKKI)
Su geçirme hakkı.
Sulanacak akarı, suyun
geçtiği yerden uzak olan kimsenin, komşu akarlardan kendi akarına kadar suyu
geçirme ve akıtma hakkı. Tarım ürünlerini sulamak için başkasının arazisi
üzerinden kanal açarak, boru veya künk döşeyerek sulama suyunun geçirilmesi
irtifak haklarından birisidir.
Hz. Peygamber (s.a.s)
"insanlar üç şeyde ortaktırlar; su, ateş, ot" buyurmuştur (Zeylaî, Nasbu'r-Râye,
IV, 294). Suyun sahibi veya suyun geçirileceği arazının sahibi suyun
kullanılmasını engellerse, gerekirse silah kullanarak sudan yararlanılır.
Hz. Ömer (r.a.)'in uygulaması böyledir (Ebû Yûsuf, Kitâbü'l-Harac, s. 97;
Mevsılî, İhtiyâr, III, 71).,
Eğer suyu geçirecek şahsın
kendi arazisi ile su arasında kalan arazide hakkı varsa ortaklık hakkına
dayanarak suyu geçirebilir. Şayet bir ortaklığı yok ise irtifak hakkı ile
suyu araziden geçirir, arazi sahibi veya komşu arazi sahipleri bunu
engelleyemez.
Dahhâk b. Halîfe, el-Ureyz
mevkiinden bir kaynak suyu çıkartır. Suyunu Muhammed b. Mesleme'nin
arazisinden geçirerek kendi arazisini sulamak ister: Muhammad b. Mesleme
izin vermeyince Hz. Ömer (r.a.)'a başvururlar. Hz. Ömer Muhammed b.
Mesleme'ye kendisi için de yararlı olacak olan bu suyun kullanılmasına niçin
izin vermediğini sorar. Muhammed b. Mesleme yemin ederek bu suyun geçmesine
izin vermeyeceğini söyleyince; Ömer şöyle der: "Yemin ederim ki, karnının
üzerinden geçmesi gerekse bile o suyu oradan geçiririm" (Mâlik b. Enes,
Muvatta', II, 218). Suyun geçtiği yol (mecrâ) birkaç kişi arasında ortak ise
bunlardan birisi, diğerlerinin sulamasını engelleyecek şekilde suyu
kapatamaz. Ancak nöbetleşe su kullanılsa kendi nöbetinde suyun mecrâsını
tamamen tarlasına çevirebilir. Ortak mecrâ hakkında, ortaklardan birisinin
arazisini sulaması için mecranın önünü kapatıp su biriktirmesi gerekiyor ise
ihtiyacım görecek, diğerlerine zarar vermeyecek şekilde suyun önünü
kapatabilir.
Bütün irtifak haklarının
kullanımında olduğu gibi burada da şart, suyun üzerinden geçtiği hâdım akara
önemli zarar vermemektir (Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku" III,
128)
Mecrâların bakım ve
temizliğini devlet veya hususî şahıslar üstelenecektir. Bu cihetten mecrâlar
üçe ayrılır:
a) Bakım ve temizlik
masrafı devlete âit olan mecrâlar; Fırat, Dicle gibi büyük nehirler.
b) Masrafı hususî
şahıslara âit olup bakımı ihmal edildiğinde devletin zorlama hakkı olan
mecrâlar. Belirli beldedeki insanların istifade ettiği akarsu ve ırmak
kolları. Bunların ıslahı, temizlenmesi faydalanan kimselere âittir.
c) Masrafı hususî
şahıslara âit olup ihmal edilme durumunda cebir bahis mevzûu olmayan
mecrâlar. Nehr-i hass denilen hususi akarsular. Bu sular on kişiye, kırk
kişiye veya bir köye âit sular diye tarif edilir. Ancak hangi suyun hususî
akarsu sayılebileceği hâkimin kararına bağlıdır (Ali Haydar, Duraru'l-hukkâm
fi Şerh-i Meceletti'l-Ahkâm, III, 499, 1224. maddenin şerhi).
BAŞA DÖN
HAKKU'L-MESÎL(BAŞKASINA AİT ARSA)
Başkasına âit arsa, bahçe
veya araziden, kullanılmış veya ihtiyaç fazlâsı suyun geçeceği kanal veya
kanalızasyon geçirme hakkı. Bir kimsenin ev, bahçe veya arazisindeki ihtiyaç
fazlası saçak, tuvalet ve benzeri yerlerin temiz veya pis sularını, ev veya
fabrikasının sıvı artıklarını kendi mülkü dışına akıtma hakkı vardır. Bu
sıvıların en kolay geçebileceği komşu gayr-i menkul sahipleri buna katlanmak
zorundadır. Artık sulan geçirme, ya toprak zeminine açılacak kanalla, ya dâ
toprak altına döşenecek boru, kanalızasyon gibi altyapı tesisleriyle olur.
Bu, bir gayr-i menkul lehine, diğer gayr-i menkul aleyhine bir irtifak
hakkıdır.
Su geçirme hakkı (hakku'l-mecrâ)
ile bunun arasındaki fark şudur: Birincisi, içme, kullanma veya araziyi
sulamaya elverişli suyu bir boru veya kanalla başkasının gayri menkulûnden
geçirmeyi; mesîl hakkı ise kullanılmış suları ve pis sıvı artıkları,
başkasının mülkünden geçirip dışarı akıtmayı ifade eder. Kanalızasyon, bazan
yararlanana âit özel mülk olur, bazan içinden geçtiği komşu arazi sahibine
âit bulunur, bazan da umuma âit olabilir. Kanalızasyon geçirme hakkı sâbit
olunca, açık bir zarar söz konusu bulunmadıkça komşu gayr-i menkul sahibi
bunu engelleyemez. Bu hak, gayr-i menkulün tarım arazisi iken, ev veya
fabrika arazisine dönüşmesi gibi yollarla niteliği değişse bile devam eder.Mesîl
hakkı eskiden beri geliyorsa, umûmî veya husûsî maslahata zarar vermedikçe
eski hâli üzere kalır. Başkasına zarar veriyorsa bu zarar kaldırılır.
Zararın eskiden beri gelmesi sonucu etkilemez. Çünkü zarar kadîm olmaz.
Kanalızasyonun tamir
masrafları, yararlananın mülkü olsun veya üçüncü bir şahsın mülkü bulunsun
yararlanana âittir. Ancak, umûma âit yerlerdeki kanalızasyonların onarım
masrafları devlete âittir (ez-Zühaylî, 'el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühu, IV,
65, V, 606, 607; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılım,
1981, s. 46, 47).
Mecelle de mesîl hakkı
şöyle düzenlenmiştir:: "Birinin arsasından, diğer kimsenin kanal veya su
yolu normal olarak akarken, arsa sahibi bundan sonra akıtmam diye
alıkoyamaz. Bunlar onarıma muhtaç olduğunda mümkünse sahibi kanala girerek
bunları onarır. Fakat o arsaya girmedikçe onarımları mümkün olmadığı
taktirde, sahibi arsasına girmeye izin vermezse, hâkim tarafından kendisine;
ya arsana girmek üzere izin ver veya kendin onar, diye mecbur edilir"
(madde, 1228). "Bir evde, normal olarak akan bir pis su borusu dolup yahut
yarılıp da ev sahibine fâhiş zararı olsa pis su borusunun sahibi bu zararı
ödemeye zorlanır" (madde, 1233, bkz. madde, 1229-1232).
BAŞA DÖN
HAKKU'L-MÜRÛR(GEÇİŞ
HAKKI)
Geçiş hakkı.
Mürûr, merre fiilinin
mastarı olup, geçmek, gitmek ve uğramak demektir. Mürûr hakkı, bir kimsenin
kendi ev, arsa, bahçe ve arazi gibi gayr-i menkulüne ulaşabilmek için,
başkasına âit bir gayri menkuldeki yoldan geçiş hakkını ifade eder. Bu yol,
ya umûmî, ya da kendisine veya üçüncü şahsa âit özel bir yol olabilir. Geçiş
hakkı, irtifak haklarından olup, bir gayr-i menkul lehine başkasına âit bir
gayr-i menkul üzerinde kurulmuş bir yararlanma hakkıdır (bk. Hakku'l-İrtifâk)."
Geçiş hakkının esası İslâm
hukukçularınca şöyle açıklanır: Bir kimse ölü (mevât) bir araziyi ihyâ etse,
daha sonra başkaları bu arazının dört yanını ihyâ ettiği için, geçiş yolu
kalmasa, en son ihyâ edilen arazının geçiş hakkı tanıması kesinleşir. Çünkü
ortada kalan arazının giriş-çıkış yolunu en son kapatan bu arazidir (İbn
Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, . V, 303; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve
Servet Dağılımı, İstanbul 1981, s. 46).
Geçiş hakkı, yolun umûmî
veya husûsî oluşuna göre bazı özellikler arzeder.
a) Umûmî yollar: Herkesin
bu yollardan yararlanma hakkı vardır. Bu, geçiş olabileceği gibi, yola karşı
pencere veya çıkmaz aralık açma, balkon ve benzeri çıkıntılar yapma şeklinde
de olabilir. Ayrıca yolun kenarına otomobil, traktör vb. araçlar
konulabilir. Yararlanma iki durumda sınırlanabilir: Birincisi, başkalarına
zarar vermek. Çünkü hadiste, "zarar ve zarara karşılık zarar vermek yoktur"
buyurulur. İkincisi de yetkili makamların iznidir. Yoldan geçenler veya
yararlananlar, geçişi engellemek gibi başkalarına zarar verirlerse men
olunurlar. Yoldan yararlananın fiilinde bir zarar yoksa, Ebû Hanife'ye göre
hâkimin izniyle intifa câiz olur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise izin
şart değildir. Şâfiîlere göre de bu durumda yetkililerden izin şartı
aranmaz. Çünkü hadiste; "Mübah bir şeyi başkalarından önce kullanan kimse,
onda daha fazla hak sahibidir" (Ebu Dâvûd, İmâre. 36) buyurulur. Şâfiî'ye
göre, yol kenarlarına yoldan geçenlere zarar verecek şeyler yapılamaz. Çünkü
hak bütün müslümanlara âittir. Mâlikîler umûmî yola tecavüz eden yapı,
eklenti vb. şeylerin engellenmesi gerektiğini söylerler (İbnü'l-Hümâm,
Tekmiletü Fethi'l-Kadîr, VIII, 330 vd.; Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Emîriyye,
VI, 142 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e, V, 3I9 vb.).
b) Husûsî yollar:
Başkasının arsa, bahçe veya arazisinden geçirilen özel yoldan, yalnız, geçiş
hakkı sahibi, onun aile fertleri veya ortakları yararlanabilir. Bunlardan
başkası, özel yola doğru, izinsiz olarak kapı veya pencere açamaz. Umûmî
yolda trafik çok sıkıştığı zaman, herkesin husûsî yollardan da yararlanma
hakkı doğar. Hak sahipleri, toplumun bu hakkına saygı göstererek, husûsî
yolu kapatma veya kaldırma cihetine gidemezler. Geçiş hakkı sahiplerinden
hiçbirisi, diğer hak sahiplerinin izni olmadıkça, özel yol tarafına; oda,
balkon, oluk vb. şeyler yapmak gibi, örfe uygun kullanım dışı irtifak hakkı
kuramaz (İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VIII, 330 vd.; Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve
Edilletuhu, V, 607, 608; Mecelle, madde, 1224-1227).
BAŞA DÖN
HALİFE NASIL SEÇİLİR?
İslam'da halifenin
seçilişi üç yoldan birisiyle meydana gelir.
1- Müslüman, mükellef,
adil –yani büyük günahlardan sakınıp, küçük günahlarda ısrar etmeyen- ve
kendisini şüphelerden koruyan ve şahsi menfaatını ön planda tutmayan,
bilgili, şahsiyetli ve müslüman halkın ileri gelenlerinden birini
müslümanların tayin etmesi. Hazreti Ebubekir al-Sıddık'ın halife olarak
seçilişi bu yolla olmuştur.
2- Adil halifenin henüz
vefat etmeden önce adil ve bu işe layık olan bir kimseyi tayin etmesi Hz.
Ebubekir al-Sıddık hz. Ömer'i (ra) bu yolla tayin etmiştir. Hz. Ebubekir
vefat etmeden evvel şöyle buyurdu: ben Ömer bin Hattab'ı size amir olarak
tayin ettim. İyilik eder ve adelete bağlı kalırsa zaten benim bilgim ve
görüşüm de hakkında budur. Zulüm eder ve durumu değiştirirse ben gaybı
bilmem. Ben istedim. Herkes ne kazanırsa kendisine aittir. Durum öyle
olmakla beraber ehli hal ve akdin muvafakatıda şarttır. Bunların muvafakatı
olmazsa o hilafet hilafet değildir.
3- Hilafetin şartlarına
haiz bir kimsenin zor kullanmak suretiyle kendini seçtirmesi (Nihayetü'l-Muhtac).
BAŞA DÖN
HALİFENİN BELİRLENMESİ
Hz. Peygamber (s.a.s)
hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin yanısıra devlet başkanlığını da
şahsında toplamıştı. Bu nedenle Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk
Islâm devletinin başkanını belirlemek gibi bir problem ile karşılaşılmış
değildi. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s) kendisinden sonraki halifeyi
belirleyen herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle
Hz. Ebu Bekir (r.a) halîfe seçilene kadar bazı farklı görüşlerin ortaya
çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça kısa bir süre için
sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup gitmiştir. Yani bu görüş
ayrılıkları Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir halife
seçilinceye kadar devam etmiş ve onun seçilmesiyle tam anlamıyla son
bulmuştur.
Ancak daha sonraki
dönemlerde Hz. Ali (r.a)'ın halifeliği zamanında başlayan ve gittikçe
yayılan karışıklıklar sonucunda ondan önceki halifelerin halifelikleri
tartışma konusu yapılmıştır. Bu tartışmalar, Hz. Peygamber'in, Hz. Ali'yi
vasiyet ettiği iddiasıyla başlatılmış; pek çok yanlış görüşlerin,
düşünüşlerin, Islâm dünyasında yayılmasına neden olmuştur. Geçmiş dönemlerin
kapatılmış sahifeleri tekrar aralanmış, ileri-geri, doğru-yanlış pek çok
fikirler ortaya atılmıştır.
Aslında Hz. Peygamber
(s.a.s)'in kendisinden sonraki halifenin kim olacağına dair açık hiç bir
tavsiyede bulunmadığı hususu, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere pek çok
sahabinin açıkça ifade ettiği bir husustur (Müslim, Vasiyye 18,19; Edâhi 43;
Tirmizî, Fiten, 48; Nesâî, Vesaya, 2; Ibn Mace, Cenâiz 64; Vesaya 1; lbn
Kuteybe, el-Imame ve's-Siyâse, I, 6).
Sahabiler söz birliği
halinde böyle bir tavsiyenin olmadığını ifade etmişlerdir. Çünkü öyle birşey
olsaydı, onları bu tavsiyenin dışına çıkıp önceleri Ensar'ın, Sa'd b.
Ubâde'yi seçmek istemeleri ve sonradan da hep birlikte Hz. Ebu Bekir
(r.a)'in halifeliğinde karar kılmaları mümkün olmazdı. Böyle bir şeyi kabul
edecek olursak onarın hep birlikte Hz. Peygamber'in emirlerine aykırı
hareket etmiş olduklarını da kabul etmemiz gerekecektir. Bu ise imkansızdır.
Imamın özelliklerinin en
çok Hz. Ali'de toplandığı iddiasını ileri sürenler ise, büyük bir ihtimalle
Hz. Peygamber'in Hz. Ali hakkındaki övücü sözlerinden hareket ederler. Oysa
Hz. Peygamber'in pek çok sahabe hakkında övücü sözler söylediği bilinen bir
husustur. Bu tür hadislerin hepsini de hilafet için bir gerekçe olarak kabul
etmek mümkün değildir. Bu tür hadislerin pek çoğu özel nedenlere bağlı
bulunmaktadır. Bunları imamet konusunu da içine alacak şekilde genişletmek
doğru olmaz. Hadislerin maksatlarına ters düşer (Müslimin Fedâilu's-Sahâbe
31'de zikrettiği ve Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye "Sen bana Harun'un Musa ya
yakınlığı kadar yakınsın" hadisinin, onu halifeliğe aday göstermek anlamına
gelemeyeceğine dair açıklamalar için bk. Ibn Hazm, el-Fisal, IV, 94-95;
Kurtubî, Tefsir, I, 267-268; Tecrid-i Sarıh Tercümesi, IX, 363).
BAŞA DÖN
HALVET VE MAHREMLİK
Bir erkeğin, yabancı ve
hür bir kadınla, bir evde başbaşa kalmaları, harama yakın mekruhtur. (Bazı
fıkıh kitaplarında ise "Haramdır" denilir. Bak. Ibn Nüceym, el-esbah ve'n-Nezâir
(Hamevi şerhi ile birlikte) M. Âmire; N/lll.) Ancak bulundukları odaların
araları kesikse ve herbirinin ayrı ayrı kilidi varsa; ya da kilidi yoksa da
aralarında duvar ve perde gibi bir engel olup, erkek de güvenilir birisi ise
veya kadının yanında bir mahremi, ya da cinsel ilişkide bulunamayacak, ancak
saldırıyı önleyebilecek derecede yaşlı bir kadın varsa, veya erkek o derece
(yaşlı kadın gibi) yaşlı ise veya yanında bulunduğu kadın borçlu olup, erkek
onu takip için orada bulunuyorsa, halvet haram değildir.(Alâuddin Abidin,
el-Hadıyy·e'l-Alâiyye, (1984) s. 243-44; Resülullah: ‚Biriniz, mahremi
olmayaan bir kadınla başbaşa kalmasın" , "Bir erkekle bir kadın başbaşa
kaldıklarında, üçüncüleri mutlaka şeytan dır." buyurmuştur. (Buhârî, Nikah,
111-ll2; Müslim, Hac 424; Tirmizi, Radâ', 16)) Erkeğin, mahremi olan kadınla
halvette bulunmasında ise, şehvetten emin olunması halinde mahzur yoktur.
Ancak süt kız kardeş, genç kayınvalide ve eşinin başka kocadan olan kızı
gibiler bunlardan istisna edilmiştir. (Alâuddîn - Abidin, age. 244.) Erkek,
yabancı kadınlarla, birden çok olsalar da bir arada bulunamaz. (Kadızâde
Efendi, Netâicü'l-Efkâr, N/122.) Bu yüzden erkeğin; içlerinde başka erkek ya
da kendi hanımı ve annesi gibi bir mahremi bulunmayan kadınlara, ev gibi bir
yerde imam olup namaz kıldırması, mekruh görülmüştür. Ancak bunun camide
olması halinde mekruhluk ortadan kalkar. (Serahsî, age N/166.) Serahsî'nin
bu ifadesine dayanarak bazıları; bir erkekle bir kadının halveti, yabancı da
olsa, bir başka erkeğin bulunmasıyla önlenmiş olur, ancak mahremi ve
güvenilir bir yaşlı kadın dışındaki yabancı kadınlarla ortadan kalkmaz ve
erkeğin birden çok yabancı kadınla başbaşa kalması da, harama yakın mekruh
olur demişlerdir. (Bak. Ibn Abidin, age. VI/368-69; Hamid Mirzâ Fergâni, el-Fethur-Rahmanî,
Kahire 1396, N/212.)
BAŞA DÖN
HAMELE-İ
ARŞ (ARŞI TAŞIYAN MELEKLER)
Arşı taşıyan melekler.
Allahu Teâlâ'nın Arş'ı taşımakla vazifelendirdiği sekiz müvekkel melek.
Arşın mahiyetini bilmediğimiz gibi bu meleklerin arşı taşıma keyfiyetini de
bilemiyoruz. "Gök yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir. Melekler onun
çevresindedir. Ve o gün Rabbının Arş'ını, onların da üstünde sekiz tanesi
yüklenir" (el-Hâkka, 69/16,17). Bu âyette anlatılan olay müteşâbihdir.
Nasıllığı hakkında izahlar, sahih rivâyetlerin ötesinde fazla bir kıymet
taşımaz. Bu melekler "Subhanallahi ve bihamdihi" diyerek Arş'ı tavaf
ederler.
Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Size arşı taşıyan meleklerden bahsetmem konusunda bana
izin verildi. Onlardan her birisinin kulak memesi ile boynunun arasındaki
mesafe yedi yüz yıldır" (Ebû Dâvûd Sünne,18): Abdullah b. Amr "Arş'ı taşıyan
melekler sekiz tanedir" der. Sa'id b. Cübeyr âyetteki "sekiz melek"
ifadesini sekiz saf melek olarak tefsir etmiştir. Bu meleklere Allahu
Teâlaya yakın ve meleklerin efendileri olmalarından dolayı Kerûbiyyûn
melekleri denilir. İbn Abbâstan nakledilen bir rivâyete göre Kerûbiyyûn
melekleri, sekiz bölümdür. Onlardan her bir cinsinin insan, cin, şeytan ve
melek gücü kadar gücü vardır (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azîm, VIII,
239).
"Arşı taşıyanlar ve
çevresinde bulunanlar Rablarını hamd ile tesbih ederler, O'na inanırlar ve
mü'minlerin bağışlanmasını isterler. Rabbımız ilim ve rahmetle herşeyi
kuşattın; tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehennem
azabından koru" (el-Mü'min, 40/7). Bu âyetin tefsirinde İbn Kesîr "Allahu
Teâla, Arş'ı taşıyan dört mukarrebûn melek ile onların çevresindeki "Kerûbiyyûn
melekleri'nin Allah'ı tesbihle Rablerine hamdettiklerini haber verir" der.
Bu âyete dayanılarak meleklerin sayısının dört olduğu iddia edilmiştir (İbn
Kesîr, a.g.e. VII, 120).
Hasan-ı Basrî, Hamele-i
Arş meleklerinin sayısının sekiz mi sekiz bin mi olduğunun ancak Allah
tarafından bilinebileceğini söyleyerek meseleyi Allah Teâla'nın ilmine
havale eder. Sa'lebî'nin rivâyet ettiği bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur.
"Hamele-i Arş şu anda
dörttür, Kıyamet günü Allah onları bir dört melekle daha kuvvetlendirir,
böylece sekiz olur" (Kurtubî, el-Cami'u fî-Ahkâmi'l-Kur'ân, XII, 266).
İbn Sina " Melâike"
risalesinde Arş'taki meleklerin tesbih ve tahmid ile Rablerine kulluk
ettiklerini ve mü'minler için istiğfar ve duada bulunduklarını kaydeder.
Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö.1780) "Allah dört büyük melek yaratmıştır, bunlar
Arş'ı taşır, Hamele-i Arş denilen bu meleklere Kerûbiyyûn da denilmiştir.
Allah'ın yanında bütün meleklerden daha üstün ve faziletlidirler. İsrafil de
bu meleklerdendir, İsrafil diğer üçünden daha üstündür" der (bk. Tecrîd-î
Sarîh tercemesi, IX, 7).
BAŞA DÖN
HÂMİLELİK
ÇİLLERİ VE ESTETİK AMELİYAT
Estetik ameliyat
yaptırmanın caiz olmadıgını öğrendik. Doğumdan sonra yüzümde benekler ve
lekeler oluştu. Aslında bir rahatsızlık veriyor değiller, ama estetik
ameliyata benzer diye endişe ettiğim için ilaç kullanamıyorum. IIaç
kullanmamızın Şer'an bir mahzuru var mıdır?
Insanın normal
yaratılışını beğenmeyip estetik ameliyatlarla burnunu, dişini, göğsünü vb.
değiştirmesi, sizin de dediğiniz gibi haramdır ve sıhhi bir gerekçe yokken
bûnu yapanlar lânetlenmiştir. Bunu daha önce uzunca yazmaya çalıştık.Ancak
Islâm, fıtratı bozmaya karşı çıktığı kadar, bozulan fıtratı tedaviyi ve
estetiğin korunmasını da teşvik etmiştir. Hamilelik çilleri de aslî görünümü
bozan, yani fıtrata halel getiren türden bir olgudur.Bu yüzden giderilmesi
ve tedavisinin yapılması daha evlâdır. Dolayısı ile bunu estetik ameliyatla
bir tutmak doğru değildir.
Ümmü Seleme annemiz diyor
ki: "'Lohusa olan kadınlar Rasûlüllah zamanında kırk gün otururlardı (ibâdet
etmezlerdi). Biz o dönemimizde yüzümüzde oluşan lekeler için vers kürü
uyguluyorduk." (vers turuncu bir ot olup yanakları kızartmak için
kullanılırdı).(Ebû Dâvûd, tahâret 121) Demek ki, sizin sorununuz "asr-ı
saâdet"te de söz konusu olmuş, hal çâresi aranmış ve Rasûlüllah Efendimiz
buna karşı çıkmamıştır.
BAŞA DÖN
HÂMİLENİN NAMAZI
Hamile bir kadına, namaz
kılacak kadar süre ayakta durmasının sakıncalı olduğu söylenirse,
namazlarını oturarak kılabilir mi?
Adil, yani dinin asgari
farzlarını yapan ve büyük günahlardan sakınan uzman bir doktor, namaz
kılarken ayakta durmasının sakıncalı olduğunu söylemişse, bu durumdaki bir
hâmile namazlarını oturarak kılabilir.
HANBELİLERE GÖRE AVRET
1- Namazda:Bu konuda
Hanbeliler, Malikilerle aynı görüştedirler. Ancak kadının namaz içerisindeki
avretinden sadece yüzü istisna ederler. Namazda kendi kasdı olmaksızın
açılan avret az ise, namaza mani olmaz; çok ise, zamanın uzaması halinde
namazı bozar.
2- Namaz dışında: Kadının
mahremlerine karşı avreti yüz, boyun, baş, eller, ayaklar, ve bacaklardan
başka, bütün vücududur. Yabancı erkeklere göre ise, elleri ve yüzleri dahil
bütün bedenidir. (Sâbânî, a.ge., N/156.) Müslüman kadınlarla kâfir kadınlar
arasında, avreti gösterme bakımından fark yoktur. Dolayısıyla kadın, kâfir
kadına bile göbek ve diz kapağı arası hâricini gösterebilir. Erkeğin avreti
konusunda Hanbelî mezhebinde uygun görüş, Hanefilerde olduğu gibi göbekle
diz kapağı arasının avret oluşudur. Mezhepte erkeğin avretinin ön ve arka
uzuvlardan ibâret olduğu görüşü de vardır. (Ibn Kudame el-Mugnî, I/578,
Kahire (Tarihsiz).) Bedenden ayrılan avret bir uzuv, avret olma niteliğini
kaybeder.
7 yaşın altındaki çocuklar
için avret yoktur. 7-9 arası erkek çocuğun avreti, namaz içinde de namaz
dışında da, sadece ön ve arka uzuvlardır. Kız çocuğun namazda ve namaz
dışında mahremlerine karşı avreti, göbekle diz kapağı arası, yabancı
erkeklere karşı baş, boynu, dirseklere kadar eller, bacak ve ayakları
dışındaki bütün bedenidir.
BAŞA DÖN
HANEFİLERE GÖRE AVRET
1- Namazda: Erkeğin
namazdaki avreti, namaz dışındaki olduğu gibi, göbekle diz kapağı arasıdır.
Diz kapağı avrettir, göbek ise avret değildir. Câriyenin avreti ayrıca
karnıni ve sırtını da kapatmak üzere, erkeğinki gibidir. Hür kadının avreti
ise, yüzü, ellerinin içleri, ayaklarının ise üstleri hariç, bütün bedenidir.
Hatta kulağı hizasindan aşağıya sarkan saçlarının açılması, bazılarına göre
namaza mâni değilse de, sahih olan görüşe göre avrettir. Avret olmadığını
söyleyenlere göre de, mahremi olmayanın saçına bakması haramdır. Bu haramlık
avret oluşundan değil saçın fitneye sebep olabileceğinden ötürüdür. (Ibrahim
el-Halebî, Gunyetü'l-mümteli fi serhi Münyeti'l-musallî, s. 212.) Namazda
iken kaba avretin -ki, ön ve arka uzuvlar ve etraflarıdır- ya da hafif
avretin -ki, avretin geri kalan kısmıdır- dörtte biri, kendi fiili ile
olmasa bile, bir kürün edâ edebilecek kadar açık kalırsa" namazı fâsit olur.
Kerhî ise, galiz avretten bir dirhem mikdarının, hafif avretten ise, dörtte
birinin açılmasının namaza mâni olacağını söyler. (Halebî, age., s. 2l3.)
Ama bu kadarı, ya da daha azı kendi fiili ile açılırsa, açılma süresi bir
rükün edâ edecek zamandan kısa bile olsa, namazı hemen fâsid olur. Ancak
uzvun dörtte biri namaza girmeden önce açıksa bu, namaza başlamaya mânidir.
Avretin kişinin kendi nefsine karşı da örtülmesi şart değildir. Mekruh
olmakla birlikte, elbisesinin yakasından avretini görmesi, namazını iptal
etmez. Bu durumda namazı fâsid olur diyenler de vardır. (Halebî, age. s.
209-210.)
BAŞA DÖN
BİR KİMSE HANIMINI BOŞARSA KÜÇÜK ÇOCUKLARI KIME
BIRAKILACAKTIR?
Boşanmak suretiyle
birbirinden ayrılmış olan çiftin küçük çocukları aşağıda zikredilecek
şartları haiz anneye bırakılır.
1- Mürted olmaması.
2- Fuhuş veya hırsızlık
gibi büyük günahları işleyen bir kadın olmaması.
3- Emin olması.
4- Mahrem olmayan kimse
ile evli olmaması.
Yukarıda kaydettiğimiz
manilerden biri varsa, isterse anneanneye bırakılır. O da olmazsa
babaanneye, sonra ana-baba bir kızkardeşe, yoksa anne bir kızkardeşe, sonra
teyzeye, sonra da halaya bırakılır. Tabii bunlar arzu ettikleri takdirde
böyledir. Erkek çocuk yedi yaşına girinceye kadar bu durum devam eder. Ama
anne vveya nine olmazsa dokuz yaşına gelinceye kadar bu durum devam eder. Bu
açıklama Hanefi mezhebine göredir.
Şafii mezhebine göre ise;
aşağıda zikredilen şartlar dahilinde erkek olsun çocuk anneye bırakılır:
1- Annenin müslüman
olması. Hıristiyan, Yahudi veya mürted olursa kendisine bırakılmaz.
2- Akıllı olması.
3- Emin olması. Fasıka
olduğu takdirde kendisine bırakılmaz.
4- Mahrem olmayan kimse
ile evli olmaması.
5- Çocuğun mümeyyiz
olmaması. Aksi takdirde çocuk muhayyer bırakılır (el-Envar).
HARAM:
Kelime anlamı, hürmet
gösterilen, dokunulmayan, saygın demektir. Terim olarak; farzın tam
zıddıdır, yani Allah'ın, ya kendi sözüyle, ya da Elçisinin sözüyle
yapılmamasını kesinkes istediği şeylerdir. Ancak haram herkes için haramdır.
Geri kalan yönleri ise aynen farz gibidir. Meselâ kabullenmeyen kâfir olur.
BAŞA DÖN
HARAM MALDAN İKRAM
Malına herhangi bir yolla
haram karıştığı bilinen birisinin ikramını, ya da hediyesini kabul etmek
için bakılır, eğer malının veya kazancının çoğu haramdan değilse alınır ve
yenilir. Bu durumda ikram ettiği şeyin haramdan olduğu bilinse, malının çoğu
helâldan olsa dahi kabul edilemez, yenemez. Aksine, malının çoğu haramdan
olsa ve fakat ikram ettiği şeyin helâldan olduğu bilinse, ya da ikram eden
öyle olduğunu söylese alınır ve yenilir.(Hindiyye, V/342; Kâdihan, NI/400-402).
Faizle para kazanan için de durum aynıdır.(Hindiyye, V/343) Helâl kazancı
daha çoksa ikramı alınır, değilse alınmaz. Durumu bilinmiyorsa, bir mü'min
ancak helâl yolla kazanır diye hüsn-i zan edilir ve yine kabul edilir.
HARAM PARA İLE TAHSİL
Diploma belli bir ilmi ya
da meslegi öğrenmiş olmanın belgesidir. Ehil olma açısından hakederek
alınmış olduktan sonra, haramla beslenerek alınmış olsa bile onu
kullanmamak, bildiklerini unutmakla eş anlamlıdır. Bu olmayacağına göre, söz
konusu diplomadan yararlanmamak da olmaz. Ama ne var ki, haram yapacağı
tahribatı yapar. Içe doğru olan duyuların, alıcıların (letaif) paslanıp
körelmesine vereceği zarardan da geri durmaz. Bunun için de ondan sakınarak
çok tevbe edip bağışlanma dilemek gerekir. Işi daha sağlama bağlamak
isteyenler için, (Allah'u a'lem) bir de yediği paraya karışan faiz (haram)
miktarını hesap ederek eline para geçtikçe, ne olduğunu söylemeden halka
yönelik meşru hizmetlere (çünkü faiz bütün bir milletten sömürülmektedir)
vermek iyi olur. bu konuda fıkıhçılarımız şöyle açıklamalarda
bulunmuşlardır: "Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu
haramdan ise alanın kabul etmemesi ve yememesi gekerir. Ama ona verdiği
kısmı, miras ve karz gibi helâl yoldan edindiği bir malından ise onu
almasında ya da yemesinde mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olan ise
almasında ve yemesinde zaten mahzur yoktur. Yeter ki bizzat verdiği kısmın
haramdan olduğunu biliyor olmasın. O takdirde onu da alamaz ve yiyemez.
Böyle olmadıkça yer çünkü az da olsa malına haram bulaşmayan insan
(özellikle de günümüzde) yoktur."(Hâniyye (Hindiyye kenarında), NI/400;
Hindiyye; V/343)"Böyle bir durumda hediyesi ya da ziyafeti kabul edilmeyecek
olan kişi kırılacaksa, hediye ya da ziyafet verilen yiyeceğinin tutarı (Bezzâziye,
VI/360) kadar bir hediyeyi ona götürür ve adeta kendi malından yemiş olur."
BAŞA DÖN
HARAM VE TEMİZ OLMAYAN BİR İLACI TEDAVİDE KULLANMAK CAİZ
MİDİR?
İslam dini sağlığa büyük
ihtimam gösterip hasta olmamak için tedbir almamızı emrettiği gibi, hastalık
olduktan sonra tedaviyi de emretmiştir. Ancak varsa tahir bir ilaç kullanmak
gerekir. Necis veya müteneccisi kullanmak caiz değildir. Remli ve Şirazı:
Temiz bir ilaç bulunmadığı takdirde müslüman bir doktorun tavsiyesine binaen
necis veya mütenecis bir ilacı tedavide kullanmakta beis yoktur, diyorlar.
Bir hastalık için, "İçkiden başka ilaç bulunmazsa içilmesi caizdir” diyen
olduğu gibi "caiz değildir” diyen de olmuştur. Yalnız Şafi'i mezhebine göre,
ilaca maslahata binaen müteneccis bir şey katmakta beis yoktur. Binaenaleyh
çeşitli hastalıklara yarayan ve içinde alkol bulunan şurubu ( başka bir
ilacın bulunmaması şartıyla) içmek caizdir.
HARB
SIRASINDA DÜŞMAN GÖZETLEYEN VARSA DÜŞMANI VURMAK İÇİN SİPER ARKASINDA
SAKLANAN KİMSE NASIL NAMAZ KILACAK?
Savaş sahasında düşmanı
gözetleyen veya düşmanı vurmak için siper arkasında gizlenen kimse ayakta
namaz kıldığı takdirde düşman onu görecek, dolayısıyle de kendisi ve İslam
ordusu zarar görecektir. Böyle bir durum karşısında bu kimse oturarak namazı
kılacaktır.
BAŞA DÖN
HAREM-İ ŞERİF
Kâbe-i Muazzama'yı
çepeçevre kuşatan, etrafı kubbeli, ortası açık büyük câmi. Ortasındaki küçük
meydan (tavaf yeri, metaf) üzerinde bulunan Kâbe, Zemzem ve Makam-ı İbrahim
(a.s), bu câminin birer parçasını teşkil eder. Dilimizde daha çok Haremi
Şerif olarak bilinen bu mescide, Mescid-i Haram veya Mescid-i Şerif de
denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de onaltı ayette "el-Mescidü'l-Harâm" geçmektedir.
Bu ayetlerden iki taneşinin anlamı şöyledir: "Ey iman edenler, müşrikler
murdarın murdarıdırlar bu yıldan sonra artık Mescid-i Haram'a
yaklaşmasınlar. Yoksulluktan korkarsanız bilin ki, Allah dilerse, yakında
sizi büyük lütuf ve ihsanı ile zenginliğe kavuşturacaktır. Şüphesiz Allah
bilendir, hikmet sahibidir" (et-Tevbe, 9/28). "Muhakkak ki, o inkar edenler,
Allah'ın yolundan ve bir de kendisinde yerli ve yabancının eşit hakka sahip
olduğu ve bütün insanlar için meydana getirdiğimiz Mescid-i Haram'dan
alıkoymaya çalışanlar, bilmelidirler ki, kim zor kullanarak orada bir
dinsizlik ve zulme yeltenirse, ona acı azabı tattıracağız" (el-Hacc, 22/25).
Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, "haram" olarak isimlendirilmesi, hürmet
duyulan yer olduğundandır. Harem dahilinde kan dökmek, ağaç kesmek ve
avlanmak haram kılınmıştır.
Harem-i Şerif'in sadece
tanıttığımız cami'den ibaret olduğu, ya da tüm haram beldeyi içine aldığı
hususunda ihtilaf vardır. Ancak genellikle söz konusu büyük cami olarak
zikredilmiştir (Geniş bilgi için bkz. el-Ezrakî, Ahbâru Mekke, neşr. Rüşdi
Salih Melhas, Beyrut 1979, II, 62,130 vd. Eyüp Sabri, Mir'at-ı Mekke,
İstanbul h. 1301,127; el-Fâsî, Takiyyüddin Muhammed b. Ahmed, el-Ikdu's-semîn,
Beyrut 1986, I, 44).
Harem-i Şerif, İslâm
öncesi dönemde herhangi bir duvar ile çevrili değildi. Kâbe'yi tavafa
mahsus, etrafı evlerle çevrili, kumluk dar bir saha (metaf)'dan ibaretti.
Oraya evler arasındaki sokaklardan girilirdi. Asr-ı Saâdet'te ve Hz. Ebu
Bekir'in halifeliği esnasında bu şekilde kaldı. Hz. Ömer zamanında, İslâm
ülkeşinin genişlemesi, müslüman nüfusun artması ve hacı sayısının büyük
rakamlara ulaşması üzerine, tavaf yeri dar gelmeye başladı. Tavaf esnasında
büyük bir izdiham oluyordu. Bu sebeple, Harem-i Şerif'in civarındaki bazı
evler sahiplerinden satın alınarak yerleri yıkıldı ve mescide ilave edildi.
Hz. Ömer'in yaptırdığı bu ilk genişletme esnasında, harem-i Şerif'in
etrafına, yüksekliği bir adam boyuna ulaşmayan bir ihata duvarı inşa edildi.
Bu duvar üzerine kandiller konuldu (Belâzurî, Fütûhu'l-Buldân, Kahire 1901,
53; el-Ezrakî, a.g.e., II, 68 vd.; Yâkut, Mu'cemu'l-buldân, VIII, 50). Daha
sonra Hz. Osman ve Abdulah b. Zübeyr zamanlarında, civardaki bir takım evler
daha satın alınarak yeni genişletmeler yapıldı.
Emevî hükümdarlarından
Abdülmelik b. Mervan 75/694 yılında, oğlu Vetid de 91/709 yılında Mescid-i
Haram'ı tamir ve bir miktar daha genişlettiler. Mekke'ye birçok mermer direk
gönderen Velid tarafından gerçekleştirilen tamirat ve genişletme esnasında,
mescidin zemini mermer mozaikle döşendi. Direkler üzerine Sac ağacından bir
tavan yapıldı. Anlaşıldığına göre, Harem-i Şerif'te ilk minareler bu tamirat
sırasında yapılmıştır. Harem-i Şerif'in genişletilmesi faaliyeti, bölgeye
daha sonra hâkim olan devletler zamanında da devam etti. Abbasîlerin ikinci
halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından 159/775-776 yılında yaptırılan tamirat
sırasında, Harem-i Şerif'in Kuzeye düşen tarafı Bab-ı Nedve'ye, diğer tarafı
Bab-ı Umre'ye kadar genişletildi. Yapının dört tarafı altın ve gümüş kakmalı
rengarenk mozaiklerle süslendi. Kâbe'de Rükn-i Şâmî ile Rükn-i Irâkî
arasında, Altın oluğun altında, iki arşın yüksekliğinde yay şeklinde bir
duvar ile çevrili olan Hatîm (=Hicr)'in iç tarafı renkli mermerle tefriş
olundu. Mansur'un oğlu Mehdî zamanında (M. 775-785) iki defa tamirat
yapıldı. Bu tamiratlarla Kâbe ile Mesâ' (=say yeri) arasındaki evlerin
tamamı Harem-i Şerif'e katıldı. Kahire'den getirtilen beşyüz'e yakın direk
gereken yerlere dikilip, üzerlerine kubbeler inşa edildi. Tavan ve revaklar
ise ahşap olarak yapılmıştır (Bu tamiratlar hakkında bkz. Belâzurî, a.g.e.,
53 vd.; el-Ezrakî, a.g.e., II, 68-81, 96 vd.; Yâkut, a.g.e., VIII, 50 vd.;
Eyüp Sabrî, a.g.e., 631-637; M. Es'ad, Tarih-i Din-i İslâm, İstanbul 1983,
334, vd.).
Memlukler zamanında
802/1399-1400 yılında çıkan bir yangında Harem-i Şerif'in kuzey ve batı
taraflarının ahşap tavanları yanmıştı. Sultan Ferec'in emriyle
804/1401-1402'de başlayan inşaat sırasında tavanın tamamı yine ahşap olarak
yeniden yaptırıldı. O sırada revaklar üç sıra olup, mescidin beş minaresi
vardı. Harem-i Şerif Osmanlılar zamanına kadar bu şekilde kaldı. Sultan II.
Selim'in emriyle, 979/1571 tarihinde Mısırlı Ahmed Bey'in nezaretinde
başlatılan ve beş yıl süren inşaat esnasında, bu ahşap tavanlar yıkılarak
yerlerine mermerden. inşa edilmiş ve üzerlerine altın alemler konulmuş
kubbeler yapıldı. Sonraları Sultan Ahmed, I. Hamid, IV. Murad, II. Mahmud ve
Abdülmecid zamanlarında, Harem-i Şerif'in muhtelif tarafları tamir ve tezyin
edildi. Etrafında yeni bölümler yapıldı (E. Sabri, a.g.e., 760-771).
Osmanlılar zamanındaki bu
tamirât ve genişletmeler neticesinde, tavaf mahalli 537 x 550 zirâ'
genişliğine çıkarıldı. Revaklardaki yenilenen 892 sütuna yeni sütunlar ilave
edildi. Yenilenen kemerler üzerine Türk üslûbunda beşyüz küçük kubbe ilave
edildi. Mevcut on dokuz kapı yenilendi. Tavaf yeri etrafına, ağaç şeklinde
kandiller dikildi. O sırada mescid'in yedi minaresi vardı.
Suûdî yönetimi de,
zamanına kadar dört defa genişletme faaliyetinde bulundu. 1955 yılında Kral
Abdülaziz zamanında başlatılan ve 1961'de bitirilen büyük genişletme
faaliyetinde Safa ve Merve tepeleri arasındaki tavansız toprak bir yol
halinde olan say mahalli (=mesa'), Harem-i Şerif'e ait yapıya dahil edildi.
Suûdiler, daha sonra Harem-i Şerif'i üç defa daha genişlettiler. Bu tamirat
ve genişletmelerin birincisi, 1961-1969, ikincisi 1969-1976 yılları arasında
yapıldı. Sonuncusu ise Fahd b. Abdülaziz'in emriyle mescidin batı tarafında
başladı. Bu genişletmelerde, Harem-i Şerif'in alanının, üç yüz bin kişiyi
alabilecek şekilde, 160.000 m2'ye çıkarmak hedef alınmıştır.
HAREMLİK - SELÂMLIK:
Arapça bir kelime olan
"Harem", girilmesi yasak olan yer, mukaddes ve muhterem olan şey demektir.
Eskiden saray, konak ve evlerin kadınlara ait kısmına "Harem", erkeklere ait
kısmına ise "Selâmlik" derlerdi. Kadınlar ayrı, erkekler ayrı yerlerde
otururlardı. Bu uygulama örften ve âdetten değil, dinî ernirlerden
kaynaklanırdi. Çünkü "Avret ve Örtü" bölümünde de gördüğümüz gibi,
erkeklerin mahremi olmayan kadınlara, kadınların da mahremi olmayan
erkeklere belli ölçüler dışında bakmaları câiz değildir. Buna göre
aralarında birbirinin mahremi olmayan kadınlar ve erkekler bulunan insanlar,
birbirlerini görmeyecek şekilde ayrı ayrı yerlerde oturacaklardır. Bu
nefislere zor gelir ama, kalplerin ve duyguların selâmeti için daha
elverişlıdır.
Aslında haram olan, bir
kadınla bir erkek başbaşa kalmadıktan sonra bir arada oturmak değil,
birbirlerinin avret yerlerine bakmaktir. Buna göre; elleri ve yüzünden başka
bir yeri açık olmayan kadınların, kendi erkekleri de yanlarında varken,
erkeklerin bulunduğu mecliste oturmalarının ne zararı vardır? denebilir.
Zararlarını saymadan önce biz aynı soruyu tersine çevirerek soralım: Ne
yarari vardır? Buna verilecek cevap, bir "hiç!"ten ibarettir. Öyleyse şimdi
de zararlarını söyleyelim:
Sadece Hanefi mezhebinde
kadınların elleri ve yüzü avret değildir, ancak bu fitneye yani kötü bir
düşünceye sebep olmamakla sınırlandırılmıştır. Eğer kem düşüncelere sebep
olacaksa, onlara göre de kadın elini ve yüzünü kapatmak zorundadır. Ayrıca
Kur'ân-ı Kerîm de kadınların seslerine de dikkat etmeleri, kadınlığını
hatırlatacak biçimde kırıla döküle konuşmamaları emredilmiştir. (Ahzâb (33)
32.) Çünkü kadının çekici yönü erkekten fazladır. O sırf seşiyle bile bir
erkeğin beynini döndürebilir. Gülüsleri, gamzeleri, egilip-bükülmesi, cinsel
câzibe açısından özelliği olan yönlerindendir.
Şimdi bir kadının sadece
yüzü ve elleri açık olarak da olsa böyle bir mecliste oturduğunu düşünelim.
Sesiyle ve davranışlarıyla mahremi olan erkeğin devamlı dikkatini çekecek ve
sırf kalbinde de kalsa, şeytanla nefsin işbirliği yapmasına sebep olacaktır.
Bu. yüzde bir ihtimalle de olsa onu, ileride nefsî arzulanın
gerçelestirmenin planlarını yapmaya itecektir. Ya da ilk bakışta birşeyler
düşünemediği yüzüne uzun zaman bakma imkânı bulunca, yine yüzde bir insan
için de olsa kalbine bazı duygular uğrayıp uğrayıp geçecektir ve o takdirde
yüz. Hanefîler için de avret olmuş olacaktır.
Böyle söyleyenleri kalbi
pis olmakla suçlayanlar çıkabılir. Onlann da haklı tarafları vardır. Ancak
herkesin kendileri gibi temiz kalpli olacağını düşünmek de hatadır.
Ancak avretini İslam'ın
emrettiği şekilde örten, kadınsi konuşma ve gülümseyişlerine dikkat eden,
normal bir ev elbisesi üzerine "cilbâb" sayılabilecek geniş ve süssüz
başörtü gibi bir üslük atan kadının, fitne endişesi de yoksa, kocasıyla
beraber olan misafirlerine edeple hizmet etmesinin câiz olduğu söylenmiştir.
Halvet, yani birbirlerinin
mahremi olmayan bir kadınla bir erkeğin başbaşa kalmaları ise, haramlığı
kesin olan daha kötü bir davranıştır. Peygamberimiz böyle zamanlarda üçüncü
kişinin mutlaka şeytan olacağını söylemiş ve inananların bundan
sakınmalarını emretmiştiir. (Tirmizî, radâ' 10, fitne 7; Müsnerl 1/18, 26 NI/339,
446. )
"Kayınbiraderler de mi Ey
Allah'ın elçisi," diye soran sahabiye, "o zaten ötüm demektir!" cevabını
vermiştir. (Tirmizî, radâ' 16; Dârimî, istizân 16; Müsned IV/149,153.)
yanlarında başka erkek bulunmaksızın, bir erkeğin birden çok kadınla bir
arada bulunmamasının da yasaklanan halvet türünden olduğunu söyleyenler
vardır. (Kadızâde Efendi, Netâicül-efkâr N/122; Serahsî I/166.)
BAŞA DÖN
HAREMLİK SELÂMLIK HAKKINDA İLMÎ BİR ARAŞTIRMA
Kavramın Tarif ve Şumûlü
"Harem" kelimesi Arapça
bir kelime olup, "kişinin özenle koruduğu ve ugrunda savaştığı şey"( el-Mu'cemül-vasît,
(ha-ra-me) md.) demektir. "Harâm", "hürmet", "muhterem" ve "ihtiram"
kelimeleriyle aynı köktendir. Bu türevlerinden de anlaşılacağı gibi
kelimemizde "saygınlık", "saygın" "korunmaya ve savun maya değer" gibi
anlamlar saklıdır. Bir hadîs-i şerîfte "Malı ugrunda öldürülen şehittir,
canı ugrunda öldürülen şehittir, dini ugrunda öldürülen şehittir, ırzı
ugrunda öldürülen de şehittir. "(Buhari, mezalım 33; Müslim, imhan 226;
Tirmizi, diyyât 21) buyurulmuştur ki, bu hadîs bir bakıma Islâmda "özenle
korunması gereken" değerleri saymaktadır. Kişinin "ırzı"da bu korunması
gereken değerlerin önemlilerinden olmakla."harem" telakki edilmiş ve "kötü
ellere", "kem gözlere" karşı titizlikle korunmuştur. "Hurmet" kelimesi de,
saygınlığı çiğnenemeyecek zimmet, hak ve sohbet vb. manalara geldiği gibi,
yine bu manayı taşıması itibari ile "kadın" anlamına da gelir.( el
Mu'cemu'1-vasît agy.) "Harîm" kelimesi de aynı kökten olup yaklaşık manalar
taşır.Bütün bu anlamlar göz önünde bulundurularak "harem", herkesin
girmesine müsaade edilmeyen, saygıdeğer ve kutsal yer,( bk. Devellioğlu
(harem) md.) diye tanımlanmıştır. Mukaddes Mekke ve Medine şehirlerini
çevreleyen ve sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilip "mü'min"
olmayanların girmelerine müsaade edilmeyen bölgelerin her birine de "harem"
adı verilir ve "Harem-i Mekke" (Mekke'nin kutsal bölgesi) ile "Harem-i
Medîne"nin ikisine birden, iki kutsal bölge, anlamında "Haremeyn" tâbir
edilir."Harem-i şerif", şerefli harem, anlamında olarak, hem Kâbe ile Hz.
Peygamber Mescidi ve civar larına, hem de Devellioğlu'na göre, büyük islâm
konaklarında bulunan kadınlar dairesine denir.(agy.) Ancak "Büyük Islâm
Konakları" ifadesi pek yerinde görülmediğinden, onun yerine "Islâm
öğretisine göre inşa edilmiş evler" denmesi daha isâbetli olduğu
kanaatindeyiz.
Bu konuda Pakalın'ın
tanımlaması daha güzeldir: "Harem, sarayla konakların ve evlerin kadınlara
mahsus kısmına verilen addır. Bu yere "Harem Dairesi" de denilirdi.
Erkeklerinkine ise "selâmlık" adı verilirdi. Harem; zevce mânasına da gelir.
Arapça bir kelime olan Harem, girilmesi memnun olan yer, mukaddes ve
muhterem olan şey demektir. Bundan dolayı ki, eskiden harem ve selâmlık diye
ikiye ayrılan saray ve konakların girilmesi memnun olan harem kısmı,
kadınların ikametine mahsustu." Türk Ansiklopedisi'nin "harem" maddesine
yaptığı tarif ise daha da şumüllü ve efradını câmîdir: "Islâm toplum
hayatında ve kadınların yabancı erkeklere karşı şer'an tarif edilmiş şekilde
örtünme (tesettür) ye mecbur oldukları devrede, çatısının altında âileye
mensup olmayan ve çeşitli hizmetler gören erkeklerin de yaşadığı, barındığı
büyük evlerde, konaklarda ve saraylarda kadınlara mahsus olan daire...
Sadece Harem denildiği gibi, Harem Dairesi de denilir; padısahlara mahsus
köşklerde de, sahilsaray ve saraylardaki Harem dâireleri de Harem-i Hümâyun
adm taşır"(Türk Ansiklopedisi (Harem) md.) Burada da "şer'an örtünmeye
mecbur oldukları devrede" ifadesi hatâlıdır, zirâ Islâm gerçeğinin varolduğu
her dönemde, inanan kadınların örtünmeye mecbur olacakları da bir vâkiadır.Anlaşılan
"Harem" ve "Harem dâiresi" "selâmlik" la birleşerek Türkçe yapım eki olan -lik
eki almış ve kadınların bulunduğu yeranlamında "Haremlik" haline gelmiştir.
Buna göre, daha sonra Islâmî menşe ve kökenini araştırmaya çalışacağımız
"Haremlik": Maddî imkânlarına bağlı olarak evlerini büyükçe yapabilen
müslümanların, erkeklerin oturma mekânına mukabil, kadınlar için inşa
ettikleri ve yabancı erkekler girmeksizin sadece kadınların bulunduğu,
böylece de oturma ve sohbet sırasında üstbaşları tabiatıyla dağınık olacak
kadınların "hicab" emrine uymuş olacakları ev bölmesi diye tanımlanabilir.
BAŞA DÖN
"Selâmlık" ise yine Arapça
bir kelime olan "selâm"a, yine yapım eki olan Türkçe -lık takısı eklenerek
yapılmış "selâm ve selâmlama yeri" anlamında bir terimdir. Ancak anlaşılan o
ki, bunda "selâm" kelimesinin etimolojik anlamları olan "selâmet, esenlik,
bariş, güven" gibi manalar gözetilmemiş, sadece bu manalarıda içine alan "selâmlama"dan
hareketle "Haremlik"in mukabili mekâna "selâmlık" demiştir. Yani, "selâmlık"
konaklarda erkeklere mahsus daireye verilen addır. Bunun yerine "Selâmlık
Dâiresi" de kullanılırdı.."Selâmlık" tâbiri, konak sahibinin selâm ve arz-i
ihtiram için gelenleri burada kabul etmesinden meydana gelmiştir. Konaklarda
selamlıklar ayrı bir dâire halinde idi. Ev sahibi sabahleyin hâremden çıkar,
işine gidinceye kadar misafirlerini burada kabul ettiği gibi, işinden
döndükten sonra da yatma zamanına kadar yine burada oturup gelenlerle vakit
geçirirdi. Orta hallilerin evlerindeki selâmlık dâireleri konaklardakilere
nisbetle basit şekilde idi.(Pakalın, (selâmlık) md.) Bir başka ifade ile:
"Büyük evler, konaklar ve saraylarda aile hizmetindeki yabancı erkeklerin
(erkek asçılar, asçı yamakları, uşaklar, ayvazlar, kâhyalar, vekilharçlar,
erkek çocuğu lalaları, kâtipler, arabacılar, kayıkçılar, seyisler,
bahçıvanlar, efendi tarafından himaye altına alınmış genç erkekler, âileye
intisap etmiş şeyhler, dervişler, bulûg çağını idrak etmiş köleler, günlük
misafirler, gece yatışı misafirleri, diyar garibi misafirler) bulunduğu,
yaşadığı kısma da selâmlık denilmiştir."(Türk Ansiklopedisi (TA) (Harem)
md.)"Haremlikle selâmlık arasındaki bağlantı kısmına "Mabeyn" (arayer,
arabölme) ismi verilirdi... Büyük mutfak selâmlıkta bulunurdu, fakat
ekseriye Haremlik'in de ayrı mutfağı olurdu...
Konak ve saraylarda
Haremlikle Selâmlıkta mutlaka iki hamam bulunurdu, büyük evlerde haremlikte
mutlaka bir hamam yapılır, selâmlık halkı için civardaki bir çarsı
hamamından faydalanırlardı. Uşaklardan biri külhancılık hizmeti görürdü.
Binada hamam külhanları selâmlıkta olurdu. Harem lik'in ve selamlığın
bahçeleri de ayrı olurdu..."(agk.)
HAREMLİK VE
SELÂMLIK'IN MENŞEİ
Önce konumuzla çok
yakından ilgili bir âyet-i kerime ve bazı hadisleri ele alacak, sonra da
"Haremlik-Selâmlık" ın tarihi seyrine kısaca temas etmeye çalışacağız.
Söz konusu âyet-i kerîme
Rasûlüllah'ın Zeynep'le evlendiklerinde verdikleri ziyafet sırasında bazı
sahâbîlerin oturma ve sohbeti sıkıntı verecek biçimde uzatmaları üzerine;
onları ikaz için gelmiş bir âyet-i Kerimedir: "Ey mü'minler, size yemek için
izin verilmeden ve vaktine de bakmaksızın Peygamberin hücrelerine girmeyin,
ancak çağırılırsanız girin, yemeği yiyince de dağılıverin. Söz ve sohbet
için de girmeyin. Gerçekte bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden
sıkılmaktadır; oysa Allah hak'tan sıkılmaz. Onlardan (peygamberin
eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde (hicap) arkasından isteyin.
Bu sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de dâha temizdir..."(K.
Ahzab (33) 53)
Buhâri'nin naklettiği
habere göre, Ömer b. Hattâb'in : "Ey Allah'ın Rasulü, senin yanına iyiler de
giriyor kötüler de Mü'minlerin annelerine "hicâb" emretseniz nasıl olur?"
demesi üzerine bu âyet-i kerime indirildi.(Buhari, tefsir (Ahzâb) Enes b.
Mâlik'in anlattığına göre: "Düğün yemeğine gelenler dağıldıktan sonra geldim
ve "Ey Allah'ın Rasulü, gittiler." dedim. Hemen kalkıp odasına girdi. Ben de
girmek üzere kalktım ama, önüme perde (hicap) çekiverdi de bu âyet
indirildi."(Buhari, agy; Ibn Kesir VI/441) Kurtubi'nin ifadesine göre, söz
konusu âyetin "nüzul sebebi" ile ilgili en sağlam rivâyetler bu
ikisidir.(bk, Kurtubi, XIV/224) Âyette geçen "hicâb" kelimesi konumuz
açısından anahtar kelimedir ve "Haremlik ve Selâmlık"ın anlaşılabilmesi için
se mantık yönünden bu kavram üzerinde durmak gerekir:
"Hicâb": Örtü, perde. "Hicablanmış
kadın": Bir örtü ile perdelenen kadın. "Hicâbul-cevf': Göğsü karından ayıran
zar, diyafram. "Hicâb" : Kendisi ile gizlenilen her şey. Buna göre iki şeyi
birbirinden ayıran her engel "hicâb" dır. Bir şeye mâni olan her şey onu "hicâblamış"
demektir. Erkek kardeşlerin anneyi mirastan "hacb" etmesi de buradandır.(Ibn
Manzûr, Lisânii'1-Arab (Hacb) md.) "Hacb" ve "Hicâb", ulaşmayı, kavuşmayı
engellemektir. Vahyin geliş biçimlerini anlatan âyette "ya da hicâb
arkasından (getir)"(K. Sura (42) 51) denir ki, konuşuların görülmeyeceği bir
yerden demektir.( Ragib el-Isfehânî, el-Müfredât 108.) "Hacb" setr ve nihân
eylemek, "Hicâb" isim olur, kendisiyle setr olacak perdeye denir."(Asim
Efendi, Kâmûs, (hacb) md.) Ayrıca hadîslerde Güneşi perdeleyen ufuk, müşrik
olarak çıktığı için mağfirete engel olan can, öbür âleme muttalî olmayı
önleyen ölüm... gibi manalarda kullanıldığına bakılırsa(Ibnül-Esîr, en-Nihâye,
I/340)"Hicâb" ın elbise gibi insana bitişik birşey olmadığı, insandan ayrı
ve onun görülmesine tamamen engel olan bir hâil olduğu anlaşılır."Hicâb" a
gerçi bazı müfessirler "setr", "tesettür" anlamı vermiş ve onu kadının
örtünmesi karşılığında kullanmışlardır, ancak bu, kavramın ilk dönemlerdeki
manası değildir.(krs. M. Mutahhari, Islâmda Tesettür 68-69) Sanıyorum buna
gerek de yoktur. Çünkü kadının her yönüyle tesettürünü anlatan başka âyet-i
kerimeler vardır (bk. K. Nûr (24) 31, 60; Ahzâb (33) 59) ve bunun da aynı
anlamda algılanması tekrar demek olur. Zaten "setr" ve "tesettür" manasına
gelmiş olsaydı, o takdirde kök anlamı (etimolojisi) gereği kadının tamamen
örtünmesini, yani yüzüne de peçe kullanmasını farz kılmış olurdu. Gerçi
kadının baştan ayağa avret olduğunu, yüzünü dahî kapatması, yani peçe
kullanması gerektiğini söyleyen pek çok tefsirci ve fıkıhçı vardır ve bu
konudaki delilleri de aksini söyleyenlere göre oldukça güçlüdür; ancak onlâr
bu görüşe bu âyetle varmış değil, sadece bu âyeti de o görüşlerine destek
olarak kullanmışlardır. Imdi, kadının yüzünün ve ellerinin, hattâ bazılanna
göre ayaklarının avret olmadığını söyleyen hatırı sayılır sayıda fıkıhçı
bulunduğuna göre, onlar bu âyeti "tesettür" ve "peçe" anlamında görmemişler
demektir. Yani "hicâb" kadının bizzat üzerinde olup görülmesine mâni bir
perde değil demektir.
BAŞA DÖN
Sözkonusu âyeti ve nüzul
sebebini anlatan hadîsleri tekrar gözden geçirirsek, konumuzla ilgili olarak
su noktalar dikkatimizi çeker: Hz. Peygamberin "beytlerine", yani geceleme
yerleri olan odalarına çagrılmadan girmemelidirler. Onun zevcelerinden bir
şey isterlerse "hicâb" (perde) arkasından istemelidirler(Hz. Peygamberin
zevcelerinden istenecek "metâ" dört şeyle izah edilmiştir: Âriyet (yani
ödünç gereçler), herhangi bir hâcet, fetvâ ve Kur'an sahifeleri,
(Ibnü'1-Arabî, Ahkâmü'1-Kur'an NI/158) Rasulüllah'ın yanına iyi-kötü, herkes
girip çıkmaktadır. Enes b. Mâlik içeri girmek isteyince önüne perde
çekılmıştir... Dikkat edilirse bütün bunlar, ev içi düzeniyle ilgili
hususlardır. Yani: Kadının evdeki kiyafeti elbette dışardaki gibi değildir.
Genellikle yabancı erkeklere görünemeyecek üst-başla dolasir. O halde eve
gelen yabancı erkeklerle evin kadın arasında bir engel (hicab, perde vb.)
bulunmalı ve erkekler kadınlardan bir hacet isteyeceklerse bu engelin
arkasından istemelidirler. Tabiatiyla bu tür bir hâcet perde arkasından
isteniyor ve ihtiyaç halinde dahî bir araya gelinemiyorsa, ihtiyacın
olmadığı zamanlarda kadınların yabancı erkeklerle, ev içi oturmaları
tarzında bir arada olmaları bu âyetin isteğine aykırı olmuş olur. "Cilbâb",
yani dış tesettürüne riâyet eden bir kadının, "halvet" olmamak kaydıyla,
yabancı erkeklerin de bulunduğu mekânlara girmesinin câiz olmasıyla bu,
farklı farklı şeyler olmalıdır. Tamamen yabancı bir edâ ile, geçici olarak
bir arada bulunmakla, ev içi sohbetleri ve beraber oturmalar arasında
elbette farklar bulunmalıdır. Çünkü sohbet ülfeti, ülfet de ilgiyi
kolaylaştırır. Bu yüzden olmalıdır ki, Islâm'da komşunun hanımı ile zinâ,
diğerlerinden çok daha büyük görülmüş, kayınlar gibi yakın-yabancıyla halvet
"ölüm" sayılmıştır.Elmalılı, âyetin tefsirine çok kısa değinmiş olmakla
beraber meseleyi bizim vaz'ettiğimiz biçimde açıklamıştır: "Artık onlara bir
hicab: yani görülmelerine mani bir perde, bir siper arkasından sorun. Bundan
böyle Harem farz kılınmıştır ki, o zamana kadar Arapta âdet değil idi".(
Elmalıli Hamdi Yazır, VI/3921) Bedîüzzaman da aynı görüştedir Ayet-i kerime
muktezâsınca irhâ-yı hicâb ile emrolundu ki , harem ile selâmlığı ayırmak
demektir. ( bk. Yeni Ansiklopedi "Tesettür" md.)Peki bu hüküm ya da uygulama
sadece Rasulüllah'ın (s.a.s.) zevcelerine mi hastır yoksa bütün mü'min
kadınlar için de istenmiş midir? Bu hükmün sadece Rasulüllah'ın (s.a.s.)
zevcelerine has olduğunu söyleyenler yok değildir. Ancak adı geçen âyette
böyle bir tahsîs, işaretle dahî olsa, yoktur. Hattâ hangi Ayette
Rasulüllah'ın zevceleri zikredilerek bir hüküm bildirilmişse, o hüküm diğer
bütün mü'min kadınlar için de geçerlidir. Bundan sadece onun zevcelerinin
kendisinden sonra hiç kimse tarafından nikâhlanamayacağı hükmünü istisna
edebiliriz ki, bunun da sebebi açıklanmıştır "Onun zevceleri mü'minlerin
anneleridirler." (K. Ahzâb (33) Nitekim Kurtubî: "Bu hükme bütün kadınlar
dahildirler.( Kurtubî, XIV/27) derken Cessâs da : "Bu hüküm her ne kadar
özellikle Rasulüllah ve onun zevceleri hakkında inmişse de, manası onlara da
başkalarına da şâmildir. Çünkü biz Allah'ın (c.c.) sadece ona has kıldıkları
dışında Rasulüllah'a uymak ve onu örnek edinmekle memuruz". demiştir.(Cessâs,
V/249)
BAŞA DÖN
HÂRİCÎLİK (HÂRİCİYE, HAVÂRİC)
Hz. Ali döneminde ortaya
çıkan siyasî ve itikadî mezhep. Mezhebe Hâricı"lik adının verilmesi
konusunda çok çeşitli yorumlar yapılır. Mezhepler tarihçilerince en çok
kabul gören yoruma göre, mezhep üyeleri, ümmetin başındaki hak imam olan Hz.
Ali'ye karşı çıkarak itâattan ayrıldıkları için Havâric (Hâriciler) olarak
anılmış, mezheblerine de Hâricilik adı verilmiştir. Kendi ifadelerine göre
ise, Allah yolunda huruc etmelerinden dolayı hâricîler adını almışlardır.
Hâricîler başka adlar ve
lâkablarla da anılmış, tanınmışlardır. Sözgelimi Hz. Ali'nin ordusundan
ayrıldıklarında ilk toplandıkları yer olan Harûra'nın adına izafetle
Harûrîler (Harûrîye); Allah'tan başka kimsenin hüküm verme yetkisine sahip
olmadığı gerekçesiyle hakem olayına karşı çıktıkları için el-Muhakkime
adıyla anılmışlardır. Kendilerinin ençok hoşlanarak kullandıkları isim ise
Şürât'tır. Satın alıcı anlamındaki Şârî'nin çoğulu olan Şürât'ı kendini
Allah'a verenler, satanlar anlamında kullanıyorlardı. Hâricîler iman
sorununa yanlış bir usulle yaklaşarak bu konuda kimlerin kâfir olduğunu
tartıştılar. Hakem olayında hakemlik yapanları ve taraflarını kafir ilan
ettiler. Cemel Vak'ası'na karışanları ve taraftarlarını lânetlediler.
Adâletsiz hükümdara karşı isyanı bütün mü'minlere farı kabul ettiler. Büyük
günâhlar işleyen (mürtekîbü'l-kebâir) herkesi kâfir ilân ettiler
(el-Bağdâdî, el-Fark beyne'l-Firâk, s. 55).
Hâricîler, Hz. Ali ile Şam
valisi Muâviye arasında yapılan Sıffin savaşında, sorunun çözümü için
tarafların birer hakem atamaları üzerine ortaya çıktılar. Onlara göre
Allah'tan başka kimsenin herhangi bir konuda hüküm verme yetkisi yoktur. (lâ
hukme illâ lillâh). Böyle bir yetkiyi kabul edenler kâfir olurlar. Sorunu
hakemler aracılığı ile çözmeyi kabul ettiği için Hz. Ali de kâfir olmuştur.
Kâfir olduğuna inandıkları Hz. Ali'den ayrılmanın farz olduğu düşüncesiyle
Hâricîler, gizlice ordudan ayrılarak Harûra'da toplandılar. Bu huruc (çıkış)
hareketi ile İslâm tarihindeki ilk siyasî parçalanma gerçekleşti. Harûra'dan
sonra Nehrevân'da üslenen bu grup, İslâm tarihinin en katı, en savaşçıl
partisini oluşturdu (Ahmet Emin, Duha'l-İslâm, III, 5).
İşin ilginç yanı, Kur'ân'ı
mızraklarının ucuna takarak Hz. Ali ve ordusunu kitab'ın hükmüne çağıranlar,
bunu düpedüz yenilgiden kurtulmak amacıyla bir hile olarak yapmışladı ve ilk
başta buna aldanarak savaşı durdurması ve isteklerini kabul etmesi için Hz.
Ali'yi zorlayanlar, hattâ tehdit edenler, sonradan hurûc edenlerle aynı
insanlardı. Savaşı kendileri durdurmuş, Hz. Ali adına, onun hiç istemediği
bir kişiyi hakem atamışlar, sonra da bütün bunlardan dolayı Hz. Ali ve ona
uyanları kâfir ilân ederek ayrılmışlardı. Bu durum, en bağnaz düşmanlarınca
bile teslim edilen doğruluk ve samimiyetleri konusunda şüphe uyandırdıktan
başka, hareketin kökeninde sadece inanç farkının yatmadığını da
düşündürmektedir.
Mezhepler tarihçileri,
Hâricîlerin ortaya çıkışını ünlü hakem olayına bağlamakla birlikte başka
nedenlerin varlığından ve etkisinden de sözetmektedirler. Bunların en
önemlileri şöyle özetlenebilir:
1. Hâricîlik hareketi,
kurra diye bilinen son derece dindar ve bilgili bir kesimin öncülük ettiği
bir düşünceyi temsil etmektedir. Bu kesim siyas"ı çalkantılardan ve
toplumsal dengesizlikten rahatsız olmakta, İslâm'ın ilk yıllarındaki ideal
toplumun özlemini duymaktadırlar. Hâricîlik hareketi, bu idealist grubun
özlemlerini gerçekleştirme girişimidir.
2. Hâricîliğin ortaya
çıkmasındaki önemli bir neden, merkezî yönetime karşı süregelen geleneksel
direniş psikolojisidir. Buna, câhiliye döneminin zihin yapısını karakterize
eden bireysel bağımsızlık eğiliminin de önemli bir etkisi olduğu
eklenebilir.
3. Hâricîlik hareketinde,
çeşitli Arap kabîleleri arasında eskiden beri süregelen kavmiyet psikolojisi
ile babadan oğula geçen savaş ruhu da önemli ölçüde kendisini
göstermektedir.
4. Hâricîlerin ortaya
çıkmalarına yol açan nedenlerden biri de, bu kişilerin aşırı Şii fırkalardan
olan Sebeiyye ile olan bağlantılarıdır. Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle
sonuçlanan isyan hareketleri sebeiyye tarafından başlatılmış ve
yürütülmüştü. Hâricîler ve önderleri de bu hareketler içinde yeralmışlardı.
Hâricîler, Hz. Osman'ın şehîd edilmesi sorumluluğuna katılıyorlar, hattâ
bununla övünüyorlardı. Haremlerin bir anlaşma sağlamaları durumunda hiç
şüphesiz bundan en çok zarar görecekler Hâricîler olacaklardı. bu riedenle
Hz. Ali'yi terkederek bu yoldaki muhtemel bir gelişmenin etkilerinden
kendilerini kurtarmak istemişlerdi.
Hz. Ali'den ayrılarak önce
Harûra'da, daha sonra Nehrevân'da toplanan ve Abdullah b. Vehb er-Râsibî el-Ezdî'yi
kendilerine halife seçen Hâricîler, kısa zamanda tam bir terör havası
estirmeye başladılar. Görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak
tanımayan, Ali ve Osman'ı kâfir ilân edip lânetlemeyen her müslümanı kâfir
sayıyor, acımasızca öldürüyorlardı. Başlangıçta sayıları on iki bin kadardı.
Hz. Ali'nin çeşitli girişimleri sonucunda büyük bir bölümü isyandan
vazgeçerek Ali saflarına katılmış, geride yalnız dört bin kişi kalmıştı.
Bunların bütün uyarılara rağmen eylemlerini sürdürmeleri, Hz. Ali'nin
ordusuyla üzerlerine gelmesine neden oldu. Nehrevân'da, Hz. Ali'nin
ordusuyla Hâriciler arasında yapılan savaş, güçler arasındaki dengesizlik
nedeniyle Hâricîler için tam bir felâketle sonuçlandı. Bazı rivâyetler bu
savaştan ancak sekiz-on Hâricînin kurtulabildiğini belirtir. Bu büyük
hezimetten sonra hayatta kalabilen Hâricîlerin her birinin başka bir yere
kaçtıkları ve çok sayıda hâricî kollar oluşturdukları söylenir.
Nehrevân bozgunu Hâriciler
üzerinde silinmez bir etki bırakmış, onlar için Allah yolunda ölmenin,
şehâdetin bir simgesi hâline gelmiştir. Bu olaydan sonra hâricileri
yönlendiren en önemli duygu, intikam duygusu olmuş ve bu, bir türlü tatmin
edilememiştir. Hz. Ali bir Hâricî tarafından şehîd edilmiş; Hâricîler,
Emevîler ve Abbasîler döneminde de sayısız isyan hareketiyle varlıklarını
sürdürmüşlerdir (Taberî, Tarih, VI, 29 vd).
BAŞA DÖN
Hâricîlerin büyük
çoğunluğunu bedevî çöl Arapları oluşturuyordu. Yaşama şartları ve biçimleri,
çoğu yoksul olan bu insanları sertliğe, şiddete ve kabalığa sürüklemişti.
Taşkın bir ruha, atılgan bir mizaca sahiptiler. İslâm'a samimiyetle
inanmışlardı ancak ufukları dar, düşünceleri yüzeyseldi. Onlar için hareket
her zaman bilgiden önce geliyordu. Bu nedenle inançlarındaki samimiyet
onları bağnazlığa, katılığa, hoşgörüsüzlüğe götürmüştü. Kendilerini bilgi
değil, bir din hâline getirdikleri slogan ve heyecanları yönlendiriyor,
muhâlif olma düşüncesi gerçeğe ulaşmalarını engelliyordu. Kur'ân'ı çok
okuyor, zâhir anlamına sarılıyor, kendi anladıklarının dışında başka bir
anlam tanımıyorlardı. Kendilerinin haklılık ve doğruluğundan öylesine
emindiler ki, her an ölmeye, kendilerini fedâ etmeye hazırdılar. Hiçbir
önemli neden olmadan tehlikelere atılmaktan sakınmıyorlardı. Kendileri gibi
düşünmeyen bütün insanları kâfir sayıyor, öldürülmeleri gerektiğine inanıyor
ve bu yolda son derece acımasız davranıyorlardı. Başlangıçta tek bir slogan
(lâ hukme illâ lillâh) etrafında toplanan Hâricîler, Nehrevân olayından
sonra çeşitli kişileri önder tanıyarak kollara ayrıldılar ve kendilerine
özgü kimi inanç ve düşünce ilkeleri belirlediler. Bu kollar arasında, aynı
kökten geldiklerinden şüpheye düşürecek kadar derin görüş ayrılıkları
görülür. Muhâlif tavırları ve savaşçılıkları bir yana, düşünce ve inanç
açısından paylaştıkları görüşler son derece azdır. Mezhepler tarihçilerinden
Ka'bî ve Şehristânî'ye göre bütün Hâricîler yalnızca şu üç noktada görüş
birliği içindedirler.
1. Hz. Ali ve Hz. Osman'ı,
hakemler Amr b. el-Âs ve Ebû Musa el-Eş'arî'yi, Cemel savaşına katılan Hz.
Âişe, Talha ve Zûbeyir'i hakemlerin hükmüne razı olan herkesi kâfir kabul
etmek.
2. Büyük günâh işleyen
kimseyi cehennemde ebedî olarak kalacak kâfirlerden saymak.
3. Zâlim devlet başkanına
karşı isyanı farz kabul etmek. Bunlara göre ayrıca devtet başkanının
Kureyş'ten olması gerekli değildir. Hür seçimle işbaşına gelmesi şartıyla
herkes İmam olabilir. Hattâ zulme saptığında görevden alınması daha kolay
olacağı için İmam'ın Kureyş'ten olmaması daha iyidir. Seçimle başa geçirilen
kişi doğru yoldan saparsa görevden alınması, hattâ öldürülmesi farz olur.
Eş'arî ve Bağdâdî'ye göre
hâricîler yukarıda sıralanan maddelerden yalnızca birinci ile üçürıcüde
sözbirliği içindedirler. İsferâyînî ve Razi'ye göre ise, yalnız birinci ve
ikinci maddede ittifak edebilmektedirler. Bu bilginlere göre Hâricîler
yalnız büyük günâh işleyenleri değil, küçük günâh işleyenleri, hattâ bir
hata yapanları bile kâfir saymaktadırlar.
Muhakkime-i Ulâ da denilen
ilk Hâricîlerden sonra Hâricîlik çok sayıda kola ayrıldı. Bunlar içinde en
önemlileri, kendilerinden de birçok kollara aynlan Ezânka, Necâdât, Sufriyye,
Acâride, İbâdiyye ve Şebibiye'dir.
Ezârika, Ebû Râşid Nâfi b.
el-Ezrâk'ı İmam tanıyan Hâricîlerin oluşturduğu koldur. el-Ezrâk,
taraftarlarıyla birlikte 64/683 yılında Basra'da isyan etti, Ehvâz'da Basra
valisinin kuvvetleriyle savaşırken öldürüldü (ö. 65/684). Ezârika'nın
görûşleri şöyle özetlenebilir: Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Âişe, Hz. Talha, Hz.
Zübeyir, Hz. Abdullah b. Abbâs ve bunlarla birlikte hareket edenlerin tümü
kâfirdir ve cehenemde ebedî kalacaklardır. Savaşlarda kendilerine
katılmayarak bir kenarda oturmayı seçenler de kâfirdir. Hem bunlar, hem de
kadın ve çocuklarının öldürülmesi mübahtır. Zinâ suçunun cezası kırbaçtır,
recm uygulamak yanlıştır. Müşriklerin çocukları da babaları ile birlikte
cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Takiyye hiçbir şekilde câiz değildir.
Büyük günâh işleyen kimse İslâm'dan çıkmıştır. İmam'ın emrine itâat, emri
ister haklı, ister haksız olsun, farzdır. İmamın emrine karşı gelen kâfir
olur ve öldürülmesi gerekir.
Necedât, Necde b. Âmir el-Hanefiyye'yi
İmam tanıyan Hâricîlik koludur. Necde, Yemâme'de isyan etti. Yemen, Hadramût
ve Taif'i istilâ etti. Kendisi ve taraftarları Haccac tarafından öldürüldü
(ö. 69/688). Necedât'a göre din iki bölümdür. Birincisi, Allah'ı,
Peygamber'i, müslümanların (yani kendilerinin) kanlarının haram olduğunu ve
Allah katından gelen şeylerin tümünü bilmektir. Bunları bilmek farzdır,
bilmemek özür sayılmaz. İkincisi ise bu sayılanların dışında kalan
hususlardır. İnsanlar, haram ve helâl olan hususlarda kendilerine delil
gösterilene kadar bilgisizliklerinden dolayı mazurdurlar. Kendileriyle
anlaşma yapılan kişilerin kan ve malları helâldir. Küçük, zararsız bir yalan
söyleyip bu yalanında ısrar eden kişi müşriktir. Buna karşılık zinâ eden,
içki içen, hırsızlık yapan fakat bu hareketinde ısrar etmeyen kimse müşrik
değildir. Can korkusu varsa takiyye câizdir. İnsanların başında bir imam'ın
bulunması şart değildir.
Sufriyye Ziyâd b. el-Asfar'a
uyanların oluşturdukları koldur. Buna Ziya'diyye de denir. Sufriyye'ye göre
kendileriyle birlikte isyan ettikleri halde savaşa katılmayanlar, inançları
kendilerininkine uyuyorsa, tekfir edilmez. Zinâ eden recmedilir. Müşriklerin
çocukları cehennemlik değildir. Takiyye, amelde değil, ancak sözde câizdir.
Zinâ, içki ve iftira gibi dünyada cezayı gerektiren fiilleri işleyenlere
kâfir ya da müşrik denilemez. Fakat bu dünyada cezası olmayan namazı terk
gibi büyük günâhları işleyenler kâfirdir. Birisi şeytana uymak, diğeri
putlara tapınmak olmak üzere iki çeşit şirk vardır. Küfür de, birisi nimeti
inkâr, diğeri Allah'ı inkâr olmak üzere iki çeşittir. Berâet de ikiye
ayrılır; birisi, sünnet olan, haddi gerektiren fiilleri işleyenlerden
uzaklaşmak; diğeri de farz olan ve Allah'ı inkâr edenlerden uzaklaşmak.
BAŞA DÖN
Acâride, Abdulkerim b.
Acred'e uyanların oluşturduğu Hâricîlik koludur. Kurucusu hakkında hemen
hiçbir şey bilinmeyen bu kolun başlıca görüşleri şunlardır: Yûsuf sûresi
Kur'ân'dan değil, yalnızca bir kıssadır. Böyle bir aşk kıssasının Kur'ân'da
yer alması câiz değildir. Büyük günâh işleyenler dinden çıkmışlardır. Savaşa
katılmayanlar, aynı inancı paylaşıyorlarsa düşman sayılmazlar. Acâride kolu,
kendi içinde Hazımiyye, Şu'aybiyye, Halfiyye, Ma'lûmiyye, Mechuliyye,
Saltıyye, Hamziyye ve Sa'lebiyye olmak üzere sekiz kola ayrıldı.
Sa'lebiyye'den de Ma'bediyye, Ahnesiyye, Şeybaniyye, Rûşeydiyye, Mukremiyye
adlarıyla anılan kollar sürdü.
İbâdiye, Abdullah b. İbâd
tarafından kurulan Haricilik koludur. Günümüze kadar varlığını sürdüren tek
Hâricîlik kolu budur. Haliç ülkelerinden Umman sultanlığı ve Zengibar'da
resmî mezheb durumundadır. Bu kola göre kendi görüşlerini paylaşmayanlar
kâfirdir. Ama bunlarla evlilik ilişkisi kurulabilir, mirasları helâldir. Bu
kimselerle savaşıldığı zaman ele geçirilen ganimetler helâl, kalanları
haramdır. Muhâliflerin şâhitliği câizdir. Büyük günâh işleyenler mü'min
değildirler. Müşriklerin çocuklarını ne olacağım yalnız Allah bilir. İntikam
amacıyla işkence câizdir. Nifak çıkaran kimse müşrik değildir. İbâdiyye'nin
Hafsıyye, Harisiyye ve Beyhesiyye adlarıyla anılan üç kolu vardır (bk. E.
Ruhi Fığlalı, İbadiyenin Doğuşu ve Görüşleri, s. 53).
Şebibiyye, Şebib b. Yezid
eş-Şeybâni'ye uyanların oluşturduğu koldur. Abdulmelik b. Mervan zamanında
huruç eden Şebib, Haccac ve Abdulmelik tarafından üzerine gönderilen yirmi
ayrı askerî birliği bozguna uğrattı. Sonunda Kûfe'yi bastı. Mescide giderek
orada bulunanları öldürdü. Ancak sabahleyin toplanan Haccac'ın askerlerince
kaçmak zorunda bırakıldı. Şebib, Duceyl (Küçük Dicle) ırmağı üzerindeki asma
köprüden geçerken, Haccac'ın askerlerinin köprüden iplerini kesmesi üzerine
ırmağa düşerek boğuldu. Şebib, kişisel isteklerinin yerine getirilmemesi
üzerine isyan ettiği için düşünce ve inançları konusunda bilgi yoktur. Fakat
kendisinin ve taraftarlarının Hâricîliğin genel inançlarını benimsediği
bilinmektedir.
Hâricîler "Allah'ın
vahyettiği ile hükmetleyenler kâfirdirler" (el-Mâide, 5/47) âyetini "Lâ
hukme illâ lillâh" (Allah'tan başka kimse hükmedici değildir) şeklinde
formüle ediyorlardı. Akîdelerini de mâsum mü'minleri kılıçlarıyla katlederek
tatbike geçtiler ve öldürülünceye kadar öldürmeye doymadılar (el-Malatî et-Tenbîh,
Neşr. İzzet el-Attar el-Hüseynî, s. 51).
Hâricîler Allah'ın
sıfatlarında teşbihe karşıdırlar. Kur'ân'ın mahluk olduğunu, çünkü yalnızca
Allah'ın Kadîm olduğunu ifade ederler. İmâmet hakkında imamların Kureyş'ten
olmasına karşıdırlar. Son derece sert ve acımasız bir adâlet görüşüne
sahiptirler. Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'lmünker ilkesini şiddet yoluyla
müslümanlara tatbik etmişlerdir. Hâricîler bu görüşleriyle Mu'tezile'ye
tesir etmişlerdir.
Bazı görüşlerinde Kur'ân
ve Sünnet'e dayandıklarından ehl-i sünnet'e uygun görüşleri de vardır. Ancak
ehl-i sünnet'le temel de ters düştükleri meseleler de vardır. Allah'ın hem
dünyada hem âhirette görülemeyeceği, haktan ayrılan imamı azletmek için
isyan etme, ehl-i kıbleyi tekfir, İslâm'ın imandan olduğu, Kur'ân'ın
yaratılmış olması, Hz. Peygamber'in günahkârlara şefâatini red, büyük günâh
işleyenin ebedî cehennemde kalacağı gibi görüşleriyle ehl-i sünnet'e karşı
çıkmışlardır.
BAŞA DÖN
HAŞR
SURESİNİN SON AYETLERİNİ OKUMAK
Sabah ve akşam
namazlarından sonra çeşitli "Eûzü"lerle "Lev-enzelnâ" okunuyor. Her yerde de
ayrı uygulanıyor. Bunun aslı var mıdır, doğrusu nasıldır?
Bu konuda kitaplarımızda
bulunan çeşitli rivayetlere baktığımızda şu hadis-i şerife benzer çeşitli
hadislerin olduğunu görürüz. "Malik b. Yesâr'dan rivayet edildiğine göre
Rasûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: Kim sabahleyin üç defa "euzubillahis-Semî'il-Alîmi
mines-şeytanirracım" der, sonra Haşr suresi'nin sonundaki üç ayeti okursa
Allah kendisine yetmiş bin melek vekil kılar, bunlar akşama kadar o kişiye
dua ve istigfar ederler. Eğer o gün vefat ederse şehid olarak ölür. Bunu
akşamleyin okuyan da aynı derecededir" (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 22;
Müsned, V/26; Ayrıca Darimî, Beyhakî ve Taberani'de rivayet etmişlerdir. bk.
Ibn Kesîr, IV/537; Tuhfetü'1-Ahvezi, VNI/240; Fethu'1-Beyân, IX/363).
Rivayetlerin çoğunda son
üç ayetten bahsedilmekle beraber, "Levenzelnâ'dan aşağısı" diyen rivayetler
de vardır (bk. Kurtubî, XVNI/1). Bazı rivayetlerde de sadece "Haşr sûresinin
sonu" denir ve ayet sayısı bildirilmez (bk. Kurtubî, XVNI/1). "Ism-i A'zam"
Haşr Sûresinin son altı ayetindedir," rivayeti de vardır (bk. Kurtubî, XVNI/49;
Fethu'1-Beyân, IX/368 (Ibn Adıy, Ibn Merdüye, Hatip Bagdâdî, Beyhakî
(Su'abu'1-Iman) rivayet etmişlerdir). Ama bu, sabah-akşam okunmasıyla
alâkalı değildir. Yine "on defa e'uzü çekerek." diyen rivayet de vardır (Suyûti,
Ed-Dürrü l-Mensûr, VNI/123; Alûsî, XXVNI/64). Dikkat çeken bir nokta da, bu
ayetlerin sabah ve akşam namazlarını müteakip okunacağına dair bir açıklığın
bulunmamasıdır. Sabah ve akşam denmiş ama sabah ve akşamın neresinde
okunacağı söylenmemiştir. Bunun sabah ve akşam namazlarının bitiminden
sonraya alınması, alimlerimizce belli bir yer tesbitiyle düzenli
okunmalarını sağlamak için olmalıdır.
Bütün bu rivayetlerden
çıkacak sonuç sudur: Rivayetler çok sahih olmamakla beraber sabah ve
akşamleyin, tercihen namazların bitiminde, üç defa "Euzü billahi's-semî'il-Alimi
mine'ş-şeytânirracîm..." diyerek "Lev-enzelnâ"dan aşağı dört ayeti (iki
rivayetin arasını bulmuş olarak) okumak müstehaptır. Bu "Eûzü"nün
değiştirilip, "Merdûdil-mekhûril-la'înirracîm" gibi ilaveler yapılması, ya
da ayetlerin sonuna başka sûrelerden ayetler katılması bidâttır ve keyfi
davranışlardır.
HASTA
BİR KADININ ERKEK DOKTOR VEYA HASTA ERKEĞİN KADIN DOKTORA MUAYENE OLMASI
CAİZ MİDİR?
Hasta bir kadın, muayene,
tedavi ve ameliyat gibi şeylere muhtaç olabilir. Ancak kadın, hasta
olduğunda ehliyetli bir kadın doktor varsa ona yaptırır. Aksi takdirde
erkeğe gitmesi günah ve vebaldir. Kezalık bir erkek hasta olursa, ehliyetli
erkek bir dokor varsa ona gitmeye mecburdur. Yoksa bir kadın doktora
gidebilir (Beda'i al-Senai).
BAŞA DÖN
HASTA NAMAZI
Sıhhatini kaybeden bir
müslümanın namazın tüm şartlarını yerine getirme imkânı olmadığı durumlarda
yüce Allah bazı kolaylıklar göstermiş ve namazı "imkânı elverdiği" şekilde
kılmasına izin vermiştir. Hasta müslümanın tüm rükünlerini yerine
getirmeyerek kıldığı bu namaza hasta namazı adı verilir.
İslâm'daki ibâdetlerin
amacı insanı zora koşmak olmadığı için ibâdetler katı şekilci kurallarla
çevrili değildir. En önemli ibâdet olan namaz, günde beş defa müslümanlara
farz kılınmıştır; ancak namazın amacı Allah'ı sürekli olarak hatırlamak,
günde beş kez O'nun huzuruna çıkıp iki namaz arasında yaptıklarının
muhâsebesini yapma fırsatını ona vermektir. Bu şekilde günde beş kez
Allah'ın huzuruna çıkan bir müslüman kötülük duygusunu kalbinden atıp onun
yerine Allah korkusu ve sevgisini yerleştirir. Namazın amacı bu olunca, yani
insanları kendi rızalarıyla Allah'ın gözetimine sokmak olunca sıhhatli ya da
sıhhatsiz olması bunu yapmaya, yani Allah'ın huzurunda boyun eğmeye engel
değildir. O halde hasta olan bir müslüman bu görevini gücünün yettiği
şekilde yerine getirir. Bunun bazı kuralları vardır: Namazda; farzlar,
sünnetler, müstehablar vardır.
"Sıhhatli müslüman tüm
bunları dosdoğru yerine getirerek namaz kılar. Allah, "namazı dosdoğru
kılın" emrini şekil açısından, sadece sıhhatli olanlara farz kılmıştır.
Hasta olanlar ise görünen şekil yönünün dışında kalben, ruhen ve tüm
düşüncesiyle "dosdoğru kılmak" zorundadır. Ona gösterilen kolaylık yapacağı
hareketler yönündendir.
Hastalığı eğer ayakta
duramayacak kadar şiddetliyse ve ayakta durması hastalığı arttıracaksa
oturarak; oturarak kılınamayacaksa, yattığı yerde; hareket edemeyecek
durumdaysa baş ile başını dahi oynatamıyorsa göz hareketiyle, bu da
olmuyorsa düşünceyi yoğunlaştırarak namaz kılınır. Ama hiçbir zaman
terkedilmez.
Temel ölçü
yapılabileceğinin en son şeklini yapmaktır. Örneğin bir yere yaslanarak
kılabilecekken yatarak kılmak nefsin kontrolüne girmenin göstergesidir ki bu
yanlıştır.
Namazın diğer bir farzı
olan okuyuşlarda da durum böyledir, dili ile okuyamıyor, dilini
kullanamıyorsa kalbinden okur.
Diğer bir kolaylık
okuyuşlarını kısaltabilir ve eksiltebilir. Örneğin uzun süre rükû ve secdede
kalması rahatsızlık veriyorsa, ta'dili erkan üzere kılınan namazda en az üç
kez okunan
"Sübhane rabbiyel azim" ve
"sübhane rabbiyel a'lâ" cümlelerini birer kez söyler. Örneğin son
oturuşlardaki
"Allahûmmâ salli ve barik"
dualarını okumadan selâm verebilir. Mümkün olanı en iyi şekilde yapmak,
gücünün yettiği kadarını yapmak, terketmemek esastır. Çünkü insanın açığa
vurduğunu da kalplerde gizli olanını da bilen Allah, hastalığın şiddetini
hastadan daha iyi bilir. Ufak hastalıkları bahane edip namazları hafifletmek
ve kolaya kaçmak ancak imanı zayıf olanların yapacağı bir tercihtir. İmanda
samimi olanların yapacağı, gücünün tamamını kullanarak namazı hâlis bir kalp
ile kılmaktır.
Namaz öncesinde farz olan
"maddî ve manevî pisliklerden temizlenmek" hasta için de farzdır. Gusül
abdesti ve namaz abdesti alması o an hastalığına zarar verecekse teyemmüm
alarak namazını kılar. Yatalak bir hastanın istenmeyen durumlar sonucunda
yatağında maddî pislikler varsa ve yatağının değiştirilme imkânı yoksa
görünen yüzeysel pislikler temizlenerek namazını kılabilir. Elbise için de
durum aynıdır.
Hastalık durumunda
şartları tam olarak yerine getirilmeden kılınan namazlar hastalıktan
kurtulduktan sonra tekrar kılınmaz. Hasta, daha önceden kazaya kalan
namazlarını da kılabildiği şekilde kılar. Abdesti bozan durumlardan herhangi
biri sürekli olsa; örneğin sürekli kanama durumu devam ettiği halde namaz
kılınır. Ancak bir sonraki namaz için yeniden abdest alınır, Özürlü halde
kılınan bir namazın vakti çıkmadan özür hali sona erse kılınan namaz tekrar
edilir. Özür, bir namaz vaktinin tamamında sürerse geçerlidir. Özür
nedeniyle elbiseye bulaşan pislikler de bu hal devam ettiği sürece namaza
engel değildir. Ancak imkânı varsa Allah'ın huzuruna en güzel "zinetlerini
(elbiselerini) giyip durmak daha güzeldir.
BAŞA DÖN
HASTA OLAN KİMSE SECDE İÇİN BAŞINI YERE KOYAMAZSA NASIL
NAMAZINI KILACAKTIR?
Hasta olan kimse secde
için başını yere koyamazsa İmam-ı Harameyn ve Gazali'ye göre yastık ve masa
gibi yüksekce bir şeyin üzerine başını koyup secde eder. Rafi'i gibi başka
ulemaya göre ise imkan nisbetinde başını eğerek secdesini eda eder. Otobüs
gibi vasıtalarda vasıtanın durakta durmaması sebebiyle namaz kılma
mecburiyeti hasıl olursa aynı ihtilaf mevcuttur.
BAŞA DÖN
HASTALIK KANI (İSTİHAZA)
Dinî terminolojide "istihaza"
denen ve kadının fercinden âdet ve lohusalık sebebiyle değil de bir
hastalıktan dolayı gelen kandır ki, biz ona "hastalık kanı" tâbirini
kullanacağız.
"Hastalık Kanı"
diyeceğimiz "Istihaza"da kadının fercinden, yani üreme organından geldiğine
göre bunu âdet ya da lohusalık kanından ayırabilmek, öncelikle âdet ve
lohusalık kanlarının ve özellikle de âdet kanının iyi tanınmasına bağlıdır.
Bu yapıldıktan sonra, âdet ve lohusalık kanı olmayan kanlar hastalık, yani
istihaza kanıdır, denebilir. Bu yüzden âdet kanından sözederken; "Temizlik
ve çeşitleri" ile "Kan ve Çeşitleri" başlıkları altında söylenenleri burada
da var kabul edip tekrar okumak gerekir. Böylece normal (sahih) kanın âdet
ya da lohusalık kanı, anormal (fasit) kanın da hastalık yani, istihaza kanı
olduğunu görecegiz. Oradaki bilgilere dayanarak hastalık kanının (anormal
yani fasit kanın) çeşitlerinin aşağıdakiler olduğunu görürüz.
Çeşitleri
1. Dokuz yaşınıdoldurmamış
kızdan gelen kan,
2. Ümitsizlik yaşına
ulaşan kadından siyah ve kırmızı dışında gelen kan,
3. Hamilenin doğum
olmaksızın gördüğü kan,
4. Âdetin ve lohusalığın
en çok sınırını geçen kan,
5. Âdet süresince üç
günden az gelen kan,
6. Kanın on günü aşması ve
âdet günlerinde en az sürenin (nisab) bulunması şartıyla, âdeti aşıp başka
bir âdete geçen kan. Meselâ: Âdeti, ayın ilk beş günü olan bir kadın, bu beş
günde ya da bunun üç gününde kan gördükten sonra, kan ikinci aydaki ikinci
âdete kadar sürse, âdeti olan beş günden sonraki diğer âdete kadar olan
günler, anomial kan, yani hastalık kanıdır.
7. Düzgün âdetin sayısı
dolduktan sonra, on günü aşması ve içinde en az sürenin bulunmaması şartıyla
yine başka bir âdete dek süren kan.
Meselâ: Âdeti yine ayın
ilk beş günü olan kadın, bu beş günden önce bir gün kan görse, bu beş günde
ya da üç gününde temiz kalsa, sonra yedi ya da daha fazla gün kan görse, bu
durumda kan on günü aşmıştır ve âdet günlerinde en az süre (nisab miktarı)
olan üç tam gün kân görmemiştir, dolayısıyla hem zaman hem de sayı olarak
eski âdetine döner ve ona itibar eder. Yani, eski âdeti olan beş gün âdetli,
geri kalan ilk kan gördüğü gün ve beş günden sonra ikinci âdete kadar olan
günler hastalık kanı yani, anormal kan sayılır.
Bu maddede on günü aşması
şartı, aşmadığı takdirde âdetin değişmiş olacağı ve kan gördüğü günlerin
âdet sayılacağındandır. Içinde en az sürenin bulunmaması şartı ise, bunu
altıncı maddeden ayırmak içindir.
8. Lohusalıkta âdeti aşıp
kırk günü geçen kan.
BAŞA DÖN
HASTALIK
KANIYLA İLGİLİ HÜKÜMLER
Kadınlar özel hastalık
kanının, hüküm bakımından, burundan akan kandan farkı yoktur. Eğer sürekli
akarlarsa böyle bir özrü bulunan kimseye; "özürlü","özür sahibi" ya da
"mazur" denir.
Kısaca; üreme organından
âdet ve lohusalık dışında kan gelen kadın (istihazali), sürekli burnu
kanayan, kanı giden, idrarını kaçıran, yel kaçıran, akıntısi dinmeyen,
yarası bulunan, hastalık sebebiyle gözü yaşaran kadın ve erkek özürlü
sayılır ve aşağıda sayacağımız hükümler hepsi için geçerlidir.
Kadından gelen hastalık
kanı ve yukarıda saydığımız diğer özürlerin özür sayılmaları, sürekli
olmalarıyla olur. Sürekliliğin ölçüsü ise, bir namaz vakti boyunca devam
etmesi. öyle ki, bir abdest alıp o vaktin namazını kılabilecek zaman kadar
bir süre kesilmemesi, yani bir vakti hükmen ya da hakikaten kaplamasıdır.
Hükmen kaplaması, abdeste ve namaza yetmeyecek kadar kısa bir süre kesilmesi
ile olur. Ama özrün bundan sonraki vakitleri kaplaması şart değildir. Her
vakitte en az bir defa görülmesi özrün devam ettiğini göstermek için
yeterlidir. Kısaca: Özrün özür sayılması için hükmen de olsa bir vakti
kuşatması şarttır. Devam ettiği için her vakitte en az bir defa görülmesi
şarttır. Özrün kalkması için bir vaktin tamamında kesilmiş olması şarttır.
Hastalık kanı namaza,
oruca engel olmadığı gibi cinsel ilişkiye de engel değildir. Cinsel ilişki,
ancak adil bir doktorun sağlıga zararlı olacağını bildirmesiyle sakıncalı
(mekruh) olabilir.
Özürlü kimse namaz
kılabilmek için her farz namaz vaktinde ayrı bir abdest alır ve artık o
vakit çıkıncaya kadar o özründen dolayı abdesti bozulmaz. Ancak abdesti
bozan bir başka sebepten ötürü abdesti bozulacağı gibi, o vaktin çıkmasıyla
da abdesti bozulur. Abdestin, vaktin çıkmasıyla bozulacağı Imam A'zam ve
Imam Muhammed'e göredir. Imam Züfer'e göre diğer vaktin girmesiyle, Imam Ebû
Yûsuf'a göre ise hem o vaktin çıkmasıyla, hem de diğer vaktin girmesiyle
bozulur. Aralarındaki fark, sabahın vaktinin çıkmasında belli olur.
Buna göre bayram namazı
için abdest alan özürlü, Imam A'zam ve Imam Muhammed'e göre, bir başka
sebeple bozulmamışsa o abdesti ile öğleyi de kılabilir.
Özürlü, aldığıabdestle o
vaktin farzını kılabileceği gibi, diledigi kadar nafile de kılabilir.
Özürlü iken aldığı
abdestle giydiği mestler üzerine ancak o vakit içerisinde meshedilebilir.
Bu, mestleri giyerken ve abdest alırken özrü devam etmekte idiyse böyledir.
Ama özrü kesikken abdest almış ve başlamadan giymişse mestlerine normal
süresi zarfinda meshedebilir.
Özürlü erkek diğer
özürlüye imam olabilirse de, özürlü olmayana imam olamaz. Ama özürlü erkek
özürsüz kadına imam olabilir mi? Bu konuda birşey görmedim.
Bir vakit girdikten sonra
özür sahibi olan, o vaktin sonunu bekler. Özrünün kesilmediğini görürse
vaktin, bir abdest ve bir namaza yetecek kadarki son kısmında abdest alırve
namazını kılar. Ondan sonraki vakit dolmadan özür kesilirse kıldığıbu namazı
iade eder. Çünkü bir tam vakti kuşatmayan bu durum özür olmamış olur,
kıldığı namaz da abdestsiz kılınmış sayılır ki, bu caiz değildir. Ama ikinci
vakti tamamen kaplarsa iade etmez, çünkü özür gerçekleşmiştir. Başlangıcı
ise ikinci vaktin girişi değil, özrün ilk başladığı zamandır. Kısaca: Vaktin
tamamını kaplama bulunduktan sonra, özrün sabit olması da düşmesi de ilk
başladığı zamandan geçerlidir.
Özürlü iken abdest
aldığıbir vakit içerisinde bir başka özrü sabit olsa abdesti yine bozulur.
Özürlü iken abdest
aldığında özrü kesilmiş. olsa ve kesilme, vaktin çıkmasına kadar sürse
vaktin çıkmasıyla abdesti bozulmuş olmaz.
Burnunun bir deliginden
akan kandan dolayı özürlü olsa ve bu halde iken abdest aldıktan sonra kan
öbür deliginden de aksa abdesti bozulur. Ancak iki deliğinden aktığından
dolayı özürlü olanın özrü. bir deliğinden akanın kesilmesiyle kesilmiş olmaz
ve bu kesilmeden ötürü vakit içerisinde abdesti bozulmaz.
Çiçek hastalığından oluşan
gözenekler ve çıban ve sivilceler bir yara değil, ayrı ayrı yaradırlar. Yani
birisinden ötürü özürlü iken diğeri de aksa abdesti bozulur.
Özürlü iken aldığı
abdestle namaz kılarken vakit çıksa, yeniden abdest alır ve o namazı yeniden
kılar, kaldığı yerden devam etmez. Çünkü namazın bozulması aslında vaktin
çıkmasıyla değil o anda bozulan abdestin bozulma sebebinin önceden bulunmuş
olmasıyladır.
Özrü kesilmişken abdest
alsa ve o şekilde vakit çıksa, abdesti sürmektedir. Bu abdest bozulmadan
üzerine bir abdest daha alsa,. sonra özrü tekrar başlasa, abdesti bozulur.
Çünkü ikinci abdest. abdesti varken alındığı için yok sayılmış ve birinci
abdeste itibar edilmiştir.
Özürlünün bir namaz için
vakti girmeden aldığı abdest de vaktin girmesiyle bozulmuş olur.
Özürlü, akmakta olan kan
ve benzerlerini bağlamak gibi bir yolla durdurabilecekse bunu yapması
gerekir. Böylelikle özürlü olmaktan da çıkar. Ancak, daha önce de görüldüğü
gibi, bu hüküm lohusa ve âdetli için geçerli değildir. Bunlar akıntıyı bez
ya da pamukla durdursalar da kan akıyor sayılır.
BAŞA DÖN
Akıntısı sadece secde
halinde gelen özürlü secdeyi terkeder. Sadece ayağa kalktığında gelen özürlü
de kıyamı (ayakta durmayı) terkeder ve her ikisi de namazlarını imâ ile
kılarlar. Çünkü secdeyi, ya da ayakta durmayı terketmek, namazı abdestsiz
kılmaktan daha hafif bir kusurdur.
Ancak sadece sırt üstü
yattığında özrünün akıntısı kesilen birisi sırtüstü yatarak değil,
akıntısına rağmen abdest alıp normal şekilde kılar. Çünkü namaz abdest bozan
bir akıntı varken nasıl ancak zarûreten (zorunluluktan ötürü) kılınabilirse,
sırtüstü yatarak da ancak zarûreten kılınabilir. Madem ki, ikisinde de
zorunluluk vardır, öyleyse bu bakımdan ikisi de eşit demektir. Bu durumda
akıntıya rağmen tam kılmayı, sırtüstü yatarak kılmaya tercih ettiren olaya,
yani bu halde namazın rukünlerinin tam yapılabilmesine itibar edilir ve
namaz normal şekilde özürlü niteliğiyle kılınır.
Özürlünün, akıntısının
elbisesine ya da yara bezi veya sargısına bulaşması durumunda, akıntı bir
dirhemden (3,23 gr.) fazla ise, yıkamakta da bir yarar varsa, yani
yıkadığında en az bir namaz süresi kadar zamanda tekrar bulaşmayacaksa onu
yıkaması gerekir. Yok, namazını bitirmeden tekrar bulaşacak kadar sık
geliyorsa yıkamaması câizdir.
Kabul edilen bir görüşe
göre de süreyi namaz kılmakla sınırlamadan, tekrar eden bir akıntı olması
halinde yıkaması gerekmez.
Göz ağrısından ötürü
durmadan yaşları akan kimsenin de her vakit için abdest alması güzel (müstehap)'dir.
Çünkü bu yaşa irin karışıyor olması muhtemeldir. Ancak bu durum âdil doktor
raporuyla belirlenirse ona göre davranması ve irin karıştığını söylemesi
halinde abdest alması gerekir, karışmadığını söylemesi halinde ise gerekmez.
Özet Olarak Hastalık Kanı
l. Hastalık kanı (istihaza),
kadınların üreme organlarından, âdet ve lohusalık kanı dışında gelen ve bir
hastalığın sebep olduğu anormal bir kandır.
2. Genel olarak; âdet
sırasında üç günden az ve on günden fazla, lohusalıkta da kırk günden fazla
gelen kan, âdetten sonra onbeş gün temizlik görülmeden gelen kan hastalık
kanıdır.
3. Hastalık kanı gören
kadın, özür sahibi demektir. Ibadetlerini her vakitte alacağı abdestle
yerine getirir. Bir vakitte aldığı abdest bir başka şeyle bozulmadıkça vakit
içerisinde o özürüyle bozulmaz ve o vaktin sonuna kadar abdestli sayılır.
4. Hastalık kanı, sağlık
açısından zararlı değilse, cinsel ilişkiye engel değildir.
BAŞA DÖN
HATİM DUASI
Evde, yalnız başına hatim
bitiren birisi, hatim duası bilmiyorsa ne yapmalıdır?
Hanefi âlimlerine göre
Kur'ân-ı Kerimi hatmettikten sonra, camide ya da başka bir yerde topluca dua
etmek Rasûllulah Efendimizin ve ashabının uygulamadığı bir bid'attır. (166
Bezzâziye VI/380; Hindiyye V/380; Hindiyye V/318) Ancak hatim yapanın kendi
çoluk çocuğunu toplayıp, evinde onlarla beraber dua yapması müstehaptır,
denmiştir. (167 Hindiyye V/317) Çünkü Enes b. Mâlik'in böyle yaptığı
rivayeti vardır. (168 Dârimi N/469; Ibn Kudâme, el-Mugnî I/803;) Ayrıca "Kur'an-ı
Kerîm hatmedildiğinde yapılan dua kabul olunur" (169 Dârimî N/470) rivayeti
de olduğuna göre, bid'at olanın, dua etmek değil, topluca ve sesle dua etmek
olduğu anlaşılır. Hele hatim okuyanların adlarını okuyarak yapılan dualar,
bid'at üstüne bid'at demek olur.
BAŞA DÖN
HATİM MESELELERİ
Apartmanımızdaki kadınlar
toplanıp mukabele okuyoruz. Bazı meselelerimiz oluyor:
I - En güzel hatim nasıl
olmalıdır?
2-Kadın adetli iken
Kur'an'i dinleyebilir ve yüzünden takip edebilir mi?
3-"Ha'mim" ler tek seferde
okunacak deniyor doğru mudur?
4-Hatim duası nasıl
olmalıdır?
5-Kur'an'i dinleyen ya da
her satırı yerine bir ihlas okuyan hatmetmiş olur mu?
Önce Kur'an'ı okumaktan
maksadın onu anlamak ve yaşamak olduğunu söyleyelim. Bu yüzden camide
yapılan va'zı dinlemek, (manasını anlamadığı) Kur'an dinlemekten daha
sevaptır denmiştir.( F. Hindiye V/317 ) Yine bu yüzden, manasını düşünme
mümkün olamıyacağı için Kur'an'ı üç günden kısa sürede hatmetmek mekruhtur
denmiştir.( F. Hindiye V/318) Çünkü Kur'an'ın kendi ifadesi ile o "hayatta
olanları uyarmak için" indirilmiştir. Okunması da, yaşanmasını sağlayacağı
için ibâdettir: Yoksa başlı başına "Kur'an hatmetmek" diye bir ibadet
yoktur. Hatta Imam Mâlik: "Câmilerde Kur'ân'ın hatmedilmesi Rasûlullah'ın
sünnetinde olan bir şey değildir."( Kurtubî XX/248 ) derken, sırf hatmetmiş
olmak için hatmetmeyi kastetmiş olmalıdır. Onun için en güzel hatim;
herhalde Kur'an'ın anlamaya çalışarak okunduğu hatimdir. Hepsini
anlayamayan, imkanı kadar anlar. Meselâ Ramazanda mukabele okuyan
kadınlar-erkekler, hiç olmazsa her cüzden bir sayfanın mealini, sağlam bir
mealden okuyarak manasını düşünebilir ve böylece Kur'an'ın ne olduğunu bir
nebze anlayabilirler. Kur'an'ı bir yılda bir kere hatmedebilen onu terketmiş
olmaktan kurtulmuş olur. Hafızların ise kırk günde bir hatmetmesi güzeldir.
(F. Hindiye V/317)
Hatmin bitirilişinde
"ihlâs suresi"ni üç defa okumanın hoş olmadığını söyleyen fıkıhçılar varsa
da, çoğunluk bunun güzel olacağını, bunun okuma esnasında yapılan hatâlar
için bir telâfi sayılacağını söylemişlerdir.Kur'an'ı Kerimi dinleyen
dinlemiş olma sevabı, okuyan da okumuş olma sevabı alır. Dinleyen okumuş
olmaz. Ancak gaye Kur'an'ı hatmetmek değil, düşünmek ve anlamak olduğu için,
dinleyen okuyandan daha çok sevap alır. Çünkü dinlerken daha iyi düşünülür.
Ama müslümanın Kur'an okumayı bilmesi de ayrı bir görevdir. Yani, nasıl olsa
dinlemek daha sevap, diye Kur'an okumayı öğrenmemek câiz olmaz.
Durum böyle olunca her
satır için bir "Ihlâs" okuyan da Kur'an'ın tamamını okumuş olmaz, satırları
sayısınca "ihlâs" okumuş olur.( F. Hindiye V/317) Öyle yapacağına okuyanı
dinlemesi ve bir yandan da okumayı öğrenmeye çalışması, Allahu a'lem, daha
sevap olur.
"Hâ-mîm"lerin tek seferde
okunacağına dair hiçbirşey bi1miyoruz, olacağını da sanmıyoruz. Muhtemelen
bu, bid'atlara meraklı kadınların bir icadıdır. Çünkü Kur'an deyince
aklımıza hep onu anlamak ve yaşamak gelmelidir. "Hâ'mîm"leri tek oturuşta
okumanın ise bununla hiçbir ilişkisi yoktur.
Âdetli kadın Kur'an'a
bakabilir, dinleyebilir; dinlemelidir.
Hatim duasına gelince: Bu
da günümüzde bir takım bid'atlara konu olan bir meseledir. Gerçi: "Kur'an-ı
hatmedenin kabul edilecek bir duası vardır" anlamında iki hadis rivayet
edilmiştir.( Suyûtî, el-Câmi'us-sağîr) Ancak bunlar meşhur hadis
kitaplarında bulunmadıktan başka, çok zayıf kabul edilen hadislerdir. Bu
yüzden Hanefilere göre hatim yapıldığında cemaatle dua yapmak mekruhtur;
çünkü bu konuda Rasulullah'tan birşey nakledilmemiştir.( Hindiye V/318) Hele
duâda.okuyanların ve kendileri için okunanların isimlerini zikretmek riyâya
sebep olacak çirkin bir bid'attır. Maalesef câmilerde hocalar bu bid'atı
çoğunlukla maddî gayelerle icra etmektedirler. Onları bundan vazgeçirmek de
zordur. Onları iknaya uğraşmaktansa bilmeyenlere işin doğrusunu anlatmaya
çalışmak daha iyidir. Çünkü "alışmış kudurmuştan beterdir". Bundan olacak
ki, "Ramazan'da hatimlerin bitiminde duâ yapmak mekruhtur; ama bununla fetva
vermemek gerekir." denmiştir.( agk..)Bu hadislerle, zayıf da olsalar,
fazîlet babında amel edilebilir, dense dahî onları, hatim yapanın tek
başına, ya da en fazla çoluk çocuğu ile dua etmesi şeklinde anlamak
mümkündür. Enes b. Mâlik'in hatim yaptığında eşini ve çocuklarını toplayıp
duâ yapmış olması da bunu destekler. Böyle olursa hatim duası müstehap olur,
demişlerdir.Araştırmamızın buraya kadar olan kısmını yazdıktan sonra konu
hakkında başka kaynaklarda da şu rivâyetlere rastladım:
Ibn Merdûye'nin Ebû
Hureyre'den naklettiğine göre: "Rasûlullah Kur'an'ı hatmettiği zaman ayakta
dua ederlerdi". Beyhakî'nin "Su'abü'1-Îmân"da kaydettiğine göre Rasulullah
(s.a.s):"Kim Kur'an'ı okur da Rabbine hamdeder, O'nun Rasûlüne salât eder ve
Rabbinden mağfiret dilerse, karşılığında hayrı talep etmiş olur."
buyurmuştur. Beyhâki'nin yine aynı yerde Ebu Ca'fer'den naklettiğine göre
Ali b. Hüseyin Rasûlullah'ın Kur'an'ı hatmettiğinde, ayakta olarak O'na
yanaşır hamdle hamdettiğini ve ... dua ettiğini söylemiştir. Ibn Durays'in
nakline göre Abdullah b. Mes'ûd: "Kur'an'ı hatmedenin kabul olacak bir duası
vardır" demiştir.( Buraya kadar olan rivâyetler için bk. Suyûtî,
ed-Dürru'1-mensûr VNI/698-99) Demek ki bu söz hadis değil, Ibn Mes'ud'un
sözüdür. Abde b. Lübâbe ve Mücâhid: "Kur'an hatmedildiğinde yapılan duanın
makbûl olduğu söylenirdi" demişlerdir.( Suyûtî, et-Tibyân fi-âdâb-i
hameleti'1-Kur'an 126; Dârîmî, Sünen N/470; Nevevî el-Ezkâr'da, Hakem b.
Uteybe'den sahih senetlerle rivayet edildiğini söyler
2) Ibrahim (en-Nehaî)
demiştir ki: "Kişi Kur'an'ı gündüz okursa, melekler ona akşama kadar salât
ederler, gece .okursa sabaha kadar salât ederler." Süleyman el-A'mes: "İşte
bu yüzden arkadaşlanmızın gecenin ve gündüzün başında hatmetmek
istediklerini gördüm" demiştir.( Dârimî N/469; Benzer sözler başkalarından
da rivayet edilmiştir. (Nevevi, el-Ezkâr 87) Mâlîk b. Dînâr'ın: "Kur'an'ın
hatmedilişinde hazır bulunun" dediği vâkîdir.( Bu ve önceki iki rakamın
alıntıları için bk. ed-Durays el-Becelî, Fedâilü'1-Kur'an, (Tahki"k: Gazve
Bedir, Dimesk 1408-1987) 44-45)
Görüleceği gibi bu
rivâyetler sihhatiyle meşhur hadis kitaplarında bulunmayan rivâyetlerdir.
Hanefi fıkhındaki konuyla ilgili hükümlere etki etmeyişleri bundan dolayı
olmalıdır.
HATÎM VE MEVLİT :
Insanlarda yüce bir güce
inanma duygusu doğuştan vardır. Nasıl her insan doğuştan, maddî
ihtiyaçlarını kimseden öğrenmeksizin arayacak ve isteyecek duygularla
yaratılmışsa, görünmeyen, yani manevi bir güce inanma duygusunu da
beraberinde getirir. Sonra annesi Babası ve çevresi bu duyguyu
köreltirlerse, ya da bozarlarsa, insanın ruh dünyası alabildiğine gıdasız
kalırve her fırsatta önüne gelen inanış biçimlerine, doğrusuna yanlışına
bakmadan salıverir. Tıpkı boğulmakta olanın yılana sarılması gibi. İşte
mevlit ve hatîm okutma da, bu tür görünümlerden örneklerdir.
Aslında Kur'ân-ı Kerîm'in
okunması da başlıbaşına bir ibadettir ve her harfine on sevap verileceği
bildirilmiştir. Bu sevapların ölmüş olan birisinin ruhuna bağışlanması da
uygundur ve yararlıdır. Ancak böyle bir ibadet karşılığında para almak, ya
da vermek, câiz değilir. Fıkıhçılar, Kur'ân okuma karşılığında para alınması
halinde. alınan ücretin alana haram olacağını ve ölünün bundan hiçbir fayda
görmeyeceğini bildirmişlerdir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i okuyabilmek her
müslümana farzdır. Böyle herkese farz olan birşeyin, başkasına ücretle
yaptırılması câiz değildir. Sonra böyle bir uygulama, iş sözleşmesine
benzer. Verilen ücretin karşılığının da belli olmasını gerektirir. Oysa
bundan sevap elde edileceği kesin değildir. Böyle kesin olmayan bir menfaat
karşılığında ücret ödenmez.
Ayrıca ameller niyetlere
göredir. Okuyan okumasıyla para almayı kastederse, bu okumasından bir sevap
oluşmuş olmaz. Parayı önceden konuşmus olmakla olmamak arasında da bir fark
yoktur. Okuyanın, âdet olarak para verileceğini bilmesi ve o duygu ile
okuması, bu okuyuşun sevabının olmamasına yeter. Hatim okumayı âdet haline
getiren ve her hatim okutmak isteyenin istediğini kabul edenler arasında.
okuduğuna para almayan yok denecek kadar azdır. Bazı âlimler sadece okumayı
öğretme karşılığında para alınabileceğini söylemişlerdir. Bu konuda müstakil
bir kitap yazan Imam Birgivî, "okudukları Kur'ân karşılığında para alanlar,
hiçbir şey bulamıyorlarsa, keşke leş yeselerdi de böyle bir parayı
yemeselerdi" der.
Ücretle Kur'ân okumanın
câiz olmaması bir yana, okuyuş biçimlerinde de bir sürü haram davranışlar
vardır. Bu Kur'ân tüccarları, ya verilen bütün hatimleri yetiştirebilmek
için olanca hızlarıyla okur ve kelimeleri birbirine karıştırdıklarından,
Kur'ân'ı, Kur'an olmaktan çıkarırlar, ya verilen hatimler çoğalınca, işin
hilesine kaçar ve bir hatimi onbeş kişiye birden okur veya hiç okumaz, üç
"ihlâs" bir "Fatîha" ile hatim yaparlar, ya önceden okuyup biriktirir ve
sevap sanki buğday gibi bir şeymiş de onu stok eder ve isteyene satarlar, ya
da evlerde mahrem nâmahrem gözetmeksizin, sevap adına haramları işlerler.
Dikkat edilirse, bu işi
âdet edinenlerde şu özelliklerin olduğu görülür: Bunlar dinî yönleri zayıf
ve takva yönleri olmayan insanlardır. Ailelerini dinî hayatına da pek önem
vermezler. Çoğunlukla sosyete evlerinde ve kadınların hazır bulunduğu
meclislerde kur'ân ve mevlid okudukları için, fiyakalarına ve tuvaletlerine
çok dikkat ederler. Büyük şehirlerde olanları, bu işi örgütlenerek
yaptıkları için, çok yüksek fiyat tesbitleri yaparlar sonuçta da maddî
durumları diğerlerine oranla oldukça yüksek olur. Hattâ, memur maaşı
aldıkları halde, çoğunun altında arabaları vardır. Sosyete çevrelerinde ve
merkezî yerlerdeki camileri özellikle sahiplenirler ve örgütlü bir çabayla
oraların imamlık ve müezzinliklerini ele geçirirler.
Halbuki, Allah (c.c.)
Kur'ân-ı Kerîm'de : "Allah'ın âyetlerini basit dünya menfaatleri
karşılığında satmayın" buyurur. (Bakarâ (2) 41; Mâide (S) 44.) Peygamber
Efendimiz de; "Kur'an-ı okuyun, onu yemeyin" der. (bk. Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi VN/46.)
Mevlid okumak ise zaten
dinî bir ibadet değildir. Sözleri, Peygamberimiz için yazılmış övgülerdir.
Aşırı övgü ifadelerinde bulunmadan, bunları sade bir şekilde ve mahrem
nâmahrem ölçülerine uyarak okunmasında bir sakınca yoktur. Hattâ
Peygamberimizi tanımak ve sevmek için yapılması güzel bir davranış
sayılabilir. Allah için ve O'nun sevgili elçisini sevdirmek için okunması,
katılaşmış kalpleri yumuşatabilir ve gönülleri dinin güzel saydığı eylemlere
doğru coşturabilir. Bütün bunlar güzel şeylerdir.
Ancak mevlidin bugünkü
uygulanış biçiminde, bunların hiçbirisi hemen hemen yok gibidir. Bir defa,
dediğimiz gibi mevlît dinî emir, ya da dinî emirlerin yerine geçebilecek
birşey değildir. Halbuki, mevlit okutanların hemen hepsi, bu davranışlarıyla
dinî bir gereği yerine getirdiklerini sanır ve ertesi yıla kadar artık dinin
gereklerinden muaf tutulacaklarını düşünürler. Ya da bir geçmişlerine
okutuyorlarsa, onu sevaba bogduklarını zannederler. Devlet radyo ve
televizyonu bile sağlam bilgi ve bilinç halini almamış bu tür dinî duyguları
oyalamak ve dîni öğrenip yaşamalarını engellemek için, her fırsatta bol bol
mevlit gösteri ve âyinleri düzenler ve dinin işte bundan ibaret olduğu
fikrini vermeye çalışır. Bütün bunlar dinin yapılmasını istediği, yapılınca
da sevap vaadettiği şeyler değildir. Hattâ böyle kötü gayelerle yapılırsa
günah ve şeytanlık olmuş olur.
Mevlidin sözlerinin
manasını da kimse anlıyor değildir. Aslında bizde okunan mevlît kasidesi çok
güzel bilgiler ve öğütler içerir. Mevlit okuyan kişi, onları nesir halinde
okusa ve anlamını açıklasa, çok daha güzel bir iş yapmış olur. Ama gaye bu
değil, hem din adına çok şey yaptığı psikolojisine girmek; hem de müzikal
şovlarla nefsini tatmin etmeyi amaçlamak işin esasıdır.
Kaldı ki, Peygamberimiz,
canımızdan da çok sevmemiz gereken varlığımız olmakla beraber, onu ilâhi
vasıf larla övmemiz, ya da öyle görmemiz yasaklanmıştır. Bu tür davranışlar
gördüğünde kendisi bizzat : "Hiristiyanların, Meryem'in oğlu Isâ'yı övmekte
ileri gittikleri gibi, siz de beni övmekte ileri gitmeyin. Ben ancak
AIlah'ın kulu ve elçisiyim, siz de bana Allah'ın Kulu ve Elçisi deyin" (Buhârî;
enbiyâ 48; Dârimî, rikâk 68 Müsned l/23, 24, 47, 55. ) buyurmuştur.
BAŞA DÖN
Peygamberimiz adına mevlit
okuma uygulaması ilk defa Fâtimî Şîilerde ortaya çıkmış bir bid'attır. (bk.
I.A. Mevlit md.) Şiilerin bu tür taşkınlık ve aşkınlıkları eskiden beri
bilinen bir konudur. Biz O'na "sâlat ve selâm" okumayı tercih ederiz. Çünkü
bu yaptığımızın sevabını bize yazılacağı kesindir. Ona okuduğumuz her
"salât" yani rahmet duâsı karşılığında, Allah'ın bize on "salât" edeceği
haber verilmiştir. (Nesâî, ezan 37, sehv 55; Müsned N/168, 372, 375, 485.)
"Salât'ın en güzel şekli, Allahümme salli ve sellim alâ Muhammedin ve alâ
âli Muhammed" cümlesidir. Anlamı, "Allah'ım Muhammed' e ve onun yakınlarını
rahmet et ve bağışlama ver" demektir. O, bağışlanananların başta geleni
olduğuna göre, bu yapacağımız duâ, ona katlanarak yine bize dönecektir.
Kadınlar bazı vesilelerle
bir araya toplanıp birşeyler okuma imkânı ve fırsatı buluyor ve buna ihtiyaç
duyuyorlarsa; öncelikle Kur'ân'dan bir, ya da birkaç sayfa okuyup anlamını
vermeleri, Efendimizin birkaç hadisi şerîfini okumaları, ağzı düzgün
olanların sağlam bilgilerle sohbetler yapması daha güzeldir. Ille de mevlit
okuyacaklarsa, baştan bunun dinî bir emir, ya da gerek olmadığını söyleyerek
ve önceden okuyacağı yerin anlamını açıklayarak, okumaları belki zararsız
olabilir. Çünkü insanların,özellikle de kadınların gönüllerinin coşturulup
duygularının canlandırılması da zaman zaman faydalı sonuçlar verebilir.
Ancak mevlitle hiçbir dinî sorumluluğun yerine getirilmiş olmadığını
vurgulayarak hatırlatmak ve bu tür cemiyetlerde nâmahremliğe riayetsizlikten
ötürü haram işlememek konularına çok dikkat etmek gerekir.
HATİME ÜCRET
Hatim okuyan birisi, "Ben
Kur'an için değil, harcadığım emek ve zaman için ücret alıyorum" diyerek
fiyat tayin etse caiz midir?
Kazançların en
çirkinlerinden biri, Kur'ân-ı Kerîmin âlet edildiği kazançtır. Allah (c.c.)
"Âyetlerimi, az bir değer olan dünya karşılığında yemeyin" buyurur. Allah
Resûlü Efendimiz: "Kur'ân-ı okuyun, onu yemeyin" buyurur. Fıkıhçılar bu ve
benzeri delillere bakarak, Kur'ân okuma karşılığında ücret almanın haram
olduğunu söylemişlerdir. Alana aldığı haramdır, veren de buna sebep olduğu
için haram işlemiştir, demişlerdir. Okuyanın bunu bir emek karşılığı ve
hediye olarak kabul etmeside mümkün değildir. Çünkü ücreti hak eden emek,
faydası belli olan emektir. Okuyanın okuyuşuna sevap yazıldığı ise belli
değildir. Ayrıca fıkıhta: "Herkesin yapmakla mükellef olduğu birşeye ücret
vermek câiz değildir" kuralı okumakla her müslüman mükelleftir. Bunun hediye
kabul edilmesi de mümkün değildir. Çünkü okuyan, hediye vermeyene ikinci
defa okumaz.Bu yüzden Imam Birgivî: "Bu herifler leş yeseler de Kur'ân'ı
Kerîm okumaya ücret alıp yemeseler daha iyi olurdu" der. Ücret alınmasa
Kur'ân zayi olur, diye söyleyenler, cahilce, ya da şeytanca bir aldatmaca
yapmaktadırlar. Çünkü Kur'ân ücretle okunmamaktan değil, okumayı
öğrenmemekten zayi olur. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm okumayı öğretmeye karşılık
ücret almakta, zaruretten ötürü mahzûr yoktur denmiş; bu Kur'ân simsarları
ise, okumayı da buna katı vermişlerdir.
"Lânet ola bir mala ki,
anın,
Tahsiline ırzı, namusu,
din ola âlet
BAŞA DÖN
HAVA PARASI
Bir dükkan veya işyerini
kira ile tutacak kimseden, kira bedeli dışında karşılıksız olarak alınan
bedel.
İslâm hukukuna göre kira
akdinin geçerli olması için şu şartların bulunması gerekir:
1- Tarafların rızası.
Satım akdinde olduğu gibi, kira akdinde de tarafların rızası gerekir
(en-Nisâ, 4/29). Malı malla mübâdele niteliği yüzünden kira akdi de ticârî
bir muamele sayılır.
2- Akdin konusu olan "yararlanma"nın,
anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli olması. Bu şart; kiralanan malın,
kira süresinin ve iş akdinde, yapılacak işin belirlenmesini gerektirir.
Çoğunluk bilginlere göre, kira süresi kısa olsun, uzun olsun akit
geçerlidir. Hatta kiralanan malın var olabileceği süreye kadar akit
yapılabilir. Çünkü süre belli olunca yararlanma miktarı da belirlenmiş olur.
Ancak Hanefîlere göre, vakıf ve yetim mallarında kiracının mülk iddiasında
bulunmaması için, bunlara ait gayr-i menkullerde en uzun kira süresi üç yıl,
menkullerde ise bir yıl olarak sınırlandırılmıştır (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi',
IV, 179, 180; es-Serahsî, el-Mebsût, XVI, 43; İbnü'l-Hümâm, Tekmiletü Feti'l-Kadîr,
VII, 150; el-Meydânî, el-Lübâb, II, 88).
Diğer yandan kiralanan
kiracıya tesliminin mümkün olması ve yararlanma şeklinin meşrû bulunması da
gereklidir.
Bu duruma göre, bir kimse
menkul veya gayri menkulünü, peşin veya ay, ya da yıl sonlarında alacağı
kira bedeli ile kiraya verebilir. Kira bedelinin bir bölümünü peşin, yani
akit yapılırken topluca; geri kalanın da sözleşmeye veya örfe göre va'de
sonlarında alabilir. Peşin aldığı meblağ, akitte şart koşulan ücretin peşin
bir parçası sayılır. İleride ay veya yıl sonlarında ödenecek kira ise, peşin
kirayı tamamlayan başka bir parçayı oluşturur. Kısaca, mal sahibinin, gerek
ilk kiraya vermede ve gerekse kiralananın başlaması hâlinde, daha sonraki
kiraya vermelerinde bu hakkı vardır.
Kiracının, menkul veya
gayr-i menkul üzerinde, kira akdinden doğan "yararlanma hakkı"ndan üçüncü
bir şahıs lehine feragat etmesi karşılığında alacağı bedele gelince, şu
temelde mücerred bir hakkı başkasına satmak demektir. Hanefîler şuf'a hakkı
gibi mücerred haklarını bir bedel karşılığında satılmasını câiz
görmemişlerdir. Ancak Hanefilerin çoğu, imamlık, hatiplik ve müezzinlik gibi
görevlerden bir bedel karşılığında feragatın câiz olduğuna fetvâ
vermişlerdir. Bu fetva, zarurete ve örfe; Kıyas olarak ise, iki hanımlı bir
evlilikte bir kadının kocasının nöbetini diğer eşe bırakmasının câiz olduğu
esasına dayanır. Çünkü bunlardan her biri, mücerred hakkı düşürmek
anlamındadır. Nitekim vakıf nâzırı da, hâkim önünde, görevinden başkası
lehine bir bedel karşılığında feragat ederek kendisini azledebilir.
Hanefiler dışındaki İslâm
hukukçuları ise yararlanma hakkı verme mücerred hakların satımını caiz
görürler. Ancak kira akdinde kiracının bir bedel karşılığında ferâgatının
akit süresi içinde olması gerekir. Şâfiîler bu konuda, bir görevden, bedel
karşılığı feragatın caiz olduğu prensibine dayanır (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî
fî Uslübihi'l-Cedîd, Dımaşk (t.y) I, 566, 567).
ez-Zühaylî bu konuda
müteahhirûn âlimlerine ait "Tunuslulara Göre Hava parası ve Yararlanma
Hakkından Ferâğat Konusundaki Ölçü ve Fetvâlara Toplu Bir Bakış (Cümletu
Tekâdîr ve Fetâvâ fî'l-Huluvvât ve'l İnzâlât ınde't-Tûnusiyyîn)" adlı bir
risaleden söz eder. Burada, hava parasının örf ve âdet deliline göre câiz
olduğu belirtilir ve şöyle denir: Kiracı, kiralanan maldan yararlanma
hakkına sahiptir. Bu hakkından kira akdinde olduğu gibi bir bedel
karşılığında, âriyette olduğu gibi bedelsiz feragat edebilir. Diğer yandan
hava parasını mugâreseye (bk. Mugârese) benzetenler de olmuştur. Ancak hava
parası yararlanma karşılığı olduğu için, bununla kuru mülkiyet üzerinde bir
hak meydana gelmez (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 567, 568).
HAVA
PARASINI, İCAD VE TE'LİF GİBİ ŞEYLERİN ÜCRETİNİ ALMAK CAİZ MİDİR?
Zaman değişti, büyük İslam
hukukçularının kaleme almadıkları ve hükmünü beyan etmedikleri birçok şeyler
hayat sahnesinde ortaya çıktı. Onların bazıları da soruda adı geçen
şeylerdir. Yalnız Kur'an'da ve sünnette ve bu büyük hukukçuların meydana
getirdikleri güzel eserlerde bunları ve benzerlerini kapsayacak kaideler
vardır. Ortaya çıkan her şeyin hükmünü anlayabilmek için bu kaidelere baş
vurmak kafidir. Bu soruda sorulan şeylerin hükmünü anlayabilmek için bey'in
–alış verişin- şartlarını gözden geçirip ne olduğunu bilmemiz lazımdır.
Bey'in şartı beştir:
1- Satılan şeyin satış
zamanında mevcut ve ele geçmesi mümkün olması.
2- Nehir ve deniz suyu
gibi herkes için mübah olan şey olmaması.
3- Satıcının mülkü olması.
4- Dinen değer sahibi
olması.
5- Teslim alınması mümkün
olması, yani denizdeki balık, havadaki kuş gibi, satıcının elinde olmayan
bir şey kabilinden olmaması.
Binaenaleyh hava –kiralık
bina veya dükkan devretme- icat ve te'lif gibi şeylerin hakkını satmak
cümhür-i ulemaya göre caiz demücerrede kabilindendirler. Yalnız Maliki
mezhebinin büyük ulemasından olan Nasır al-Din al-Lakanı ve Abd al-Rahman
al-İmadı gibi bazı ulema örfe veya zarurete dayanarak hukük-ı mücerrede
satılabilir diye iddi'a etmişlerdir (İbn Abidin).
Asrımızda da hala
yaşamakta olan Ahmed Mustafa al-Zerka şöyle diyor:Mal olsun, hukuk-ı
mücerrede olsun örfen değeri olan her şey satılabilir (al-Fıkhü'l-İslami fi
sevbihil cedid). Al-Fıkh ala'l-mezahib al-arba'a isimli kitap, Malıki
mezhebinde hava parasını almanın caiz olduğunu beyan ederek şöyle diyor:
Mısır'da meşhur olan hava parası da böyledir. Mesela: birisi bir dükkan
kiralar, sonra boşaltma karşılığında bir miktar para almak üzere başkasına
devreder. Halkın örfüne istinaden bu mu'amele caizdir. Çünkü dükkanın
menfaati kendisine aittir (al-Fıkh ‚ala'l-Mezahib al'Arbaa). Ancak Maliki
mezhebinde bu fetva varsa da, mal sahibinin izni olmadan kira için tayin
edilen müddetten fazla oturması doğru değildir. Dolayısıyla başkasına devr
etmesi de caiz olmaması gerekir. Şunu da ilave etmek isterim. Hava parası
ile icat ve te'lif hakkı arasında fark vardır. Dükkan ve binanın sahibi
malını kısa süreli olarak kiraya veriyor. Ma'lum olduğu gibi, para sabit
olmadığı, ev ve dükkan devamlı yükseldiği için uzun zaman kiraya
verilmezler. Her sene yani bir fiat tayin edilir. Durum böyle iken kiracının
ne hakkı var ki, onu başkasına devr edip parasını alsın. Ama icat ve te'lif
meselesi uzun bir çalışmanın neticesidir. Cümhur-i ulemaya göre satışı
mümkün değilse de ca'ale yoluyla onları değerlendirmek mümkündür. Mesela bir
yayınevi sahibi bir yazara şu kadar sahifelik bir fıkıh veya tefsir kitabını
yazarsan sana şu kadar sahifelik bir fıkh veya tefsir kitabını yazarsan sana
şu kadar para vereceğim, dese ca'ale akdi sahih olur. Ve böylece yazar,
harcadığı emeğin karşılığını almış oluyor, filvaki bugün müslüman yazarlar
da yazdıkları eserlerin parasını almaktadırlar.
BAŞA DÖN
HAVAİC-İ ASLİYE NE DEMEKTİR?
Havaic-i asliye normal
olarak maddi ve manevi hayatı idame ettirmek için insanın muhtaç olduğu
şeylerdir. Mesken ve onun için lüzumlu olan eşya, elbise, silah, kitap,
san'at aletleri, binek hayvanı ve hizmetçi gibi şeylerdir.
Havaic-i asliyye, zaman ve
mekanın değişmesiyle değişti gibi, şahsa göre de değişir. Mesela: Asr-ı
sa'adette kitap yoktu. Yazma ve alma ihtiyacı doğdu, bilim sahasında
ilerlemek için kitap bulundurmak icab etti. Böylece ehl-i ilim için kitap,
havaic-i asliyeden sayıldı. Radyo ve teyp gibi araçlar da, kötüye
kullanmamak şartıyla havaic-i asliyedendir. Çünkü bu zamanda insanın ufkunu
açan bir çok kitaplardan daha fazla bilgi vermektedirler. Ama kötü
kullanılırsa, havaic-i asliyeden olması şöyle dursun, bulundurulmaları bile
haramdır. Çamaşır makinesi ve buzdolabı ise kesinlikle havaic-i
asliyedendir. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi hizmetçi havaic-i
asliyedendir. Bunlar bir cihetten hizmetçiden daha ucuz, masrafı daha az ve
daha faydalıdırlar. Onun için havaic-i asliyeden sayılırlar. Yalnız burada
bilinmesi gereken bir husus vardır. Şöyle ki; namı olmayan havaic-i asliye
dışındaki eşya; ticaret eşyası olmadığı takdirde nisaba baliğ olunca zekat
almamaya, kurban kesmeye ve fitre vermeye sebebtir. Ama zekata tabi
değildir.
BAŞA DÖN
HAVÂİC-İ ASLİYYE
Hâcet, çoğulu Havâlic;
ihtiyaç. Aslî; temel, esas. Hâcet-i aslıyye; temel ihtiyaç demektir. Bir
zekât terim olarak; zekâttan muaf tutulan ve bir kimsenin kendisi ve
bakmakla yükümlü olduğu kimselerin temel ihtiyaç maddelerini teşkil eden
şeylerdir. Zekât yükümlüsü hür, müslüman, âkıl-bâliğ ve nisap miktarı mala
sahip olan kişidir. Nisap miktarı, aslî ihtiyaçların dışında hesaplanır.
Ayrıca zekât yükümlüsü olacak kimsenin mala tam mâlik olması, malda
alış-veriş veya doğurmakla nemâ (gelişme-çoğalma) kabıliyetinin bulunması,
malın temel ihtiyaç maddelerinden fazla olması ve nisap miktarına ulaşması
dâ gereklidır (Yusuf el-Kardâvî, Islâm Hukuku'nda Zekât, Terc. Ibrahim
Sarmış Istanbul 1984, c. I, s. 134-168).
Kişiyi zekât yükümlüsü
hâline getiren nisap miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi lâzımdır.
Hadîste: "Kim servet elde ederse, zekât bir yılın geçmeşiyle farz olur" (Tirmizî,
Mişkât, 6).
Temel ihtiyaç ve yıllık
zorunlu harcamalar zekâttan muaftır. Buna geçim indirimi de denilebilir. Bu
geçim indirimi için, para yerine belli ihtiyaç maddeleri geçtiğinden mal
sahiplerinin mağduriyeti sözkonusu olmaz. Çünkü bir kimse önce temel ihtiyaç
maddeleri ve borçları düşürdükten sonra geri kalan altın, gümüş, ticaret
eşyası veya nakit para nisap miktarını aşar ve üzerinden de bir yıl geçmiş
olursa zekât farz olur.
Âyette; "Sana, neyi
fakirlere harcayacaklarını sorarlar; de ki; artan malı verin"(el-Bakara,
2/219) buyurulur. Ibn Abbâs, artan malın, "Aile fertlerinin ihtiyaçlarından
arta kalanı" olduğunu belirtir (Ibn Kesîr Tefsîri, Mısır (t.y.), I, s.
255-256) Elmalılı, âyetteki "arta kalanı infâk ediniz" hükmünün şu anlama
geldiğini belirtir: "Malınızın temel ihtiyaçlarınızdan fazlasınıinfâk
ediniz. Meşrû yoldan mal kazanınız ve bu maldan kendinizin ve aile
fertlerinizin zorunlu ihtiyaçlarından fazlasınıhayır için harcayınız.
Çeşitli âyetlerde belirtildiği üzere karı, küçük çocuklar, fakir durumdaki
ana-baba, dede ve nineler aile ferdidir. Bunların nafakası, bir kimsenin
kendi nafakası kabılindendir. Bu yüzden hayır yapacağız diye kendinizi ve
aile fertlerini nafakasız bırakmak câiz olmaz" (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân
Dili, Istanbul 1960, II, s. 767).
Işte bir kimsenin zekât
yükümlüsü olması için kendisinin ve yukarıda belirtilen aile fertlerinin bir
yıllık temel ihtiyaçlarını karşılayacak mâlî güce sahip olması, ayrıca nisap
miktarı mala da bir yıl süreyle mâlik bulunması gerekir. Altının zekât
nisabı 80 gr. gümüşün 640 gr. olup, nakit para veya ticaret mallarının
nisabı da bunlardan birisi esas alınarak belirlenir. Nakit para veya ticaret
malı nisabı aşınca, nisap miktarı da eklenerek kırkta bir zekâta tâbi olur.
Hadiste, "Ancak zengin
olan, sadaka ile yükümlüdür", başka rivâyette, "Zenginden başkası sadaka
(zekât) ile yükümlü değildir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, H. No: 7155).
Hz. Peygamber bir kimseye
şöyle demiştir: "Sadaka vermekte önce kendinden başla; eğer senin
ihtiyacından bir şey artarsa onu çoluk çocuğuna harca; eğer bundan da birşey
artarsa yakınlarının muhtaçlarına harca; yakınlarına harcadıktan sonra
birşey artarsa onu da sırayla yakınlık derecesine göre sağlına soluna, önüne
arkana (çevrendekilere) harca" (Müslim, c. II, s. 692, H. No: 997)
Buna göre temel ihtiyaç
maddeleri ve ailenin bir yıllık zarûrî ihtiyaçları zekâttan muaftır.
Hadîste: "Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur" (Buhârî, II, s.
121; Müslim, II, s. 676) buyurulur. Bunun dışındaki temel ihtiyaçlar isim
olarak nass'larda yer almamış, ancak bu konuda "ma'rûf=bilinen, örfleşen,
devirlere göre aslî ihtiyaç sınıfına giren şeyler" esas alınmıştır.
Aslî ihtiyaçlar şöylece
sıralanabilir:
1) Bir kimsenin ömür boyu
içinde oturacağı evi, bağ, bahçe ve tarlası.
2) Binek ve koşum
hayvanları, otomobil, servis arabası, traktör, su motoru, meslek ve sanatını
ifa için kullandığı makıne, tezgah, fabrika vb. âletler. Bunlar geliri
üzerinden zekâta tâbi olur.
3)Örfe uygun giyim ve ev
eşyası. Halı, kilim, altın ve gümüş olmayan yemek takımları, koltuk, çamaşır
makınesi, buzdolabı, televizyon, radyo vb. elektronik âletler.
4) Ilim adamlarının
kütüphanesi.
5) Kendisinin ve bakmakla
yükümlü öldüğü kimselerin bir yıllık yeme, içme, giyim vb. harcamaları.
6) Nisap miktarına
ulaşmayan ve ticaret için kullanılmayan süs ve zinet eşyası.
Ibnü'l-Hümâm bunları
"oturulacak ev, giyilecek elbise, ev eşyası, binilecek hayvanlar ve
kullanılan silâhlar için zekât yoktur" (Fethu'l-Kadîr, I, 487) şeklinde
özetler.
BAŞA DÖN
HAYAT SİGORTASI:
Günümüzde yaygınlık
kazanan "Hayat sigortası" (Halk sigorta ve Anadolu sigorta gibi) caiz midir?
Sözü edilen iki sigorta
kurumunun mahiyetini ve çalışma biçimini bilmiyoruz. Ancak genel olarak
"hayat sigortası" için şunları söyleyebiliriz:
Sigorta bir takım risk
(tehlike)lerin zararlarından korunma müessesesidir ve Türkiye için "Sosyal
Sigortalar" ve "Özel sigortalar" diye ikiye ayrılır. Sosyal Sigortalar
Emekli sandığı, Isçi Sigortası ve Bağkur olmak üzere üç birimden oluşur ve
resmi bir kurumdur. Kâr düşüncesi yoktur, ideal şekliyle yardımlaşma (sosyal
dayanışma) ve sosyal risklerin zararlarını daha çok kişiye dağıtarak
azaltmayı hedefler. Kapitalizmin doğurduğu haksızlıklar ve sosyal riskler
sonucunda zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Islâm'da böyle bir müesseseye hiç
ihtiyaç yoktur, ancak yardımlaşma esprisi taşıdığı için Islâm'la idare
edilmeyen ülkelerdeki müslümanlar adına tartışılmış ve birçok çagdaş Islâm
alimince caiz görülmüştür.Soruda sözü edilen özel hayat, yangın, araba vb.
sigortalar ise bünyelerinde taşıdıkları birçok haram unsurdan dolayı gayr-i
Islâmîdir, caiz değildir. Çünkü bu sigortalar "garar" (taraflardan biri için
aldanma ve zarar) içerir. Kumar, faiz, başkasının malınıbedelsiz alma,
lûzumlu olmayanı lûzumlu kılma, borcu borca karşılık satma, müşterek bahis
ve Allah (cc)'in gücüne karşı koyma... gibi ma'nâlar ihtiva eder ki,
bunların hepsi haramdır. Çok büyük suistimallere, yakmalara ve tahriplere
sebep olur ki, bunlar da hem haram hem de ekonomik açıdan gayri
makuldür.(Geniş bilgi için bk. Dr. Muhammed Biltacî, ‚Ukûdût-Te'min min
Vicheti'1-Fıkhı'1-Isâmî, 150
BAŞA DÖN
HAYIZ BEZLERİ
Hanımların kullandıkları
hayız bezi ve pamuğu atılabilir mi? Normal günlerde kullanılan pamuk da aynı
durumda mıdır?
Özellikle bu konuyu
anlatan bir nas ya da hüküm bilemiyoruz. Bu da bunun çok fazla önemi olan
bir şey olmadığı gösterse gerek. Ancak Ebû Dâvûd'da rivayet edilen bir
hadis-i şeriften, asr-ı saâdette de kadınların hayız bezlerini kenar
çöplüklere attıkları anlaşılıyor. Buna göre bu bezleri, ya da sair günlerde
kullanılan pamukları atmakta bir mahsur olmadığı söylenebilir. Fakat hayızlı
kadının, yanındakileri ve özellikle kocasının tiksindirmemek için; hayız
bezine ağır kokuları giderici kokular sürmesi sünnetten olduğuna göre, bu
konuda da dikkatli olup çirkin manzaralara sebep olmaması, bu şeylerden
habersiz düşünceleri ifsad etmemesi, sünnetin yani Islâm terbiyesinin gereği
olmuş olur. Kanalizasyona karışamayacak olanların sakince yakılmalarında da
bir mahzur olmasa gerektir. (Allah'u a'lem)
HAYIZ HALİNDE AVRET
Bakma konusunda kadının
kocasına göre avreti, hayızlı iken de temiz olduğu zaman gibidir. Tutma ve
yararlanma konusunda ise farklıdır. Kocanın hayızlı karısı ile cinsî
ilişkide bulunması, ayetle belirlendigi için (bak. el-Bakara 2/22) ittifakla
haramdır; helâl sayan küfre girer. Birleşmenin dışındaki cinsel oynaşma,
tutma ve karısının eli v.s. ile tatmin olma, kadının göbekle diz kapağı
arası örtülü olmak üzere, herkese göre caizdir. Örtü varken, göbekle
dizkapağı arasından da, örtünün üzerinden olmak üzere her türlü yarlanabilir.
Imam Muhammed'e göre ise, hayızlı iken yasaklanan, sadece kadının cima
organını kullanarak yapılacak cinsel ilişkidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de bu
yasağa gösterilen illet "eziyet"tir. Bu ise ancak cima organını kullanmakta
bulunur. Binaaneleyh, koca karısının cima organı dışında her yerinden örtü
olmaksızın da yararlanabilir. (Fetâvâ-yi Kâdîhân, (yazma) 611/b,; Serahsi,
Mebsût, X/159.)
BAŞA DÖN
HAYIZ VE HÂFIZLIK
Hâfizlık yapan kız
talebelerin ve hanım hocaların hayız durumlarında ne yapmaları gerekir?
Hayız halindeki kadının
Kur'ân-ı Kerim okuyamayacağını önce söylemiştik. Hâfizlık yapanların ve hoca
olanların durumu da aynıdır. Hâfizlık yapanlar bu dönemlerinde hâfizlığa ara
vermelidirler. Öğretici olanlar ise, her iki kelimeden birini atlamak
sûretiyle kesik kesik okur ve öğretir. Arada bir tek kelimenin okunuşunu,
meddini, harflerinin mahrecini talim edebilir. Bazılarına göre de âyetin
yarısını öğretir ve böylece devam eder. Ama ihtiyata uygun olan
birincisidir, bunda bir mahzur yoktur ve mekruh da değildir. (80 Ebû saî'd
el-Hudrî'den: Rasûlullah'a soruldu ki, hayız bezleri, köpek leşleri ve
kokulu artıkların karıştığı Budâ'a çukurundan abdest alabilir miyiz? O da:
"Su temizdir, onu bir şey pisleyemez" buyurdular. (Ebû Dâvûd, taharet 34)
HAYIZLI
IKEN ÂYETÜL-KÜRSÎ OKUNUR MU?
Âdetli, cünüp ve lohusanın
Kur'ân-ı Kerim okumaları haramdır. Dua anlamındaki âyetleri, dua maksadıyla
okumalarında bir mahzur yoktur diyenler vardır ama, dua olmayan bir âyeti
dua niyyetiyle okumak, onu dua yapmış olmayacağından, böyle bir âyeti hangi
niyetle okursa okusun, câiz olmaz. Âyetül-Kürsî de dua değildir; bu sebeple
onu da okuyamazlar.
BAŞA DÖN
HAYIZLI İKEN
CENAZE YIKAMAK
Hayızlı bir kadın cenaze
yıkayabilir mi?
Bilindiği gibi, kadın
cenazeyi kadın, erkeği de erkek yıkar. Yıkayanın cünüp, hayızlı, nifaslı, ve
gayrı müslim olması mekruhtur. (Yani hoş olmamakla beraber, bunların
yıkadığı da olur.) Ama bunlardan başka yıkayabilecek kimse yoksa, bunların
da yıkamalarında bir mahzur yoktur. (81 Bilmen 248 (md. 533))
HAYIZLI İKEN KINA
YAKMAK
Adetli bir hanım kına
yakabilir mi? Sol ele kına yakılabilir mi?
Cünüpken kına yakılabilir.
Cünüpken yapılabilen şey âdetli iken daha rahat yapılabilir. Erkeğin
cünüpken yaktığı kına ile kadının kınalanmasında da mahzur yoktur. Ancak
onun yıkanabilen çamur ve tortusunu yıkamadan namaz kılamaz. Kadın her iki
eline de kına yakabilir. Bu bir zevk ve örf meselesidir. ( Hindiyye V/359;
Kâdihân Ill/412 ) Cünüpken koyduğu kınayı yıkayarak namaz kılabilir. (
Kâdihân NI/431)
BAŞA DÖN
HAYIZLI İKEN
TIRNAK KESMEK
Hanımlar adetli günlerinde
saç ve tırnak kesebilirler mi? Bu artıkları yakmakta ya da çöpe atmakta
dinimizce bir mahzur var mıdır? Vücuttan cünüpken tırnak v.s. kesilirse,
sonra yıkanıldığında gusül tamam olmuş olur mu?
Bu konuda âdetli de cünüp
hükmündedir. Vücudtan tırnak ya da tüy kesmesi mekruhtur. Bir zaruret yoksa
temizlenmeyi beklemelidir. Bu tür artıkları imkân varsa biriktirip sakin bir
bucağa gömmek gerekir. Şehirlerde olup gömecek yer bulamazsa, çöpe
atmaktansa yakmak daha iyidir. (Allah'u a'lem) Bunun gusülle alâkası yoktur.
Gusül tamamdır.
HAYIZLI IKEN TRAŞ
Hayızlı iken vücuttan tüy
koparılmaz, tırnak kesilmez gibi söylentiler var. Bunun doğruluk derecesi
nedir? Lohusa da aynı durumda mıdır? Ayrıca devamlı olan renksiz, kokusuz
akıntı özür sayılır mi? Namaza mâni midir?
Fıkıh Kitaplarının:
Âdetli, lohusa ve cünübün
yapması haram olan şeyler bölümlerine bakıldığında, vücutlarından tüy
yolmaları, traş etmeleri, ya da tırnak kesmeleri gibi temizliklerin
sayılmadığını görürüz. Bu da bu davranışların, bu halde iken hâram
olmadığını gösterir. Ancak helâl olduğunu da söyleyenler de yoktur. Hattâ
Gazâlî, öbür dünya'daki dirilme bedenen olacâğından (haşr-ı cismânî) ve bu
dünyada iken insandan kopan her parça; orada koptugu yere yeniden
takılacağından, bu hallerde iken tüy yolmaları mekruh olduğunu söyler. (
Hindîyye V/358) Bazı fetvâ kitaplarında da: "Cünüpken vücudundan tüy
koparılmayacağın da bilmek gerekir." ( Nemenkânî, N/206) denir. Ancak koltuk
altı; kasık ve tırnak temizliğinin kırk gün geciktirilmeşinin tahrimen
(harama yakın) mekruh olduğunu düşünürsek diyebiliriz ki, temizlik süresi
kırk günü aşmayacaksa, âdetli; lohusa ve cünübün vücudundan bir şey
koparmaması gerekir. Aşacaksa "zararların hafif olanını" seçer ve bu tür
temizliklerini yapabilir.
Renksiz ve kokusuz akıntı;
pamuk kullanılmak suretiyle önlenebileceği için, özür değildir. Pamuk
kullanılır ve akıntının dışarı çıkması önlenirse, aldığı abdestle istediği
kadar namaz kılabilir. Bunu daha önce abdest bahsinde görmüştük.
BAŞA DÖN
HAYIZLI
KADININ KABİR ZİYARETİ
Hayız, ya da lohusalık
halinde kadının kabır ziyaret etmesinde "beis yoktur."(Hindiyye I/38 (Sirâciyye'den)
Ancak fıkıhta "beis yoktur" demek, olur ama olmasa daha iyi olur,
demektir.Hattâ kadının temiz olduğu zamanlarda bile kabir ziyaretinde
bulunmaması daha evlâdır. Çünkü bundan hâsıl olan zararlar, elde
edilebilecek kârlardan çok daha fazla oluyor. Bu yüzden bu konuyu bir önceki
başlık altında etraflıca yazmayı denedik.
HAYIZLI
VE CÜNÜP IKEN BEBEGE BAKMAK
Hayızlı, nifaslı ya da
cünüp iken, yeni doğmuş bebege bakılmaz deniyor. Bu ne derece doğrudur.
Cünübün, âdetlinın ve
lohusanın yapamayacağı şeyler fıkıh kitaplarında etraflıca anlatılmıştır.
Yani bakması haram değildir. Bu, olsa olsa maddeten ve mânen temiz olmaya
karşı duyulan titizlikten ve bu konudaki hassaslıktan doğmuş bir söylenti ve
bir yönüyle de güzel bir kabulleniş biçimidir. Çünkü bunda temizlikte acele
etmeye teşvik vardır. Ancak insanın bir helâla; haram deme yetkisine sahip
olmadığı ve Kur'ân-ı Kerim'de geleneklere göre yaşayanların kınandığı da
bilinmelidir.
BAŞA DÖN
HAYVAN YEMLERİNİN TEMİZLİĞİ
Tavuk yemi üretiyorum.
Yeme belli oranlarda balık unu ya da kan katıyoruz. Bunların katılmaması
halinde tavuklarda vitamin eksikligi yüzünden bir hastalık oluyor ve
birbirlerini yiyorlar. Aslında bu ihtiyaç balık unuyla karşılanıyor, ama onu
bulmak her zaman mümkün olmadığından kanı tercih ediyoruz. Ama kan
kullanmanın da mahzurlu olduğunu öğrendik?
Sorunuzu ya da sorununuzu
sizi ve bütün müslümanları ilgilendiren iki farklı yönüyle ele almayı
deneyecegiz:
1. Genel esaslar ve
mes'elenin tahlili.
2. Olayın, halihazırdaki
durumun vehametinden haber veriyor olması.
Kur'ân-ı Kerim'de murdar
ölü eti (meyte), kan, domuz eti ve Allah (cc)'ın adıyla kesilmeyen etler
aynı kategoride olmak üzere birden çok yerde yasaklanır ve haram oldukları
bildirilir: "De ki, bana vahyolunanlar içinde bir yiyenin yemesi için ölü
eti (meyte), akıtılan kan, domuz eti-ki, bu gerçekten murdardır- Ya da Allah
(cc)'tan başkası adına kesilmiş iş bir fısk dışında haram kılınan bir şey
bulamıyorum..."(K. En'am (6) 145; Yakın anlamlar için bk. Bakara (2) 173;
Mâide (4) 3; Nahl (16) 115)
Buradan hareketle alimler;
hayvan boğazlandığında akıtılan kanın murdar olduğu, yenmeyeceği ve ondan
(herhangi bir yolla) yararlanılamayacağı konusunda ittifak etmişlerdir.
(Ibnü'1-Arabî, Ahkâmül-Kur'ân, I/53) Bu ittifakın icma halinde olduğu ifade
edilmiştir.(bk. Sabûnî, Ahkâmü'I-Kurari, I/160,163) O kadar ki, meşhur
Hanefi fıkıhçısı Cessâs, bu maddelerin haram kılınışının her türlü
yararlanmaya şamil olduğunu, binanaleyh ölmüş hayvan etinden hiç bir suretle
yararlanılamayacağını, hatta köpeklere ve diğer et yiyenlere dahi
yedirilemeyeceğini, çünkü bunun da bir nev'i yararlanma olduğunu söyler.(Sabunî,
age, I/160)
Yine Cessâs'ın naklettiği
şu haber de bu görüşü destekler: "Rasûlüllah (sav) Mekke'ye gelince iç
yağlarını toplayan Hiristiyan asıllılar ona gelerek: Ey Allah (cc)'in Rasûlü,
biz ölmüş ve kokmuş hayvanların iç yaglarını alırız ve sadece deri ve gemi
yağlamada kullanırız, ne dersiniz? dediler. Rasûlüllah Efendimiz (sav) de:
"Yahudilerin Allah canını alsın, onlara da etler yasak edilince onları sattı
ve parasını yediler" diye memnuniyetsizliğini bildirdi".(Cessâs, Ahkâmül-Kurân,
I6145) Gerçi "Meytenin haram olan kısmı sadece etidir", bir başka rivayette,
"Haram olan sadece onu yemektir" hadis-i şerifleri de rivayet edilmiştir.(Cessâs,
age. I/150) Ama cumhur (fıkıhçılar çoğunluğu) diğer haberlerin yanında
bunlara itibar etmemiştir ya da bu haram maddeler bizzat yenmeseler dahi,
bunlardan başka bir yolla yararlanmak dâhi netice itibariyle yeme
sayılmıştır. Bu konuda Yahudilerin kınanma biçimi de bunu gösterir. Bununla
birlikte "Içilmesi haram olanın satılması da haramdır" hadisi şerifi de
vardır.(bk. el-Cezîri, el-Mezâbiu'1-Erbâ'a, N/8) Zorunlu olarak
satınalınması da haram olmuş olur. Bu konudaki icmaı ve Malikî görüşünü
Kurtubî de bu doğrultuda açıklar: "Artık bunlardan ve her türlü murdar
şeylerden ne şekilde olursa olsun yararlanmak caiz değildir. Hatta pis su
ile ekin de (Ebussuûd Efendi, pislikle sulanmış bitkilerin, fıkıhçıların
çoğuna göre kerehatsiz helal olduğunu söyler. bk. Ibn Abidin, VI/341),
hayvan da sulanmaz, murdar şeyler davarlara yem olarak verilmez. Ölen hayvan
köpeklere ve yırtıcı hayvanlara verilmez. Ama bunları yerse engel de
olunmaz. Bu, "size ölü hayvan... Haram kılındı" ayetinin zahir ma'nâsıdır ve
bunlardan hiçbir türlü yararlanma ayrı tutulmamıştır".(Kurtubî, N/218)
Ayrıca, hiçbir tefsirde temas edilmemekle beraber, yukarıda mealini
verdiğimiz ayette haram olarak sayılan maddelerin kime haram olduğu, "bir
yiyenin yemesi için" gibi ilginç bir Kur'ân ifadesi ile anlatılır.
Hayvanlarda birer "yiyen" olduklarına göre bu ayetle bu maddelerin onlara da
haram olduğuna işaret olsa gerektir. Burada: "haramlık" mükelleflerin
fiilleriyle ilgili bir kavram olduğuna göre bir şeyin hayvanlara haram
olduğu nasıl söylenebilir? diye bir itiraz akla gelebilir. Bunu kısaca:
Haram olan onların yemesi değil, onların insanlar tarafından yedirilmesidir,
diye cevaplayabiliriz. Tıpkı "Erginlik yaşına girmemiş çocukların,
ebeveynlerinin odalarına girerken izin istemekle emrolunmaları" (bk. K. Nûr
(24) 58) gibi. Orada da mükellef olanlar çocuklar değil onları öğretme
durumunda olan ebeyevndir.
Imdi durum bu olunca;
serbest dolaşan tavuğun (decâce muhallât) ve pislik yiyen inegin (cellâle)
etleri komadıkça, ya da pislikle beraber normal yiyecek ve alaflarını da
yiyor ve pislik, bütün yediklerinin yarısından azı kalıyorsa, mekruh olmakla
beraber etlerini yemek helâldir. Hatta domuz sütü emmiş kuzunun durumu da
böyledir, hükmüne kıyasla, kan gibi maddelerin tavuk ve hayvan yemlerine
yarıdan az olmak üzere karıştırılabileceğini söylemek doğru olmasa gerektir.
Çünkü bunların kendiliğinden yemiş olmaları sözkonusudur. Halbuki, yukarıda
da söylediğimiz gibi dökülen kan ve benzerlerinden, hangi yolla olursa olsun
yararlanılması haramdır. Kan haram olduğuna, yani "mütekavvim mal"
olmadığına göre satışı ve alışı haramdır. Öyleyse, hangi oranda karıştırırsa
karıştırsın, yem yapmak üzere kan almak isteyen bir müslüman onu nasıl satın
alacak, satan nasıl satacaktır? Görüldüğü gibi bu iki tarafın yaptığı
muameleyi meşru kılacak bir yol yoktur. Bu konuda olsa olsa bu yemlerle
beslenen hayvanları alıp yiyenler açısından bir meşruiyetten sözedilebilir
ve mekruh olmakla beraber bu hayvanlar yenir, denebilir. Bu ikisi farklı
şeylerdir.
Kaldı ki, serbest dolaşan
tavugun ve pislik yeme alışkanlığı olan inek ya da davarın belli bir süre
hapsedilmeksizin mekruh da olsa- yiyilebileceği görüşü "cumhur" görüşü
değildir ve bu konuda çok farklı düşünenler vardır. Bu konudaki rivayetler
de daha çok yenmeyeceğini söyleyenleri destekler:
1. Ibn Abbas: "Rasulüllah
(sav), dışkı yeme alışkanlığı olan inek ya da davarın (cellâle) sütünü
içmekten yasakladı".(Bu ve benzer anlamdaki hadisler için bk. Ebu Davud,
cihad 47, at'ime 24, 33 esribe, 14; Tirnizi, at'ime 24; Nesaî, dahayâ 43,
44; Ibn Mâce, Zebâih 11; Muvattâ, edahî 28; müsned I/219, 226, 241, 253,
321, 339 ayrıca bk. Beyhaki, es-Sünen el Kübrâ IX/332-333, V/254) Bir
rivayette "binilmesini yasakladı" der.
2. Amr b. Şu'ayb
Babasından, o da dedesinden: "Rasulüllah (sav) ehli merkeplerin etlerini, "cellâle"ye
binilmesini ve etinin yenilmesini yasakladı" diye rivayet eder.
Hanefiler bu haberlerdeki
yasaklamayı haram anlamında almazlar ve özetle söyle derler: Dışkı yiyen
hayvanın eti kokmadıkça yenmesi helâldir. Nitekim domuz sütü emen kuzu da,
eti değişmeyeceği için yenir. Ama serbest dolaşan tavuk (muhallat) üç, dışkı
yiyen koyun dört, inek de on gün hapsedilip temiz gıdalarla beslenmelidir.
Bu hapis gününü daha değişik tutanlar da vardır. Ama Serahsi, bu gün
tayininin bir dayanağı, olmadığını, mühim olanın koku gidinceye kadar
beklemek olduğunu söyler. Tavuk hiç bekletilmeden yenirse hafif (tenzihen)
mekruh olur.(Ibni Abidîn IV/341)
Malikilerin görüşünü
temsil eden Kurtubî ye göre: Etinin tadında ya da kokusunda pisliğin
belirtisi olursa yenmesi haramdır, olmazsa helâldir. Hattabi, bu
Hadislerdeki yasağın hafif bir yasak olduğunu söylemiştir. Bu durumlar,
yediğinin çoğu pislik olması halinde böyledir. Ama ot otluyor, tahıl yiyor,
bununla beraber zaman zaman da pislik yiyorsa ona "cellâle" denmez. O
serbest tavuk gibidir. Buradan hareketle, hayvanların dolaştıkları yerlere
pislik atılması yasaklanmıştır. Rivayete göre adamın biri bahçesini insan
dışkısı ile gübrelerdi. Hz. Ömer'de ona: "Sen insanlardan çıkanı onlara
yedirmeye kalkışan birisisin!" diye çıkıştı.(Kurtubî VN/122)
Hânbelilere göre, .Ahmed
b. Hanbel'in ifadesi ile: "Cellâle'nin etini de sütünü de haram (mekruh)
görürüm".(Ibn Kudame, el-Mugni, VNI/593-94) Aynı görüş Sevri'den de
nakledilmiştir.(Sevkânî; Neylü'1-Evtâr, VNI/l40)
Şafiîler de "cellâle"nin
etinin yenmesinin hâram olduğu görüşündedir. Nevevi, alafinin çoğu temiz ise
"cellâle" adını, dolayısı ile bu hükmü almayacağını söyler. Izz b.
Abdusselam da; bir koyun on yıl haram şeyler yese, onu yemek ne sahibine ne
de başkasına haram olur (Sevkânî, age, VNI/139-140) demiştir.
Sevkânî ise: "Bu
hadislerin zahiri, (cellâleyi yemenin, sütünü içmenin) haram olduğunu
anlatır. Çünkü nehyin hakiki anlamı budur. Binaenaleyh hapsedilmeden
kesilmesi caiz değildir. Eğer hapsetmeden kesilirse eti haram olur" (Sevkânî,
es-Seylü'1-Cerâr, IV/102; ayrıca bk. Segid Sabik, Fıkhu's-Sünne, NI/256)
der.
Gerçi Hanefi mezhebinde
söyle bir görüş daha vardır: Kuyuda ölüp şismiş bir hayvan bulunsa, onun
görülmesinden sonra o su ile hamur yapılmış olsa zayıf bir görüşe göre o
hamur köpeklere atılır veya hayvanlara yedirilir. Bazılarda hamur, o kuyunun
suyu bununla pis olmadığı görüşünde olan Şafiîlere satılır, demiştir.(Tahtavı
âlâ-Merhaki'1-Felah, 33) Ancak burada da hayvanlara yedirme kastı yoktur,
görüş kuvvetli bir görüş değildir. Içinde hayvan ölen ve Şafiîlere göre
değildir. Dolayısı ile ne maksatla olursa olsun, kan satmak ya da satın
almak, hayvan yemlerine katmak yoluyla da olsa yedirmek (Allah'u a'lem) caiz
değildir. Bu hükmün hikmetlerinin neler olacağı buranın konusu değildir ve
biraz da müslüman tabip ve veterinerleri ilgilendirir.
BAŞA DÖN
Ö. Nasuhi Bilmen'in su
ifadesi de, yukarıda söylediklerimizi destekler: "Pak olmayan şeyleri,
meselâ bozulup temizliğini kaybeden kolamış etleri vesaireyi, etleri
yenilebilen hayvanlara yedirmek caiz değildir.(Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali,
426)
Mes'elenin diğer yönü
Türkiye'de müslümanca yaşamak isteyen müslümanların halihazırdaki içler
acısı durumuyla ve geleceklerini belirleme ile ilgilidir. Şu andaki yem
uygulamasına naslar zorlanarak belki zayıf bir cevaz bulunabilir. Ama o
takdirde İslam'ın alternatifliği ve şahsiyet bağımsızlığına en çok değer
verişi ne ifade etmiş olacaktır. Islâm eğer yaşatılmak isteniyorsa onun
sanayide ve iktisadî kalkınmada dahi alternatif olduğu ispatlanmalı değil
midir? Hormonlu etler ve gıdalar skandalı Batı ekonomisinin bir aybı olmayı
öteye geçmemelidir. Etrafımizdaki çok küçük tesebbüslerle dahi, helal ve
temiz gıda üretilebildiğini, helal et ve tavuk kesilip satılabildiğini
müşahede edebiliyoruz. Bu tür müslüman teşebbüslerin güç ve beyin birliği
yaptıklarını, yani bilgili ve bilinçli olarak örgütlendiklerini düşünürsek
temiz gıda yemenin o kadar zor olmadığını, bunun için gerekli entagrasyonun
rahâtlıkla kurulabileceğini söyleyebiliriz. Laf aramızda, müşterisi hazır
böyle bir entegre sistemin çok büyük ekonomik kazanç sağlayacağı da
fizibilite raporlarına dahi gerek duyurmayacak ölçüde açıktır. Yeter ki,
birçok müslüman müteşebbisin düştüğü hataya düşülmesin ve müslümanca
başlayan teşebbüsler paranın tadı alınınca kapıtalistleşmesin. Bundan
başkalarda istifade eder ve sevmedikleri müslümanlar sayesinde onlar da
temiz gıda yemiş olurlar. Onun için müslümanca yaşamak ve yaşatmak
isteyenler böyle bir entegrasyona önce meselâ balık unu fabrikası kurmakla
başlayacaklar, sonra yemlerinde kan yerine balık unu ya da bir başka
alternatif protein maddesi kullanacaklar, temiz gıda ile beslenen hayvanlar
sıhhî ve temiz bir kesimhanede müslümanca kesilecek, temiz ambalajlanacak,
temiz mahallerde satılacak, temiz sofralarda yiyilecek, temiz düşünen temiz
nesiller yetiştirilecektir. Onun için sanayiden sözeden ve buna imkânı olan
müslümanların ilk el atmaları ve halletmeleri gereken sanayi kolunun bu
olduğu kanaatindeyiz. Bunun çok kolay ve ekonomik olduğunu da sanıyorum.
Ülkemizdeki bir avuç yahudi bunu kendi inançları açısından
başarabiliyorlarsa, müslümanca yaşamak isteyen müslümanlar niçin
başaramasınlar?
Bu konuyu kitaplarımızdan
araştırırken mes'elenin bir üçüncü boyutuna daha muttali oldum. İslam'ın
hayvanların hukukunu dahi düşünüp gözetmesi ve batının, kadını bile insan
saymadığı dönemlerde onun hayvan hukukunu dahi kanunlaştırıp, müeyyideye
bağlamasıdır. Bunu herkes -Türkçe olduğu için- Ömer Nasuhi BILMEN Hocanın
Hukuk-i Islâmiyye Kamusu NI/511'de rahatlıkla müşahede edebilir.
HAYVANLARDA SUNİ
TOHUMLAMA
Bu konu hakkında,
bilebildiğimiz kadarıyla, klasik fıkıh kitaplarımızda bir hüküm yoktur.
"Eşyada aslolan ibahadır", yani Allah her şeyi insanlar için yaratmış
olduğuna göre (bk. Bakara(2) 29) haram kılınmış olmayan şeylerin helâl
olmakta devam ediyor olması gerekir. Sözü edilen suni tohumlamanın da direkt
olarak haram olduğuna dair bir nas bulunmadığına göre bunun da helâl olması
gerekir, diye düşünülebilir. Ancak mesele o kadar da basit değildir. Yine
Kur'ân-ı Kerim'de "Allah (cc)'ın yaratışını (fıtratı)" bozanlar şeytanın
dostu olup hüsrana ugrayanlar olarak nitelendnilirler.(K. Nisâ (4) 119) Bu
da acaba fıtrata müdahale değil midir? Hayvanların normal çiftleşmesine
engel olunması halinde, erkeklerinin hakkına ve tabiî ihtiyacına tecavüzden
sözedilebilir. Ama bunun için denebilir ki, onlar da insanlar için
yaratıldığına göre spermalarının bu yolla alınması daha yararlı ise bu yolla
alınır, fazla gelenleri de kesilerek değerlendirilir ve artık onların
ihtiyaçları da söz konusu olmaz. Sonra hayvanların erkeklerinin semirmesi ve
bu yolla daha faydalı olmaları söz konusu ise birçok alim burulmalarının
caiz olduğunu ve bunun fıtratı değiştirme sayılmayacağını
söylemişlerdir.(Burmanın caiz olmadığını söyleyenler de vardır. bk. Kurtubî,
V/390-91)
Ama yine de ilerleyen
zooloji ve özellikle de genetik ilminin verileri kesin sonuçlara varmadan
nihâi sözü söylemek imkânsızdır. Kiloda biraz daha ağır, süt veriminde biraz
daha fazla bir hayvan türü geliştirelim derken, insana da, çevreye de ve
hatta o türe de zararlı bir sonuç ortaya çıkabilir. Günümüzde çokça sözü
edilen hormon skandalı bunun bir başka açıdan tezahürü sayılmalıdır.
Diğer yönden meselenin,
bir ölçüde ağaçların aşılanması olayına benzerliği de yok değildir.
Bilindiği gibi Rasulülah Efendimiz (sav) Medine'ye geldiklerinde halkın
hurma çiçeklerini aşıladıklarını görmüş ve: "Bunun faydalı olacağını
sanmıyorum", ya da, "bunu yapmasanız belki de daha iyi olur" buyurmuş, onlar
da aşılamayı terketmişlerdi. Sonunda verimin düşük olduğu kendilerine
hatırlatıldığında da "faydalı işi yapsınlar. Ben sadece zanla konuştum.
Zandan dolayı beni muahaze etmeyin. Ama size Allah (cc)'tan gelen bir şeyden
sözedersem onu hemen alın... Siz dünya işinizi iyi bilirsiniz"(bk. Müslim,
Fedâil,139,141; Ibn Mâce, Ruhun 15; Müsned, V/16, 298, VI/128) buyurmuştu.
Hayvanların suni yolla tohumlanması da bir bakıma buna benzer. Ancak
benzemediği yönler de vardır. Meselâ hurmanın aşılanmasında yapılan şey
tabiî olanı kolaylaştırmak ve çabuklaştırmaktır. Erkek hurma ve onun hakkına
tecavüz söz konusu değildir. Çiftleşme ve ondan doğacak tabiî etkileşimden
söz edilemez. Kimbilir, belki de hayvanların tabî çiftleşmelerinde bilinen
sperm alışverişinin dışında başka psikolojik ve genetik etkileşimler vardır
ve bu etkileşimler neslin sıhhatli devamında bir takım fonksiyonlara
sahiptirler. İşte bunlar özellikle genetik ilminin ve müstakbel fıkıh
heyetlerinin ileride halledecekleri meselelerdendir. Şimdilik mahzurlu
olduğunu gösteren bir delil yoktur (Allah'u a'lem).
"Hayvanların spermlerinin
(melakîh) ve ceninlerinin (medâmîn) satışı yasak edildi" (Muvattâ, Buyû 63)
diye bir hadis vardır, ama bununla anlatılan sun'i dölleme değil, sağlam
doğumla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı bilinmeyen sperm ve ceninin
satılmasıdır.
HAZRETI
ALİ'NİN KABRİ NEREDEDİR? BU HUSUSTA ÇEŞİTLİ SÖZLER SÖYLENMEKTEDİR. ACABA BU
HUSUSTA AYDINLATICI BİLGİ VERİR MİSİNİZ?
Bilindiği gibi Hz. Ali
(kav) Haricilerden Abdurrahman bin Mülcem tarafından şehid edilmiştir. Kesin
olarak nerede medfun olduğu belli değildir. Kimi Küfe'nin emirlik binasında,
kimi Rahbetü'l-Küfe denilen yerde, kimi Necef'tedir dediler. Bazılarına göre
onu Medine'ye götürülmek üzere bir sandık içine koyarak deveye yüklediler.
Tay kabilesinin toprağına varınca kabile mensupları deveyi gasp edip
kestiler. Hz. Ali'yi de orada defn ettiler. Kabrini gizli tutmaktan gaye onu
Harici'lerden korumak idi. Çünkü belli bir yerde defn etseydiler Hariciler
kabrini kazıp cesedini çıkaracaklardı.
Şii'lere göre Hz. Ali (kv)
Necef şehrinde medfundur. Kabir orada ziyaret edilmektedir. Bazı
muhakkiklere göre de Necef şehrindeki kabir al-Mugire bin Şu'be'nin
kabridir. Hz. Ali'nin değildir. Bu kabrin Hz. Ali'ye nisbeti hicretten üçyüz
sene sonra olmuştur.
BAŞA DÖN
HELAL
VE HARAM OLAN HAYVANLARIN BAZILARINI AÇIKLAR MISINIZ?
Haram olan hayvanları üç
kısma ayırmak mümkündür.
1- Başkasına saldırıp azı
dişleriyle parçalayarak kendisini müdafaa eden domuz, kaplan, aslan,ayı,
kurt, fil, pars, kedi, maymun ve köpek gibi dört ayaklı hayvanlar.
2- Tırnaklarıyla kendini
müdafaa edip zayıf olan olan hayvanları avlayan kartal, akbaba, atmaca,
karga ve şahin gibi hayvanlarla leş yiyen kuşlar.
3- Tiksindirip nefret
veren ve kötü olarak bilinen yılan, akrep, böcek, fare gibi yer haşreleridir.
Bunlardan başka hayvanlar mübah sayılırlar. Ancak bazılarının hakkında
ihtilaf vardır. Mesela Hanefi mezhebine göre, sırtlan, keler, tilki, at,
kirpi gibi hayvanlar haram ise de, Şafii mezhebine göre helaldır.
Kırlangıç., tavus, hüdhüd, papağan ve baykuş gibi hayvanlar da Şafii'ye göre
haram. Hanefi'ye göre helaldır (Fıkh, Essünne).
HEYKEL
Taş, tunç, mermer ve
pişmiş toprak gibi dayanıklı maddelerden yapılmış insan ya da hayvan
görüntüsü, simgesi. Heykel, Islâm terminolojisinde "suret" kavramı
içerisinde değerlendirilmiş resim anlamındaki suretten bunu ayırmak için
"gölgeli suret" deyimi kullanılmıştır. Heykel, şekil olarak müşriklerin
tapındığı putlarla aynı olmakla birlikte kendisine tapınılan anlamda put
olmadığı için suret kavramı içerisinde ele alınmış ve onunla birlikte hükme
bağlanmıştır.
Kur'an, heykelden put
anlamı dışında bir yerde söz etmekte, hakkında herhangi bir hüküm
vermemektedir. Sebe' sûresinde cinlerin bir kısmının Hz. Süleyman'ın emrinde
çalıştığı bildirildikten sonra "Ona dilediği gibi kaleler, heykeller,
havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı"(Sebe 34/13)
buyurulmaktadır. Bu âyet bilginlere göre Hz. Süleyman devrinde heykel
yapmanın mübah olduğunu ifade etmektedir. Ama yine bilginler Hz. Süleyman
devrine ait olan Rasulullah (s.a.s.) den gelen haberlerle ortadan
kaldırıldığını, Islam dini tarafından neshedildiğini söylemektedirler.
Kur'an, Hz. ibrahim
(a.s.)'ın putları, heykelleri kırdığını anlatmaktadır. Rasul (s.a.s.)'da
Mekke'nin fethinde Kâbenin içinde, çevresinde ve Safa ile Merve tepeleri
üzerinde bulunan putları (heykelleri) kırıp temizletmiştir.
Rasulullah (s.a.s.)'dan
gelen hadisler heykel (suret) yapmayı yasaklamaktadır. Bu konuda gelen
haberler tevâtür derecesine ulaşacak kadar çoktur. (Resim için bk. Resim
mad.)
Hz. Âişe (R. anha) dan
Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Kıyamet günü en şiddetli
azaba uğrayacak olanlar, yaratma hususunda kendisine Allah'ın yerine koyup,
kendini ona benzetenlerdir" (Buhari, libas, 39; Nesai, Zinet, 112-114).
Ibn Abbas (r.anhum)'a
Iraklı bir adam gelip; Şu suretleri yapıyorum, bu konuda ne dersiniz diye
sorunca, o, şu cevabı vermiştir: Yaklaş, yaklaş, Muhammed'i (s.a.s.)' şöyle
derken işittim: "Kim dünyada bir sûret yaşarsa, Kıyamet günü buna can
vermekle yükümlü tutulur. Halbuki ona can verecek değildir." Ibn Abbas ve
Ebû Hureyre'nin naklettiği başka bir rivayet şöyledir: "Kim suret yaparsa,
ona can verilinceye kadar azap olunur. Halbuki bu surete can verebilecek
değildir" (Nesai, Zinet,113). Ibn Ömer'den, Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği
nakledilmiştir: "Suret yapan kimselere kıyamet gününde azap olunur ve
kendilerine; yarattığınız şeylere can veriniz, bakalım denilir" (Nesai,
Zinet, 113).
Imam es-Sindi, Nesâi
Hâşiyesinde yukarıdaki Ibn Abbas ve Ibn Ömer hadislerini şöyle açıklar: Ibn
Abbasa hükmü sorulan "suret" ten maksat "canlılara ait sûretler" dir."
Sureti diriltinceye kadar azap olunmaktan maksat, azabın sona ereceği zamanı
belirtmektir. Hadiste; sureti hiçbir zaman diriltemeyeceklerinin
belirtilmesi azabın devamlı olarak uygulanacağını ifade eder. Ancak
es-Sindi, yukarıda sözü edilen azabın, suret yapma sebebiyle dinden çıkan
kimse ile ilgili olduğunu belirtir. Ve bunun da üç şekilde ortaya
çıkabileceğini ifade eder. a) Helal kabul ederek suret yapmak, b) Tapınmak
amacıyla yapmak, c) Zaten mü'min olmayan kimsenin suret yapması? Bu üç
sınıfın dışında kalanlar, sureti helal saymadan ve tapınma kastı da
taşımaksızın yapmışsa bu fiili sebebiyle "asi" olur. Hak ettiği azabı Allah
affetmezse azap görür, sonra azaptan kurtulur. Yahut da bu azaptan maksat;
işin çirkinliğini şiddetle ortaya koyup, yasaklayarak suret yapımını
engellemektedir. Bu son değerlendirmeye göre, hadisin açık anlamının
kastedilmediği düşünülebilir (es-Sindi, ö 136/1724 Haşiye Süneni'n-Nesâi,
Istanbul 1931, VIII, 215).
BAŞA DÖN
HEYKELİN YASAKLANMA NEDENİ
Yukarıda zikredilen
hadisler incelendiğinde heykelin yasaklanma nedenini de ifade ettikleri
görülür. Islam bilginlerinin ortaklaşa belirttiklerine göre heykelin
yasaklanma nedeni, onları yapanların Allah'ın yarattıklarına benzetmeye
çalışmaları kendilerini yaratıcı yerine koymuş olmalarıdır. Yasağın hikmeti
ise, insanları putperestlikten uzaklaştırmak, saf tevhid inancını şirk ve
putperestlikten korumaktır. Çünkü bütün kavimlere putperestlik heykel
yoluyla girmiştir.
Âyette Nuh Peygamberin
kavmi ile ilgili olarak şöyle buyrulur: "Sakın ilahlarınızı bırakmayın "ved
", "suvâ", "Yeğâus", "Nesr" gibi putlarınızdan vazgeçmeyin, dediler. Böylece
bir çok insanı sapıttılar. Sen bu zalimlerin sadece sapıklıklarını arttır"
(Nuh, 71 /23-24). Bunlar Nûh kavminin Allah'tan başka kendilerine taptıkları
putlarının adlarıdır. Abdullah bin Abbas ve Muhammed bin Kays'tan şöyle
dediği nakledilmiştir: Ayette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı salih
kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların birer
heykelinin dikilmesini öğütleyerek: "siz onların yaptıklarını bu heykeller
aracılığıyla hatırlar ve yaparsınız." der. Şeytanın bu yanıltmasına kanan
insanlar o salih kimselerin heykellerini yaparak dikerler. Önceleri güzel
amelleri hatırlamada birer araç olan heykeller, bir kaç nesil geçtikten
sonra nitelik değiştirir ve kendilerine tapınılan birer put halini alırlar.
Işte Islam'dan önceki arap toplumunda bu putları yeni ilavelerle devir almış
ve onlara tapınırken Islam güneşi doğmuştur (Ibn Kesir, Muhtaşaru Tefsiri
Ibn Kesir, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, III, 554).
Sonuç olarak, Islam'ın
heykel yasağının kökeninde tevhid inancını korumak, yaratmada yüce
yaratıcıya benzemeyi engellemek, mahrem yerleri tasvire karşı tedbir almak
ve zararı faydasından çok olan bir alanda israfı önlemek gibi sebebler
yatar. Diğer yandan Islam'da ne Hz. Peygamberin ve ne de din büyüklerinin
heykellerle tasvir edilmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar mû'minlerin
gönüllerinde taht kurmuş, mesaj ve doktrinleri Islam toplumunda baş tacı
edilmiştir. Hatta Islam Peygamberi sözle aşırı övmeyi bile yasaklamıştır. O
şöyle buyurur: "Hristiyanların Meryem oğlu Isa'yı övdükleri gibi beni
övmeyiniz. Yalnız, Allah'ın kulu ve elçisidir. Deyiniz" (Buhari, Enbiya, 48;
A.B. Hanbel, Müsned, I, 23, 24, 47, 55).
BAŞA DÖN
HİAL
MESELESİNİN SIK SIK GÜNDEME GELMESİNİN SEBEPLERİ NELERDİR?
Hak ile batıl, imanla
küfür savaşı tarih boyunca ara vermeden devam edip gelmiş ve hala da devam
etmektedir. Bazan hak batıla, bazan da batıl hakka galebe çalmıştır. Ancak
19. Ve20. Asırlarda denge tamamen imanın aleyhine bozulup müslümanlar esaret
boyunduruğu altına girmişlerdir. Bütün İslam toprakları elden çıkıp istilaya
uğramıştır.
Zamanla düşman İslam
topraklarını istilaya devam etmenin kolay olmayacağına ve pahalıya mal
olacağına kanaat getirince taktik değiştirmek zorunda kalmıştır. Toprak
işgalı yerine kültür emperyalizmini tercih etmiş ve sonuç istediği gibi
olmuştur. Yani düşman müslümanların akıl ve ruhlarını istila etmek suretiyle
gerçek hakimiyetini sürdürmüş ve sürdürmektedir. Bugün İslam aleminin her
ülkesinde düşmanın gözü ile bakan onun aklıyla düşünen insanlar türemiştir.
Mesela kızıl Rusya, milyonlarca kilometre karelik Türk-İslam diyarının
üzerine kabus gibi çöküp yedi ve hazmetti. Ama doymadı. Bu sefer bir başka
İslam ülkesi olan Afganistan'ı yemeğe başladı. Pençesinde çırpınan zavallı
Afgan halkının ahu figanından ızdırap duymak icap ederken Suriye ve Libya
gibi bazı İslam ülkelerinin idarecileri rahatça Kızıl Rusya'nın yaptıklarını
destekliyor ve "Rus'un gayesi Afgan halkını kurtarmaktır" diyor.
İçinde yaşadığımız bu
çetin zamanda iç ve dış düşmanlar birleşerek bizlere cephe almış bizi yok
etmek için çok çeşitli silahlar kullanmaktadır. İşte onlardan bir kısmı:
1- Yayın Silahı: Basın,
video, tiyatro ve sinema gibi yayın vasıtalarıyla müslümanların akılları
uyuşturulmak istenmektedir.
2- Şehvet Silahı: Neslin
şehvet duygusunu kamçılamak ve sanattan, basın hürriyetinden söz etmek
suretiyle müstehcenliği yaymak, gazete ve dergi sahifelerinde çıplak
fahişelerin hergün boy boy resimlerini yayınlayarak neslin iffetini yok
etmek.
3- İrtica yaygarası
Silahı: Düşman İslam'a hizmet veren bazı kimselerin hizmetlerini sık sık
dile getirerek velvele koparıyor. İrtica var, şeriat geliyor deyip duruyor.
Sanki İslam'a hizmet vermek, müslümanları ıslah etmek için çalışmak,
İmam-Hatip Lisesinde Kur'an Kursu'nda okumak ve okutmak, müslümanların
bilgilerini artırmak suçtur. Bu yaygara ile müslümanları göz hapsinde
bulundurmaya çalışmaktadırlar.
4- Müslümanları Bölme
Silahı: Yine düşman müslümanların gücünü zayıflatıp yok etmek için çeşitli
kıyafetlere bürünerek onların aralarına girmekte ve fitne ateşini
alevlendirmek suretiyle müslümanları birbirine vurdurmaktadır. İran, İrak,
Filistin ve Lübnan gibi ülkelerde çatışan Müslümanlar bunun en bariz
misalidir. Bu tablo ne kadar hazindir, değil mi? İslam'dan ve İslami
gayretten söz eden bazı Müslümanların küçük ve ictihadı meseleler için
birbirleriyle uğraşmaları da en az bu kadar hazin değil midir? Bunların
durumu bana tarihi bir hadiseyi hatırlattı. Hülağu ordusu birçok İslam
ülkelerini istila edip, köy, kasaba ve şehirlerini ateşe vererek o zaman
Müslümanların başşehri olan Bağdat Kapısına dayandığı halde devrin alimleri
cihad yerine gereksiz münakaşalarda bulunuyorlardı. Kur'an-ı Kerim mahluk mu
değil mi münakaşa mevzuu idi. Bugün bizler de İslam Alemi'nin hazin
tablosuna bakmadan özellikle yurt dışında nelerin münakaşasını yapıyoruz.
Cuma namazı farz mı, değil mi: din görevlisi mürted mi, değil mi; Suudi
Arabistan'da hilal görülse oruç tutmak ve bayram yapmak gerekir mi, grekmez
mi. Bu ne kadar acıdır.
BAŞA DÖN
Aziz kardeşim bilmemiz
gereken bir husus vardır, o da şudur:
Düşmanımızın en büyük
gayelerinden biri bizim için önemli olan ana meselelerimizi bir tarafa itip
böyle ictihadı meselelerle uğraşıp münakaşaya girmemizi sağlamaktır. Bu gibi
şeyler için münakaşa etmemiz anlamsızdır. Mesele Hanefi mezhebine göre
kıyamda me'munun Fatiha-yı Şerife'yi okumaması, Şafii'ye göre okuması
gerekir. Bayram namazı ile Vitir namazı İmam-ı A'zam'a göre vacip, İmam-ı
Şafii'ye göre sünnettir. Bu gibi meseleler için münakaşa etmek –ki Allah'a
şükür edilmiyor- doğru olmadığı gibi, hilal meselesi için münakaşa etmek de
doğru değildir. O da aynı şekilde ictihadi bir meseledir. Zira Hanefi,
Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre dünyanın herhangi bir yerinde rü'yet-i
hilal sabit olursa bütün dünyada oruç tutmak ve bayram yapmak icap eder;
yalnız Hanbeli mezhebine göre bu hususta Hakim'in hüküm verebilmesi için bir
şahit Maliki mezhebine göre iki şahit yeterlidir. Yani, Müslüman bir hakim
bu şehadete istinaden oruç tutmak veya bayram yapmak için hüküm verirse onun
hükmüne uymak gerekir. Yalnız Hanefi mezhebi'nin bu hususta değişik bir
durumu vardır. Ona göre hava açık olursa, rüyetin muteber olabilmesi için
cemmi gafirin yani büyük cemaatın hilali müşahede etmesi gerekir. Beş, altı,
on kişilik bir cemaatın müşahedesi yeterli değildir. Ancak, gayrızahir.
BAŞA DÖN
HİBE
Karşılıksız vermek,
bağışlamak, karşılıksız bağış, bağışlanmış şey.
Ivaz (bedel) şart
koşulmaksızın bir malın derhal temlik edilmesi: Arapçada genel olarak atıyye,
nihle, sadaka ve hediyye sözcükleri de bû anlamda kullanılmaktadır. Mecelle
833. maddesindeki tarif şöyledir: "Hibe, bilâ ivaz bir malı temlik
etmektir". 855. maddede, ivaz şartına bağlı hibe, her ne kadar
başlangıçitibariyle hibe ise de, sonuçlan bakımından satıştan ibarettir.
Ibnü'l-Hümâm (ö.
861/1457), hibenin tarifinde bilâ ivaz (bedelsiz) kaydından maksadın: "bilâ
iktisab-ı ivaz", yani bir bedel kazanmamak şartıyla bir malı başkasına
temlik olduğunu belirtir (Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadl, Mısır 1315-17, VII,113;
Ali Haydar, Düreru'l-Hukkâm şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, II,614).
Hibe ile teberru
sözcükleri arasındaki ilişki şöyle ifade edilebilir. Gerçek veya tüzel bir
kişinin, başka bir şahsın mal varlığı lehine, kendi mal varlığında meydana
getirdiği eksilmeye "teberru" denir. Teberru sözcüğü, ivazsız hukukî
tasarrufların hepsini kapsayan geniş bir kavram olup, hibeyi de içine alır:
Buna göre "heber hibe bir teberrudur, fakat her teberru bir hibe değildir."
Teberru çeşidine giren
başlıca hukukî tasarruflar şunlardır: Hibe, vasiyet, vakıf, ibrâ, ibâha,
sadaka ve âriyet. Vasiyet; vasiyet edenin ölümünden sonra sonuç doğuran ve
mirasçılar razı olmazlarsa sadece terekenin üçte birinde geçerli olan bir
tasarruftur. Hibe kabzla tamam olurken vasiyet Iehine vasiyet edilenin
kabulü ile tamamlanır. Vakıf; bir malı, genel olarak bir akan, bir hayır
cihetine ebedî olarak tahsis etmektir. Ibrâ; alacaklının, alacağını almadığı
halde, borçlusunu ödemeden muaf tutmasıdır. ibrâ, mecaz yoluyla hibe sayılır
ve borçlunun bunu kabul etmesi şartı aranmaz. Hibe temlîkî bir tasarruf
olduğu halde, ibâha genellikle yapıldığı anda lehine teberru yapılan şahısça
tüketilen, yenilip içilen bir bağış çeşididir. Meselâ; bir kimseye yemek
parası vermek bir hibe, onu eve götürüp yemek ikram etmek bir ibâha
tasarrufudur. Sadaka; Allah rızası için ve sevap kazanmak amacıyla birine
yapılan bir teberrudur (Mecelle, mad. 835). Âriyet; menfaatin meccânen
temliki, yani kullanma ve yararlanma hakkının teberru edilmesidir. Hediye
ise; birine ikramda bulunmak amacıyla verilen şeylerdir. Hanefilere göre,
hibeden dönmeye (rucu') engel hallerden birisi yoksa, hediyeden dönülebilir.
Diğer fıkıh ekolleri hediyeden dönmeyi caiz görmezler (Bkz. el-Bakara,
2/263, et-Tevbe, 9/60,104; Mecelle, mad, 834, 862, 863, 864, 874; Ali
Haydar, a.g.e. Mecelle, mad. 834 şerhi; Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır
1286 IV,776; el-Mevsılî, el-Ihtayar, III, 48; Ö. Nasuhi Bilmen Istilahat-ı
fıkhıye Kamusu, Istanbul 1967, IV, 262-283).
Islâm hukukuna göre,
rüşvet olarak verilen şeyler hibe veya hediye sayılmaz ve bunların aynen
geri verilmesi gerekir. Bu gibi şeyler tüketilmiş ise kıymeti ödettirilir
(Ali Haydar, Mecelle, 834, mad, şerhi).
Hibenin meşrûluğu kitap,
sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Kur'ân-ı Kerîm'de açık olarak hukukî
anlamda hibeden söz eden âyet yoktur. Kur'an'da sık sık geçen sadaka ve
infak terimleri teberru ve hibeyi de içine alacak geniş kapsamlı
sözcüklerdir. Verme ve lutfetme anlamlarında kullanılan hibe yerine, daha
çok bu kökten türetilmiş olan fiil ve sıfatlar kullanılır: "Mallarını Allah
yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan
bir tek tohumun hali gibidir" (el-Bakara, 2/261). "Ey iman edenler,
sadakalarınızı-malınıinsanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret
gününe inanmayan bir kim gibi başka kakmak ve incitmek suretiyle heder
etmeyin" (el-Bakara, 2/264). "Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne
güzel. Eğer onları gizler ve bu şekilde yoksullara verirseniz, içte bu,
sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/271). Hibe, kişiyi cimrilikten
korur. Âyette; "Nefsinin cimriliğinden korunanlar gerçekten kurtuluşa
erişmiş kimselerdir" (el-Haşr, 59/9) buyurulur. Bağışlarda orta yolun
izlenmesi tavsiye edilir. "Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de
cimrilik yaparlar; ikisi orasıorta yoldan giderler" (el-Furkân, 25/67).
"Elini bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış
ve pişman bir halde oturup kalırsın" (el-Isrâ, 17/29).
Hz. Peygamber'den hibe
konusunda çeşitli hadisler nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) Kendisi
hediye kabul eder ve karşılığında da hediye verirlerdi (Buhârî, Hibe,11). O
şöyle buyurur. "Karşılıklı hediyeleşiniz. Böylece dostluğunuz artar ve
aranızdaki düşmanlık yok olur" (Mâlik, el-Muvatta, Hüsnü'l-Huluk,16). Başka
bir hadiste şöyle buyurulur "Nu'mam b. Beşir, (ö. 44/664) oğlu Muhammed'e
bir şey bağışlamış; fakat karısı Amre binti Revâha ona; Hz. Peygamber'i buna
şahit yapmazsan razı olmam, demiştir. Bunun üzerine Numan b. Beşir, Hz.
Peygamber'e gelip; Amre binti Revâha'dan doğmuş olan bu oğluma bir şey
bağışladım; o da seni bu işe şahit yapmamı istedi, demiş; Hz. Peygamber ise;
"öteki çocuklarına da bunun benzerini bağışladın mı?" diye sormuş; hayır,
cevabını alınca; "çocuklarınız orasında adâletli davranın" buyurmuştur" (Buhârî,
Hibe,13). Başka bir rivâyette, Allah elçisi, "hayır, cevabını alınca; o
halde bağışlananı geri al" demiştir (bkz. Buhârî, Hibe,12; Müslim, Hibât, 9;
Muvatta', Akdiye, 39).
Ebû Hanîfe (ö. 150/767),
Ebû Yûsuf (ö. 182/798), Imam Muhammed (ö. 189/805), Imam Şâfiî (ö. 204/819)
ve bir rivayette Ahmed b. Hanbel'e (ö. 24/855) göre, bir kimse çocuklarından
bazılarına mal bağışlayıp, diğerlerine bir şey vermese, bu tasarruf geçerli
olur. Onlara göre hadisteki "geri al" emri, vücûb için değil, fazîlet ve
ihsan kabılindendir. Nitekim, Enes (r.a)'ten rivayete göre, erkek çocuğunu
öperek dizine, daha sonra gelen kız çocuğunu önüne oturtan bir adama Hz.
Peygamber; "Bunların ikisini de eşit tutsana" buyurmuştur. Bu emir, vücub
için değil insaf ye ihsan niteliğindedir (Sahih-i Müslim, Tercüme ve Şerh,
Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 155).
Hibe bir akit olup, diğer
akitler gibi rükünleri icap ve kabuldür. Mecelle'nin 837. maddesinde; "hibe,
icap ve kabul ile mün'akid ve kabz ile tamam olur" denilmiştir. Hibe
yaşayanlar arasında cereyan eder.
HİBEDEN RUCÛ (VAZGEÇME):
Hibenin karşılıksız ve bir
daha geri alınmamak üzere yapılması asıldır. Ancak karşılıksız yapılan
hibede mal henüz bağışlananın elinde duruyorsa, yabancıya yapılmış olsa bile
dönmek mümkündür. Fakat bu mekruh sayılmıştır. Hanefilerin benimsediği bu
görüş, ashab-ı kiramdan Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve
Fudâle b. Ubeyd (r. anhüm)'a dayanır.
Hz. Peygamber, hibeden
dönmeyi çirkin görmüş ve yukarıda (Müslim, Hibat 5) kaydettiğimiz hadisi
buyurmuştur. Yukarıda isimleri zikredilen sahabeye göre, hadisteki benzetme,
şer'an değil, mürüvvet ve ahlâk yönünden yapılan bir benzetmedir. Çünkü
köpek, helal ve harama muhatap değildir. Burada davranışın çirkinliği
belirtilmek istenmiştir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğlu, VIII,147,148).
Diğer yandan hibeden vazgeçmeye cevaz veren bazı hadisler de nakledilmiştir.
Bir hadiste şöyle buyurulur: "Hibede bulunan, bir ivaz (bedel) almamışsa,
hibesinden rucu edebilir" (Ibn Mâce, Hibât, 6; es-Serahsî, a.g.e., XII, 48).
Hibeden rucûa engel teşkil
eden Durumlar:
a) Kan hısımlığı: Biri
kadın farzedildiği takdirde evlenme engeli doğacak derecede nesep hısımı
olanlara yapılan hibeden dönülemez. Usul, fürû, kardeşler, kardeş çocukları,
amca, hala, dayı ve teyze bu gruba girer.
b) Eşler, biri diğerine
hibede bulunsa, artık dönemez.
c) Ivaz verilmesi halinde
hibeden dönülmez.
d) Hibe edilen malda
ayrılmaz bir artış (ziyade-i muttasıla) meydana gelmesi. Bağışlanan tarla
üzerine ev yapılması gibi.
e) Malın, bağışlanan
kimsenin elinden çıkması. Satmak, hibe etmek, helâk veya istihlâk etmek
gibi.
f) Taraflardan birinin
ölümü. Buna göre, bağışlanan öldüğü takdirde, bağışlayan hibesinden
dönemediği gibi, bağışlayan öldüğü takdirde de, mirasçıları bağışlanmış olan
malı geri alamazlar.
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî
hukukçulara göre, hibeden dönmek caiz değildir. Ancak, baba çocuğuna yaptığı
hibeden dönebilir. Delilleri şu hadistir: "Kişinin hibesinden dönmesi caiz
değildir. Ancak çocuğuna bir şey hibe eden baba bundan müstesnadır" (Tirmizî,
Büyû', 62; Ibn Mâce, Hibât, 2). Hanefîler bu hadisi, hâkim kararı
olmaksızın, rızaya dayanan, hibeden vazgeçme anlamında kabul ederler (el-Kâsânî,
a.g.e., VI, 128-134; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VI, 296; es-Serahsî, a.g.e., XII,
54; el-Cezîrî, a.g.e., III, 417-419; Şâfiî, el-Ümm, Mısır, 132-1325, VII,
105; AbdulKadir Şener, a.g.e, s. 103-105; Mecelle, mad., 866-874).
BAŞA DÖN
HIBENİN ŞARTLARI:
1. Bağışlananın, bağışlama
sırasında mevcut olması. Hanefi, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Zâhirîlere göre,
hibe konusu olan şeyin, bağışlama sırasında, bağışlayanın mülkünde mevcut
olması şarttır. Buna göre, bir hayvanın doğacak yavrusunu, bağın meydana
gelecek üzümünü hibe etmek geçerli değildir. Ma'dûmun satışı caiz olmadığı
gibi, hibesi de geçerli olmaz (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır
1327-1328, VI,119; Ibn Âbidîn, a.g.e, IV, 782; Ibn Hazm, el-Muhallâ, Mısır
1347-1352, IX,116; M. Kadri Paşa, el-Ahkâmü'ş-Şeriyye, mad. 508; Mecelle,
mad. 856).
2. Bağışlanan malın,
bağışlayanın kendi mülkün olması gereklidır. Buna göre, kiracı, kiraladığı
malı, âriyet alan, elindeki emânet şeyleri hibe edemez. Ayrıca hibe edilecek
şeyin mütekavvim mal olması da şarttır (el-Cezîrî, a.g.e., III, 403;
Mecelle, mad. 857).
3. Bağışlanacak malın
belirlenmiş olması gereklidir. Taraflar arasında bir anlaşmazlığa yol
açmaması için hibe edilenin, muayyen ve bilinir olması şarttır (Ibn Hazm, a.g.e.,
IX,116; Mecelle, mad. 858).
4. Bağışlayanın âkıl ve
bâliğ olması. Bağışlayanın teberru ehliyetine sahip olması gereklidir. Bu,
Mecelle'nin 859. maddesinde şöyle ifade edilir:
"Vâhibin, âkıl ve bâliğ
olması şarttır binaenaleyh sağlîr (küçük), mecnûn ve ma'tuh (bunak) un
hibesi sahih değildir; Amma bunlara hibe sahihtir."
5. Tarafların rızasının
bulunması. Rıza bulunmaksızın cebir ve ikrah ile yapılan hibe geçerli
değildir. Hata ve hile hallerinde hibe akdinin iptali istenebilir (AbdulKadir
Şener, Islâm Hukukunda Hibe, Ankara 1984, s. 36).
Bir satım akdinde, icap ve
kabulden sonra, satıcı, malı alıcıya teslim etmekle yükümlüdür. Hibe akdinde
ise Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, bağışlayanın teslim zorunluluğu
yoktur. Hibe bir teberru olduğu için, kabza kadar, bağışlayanın
mülkiyetinden çıkmaz ve bu yüzden hibeden dönmek mümkün olur. Ebu Hanîfe,
Şâfiî ve Hanbelîlere göre hibede kabz şarttır. Kabzdan önce, mücerred hibe
akdi ile, mülkiyet nakledilmiş olmaz (el-Kâsânî, a.g.e, VI,115 vd.; Ibn
Kudâme, a.g.e., VI, 246-248).
Şartlı ve mükellefiyetli
hibe:
Bir hibe tasarrufunda,
şart veya mükellefiyetin bulunmaması asıldır. Hanefilere göre, şart veya
mükellefiyeti de içine alabilen ivazlı hibe başlangıç itibariyle hibe ise
de, sonuç itibariyle satımdan ibarettir, bu yüzden de câizdir. Hatta Imam
Züfer'e (ö. 158/775) göre, bu çeşit hibe tam olarak satım akdi hükmündedir.
Şâfiî ve Mâlikîler de, bu konuda Züfer'le aynı görüştedir (es-Serahsî, el-Mebsût,
Kahire 1324-1331, XII, 79; Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübrâ, Kahire 1323-1324,
XV, 79; Mâlik, el-Muvatta'. Kahire 1348, II, 128).
Ivaz şart koşulan hibe ile
ilgili Abdullah b Abbas'tan (ö. 68/687) şöyle bir hadis nakledilir: "Hz.
Peygamber'e (s.a.s) birisi bir deve hibe etmiş, o da karşılığında bir
ödemede bulunduktan sonra, o şahsa razı oldun mu? diye sormuş; o şahıs,
hayır deyince, onu razı edinceye kadar mukabıl ivazı arttırmıştır" (Ahmed b.
Hanbel, I, 295; Abdurrezzak, el-Musannef, IX, 105). Tirmizî aynı hadisi
naklettikten sonra, bedelin "altı tane genç deve" olduğunu belirtir. Ibn
Hibbân'ın rivayetinde, Hz. Peygamber'in: "Vallahi Kureyş'ten veya Ensar'dan
yahut Sakîf'ten olandan başka hiç. bir kimseden hibe almamak içimden geçti"
dediği nakledilir (el-Askalâni, Bulûğu'l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu,
Istanbul 1967, III, 191, H. no: 790/958).
Hz. Ömer'in (ö. 23/643),
yapılan bir hibeye, karşılık bekleyen kimse hakkında; ya bağışladığı şey
geri verilmelidir, ya da mukabıl bir ıvaz ödenmelidir, dediği nakledilir (Abdurrezzâk,
a.g e., IX, 105). Yine Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Iyi
cins bir atımı Hak yolunda tasadduk ettim. Bir süre sonra sahibi hayvana
yazık etmiş. Ben onu ucuza satacağını anlayarak, Rasûlüllah (s.a.s)'a
hükmünü sordum da: "Onu ne satın al, ne de sadakadan dön; Çünkü sadakasından
dönen, dönüp kusmuğunu yiyen köpek gibidir" buyurdular (Müslim, Hibât, 1):
Mecelle'nin 855.
maddesinde ; "Ivaz şartı ile hibe sahih ve şart muteberdir" denildikten
sonra, konu şu örnekle açıklanır. Bir kimse ölünceye kadar kendisine bakmak
şartıyla mülkü olan bir akan birine hibe ve teslim etse, lehine hibe yapılan
kimse, bağışlayanı bakmaya razı iken, bağışlayan pişman olup hibesinden
dönmekle o akarı geri alamaz.
BAŞA DÖN
Rucu Şartıyla Hibe:
Islâm hukukunda,
bağışlanılan şeyin belirli şartlar altında, tekrar bağışlayana dönmesi
şartıyla yapılacak hibe akdi tartışmalıdır. Bu çeşit hibeler "umrâ", "rukbâ"
ve "süknâ" terimleriyle ifade edilir.
Bağışlanilan Şeyin Belirli
Şartlar Altında Tekrar Bağışlayana Dönması
a. Umrâ: Bir evi veya
yeri, birisine ömür boyu yararlanmak üzere vermektir. "Evimi filana ömrüm
boyunca verdim" veya "Evimi sâna ömrüm boyunca verdim" gibi sözlerle
yapılır. Cahiliye devrinde Araplar bir evi veya yeri ömür boyunca birine
verir, o kimse öldükten sonra geri alırlardı. Islâmiyet bunu gerçek bir hibe
sayarak, tasarrufun sürekli olarak meydana geldiğini ve lehine umrâ
yapılanın mirasçılarına intikal edeceği esasını getirdi. Câbir b.
Abdullâh'tan, (ö. 74/693) Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şöyle dediği
nakledilmiştir: "Bir kimse umrâ yaparsa bu, lehine umrâ yapılan şahsa ve
nesline aittir, verene dönmez. Çünkü, onda artık miras cereyan etmiştir"
(Müslim, Hibât, 20, 21, 22; Mâlik el-Muvatta', II,127-128). Hz. Câbir'in şu
rivayeti, şartlı umrâ'yı diğerlerinden ayırır. Câbir (r.a) şöyle demiştir: "Rasûlüllah'ın
(s.a.s) cevaz verdiği umrâ; "Bu senin ve çocuklarının olsun" demekle
yapılır. Fakat; "Bu mülk, yaşadığın sürece senin olsun" derse, mülk,
sahibine döner. Ma'mer: "Zührî, bununla fetvâ verirdi" demiştir (Müslim,
Hibât, 23). Umrâ ile ilgili hadislerin, sürekli hibeyi ifade etmesi
karşısında, müctehidler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefi, Şâfiî, Hanbelî ve
Zâhirîlere göre, umrâ câizdir. Fakat bağışlayan ölünce, tekrar sahibine geri
dönmesi şartı bâtıldır. Yani, umrâ yoluyla bağışlanan mal, lehine umrâ
yapılanın ölümü hâlinde, onun mirasçılarına geçer, bağışlayana veya
mirasçılarına dönmez (el Merginânî, el Hidâye, Kahire 1937, III,168; Şâfıî,
el-Ümm, Mısır 1321-1325, VII, 201; Ibn Hazm, el Muhallâ, Mısır 1347-1352, IX,164;
Ibn Kudâme, el Muğnî, Taif, t.y., VI, 302, 308). Mâlikilere, Imam Şâfiî'nin
eski bir görüşüne ve Ahmed b. Hanbel'in iki ictihadından birine göre, umrâ
ve rucu' şartı sahihtir. Mâlikîlere' göre, "Bu sana ömür boyu bir bağıştır"
denilmişse lehine bağışlananın ölümünden sonra mal, bağışlayana döner (Ibn
Kudâme, el Muğnî, VI, 304, 307, 308). Imam Mâlik'in (ö. 179/795), şartlı
umrâ'nın cevaz konusunda, Medînelilerin amelini (uygulama), âhad haber
kabılinden olan Câbir hadisine tercih ettiği anlaşılmaktadır. Imam Mâlik,
Kasım b. Muhammed'den (ö. 102/720) şartlı umrâ hakkında şunu nakleder:
"Benim yetiştiğim insanlar, mallarında ve verdikleri şeylerde öne sürdükleri
şartlara bağlı idiler". Mâlik, Medinelilerin uygulaması hakkında şöyle der:
"Medîne'deki duruma göre de umrâ, bağışlayana döner. Ancak bağışlayan, bu
sana ve senin nesüne umrâ'dır, demişse, o zaman durum değişir" demiştir
(Mâlik, el-Muvatta', II,127,128).
b. Rukbâ: Bir kimsenin;
"Şu evimi sana rukbâ yoluyla verdim; ben senden önce ölürsem ev senin; sen
benden önce ölürsen benim olacak" sözleriyle yaptığı bir bağış şeklıdır.
Ebû Hanîfe, Imam Muhammed
ve Imam Mâlik'e göre, rukbâ şartıyla yapılan hibe bâtıldır. Bu şekilde
verilecek mal, alan kimsenin yanında "âriyet" olarak kalır. Yani mal sahibi,
malınıdilediği zaman geri alabilir. Ebû Yûsuf ve Imam Şâfiî'nin yeni
ictihadına göre ise, rukbâ yoluyla hibe câizdir. Sadece şart batıldır ve
hibe, umrâda olduğu gibi sürekli olarak meydana gelmiş bulunur. Mal,
sahibine geri dönmez (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89; el-Merginânî, a.g.e., III,168;
Ibn Kudâme, a.g.e., IV, 311). Ebû Hanife ve Imam Muhammed; Şa'bî (ö.105/723)
ve Şureyh (ö. 78/697) vasıtasıyla rivayet edilen, umrâyı caiz gören, rukbâyı
ise reddeden bir hadisi delil alırlar. Ebû Yusuf ise, Câbir (r.a)'den
rivayet edilen, Hz. Peygamberin hem umra'yı hem de rukbayı caiz gördüğünü
bildirdiği hadisine dayanır (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89).
c. Süknâ: Bir kimsenin,
evini bir başkasına yaşadığı sürece oturmak üzere mesken olarak
bağışlamasıdır. Hanefilere göre, bu çeşit bağışta mesken, mülkiyet sahibine
ait olup, mesken bağışlananın elinde âriyet olarak kalır(es-Serahsî, a.g.e.,
XII, 89). Mâlikilere göre ise, süknâ, lehine bağış yapılan kimsenin veya
neslının tüKerimesine kadar yapılmışsa, bunlar ölünce, süknâ
hakkıbağışlayana veya en yakın mirasçısına döner (Sahnun, a.g.e., XV, 92).
Nitekim Hz. Hafsa (ö.41/244), evini ömür boyu oturması için Zeyd b. el-Hattab'ın
kızına vermiş, Zeyd'in kızı ölümü üzerine, Hafsa'nın mirasçısı olan Abdullah
b. Ömer (ö. 73/692), bu evi geri almıştır. (Mâlik, el-Muvotta', II,128,
Akdiye, H.No: 45).
BAŞA DÖN
Ca'ferîlere göre, umrâ,
rukbâ ve süknâ'da konulan şartlara tam olarak uyulması gereklidır (AbdulKadir
Şener, a.g.e., s. 62).
Hibe Yapacak Kimsenin
Ehliyeti:
Mümeyyiz ve reşidlerin
hibe yapma ehliyeti.
Islâm hukukuna göre, hibe
yapacak kimsenin teberru yapmağa mâlik olan kimselerden olması gerekir.
Çünkü hibe bir teberrudur. Teberru yapamayan kimse, hibe de yapamaz. Bu
yüzden küçüklerin ve akıl hastasının hibesi geçerli değildir. Tasarrufta,
ivaz bulunmadığı için tamamen aleyhlerine sayılır. Yine baba, küçüğün
malınıivaz şartı olmaksızın hibe etmeğe yetkili olamaz. Bu, teberruda ivaz
olmadığı için, küçüğün (yetimin) malına en güzel yaklaşma sayılmaz. Âyette;
"yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir
şekilde yaklaşmayın" (el-En'âm, 6/152) buyurulur. Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Bizim küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir" (Tirmizî,
Birr,15; Ebû Dâvud, Edeb, 58; A.b. Hanbel, I, 257). Baba, ivaz şart koşsa
bile, Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre hibe câiz olmaz. Imam Muhammed bu
durumda hibeyi geçerli sayar. Çünkü O'na göre, satışa mâlik olan, ivazlı
hibeye de mâlik olur (el-Kâsânî, a.g.e., V1,118).
Mecelle'nin 859.
maddesinde; "Hibe edenin âkıl ve bâliğ olması şarttır" denilir. Buna göre,
âkıl ve bâliğ kimsenin, sağlığında malının tamamınıveya bir bölümünü
dilediği kimselere hibe etmesi câizdir. Usul ve fürûu da buna dahildir.
Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, hibe yaparken çocukları arasında eşit
davranmanın müstehap olduğu, eşit davranılmadığı takdirde, hibenin mekruh
olmakla birlikte geçerli olacağı kabul edilmiştir.
Hacr altındaki kimselerin
hibe yapma ehliyeti.
Islâm bilginlerinin
ittifakla hacr sebebi saydığı haller şunlardır: a) Küçüklük, b) Akıl
hastalığı, c) Bunaklık (ateh), d) Kölelik (rikk), e) Topluma zarar verme, f)
Ölüm hastalığı. Ilk üç sebepte, temyiz gücü bulunmadığı için, bunlarla
kısıtlı olanlar ne kendileri ve ne de veli veya vasileri, bunların
mallarında teberruda bulunamaz. Diğer yandan; sefihlik, aptallık ve borç
sebebiyle hacr altına almanın hibeye engel olup olmayacağı konusunda görüş
ayrılığı vardır.
Ebû Hanîfe'ye göre, sefil
ve bu hükümde olan aptal (ebleh) ile borçlu kimseler hac altına alınamaz.
Bunların sözlü tasarrufları ve bağışta bulunmaları geçerlidir.
Ebû Yusuf, Imam Muhammed,
Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise, sefih, aptal ve borçlu kimseler
hacredilir. Mahkemece hacr karan verildikten sonra, artık bunların vakıf ve
hibe gibi ivazsız tasarrufları geçerli sayılmaz (AbdulKadir Şener, Islâm
Hukukunda Hacr, A.Ü.I.F. Dergisi, C. XXI yıl; 1977, s. 345 vd.).
BAŞA DÖN
HİBEYİ KABUL EHLİYETİ:
Hibe tasarrufu kabul ile
tamam olur. Bunun için, lehine hibe yapılanın, hibe sırasında hayatta
bulunması, akıl, bâliğ, mümeyyiz küçük veya mümeyyiz bunak durumunda olması
gerekir. Bu durumda olanlar, hibeyi bizzat kabul ve kabz edebilirler. Gayrı
mümeyyiz küçük, akıl hastası veya bu hükümde olan bunak adına hibeyi velî
veya vasileri kabul ve kabz ederler. Cenin için yapılacak vasiyet geçerli
olduğu halde, hibe batıldır. Çünkü vasiyet mirasa benzer, ceninin sağ
doğduğu takdirde mirasçı olacağında şüphe yoktur. Hibe ise hayatta olanlar
arasında yapılan bir temliktir (Mecelle, mad. 851-853).
HİÇ
ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ ÇALIŞMAK
Hemen her hutbede ve her
vaazda duyduğumuz bir hadise, hocaefendinin biri "uydurmadır" demiş: Böyle
meşhur bir hadisin uydurma olması mümkün müdür? Sözkonusu hadis Şöyle: "Hiç
ölmeyecekmiş gibi dünyan için, yarın ölecekmiş gibi de ahiretin için çalış."
"Meşhur" olan bir hadis
elbette uydurma olamaz. Ama hadîs dilinde "meşhur" deyince Rasulülah
(sav)'tan itibaren her devirde en az üç ravinin rivayet etmiş olduğu hadis
anlaşılır.(bk. Abdullah AYDINLI, Hadis Istilahları Sözügü 97) Sizin meşhur
dediğiniz, halk arasında yaygın anlamındadır. Aslında uydurma olan bir söz,
sonradan halk arasında yaygın, yani meşhur hale gelebilir: Bu onun "sahih"
olduğunu göstermez.Önce bu "söz" altı değil, meşhur dokuz hadis kitabında da
yoktur. Gerçi Beyhakî ve Ibn Kuteybe zayıf senetlerle rivayet etmişlerdir,
ama Elbanî -biraz tereddütle karşılamak gerekse de- "Bu hadisin Rasulüllah
(sav)'a varan bir aslı bilinmemektedir" der.(bk. Silsiletü'1-ehadîsid-Dâife,
I/20 (H. 8) Ali IRFAN'in yazdığı Mufassal Ahlak-i Medenî (Ist.1329) adlı
kitabın baş tarafında Hz: A1i'nin sözü olarak verilmiş, kaynak
gösterilmemiş) Yani hâdis rivayet yönünden çok şaibelidir. Dirayet yönüne
gelince: Önce hadisin arapçası fasîh değil, yapma bir Arapçayı andırır.
Ikinci ve daha önemli olarak, ma'nâsi en az iki Kur'ân ayetiyle zıtlık
arzeder:1. Geçmiş milletlerin hatalı tutumları kınanırken onlara "hiç
ölmeyecekmiş gibi yüksek köşkler, kaleler mi ediniyorsunuz?"(K. Su'arâ (26)
129) denir. Demek ki, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmak yerilen bir vasıf tır.
2. Kârun kıssası münasebetiyle: "Allah (cc)'ın sana verdiği (varlıkta)
Ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma" buyurulur.(K. Kasas (28)
77) Demek ki, esas olan ahiret yurdunu aramaktır. Dünya Ahirete nispetle ne
ise önem derecesi de o olacaktır. Binaenaleyh, sözü edilen hadis, en azından
çok zayıf olmuş olur (uydurma olmaya daha yakındır) ve buna hiç bir hüküm
bina edilemez (Allah'u a'lem).
BAŞA DÖN
HIDRELLEZ
Hızır ve Ilyas (a.s)'ın
her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23
Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve Ilyas (a.s)'ın
buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve
birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)'ın
Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler
çiçeklere bezenirdi. Işte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde
buluşup Hızır ve Ilyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve
dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden
çıkanlarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde
kullanılan mânası ise; Insanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve
bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan,
düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama,
dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen
"bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır.
Hızır, Hıdır yahut Hadır
Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh
Tercümesi, IX,144). Islâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf
sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun
Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür
(Ibn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da
Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi,
IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s),
Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir
yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen
dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarıh tercümesi, IX, 144).
Hızır (a.s) Kur'ân-ı
Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur.
Veli olduğunu dahi kabul etsek, "Ikinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu
mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür."
Ilyas (a.s) Israiloğulları
Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye
zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın
hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı
kaydedilmektedir.
Hz. Ilyas (a.s) yada "Ilyasîn"
şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç
Şüphe yok ki Ilyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123),
şeklinde hitab edilen Ilyas (a.s.) Israiloğullarına Allah'ın elçisi olarak
gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. Ilyas'ın
bütün gayretlerine rağmen Israiloğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz.
Ilyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri
olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine
geldiğinde pişman olmuşlar ve Ilyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar
nankörlük etmişler, bunun üzerine Ilyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.
Ilyas (a.s)'ın
Israiloğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu
buluşma "Hızır Ilyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.
Halk inançlarında
Hıdrellez:
Hızır'da darda kalanlara
yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıf
larını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler,
kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler,
içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su
kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi
olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi Islâm'la çelişen ve
din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan
inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle
paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere
İslam'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist
kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla,
Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki Islâm dışı her
şeye yakınlık duyma ama İslam'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşünceşinin
neticelerini gözler önüne sermektedir.
Şu anda geçerli ve
yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak Islâm dünyasının
Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde Islâm Öncesi mitolojik
özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal Islâm" anlayışıyla paralellik
arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir
neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle Islâm dünyası kendini
değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah
şöyle buyuruyor; "Kim Islâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan
(bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara
uğrayanlardandır: Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in
şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından
küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah
zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün
insanların lâneti onların üzerlerinedir. Işte onların cezaları" (Âlu Imrân,
3/85-87).
BAŞA DÖN
HİLÂFET
Allah'ın hâkimiyet
hakkının bir tecellisi olarak Islâm hükümlerini uygulamaya koymaktan sorumlu
makamının adı.
Islam yönetiminin hem
teorik hem de pratik açıdan kendine özgü olan bu makam genellikle
"halifelik" veya "hilâfet" diye adlandırılmaktadır. Bu makama gelebilmek
için belirli özelliklere sahip olmanın yanında, belirli yoldan o makama
gelmiş olmak da gerekir.
Hilâfet, kelime anlamıyla,
başkası nın yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak
demektir (Ibn Teymiyye Mecmuu'l-Fetava, XXXV, 43; el-Kettânî, et-Terâtibu'l-Idâriyye,
I, 2). Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere
görevlendirilen kişiye denir (Ibn Hazm, el-Fisal, IV, 107). Başkasının adına
görev yapmanın veya tasarruflarda bulunmanın ise birkaç nedeni vardır. Ya
yerine görev yapılan kimsenin acız olması sözkonusudur. veya halife olarak
tayın edilen kimsenin değerini yükseltme amacı güdülmüştür (Rağıb el-Isfahânî,
el-Müfredât fi Garîbi'l-Kur'an, s. 156). Yerine görev yapılan kimsenin hazır
olmaması ya da ölümü durumunda hilafet, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in risalet
dışında kalan görevlerini yüklenmek demektir.
Islâm hukukçuları
"hilâfet" terimini, genellikle Hz. Peygamber (s.a.s)'in yerine geçmek
anlamına kullanmışlardır. "Gerçekte hilâfet, şeriatı Allah'tan tebliğ eden
Peygamber'in yerine geçip dini korumak ve dünya işlerini de düzene sokmak" (Ibn
Haldun, Mukaddime, 191) demektir; en yüksek başkanlık ve amme velayetidir;
dini koruma ve dünya işlerini düzenleme makamıdır. Bu makama getirilene
halife adı verilir.
Bu makama geçen, toplumu
sevk ve idarede Hz. Peygamber'e halef olmuştur. Bu nedenle "Peygamber'in
halifesi" demekte sakınca görülmemiştir. Fakat genellikle yalnızca "halife"
demekle yetinilir. Hz. Peygamber'in hadislerinde "hilâfet" ve onunla aynı
kökten türeyen kelimeler, yerine göre terim anlamıyla, yerine göre kelime
anlamıyla kullanılmış bulunuyor (Buhârî, Meğâzi, 37; Ahkâm, 43; Müslim, Hacc,
425; Imâre, 61; Ebu Dâvûd, Cihâd, 72; Tirmizî, Deavât, 41, 46; Nesâî,
Istiâze, 43 vs).
Halife'ye "Allah'ın
halifesi" demenin câiz olduğunu söyleyenler: "O, sizi yeryüzünün halifeleri
yapandır" (el-Enam, 6/165) anlamındaki ayeti delil gösterirler. Bunun caiz
olmadığını söyleyenler de Hz: Ebu Bekir (r.a.)'ın kendisine Allah'ın
halîfesi denilmesine müsaade etmedığını söylerler (el-Maverdî, el-Ahkâmû's-Sultâniyye,
Çev, A. Şafak, s. 19; el-Ferra, el-Ahkamû's-Sultaniyye, s. 27; Ibn Haldun
aynı yer; Ibn Teymiyye, a.g.e., XXXV, 44-5).
Ilâhî emirler gözönünde
bulundurulmadan kurulan yönetimlere hiçbir zaman "hilâfet" adı layık
görülemez. "O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim küfrederse
küfrü kendi zararınadır. Kâfirlerin küfrü kendilerine Rableri katında
şiddetli buğzdan başka birşey artırmaz. Kafirlerin küfrü kendilerine
hüsrandan başka birşey artırmaz" (el Fatır, 35/39).
"Allah, içinizden iman
edip de güzel amelde bulunanlara yeminle vâdetti ki, kendilerinden evvel
gelenleri (kafirlerin yerine) nasıl halife yaptı ise, onları da muhakkak
(müşriklerin yerine geçirip halife kılacak; onlara kendileri için beğendiği
dini (Islâm'ı) herhalde payıdar kılacak; onların korkularını güvenliğe
çevirecektir. Ta ki onlar bu güvenlik içinde bana ibadet etsinler bana
hiçbir şeyi ortak tutmasınlar. Kim bundan sonra nankörlük ederse artık onlar
fâsıkların ta kendileridir" (en-nur, 24/55).
Demek ki asıl önemli olan,
bu yüce makamın gereklerinin yerine getirilmesidir. Bunlar da Allah'ın
hükümlerini mutlak ölçü kabul etmek; sâlih amel işlemek ve Allah'a karşı
gelmemek, küfre sapmamaktır. Kendisinde bu özellikler bulunmayan hiçbir
yönetim "Islâmî" olma özelliği kazanamaz; Islâmî kavramlarla
nitelendirilemez.
Halifelik makamına geçen
kimse için "halife" adı kadar kullanılmış ikinci bir unvan daha vardır ki, o
da: "Imam"dır. Imam, sözüne veya davranışlarına uyulan kimse demektir (Râğıb,
a.g.e., 24).
Imamet de terim olarak:
"Dinî, dünyevî ve her konuda en yüksek başkanlık demektir" (el-Cürcânî,
Şerhu'l-Mevâkıf, 602; M. E. Zehra, Mevzu'atu'l-Fıkh, I, "Al" mad., 3. kısım;
Elmalılı, I, 491). Ancak bunun yerine halifelik kavramının kullanılmasının
daha tercih edilir bir adlandırma olduğu da belirtilmiştir (el-Cürcânî a.g.e.,
aynı yer). Bu makamı işgal edene halîfe veya Imam denmesinin nedenlerine
gelince:
BAŞA DÖN
Ilk halifenin Rasûlullah
(s.a.s)'den sonra gelip risalet dışında kalan görevleri yerine getirme
hususunda onun yerini almış olması; asıl hâkim Allah olduğundan, O'nun
yeryüzündeki hakimiyetini temsil etmesi ve ‚bu temsilini (hilafet) görevi
bütün mü'minlere yöneltilmiş bulunduğundan, (bk. el En'am, 6/165)
mü'minlerin onu seçimle ve akidle bu makama getirmeleri dolayısıyla, Islâm
devleti başkanına hafife adı verilir. Ona "Imam" denmesinin nedeni ise;
Islâm devlet başkanının namaz kıldıran imama benzetilmiş olmasındandır.
Imamın arkasında namaz kılan cemaatin imama uymaları nasıl bir zorunluluk
ise,toplumun da aynı şekilde devlet başkanına itaat etmesi gerekir. Bu
nedenle devlet başkanlığına: "el-Imâmetü'l-Kübrâ" veya "el-Imâmetü'l-Uzmâ"
(büyük imamlık) da denilir. Aslında Islâm devlet başkanım belirli bir isimle
adlandırma zorunluluğu yoktur. Ona verilen isimden çok onun işgal ettiği
makamın özellikleri ve bunların yitirilmesi önemlidir.
Islâm yönetimini
kastederek "hilâfet" ile birlikte "meliklik" ve "saltanat" terimlerinin de
kullanıldığını görmek mümkündür.
Meliklik genellikle,
babadan oğula geçen yöneticilik anlamı,na kullanılmıştır. Bu nedenle
Islâm'da meliklik -bu anlamıyla- söz konusu değildir. Bu anlamıyla meliklik,
Israiloğullarının yönetimlerinde görülmüştür. Bunu da Kur'an-ı Kerim'in bazı
ayetlerinden anlamaktayız. (bk. el-Maide, 5/20; el Bakara, 2/247; Sad, 38,
35)... (Konu ile ilgili daha etraflı âçıklamalar için bak. Ibn Teymiyye
Mecmu'ul-Fetava, XXXV. 33 vd.).
Islâm yönetim düzeni,
yeryüzünde Rasûlullah (s.a.s)'in önderliğinde gerçekleşmeye başladığı
dönemlerde dünyada var olan diğer siyasal düzenler "kuvvet" temeli üzerinde
yükselmekteydi. Bu düzenlerin politikaları da üstünlük kurmak ve insanları
baskı altında tutmak ve tahakküm ilkelerine dayanıyordu.
Bu tür yönetimlere ve
onların politikalarına en açık iki örnek, biri İslam'ın doğduğu yer olan
Arap yarımadasının kuzeydoğuşunda yer alan Iran imparatorluğu; diğeri ise
kuzeybatısında bulunan Bizans imparatorluğu idi. Müslümanlar bu iki düzeni
tanımlamak için o dönemlerde Iran rejimi hakkında "kisraviyye" yani kisralar
düzeni; Bizans rejimi hakkında da "Kayseriyye" yani "Kayserler düzeni"
terimlerini kullanıyorlardı.
Aynı şekilde her iki
düzeni tanımlamak amacıyla "mülk" kavramı da kullanılırdı. Bununla da
anlatılmak istenen bir tek kişinin mukeddaratına egemen olduğu mutlak ve
istibdada dayalı yönetimlerin düzenlemeleri, idi. Bu kişi ülkeyi kişisel
arzu ve heveslerine göre yönetir ve iradesinin üstünde herhangi bir kanun
veya otorite kabul etmez ve tanımazdı.
Özellikle ilk müslümanlar,
böyle bir yönetim biçimini kesinlikle kabul edemez, içlerine
sindiremezlerdi. Çünkü Kur'an-ı Kerim, bu tür "melikî" düzenlere Firavun
gibi kişileri örnek göstererek onlardan nefret ettirdiği gibi; "Şüphesiz,
melikler bir itlkeye girdiklerinde oraya ifsâd ederler, o ülke halkının azız
olanlarını zelîl ederler. (Evet) onlar böyle yaparlar..." (en-Neml, 27/34)
ayetiyle de genel olarak melikler hakkındaki olumsuz hükmünü belirtmektedir.
Kur'ân-ı Kerim melikî
yönetimlerin temelının zulme dayalı olduğunu befirtir ve bazı, zâlim
meliklerden de söz eder:
"Arkalarında her sağlam
gemiyi zorla alan bir melik vardı" (el-kehf, 18/79).
Görülüyor ki Kur'ân-ı
Kerim, Kisraların, Kayserlerin, Firavunların yönetim biçimini gayet açık bir
dille eleştirmekte ve reddetmektedir. Bu ruh ile yetişen ilk müslüman nesil
bu tür yönetim şekillerine karşı oldukça hassas idi; onlar Islâmî yönetimin
melikliğe dönüşmemesi için büyük bir özen gösteriyorlardı. (bk. M. Ziyauddin
er-Reyyis, en-Nazariyyatu's-Siyaşıyyeti'l-Islâmiyye, Kahire 1979, s. 114 vd.).
Hz. Ömer (r.a) bir gün
Selmân (r.a)'a: "Ben melik miyim, halife miyim? diye sorar. Selmân da: "Eğer
sen müslümanlardan bir dirhem veya daha az bir miktar toplayacak ve bunu
hakkıolmayan bir yere harcıyacak olursan, sen meliksin, halife değilsin"
der. Haksız tasarrufları yanında melikin insanları zora koştuğu da
bildirilmiştir. Bu bakımdan Hz. Ömer'e etrafında bulunanlar: "Hamd olsun ki
sen melik değilsin" demişlerdir (Ibn Sa'd, Tabakat, III, 306-7; el-Kettânî,
a.g.e., I, 13; Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, II, 632). Abdullah b.
Ömer (r.a) de ümmetin topluca bey'at etmediği kimseye halife demenin doğru
olamayacağını bildirmiştir (Tecrid-i Sarıh Tercümesi, VII,175).
BAŞA DÖN
HİLAFET İLE SALTANAT ARASINDAKI FARK:
Hilafet şûra esasına
dayanır. Yani halife müslümanların istişâresi ve seçimi (bey'at) sonucunda
işbaşına gelir. Saltanatta ise buna yer yoktur. Saltanat babadan oğula geçen
bir hak olarak kabul edilir.
Ibn Hazm; hilâfetin
verâsete dayanmayacağını söyler ve İslam'ın soya dayanan saltanatı
tanımadığını şöyle belirtir: "Müslümanlar arasındaki imamette verasetin câiz
olmadığını Râfızîler dışında kabul etmeyen yoktur. Onlar hem erginlik yaşına
gelmemiş kimsenin Imam olabileceğini kabul ederler, hem de bu konuda
veraseti câiz görürler" (Ibn Hazm, el-Fisal, IV, 166'dan nakleden M. Ebu
Zehra, Islâm'da Fıkhî Mezhebler Tarihi, IV, 73).
Buna göre halîfelik, her
türlü tasarruf ve adalet ölçüleri içerisinde yapılmalıdır; Meliklik öyle
değildir. Saltanatta başkanlık verasetle geçer, halifelik makamlarla ise
şûra (seçim) ile gelinir.
Hz. Peygamber (s.a.s),
halifeliğin melikliğe dönüşmesi halinde kötü yönde pek büyük olayların
meydana geleceğini, kıyameti andıran büyük olayların yaşanacağını
anlatmıştır (Ebû Dâvûd, Cihâd, 35). Anlaşılan Hz. Peygamber (s.a.s) bu
hadisle Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında başlayan ve Muaviye'nin başa
geçmesiyle sonuçlanan olaylara işaret etmektedir.
HİLAFET NE DEMEKTİR?
Allah'ın emirlerini
uygulayıp, yasaklarından menetmek, zulm ve anarşinin doğuşuna meydan
vermemek hak ve adaleti ayakta tutmak için bir lider lazımdır. İslam dininde
buna Halife veya imam denilir. Hilafet de onun vasfıdır. İslam dininde
hilafetin büyük bir yeri vardır. Bunun için Peygamber (sav) vefat ettiğinde
defn edilmeden evvel ashab-ı kiram bir halife tayin etmek için çalışmaya
başladılar. Ancak Hz. Ebubekir'i halife seçtikten sonra defn işine döndüler.
Halife olmanın şartları şunlardır:
1- Müslüman olmak. Yahudi,
hıristiyan, putperest ve mürted gibi kimseler halife olmaz.
2- Mükellef olmak Akil ve
baliğ olmayan kimse halife olamaz. Saltanat ve krallık ile idare edilen
memleketlerde Sultan veya kral vefat ederse veliyyülahd çocuk da olsa yerine
geçer. İslam dini böyle bir şeye yer vermemiştir.
3- Erkek olmak. Kadın,
zayıf olup, hamilelik, doğum, hayz ve nifas gibi hallere maruz kaldığından
vazifesinin gereğini yapmayacağından Halife olarak tayin edilemez. Peygamber
(sav) şöyle buyuruyor: "Başına bir kadın getiren bir toplum felah bulamaz."
4- Müctehid olmak. Çünkü
Peygamberin (sav) irtihalinden sonra vahiy gelmeyeceğine göre müçtehid
olmazsa Kur'an ve sünnette yer almayan yeni olayların cevabını bulamaz.
5- Cesur olmak.
6- İleri görüşlü olmak.
Yani müslümanların işini tedvir edebilecek kadar yeterli olmak.
7- Azaları sağlam olmak.
Yani,a'ma, dilsiz ve sağır olmamak. Çünkü böyle olduğu takdirde tam
anlamıyla görevini yapamaz.
8- Adil olmak. Yani
Allah'ın emirlerine imtisal edip nehiylerinden sakınmak.
BAŞA DÖN
HİLÂFET TÜRLERİ:
Kur'ân-ı Kerîm'de konu ile
ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ, genel anlamda bütün
insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır. Yani bütün insanlar ilk
planda Allah'a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak unun hâkimiyetini
kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. Insanın halifeliği, onun Allah adına
uygulamalarda bulunması demektir. Bu uygulamada Allah'ın kanunları mutlak
ölçüdür. Insan, halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu
hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah Teâlâ yeryüzünde kendi adına
uygulamalarda bulunmak üzere "halife" olarak görevlendirdiği insana mutlak
bir serbestlik vermiş değildir. Insan için birtakım sınırlar çizilmiş,
bunları aşmaması istenmiştir.
El-Bakara suresinin hemen
ilk ayetlerinde (Ayet 30 vd.), Allah'ın yeryüzünde halife yaratmak
istediğini meleklere bildirdiği anlatılıyor. Yeryüzünde halife kılınan, Hz.
Adem (a.s)'dir; dolayısıyla da onun suyundan gelecek bütün insanlardır.
Halife kılınan bu ilk insan ve eşi için bile birtakım sınırlamalar söz
konusudur (el-Bakara, 2/35). Bu sınırlamalara uymak, insanın bu yüce makamda
kalabilmesinin temel şartıdır (el-Bakara, 2/38). Bu ölçülerin dışına
taşanlar ise ateş azabına düşmekle tehdit edilir. Diğer bir deyişle;
insanlardan istenen, halifelik makamının gereklerini yerine getirmeleridir.
Bu ise, Allah'ın belirlemiş olduğu sınırlar içerisinde kalmakla mümkün olur.
Bu anlamda bütün insanlar
Allah'ın yeryüzünde halife tayin ettiği kimselerdir. Tüm insanların bu
şekilde görevlendirilmiş olmalarına "umûmi hilâfet" diyoruz. Adem'in
soyundan gelen herkes bunun kapsamı içerisindedir. Insan halîfeliğinin
sonucu olarak yüklenmiş olduğu "emanet"in gereklerini yerine getirmekle
yükümlüdür.
Allah, bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını getirmekle" tehdit ediyor. Buna
göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri
yerine getirenler kalabiliyor. Yalnızca bu kişilerin bu makamda
kalabilmelerine de "hususi hilafet" adını veriyoruz. Tarih boyunca bu
anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş ve Allah'ın halifeliği onlar
tarafından gerçekleştirilmiştir. Işte Allah'ın "Halife yapacağına ve onları
yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler" (en-Nur, 24/55).
Onun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları "tağut"ların
tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
Ister genel, isterse özel
anlamda olsun, hilâfet, "Allah'ın dinini hâkim kılmak" özünü taşır. Bu öz,
onun sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve
teşkilatlanmasıyla siyâsî bir görünüm kazanır.
Allah, Hz. Davud'a
kendisini yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona: "Insanlar
arasında hak ile (Allah'ın hükümleri ile) hükmetmeyi" (Sad, 38/260)'de
emretmiştir. Hz. Ibrahim de kendisinin insanlara Imam kılındığı haberini
Allah'tan alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini
istemiş, Allah ise "Bu ahdinin zalimler hakkında sözkonusu olmayacağını"
(el-Bakara, 2/214). bildirmiştir.
O halde halifelik,
Allah'ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir.
Bütün insanlar bununla görevlidirler. Böyle bir makama yükselmek isteyen,
daha doğrusu bu makamdan düşmek istenmeyen toplum da ona göre davranmak
zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, Allah'ın yeryüzündeki
halifelerinin kendi hür iradeleriyle seçtikleri "halife"dir. Halife bu
emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere
verilmesi, Kur'an'ın emirleri arasındadır (en-Nisa, 4/58).
BAŞA DÖN
HÎLE
Aldatacak tarz ve tedbir.
Sahtekarlık, düzenbazlık.
Başkasını kurnazca hareket
ve fiilleriyle aldatmak. Alış-verişlerde hîleden maksat, bir kimseyi söz,
fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu
telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeli ödemeye razı
etmektir. Hîle, ayet ve hadislerle yasaklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hâinlik etmeyin. Kendiniz
bilip dururken emânetlerinize de hâinlik etmeyiniz" (el-Enfâl, 8/27). Ebû
Hureyre (ö. 57/676)'den rivâyete göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden
geçerken elini bir hububât yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu
görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını
bildirince, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin
görmesi için hububatın üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hîle yapan, bizi
aldatan benden değildir" (Müslim, Iman, 164; Ebû Davud, Büyû', 50; Tirmizî,
Büyû', 72).
Bu hadis alış-verişte hile
yapmanın yasak olduğunu gösterir.
Satılan malda ayıp varsa,
satıcının bunu müşteriye açıklaması gerekir. Ticaret örfünde, satılacak
malın kıymetini ve dolayısıyla satış bedelini azaltan kusurlara "ayıp" denir
(Ali Haydar, Düraru'l Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, 554 vd.; Mecelle,
mad., 338).
Hadis-i şerifte şöyle
buyurulur:
"Satıcı doğru söyler ve
sattığı şeyin ayıbını açıkça beyan ederse, satışı bereketli olur. Yalan
söyler ve sattığı malın ayıbını gizlerse, satışın bereketi yok olur" (Buhârî).
Cenâb-ı Allah şöyle
buyurur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz.
Bu mallar, sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret yoluyla olursa bu
müstesnâdır" (en-Nisâ, 4/29). "Azap olsun, ölçü de tartıda noksanlık
edenlere. Onlar insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam olarak alırlar; fakat
insanlara verilmek üzere ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman
eksiltirler" (el-Mutaffifın, 83/1, 2, 3). "Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın.
Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz" (el-En'âm, 6/ 152).
"Ölçüyü tam yapın,
eksiltenlerden olmayın, doğru terazı ile tartın. Insanların hakkını
azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın"(eş-Şuarâ,
26/181-183).
Bu ve benzeri âyet ve
hadisler müslümanın bütün iş ve muâmelelerinde doğru hareket etmesini hîle
ve hud'adan uzak durmasını bildirmektedir.
Allah Rasûlü özellikle
ticaret yapanlara bu konuda şu tavsiyede bulunmuştur: "Bu tüccarlar
topluluğu, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu
sadakalarınızla telâfi ediniz" (Ebû Dâvud, Büyû', 1).
Hîle, ya sözle veya fiille
karşı tarafı etkilemek suretiyle vuku bulur. Sözlü hile; tarafların
birbirini etkilemek ve akde razı etmek için, bir takım aldatıcı ve yanıltıcı
sözler konuşmasıdır. Amaç, ayıplı bir malı, müşteriye ayıpsız gibi satmak
veya normalın üstünde bir fiyatla satışı gerçekleştirmektir. Meselâ, satılan
malı mevcut olmayan sıfatlarla övmek, malın kusurunu giilemek, üçüncü bir
kişi aracılığı ile fiyatın yükselmesini sağlamak bunlar arasındadır
(Abdülkerîm Zeydan, Islâm Hukukuna Giriş, Terc. Ali Şafak, Istanbul (t.y),
s. 521). Fiilî hile ise; taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış
verişe razı etmek için birtakım hîleli hareketler yapmasıdır. Meselâ;
kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat kalitesi yüksek bir malın damgasını
vurmak; kalan değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak;
sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya çok süt
varmış gibi göstermek (Buhârî, Büyû', 64) ve böylece normal fiyatının
üstünde fâhiş gabn * derecesinde bir satış bedeli ile satmak gibi
hilelerdir. Günlük hayatta buna benzer pek çok hile ve aldatma çeşitleri
görülmektedir.
Işte, Islâm bütün hîle ve
aldatmaları yasaklamış, müslümanın özünün ve sözünün bir olmasını
istemiştir. Bütün namazların her rek'atında okunan Fâtiha suresinde
"Ey-Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet" (el-Fatiha, 1/6) dûasının tekrar
edilmesi toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir.
BAŞA DÖN
HÎLE-İ ŞER'İYYE
Hîle, çözüm, çare,
beceriklilik demektir. Çıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de
hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer'iyye; amel ve
tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm'da
yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar,
çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken
başvurulan muâmeleye "muâmele-i şer'iyye", bu işlem sonucu kazanç elde
edilmişse, buna da "ribh-i şer'î" denir. Meşrû kâr demektir.
Hîle prensibi ilk Hanefî
müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret
yoluyla haramların mübah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer'î
kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha
çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide
zamanla çığırından çıkmış "kanuna karşı hile yapmak" şekline dönüşmüştür.
İmam Muhammed, muâmele-i
şer'iyyeye "iyne" adım vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa
kavuşturmak hîle-i şer'iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar,
hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir
belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz" (Ebû
Dâvud, Büyû', 54; Melâhim,10; Ahmed b. Hanbel, II, 42).
İyne satışı, ödünç para
isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha
az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebu'l-âli'ye
Hz.Âişe'den şöyle nakleder: "Zeyd b. Erkam (ö. 66/689)'ın ümmü veledi olan
bir kadın O'na dedi ki: Ey mü'minlerin annesi, Zeyd'e veresiye sekizyüç
dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altıyüz dirheme peşin satın aldım.
Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd'e şunu
bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s) ile yaptığı cihadın sevabım
kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; "Satışı bozup, altı yüze geri alsan olmaz
mı?" "tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, önceden
verdiği kendinindir" (el-Bakara, 2/275) (Ahmet b. Hanbel, IV,180; el-Kâsâni,
Bedâyiu's-Sanâyi', V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve
Edilletühu, Dimaşk 1984, IV, 469).
Şâfiîler dışında İslâm
hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Çünkü bu
fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise "iyne câizdir ve sevabı vardır.
Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir" (Kâdîhân, II, 244,
245) demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını faizcilerin uydurduğunu ve
bu akde kalben razı olamadığını söyler (İbnü'l-hümâm, Fethu'l-kadîr, V, 207,
208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244).
Muâmele-i Şer'iyyesiz
alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer'iyye suretinde İmam
Ebû Yusuf'a göre riba kalkar kâr câiz olur. Bu bir şer'î kurtuluş yoludur.
Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz)
karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım
akdi vasıtasiyle bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi
gayr-i meşrû bir hiyle olarak kabul etmek doğru değildir" (Ö. N. Bilmen,
Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48). Ö. N. Bilmen, diğer
borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:
"Ödünç para alanın
üzerine, muâmele-i şer'iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de,
fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü'l-Hümâm
Fethu'l Kadîr'de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var
ki, bu tercihe şayan değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak
bir iyilikten yüz çevirme vardır (Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101).
Hanefilerde genel olarak
muâmele-i şer'iyye faiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu
şekilde olmuş, fetvalar ile hükümler bu yolda verilegelmiştir. Osmanlı
sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle
hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir (Ali Haydar, Dürarü'l-Hükkâm Şerhu
Mecelleti'l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330). Bunun bir sonucu olarak Belh
fakîhleri; "Zamanımızda iyne usulüne göre yapıları alış-veriş,
çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır" demişlerdir.
Ancak hîle-i şer'iyye
açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle'de de yer aldığı
gibi "akitlerde itibar lafza değil mânâyadır". Diğer yandan, alacaklıya
menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı
görülür (Abdurrahman b. Süleyman (Damad) Mecmau'l Enhur, İstanbul 1301, II,
303). Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı, yapmacık olmamalıdır.
Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu
hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile, akitlerde
tarafların gerçek niyet, maksat ve iradelerini araştırmaya bir engel yoktur.
Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yıl sonunda
1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır.
Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr.
altına geri alsa, bu bir alım satım muamelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır.
Ancak alım-satım faizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvazaalı bir akit
sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre dışa
karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir
yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e
göre ise tarafların gerçek iradesi araştırılır. Gerçek irade satım akdi ise
ona göre, fâiz alıp-vermek ise, buna göre işlem yapılır (el-Mavsılî,
el-İhtiyar Li Ta'lîli'l-muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, I,
171). Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler
her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için
akitlerde gerçek iradeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe'nin dediği gibi dış
görünüşe (âhire) göre hükmetmek gerekir. Bu taktirde hîle-i şer'iyyelerin
önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek
akitler yapması sağlanabilir.
Bize kadar ulaşan hîle ve
mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir.
İmam Muhammed
(ö.189/805)'in el-Hiyel ve'l Mehâric'ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam
Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel'in iki ayn rivâyeti Sahabe tarafından
" el Mehâric fi-Hiyel" adıyle neşredilmiştir (Leipzig, 1930).
el-Hassâf, Alî b. Muhammed
en-Nehaî ve Sad b. A es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil "el Hiyel"
kitapları vardır. Diğer bir takım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için
fasıllar açılmıştır.
Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn
Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ'sında
bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir.
Hîle-i şer'iyye usûlüne en
büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye (ö.728/1327) ile öğrencisi İbnü'l-Kayyim
(ö. 751/1350)'den gelmiştir. İbn Teymiye'nin " Kıyamu'd Delîl alâ Butlânu't-Tahlîl",
İbn Kayyim'in " Î'lâmü'l-muvakkıîn ve İgâsetü'l-Lehfân" isimli eserlerinde
bu konu geniş olarak tartışılmış, "gaye ve çâre mübah ise hîle mübah,
değilse hîle haramdır" sonucuna varılmıştır (İbn Teymiyye Mecmau'l-Fetâvâ,
XXIX, 446; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417,
İgâsetü'l-Lehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha'l-İslâm, II, 190 vd.).
BAŞA DÖN
HIRSIZLIK
CEZASI (HADD-I ŞIRKAT):
"Akıllı ve ergin (baliğ)
bir kimsenin nisab miktarı bir malı bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık
denir. Cezası Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir: "Hırsızlık eden erkek ve
kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin!
Allah daima üstündür, hikmet sahibidir" (el-Mâide, 5/38).
El kesme cezasının tatbik
edilebilmesi için iki âdil şahidin şahitlik yapması ve hakimin de
sorgulaması (muhakemesi) neticesinde suçun sabit olduğuna kanaat getirmesi
gerekir. Hakim şahitlere sırasıyla:
Hırsızlığın mahiyetini,
çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini,
hırsızlığın ne zaman yapıldığını, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.
Hırsızlığın nisabı (el
kesme cezasını gerektirecek en az miktarı) Hanefi mezhebine göre on
dirhemdir. Cezanın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır
(bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV,
220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360).
El kesme cezası
tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezada herhangi bir
şefaatçının kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz: " Mahzum
kabilesine mensub bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar: Kim
Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak' dediler. Bir
kısmı da: "Bu işe Rasûlullah'ın sevgili (sahabî)si Üsâme b. Zeyd'den başkası
cesaret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Resûl-i Ekrem'le
konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: "Yüce Allah'ın hadlerinden
bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat mı ediyorsun?" Sonra kalkıp bize
bir hutbe irad etti. Daha sonra buyurdu: "Sizden evvelkilerden (şerefli bir
kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibariyle) zayıf
olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki,
Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim "
(Eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,' 131, 136).
BAŞA DÖN
HISIMLARIN NAFAKASINDA ZAMAN AŞIMI:
Hanefî, Şâfiî ve
Hanbelîlere göre, çocuklara, ana-babaya ve diğer hısımlara verilecek nafaka
zamanın geçmesiyle düşebilir. Hanefilere göre, hâkim hısımlar lehine
nafakaya hüküm verdikten sonra, nafaka alacaklısı hısım nafakayı kabzetmeden
veya nafaka yükümlüsü aleyhine borçlanmadan bir ay ve daha fazla bir süre
geçse nafaka düşer. Çünkü eş dışındaki hısımların nafakası ihtiyaçlarını
giderme esasına dayanır. Bu yüzden zengin olan hısıma nafaka vermek
gerekmez. Hısımın, lehine hükmedilen nafakayı bir süre almaması, ihtiyaç
sahibi olmadığını gösterir. Eşin nafakası ise, hâkimin belirlemesinden
sonra, zamanın geçmesi ile düşmez. Çünkü onun nafakası eve bağlanma (ihtibas)
karşılığı olup, ihtiyaç nedenine dayanmaz. Bu yüzden karı, zengin de olsa
nafaka almaya hak kazanır. Hâkimin nafakayı borç olarak alma izni vermesi
halinde de düşmez. Çünkü bu takdirde zimmet borcu olmuş bulunur. Diğer
yandan ez-Zeylaî küçüklerin nafakasını eşin nafakasına benzetmiş ve bu
ikisini aynı hükümlere tabi kabul etmiştir (el-Kâsânî, a.g.e., IV, 38;
Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 354; el-Meydânî, el-Lübâb, Istanbul t.y., III,
109; Ibn Âbidîn, a.g.e.,II, 925, 942 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II,167).
Mâlikîlere göre,
ana-babanın veya çocukların nafakası, hâkim miktarını belirleyip karar
vermedikçe zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim belirlediği takdirde sabit olur
(ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 783).
Sonuç olarak, bir aydan
kısa sürede hısımların nafakası ile eşin ve çocukların nafakası zamanın
geçmesiyle düşmez ve hâkim kararı olunca zimmet borcu olarak devam eder.
Yine hâkimin emriyle borçlanma olunca eşten başka hısımların nafakası da
düşmez.
BAŞA DÖN
BİR
KİMSENİN HERHANGİ BİR FABRİKADA BİR VEYA BİRKAÇ HİSSE SENEDİ BULUNSA
ZEKATINI VERECEKMİ, VERMEYECEK Mİ, VERECEKSE NASIL HESAB EDECEK?
Bir kimsenin bir fabrikada
bir veya birkaç hisse senedi bulunduğunda (nisaba malikse) zekatını
verecektir. Bunun hesabı şu şekilde yapılır.
Önce hisse senedinin o
günkü değeri tesbit edilecek, sonra bütün hisse senetlerinin yekün değeri
hesaplanacak. Daha sonra, fabrika binası, makina, alet ve bütün demirbaş
eşyanın kıymeti hisse senetlerinin yekün değerinden çıkarıldıktan sonra
kalan ticaret eşyası, hammadde ve elde mevcut olan para hisse senetlerine
bölünecektir. Çıkan meblağ kırka bölünerek zekatı bulunmuş olur. Başka bir
ifade ile, fabrika binası, makinalar ve demirbaş eşya hariç ne varsa
hesaplanacak ve hisse senedine düşen pay bir milyon ise, her hisse senedinin
zekatı yirmi beşbin liradır.
Ticaret şirketlerinin
hisse senetleri alış-verişte bugün değeri ne ise hesaplanacak ve zekatı
verilecektir.
BAŞA DÖN
HİSSE SENEDİ ALIM-SATIMI:
Son zamanlarda bir hayli
revaç bulan hisse senedi alım-satımı dinen mahzurlu mudur? Değilse bizler de
bu kârlı piyasadan istifade edebilir miyiz?
Önce, hisse senetleri gibi
ortaya yeni çıkmış ve Islâm Hukukun'da benzer bir akid bulunmayan konularda
nihai hükmü vermenin çabucak mümkün olamayacağına işaret ederek başlayalım.
Dolayısıyla çeşitli kaynaklardan halka intikal ettirilen fetvâ ya da
görüşlerin, çok aceleye getirilmiş ve meselenin sadece bir yönüne bakan sığ
açıklamalar olduğunu ilgilenenler hemen anlamışlardır.
Bu girişe şunu da ilâve
edelim: Istanbul'da bulunan ve kariyer olarak fıkhı seçmiş zevat,
El-Baraka'nın girişimi ile meseleyi birkaç oturumda görüşmüş ve çeşitli
yönlerini ele alarak tartışmıştır. Hasbelkader biz de bu zevat-ı kirâmın
beraberinde bulunduğumuzdan, meseleyi her yönüyle aynı görmemekle beraber,
vardığımız sonuçta onların da payı vardır. Bu itibarla kendilerine hem
teşekkür borcumuzu bildirir hem de özür beyan ederiz.
Imdi: Hisse senetleri
temel esprisi itibari ile faize alternatıf bir uygulamadır. Zirâ çeşitli
teşebbüsler ve yatırımlar projelerini gerçekleştirmek için kredi kullanmak
ya da sermaye artırımına gitmek suretiyle, ihtiyaçları olan meblağı hisse
senetleriyle toplamak zorundadırlar. Bunun dışında bir kaynağın bulunması
istisnai bir durumdur. Öyleyse hisse senetleri üzerinde durulmalı ve zulüm
ve haksız kazanç kendisine yasak edilen "müslüman adam" için bile bir
alternatif olabileceği hesaba katılmalıdır. Ancak bizim görebildiğimiz
kadarıyla şu andaki işleyiş şeklinin şer'an mahzurlu yönleri vardır, biz
onlara işaret etmekle yetinecek, hem fetvâyı hem de inananlar açısından işin
pratik hallini ehline bırakacağız:
Fıkhı mezhepler ya da "icma-i
mürekkep" açısından:
Hisse senetlerinin isleyiş
biçimine baktığımızda ve görüşleri bize "zahir" olarak ulaşan dört mezhebe
başvurduğumuzda her birinin bir yönüyle buna "faizsiz" ya da "bâtıl"
diyeceğini görürüz. 0 takdirde ictihadı ihtilaflar açısından bunun caiz
olamayacağında âdeta icmâ olmuş olur. Bundan sonra zikredeceğimiz maddeler,
mezheplerin söz konusu nokta-i nazarları cümlesindendir.
Naslar açısından:
Örneğin Islâm fıkhında
bulunmayan bir meseleye ihtilafli içtihatlardan gitme yerine, konuylâ ilgili
nasların esprileri (illetleri) araştırılarak cevap bulmak gerekir,
denebilir. O takdirde karşımıza şunlar çıkar: Kur'ân'ı Kerim'de "insanların
mallarını bâtıl yollarla yemeyin"(Bakara (2),188) denir. Spekülatif kazanç
ve kumar diye nitelenen, ilgili çevrelerin bir parmak ve kaş-göz işaretiyle
piyasası inip çıkan hisse senetlerinde bunun hiç olmadığını söylemek mümkün
değildir.
Diğer yönden, Islâm'da
temel üretim faktörü emektir. Halbuki bu uygulama bir aylaklar gürûhunun
ortaya çıkmasına, dolayısı ile emeksiz kazanca sebep olmaktadır.
Hadislere baktığımızda
ise: "Yanında olmayan bir şeyin satışı helâl değildir", "satın alınan bir
şeyin, alındığı yerde satılması memnu'dur", "serbest piyasanın oluşabilmesi
için kırsal kesimden mal getirenlerin yolda karşılanması menhidir",
"spekülasyon yasaktır" ifadeleriyle karşılaşırız. Bütün bunların özünde
haksız kazancın, aldatmanın, gararın, meçhuliyetin önlenme esprisi vardır.
Hisse senedi satışı bunlardan bütün bütün uzak değildir.
Akdi fâsit kılan unsurlar
açısından:
Az önce sözünü ettiğimiz
garar, fahiş mechuliyet, faizli muamele gibi unsurlar, az da olsa bu
satışlarda söz konusudur. Garar, mevcut olmama ihtimali de olan şeyin
satışıdır. Piyasaya hisse senedi süren şirketlerin gerçekte pozitif mal
varlıkları hiç olmadığı olabiliyor. Fâhiş mechuliyet satın alınan şeyde,
nizaa sebep olabilecek ölçüdeki bilinmezliktir. Bunların herbirerleri akdi
fâsit kılan unsurlardır.
Şirketi elinde tutanlar
açısından:
Bu günlerde pek üzerinde
durulmayan, gayrı müslimle ortaklık kurma meselesi ehli kitap açısından
klâsik Islâm hukukçularınca ele alınmış ve bazı içtihatlar serdedilmiştir.
Öncelikle müslümanların "ehli kitap" la ateist ve mecusileri bir
tutmadıklarını bilmek gerekir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hiristiyan)
olmayanlar, olanlara göre her konuda daha olumsuz bir durumdadırlar. Ne
hikmetse ehli kitabın dışındaki gayr-i müslimlerle yapılacak böyle bir
muameleden söz edilmemektedir. Bu, onların bunu meşru görmediklerini anlatır
olmalıdır. Masonlar, komünistler ve ateistleri bu grupta mütalâa edebiliriz:
Ehli kitapla ortaklık kurmaya gelince: Ortaklığa konu olan mala müslümanın
hakim olması, onun insiyatifinde bulunması şartıyla caiz olacağını
söyleyenler çoğunluktadır. Her halükârda ortak olunması, mekruhtur diyenler
de vardır. Onlarla ortaklığı mahzurlu görenler Atâ'dan rivayet edilen: "Rasûlüllah
(sav), alım-satım müslümanın elinde olmadıkça Yahudi ve Hiristiyanlarla
ortaklığı yasakladı" mealindeki rivayeti delil getirirler.
BAŞA DÖN
Benzer bir rivayette:
"Çünkü onlar faizli muamele yaparlar" gerekçesi (illet) de zikredilir.
Dikkat edilirse "yaparlar" denilerek inançları sözkonusu edilir, fiilen
yapıyor olup olmamaları söz konusu edilmez. Bu açıdan günümüzdeki şirketlere
baktığımızda şirket idaresini ellerinde bulunduranların kimligi önemli bir
unsurdur.
Şirkette çalışanlar
açısından:
Bildiğimiz kadarıyla
günümüzdeki şirket çalışanlarının yönetici olarak, idare heyeti üyesi olarak
kazanç dışında belirli bir maaş almaları söz konusudur. Halbuki Ibnü'l
Münzir şirketten ortaklara sâbit bir maaş verilemeyeceğinde icmâ' olduğunu
söyler. Sadece Hanefi mezhebinde, ortakların çalışmaları halinde şirketten,
ancak sene sonu itibariyle kazançtan mahsuben sabit maaş alabilecekleri,
şirketin zarar etmesi halinde ise aldıkları maaşı geri vermeleri gerektiği
söylenir. Görüldüğü gibi bu meselede akdi fasit kılan unsurlardan sayılır.
Sonuç olarak diyebiliriz
ki: Bu mahzurların her biri teker teker düşünüldügünde belki şu ya da bu
mezhebe göre ortadan kalkabilirler. Ancak tümü birden hesaba katıldığında
başta da söylediğimiz gibi, şu kadar ya da bu kadar mahzurun varlığında
ittifak edilmiş ve hisse senedi alım-satımı da o ölçüde mahzurlu olmuş olur.
Genel olarak durum budur ve bu günkü şekliyle bu muamele tertemiz bir kazanç
olarak görülmemektedir. Zaten böyle konularda safi hayır, ya da safi şer
olamaz. Birisinin diğerine galibiyeti olabilir. Bu konunun da bizim
anladığımız kadarıyla-şerri hayrına galip görülmektedir. Bununla birlikte:
a. Doğrudan faiz muamelesi
yapan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla haramdır. Bankalar,
bankerlik ve tefecilik kuruluşları gibi.
b. Şer'an mütekavvim mal
sayılmayan şeylerin üretim ve alım-satımıyla ugraşan şirketlerin hisse
senedini almak da aynıdır; şarap, bira vb. şeyler üreten kuruluşlar gibi...
c. Mütekavvim mal
üretmekle beraber, bizzat ortak olunan o malı faizli muamelelerle satan ve
faiz sebebiyle elde ettiği kârı diğerine karışan ve toplam kârının yarısı ve
daha fazlası faiz olan şirketlere hisse senediyle ortak olmak da haramdır.
d. Ortak olunan şey helâl
bir üretim olmakla beraber şirketi elinde bulunduran müslümanlar başka haram
işlerle de uğraşıyorlarsa, onlardan hisse senedi almak suretiyle onları
desteklemek "günahda yardımlaşma" anlamı taşır. Halbuki bu Kur'ân'ı Kerim'de
yasaklanmıştır.
e. Yahudi ve
Hristiyanların hakim olduğu şirketlerden hisse senedi almak, başka hiç bir
mahzur yoksa en azından mekruhtur.
f. Fıkıh kitaplarımıza
bakıldığında; komünist, mason ve ateistlerin hakimiyetinde bulunan
şirketlerden hisse senedi almak caiz değildir gibi bir sonuç çıkıyor,
araştırılmalıdır...
g. Idaresine müslümanların
hakim olduğu, haramla iştigal etmeyen, daha şeffaf olup, satıma konu olan
şirket varlığını, dolayısı ile satılan senede düşen hisseyi açıkça bildiren,
senetleri ise muharrer olup, ortaklıktan vazgeçmek isteyenlere bu imkânı
sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla caizdir. Ve bu
Müslüman işadamları, Islâmî teşebbüsler ve helâl sermaye için son derece
önemli bir konudur. Çünkü, işaret ettiğimiz gibi, hisse senetleri, Islâm'a
göre en büyük haramlardan olan faizin şu andaki en önemli alternatifi,
işletme ve yatırım sermayesi temini için en kestirme yoldur. Müslümanlar
bunu haram unsurlardan uzaklaştırarak uygulayabilseler, helal temellere
oturmuş, millete hizmeti ibadet bilen çok büyük işletmelerin doğmasına ve
faizin belinin kırılmasına sebep olabilirler.
h. Söylediklerimiz bir
hüküm ve fetvâ değil, bu konuda daha sağlıklı düşünecek olanlara bir fikir
beyanından ibarettir.
BAŞA DÖN
HİSSE SENETLERİ
Birden çok kişiler
arasında ortak olan bir mal üzerinde, her bir ortağın hakkı ve payı. Hisse;
pay, nasip, belli bir zaman anlamındadır. Çoğulu "hises"tir. Senet ise;
maddî ve mânevi dayanak, bir mal üzerindeki hakkı belirleyen belge, vesîka
anlamına gelir. Hisse senedi; birden çok kişilerin belli sermayeler koyarak
kuracakları bir şirkette, onların hisse miktarlarını ve haklarını gösteren
belgeleri ifade eder.
Hisse, ortaklık içinde söz
konusu olacağı için, kısaca İslam'da ortaklık anlayışını belirlemeye
çalışacağız. Şirket, sözlükte; iki maldan birisini diğeriyle, birbirinden
ayrılmayacak şekilde karıştırmak, demektir. Bir terim olarak ise; iki ve
daha çok kimsenin ortak iş veya ticaret yaparak, elde edecekleri kârı
paylaşmaları ve ortaya çıkacak zarara da katlanmaları şartıyle kurdukları
ortaklık, anlamına gelir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 2; İbn Âbidin,
Reddü'l-Muhtâr, III, 364; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 1).
Geleceğe ait
borçlanmaların yazıyla tesbit edilmesi, tarafların inkâr etmesi hâlinde bir
isbat vasıtası olması için belge düzenlenmesi, İslâm'ın öngördüğü
hususlardandır. Âyette "Ey iman edenler, belli bir vadeye kadar
borçlandığınız zaman, bunu yazınız" (el-Bakara, 2/280) buyurulur. Şirket
sözleşmeleri ve hisse senetleri genellikle geleceğe ait hak ve menfaatleri
belgelediği için, bu yazım kapsamına girer.
İslâm hukukunda hisse
senedi genellikle mufâvaza, inan ve mudârabe şirketlerinde söz konusu olur.
Mufâvaza, eşitlik esasına
dayanan bir ortaklık çeşididir. Sermaye miktarlarının eşit olması, kâr ve
zararın paylaşılmasının da eşitlik esasına göre çözümlenmesi gerekir.
Ortaklar birbirinin hem vekili ve hem de kefilidir. Özellikle tamamen şirket
hesabına çalışan, bunun dışında hiçbir özel mülkü bulunmayan, tüm
harcamalarını şirketten yapan aile şirketleri, kardeşler veya baba ile
çocukları arasındaki bazı ortaklıklar bu guruba girebilir. Burada hisse
senetleri bütün ortaklar için eşitlik esasına göre düzenlenir.
İnan şirketi iki ve daha
çok kişinin ticaret yapmak ve kân aralarında paylaşmak üzere ortaklık
kurmasıdır. Burada sermayelerin eşit olması gerekmediği gibi, kârın da
sermaye oranlarına göre paylaşılması şart değildir. Ancak zarara sermaye
oranlarına göre katlanılır. Bu şirket çeşidi, günümüzdeki anonim
ortaklıkların benzeridir. Ancak İslâm hukukunda ortakların haklarını
koruyucu nitelikteki bazı tedbirler dikkati çekmektedir (es-serahsî, el-Mebsût,
II, 151; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 20; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, VI,
57; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 372).
İnan şirketinde,
sermayeler şirkete teslim edilip mala dönüştükten sonra, haklar, hisseler
oranında şirketin tüm mal varlığına intikal eder. Şöyle ki; 10 kişi 10'ar
milyon lira sermaye koyarak bir ortaklık kursalar, şirket sermayesi 100
milyon lira olur. Bu para mala dönüşünce, her ortağın tüm şirket mal varlığı
üzerinde onda bir hakkı doğar. Başlangıçta 10 milyon lira sermayesini ve
onda bir oranındaki hakkını belirleyen yazılı bir belge düzenlenip, ortağın
eline verilirse, bunun ekonomideki adı "hisse senedi" olur. Kâr, ortaklar
arasındaki anlaşmaya göre paylaşılır. Zarara ise, her ortak onda bir
oranında katlanır. Yıl sonlarında kârın hiç dağıtılmaması yahut kısmen
dağıtılması ortakları ekonomik bakımdan etkilemez. Dağıtılmayan kâr şirketin
mal varlığına yansıyacağı için hisse büyümüş olur. Hareketli bir ticaretten
sonra, diyelim beşinci yılın sonunda, hisselerin para olarak belirlenmesi
gerekse, bütün borçlar ve amortisman bedelleri düşüldükten sonra şirketin
müsbet mal varlığı yeni fiyatlar üzerinden değerlendirilince, iki milyâr
lira olsa, her bir ortağın hissesi 10 milyondan 200 milyona çıkmış olur. İlk
kuruluş sırasında; üzerinde 10 milyon lira yazan hisse senedi iptal
edilerek, ortaklara bunun yerine 200'er milyon lira yazan yeni hisse senedi
verilecektir. Çünkü şirketin yeni sermaye durumuna veya mal varlığının
yeniden değerleme sonucuna göre hisseler 20 kat büyümüştür. Günümüz anonim
şirketlerinde ise, bazan çeyrek asır geçtiği halde hiç değiştirilmemiş hisse
senetleri vardır. Yukarıdaki örneğimizde, üzerinde on milyon yazan hisse
senetleri devam ettirilirse, iki milyar mal varlığına karşılık yüz milyon
ana sermaye çelişkisi ortaya çıkar. Gerçekte onda bir hisseye sahip olan
ortak bu hisse senedini % 300 kârla 30 milyona satsa, gerçekte ikiyüz
milyonluk hakkını yaklaşık yüz yetmiş milyon eksiğine devretmiş olur. İşte
İslâm, hisse senedi konusunda, ana paraya değil de, ortaklığın mal varlığı
prensibini esas almakla ortakların haklarını korumuştur. Böyle bir uygulama,
halkın tasarruflarını doğrudan doğruya yatırımlara çeker ve ekonomik hayatın
hızla gelişmesine katkıda bulunabilir.
Mudârebe şirketi ise, bir
veya daha çok ortak sermayeyi, diğer ortak da yalnız çalışmasını ortaya
koyarak kurdukları şirkettir. Toplumda, elinde büyük meblağlara ulaşan nakit
parası olan birçok kimseler bunu işletmek, ticarî bir işte kullanmak ister.
Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı elverişli olmadığı için bu arzusunu
gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili, yetenekli ve ticaret işine yatkın
birçok kimseler de sermaye yokluğundan dolayı ticarete atılamaz. İşe,
mudârabe şirketi birbirine muhtaç olan bu iki unsuru bir araya getirir ve
iki taraf da bundan kârlı çıkar.
Mudârabe için sermaye
verilirken, kârın paylaşılma şartlarının da belirlenmesi gerekir. Kâr
sermâye sahibi ile işletmeci arasında I/2,1/3, 2/3 gibi bütün kârın (şâyi)
bir cüz'ü olarak belirlenir (es-Serahsî, a.g.e., XXII, 27; el-Kâsânî, a.g.e.,
VI, 85; İbn Rüşd Bidayetü'l-Müctehid, II, 234; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 30;
İbn âbidin, a.g.e, IV, 505).
Mudârabede, hisse senedi,
kâr ortaklığı niteliğindedir. Çünkü sermayeyi çalıştıran işletmeci yalnız
kâr üzerinde, anlâşma şartlarına göre hak sahibi olur: Kasıt veya kusur
bulunmadıkça, meydana gelecek zarardan sorumlu olmaz. Zarara yalnız sermaye
sahibi katlanır. Bu takdirde işletmeci, kâr olmadığı için meccânen çalışmış
olur.
BAŞA DÖN
HIYAR (MUHAYYER) OLMAK:
Hiyar, üç kısma
ayrılmaktadır:
a- Hiyar El-Meclis:
Alıcı ile satıcının akid
yaptıktan sonra bir arada kaldıkları müddetçe yaptıkları alış verişi bozmak
hususunda serbesttirler. Bu Şafii mezhebine göredir. Hanefi mezhebine göre
Hiyar El-Meclis yoktur. Ancak akidde şart koşulursa, yani akid yapılırken:
"Bu mecliste kaldığımız sürece, akdi bozmağa yetkimiz vardır" şeklinde bir
şart koşulursa Hiyar El-Meclis vardır.
b- Hiyar El-Şart:
Yani riba ile selem hariç
diğer alışverişlerde İmam Şafii ve İmam A'zam'a göre üç günden fazla olmamak
şartıyla muayyen bir süre içinde alıcı ile satıcıdan birisi veya her ikisi
için yapılan akdi feshetme yetkisini şart koşmaktır. İmameyn'e göre muayyen
olmak şartıyla üç günden fazla, mesela bir ay, iki ay gibi bir süre şart
koşulursa caizdir.
c- Hiyar El-Ayb:
Aldığı bir şeyin kusurunun
ortaya çıkması halinde birisi daha önce aldığı bir şeyi geri iade edebilir.
Kusurdan maksat, kusurllu şeyin değerini veya kendisini eksilten bir
kusurdur. Ancak bu kusur müşterinin tesliminden sonra meydana gelmiş
olmaması halinde geçerlidir.
BAŞA DÖN
HIYÂRU'L-AYB(KUSUR
MUHAYYERLİĞİ)
Kusur muhayyerliği. Malın
kusurunun anlaşılmasından dolayı oluşan tercih hakkı. Hıyâr; seçme, tercih
etme ve muhayyerlik. Ayb (ayıb); kusurlu ve ayıplı olmak, kusurlu ve eksik
kılmak anlamına gelir. Çoğulu uyûb'tur. Bir terim olarak ayıb; alışverişte
satış bedelini olumsuz yönde etkileyen ve alıcının akit sırasında bilseydi
malı almaktan vazgeçeceği ölçüde kusur teşkil eden eksikliktir.
Satılan bir malda ayıp
bulunursa alıcı dilerse malı iâde ederek akdi fesheder, dilerse geçerli
kılar. Buna ayıp muhayyerliği denir. Bilirkişi tarafından, kusur sayılan ve
o mala rağbeti azaltan herşey "ayıp"tır ve muhayyerlik hakkı verir (en-Nevevî,
el-Minhâc, II, 50; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 18).
Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Bir müslümanın kardeşine
ayıbını açıklamadıkça ayıplı bir malı satması helal olmaz" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
V, 211). "Bir kimse için herhangi bir şeyi, ondaki şeyleri (eksikliği)
açıklamaksızın satması helal olmaz. Yine bir kimse için bildiği şeyleri
açıklamaması helal olmaz" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 212).
Ebû Hureyre (r.a) den
rivayete göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken, elini bir
zahire yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya
sebebini sormuştur. Satıcı, yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allâh'ın
elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zahirenin
üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hile yapan benden değildir" (Müslim, İman,
164; Ebû Dâvud Büyû', 50; Tirmizî, Büyû', 72). İmam Nevevî (ö. 676/1277)
hadisin son kısmını; "Hile yapan benim yolumu izleyenlerden, ilim, amel
hususunda yoluma uyanlardan değildir" şeklinde tefsir etmiştir (Askalanî,
Buluğu'l Meram, Terc. A. Davudoğlu, III, 55),
Büyük İslam hukukçusu el-Kâsanî
(ö. 587/1191), ayıp muhayyerliğinin dayandığı delilin şu hadis olduğunu
belirtir: Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Bir kimse memelerine süt
biriktirilmiş bir koyunu satın alır ve az süt veren bu koyunun alıcıyı
aldatmak için memelerinin şişirilmiş olduğunu anlarsa üç gün süreyle
muhayyerdir': Başka bir rivayette; "Bu kimse üç güne kadar muhayyerdir.
Dilerse akdi geçerli kılar, dilerse bozar ve koyunla birlikte bir ölçek (sa')
buğday verir" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 214; Heysemî, a.g.e., IV,108; İmam
Mâlik, Muvatta; II, 170).
Bir aybın kişiyi muhayyer
kılması için şu şartların bulunması gerekir:1) Ayıp, bulunduğu mahallin
kıymetini noksanlaştıracak kadar büyük olmalı. 2) Teslimden sonra ve fesih
talebi sırasında varlığını korumalı 3) Muhayyer olan kimse ne akit ve ne de
teslim sırasında ayıbın farkında olmamalı. Alıcı, akit sırasında veya teslim
zamanında malın bir ayıbını görmüş ve susmuşsa, malın ayıplı haline razı
olmuş sayılacağından muhayyerlik hakkı düşer.
Nikâh akdinde cinsî temasa
engel teşkil eden karnâ ve retkâ gibi kadına ait kusurlar, husyelerin
çıkarılmış olması veya iktidarsızlık (ünne) gibi erkeğe ait eksiklikler
karşı eşe fesih hakkı veren ayıplardır.
Ayıplı mal satımında,
satım akdinin hükmü, alıcı için malda derhal mülkiyet hakkının sâbit
olmasıdır. Çünkü satım akdinin rüknü şartsız meydana gelmesidir. Ancak malın
ayıplardan selâmeti delâlet yoluyla sâbit olur. Sağlamlık tam olmayınca ak
din lüzumuna tesir eder, hükmüne değil. Şart muhayyerliği bunun aksinedir.
BAŞA DÖN
Ayıp iki kısma ayrılır:
1) Satılan maldan bir
parçanın eksik oluşunu yahut içten değil, dış görünüşünde değişiklik
durumunu ifade eden ayıplar. Satılan hayvanın bir veya iki gözünün kör
olması, dişlerinin dökülmüş bulunması, müzmin hastalığının olması gibi.
2) Şekil bakımından değil,
mânâ bakımından kusur sayılan ayıplar. Hayvanın kaçmaya alışık olması,
yolculukta alışılanın dışında çok ağır hareket etmesi gibi (el-Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanâyî', V, 274; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l Kadîr, V,154,155 vd.; İbn
Âbidin, Reddü'l Muhtâr, IV, 78).
Ayıp muhayyerliğinden
dolayı akdin fesih edilmesi halinde mal iki durumda bulunabilir:
1) Mal henüz satıcının
elinde olabilir. Bu durumda akit, alıcının "akdi reddettim" demesiyle
bozulur. Hânefi ve Şâfiîlere göre hâkimin hükmüne veya iki tarafın rızasına
ihtiyaç olmaz.
2) Mal, alıcının elinde
bulunabilir. Bu durumda akit, Hanefîlere göre, hâkimin hükmü veya tarafların
karşılıklı rızası bulunmadıkça bozulmaz. Çünkü kabzdan sonra fesih, akdi
ortadan kaldırmaktır. Nasıl akit, tek taraflı iradeyle oluşmazsa, kabzdan
önce feshin aksine, tek yanlı iradeyle ve hâkimin hükmü olmaksızın bozulmaz.
Şâfiîlere göre ise, akit, ne hâkim hükmüne ve ne de satıcının rızasına
muhtaç olmaksızın, alıcının "akdi reddettim" demesiyle ortadan kalkar. Çünkü
feshin geçerli olması, ittifakla şart muhayyerliği sebebiyle fesih ve
Hanefîlere göre görme muhayyerliği ile fesih gibi ne hâkimin hükmüne ve ne
de karşı tarafın rızasına bağlı bulunmaz (el-Kâsânî, a.g.e., V, 281; ez-Zühaylî,
el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, IV, 565, 566; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I,
284).
Hanefi ve Hanbelîlere
göre, malı ayıp sebebiyle geri verme, muhayyerliği geciktirilebilir (terâhî)
malı, aybı öğrendikten sonra derhal geri verme (fevr) şart koşulamaz. Satın
alan, ayıbı öğrenince, malı geri vermeyi geciktirse, rızaya delâlet eden bir
hareket olmadıkça muhayyerlik hakkı bâtıl olmaz. Şâfiîlere göre ise, aybı
öğrendikten sonra malı derhal (fevr) geri verme şart koşulabilir. Alıcı,
aybı öğrenir ve geri vermeyi özürsüz olarak geciktirirse, onun geri verme
hakkı düşer. Çünkü muhayyerlik maldan zararı kaldırmak için meşrû
kılınmıştır. Bu yüzden şüfa'da olduğu gibi derhal kullanılır. Özürsüz
geciktirme hâlinde bu hak düşer (eş-Şîrâzî, a.g.e., I, 274; İbn Kudâme, el-Muğnî,
IV,144).
Muhayyer olan taraf, malı
ayıplı şekilde aynen iade eder. Kendisinin yanında başka bir ayıp daha zuhur
etmiş veya mala geri vermeye mâni bir ilâve yapmışsa geri verme hakkı düşer.
Bu taktirde satıcıdan, önceki aybın bedelden düşülmesini talep hakkı doğar.
Ancak, malı ayıplı hâliyle kabul ettikten sonra, satış bedelinde indirim
isteyemez. Ahmed b. Hanbel indirim isteyebilir görüşündedir (el-Mevsılî
el-İhtiyar, II,18).
HIYÂRU'R-RU'YE(
MALDA MUHAYYER OLMA)
Bir kimsenin görmediği mal
üzerine akit yaparak, malı görünce muhayyer olması. Malı gördükten sonra
dilerse akdi fesheder, dilerse satış bedelinin tamamı ile akdi geçerli
kılar.
Görme muhayyerliğinin
dayandığı delil sünnettir. Ebû Hureyre ve İbn Abbas (r. anhümâ)'dan rivâyete
göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Görmediği malı alan kimse malı
görünce muhayyerdir" (ez-Zeylai, Nasbû'r-Râye, IV, 9). Görme muhayyerliği
sadece akitte alıcı veya kiracı gibi kimselerden mal henüz tasarrufu altına
girmeyenlerin hakkıdır. Satıcı veya kiraya verenin bu hakkı yoktur. Zira
sahabenin uygulaması böyle olmuştur. "Hz. Osman, Kûfe'deki görmediği bir
arazisini Talha b. Ubeydillah'a sattı. Çevreden, Hz. Osman'a, "Aldandın"
denildi. Hz. Osman, cevap olarak; "Ben muhayyerim. Çünkü görmediğim bir malı
sattım" dedi. Talha'ya da: "Aldandın" denilince, Talha şöyle cevap verdi:
"Ben de görmediğim bir malı satın aldığım için muhayyerim. Bunun üzerine
Cübeyr b. Mut'im'i hakem tayin ettiler. Cübeyr de Talha'ya muhayyerlik hakkı
verdi. Bu olay sahabenin huzurunda oldu ve onlardan kimsenin itirazı olmadı"
(ez-Zeylaî, Nasbü'r-Râye, IV, 9).
Satım akdinde görmenin
amacı, mal hakkında bilgi sahibi olmaktır. Yoksa soyut olarak gözle görmek
değildir (el-Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 16). Görme, binek hayvanı için binmek,
esans için koklamak, et hayvanı için dokunmak, bal için tatmak, kanarya için
dinlemek, ev için evi gezmek olabilir.
Numûne ile belli olan
mallarda numûneyi görmek, bütün malı görmek gibidir.
Hanefiler, satıcı için
görmediği şeyi sattığı zaman görme muhayyerliğini câiz görmez. Başka bir
beldedeki bir mala mirasçı olan kimse, bunu görmezden önce satsa, satım akdi
geçerli olur ve kendisinin muhayyerlik hakkı bulunmaz (es-Serahsî, el-Mebsût,
XIII, 69 vd.; İbnû'l Hümâm, Fethu'l Kadir, V,137-140; el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi',
V, 292; İbn Âbidin, Reddû'l-M |