|
ÇALIŞAN BİR İŞÇİ İŞ KAZASINA UĞRARSA, FABRİKA SAHİBİ
SORUMLU OLUR MU?
Fabrikada çalışan bir işçi
iş kazasına uğrarsa fabrika sahibi kaza yapmamış ve ona sebebiyet de
vermemiş ise sorumlu tutulmaz. Fabrika ile tarla arasında fark yoktur.
Birisinin tarlasında çalışan kimse kazaya uğradığı takdirde, tarla sahibi
onun kazasından mes'ul olmadığı gibi fabrika sahibi de işçinin kazasından
mes'ul değildir. Ancak fabrika sahibi kazaya uğrayan işçiye işe girerken,
uğrayabileceği her türlü kazaya karşı zararı tazmin edeceğine dair teminat
vermişse zararı ödemeye mecburdur.
BAŞA DÖN
FÂCİR
Azan, günâha dalan, yemin
ve sözünde yalancı çıkan hakîkatten yan çizen kişi. Allah'ın emrinden çıkan,
günâhkâr, İslam'ın emirlerini çiğneyen, dinî ölçü ve prensiplere aykırı
hareket eden kimse.
Kur'an-ı Kerîm'de fâcir
kelimesi bu ıstılâhı anlamda yedi yerde geçmektedir:
"Yoksa inanıp yararlı iş
işleyenleri, yeryüzünde bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı
gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?" (Sâd, 28/28);
"Doğrusu sen onları
bırakırsan kullarını saptırırlar, sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan
başkasını doğurup yetiştirmezler" (Nûh, 71/27);
"Işte bunlar inkârcı
olanlar, Allah'ın buyruğundan çıkanlardır" (Abese, 80/42);
"Allah'ın buyruğundan
çıkanlar cehennemdedirler" (Infitâr, 82/14).
Bu son ayette geçen "fuccâr"
kelimesi, "Rabbına karşı terbiyesizlik edip aşırı isyân ve muhâlefete
sapanlar" anlamındadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII,
5642).
"Sakının; Allah'ın
buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak "siccîn" adlı defterde yazılıdır" (Mutaffifin,
83/7);
"Sonra da ona iyilik ve
kötülük kabıliyeti verene andolsun ki..." (eş-Şems, 91/8).
Bu ayette takva ve fücûr
kelimeleri yeralmaktadır. Buradan hareketle fücûr, bir bakıma takvânın zıt
anlamı olarak kabul edilebilir.
"Ama, insanoğlu gelecekte
de suç işlemek ister de, ‚Kıyamet günü ne zamanmış' der" (el-Kıyâme,
75/5-6).
Yukârıdaki âyetlerde
görüldüğü üzere "fâcir" kelimesi, yoldan çıkmak, ahlâksız, Allah'ın
buyruğundan çıkmak, kötülük kabıliyeti ve suç işlemek anlamlarını taşımakta;
çoğu yerde de "küfür" kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır.
Yukarıda geçen Şems sûresi
sekızınci âyetindeki "kötülük kabıliyeti" diye tercüme edilen "fücûr";
haktan sapmak, hak yolunu yarıp nizamından çıkmak, fısk ve isyâna düşmek,
bilhassa zinâ etmek, yalan söylemek, daha açıkçası edepsızlık etmek olarak
izâh edilip bu tür şer ve ma'siyet olan fiillere de denilebildiği ifade
edilmektedir (Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VIII, 5857).
el-Kıyâme suresi beş ve
altıncı ayetlerde ise fücûr; "suç işlemek" anlamında geçmektedir. Yani,
insan suç işlemek, zevk ve sefâda bulunmak için yaşamayı ister;
şehvetlerinden, ma'siyetlerinden, lezzetlerinden ayrılmamasını, ilerde
onlara devam etmesini ister ve hattâ ebediyyen fısk ve fücûr ile Rabbına
karşı terbiyesizlik etmek ister; fücûr içinde bulunmayı, sâlih ve sâlim bir
hayata tercih eder de istihzâ ederek, "kıyamet günü ne zamanmış" der. Lâkin
kıyamet başladı mı gözü açılır, dünyanın başına yıkılmakta olduğunu görür,
dehşetler içinde kalır; fakat iş işten geçmiştir, son pişmanlık fayda vermez
(Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VII, 5476-5477).
Bu ayette geçen fâcirin
durumu bir başka şekilde de şöyle izâh edilir: O kişi önce günâhı işler,
daha sonra da, "yarın tövbe edeceğim ve bir daha bu işi yapmayacağım" der.
Fakat, tevbeyi gerçekleştirmez ve o işi yapmaya devam eder; neticede bu
böyle devam eder ve o kişi daima fısk ve fücûr içinde kalmış olur.
Ayrıca, fücûr kelimesi,
"yalan" anlamına da geldiğinden yalancıya da fâcir denir (Râgıb el-Isfahânı,
el-Müfredât, Istanbul 1986, s.562).
Verilen bu bilgilerin
ışığında şöyle bir genellemeye gitmek mümkündür: Fâcir, kâfir anlamına
gelmez; ancak küfre götüren ve küfre en yakın bir durum olarak kabul
edilebilir. Her kâfir fâcirdir ama her fâcir Allah'ın hükümlerini inkâr
etmediği sürece kâfir değildir.
Kısacası fâcir, Islâm
dininin kabul etmediği, yasakladığı iş ve hareketleri yapan; aşırı isyâna
dalan; özellikle büyük günahlardan olan zinâ etmek, yalan söylemek, adam
öldürmek, içki içmek, hırsızlık yapmak gibi fiilleri işleyen, günâhta ısrar
eden; başka öz bir ifadeyle, Allah'ın emir ve yasaklarını çiğneyen kimseye
denir. Eğer bunları yaparken bir inkâr sözkonusu ise o zaman kişi küfre
girmiş olur.
Fücûr bir bakıma fısk ile
eşdeğer sayıldığı gibi bir başka açıdan da fısktan daha ileri bir noktada
ele alınabilir.
BAŞA DÖN
FÂHİŞ FİYAT
Bir malın, normal
fiyatının çok üstünde veya çok altında olan satış bedeline denir.
Fâhiş kelimesi, fuhuş
mastarından ism-i fâil olup, kök anlamı; söz veya işin çok çirkin olması,
haddi ve ölçüyü asmak, yüz kızartıcı iş yapmak demektir. Fiyat, bir malın
satış bedeli olduğuna göre bir malın fiyatının çok üstünde satılması
hâlinde, fâhiş fiyat sözkonusu olur.
Islâm'da çeşitli mallara
yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep
kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde hiçbir yapay müdâhale söz
konusu olmadân kendiliğinden oluşâcâk piyasâ fiyatları ölçü alınmıştır.
Hz. Peygamber ve Hulefâ-i
Râşidin genel olarak kendi devirlerinde piyasa fiyatlarına müdâhale
etmemişlerdir. Allah Resulu'nden Medine'de fiyatlar yükselince narh koyması
istenmiş, o bu isteklere şöyle cevap vermiştir: "Fiyat tâyin eden, darlık ve
bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah ‚tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve
canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu
halde Rabbime kavuşmak istemem " (Ebû Dâvûd, Buyû,-49; Tirmizî, Buyû, 73;
Ibn Mâce, Ticârât, 27; Dârimî, Buyû, 1 3; Ahmed Ibn Hanbel, II, s.327, III,
s.85, 106, 286). Hz. Ömer de hilâfeti zamanında fiyatlara müdâhale etmek
istememiştir. Hz. Ömer (r.a.) bir gün musallâ çarşısında Hatîb b. Ebı
Beltea'ya rastlar. Hâtıb'ın önünde iki kap doluşu kuru üzüm vardır. Fiyatı
ucuz bulan halife şöyle der: "Tâif'ten üzüm yüklü bir kervanın gelmekte
olduğunu haber aldım. Onlar senin fiyatına aldanırlar. Ya fiyatı yükselt
yahut da üzümü al evine götür, orada istediğin fiyatla sat". Daha sonra Ömer
kendi kendine düşünmüş ve Hâtıb'ın evine giderek şöyle demiştir: "Sana
söylediklerim ne emirdir ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu
ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin" (Imam Şâfii el-Ümm,
II, s.209; Ibn Kudâme, el-Muğnî, IV, s.240). Ancak bu delil ve uygulamalar
fiyatlara hiçbir şekilde müdâhale edilemez, bu caiz değildir demek için
yeterli açıklıkta değildir, çünkü Allahu Teâlâ karaborsacılıktan ve yüksek
fiyatlar koyarak, insanların birbirini aldatmasından hoşnut ve râzı olmaz.
Ayet-i kerimede, "Birbirinizin mallarını aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz"
(el-Bakara, 2/188) buyurulur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Bir kimse
haksız olarak başkasının malınıalırsa, Allah'ın gazâbına uğramış olarak
ilâhı huzura çıkar" (Buhâri, Tevhîd, 24; Müslim, Iman, 222, 224). Buna göre,
haksız ve ölçüsüz olarak fiyat yükselten kimse, insanların mallarını bâtıl
yollarla yemiş ve onları Allah'ın mübah kıldığı şeylerden mahrum etmiş olur.
Işte arzedilen delil ve sebeplerle, tabiîler devrinde ahlâkın bozulması,
fiyatların sun'ı olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi
üzerine bazı tâbiîn hukukçuları narh koymayı caiz gördüler. Saîd b. el-Müseyyeb
(ö.94/712), Rabîa b . Abdirrahmân (ö . 136/753), Yahyâ b. Saîd el-Ensârî
(ö.143/760) bunlar arasındadır (el-Bâcı, el-Müntekâ Şerhu'l-Muvatta', Mısır
1331. V. s.18).
Serbest rekâbet sonucu
oluşacak piyasa fiyatlarının ne kadar üstüne çıkılır veya altına inilirse
fâhiş fiyat meydana gelir? Bu nokta gabn ile ilgilidir. Gabn; aldatma, eksik
verme ve farkına varmama gibi anlamlara gelir. Kendi arasında fâhiş gabn
(çok aldatma) ve yesir gabn (az aldatma) olmak üzere ikiye ayrılır. Çok
aldatma, başka bir deyimle "fâhiş fiyât", normal fiyatın ne kadar üstüne
çıkılırsa teşekkül eder? Bunun sınır ve miktarını belirleyen kesin bir ayet
veya hadis yoktur. Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahyâ (ö.268/881) satım
akdine konu olan malların az veya çok tasarrufa uğramalarını göz önüne
alarak fâhiş gabni gayrımenkullerde %20, hayvanlarda %10 ve diğer menkul
mallarda %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu
nisbetler aşılarak yapılacak satışlardaki satış bedelının fâhiş fiyatı
oluşturacağını söylemiştir (Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, Mısır 1334, VII, s,
169) . Hanefilere göre, fâhiş gabinde satım akdinin feshe sebep olabilmesi
için ayrıca malı gerçeğe uygun olmayan şekilde anlatmak gibi hile (tağrir)
halının bulunması gerekir. Çünkü aldatma olmamak şartıyla bir kimse
malınıdilediği fiyata satabilir. Taraflar ergin, akıllı olunca yaptıkları
hukuki muâmeleler geçerli olup, bunu tek yanlı iradeleriyle bozmaya güçleri
yetmez. Meselâ, bir kimse bin liralık malınıbilerek yüz liraya satsa veya
yüz liralık malı yine bilerek bin liraya satın alsa bu mûteberdir, feshe
yetkisi olmaz. Hatta Mecelle şerhinde çok daha mübâlağalı örneklere yer
verilmiştir. Meselâ, bir kimse bir liralık malınıbin liraya satsa akit
geçerlidir. Yani özü bakımından satım akdinde bir bozukluk yoktur. Çok fâhiş
fiyatla satıldığı öne sürülerek akdin geçerli olmadığı öne sürülemez. Ancak
böyle bir satım akdi Imam Muhammed'e göre mekruhtur. (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm
Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, s.588; Mecelle, mad. 356-360). Zaman ve yer
değişikliği olmadan bu kadar oynak fiyata normal bir piyasada ender
rastlanır. Özellikle kıyemî mal denilen ve standart olmayan mallarda bu
mümkündür. Meselâ, kilo hesabıyla üçbin TL.'na satın alınan eski kaplar
arasında bir taneşinin antika eşya olması yüzünden üçyüz bin liraya
satılması gibi.
Ancak alış-veriş
yapanların birbirlerini uyarmaları ve aldatmaya karşı nasihat etmeleri Islâm
ahlâkının gereğidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr b. Abdillah el-Becelî pazar
yerinden bir at satın almak ister. Beğendiği bir at için satıcı beşyüz
dirhem fiyat teklif eder. Cerir, bu ata altıyüz dirhem verebileceğini, hatta
sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini bildirir. Çünkü atın değeri
yüksek olup, satıcı bunun farkında değildir. Kendisine "atı, beşyüz dirheme
alman mümkün iken, niçin sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükselttin" diye
sorulduğunda şu cevabı verir: "Biz alış-verişte hile yapmayacağımız
hususunda Allâh'ın Resulune söz verdik" (Ibn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389,
IX, s.454,vd.).
BAŞA DÖN
FÂHİŞE VE FAHİŞELİK
Islâm şerîatının
yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış. Fahşâ; "Dünyada had
cezasını, ahirette ise azâbı gerektiren şeydir" (Cürcânı, et-Ta'rifât).
"Kötü ahlâklı; gerçekten
cimri; sınırı aşan her şey; söz ve cevapta taşkınlık etme; çok çirkin olan
zina olayı. Allah'ın yasakladığı her şey, konusurken ve cevap verirken haddi
aşan erkek ve kadın ve alışılagelen ölçüyü aşan şey" (Şartûnî, Akrabu'l-Mevârid).
Fahşâ, genellikle ‚zina' anlamına gelmektedir. Buna göre zinaya ve zina eden
kadına fâhişe adı verilmektedir (Ibnü'l-Esir, en-Nihâye, 111/415).
"Hakîkate ve normal
ölçülere uymayan her işe fâhişe denilir. Ibnu'l Cinni'ye göre bu kelime,
cehâletin bir çesidi olup, hilmin karşıtıdır" (Ibn Manzur, Lisânu'l-Arab).
Râgıb el-Isfahânî'ye göre, fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri son derece
çirkin söz ve fiiller olarak tanımlanmıştır (el-Müfredât, Fahşa mad.).
Fâhişe kelimesi, Kur'an-ı
Kerîm'de onüç yerde geçmektedir. Ayrıca dört yerde de çoğulu olan "fevâhiş"
zikredilmektedir. Âl-i Imrân suresi 135. ayette fena bir iş olarak
nitelenmiştir. ibn Abbâs'tan gelen bilgiye göre, hurma satan birine güzel
bir kadın geldi. Kadın, alışverişini yaptıktan sonra, adam onu kucaklayarak
öptü. Ancak hemen bu davranışına pişman oldu ve Hz. Peygamber'e gelip durumu
anlattı. Bu olay üzerine sözkonusu ayet indi (Vahidi, Esbâbu'n-Nüzül, 105).
Fahşâ ve fâhişe kelimesi,
zinadan kinaye olarak kullanılmıştır (en-Nisâ, 4/19). Ayrıca buradaki fahşâ
sözcüğünün "Kadının serkeşlik etmesi, kocasına asi olması ve geçimsizlik
yapması" anlamlarına geldiği; buna göre kocanın onu isterse evinde tutacağı,
isterse kendisinden boşanabileceği ve bunun helâl bir davranış olduğu; Ibn
Abbâs'ın rivâyetine göre de "buğz ve serkeşlik etme" anlamlarına geldiği
açıklanmıştır. Diğer bir rivâyete göre de, söz dinlememek ve bununla
birlikte isyan etmek anlamındadır. Bu isyânı kadın yapmış ise, Allah,
kocasına ondan ayrı kalmasını ve onu hafifçe dövmesini; bundan sonrada kadın
durumunu değiştirmezse, kocasının fidye isteyebileceği ifade edilmiştir (Ibn
Cerir et Taberî, el-Câmiu'l-usul, V/31S311).
Imam Fahrûddin er-Râzi'nin
açıklamasına göre, sözkonusu ayette geçen fâhişe kelimesi, kadının kocasına
ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamındadır (er-Râzı, Mefâtihu'l-Gayb,
X/II).
Fahşâ ve fahişe
kelimeleri, Kur'an-ı Kerîm'de birbirine yakın olmakla birlikte, değişik
anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir.
Şeytanın emrettiği kötü
davranış ve hayasızlık; "Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin;
ancak (câhiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayasızlık
(fâhişe)dir. O ne kötü bir sözdü ve ne kötü bir yoldu" (en-Nisâ, 4/22)
el-Bakara, 2/169 ayeti de aynı anlamdadır.
Fahşâ, evlilikten sonra
fuhuş yapma anlamında kullanılmıştır: "...O halde fuhuşta bulunmayan, gizli
dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle
nikâhlayın..." (en-Nisâ, 4/25). Çıplak olarak Kâbe'yi tavâf etme ve şirk
koşma anlamında: (el-A'râf, 7/8); Hz. Lût Kavmi'nin yaptığı çirkin fiil
(homoseksüellik) anlamında: "...Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı
yapıyorsunuz?.. Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere
yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz"(el-A'râf, 7/80-81,
ayrıca bk. el-Ankebût 31/28) fahşâ, zinâ fiili olarak da kullanılmıştır:
"Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fahişedir ve ne kötü bir yoldur" (el-Isrâ,
17/32).
Bunlardan başka "insanlar
arasında yayılan kötülük ve fuhşiyât" anlamında da kullanılmıştır: "Şüphesiz
müminler arasında fuhşiyâtın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve
ahirette çok acıklı bir azâb vardır..." (en-Nûr, 24/19).
Ayrıca fahişe kelimesinin
çoğul şekli olan "fevâhis" ile. had cezasını gerektiren şeylerin
kasdedildiği rivâyet edilmiştir (el-En'âm, 6/151; el-A'raf, 7/33; eş-Şûrâ,
42/37; en-Necm, 53/32).
BAŞA DÖN
Gazalı ise fâhişe
kelimesini çirkin söz anlamına almış ve onu dilin bir afeti olarak kabul
edip, şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber, Bedir günü
müslümanların müşrik ölüleri hakkında kötü sözler söylemesine müsaade
etmemiş, böyle bir hareketin çirkin olduğunu anlatmıştır. Bu hususta
"müminin; kötüleyen, lânetleyen ve ağız bozan fâhiş veya fâhişe biri
olamayacağını söylemiştir. Bir hadislerinde de, ağız bozan-fâhiş söz
söyleyen-kişiye cennetin haram olduğunu açıklamıştır.
Bir sözün fâhiş olması
veya fâhişe olarak nitelendirilmesi, o sözün çok açık kelimelerle çirkin bir
şekilde dile getirilmesi ile göze çarpar. Bu tür sözler, genellikle gıybet
konusunda kullanılır. Fesat çıkarmak isteyenlerin açık seçik kullandıkları
çirkin sözler vardır. Dürüst kimseler, bu çirkin fâhişe sözleri
kullanmazlar, onları gizlerler; onların yerine mecazlı ve rumuzlu ifadeler
kullanırlar. Ibn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Allah (c.c.) hayâ sahibidir,
bağışlayandır ve sözlerinde kinâyeli davranır. Meselâ "cimâ" konusunda lems
(dokunma), duhûl (girme) ve muhabbet gibi fâhiş olmayan kinâyeli ibâreler
kullanmıştır" (Gazâlî, el-Ihyâ, III/152-153).
Bazı sözleri, delâlet
ettikleri anlamlarının üzerine başarak ve bizzat isimleri ile aktarmak fâhiş
harekette bulunmaktır. Edebe uymayan sözler yerine mecaz ve kinâyeli sözler
kullanmak Islâm ahlâkına daha uygundur.
Ayrıca fâhişe kelimesinin
namuslarını satan zâniye kadınlar hakkında da kullanıldığı bilinmektedir.
Insan, ahireti kazanma
melekeleriyle donatılmış, ama bu kazanma başarısını dünya hayatında
gösterecek, toprağa, yere bağlı bir yaratıktır. O, dünya hayatını yaşaması
için kendisine verilen birtakım sevgi ve tutkuları ahiret yönünde kullanmak
zorunda olduğu gibi, fıtratı ve aynı zamanda dünyevi saadeti de bunu
gerektirmektedir. Kur'an-ı Kerîm'in ifadesiyle, "Kadınlara, oğullara, kantar
kantar altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı
kuvvetli bir tutkunun kendisi için bezenip, süslediği insan " (Âlu Imrân,
3/14), bu tutkusunu dünya hayatını yegane amaç haline getirmeden ve
başkalarının aleyhine ve zararına doyurmaya çalışmadan, Allah'ın çizdiği
yoldan giderme çabasında olduğu sürece, hem madde-mana dengesini kendinde
kurarak şahsiyetinin oluşmasını sağlayacak, hem ferdî, hem toplumsal hayatı,
hem de yeryüzündeki genel insanı hayat ve insan-tabiat ilişkisi tam bir
âhenk ve sulh içinde sürecektir. Ne var ki, insanın ilim, madde ve mânâ
açısından tekâmül edip, tüm yaratıkların üzerinde kendisine tanınan şerefli
mevkiini alabilmesi için yaratılışına ekilen ve karşısına çıkarılan birtakım
kötü güçler, onu sürekli biçimde tutkularının kölesi yapmaya ve onları
doyurma yolunda sınır tanımadan kendisi, hemcinsleri ve tüm yeryüzü için
hayatı çekilmez bir hâle getirmeye uğraşır. Bunun sonucunda, insanın
arzularını giderme uğraşında normal, insanı ve-fıtrî çizginin dışına taşıp,
sapık yollarda tatmin araması; sözgelimi nikâhsızlık, zinâ ve benzeri
ilişkilere girmek, bu tür ilişkileri normal ve hattâ özendirici hâle
getirmek, kadınları birer basit tatmin aracı derecesine düşürmek, kısaca
nikâh muâmelesi ve iffet duygusuyla fitrî ve vasat çizgide tutulması gereken
şehvet güdüşünü her türlü ahlâksız ilişkiye vasıta kılmak, Kur'an'ın ‚fahşâ'
kelimesiyle niteleyip, şiddetle yasakladığı bir durumdur. Şeytan, fahşâyı
emrederken (el-Bakara, 2/169, 268), Allah, açığı ve gizlisiyle her türlü
fahşâyı haram kılmıştır (el-A'râf, 7/33) ve namazın insanı fahşâdan
uzaklaştırıcı bir amel olduğunu da vurgulamıştır. ‚Fahşâ', toplumları yıkıma
götüren en feci faktörlerden birisi olagelmiştir.
BAŞA DÖN
FAİZ PARASINDAN İKRAM
İslam'ın faizi en büyük
günahlardan saydığını biliyoruz.(bk. Buharî, Vasâae 23, Hudûd 44; Müslim,
Imân 144) Anaya-babaya iyi davranmanın, Allah (cc)'a ibadetin hemen ardından
geldiğirnde biliyoruz.(K. E1-isrâ (17) 23) Öyleyse bu dengeyi iyi ayarlamak
zorundayız. "Yaratana isyan sözkonusu olan yerde yaratılana itaat edilmez"(Buhari,
Ahâd müslim, Imaret 39; Ebu Davûd, Cihad 87; Nesâi, Bey'at 34; Ibn Mâce,
Cihad 40; Müsned 1/94; 409, IV/426, V/66) esasını ayar olarak kullanırsak,
işler biraz daha kolaylaşır. Faizin sadece yenmesi değil; hesabının
tutulması, alınması, verilmesi, yardımcı olunması... vb.. de haram olduğuna
ve haramları yapmak, Allah (cc)'a isyan sayılacağına göre, bir kimse, Babası
dahi olsa, bir kulu memnun etmek için bunları yapamaz...
BAŞA DÖN
FAİZ PARASININ
VERİLECEĞİ YER
Her ne maksatla olursa
olsun, faize ve faiz muamelesi yapan kuruluşlara para yatırılamaz. Her
nasılsa bankaya yatırılan bir paranın faizi de bankaya bırakılamaz: Böyle
bir davranış, belki de faiz alıp yemekten daha büyük bir vebaldır.
Çünkü faizin haram oluş
hikmetlerinin başında, onun sömürüye, zûlme sebep olması, servet
sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır. Biriken faizi almamak, bu
sömürü ve zûlüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek olur. Alınca da bunu
kişi sahsına ve hayır işlerine harcayamaz. En doğrusu, faiz parası halkın
sırtından soyulduğu için yine halka çevrilmeli ve kötü bir para olduğuna
dikkat çekmek için de, meselâ umuma ait tuvalet gibi yerlere harcanmalıdır.
Ne gariptir ki, duyduklarımız doğru ise, özellikle doğudaki
vatandaşlarımızın bankalardan milyarlarca faizsiz yatırılmış mevduatları
varmış. Bu, cahil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya
sezadır.
BAŞA DÖN
FÂİZSİZ EKONOMİ
Fâiz ve ribâ sözcükleri eş
anlamlı olup, Islâm ekonomisinde bir terim olarak, mübâdeleli akitlerde
taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan veya
örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir. Faiz; ölçü, tartı veya sayı ile
alınıp satılan standard (mislî) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit
para çeşitleri de buna dahildir. Kur'ân-ı Kerîm'deki ribâ âyetleri (er-Rum,
30/39; en-Nisâ, 4/160-161; el-Bakara, 2/275-279). Hz. Peygamber (s.a.s)'in
bu konudaki hadis ve uygulamaları (Müslim, Musâkât, 17, 80, 81, 102, Hac,
147; Ebu Dâvud, Büyû, 19). Incelendiğinde fâiz yasağının haksız kazancı
önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme
darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam
kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü
korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak
olursa, şunlar söylenebilir: Faizli kredilerde ana paranın faiziyle birlikte
geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya
getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, ana para ve faizi ödemek
zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği
halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine
ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'den Allah
Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Âltın altınla, gümüş gümüşle,
buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli
misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı
olursa, peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla
verir veya alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur" (Müslim, Musakat, 81; Ebû
Davud, Büyü, 18; Tirmizi, Büyü, 23). Islâm hukukçularının çoğunluğu, bu
hadiste zikredilen altı maddeyi "örnek kabılinden" saymış; maddelerin mislî
oluşuna bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların
mübâdelesinde, cins birliği olunca "fazlalık" ve "vadenin"; cins farkı
bulunduğunda ise, yalnız vadenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir (el-Cassas,
Ahkâmül-Kur'ân, II, 124). Sırf vade sebebiyle meydana gelen faize "nesîe
ribâsı" denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak on bin mark'la
değisimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal veresiye bir
akit olan selem, istisnâ ve mislî malların faizsiz olarak karz-ı hasen
verilmesi konunun istisnalarıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
yukarıda da anlattığımız uygulamaları, faizi anlamada yardımcı olabilir.
Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a) Hayber günü boncuk ve altın dizili
bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın almış, yalnız
altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını anlayınca, durumu Hz. Peygamber
(s.a.s)'e sormuştur. Bunun üzerine "Rasûlüllah altın altına karşılık tartı
iledir. Altınlar ayrıca tartılmadıkça satın alınmaz" buyurmuştur (Müslim,
Musakat, 17). Muâviye devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının,
tartılarak eşit ağırlıkta mübâdele edildiği nakledilir (Müslim, Musakat,
80). Bu duruma göre, meselâ; 15 gram ağırlığındaki bir bileziği 8 dinara
satın alsak; gerçekte 32 gr. altın parayla,15 gr. bilezik şeklindeki altını
mübâdele etmiş oluruz. Böyle bir piyasada dinarlar ziynet eşyasının çok
değer kazanması sebebiyle sarraflarca eritilerek ziynete dönüşür. Bunun
aksine 32 gr. ağırlığındaki bir bileziği 4 dinara satın alsak, gerçekte bu
bileziği 16 gr. altın para ile değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasada altın
ziynet eşyaları da darphanede eritilerek dinara dönüşür. Asr-ı saadette
altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit
ağırlıkta olmasının şart koşulması, paranın maden değerinin üstünde veya
altında nominal (itibarî) değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile
kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyası arasında bir
satın alma gücü farkının oluşmasına, başka bir deyimle, o devirlerde
enflasyonun oluşmasına İslam'ın fâiz yasağının engel teşkil ettiğini
söyleyebiliriz.
Fâiz, ekonominin olmazsa
olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faaliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde
daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının
oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi
gerekir.
BAŞA DÖN
1) Paranın satın alma
gücünün sağlam bir esasa bağlanması. Günümüz dünya ekonomilerinde kâğıt para
kabul görmüş örfi bir paradır. J. Dobretsberger, Mısır'da M.Ö. 1600
yıllarında banknot tedâvül edildiğinin belirlendiğini söyler. Iktisat
tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama (Feridun Ergin, Iktisat, Istanbul
1964, 569), Hz. Yusuf (a.s.)'un Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde
uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir
parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası
hububatı ve tasarrufları devlet hazıne ve depolarına emânet olarak almış,
sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer
makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı
cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi.
Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine
kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya'ya kadar yayılmıştı.
Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standard)
eşyanın bulunduğu açıktır (Yusuf, 12/ 10; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili,
Istanbul 1960, IV, 2861).
Kâğıt paranın 16.
yüzyıldan itibaren Avrupa'da, 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlılarda ortaya
çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre olmuş ve satın alma gücünü
altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla ilgili hükümleri, onu temsil
eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde
kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin altın başta olmak üzere bazı
misli eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil ettiği mislî maldan alan
sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona karşı kendisini
koruyabilen böyle bir para, karz, kredi ve sermaye birikimi için daha
elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen'e işlerlik
kazandırmak. Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş,
âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir (el-Hadıd, 57/11).
Diğer yandan, hadis-i
şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa tasaddukta bulunmuş sayılacağı (Şevkanî,
Neylül-evtar, V, 229). Bir sadakaya on katı, karz-ı hasene ise on
sekizkatıecir verileceği nakledilmiştir (Ibn Mace, Sadakat, 19).
Islâm'da faizsiz ödünç
para verme yoluyla kısa vadeli ve küçük kredileri temin etmek mümkündür.
Ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit gelirlilerin kısa süreli para
sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve kısa süreli ekonomik
finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve senetlerin
ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında tüccar sık
sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar. Bu gibi
kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında
çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir
çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma
duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı
kazanırlar.
Kısa vadeli küçük
kredilerin daha düzenli ve faizsiz olarak temini için, "yardımlaşma
sandıkları"da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay belli âidat ödenerek,
ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar kredi alınması ve
bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer yandan böyle
bir sandık ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan krediler
işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana getirilebilir.
Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vadesiz mevduatlarına
da sahip çıkabılirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve faizsiz
olarak çözülebilir.
Islâm'da özel sektörün
uzun vadeli ve büyük kredi ihtiyaçları için "kâr-zarar ortaklığı" esası
getirilmiştir. Mudâraba ve muşâraka bunlar arasında sayılabilir. Kredinin
süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri işinde çözmek mümkün
olmaz.
BAŞA DÖN
3) Mudâraba ortaklığı. Bir
ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna
mudâraba denir. Islâm'da mudâraba, özel sektörün uzun veya kısa vadeli her
çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir.
Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok kimseler bunu işletmek, bir
ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı
elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili,
yetenekli ve ticaret işine yatkın bir çok kimseler de sermaye yokluğundan
dolayı ticarete atılamaz. Işte, mudâraba, birbirine muhtaç olan bu iki
unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar. Böylece
toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabıliyetler değerlenmiş
olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. Işi yürütmeyi üzerine alan ortak
güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş adamları meydana gelebilir.
Işletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede
belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir.
Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine
aittir. Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa ana paradan ödeme
yapılır. Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru
bulunmadıkça işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye
sahibi sermayeşinin tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de
emeğinin karşılığını alamamaktadır (es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî,
Bedayıus-Sanayı', VI, 87, 98; Ibnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; Ibn Rüşt,
Bidâyetül-Müctehid, II, 204).
Mudârabe ortaklığının bir
başka önemli yönü de, ortaklığın yürütülmesinde işletmeciye tanınan
esnekliklerdir. Işletmeci, kendisine verilen sermayeyi işletmek üzere üçüncü
şahıslarla yeni ve ayrı mudâraba ortaklıklarına girebilmekte, hattâ bu
ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına bir sınırlama
getirilmemektedir. Mudârabanın bu özelliği, Islâm bankacılığının esasını
oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap olacağı
için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı
artabilir. Işletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir
kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara
yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada
aracılık ettiği için, ilk mudâraba anlaşmasında belirlenen işletme kârını
almaya hak kazanır. Faizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu,
mevduat sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı
gösterir. Aksi halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz
etki kendisini gösterir.
4) Muşâraka (inan)
ortaklığı. Iki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı
paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve
ekonomik faaliyetlere sevki, sanayı, ticaret ve tarım kesiminde sermaye
birikimi oluşturulması, muşâraka yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete
belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net
kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye
oranlarına göredir.
Muşâraka'da ilk ana para
mala dönüştükten sonra, ortakların hakları şirketin mal varlığı üzerinde
kuruluştaki hisse oranlarına göre devam eder. Hesap dönemi sonlarında
dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya enflasyon gibi sebeplerle
şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların hisselerinin de büyümesi
anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine yansıtılması gerekir.
Meselâ;100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir ticaret şirketi kursalar;
5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme sonucu 3 milyar Tl.na
yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30 katına, yani 30
milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin 30 milyon yazan yenileri ile
değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak isteyince,
mallar bölünebilir cinstense, malın % 1'ini alır veya ortağın hissesi
şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu hisse
pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir (es-Serahsî, a.g.e., 151; el-Kâsânî,
a.g.e., VI, 57-62; Ibn Kudame, el-Muğnî, V, 27).
Islâm'da, bir şirket
yatırımlarını büyütmek isterse, mudâraba veya muşâraka esasına göre, kısa
veya uzun vadeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan tasarruf sahiplerine
başvurmak suretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse senedi çıkarıldığında,
eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tabi tutarak şirketin o tarihteki
mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde daha önceki
yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış olur.
BAŞA DÖN
Bu gün ülkemizde anonim
şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün kıymetlerine göre çıkarılmış hisse
senetleri halkın elinde bulunmaktadır. Yıllarca tamamen veya kısmen
dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve enflasyonlar yüzünden, şirket
mal varlığındaki gerçek karşılığı bazan 150-200 katını aşan bir hisse
senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması çözüm için yeterli
değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye tabi tutularak,
ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler üzerinden hisseleri
verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret şirketindeki mal
karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon nominal değerle
satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü 47 milyon TL.
eksiğine devrettiği halde, %300 kârla sattığını düşünmesi, ekonomik
gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan Islâm
ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar şirket sermayesi olarak
belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen ve maden değeri
dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların (altın ve
gümüş para dışında) şirketlerde ana para olamayacağını söylemişlerdir.
Osmanlılarda 1464 M. tarihinden itibaren kurulmaya başlayan para
vakıflarında altın ve gümüş para mudârabe veya bidâa (kârın tamamı vakfa ait
olmak üzere vakıf parasını işletmek) yoluyla esnaf ve tüccar için önemli
finansman kaynağı olmuştur. Hatta buğday, arpa vb. diğer mistî mallar da
vakfedilmiş, bunlar altın veya gümüş paraya çevrildikten sonra, yine finans
ihtiyacı olanlara mudâraba veya bidâa yoluyla kredi olarak verilmiştir.
Vakıf, anaparayı bu şekilde kredi olarak kullandırmaya devam eder ve elde
edilen kârdan vakfın hissesini, vakfedilen cihete harcardı (el-Mavsılî, el-Ihtiyar,
III, 14, 15; Ibn Âbidin, Reddül-Muhtar, Tercüme, A. Davudoğlu, Istanbul
1983, IX, 278, 279).
Kredi kaynaklarından
başka, devlet bütçeşinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını
ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına
göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.
Buna göre Islâm ekonomisi
her konuda olduğu gibi ekonomik problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir.
Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle müteşebbisler doğrudan temas halindedir.
Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, sermaye sahiplerini gerçek
mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı paylaşmaya, ya da ortakların ana
paralarına eklemeye razı olursa, kredi problemine faizsiz çözüm yolu bulmak
mümkündür. Günümüzde faizli kredi mâliyetlerinin %100'ü aştığı
bilinmektedir. Müteşebbisler bu kredileri ürettikleri malın mâliyetine
yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalın üzerinde yükselmesine
sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar tahvilleriyle,
mudâraba veya muşâraka ölçüleri içinde kullanıldığında ise, üretim
maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin bereket
ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç
maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik faaliyetleri dürüst olarak
yürütenler Allâh Rasûlünün diliyle şöyle öğülmüştür:
"Bir kimse gıda
maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri) toplayıp günün rayıç fiyatı ile
satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmiş gibi
ecir alır" (Ibn Mace, Ruhün, 16); "Gönül hoşluğu ile görevini yerine
getiren, harama el uzatmayan veznedar, Allah rızası için sadaka verenin
ecrini alır. " Yani harcaması ve transferi kendisine emânet edilen bütün
paraları yolsuzluk yapmaksızın hak sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları
yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır" (Buhârî, Zekat, 25).
BAŞA DÖN
FAİSIZ FİNANS KURUMLARI
Faizsiz finans kurumlarına
gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz? Neden bu kurumlar banka faiz
oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar? Ayrıca diğer bankaların % 85'e
varan son faiz ayarlamalarından sonra, bu kurumlar da kâr oranlarını
yükselttiler.Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz?
Müslümanların iktisadı
yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli bir olaydır. Medine Site
Devleti'nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş iktisadî savaştır
denebilir. Bu açıdan böyle faize (sömürüye) dayalı kapitalist bir ekonomi
ortamında Islâm'a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu bizim
gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve çalışma
biçimleri hakkında Islâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş değillerdir.
Belki meselenin detayını iyi bilmediğimiz için bizler gibi canhiraşane bu
müesseseleri savunanlar, faizli sisteme alternatif.olduğunu söyleyenler,
inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları sermayelerinin
ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden nemalanacağını iddia
edenler, hatta daha iyimser davranarak faizli sisteme öldürücü darbenin
ancak bu yolla vurulabileceğine inananlar bulunmakla birlikte, yine bizim
basınımızda ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçilar tarafından
bunların eleştirildiği ve inananların elinde âtıl halde bulunup, mevcut
kapıtalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın, bu
sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak
görüldüğü, bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber, yaptıklarının
netice itibarı ile faiz olmaktan başka bir şey olmadığı, "ihtiyacı olan
öküzü, peşin yüzbin lira bulamadığı için bir yıl vadeli faizle ikiyüz bin
liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi'nin bu sisteme
müracaat etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine ikiyüz bin
liraya satın alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini"
savunanlar da oldu. Bütün bu olanlar bu kurumların Islâmîliğinin herkesçe
kabul edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu
gösteriyor. Sözünü ettiğiniz, kâr oranlarının faize göre ayarlanması aslında
işin püf noktasını oluşturuyor değildir. Her ticari ortaklık kâr etmek için
kurulur. Bunun içi de piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda
kalır. Eğer bu bir kâr ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların
rızasına bağlı ise, o zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki
piyasa şartlarına göre de bu oranda kâr veriyorum diye bilirler. Bunu fıkhî
bir baza oturtmak, ya da kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu
teferruata götüren sebep, bu kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın
yaşadığı bir uygulamadır: "Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para
yatıran mevduat sahiplerine bankalar, tahakkuk edecek faizin dışında hediye
adıyla çeşitli ödemelerde bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek
aynı şeyi paramı yatırdığım A Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön
şart olarak bana onbeş milyon değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul
ettiler. Şimdi benim bunu almam caiz midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte
Islâm nokta-ı nazarından kitabına uydurulamayacak uygulamaların bir
örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin gerektirmediği bir şarttır ve
muamelenin fasit (faizli) bir muamele olmasını sonuç verir: Aslında bu
müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları bulunduğuna ve bu gibi
uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, "acaba kazanma hırsı
müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya mı itiyor?"
diye aklımıza takılıyor. Biz, ihtiyaç kaydını ihmal etmekle beraber bu
müesseseleri; faiz (sömürü) sistemine alternatif olarak kuruldukları, en az
Türkiye'deki hissedarlarının inanan insanlar olduğu, uygulamalarını
güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha önemlisi
elindeki üç-beş kuruş tasarrufu kapıtalizmin çarkları arasında eriyen
müslümanlara bir başka alternatif gösteremediğimiz için tavsiye ediyor ve
yaşamalarında fayda görüyoruz. Ama bu tür fasit uygulamalar gördükçe de daha
çok kazanma hırsının, müslümanlârı dahi fikren müslüman olmakla beraber
fiilen kapıtalistleştireceğinden korkuyoruz.
BAŞA DÖN
FAİZSİZ FİNANS KURUMLARI-2
Şu sorulara cevap verelim:
1. Milyonların ihtiyaç
içerisinde ızdırap çektiği bir ülkede, zenginleşebilmek, bankada mevduat
biriktirmek caiz midir?
2. 1400 küsür yıllık Islâm
tarihinde "inanmış" zenginlerden bir kaç isim verebilir misiniz?
3. Iki yıl önce bir dergi
söz konusu faizsiz banka(!) yöneticilerinden birinin otuz yedi milyar mal
varlığından sözetmişti. Türkiyemizde ilâhî ölçülere bağlı olarak bu miktarı
biriktirmek mümkün olabilir mi?
5. Meşru bir teşebbüs %100
kâr vereceğim diyebilir mi? Ticaretin sonucu sadece kâr mıdır?
Önceki yazımızda biraz
"yutkunmak" zorunda kalmış olsak dahi bu müesseseler hakkında bildiklerimizi
söylemeye çalışmış ve bunlardan birisinin bir müşterisinin bize anlattığı
uygulamanın fasit, yani faizli bir akid olduğunu bunların bankalarla olan
irtibatlarının mahiyet ve düzeyini henüz iyi bilmediğimi, kâr oranı
ayarlamalarının tarafların rızasına bağlı olduktan sonra akde zarar
vermeyeceğini, güvenilir fıkıh danışmanlarının bulunduğunu ve muamelelerinde
onlara danışma prensibiyle çalıştıklarını, bizim biraz da müslümanlara başka
alternatif gösteremeyeceğimiz için bunları gözden çıkaramayacağımızı
anlatmaya çalışmıştık. Şimdi çalışma prensiplerini biraz daha yakından
öğrenmemizin gereği anlaşılmış oldu
Soruların her biri
müstakil bir cevap isteyen sorular olmakla beraber kısaca cevaplamaya
çalışalım:
BAŞA DÖN
1. Bir şeyin caiz olup
olmaması ile en iyi davranış olup olmaması farklı şeylerdir. Şu anda meşru
ölçülerle çalışan bir kâr ortaklığı sistemine müslümanın parasıyla ortak
olması caizdir. Ama belki bu, en rasyonel seçenek olmamış olabilir. O
takdirde ona alternatif bulmak gerekir. Bunu kendisi bilmiyorsa elinden
tutan da yoksa, iktisaden sıfırlansın mı, yoksa hiç olmazsa mal varlığını
korusun mu?
2. Islâm özel mülkiyete
karşı olmadığı gibi servete sınır da getirmemiştir. Karşı olduğu şey insanın
malın kulu (abdü'd-dinar) olmasıdır. Bu derekeye düşmeyen bir müslümanın
zengin olması fakir olmasından daha iyidir. Hz. Süleyman, Hz. Ibrahim, Osman
ve Abdurrahman b. Avf Efendilerimiz servetin kulu olmayan zenginlerimize
misâldirler. Ne var ki, zenginlerin "abdü'd-dinar" olmamaları çok zor bir
imtihan konusudur ve bunda başarılı olanlar çok çok azdır. Fakat, Kur'ân-ı
Kerim'i bu açıdan baştan sona taramış ve çıkan manzara karşısında hayrete
düşmüştüm. Yüzü aşkın ayet-i kerime zenginliğin tehlikelerinden, azdırıp
helâkına sebep olduğu kavimlerden söz ederken, bir tek ayetin dahi
fakirliğin tehlikelerinden sözetmemesi cidden çok düşündürücüdür. Halbuki
kapıtalist sistemlerde zenginlik sosyal ya da iktisadî bir risk değildir.
Islâm'da ferdin zenginliğinden çok toplumun (devletin) zenginliği
istenmiştir. Kapılatizmde olduğu gibi zengin olmak için çalışma yoktur. Ama
Allah zengin ederse, şükür de nimete göre değişir.
3. Zengin olmanın yolu bir
değildir. Biz bir insanın nereden kazandığını bilemediğimiz malı için
haramdır dersek bu bizi servete, komünizmde olduğu gibi bir karşı oluşa
götürür.
4. Bu kurumların
bankalarla olan ilişkisini, dediğimiz gibi, araştırmayı deneyecegiz. Şu anda
iyi bilmiyoruz.
5. Kâr baştan garanti
edilemez. Ama akıllıca teşebbüslerde bulunarak hiç zarar edilmeyebilir.
Onların söylediği de budur sanıyorum.
6. Değindiğimiz gibi,
tehlikeli olan, mü'minin zengin olması değil, zenginin mü'minliğini unutması
ve daha çok kazanma ihtirasının kurbanı olmasıdır.
BAŞA DÖN
FAKİR BİR KİMSE BAŞKASININ YARDIMIYLA UMREYE GİDERSE
KENDİSİNE HACC FARZ OLUR MU?
Fakir bir kimse başkasının
yardımıyla umreye giderse Mekke-i Mükerreme'ye vardığı zaman hacc mevsimi
yani eşhürü'l-hacc olan Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin ilk on günü girmiş
ise şüphesiz kendisine hacc farz olur. Çünkü haccın vacib olmasının
şartlarından biri vakittir, yani hacc aylarıdır. Hac mevsimi girmemiş ise
bazı ulemaya göre Mekke-i Mükerreme'ye varmakla hacc farz olur. Ama racıh
kavle göre farz olmaz. Çünkü yukarıda beyan edildiği gibi haccın farz
olmasının şartlarından biri hac mevsimini idrak etmektir (İrşad al-Sarı).
Yalnız zamanımızda hac
mevsiminden evvel umreye giden bir fakire kesinlikle hac farz değildir.
Çünkü hapis ve orada kalma yasağı gibi mani'ler vardır. Bunun için haccın
farziyeti sakit olur (İrşad al-Sarı). Ma'lüm olduğu gibi Su'udi Arabistan
hükümeti umreye giden kimseye bir aydan fazla orada kalmasına müsaade etmez.
BAŞA DÖN
FAL
Aslında falı da sihir
içerisinde anlatmış sayılırız. Çünkü falın aslı da gaipten haber verme ve
gelecege ait olayları bilmeyi iddia etme esasına dayanır. Halbuki,
insanların ne olacağını bilemeyecekleri, Kur'ân-ı Kerîm tarafından açıkça
haber verilir. (Lokman (31 ) 34. ) Ayrıca Peygamberimiz bunun mümkün
olamayacağını, bir çok şeyin kendisine de bildirilmediğini söyleyerek
anlatır. Kur'ân-ı Kerîm fal bakma eylemlerinin, şeytanın işlerinden bir
"pislik" olduğunu söyler.(Mâide (5) 90.)
Fal bakmanın eskiden beri
bilinegelen; yazılı ok çekme, yıldız falı, kahve falı, iskambil kâğıdı ile
fal... gibi çeşitli yanında, cinlerden yararlanılarak gelecekten haber verme
iddiasında olanı da vardır. Bunların hepsi asılsız, hepsi batıl ve hepsi
gerçeklerden uzaklaştırıcı yollardır. Çünkü cinler bile gaybı bilemezler.
Kaldı ki, cinlerden birşeyler sorduğunu iddia eden insanların yüzde doksan
dokuzu yalancıdır. Birini de cinler yanıltırlar. Kahve ve iskambil kâğıdı
falının ise, hiç aslı yoktur... Söyleyip tutturdukları sanılan şeylerin
hepsi zaten, hemen her insanda bulunan şeylerdir. Onların becerdiği, bu işin
sadece edebiyatıdır. Hele bazı gazetelerde verilen burç falları, aklı
başında olanları çok düşündürmelidir. Çünkü bu tür fal içeren gazetelerin
tamamı, aslında manevî dünyaya inanmayan ve maneviyatla alây eden
gazetelerdir. Öyleyse, maneviyatın makulünü kabul etmeyenler nasıl olur da
mantıksız ve asılsızını kabul eder ve yazarlar. Hayır, onlarda aslında bu
yazdıklarına inanıyor değillerdir: Buna rağmen bunu yazmalarının bir takım
sebepleri olmalıdır. bu sebeplerin önemlilerini söyleyelim. Bir önceki
maddede anlattığımız gibi, inançsızlık ve ibadetsizlikten ruhları acıkmış
olan biçare cahillerin bu duygularını sömürmüşler ve onlara gazete satmak
yoluyla kasalarını şişirmek. Daha önemlisi, gelecek adına Saçma sapan şeyler
söyleyerek, söyledikleri çıkmadığında inançları sarsmak ve işte bütün manevî
inançlar böyle asılsız ve batıldır, fikrini yerleştirmek. Ondan sonra da
inancı sarsılmış bu sürü insanları, yine onların cebinden aldıkları
paralarla daha değişik silâhlar üreterek, daha büyük çıkarları doğrultusunda
yönlendirmek. Görüldüğü gibi asıl din sömürücüleri bu adamlardır. Ve işin
ilginç yani, nazarlıkları kullananlar gibi, bu tür fallara inananların da
hemen hepsi, inancı ve ibadeti, ya zayıf, ya da hiç olmayan insanlardır.
Demek ki din, insanı Saçma inançlardan da koruyor.
BAŞA DÖN
FAL-FALCILIK
Gelecekte olacak şeyler
hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve
talihi anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve
baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine
kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işi. Gelecekte
olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir
tabir. "Kamûs-u Osmanî'de: "Kısa fikirlilerin ümid ettikleri bir maddeyi
çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik
yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice" olarak
tarif edilmiştir.
Kur'an'da, "fal" kelimesi
geçmemekle birlikte, Peygamber (s.a.s.)'in bazı hadislerinde, şekil olarak
buna benzer fakat mana yönünden bizim anladığımız fal'dan daha değişik bir
mana arzeden "fe'l" sözü geçmektedir. Şöyle ki; "adva (hastalığın Allah'ın
takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da
yoktur. Ben hayırlı "fe'l"i (bir şeyi hayra yorma) severim" (Buhari, Tıb,
43; İbn Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen "fe'l" kelimesinin bildiğimiz falla
aynı anlama gelmediği açıktır.
Ebû Hureyre'nin,
Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği başka bir hadiste; ''Tıyara yoktur,
daha hayırlı olan fe'l vardır." buyurdular. Ebu Hüreyre; "Fe'l nedir ey
Allah'ın Resulu? diye sorunca 'Sizden birinizin işittiği salih sözdür' dedi"
(Buhâri, Tıb, 44).
Hasta olan bir kimsenin; "ya
sâlim" ! diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; "ya
vâcid! " diye seslenen birinin sesini duyunca, "bununla tefe'ül ediyorum"
deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir.
Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir
(İbnu'l-Manzûr, "Lisanü'l-Arab
" XI V.; İmam Ebi Bekir er-Râzı, "Muhtaru's-Si hah" Fe'l maddesi).
Cahiliye Arapları, bir
sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs
edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu
zarların (veya okların) birinde, "Rabbim emretti" yahut "yap" diye emir;
diğerinde, "Rabbim nehyetti" yahut, "yapma" diye nehy kelimeleri yazılı
olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini
çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha
çekerlerdi. Kur'an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ''Ey iman edenler! İçki,
kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının
ki, kurtuluşa eresiniz" (el-Mâide, 5/90).
Câhiliyede, bir de kuş
uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa
giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe'üm ederler (uğursuzluk
sayarlar)dı. Peygamberimizin, "tıyara yoktur" hadisi ile bunun da
yasaklandığını biliyoruz.
Bugün yaygın olan fal
çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır.
Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu falcılığın aslı Sâbiîlere
dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)'ın, mucizesi iddiasıyla sema'yı oniki burca
taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri "sebaî"
gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek of ayları
bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümler yazmışlardı.
Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır,
"Hak Dini Kur'ân Dili", VII. 5208).
Dinimizin kesinlikle
yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki, Kur'an-ı
Kerîm; gaybı, Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemiyeceğini, peygamberlerle
melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini
açıkça bildirmektedir:
"De ki: 'Göklerde ve yerde
olan gaybı, Allah'tan başka bilen yoktur" (en-Neml, 27/65) ve "De ki: Size
'Allah'ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum...." (el-En'âm,
6/50), "Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım...." (el-A 'râf,
7/188) âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine "arrâf" yahut
"kâhin" denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan
veya destekleyenleri Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta
kâfirlikle nitelemiştir. "Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa,
kırk gecelik namazı kabul olmaz" (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû
Dâvûd'da geçen bir hadis ise şöyledir: "Kim bir kâhine gider, dediklerini
doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed'e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur" (Ebû
Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904).
BAŞA DÖN
FARZ
Allah'ın, ya kendi
kelâmıyla, ya da Elçisinin sözüyle kesinkes yapmamızı istediği şeylerdir.
Böylece yapılması istenen şeyler, ya her mükelleften istenir ki, buna
"farz-ı ayn", yani şahsa farz denir. Ya da yeterli mükelleften istenir ki,
buna da "farz-ı kifaye" yani, yeterlilik isteyen farz denir. Görüleceği
gibi, önemli olan şey birincide, yani "farz-ı ayn"da, farz olan şeyi
mükellefin bizzat kendisinin yapması, ikincisinde, yani "farz-ı kifâye"de
ise farz olan şeyin yapılmasıdır. Farzları yapan, sevap kazanır ve mükâfatı
hak eder, yapmayan günahkâr olur ve cezayı hak eder. Inkâr eden ise kâfir
olur. Meselâ insanların avretlerini örtmeleri kesin emirle istenmiştir, yani
farzdır. Kadınların başları da avrettir. Allah'ın emri olduğu için başını
örten kadın sevap kazanmış ve öbür dünyada mükâfatı hak etmiştir. Kapatmanın
Allah'ın emri ve gerekli olduğunu kabul ettiği halde başını açan kadın,
günah işlemiştir. Tevbe edip kendini affettirmezse, öbür dünyada ceza
görecektir. Hem başını açan, hem de Allah'ın kapatma emrini kabul etmeyen,
hattâ başını kapattığı halde; kapatma emrini kabul etmediğini söyleyen ise
kâfir olmuştur. Tevbe edip imanını yenilemesi gerekir.
BAŞA DÖN
FARZ,
MÜKELLEF AÇISINDAN İKİYE AYRILIR
1- Farz-ı ayn: Her
mükellefin yapması farz olan vazifedir.
2-Farz-ı kifâye:
Mükelleflerden bir kısmının yapması ile diğerlerinden sâkit olan vazifedir
(Ömer Nasuhi, Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, 1, 33).
Farz-ı ayn, kifâye olan
farzdan fazilet ve sevab bakımından daha üstündür. Çünkü, bir şey
genelleşirse yükü, meşâkkati azalır. Hususileştiğinde ise daha meşakkatli
olur. Kifâye farzlar umumen terkedildiğinde ise bütün insanlar bundan
sorumlu olur (İbn Âbidîn, Reddu'l-Muhtâr, I, 42).
BAŞA DÖN
FÂSIK
Allah'ın emirlerine aykırı
davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren
kimseye fasık denir.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden
gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.
Lügatta, çıkmak manasına
gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına"
denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani
kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.
Biraz daha geniş anlamıyla
büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan,
dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını
ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî,
Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-Isfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf
Sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan
için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır.
Genel olarak fıskı üç
grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhı çirkin olarak
kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.
b. Yapılan bir günâhı
ısrarla yapmak.
c. Günâhın çirkin olduğunu
inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada
kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fısk genellikle
küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak
anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197)
veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En ‚âm, 6/12
1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4)
gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir.
Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü
gerektirir.
Bunların dışında
genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile
eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
"Andolsun ki biz sana
apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez"
(el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ
kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "Işte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin
şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit
olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eğer Allah'a,
Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve
müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın
emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir" (el-Mâide, 5/81).
Mu'tezile'ye göre fâsık,
ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı
aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip
"el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer
tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak
cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade
edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o
kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış
ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde
kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart
olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür
noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece
kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu
ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde
fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de
kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar
edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın
derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi
gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz
söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka
bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‚ya fâsık ‚ diye söz atamaz, atmaya
hakkıyoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse
atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye
döner, fâsık veya kâfir olur" (Sahîh-i Buhâri Muhtaşar Tecrid-i Sarıh
Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı
prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir
etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır
olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız
gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
BAŞA DÖN
FASIK BİR KİMSENİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Fasık bir kimsenin
arkasında namaz kılmak caizdir. Yani batıl değildir. Peygamber (sav) şöyle
buyuruyor: "İster salih olsun ister fasık, her müslümanın arkasında namaz
kılınız” (kılabilirsiniz). Sahabe ve tabi'in Cum'a namazı olsun başka namaz
olsun zamanın en büyük zalim ve fasıkı Haccac'a tabi olmaktan çekinmezlerdi.
Hatta Hasan el-Basri onun hakkında şöyle diyor: Her millet kendi
kötülüklerini, biz de Haccac'ın kötülüklerini getirirsek biz (Haccac'ın
kötülüklerinden dolayı) onlara galebe çalarız. Bununla beraber fasıkın
arkasında namaz kılmak mekruh sayılır.
BAŞA DÖN
FÂSIK (GÜNAHKAR)
Allah'ın emirlerine aykırı
davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren
kimse.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden
gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.
Lügatta, çıkmak manasına
gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına"
denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani
kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.
Biraz daha geniş anlamıyla
büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan,
dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını
ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî,
Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf
Sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan
için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır.
Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhı çirkin olarak
kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.
b. Yapılan bir günâhı
ısrarla yapmak.
c. Günâhın çirkin olduğunu
inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada
kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fısk genellikle
küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak
anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197)
veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En 'âm, 6/12
1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4)
gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir.
Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü
gerektirir.
Bunların dışında
genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile
eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
"Andolsun ki biz sana
apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez"
(el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ
kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin
şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit
olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eğer Allah'a,
Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve
müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın
emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).
Mu'tezile'ye göre fâsık,
ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı
aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip
"el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer
tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak
cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade
edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o
kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış
ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde
kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart
olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür
noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece
kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu
ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde
fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de
kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar
edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın
derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi
gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz
söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka
bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla 'ya fâsık ' diye söz atamaz, atmaya
hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse
atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye
döner, fâsık veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih
Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı
prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir
etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır
olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız
gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
BAŞA DÖN
FÂSİT AKİT
(GEÇERLİ OLMAYAN AKİT)
Geçerliliği olmayan, bâtıl
akit. İslâm hukukunda akitler, rükün ve şartlarının tam olarak bulunup
bulunmamasına göre ikiye ayrılır: Sahih ve gayri sahih akit. Sahih akit,
kendisinde rükün ve şartlar tam olarak bulunan akittir. Gayr-i sahih ise, bu
vasıfları taşımayan akde denir.
Hanefilere göre, gayri
sahih akitler fâsit ve bâtıl olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu ayırım,
mülkiyetin nakli sonucunu doğuran veya akdi yapanları karşılıklı borç yükü
altına sokan akitlere mahsustur; Satım, kira, hibe, karz, havâle, şirket,
müzâraa, müsâkat ve taksim akdi gibi. Vekâlet, vesâyet gibi mâlı olmayan,
âriyet ve vedia verme gibi tarafları karşılıklı borç yükü altına sokmayan
mâli akitlerde; ibâdetlerde ve boşama, vakıf, kefâlet gibi tek yanlı
iradeyle meydana gelen tasarruflarda ise fâsitle bâtıl arasında hiçbir fark
yoktur.
Hanefîler dışındaki diğer
mezheplere göre ise, hem ibâdetler ve hem de akitler konusunda fâsitle bâtıl
aynı anlama gelir.
Burada Hanefilerle diğer
mezhep imamları arasındaki görüş ayrılığı, İslâm'daki bir yasağın akit
üzerinde hangi ölçüde bir sonuç doğuracağını farklı anlamaya dayanır.
Akitlerle ilgili İslâmî bir yasağa uyulmadığı takdirde hem günaha girilir
hem de akit ortadan kalkar. Diğer bir görüşe göre yalnız günâh olur, âkit
ise geçerliliğini korur. Yine eksiklik rükün veya şartlarla ilgili ise,
farklı sonuç meydana gelir mi?
Hanefilere göre, bazan
İslâm'ın akitlerle ilgili yasağı, işleyene günâh kazandırır, fakat akit
geçerliliğini korur. Ancak bu yasak veya eksiklik akdin rükünlerinde, yani
icap, kabul ve üzerinde akit yapılan şeyde olursa veya bunları tamamlayan
şartlarda bir kusur bulunursa akit bâtıl olur. Meselâ, akdin konusu mübah
değilse veya mal-para ortada yoksa ya da teslimi imkânsızca akıt bâtıl olur.
Eğer hükmü tamamlayan veya hükümle ilgili olan bir şart eksikse, akit fâsit
olur, bâtıl olmaz. Bir alım-satım akdinde ödenecek olan para miktarının veya
ödeme vâdeşinin bilinmemesi gibi hükmün uygulaması sırasında anlaşmazlığa
yol açacak eksiklikler sebebiyle akit fâsit olur. Buna göre fâsit akit;
akdin vasfında, yani hüküm ve neticesini tamamlayan şartlarında eksiklik
bulunan akittir.
Şâfiî Maliki ve
Hanbelilere göre, akitle ilgili bir yasak, o akdin herhangi bir sonuç
meydana getirmesine engel olur. Çünkü yasağa rağmen böyle bir akdi yapmak
Allah'a isyandır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim bizim emrimize
uymayan bir iş yaparsa merdûd'dur; kim dinimize, onda olmayan bir iş sokarsa
merdûd'dur" (Buhâri, İ'tisâm, 20, Büyû, 60, Sulh, 5).Ashâbı kirâm, hakkında
yasak bulunan akitlerin bâtıl olduğunda birleşmişlerdir. Bu yüzden faizi ve
müşriklerle yapılan evlenme akdini geçersiz saymışlardır. Çünkü Kur'an-ı
Kerîm'de; "Allah, alış-verişi helâl, faizi ise haram kıldı" (el-Bakara,
2/275); ''İman etmedikçe müşrik (Allah'a eş koşan) kadınlarla evlenmeyin"
(el-Bakara, 2/221) buyurulmuştur. (bkz. Hafid İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
Mısır ts., II, 166; Gazzâlî, el-Mustasfâ, Mısır 1322, II, 31; el-Âmidî, el-İhkâm,
I, 68; Pezdevî, Usûl, İstanbul 1308, I, 66; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî,
(t.y.) 72-74).
Bâtıl ve fâsit akit
arasındaki farkları dört maddede toplamak mümkündür.
a) Sebep: Akdin bâtıl
olmasının sebebi, öze inen esaslı unsurlarda İslâmî hükümlere uymamaktır.
İcap, kabul ve akdin konusunun bulunmaması veya akdin çocuk ve akıl hastası
olan ehliyetsiz kişi tarafından yapılması gibi. Fâsit olmasının sebebi ise,
akdin temel unsurlarını tamamlayan şartlarda İslâmî hükümlere uymamaktır.
Akitte fesat sebepleri dörttür: 1) Çok bilinmezlik; sürüden herhangi bir
koyunu satmak gibi; 2) Garar; ağı bir atışta çıkacak balıkları önceden
satmak gibi; 3) Korkutma (ikrah); Hanefilerin büyük çoğunluğuna göre,
korkutma, korkutulanın yapacağı akdi fâsit kılar; 5) Bozucu şart; satım,
kira ve şirket gibi ivazlı akitlerde İslâm'a aykırı olan şart, akdi fâsit
kılar. Satım akdinde süre koyma, döviz satımında peşin kabza uymama gibi.
BAŞA DÖN
b) Sonuç: Bâtıl akit
hiçbir medeni sonuç meydana getirmez. Meselâ; satım akdinde iki ivaz
(bedel)'in mülkiyeti taraflara geçmez. Bâtıl nikâhta kadının cinsî
yönlerinden yararlanma, nafaka ve miras sözkonusu olmaz. Ancak bâtıl akitte
mal, alıcının elinde iken kusuru olsun veya olmasın herhangi bir sebeple
telef olsa, misliyle veya kıymetiyle tazmin edilir.
Fâsit akit ise, kabz veya
teslim gerçekleşmişse, sahih akdin bazı sonuçlarını doğurur. Fâsit akitte
kabzla, iki ivazın (para ve mal) mülkiyetleri taraflara geçer. Fâsit kira
akdinde kiracı maldan yarârlânma hakkına sahip olur, fiilen yararlanınca da
kira bedelini ödemesi gerekir. Ancak fâsit satım akdi, müşteriye belirlenen
satış bedelini değil de, emsal bedeli veya malın pazar yerinde kabz
günündeki kıymetini ödeme yükümlülüğü verir. Fâsit kira akdinde de emsal
kira bedeli ödenir. Ancak bunun miktarının akitte konuşulan bedeli asmaması
gerekir.
c) Feshe hak kazanma:
Bâtıl akit feshe muhtaç olmaksızın kendiliğinden yok hükmündedir. Şer'i
hükümleri gözetmek için fâsit akdin ya akdi yapanlardan birisince, ya da
hâkim tarafından feshedilmesi hakkı doğar. Bu hak, fesih engelleri ortaya
çıkıncaya kadar kabzdan sonra da devam eder. Fesih engelleri şunlardır: 1)
Malın helâkı veya tüketilmesi yahut buğdayın un, unun ekmek olması gibi
şekil ve adının değişmesi, 2) Asıldan meydana gelmeyen bitişik ilaveler.
Unun yağ veya balla karışması, arsa üzerine bina yapılması, kumaşın
boyanması gibi. Malın aslında doğan irileşme ve güzellik gibi bazı bitişik
ilavelerle, yine asıldan doğan yavru, meyve gibi bitişik olmayan ilâveler
fâsit akdi feshe engel olmaz. 3) Kabzedilen malda yeni bir satış, hibe,
rehin ve vakıf gibi bir yolla tasarrufta bulunma. Fesat sebebiyle olan fesih
hakkı mirasçılara geçer.
d) Kapsam bakımından fark:
Bâtıl oluş; satım, kira, hibe, ikrar, da'vâ, mübah malı elde etme, satılan
veya hibe edilen malı kabz gibi sözle veya fiille yapılan, akde âit
olan-olmayan bütün tasarruf çeşitlerinde sözkonusu olur. Fâsit oluş ise,
yalnız karşılıklı borç yükleyen veya mülkiyetin nakli sonucunu doğuran mâli
akitlerde cereyan eder. Bu sebeple Hanefîlere göre, ibâdetlerde, fiilî
tasarruflarda ve vesâyet, tahkim gibi mâlı olmayan akitlerde, vedia ve
âriyet gibi karşılıklı borç ve mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan malı
akitlerde fâsit ve bâtıl aynı anlamdadır. Başka bir deyimle bu tasarruflar
ya sahîh ya da bâtıl olur.
Bir akit bâtıl olunca
icâzet kabul etmez; Çünkü yok hükmündedir. Fâsit akdin de fesadı icâzette
kalkmaz; Çünkü akdi yapan şer'î hükümlere muhâlefete mâlik olamaz.
Kendisinin muhâlefet ikram da geçerli olmaz. Ancak fesat sebebinin ortadan
kalkması gerekir; Vâde belirlenmeden yapılan satışta, vâde tarihini sonradan
belirlemek gibi.
Bâtıl bir akitte zaman
asımı işlemez. Çok uzun süre geçse de akdin bâtıl olduğu ileri sürülebilir.
Çünkü bâtıl yok hükmündedir. Fâsit akitte zaman aşımı ise, tarafların fesih
hakkı devam ettiği sürece uzar. Fesih engeli meydana gelince akit kesinleşir
(es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 23; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 299, 300,
304; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 185, 231, 302, vd.; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,
IV, 104, 136, 137; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, Dımaşk, IV,
280 vd.).
BAŞA DÖN
FÂSİT MUDAREBENİN
HÜKÜMLERİ
Mudarabe akdi, sıhhat
şartlarının bulunmaması yüzünden fâsit olursa, fâsit icâre (iş ve hizmet)
akdine dönüşür. Sözleşmede taraflardan birisi lehine, miktarı önceden tesbit
edilmiş maktû bir kâr belirleme gibi sermaye sahibi için, ana para ve %50
(yüzde elli) fazlasını iade etme taahhüdü böyledir. Bu takdirde mudârib,
mudârabe süresince emsal işçilik ücreti almaya hak kazanır. Çünkü verilecek
ücret veya maaş belirlenmeden yapılacak bir iş akdi fasid olur ve işçi ecr-i
misil alır. Ancak ecr-i misil, mudârabe akdi sırasında şart koşulan miktarı
aşamaz ve kâr (ribh) yoksa ecr-i misle dahi hak kazanamaz (Mecelle, mad.
1426).
Fâsit mudarabede kârın
tümü sermaye sahibinin olur. Çünkü kâr, onun mülkünün nemâsıdır. Mudârabe
malı, yine mudâribin elinde emânet hükümlerine tâbi olur. Bu da mudârib
ortak işçi (el-ecîrul-müşterek) sayılır. Çünkü o, başka kimselerden de
sermaye alıp çalıştırabilir. Ebû Hanîfe'ye göre, ortak işçi kusuru
bulunmadıkça zarara katlanmaz. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, ortak
işçi, kaçınılması mümkün olan bir zarara sebep olmuşsa, ana parayı tazmin
etmesi gerekir. Fasit mudarebede de hüküm böyledir. (es-Serahsî, a.g.e.,
XXII, 22, 23, 27; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 85, 108; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VII,
60, 78; İbn Kudâme, a.g.e., V, 65; e,z-Zühaylî, a.g.e., IV, 851, 852).
BAŞA DÖN
FECR, FECİR
Güneşin doğmaya başlama
zamanı, tan vakti, güneşin doğmasından önceki alacakaranlık.
Fecr (yahut fecir) sözlük
anlamı yarmak demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına
inficâr derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına
da fâil manasında masdar olarak fecr derler ki, geceyi ve karanlığı
aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir.
Namaz, oruç ve hac gibi
ibadetler belli bir vakit içersinde yerine getirilir. Yani bu ibadetlerin
belirlenen o zamanlarda yapılması şarttır. Bu vakitler ya güneşe göre veya
aya göre tespit edilir. Mesela günde beş defa kılınan namazların vakitleri
güneşe göre; yılda bir ay tutulan ramazan orucunun başlangıç ve sonu da,
gökteki aya göre tayin ve tesbit edilir.
Sabah, öğle, ikindi, akşam
ve yatsı vakitlerinde namaz kılınması yani beş vakit namazın vakti âyetle
sabittir. Kur'an-ı Kerîm'de "Hiç şüphesiz namaz insanlara belirli vakitlerde
farz kılınmıştır" (en-Nisâ, 4/103) buyrularak buna işaret edilir. Bu, vaktin
namazın farz olmasına sebep teşkil etmekte ve o vakitte kılınmasıyla da
edasının bir şartı olmaktadır.
Ancak bu vakitlerin
başlangıcı ve sonu hadislerle tesbit edilmiştir. Meselâ sabah namazının
vakti ne zaman başlar ve ne zaman biter? Bu, Hz. Peygamberce (s.a.s.)
bildirilmiştir. İşte fecr kelimesi bize sabah namazı vaktinin geldiğini ve
imsak vaktinin başladığını bildiren bir zaman parçasını anlatmaktadır.
Fıkıh terimi olarak fecr,
tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı demektir. Ayet ve
Hadislerde gecenin bittiğini gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin
bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve
içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder.
BAŞA DÖN
Fecr kelimesi Kur'an-ı
Kerîm'de vakit manasında, sabah vaktini bildirmek üzere birkaç yerde
geçmektedir. Orucun başlama vaktini bildiren âyette: "Fecrin beyaz ipliği
siyah iplikten sizce seçilinceye kadar (yani tan atana kadar) yiyebilir ve
içebilirsiniz, (bu vakitten) sonra da, geceye kadar orucu tamamlayın"
(el-Bakara, 2/187) buyurulmaktadır. Kadir geceşinin tan yerinin ağarmasına,
şafak sökmesine kadar devam ettiğini bildiren ayette de; "O gece tan yerinin
ağarmasına kadar bir esenliktir" (el-Kadr, 97/5) buyrulmaktadır. Bazıları,
orucun başlangıç vaktini güneşin doğuşuna kadar getirmek istiyorlar veya
sabah namazını gece namazı sayıp sabah namazı güneş doğuncaya kadar
kılındığına göre oruç vakti de güneşin doğuşundan sonra başlamalıdır gibi
bir yorum yapmak istemişlerdir. Halbuki bu ayet gecenin, fecrin doğuşuna
yani tan atana kadar devam ettiğini bildirmektedir. Tan yeri ağarınca gece
bitmiş olacağından oruç tutacak kimsenin bu andan itibaren yeme, içme ve
cinsi ilişki gibi işlerden uzak durması gerekir. Nitekim Hz. Aişe'nin
naklettiği bir hadiste: "Bilâl ezanı geceleyin okuyordu. Bundan dolayı
Allah'ın elçisi: 'İbn Ümmi Mektum ezan okuyuncaya kadar yiyiniz, içiniz
çünkü o fecr doğmadan ezan okumaz' buyurdu" (Buhâri, Savm, 17) denilmek
suretiyle şafağın sökmeşinin orucun başlangıcı, vakti olduğu belirtilmiştir.
İslâm hukukunda fecr,
kâzib fecr ve sâdık fecr veya birinci fecr ve ikinci fecr olmak üzere iki
kısma ayrılır.
Fecr-i Kâzib veya birinci
fecr, herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir
şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Sabaha karşı
doğuda tan yerinde ufuktan gökyüzüne yukarıya doğru dikey olarak piramit
şeklinde yükselen bir aydınlık meydana gelir ki buna fecr-i kâzib denir.
Araplar buna "zenebü's-sirhan" yani kurt kuyruğu diye isim vermişlerdir.
Bundan sonra yine kısa bir süre karanlık başlar, bu karanlıktan sonra Fecr-i
Sâdık meydana gelir. Ufukta yatay olarak boydan boya yayılıp dağılan
aydınlığa fecr-i sâdık veya ikinci fecr denilir. Hz. Peygamber (s.a.s.):
"Sakın ashabım sizi ne Bilâl'in ezanı ne de fecr-i müstatil sahurunuzdan
alıkoymasın. Fakat siz sahur hususunda ufuktaki fecr-i müstatire itibar
ediniz" buyurmuştur. Müstatil fecr-i kâzib, müstatir fecr-i sâdıktır
(Müslim, Sıyam, 40-44).
Fecr-i sâdıkla sabah
namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan
güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan
başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık
demek güneşin doğuşu demek değildir. Fecr-i sâdık ile güneşin doğuşu
arasında yaklaşık olarak bir saat kadar veya biraz fazla bir vakit bulunduğu
söylenebilir. Çünkü Cebrail, Peygamberimize birinci gün sabah namazını fecr
doğunca kıldırmış, ikinci gün ise ortalık iyice aydınlandığı zaman kıldırmış
ve bu iki vakit arasındaki zaman "senin ve ümmetin için vakittir, bu aynı
zamanda senden önceki peygamberlerin de vakti idi" demiştir (es-Serahsı, I,
141).
Fecr-i kâzib henüz gece
vakti sayıldığından bu zamanda yatsı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip
içebilir. Fecr-i sâdıktâ ise sabah vakti girmiş, gece bitmiş, yatsı vakti ve
sahur vakti geçmiş demektir.
BAŞA DÖN
FEMİNİZM VE KADIN
"Feminizm" terimi;
kadınların da erkeklerin sahip oldukları tüm haklara sahip olmasını ve
kadınların da hukukta sosyal hayatta erkeklere eşit sayılmasını hedef alan
düşünce sistemini anlatır. (S. Hayrı Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlügü 106)
Feminizm Nasıl Dogdu?
Feminizm hareketlerinin
başladığı onsekizinci asrın sonlarına kadar, İslam'ın uygulandığı dönemler
dışında, kadının durumu içler acısıdır:
Bozulmuş Yahudilikte,
erkek, yatar-kalkar ve kadın yaratılmadığı için Allah'a dua eder. Baba
isterse kızlarını satabilir.Bozulmuş Hiristiyanlıkta kadın, Hz. Adem'i
kandırıp yoldan çıkaran, bu yüzden ölünceye kadar gebelik ve doğum
sancısıyla ceza görecek olan aşağılık bir şeytandır. Bundan ancak hiç
evlenmemekle kurtulabilir. İşte rahibelik bu demektir. Halbuki, bu hem dinin
mantığına, hem de kadının tabiatına aykırı bir düşüncedir. Din herkesin
kurtulmasını hedeflediğine göre, kurtulmak isteyen tüm kadınlar
evlenmezlerse, erkekler kimlerle evlenecek ve insanlık nasıl sürecektir? Bu,
hiristiyanlığın din mantığına aykırı yönüdür: Cinsel ilişki, erkek gibi
kadın için de fitrî bir ihtiyaçtır. Kadın bu ihtiyacını gidermeden nasıl
ömür sürebilir? Bu da işin kadın tabiatına aykırı olan yönüdür. Islâm'dan
önceki Cahiliyyet Toplumunda kadının durumu ise herkesin malûmudur.Eski
Hintlilere göre kadın murdar bir varlıktır. Batı uygarlığının temeli
Yunan'da kadın bir zevk aracıdır. Kendisiyle hâlâ övündükleri Eflatun,
kadının bir orta malı olarak elden ele dolaşması gerektiğini söyler.Ingiltere'de
daha Onbirinci Asr'a kadar, koca, karısını satabilirdi. (B. Topaloğlu,
Islâm'da Kadın 18.)Genel olarak batı'da kadın ondokuzuncu asrın başlarına
kadar insan bile sayılmıyordu. O tarihlerde Italya'da toplanan bir bilimsel
(!) heyet "Kadın Insan mıdır, değil midir?" konusunu tartışıyordu(Bu olayı
Dostoyevski, Suç ve Ceza adlı romanında işler.) Çünkü kadın Şeytanın
biçimlenmiş görünümü sayılıyordu ve 1830'lara kadar Avrupa'da beyaz kadın
ticareti bir ticaret kolu olarak iş görüyordu. Yani kadınlarını bir mal gibi
satıyorlardı. Derken Sanayi Devrimi oldu. Motorlar ve fabrikalar çalışmaya
başladı. Büyük çapta insan gücüne ihtiyaç duyuldu. Çalışana olabildiğince az
ücret vermek, kazanmanın birinci şartı olarak görülüyordu. Bunun için de en
elverişli kesim kadınlardı. Onlara az ücret verilmesine kimse karşı
çıkamazdı. Çünkü onlar insan değillerdi. Böylece kadın bir şeytanî ruh
sayılmasının yanında, erkeklerin yapacağı ağır işleri de yükleniyor ve
yağlı-paslı makineler arasında paçavra üstüpüler gibi akşamlıyor ve varsa
kocanın kollarında cenaze gibi sabahlıyordu.
İşte bu genel durum
erkeklere iki yönden etki etti.
1- Başkasının işinde
enerjisini ve işe yarar yönlerini yitirip kendi kucağına paçavra gibi geIen
kadınların kocaları, gayret duygularının depreşmesiyle harekete geçtiler.
2- Fıtratındaki acıma
duygusunu bütün bütün yitirmeyen insanlar, bu yürekler acısı durumdan
nihayet etkilenmeye başladılar.
Ayrıca işin kendi
çıkarlarını etkileyen yönleri de vardı; Uzakdoğu'nun zenginliklerinin
Avrupa'ya taşınmasıyla kurulan fabrikalar, tek geçim kaynağı hâline gelmiş
ve işçi olarak erkeğin yerine, köle gibi çalıştırdıkları, buna rağmen çok az
ücret verdikleri kadınları tercih eder olmuşlardı. Erkekler işsiz kalıyordu.
Ikinci olarak, ağır işlerde çalışıp bitkin hale gelen kadın; erkeğin
zevklerini tatmin edemiyordu. Derken, erkeğin hem midesinin, hem de belinin
arzularının doyum aracı olarak görülen kadının bu durumunu, Freudizm'in
psikanalize dayanan cinsiyet felsefesi, hem kolaylaştırdı, hem de bilimsel
çehreye büründürdü.(Bolay, age.107.)
İşte bu süreç sonunda
batı'da "feminizm" kaçınılmazdı. Çünkü Islâm dünyası kadının da insan
olduğunu onlara öğretmişti. Ve büyük savaşımlar sonunda kadın, önce kanun
önünde erkeğe eşit hale getirmeyi başardılar. ‚Kadın Hakları Beyannamesi"ni
yayınladılar. Kadına seçme ve seçilme hakkı sağladılar. Buraya kadar olan
gelişmeler olumlu ve güzel gelişmelerdi. Çünkü fıtrat, bunu gerektiriyordu.
Ancak "ifratların tefritleri doğuracağı" kuralı işliyor ve bir cinsin
hakimiyeti, yerini öbür cinsin hakimiyetine devretmeye doğru gidiyordu.
BAŞA DÖN
Konunun insanîligi ve
normalliği yanında aşırılıklara kaçılmasıyla cazip yönleri de ortaya çıktı.
Kadının istikrarsız duygusallığı, güzel bir kazanç aracı olmaya çok
elverişli idi. Yani kadın, yine kazanç aracı, yine zevk aracı olarak
kullanılacaktı. yine ezilecekti ve horlanacaktı ama, bunun yöntemi
değişecekti. Yani kadın yine erkeğin arabasına koşulan at durumunda kalacak,
ama ne var ki, arabayı arkadan kırbaçlanarak çekmesi yerine, önüne yeşil bir
gözlük takılarak ve o, ilerisini yeşil görünce ota kavuşmak ümidiyle
koşturacak ve yine aynı arabayı çekecekti. Değişen sadece buydu.Kadının
önünde bir kısır döngü oluşturuluyordu. Onun sayesinde yeni endüstri kolları
gelişti. Kozmetikler ve moda gündeme geldi. Bunlar aracılığıyla kadın
süslenip-püslenip erkeğin bulunduğu her yere girebiliyor, ayrıca defilelere
ve yarışmalara çıkarılıyor, bunlar diğer kadınların bu yoldaki tutkularını
artırıyor, bu tekrar onu oluşturuyor ve erkek de, birbirini körükleyerek
hızlanan bu kısır döngüden istediği sonucu alıyor, hem midesini sişiriyor,
hem de erkekler gibi her sahada görev alma hakkını (!) elde eden kadın
sayesinde, kadın her aradığında elinin altında bulabilip başka zevklerini de
tatmin ediyordu. Yani artık arabası tıkırında gidiyordu. Bu işin reklâmını
yapacak çok uluslu şirketleri, siyonist menfaat şebekeleri, dergi ve
magazinleri, hattâ TV ve radyoları vardı. Yani kadından çok, onu sömüren
erkek örgütlenmişti ve sömürünün yöntemi bilimselleşmişti. Zavallı kadın
ise, ot diye gösterilen yeşilliğin peşine koşabilmeyi hak olarak görüyor ve
bu hakkı koruyabilmek ve daha ilerilere götürebilmek için kadın dernekleri
kuruyordu. Evet, kadın artık erkeği geçmişti ama, göbeği şişkin, zevki
pişkin erkeğin arabasının önünde olduğu için geçmişti..
Erkek de bu iyiliğe
karşılık onu koruma hayırhahliği gösterip, ona karşı doğan minnet borcunu
ödemeliydi. Önce etrafa şöyle bir "höyyt!" demekle işe başladı. Kadının bu
hakkına (!) karşı çıkmak isteyenlerin alnını karışlardı. Çünkü o artık bunu
kanunlaştırmıştı ve bunu kadına da inandırmıştı. Çünkü her fırsatta onunla
beraber olduğunu söylüyor ve "hiç endişe etmeyin, sizin erkeklere fiziksel
eşitliğinizi de sağlayacağız" diyerek sırtını sıvazlıyor ve "Tam Eşitlik
Için Erkeklerin ‚şey'ini Kesme Derneği" kuruyordu. (Attılâ Ilhan, Yanlış
Erkekler, Yanlış; Kadınlar 196.)
Ama bütün bunların sonucu
olarak bir yönden de kadın her arandığı yerde zorluk çekilmeden bulunabilen
mebzûl bir varlık haline geldiğinden; erkeklerin gözünden düşüyor ve
erkekler normal ve tabiî ilişkiden zevk almaz oluyor, cinsel sapıklıklar
tarihin hiçbir döneminde şahit olunmayan boyutlara varıyor, eşcinsellik yer
yer kanunlaşıyor, kadınlarda da yine yer yer erkeklerden nefret duygulan
gelişiyor, onlar da lezbiyenleşiyorlar. Ama tabîîlik sınırı geçilince artık
sınır yoktur. Konu hayvanlarla evlenmeye kadar vardırılıyor ve Avrupa'da bir
kadına, kedisiyle resmen nikâh kıyılıyor. Sanki köpeklerle yaşayan diğer
hemcinsleri gibi nikâhsız yaşasa olmayacakmış gibi... Ama tarih, fıtrata
karşı çıkanların helâk olaylarıyla doludur. Tabiat, kendi kanunlarına karşı
çıkanların gayretlerini sonuçsuz bırakır. Atın eşeğe çekilmesiyle doğan
katır artık üreyemez. AIDS pusuda bekliyor gibi... İşte "feminizm"in
serüveni ve günümüzde ulaştığı nokta bundan ibarettir.
BAŞA DÖN
FERÂİZ MİRAS
LA ALAKALI BAZI KONULAR
Koca, karısını yabancı bir
erkekle isteyerek zina yaparken görüp her ikisini de öldürecek olsa
karısının mirasindan mahrum olmaz.
Ölen kadının kendi annesi
varken, babaannesi varis olamaz.
Ölen adamın anne-baba bir
kız kardeşi varken kendi kızının kızları ona varis olamaz.
Kadın vefat edip geride
Babası ve anne-baba bir erkek kardeşini bırakacak olsa bütün mirasini Babası
alır.
Baba "Kızımı red ettim.
Ölümümden sonra terekemden ona hiç birşey vermeyin" der ve ölecek olursa kız
(yine) terekeden hissesini alabilir.
BAŞA DÖN
FESAD, FESAT
Bir şeyin önce düzgün,
düzenli ve yararlı iken, sonradan bu vasıflarını kaybederek değişmesi ve
bozulması (kokuşması) gibi anlamlara gelir. Fesadın zıddı, salâh, fesad
kökünden türeyen mefsedet'in zıddı da maslahat'tır.
Fesad bir çok şey hakkında
kullanılabilmektedir. İbnu'l-Cevzî bunları şu şekilde maddeleştirmiştir:
1) Can, beden ve
istikametten ayrılan her şey için.
2) Zat ve eşya hakkında
kullanılabildiği gibi, din hakkında da kullanılabilir ki, din hususundaki
fesad, çoğunlukla isyan veya küfür ile olur.
3) İbareler: Fesad,
ibadetler hakkında da kullanılır. Bazı ibadetler (hac, umre), fâsid olduğu
halde devam edilip tamamlanabilir. Bazıları ise (namaz vb.), fasid olunca
artık devam edilmez ve tamamlanamaz. Yeni baştan yapılması gerekir.
4) Akitler: Akitler hukukî
(şer'î) şartlarını tamamlamadıkları zaman fasid olurlar.
5) Şehadet: Kendisiyle
hüküm verilmesini gerektirecek vasıfta ve özellikle olmayan şehadet "fasid
şehadet" olarak adlandırılır.
6) Dava: Bir dava
mahkemede dinlenebilmesi için gerekli şartları taşımıyorsa, "fasid dava"
olarak vasıflanır.
7) Söz: Bir söz eğer
muntazam ve düzenli değilse, buna "fasid söz" denir.
8) Fiil (iş): Bir iş, bir
davranış, nazar-ı itibara alınmıyor ve önemsenmiyorsa, buna "fasid fiil"
denir.
Fesad ve bu kökten türemiş
olan isim ve fiiller, Kur'an'da elli yerde geçmektedir. Tefsirciler bunları
genelde yedi anlamda toplamaktadırlar.
I) Ma'siyet: "Onlara
yeryüzünde fesad çıkarmayın denilince: "biz ıslah edicileriz ' derler..."
(el-Bakara, 2/1 1).
2) Helâk: "Eğer, gökte ve
yerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, her ikisi de fâsid, yani helak
olurdu..." (el-Enbiya, 21/22).
"Eğer gerçek onların
arzuları doğrultusunda olsaydı, gökler, yer ve bu ikisinde bulunanlar helak
olurdu. Halbuki biz onlara, kendi zikirlerini getirdik onlar ise kendi
zikirlerinden (onlara açıkladığımız hakikatten) yüz çeviriyorlar" (el-Mü'minûn,
23/71).
3) Kuraklık (yağmur
kıtlığı): "İnsanların, kendi elleriyle yaptıkları yüzünden, onlara
yaptıklarının sadece bir kısmını tattıralım diye, karada ve denizde, "fesad"
ortaya çıktı. Belki, yaptıklarının doğru olmadığını anlar vazgeçerler"
(er-Rum, 30/41); (Bugün, havanın, suların, kısaca tabiatın toplumun, Sosyal
ekonomik yapının insanlar tarafından bozulması, kirletilmesi bu ayetin
muhtevası içinde değerlendirilebilir).
4) Öldürme (katl): "Firavn
milletinin ileri gelenleri; Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını
terkederek yeryüzünde fesad çıkarsınlar diye mi, yani Mısır ehlini
öldürsünler diye mi terk ediyorsun" dediler... (el-A'raf, 7/127; Ayrıca bkz.
Kehf, 18/94; Mü'min. 40/26).
5) Harab olma, harap etme:
"Başa geçince, yeryüzünde fesad çıkarmak için yani, ona harab etmek için
çabaladı..." (el-Bakara, 2/205; bkz. en-Neml, 27/34).
6) Küfr: "Sizden önceki
nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde fesad 'a, yani, küfr'e engel olmalı
değil mi idiler..." (Hûd, 1 1/1 16).
7) Sihir: "Sihirbazlar
sihirlerini göstermeye başlayınca, Musa onlara: sizin bu yaptığınız
sihirdir, Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, müfsidlerin yani sihir
yapanların amelini ıslah etmez, dedi" (Yunus, 1 0/8 1) .
BAŞA DÖN
Yine bu anlamlara ek
olarak, Fîrûzâbâdî, "Biz ahiret yurdunu, yeryüzünde üstünlük ve fesad
istemeyenlere mahsus kıldık..." (el-Kasas, 28/83) ayetindeki fesadın, "malı
haksız yere almak" olarak tefsir edildiğini de söylemektedir. Hemen
belirtelim ki, fesad için verilen bu anlamlar, sınırlandırıcı ve bağlayıcı
olmayıp, o zamana kadar bu kelimenin nasıl tefsir edildiğini göstermek
maksadıyla zikredilmişlerdir. Zamana ve şartlara göre, ayetlerde geçen "fesad"
sözcüğünün daha başka şekillerde yorumlanması da mümkündür.
Fesad ve bu kökten türeyen
isim ve fiiller, aynı şekilde, Hadislerde de çeşitli anlamlarda
kullanılmıştır. Anlamları çok yakın olmakla birlikte, bunları genel olarak
şu şekilde gruplandırmak mümkündür:
a) ''Bozulmak,
istikametten ayrılmak" (Bkz. Tirmizî, Fiten, 13/27; Ebû Dâvûd, Cihad, 24),
b) "Fitne ve huzursuzluk çıkarmak (ifsad)" (Buhâri, Fiten, 21; Ebu Dâvûd,
Adâb, 37; Buhâri, Hudûd,
31; Tirmizî, Nikâh, 3), c) "İki kişinin arasını açmak, birbirine düşürmek (ifsad)"
(Dârimî, Rikak, 7; Ahmed b. Hanbel, VI, 459. Tirmizî, Kıyame, 56); d)
''İbadetin bozulması, geçersiz olması" (Buhâri, Ezân, 58; Vudû, 69; Salat,
15; Muvatta, Hacc, 152), e) "Akdin kusurlu (fasid) olması" (Buhari, Hiyel,
4), f) "Bozulmak" (Buhâri, İman, 39).
Bazı ayetlerde geçen,
"yeryüzünde fesad çıkarmak" ifadesinin ne anlama geldiği hususunda şunlar
kaydedilir:
a) İbn Abbas, Hasan ve
Katade'ye göre; yeryüzünde fesad çıkarmak "Allah'a isyanı ortaya çıkarmak"
anlamına gelir. Fahreddin er-Râzı'nin naklettiğine göre Kaffâl, bu hususu
şöyle açıklamıştır: Allah'a isyan izhar etmek, yeryüzünde fesad çıkarmak
demektir. Çünkü, şerîatler, insanlar arasına konulmuş yollar ve
güzergâhlardır (sünen); insanlar, bunlara tutunursa düşmanlıklar kalkar,
fitneler söner ve kan dökülmesi durur, neticede, yeryüzü ve bütün insanlar
sulh ve sükuna kavuşur. Eğer, bu sünnetler terkedilirse ve herkes heva ve
keyfi arzularına göre davranırsa, anarşi ve çalkantılar kaçınılmaz olur.
b) Bu ifade, bazı
ayetlerde (el-Bakara, 2/205 de olduğu gibi), küfür ve nifak anlamına gelir.
c) Fitneyi körüklemek,
savaş çıkarmak anlamına gelir. Bunun sonucunda da, insanların düzenleri,
ekinleri, dinî ve dünyevî menfaatleri bozulur.
Görüldüğü gibi fesad,
özellikle Kur'an'da, "anarşi, bozgunculuk, istikrarsızlık" gibi anlamlarda
kullanılmaktadır. O halde Kur'an, toplum ve insanlık için gerek dinî gerekse
sosyal manada, istikrar ve istikameti istemektedir. İslâm, toplumun
istikrarını korumak uğruna, tam istikamet üzere olmayan (fâsık) idareciye
başkaldırmama anlayışını buradan almaktadır.
Fesad'ın sosyal ve siyasi
(sosyopolitik) muhtevasının yanında bir de, hukukî muhtevası vardır. Bu
muhteva kelimenin Kur'an, hatta sünnetteki kullanımında mevcut olmayıp daha
sonra hukukçular tarafından ona yüklenmiştir.
Hukuk doktrinlerinin doğup
terminolojinin teşekkül etmeye başlamasından sonra, Hanefi hukukçular fesad
sözcüğüne yepyeni bir hukukî anlam yüklemişler ve fesâd'ı akdin -fer'i
yönlerinde (tamamlayıcı unsurlarında) bulunan ve akdi sıhhat mertebesi ile
butlan mertebesi arasında bir mertebeye getiren bir kusur (halel) ile-
kusurlu olması durumunu ifade için kullanmışlardır. Bu kusur, aslı
noktalarda (kurucu unsurlarda) bir aykırılık olmadığı için, bu akit "batıl
(gayri mün'akid)" sayılamayacağı gibi, bünyesinde, akit sistemine fer'i
noktalarda bir aykırılık mevcut olduğu için "sahih" de sayılamaz. Öyleyse,
fasid akit, hukukî varlığı olmayan bâtıl akit ile hukukî varlık kazanmış ve
muteber olmuş sahih akit arasında yer almaktadır. Zaten bu anlam, kelimenin
sözlük anlamında da mevcuttur. Nitekim, yukarıda da belirtildiği gibi,
fesad'ın sözlük anlamı, yok olma, ortadan kalkma değil, mevcut olan bir
şeydeki, değişme ve bozulmadır. Bu itibarla hukuken yok sayılan batıl akit
ile, hukukî varlık kazandığı halde "bozuk (kusurlu)" olan fâsid akdin ayrı
ayrı hükümlere tabi tutulması, güzel bir hukuk anlayışıdır.
BAŞA DÖN
Fesad teorisi Hanefi
menşe'lidir. Diğer çoğunluk hukukçular, hukuken muteber olup olmamasına
nisbetle akdi, biri "sahih (mün'akid)" diğeri, "fâsid veya bâtıl (gayri
mün'akid)" olmak üzere iki derecede ele almışlar ve akdin gayri mün'akid
olmasını, akit sistemindeki hukukî emir ve yasaklara uyulmaksızın yapılması
olarak anlamışlardır. Hanefi doktrin ise, hukukî düzenlemeye aykırılık
şekillerini aynı derecede tutmamış, bunun yerine aykırılığın aslı ve fer'i
noktalarda olabileceğini ve bu farklı iki durumun aynı sonuca bağlanmasının
doğru olamayacağını ileri sürmüştür. Çünkü, uygulanacak müeyyidenin, hukukî
düzenlemeye (kanun koyucunun hukuk anlayışına) aykırılığın derecesiyle
mütenasip olması gerekir. Buna göre, akit sistemine yalnızca fer'i
noktalardan aykırı olan, fakat esaslı noktalarda, sisteme uygun olup rükun
ve şartlarını bulunduran akdin butlan ve sıhhat arasında bir mertebede yer
alması gerekir. Çağdaş İslâm hukukçularından Mustafa Ahmed ez-Zerkâ,
Hanefilerin fesad teorisini "faydalı bir durak" olarak tavsif etmektedir.
Müctehid imamların, fesad
mertebesi konusundaki ihtilafları, temelde, Kanun koyucunun -akitler gibi-
itibarı varlığı bulunan tasarruflar hakkındaki yasağının (nehy) ne ifade
ettiği (muktezası) konusundaki ihtilaflarına dayanır. Diğer bir ifadeyle
ihtilaf, kanun koyucunun yasağının yorumlanmasındaki görüş ayrılığından
kaynaklanın
Bazı ekoller, özellikle
Hanbeli ekolü, nehyin yönelik olduğu noktalar arasında hiçbir ayırım
yapmaksızın, nehyin muktezasının butlan olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü,
bunlara göre yasak, yasaklanan işin meşruluğuna mutlak olarak aykırıdır. Bu
noktadan hareketle, bu görüş sahipleri, "Faiz yiyenler, şeytan çarpmış
kişiler gibi kalkarlar. Bunun sebebi, onların; "alım-satım da faiz gibidir"
demeleridir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl faizi de haram kılmıştır..."
(el-Bakara, 2/275) ayetinden sonraki "Ey iman edenler, Allah'tan korkun,
eğer mümin iseniz, artık faizi bırakın " (el-Bakara, 2/278) ayetinde geçen
yasaklama sebebiyle, faizli akitlerin batıl olduğuna hüküm vermişlerdir.
Aynı şekilde, yine hadisteki yasak yüzünden, yasak bir şarta mukterin olan
akdin bâtıl olduğuna hükmetmişlerdir (Bazı durumlarda, akdi değil de öne
sürülen şartı batıl saymışlardır).
Hanefi ekolünde ise, bir
işin yasaklanmış olmasının, o işin aslının meşru olmadığına delalet
etmeyeceği, aksine, yasağa rağmen işin aslının (öz) meşru kalabileceği kabul
edilmiştir.
Sebeplerinin değişmesine
göre, hukukî yasaklamanın sonuçlarına gelince:
Kanun koyucunun yasağı,
genel olarak şu şekillerde karşımıza çıkar:
a) Yasağın, yasaklanan
şeyin (Menhiyyun anh), bizzat (liaynihi) mi, yoksa dolaylı olarak (liğayrihi)
mi, çirkin (kabıh) gösteren karineler olmaksızın varid olması: Bu şekildeki
yasak, ilgili olduğu konuya bağımlı olarak iki çeşide ayrılır: Birinci çeşit
yasak, zina, katı, şarap içme vb. gibi maddî (hissî) fiiller hakkındaki
yasak, ikinci çeşit yasak ise, oruç, namaz, alım-satım ve kiralama gibi
şer'î tasarruflar hakkındaki yasaktır. Maddi fiiller, yapılması ve
gerçekleşmesi hukuk sistemine bağlı olmayan, yani bir hukuk sistemi
olmaksızın da bihnen ve vukua gelen işler olarak tarif edilir. Şer'i
tasarruflar ise, meydana gelmesi ve bir hukukî değere sahip olarak
yapılması, ancak hukuk sistemi dairesinde olabilen işlemlerdir. Meselâ; oruç
ve namazın, bir ibadet ve Allah'a yakınlaşma vesilesi olması ancak, İslâm
hukuk sistemi (şer') ile olmaktadır. Aynı şekilde alım-satımın bir takım
özel şartlarla mülkiyeti nakleden bir akit oluşu, yine hukuk sistemi
sayesinde anlaşılabilmektedir .
Hissi fiil. ser-i tasarruf
ayrımı, bünyesinde bir zorlama taşıyorsa da, özellikle Hanefi ekolündeki
fesad-butlan teorisinde önemli bir yer tutar. Usulcüler, hissi filler
hakkındaki yasağın, -eğer bu yasağın, lâzım veya hâricî bir vasıf yüzünden
olduğuna delil yoksa yasaklanan şeyin özü itibariyle çirkinliğine ve
fesadına delalet edeceğinde hem fikirdirler. Meselâ zina, hissi
fiillerdendir, dolayısıyla zinanın yasaklanmış olması onun özü itibariyle
çirkin olduğunu gösterir. Usulcüler arasındaki görüş ayrılığı daha ziyade
şer'î tasarruflar hakkında, mutlak olarak yani, öze mi yoksa bir vasıfa mı
yönelik olduğuna dair bir karine olmaksızın, varid olan yasak hususundadır.
Diğer bir ifadeyle ihtilaf, hakkında bu türlü bir yasak varid olan şer'î
tasarrufun hükmünün ne olacağı konusundadır. Bu konudaki görüşler kısaca
şöyledir:
1) Şer'i tasarrufların
mutlak olarak yasaklanması, bu tasarrufların butlanına delalet eder ve
yasaklanan şeyin çirkinliği sabit olur. Bu tasarruf artık aslı itibariyle
meşru olarak kalmaya devam edemez. Şâfiî usulcülerin çoğu bu görüştedir.
2) Böyle bir yasak
tasarrufun butlanına delalet etmez. Hanefiler ile bazı Şafiî usulcüler bu
görüştedir.
3) Bu nehiy, ibadetlerde
fesada delalet eder fakat muamelatta fesada delalet etmez. Şevkanı, bu
görüşü Ebu'l-Huseyn Basrı, Gazzalî ve Razi'ye nisbet eder.
BAŞA DÖN
b) Yasağın, yasaklanan
şeyin bizzat kendisine veya bir parçasına (cüz'üne) yönelik olması: Meselâ;
taş atmanın alım-satım sayıldığı (bey'u'l-hasât) sırf şeklî akdin
yasaklanmasında yasak bizzat bu fiile yöneliktir (Müslim, Buyû, 1513;
Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, V, 147-148). Diğer taraftan, erkek hayvanın
sulbündeki veya dişi hayvanın karnındakinin satılmasına (mezamin ve melakih)
yasaklanmasında ise, yasak akdin bir rüknü ve bir parçası olan "mebı"e
yöneliktir.
Çoğunluk usulcülere göre
bu şekildeki nehiy, butlan muradifi olan fesad'ı gerektirir.
c) Yasağın, yasaklanan
şeyin aslına (özüne) değil de, ayrılmaz bir vasfına yönelik olması: Meselâ,
faizin yasaklanması böyledir. Çünkü, yasak, fazlalık sebebiyledir; bu
fazlalık ise ne satım akdinin kendisi, ne de onun bir cüz'üdür. Aksine,
akdin ayrılmaz (lazım) bir vasfıdır. Akdin muktezasına aykırı bir şartı
ihtiva eden satım akdinin, bayram günü oruç tutmanın yasaklanması bu
kabıldendir. Çoğunluk usulcülere göre bu yasaklama, bir şeyin bizzat (özü
itibarıyla) yasaklanmasından farksızdır. Yani, fesadı gerektirir ve
yasaklanan şey, matlub olan hiç bir sonucu meydana getiremez. Hanefilere
göre ise, bu nehiy, sadece vasfın fesadını gerektirir ve işin aslı meşru
olarak kalır. Hatta, bu vasıf giderilince söz konusu tasarruf meşrulaşır.
Hanefiler bu şekildeki tasarrufu fasid olarak isimlendirir ve ona bir takım
sonuçlar tertip ederler.
d) Yasağın, yasaklanan
şeyin haricî ve ayrılabilir bir vasfına yönelik olması: Gasbedilmiş yerde
namaz kılmanın yasaklanması böyledir. Buradaki yasak, başkasının mülkünü
haksız olarak işgal etme sebebiyledir ki, bu sebep, namazın ayrılmaz vasfı
değildir, yani namaz başka yerde de kılınabilir. Cuma ezanı okunurken
alış-veriş yapmanın yasaklanması da böyledir. Yani yasak, alış-verişin özüne
değil, onun dışında başka bir hususa yöneliktir ki, bu husus; alış veriş
yaparken cuma namazının kaçırılmasıdır. Cumhur usulcülere göre, bu tür
yasaklama, yasaklanan şeyin butlanını da fesadını da gerektirmez. Bu
yasaklamaya rağmen, iş meşru olarak kalmaya devam eder ve amaçlanan
sonuçlarını meydana getirir. Ne var ki fâili günah kazanmış olur.
Kanun koyucunun bâtıl
olduğunu belirtmeksizin bir tasarrufu yasaklaması durumunda, nehyin sonucu,
nehyin sebebine göre başka bir ifadeyle hukuk düzenine aykırılık çeşidine
göre değişiklik gösterir. Şöyle ki;
1) Kanun koyucu, bir fiili
bazan, özü (asıl) itibarıyla meşru olmadığı için yasaklar. Çünkü bu fiil özü
itibariyle çirkindir. Meselâ, zinadan neseb ve mehir sabit olmaz, mûrisini
öldüren (kâtil) öldürdüğü kişiye vâris olamaz, yine gasbeden gasbettiği şeye
mâlik olamaz. Bu tür şeylerin yasaklanması literatürde "hissî (maddî)
fillerin yasaklanması" olarak ifade edilir. Melâkih (erkek hayvanın sulbünde
bulunan) ve mezâmınin (dişi hayvanın karnında bulunan) satılması hakkında
sünnette varid olan yasak da bu kabıldendir. Ser', bunları akde uygun "konu"
saymamıştır. Aynı şekilde, mülâmese ve münabeze'nin yasaklanması da
böyledir. Çünkü, bu tür alım-satım, sahih rızaya delalet etmemektedir.
Görüldüğü gibi, bu akitler, kurucu unsurlarından birini kaybetmişlerdir. Bu
sebeple "bâtıl"dırlar.
2) Kanun koyucu, bazan,
aslı meşru olan bir işi yasaklar ve bu yasak Kanun koyucunun, yasaklanan
işte çirkin gördüğü ve işi kendisinden arındırmak istediği bir vasfa
yönelir. Şöyle ki, aslın meşru olduğu açık olduğuna göre, sadece vasıf,
yasağın hedefi olarak kalmaktadır. Faizli işlemin yasaklanması gibi. Böyle
bir işlem ya satım ve ödünç akdidir ve her ikisi de asıl itibarıyla
meşrudur. Fakat bu akitlerde, kanun koyucunun çirkin gördüğü bir vasıf
vardır ki, o vasıf akdin, "karşılıksız bir fazlalığa" şamil olmasıdır. Satım
ve kira akdinde bazı özel şartların öne sürülmeşinin yasaklanması da
böyledir. Her iki akit de asıl itibarıyla meşrudur fakat bu akitlerde öne
sürülen vasıf mesabesinde olan şart gayrı meşrudur.
Yasaklanan akit eğer bu
türden ise yani aslen meşru ise, yasak, Hanefilere göre, bu akdin bâtıl
olması sonucunu doğurmaz. Aksine bu akit fasid olarak (yani, fer'i
yönlerinde, onu iptal edilebilir hale getiren bir kusurla kusurlu olarak)
in'ikad etmiş sayılır. Eğer bu fasid akdin iptaline bir engel çıkarsa
(mesela fasid akit sonucunda kabzedilen şey meşru başka bir akitle elden
çıkarılmışsa veya onda geri iade edilmesine imkân vermeyecek birtakım
değişiklikler husule gelmişse), bu takdirde fasid akdin hükmü sabit olur ve
artık feshedilemez. İşte özellikle Hanefi fakihlerin fasid akdi tarif
ederken "fasid akit, aslı itibarıyla meşru, vasfı itibarıyla gayrı meşru
akittir" sözlerinin anlamı budur. Bilindiği gibi batıl akit, hem aslı hem de
vasfı itibarıyla meşru değildir ve ona sahih akdin sonuçlarından hiçbirisi
terettüp etmez.
BAŞA DÖN
3) Bazan da kanun koyucu,
aslen ve vasfen meşru olan bir işi yasaklar ve bu yasağın illeti, tamamen
haricî bir durum olur. Mesela; cuma ezanı vaktinde yapılan alım-satım
hakkındaki yasak böyledir. Bu tür yasaklar, butlan veya fesadı gerektirmez.
Çünkü, alım-satım, medenî bir akit olması bakımından temel (tabii)
unsurlarını ve kuruluş şartlarını tamamlamıştır. Yasak ise, haricî bir sebep
yüzündendir. Bu haricî sebep de; akit yapmak uğruna, vacib olan ibadeti
yerine getirememe ihtimalidir. Böyle yasağın muktezası ise yalnızca "dinî
bakımdan haramlık"'tır. Nitekim bir kişinin, yine alım-satım yüzünden başka
bir namazı kaçırması durumunda da aynı dini haramlık söz konusudur. Namazın
kaçırılması "din bakımından (diyaneten)" haramdır. Ancak, bu haramlık, bu
esnada yapılan akdin sıhhatine etki etmez. Aynı şekilde, başkasının dünür
olduğu kıza, -henüz düşünme safhasında iken- talip olmanın, bitmemiş
pazarlığa yeni bir teklifle girmenin yasaklanması da bu kabıldendir. Bu ve
benzeri yasaklama şekilleri bu şekilde alım-satım ve nikâhta "kazâı-medenî"
yönden butlan ve fesad gerektirmez, ancak akdin kuruluş unsurları haricinde
ahlâkı bir mana sebebiyle sadece "dinî bir kerahet" gerektirir. Eğer, nehyin
illetine veya mahiyetine bakılmaksızın, her durumdaki neh'yin sonuçları
eşitlenecek olursa, "eksik akdî mahiyet" ile "tam ve sağlam akdî mahiyet" de
eşit tutulmuş olur ki bu, hukuk mantığı bakımından tutarlı bir yol değildir.
Butlân-fesad ayırımı bütün
tasarruf çeşitlerine şâmil değildir. Mesela, namaz, oruç, hac vb.
ibadetlerde batıl ile fasid arasında fark yoktur. İbadetler, ya sahihtir (ve
mükellefin zimmetini borçtan kurtarmıştır) ya da sahih değildir ve borç
düşmemiştir. İşte bu durumda bu ibadete fâsid ya da batıl denir ki her ikisi
aynı anlamdadır. Bu konuda İslâm hukukçuları görüş birliği etmişlerdir.
Medenî hukuk alanında ise,
fesad-butlan ayırımı, sadece karşılıklı borçlar doğuran ya da mülkiyeti
nakleden "mâlı akitler"de câridir. Bu kural (söz) alım-satım, kira, rehin,
havale, kısmet, şirket, büzaraa ve benzeri akitleri içine alır. Çünkü bu
akitler karşılıklı borç doğururlar. Aynı şekil de karz ve hibe akdi de bu
çerçevededir. Çünkü, bu ikisi mülkiyeti nakleder. Bu akitlerin hepsinde
fesad, butlandan ayrılır ve bu akitler fesada rağmen hukukî varlık kazanmış
(mün'akid) sayılır.
Aynı şekilde, butlan-fesad
ayırımı şu tasarruflarda da cârı değildir: a) Mutlak fiilî tasarruflar b)
Akit kabılinden olmayıp, talak, vakıf, ibra, kefalet, ikrar gibi tek taraflı
irade kabılinden olan tasarruflar, (dava bundan istisna edilmiş ve onda bu
ayırımın cari olacağı öne sürülmüştür). c) Evlenme, vekalet, vesayet, tahkim
gibi mâlı olmayan akitler, (Vekalet, vesayet ve tahkim "tevfiz akitleri"dir.
Bu yüzden bunlarda butlan-fesad ayırımı cân değildir. Ancak, nikâh akdinde
bu ayırım doktrinde tartışmalıdır. Bk. Fasid nikâh). d) Vedia ve iâre gibi
karşılıklı borç yükleyen fakat mülkiyeti nakletmeyen mali akitler.
Bu tasarruflarda, iki
mertebe söz konusudur; sıhhat ve butlan. Bu ikisi arasında üçüncü bir
mertebe yani fesad mertebesi yoktur. Aksine bunların butlan ve fesadı, hukuk
düzeni tarafından muteber olmadığını göstermesi bakımından aynı anlamdadır.
Fesad
sebebleri
Fesad sebebleri, genel
fesad sebebleri ve özel fesad sebebleri olarak ikiye ayrılır. Özel fesad
sebeblerini bilmek için, her akdin özel sıhhat şartlarını bilmek gerekir.
Her akdin özel sıhhat şartları farklı olduğu için, bir akit için fesad
sebebi olan bir sebep, başka bir akdi fasid kılmayabilir. Mesela "şüyû"
satım akdini fasid kılmaz ama, rehn akdini fasid kılar. Aynı şekilde müfsid
şart, muavazalı akitleri fasid kılar fakat hibeyi fasid kılmaz.
Genel
fesad sebebleri
1) Cehalet: Hanefi
doktrininde akdi fasid kılan cehaletle kasdedilen "fahiş cehalet"tir. Fahiş
cehalet de, "çözümü güç anlaşmazlık (müşkil nizâ)"a yol açan cehalet
anlamındadır. Mesela, bir kimse, tayin edilmeksizin sürü içerisinden bir
koyun satsa, satıcı, tayin edilmemiş olma gerekçesiyle, kötü bir koyunu
vermek isteyebileceği gibi, aynı gerekçeden hareketle müşteri iyi bir koyun
isteyebilir. Her iki tarafın tutunduğu gerekçe birbirine eşit olduğu için bu
türden anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması güçtür. Bu türden çözümü güç
anlaşmazlığa yol açmayan cehalet ise akde zarar vermez.
Akdi fasid kılan cehâlet
genelde şu dört hususta olur; "akit konusu olan şeydeki (ma'kudun aleyh)
cehâlet", "mali muavazalı akitlerde ıvazın, mesela, satım akdinde semen'in
mechul olması", "surenin bağlayıcı önemi bulunan kira vb. akitlerde surenin
meçhul olması" ve "akitte şart koşulan vesikalandırma yollarının meçhul
olması mesela, satıcı müşteriden müeccel semen için bir kefil istese, bu
kefilin belirlenmesi gerekir aksi takdirde akit fasid olur."
2) Ğarar (aldatma,
kandırma): Ğararla kastedilen, akdin mevhum ve güvenilmeyen bir duruma
dayanması durumudur. Hanefi doktrini, makudun aleyh'in aslında olan ğarar
ile evsâf ve meKadir'deki ğararı birbirinden ayırmıştır. Makudun aleyhin
aslında (özünde) olan ğarar akdin butlanını gerektirir. Meselâ, anasının
karnındaki yavru hayvanı satmak böyledir.
Vasıf ve miktarlardaki
ğarar ise akdin butlanının değil, fesadını gerektirir. Ğarar ile kasdedilen
de daha ziyade bu ğarardır. Mesela, bir kimse, şu kadar litre süt veriyor
olması şartıyla bir inek satarsa, bu satım fâsiddir. Çünkü, ineğin o kadar
süt vermemesi mümkündür. Ancak, ineği, "bol sütlü" diyerek satarsa, bu bir
vasıftır ve bunda ğarar yoktur. Eğer örfe göre, inek, sütlü denecek kadar
süt vermiyorsa, müşteri, "şart koşulan vasfın olmaması" muhayyerliği ile ak
di feshetme hakkına sahiptir.
BAŞA DÖN
3) İkrah: İkrahın, akdi
fâsid mi yoksa mevkuf mu kıldığı hususu Hanefi doktrininde tartışmalıdır.
Ebu Hanife, ikrahın akdi fasid kılacağını ve bu akde, diğer fâsid akitlere
terettüp eden hükümlerin terettüp edeceği görüşündedir. Ebu Hanife'nin
öğrencilerinden Züfer ise, ikrah bulunan akdin fâsid değil, "sahih mevkuf"
olduğunu ileri sürmüştür.
Fesad sebebleri arasında
bunlar dışında, bir de "müfsid şart" vardır.
Bunlar dışındaki fesad
sebebleri özeldir ve etkisi bazı akitlere münhasırdır. Mesela, "süre tayini"
satım ak dini, fasid kılar, "sürenin tayin edilmemesi" de kira akdini fasid
kılar.
Fesâdın sonucu: Fasid
akdin, hanefi doktrinde mün'akid (hukukî varlık kazanmış) akit olduğunu,
fakat bununla birlikte feshedilmesi gerekli olduğunu belirtmiştik. İşte,
fesadın sonucu, taraflardan her birinin, tek taraflı iradesiyle akdi
feshedebilmeleridir. Bazı durumlarda, fâsid akdi hakim de feshedebilir.
Fasid akde terettüp eden
hüküm, sırf in'ikad etmesiyle değil, ancak teslim anındadır. Teslim
tamamlanıp, mebiin mülkiyeti müşteriye geçince, müşteri, konuştukları semeni
değil, mebiin kabz günündeki kıymetini ödemek durumundadır (mecelle md.
371).
Fasid akdin
feshedilebilmesi için de iki şart vardır.
a) Makudun aleyh'in, akdin
tarafları dışındaki kişilerin makûdun aleyhte kazandıkları hakları iptal
etmemesi. Mesela, fâsid bir alım-satım akdiyle satın aldığı malı, başka
birine sahih bir akitle satarsa, artık fasid akdin feshi mümkün olmaz. Bu
iki durumda fâsid akdin feshedilemez oluşu, her halde, "teamülün istikrarı"
ve "kazanılmış haklarının korunması" fikrinden kaynaklanır.
Tarafların fesada razı
olduklarını söylemeleri (icâzet) sonucu değiştirmez, akit fasid olarak
kalmaya devam eder ve yine feshedilmesi gerekir. Çünkü, fesad, akit
sistemine aykırılıktan kaynaklanmıştır.
İslâm hukukunda özellikle
Hanefi hukukçuların ortaya atıp geliştirdikleri "fesad teorisi" gerçekten
çok ileri bir hukuk mantığının ve hukuk tekniğinin bir ürünüdür. Fesad
teorisi, çok ağır boyutta olmayan kusur ve aykırılıkları içeren akdin bir
anda hukukî hayattan kaldırılmasını engelleyen ve o akde belli oranda ve
belli şartlar dahilinde sonuç doğurabilme ve telafi edilebilme imkânı veren
orijinal bir "medenî müeyyide"dir. Hükümsüzlük sisteminde sıhhat ile butlan
arasındaki bu "ara müeyyide", sosyal şart ve ihtiyaçlara daha kolay uyum
sağlama ve hukukî münasebetlerin devamlılık ve istikrarını sağlama açısından
önemlidir.
BAŞA DÖN
FETVA VE MÜFTI
"Fetva", "iftâ" ve "Müftî"
terimlerini ayrı ayrı anlatma imkanı olmadığından beraberce anlatmaya
çalışacağız."Fetva" kelimesi ile "Fütüvvet ya da "Fetâ" kelimeleri aynı
köktendir. "Fütuvvet" gençlik, cömertlik ve kerem, "Fetâ" ise bu vasıf ları
taşıyan genç demektir. Kelimenin kök manasında bir güç ve kuvvet mevcuttur.
Bu kökten türeyen "Fetvas"da da aynı mana vardır ve o, bir olaya verilen
kuvvetli cevap ya müşkil bir meselenin güçlendirici izahıdır. Çoğulu "fetâvâ"
veya "fetâvî" gelir. Buradan türetilen "iftâ" açıklamak demektir. Bunlar
kelimenin sözlük anlamıdır. Fıkıh istilahında ise "Fetvâ": Birisi tarafından
hüküm bilinmediği için sorulan şeri bir meselenin müşkilliğini giderecek
cevabının verilmesidir. Fetva verene "Müfti" sorana da "Müstefti" denir.
Dolayısı ile fetvada; Müfti, müstefti, ifta ve fetva olmak üzere dört unsur
vardır. Pek çok fıkıh usulcüsüne göre "fetva" ile "ictihad" arasında fark
yoktur. Buna göre "müfti" de aynı zamanda "müctehid" demektir. Dilimizdeki
"müftü" kelimesi "müftî'nin Türkçe ses uyumuna uydurulmuş halidir ve mecaz
anlamda kullanılmaktadır. Kısaca "fetva" bir "ictihad" ameliyesidir ve
fetvayı asıl anlamına ancak müctehid olanlar verebilirler. Çünkü fetva şari'
(şeriat koyucu) adına hüküm vermektir ve bu yetki de ancak müctehide
verilmiştir. Onun için de fetva vermek çok büyük ve tehlikeli bir iş olarak
görülmüştür. Resulullah da (s.a.): "Sizin fetvaya en cüretkârınız ateşe de
en cüretkarınızdır" buyurmuştur.Gerçek anlamda müfti müctehid olunca,
müctehidde bulunması gereken şartların kısaca ictihad ehliyetinin onda da
bulunması gerekir. Bu şartları Ebu Yusuf: Kitap ve sünnetin ahkamını, nasih
ve mensuhu, müteşabih nasları, sahabi görüşlerini ve Arapçanın vücuhunu
bilmek diye sayar. Imam Muhmmed de kısaltarak, isabeti hatasından çok olmak
diye özetler.Ancak hakiki anlamda müftilerin bulunmadığı ya da yeterli
olmadığı yerlerde dini kaynaklara müracaat edebilecek ve doğru anlayabilecek
seviyedeki alimlerin önceden verilmiş, fetvaları (ictihadları) nakil yoluyla
fetva vermeleri de caizdir.Bir de mütfide bulunması gereken edepler vardır:
Öncelikle müfti peygamber varisi olduğunu bilmeli ve ondaki zühd ve takvadan
da nasibini almalıdır. Çünkü varis, müteveffanın bıraktığı her mahalde payı
olan kimsedir. Mütesahil olup, gayrette kusur ederek işin kolayına
kaçmamalıdır. Duygusal anlarında fetva vermemelidir. Imkan nispetinde bu işi
sırf Allah rızası için yapmalı ve karşılığında ücret almamalıdır. Yeminler
ve ikrar konusunda bölgenin örfünü bilmeden fetva vermemelidir. Naklen fetva
veriyorsa mutlaka sağlam kaynaklardan alıntı yapmalıdır. Fetva soranı
şaşırtacak tarzda ihtilafları zikredip meseleyi karma karışık hale
getirmemelidir. Sorulan soruyu zaman ve mekan unsurlarını da hesaba katarak
öncelikle çok iyi anladığından emin olmalıdır. Cevabından çok emin olmadığı
konuları diğer ulema ile tanışıp sonuca öyle varmalıdır. Fetvayı yazıyorsa,
çok açık ve yanlışa ihtimal vermeyecek tarzda yazmalıdır. Ifade açık ve
avamın anlayacağı bir üslup kullanmalıdır. Bilmediği konular için
"bilmiyorum" demekten çekinmemelidir. Fetvasına besmele ve dua ile
başlamalıdır. Insanlara halk arasındaki değerlerine göre değil, soru sorma
sıralarına göre fetva vermelidir. Fetvada bir tarafa meyletmekten
kaçınmalıdır. Kelamî konuları uzunca anlatmamalıdır.Müfti; müctehid olan ve
olmayan diye ayrıldığı gibi fetva da; ictihad olarak verilen, tahric yoluyla
(başka müctehidlerin ictihadlarına kıyasla) verilen ve sırf bir müctehidin
sözünü nakilden ibaret olan fetva diye üçe ayrılır.Fetva vermek (ifta) ile
kazâ (hüküm) bir yönüyle aynı şeyler ise de bazı yönlerden birbirlerinden
ayrılırlar:1. Ifta, şer'î hükmün ne olduğunu sadece bir açıklama ve haber
vermedir. Kazâ ise böyle açıklama olmakla beraber bağlayıcıdır. Kanuni
müeyyidesi vardır.2. Iftâ bir velayet cinsi değildir. Oysa kazâ bir nevi
velayettir. Binaenaleyh, kadının verdiği hüküm kabule zorlanır.3. Müctehid
bir müftinin kendi görüş ve ictihadının aksine bir ictihad ile amel etmesi
caiz olmaz. Oysa kendi ictihâdının aksine de olsa hakkındaki kazaya uymak
zorundadır.4. Kaza aslında halifeye ait olup onun vekillerine intikal
eder.Fetvayı ise ehil olan herkes verebilir.5. Kaza, kadının görevli olduğu
süre ve mekanla sınırlıdır, fetva ise umumidir.6. Müfti diyanetten fetva
verir, kâdı ise zahire göre hüküm vermek zorundadır.7. Iftada erkeklerle
kadınların farkı yoktur, kazada ise kadınlar çoğunluğa göre hiç bir surette,
bazılarına göre de önemli konularda görev alamaz ve kâdı olamazlar.
BAŞA DÖN
FIKIH AÇISINDAN
AVRET VE GİYİNME
Avret Kavramı ve Dayandığı
Esaslar
"Avret" sözlükte gedik ve
benzerindeki aralık ve kendisinden zarar ve fesat beklenen şey demektir.
Ayette geçen "Evlerimiz avrettir." (el-Ahzâb 33/13) ifadesi; "Boştur ve
orada fesat ve kötülükten endişe edilir." anlamındadır. Kadın ise, görülmesi
ya da sesinin duyulmasıyla fesat vaki olabileceği için avrettir.Yoksa
-bazılarının dediği gibi- "Avret"; "çirkinlik" anlâmındaki "Aver"den gelme
değildir. Çünkü, "Avret" aslında, güzel olan ve canların arzuladığı
kadınlarda da vardır. Ancak buradaki çirkinlik -yaratılış gereği meyl olsa
bile- şer'î çirkinliktir de denebilir. (el-Harasî, Âlâ Muhtaşar-i Seydî
Halil, I, 244.)
Insanın avret sayılan
kısımlarının örtülmesi konusunda, fıkıhçılar arasında ihtilâf yoktur. Çünkü
bu konuda vucûb ifâde eden açık naslar mevcuttur.
Allah Teâlâ, Kur'an-ı
Kerim'inde Hz.Peygamber'in kadınlarına hitaben; "Evlerinizde (vekar ile)
oturun. Evvelki cahilliyyet devri kadınlarının kırıla döküle, süslerini
göstere göstere yürüyüşü gibi yürümeyin." (el-Ahzâb 33/33) buyuruyor.(Bu
emirlerin sadeceAllah Reslü'nün zevcelerine ait olması düşünülemez. Zira
onlar bütün müminlerin anneleri oldukları halde (el-Ahzâb 33/6) böyle
olmaları istenirse bu, diğer kadınlaradan öncelikle istenir. Sûre'nin
sonundaki "Cilbab" ayeti de bunu gösterir. Bu emrin onlardan başlaması,
onların örnek olmalarından ve bir şeye davet edenin, o şeye öncelikle uyması
gerektiğindendir. (alûsî; Rûhu'l-Me'ânî, Mısır (Tarihsiz), XXll, 6;Muhammed
Ali es-Sabûni, Ravi'u'l-Beyan Darû'l-Kur'an'il Kerîm, 1972 (l391 ) NI, 378.)
Diğer bir ayette de yine
Hz.Peygamber'in kadınları ile ilgili olarak inananlara hitaben: "O'nun (Hz.
Peygamber'in) zevcelerinden lüzûmlu bir şey istediğiniz vakit perde
arkasından isteyin." (el-Ahzâb 33/53) buyuruyor.
Bu emirleri biraz daha
izah eder şekilde:
"Ey peygamber!
Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, "Cilbablarını" üstlerine
örtmelerini söyle." (el-Ahzâb 33/59) Yine:
"Mü'min kadınlara da
söyle, gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar,
zinnetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna, başörtülerini
yakalarının üstünü (kapayacak şekilde) koysunlar..." (en-Nûr 24/31)
buyuruyor. Ayrıca:
"Ey Adem oğulları, her
mescide gidişte zînetlerinizi takının" (el-A'râf 7/31) âyetinin namazda
avreti örtmenin farz olduğuna delâlet ettiğinde cumhur müttefiktir. (Kurtubî,
el-Câmî Li-Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire,1967 (1387) VN/190.) Mutlak olarak avreti
örtmenin vücûbuna delâlet ettiğini söyleyenler de vardır. (Aynî, Umdetu'l-Kârî,
Mısır (Tarihsiz), IV/54.)Yine en-Nûr Sûresi, 58. 59. ve 60. ayetler de bu
konu ile ilgilidir.
Hz. Peygamber de:Meselâ Hz.Ali'ye
hitaben, tasarlamaksızın olan birinci bakıştan sonra vuk'u bulacak kasıtlı
bakışı yasaklıyor. (Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edep 28; Dârimî, Rikâk 3;
Ahmed, V/35l ,357.) Cerîr b. Abdullah ansızın bakışın hükmünü sorduğunda
gözünü çevirmesini emrediyor, (Müslim, Edeb, 45; Ebû Dâvûd, Nikâh, 43;
Tirmizî, Edeb, 28: Dârimî, Isti'zan; Ahmet, IV, 358, 361.) şehvetle bakışı
gözün zînası sayıyor, (Buhârî, Isti'zan,12; Kader, 9; Müslim, Kader, 20, 21;
Ebû Dâvûd, Nikâh;Ahmet, N/276.) bir kadının güzelliklerine şehvetle bakanın
gözüne kurşun eritilip döküleceğini bildiriyor, (Serahsî, Mebsût, XI/153.)
mutlaka yollarda bulunulması gerekli haller de gözü kapamayı yolun hakkı
olarak gösteriyor, (Buhârî, Mezâlim, 22; Ebû Dâvûd, edep,12; Ahmed, NI/ 36,
47.) öbür yönüyle de bakmamayı, ecre ve imanın tadını duymaya vesile
sayıyor. (Ahmed, V/264.) İşte bu ve benzeri naslar Islam âlimlerinin, avreti
örtmenin farz olduğu konusunda ittifaklarına sebeptir. Ebû Velîd b. Rüşd, bu
konuda ulemanın ittifak ettiklerini söylüyor. (Ibn Rüsd; Bidâyetü'l-Müctehid
ve Nihâyetü'l-Muktesid 5I/89; Aynı, a.ge. IV/53.) Böylece bu, fiilî icma
haline de gelmiş demektir. Ancak "avret" in sınırı nedir, kadınlara "zînet"leri
ve örtmeleri emrinden istisna edilen "zâhir zînnetleri" neresidir, ilk
câhiliyyet süsü sayılan ve yasaklanan "teberrüc" nedir? Ve nihayet kadının
örtünmesi konusunda "Örtünsünler" emriyle yetinilmeyip "Üstlerine atmaları"
emredilen "cilbabları" nin keyfiyeti nedir? Bu noktaların açıklanması
gerekir. Bu ve benzeri konular için cilbab maddelerine bakınız.
BAŞA DÖN
FIKIH VE FETVA
"FIKIH" Arapça "fe-ku-he"
maddesinden gelir. Sözlük anlamı ile "bir şeyi iyi kavramak, anlayışlı
olmak, bilmek" demektir. Bu açıdan "ilim"den biraz farklıdır. "Ilim" nasıl
olursa olsun bilmek, "fıkıh" ise, işin esprisini kavramak, inceden inceye
bilmek, demektir. "Fıkıh" sonradan şeriat ilimlerini (Kitap ve Sünneti)
bilmeye ad olmuştur. Daha sonra da hüküm isteyen furû mes'elelerine ve
onları bilmeye denmiştir. Rasûlullah (sav) döneminde "fıkıh", bugünkü
tahsîsî (spesifik) anlamında değildi. Meselâ o: "Allah kime hâyir dilerse
onu dinde fakîh kılar", "Insanlar madenler gibidirler. Cahiliyette seçkin
olanları, fıkhettikleri takdirde Islâm'da da seçkin olanlardır." Ibn Abbas
için: "Allah'ım, onu dinde "fakîh" kıl ve ona Kur'ân'ın te'vilini öğret"
buyururlarken "fıkhı", hep bu genel anlamda, yani iyice anlama ve kavrama
anlamında kullanmıştır. Fıkıh, tabiin dönemine kadar bu anlamda kullanılmış
olacak ki, Imam-i Azam onu: "Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri
bilmesidir" diye tarif etmiş ve itikad esaslarından bahseden eserine "el-Fıkhu'l-Ekber"
yanî, iyi anlaşılması gereken en önemli mes'eleler adını vermiştir. Daha
sonra, ilimlerin çok detaylı ihtisas dallarına ayrılmasıyla da fıkıh, "şer'î
ve amelî mes'eleleri bilmektir" diye tanımlanmıştır.
Her ne olursa olsun,
fıkıhla ilgisi olmayan bir müslüman düşünülemez. İşte bu mulahaza ile bizler
"fıkıh" penceresini biraz aralayacak ve onun genellikle tahsîsî anlamıyla,
günübirlik mes'elelerimize çare arayacağız. Şimdilik yapacağımız sadece
nakil anlamında fıkıhtır. Yani bizler şu anda, fıkıhla meşgul olduğumuz için
mecazî manâda fakihiz. Halimize, şu ana kadar aldığımız yola, yapılması
gerekenlere göre yaptıklarımıza baktığımızda hakiki anlamda fakîh, yani
müctehid olamayacağımızdan korkuyoruz. Ama Allah'ın lütfûnu, bize: "Ya Rab,
bizi muttakilere imam kıl" diye dua öğretmesini ve O'nun sonsuz hazinesini
düşündükçe yani olana değil, oldurana baktıkça da bunun zor olmadığını
görüyoruz ve istiyoruz.
Işin diğer yönüne gelince:
"Fetvaya en cüretkâr
olanınız ateşe de en cüretkâr olanınızdır" hadîs-i şerifini biliyoruz. Bu
cüretkârlığı göze alamayız. Onun için yazacaklarımız terim anlamıyla "fetva"
olmayacaktır. Çünkü gerçek anlamı ile "fetva" "müftî"nin işidir. Müftî ise
müctehid olmalıdır. Biz şimdilik müctehid olmadığımıza göre yapacağımız işe
de "fetva" vermek değil, fıkıhtan verilmiş fetvalardan aktarmalarla güncel
meselelerimize çareler teklif etmek olacaktır. Şimdilik müctehid değiliz,
dememiz iddiali olarak karşılanmamalıdır. Çünkü biz bunu söylerken kendimizi
değil, işaret ettiğimiz gibi verecek olanı düşünerek söylüyoruz. O'nun
vergisine sınır getirme hakkına sahip değiliz.
BAŞA DÖN
FISK, FÂSIK
İsyan, Allah'ın emrini
terk, hak yoldan çıkma, günah işleme tohumun kabuğunu delip çıkması. Fısk'ın
çoğulu fesekâ ve füssâk'tır. Istılahi anlamı ise, büyük günahları işlemek
veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah'a itaat etmekten çıkmak
(Muhammed Hamdı Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Ayette "Rabbinin
emrinden, O'na itaattan dışarı çıktı" (el-Kehf, 18/50) denilmiştir. Emrini
tanımayan, sapkın, günah işleyen, fesatçı, kötülük eden, amel etmediği halde
kelime-i şehâdet getiren ve inanan kimse anlamlarında kullanılır (İbnü'l-Manzûr,
Lisânü'l-Arab, X, 308; el-Cürcânî, et-Ta'rifât, fâsık mad).
Fıskın; Günahı çirkin
kabul etmekle beraber, zaman zaman işlemek, devamlı olarak günah işlemek ve
günahın çirkinliğini inkâr ederek işlemek (Kâdı Beydâvı, I, 58) şeklinde üç
mertebesi vardır. Üçüncü mertebe, küfür mertebesidir. Yani günahın
çirkinliğini ve kötülüğünü kabul etmeyerek haram olduğuna inanmayarak
işleyen kimse dinden çıkmış olur.
Fıskın sahibine Fâsık
denir. Fâsıkın üçüncü mertebesinde olmayan fâsık, günahkâr mümindir. Ehl-i
Sünnet'e göre mümin ünvanı kendisinden ahrımaz. Mutezileye göre; Büyük
günahişleyen fâsık, mümin değildir. İnkâr etmiyorsa kâfir de değildir.
Küfürle İman arasında kalır. Mutezile buna "El-menziletu beyne'l-menzileteyn"*
der. Yani küfürle iman arasında üçüncü bir mertebe. Haricilire göre; Fıskın
hangi mertebesinde olursa olsun fâsık kâfirdir (Abdusselam İbn İbrahim,
Şerhû Cevheretu 't- Tevhıd, s . 244-245).
BAŞA DÖN
Fısk ve fâsık terimleri
ile çoğulları Kur'an da elli kadar ayette, kullanılmıştır.
Ayetlerde görülen değişik
anlamlara birer örnek vereceğiz: Zalim anlamında; ''Fakat zalimler
kendilerine söylenen sözü değiştirip başka sekle koydular. Biz de fâsık
olmaları yüzünden, üzerlerine gökten azap indirdik" (el-Bakara, 2/59).
Hak yoldan çıkma
anlamında: "Ayetlerimizi yalanlayanlara ise, doğru yoldan çıkmaları
sebebiyle azap dokunacaktır" (el-En'âm, 6/49). Yalancı anlamında: "Ey iman
edenler, eğer fâsık bir kimse size bir haber getirirse, onun doğruluk
derecesini araştırın" (el-Hucurât, 49/6). Mücâhid ve Katâde'den
nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Müstalik Oğullarına, Velid b. Ukbe'yi
toplanan zekâtları teslim almak üzere gönderdi. Ancak Velîd, oraya gitmekten
korkarak yoldan geri döndü ve Hz. Peygamber'in huzuruna çıkarak müstakil
oğullarının dinden döndüklerini ve Medine'ye saldın için toplandıklarını,
öldürülmekten korktuğu için aralarına girmediğini söyledi. Bunun üzerine
Allah elçisi, Hâlid b. Velîd'i araştırma için müstalik oğullarına gönderdi.
Hâlid, oraya gece vardı ve casuslarını önden gönderdi. Ezan okunduğunu ve
namaz kılındığını görünce haberin yalan olduğu ortaya çıktı. Bu olay üzerine
yukarıdaki ayet nâzil oldu ve bu şekilde yalan uyduran Velîd b. Ukbe ve
benzerleri için "fâsık" terimi kullanıldı (İbn Kesir, Muhl İhtisaa ve
tahkik, Muhammed Alı es-Sâbûnî, Beyrut 1402/1981, III, 360, 361).
Yine Kur'an'da iffetli bir
kadına zina iftirası atan kimseye fâsık denilmiştir. "İffetli kadınlara zina
isnâd edip de, sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getirmeyenlere
seksen değnek vurun. Onların şahitliklerini de ebediyen kabul etmeyin.
İşte"onlar fâsıkların ta kendileridir. Ancak, bundan sonra tövbe edip islah
olanlar bu hükmün dışındadır..." (en-Nûr, 23/4, 5).
Ebû Hanife (ö. 150/767)'ye
göre, zina iftirası ezası uygulanan kimse sonradan tövbe ederse, Fâsıklıktan
kurtulur, fakat ölünceye kadar şâhitliğine güvenilmez. Çünkü ayetteki "tövbe
ederlerse" istisnası, yalnız cümlenin son kısmına aittir. Diğer çoğunluk
hukukçulara göre ise, istisna ayetin bütününe aittir. Tövbe edince hem
fâsıklıktan kurtulurlar ve hem de şahitlikleri geçerlidir (Vehbe ez-Zühaylî,
el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, VI, 173, 174).
Hz. Peygamber fâsık
âlimden uzak durulmasını (Dârimî, Mukaddime, 29), karga eti yiyenin fâsık
olduğunu (İbn Mâce, Sayd. 19), Fâsıkların cehennem ehli olduklarını (Ahmed
b. Hanbel, III, 428, 444) ve bir müslümanın diğerini fâsıklıkla itham
etmemesini (Tecrid-i Sarih Tercümesi XII, 137, Hadis No: 1988) bildirmiştir.
Ayrıca pek çok rivâyeti bulunan bir hadiste beş hayvan için fâsık terimi
kullanılmıştır. Hz. Âişe'den gelen rivâyet şöyledir: "Beş fâsık hayvan
vardır ki, bunlar haremde de harem dışında da öldürülebilir. Yılan, Akrep,
Fare, Kuduz Köpek ve Karga" (Müslim, Hacc, 67, 68, 69; Nesaî, Menâsik, 113,
114,118, 119, İbn Mâce, Menâsik, 91). Burada fâsık terimi; zararlı haşarat,
söz dinlemeyen, kötülük yapan anlamındadır.
Ayet ve Hadislerden
anlaşıldığına göre fâsık tabiri kâfir ve münâfığı içine alan geniş anlamda
kullanıldığı gibi, ehl-i Sünnet âlimlerine göre daha çok büyük günah
işleyenler için kullanılmıştır. Ehl-i Sünnete göre inkâra düşmeksizin büyük
günah işleyen ne kâfir ne de münâfık olur. İmandan da çıkmaz. Tövbe
etmeksizin ölürse, Allah'ın onu ya bir şefâatçının şefâati veya fazl ve
keremi ile affetmesi, ya da suçuna göre onu cezalandırması mümkündür. Sonra
onu cennete sokar. Çünkü Allahû Teâlâ "Ey iman edenler, Allah'a nasûh
(kesin) tövbe ile tövbe ediniz" (et-Tahrim, 66/8) ayetinde, günah işleyene
iman sıfatiyle hitabetmiştir. Bunun gibi daha pek çok ayet vardır (bk.
el-Bakara, 2/178; el-Hucurât, 49/9; el-Mâide 5/106; Ebû Mansur Mâtûridî,
Kitabü't Tevhid, İstanbul 1979, s.354). Ayrıca İslâm ümmeti Hz. peygamber
asrından günümüze ehl-i kıble için büyük günah işleyip işlemediğini dikkate
almaksızın salât, dua ve Allah'tan mağfiret dileyegelmiştir. Yine müminlerin
namazlarda ana-baba, hısımlar ve tanıdıkları için bir ayırım yapmaksızın
istiğfâr etmesi meşhur olmuştur. Halbuki onlar kâfir için istiğfârın caiz
olmadığına inanırlar.
Ayet ve Hadislerde
günahlar büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Kur'an'da; "Eğer
yasaklandığımız büyük günahlardan sakınırsanız, sizin öbür küçük
günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir makama koyarız" (en-Nisâ, 4/31),
"O, iyi amellerde bulunanlar; küçük kusurları hariç, büyük günahlardan ve
hayasızlıklardan kaçmışlar" (en-Necm, 53/32) buyurulur.
Büyük günah (kebire) şöyle
tarif edilebilir; ayet ve Hadislerde büyük günah olarak belirtilen, hakkında
nassı ile bir ceza konulan veya bir tehdîd unsuru bulunan fiiller ile,
nass'larda belirtilmediği halde kötülüğü bunlar seviyesinde bulunan
fiillerdir. İmam Mâtûridî (ö. 333/944) büyük günahları itikat ve amelle
ilgili olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Birincisi küfür ve şirk türünden
olup, amelle ilgili olanı kişiyi küfre götürmez (Maturidî, 187 a.g.e.,
s.338).
BAŞA DÖN
Hadislerde bazı büyük
günahlar sayılmıştır; Allah'a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek,
yalancı şahitlik, sihir, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, faiz
yemek, cihâd alanından kaçmak, iffetli mümin bir kadına zina iftirasında
bulunmak, zina yapmak, Mescid-i Haram'da günah işlemek bunlar arasındadır (Bıharı»
Edeb, 6; Müslim, İman, 38; Tirmizî, Tefsır, 5; Şehadatı 3; Birr, 4; Ebû
Davûd, Vesaya, I0; Nesâî, Tahrım, 3; Ahmed b. Hanbel, III, 131, V, 36, 38;
Dârimî, Diyât, 9). Hz. Ali (ö. 40/661) buna hırsızlık ve şarap içmeyi de
ilave etmiştir (Teftâzânî, Şerhu'l-Akaid, Istanbul 1326/1908, s.140 vd).
Ancak işleyeni fısk
derecesine düşüren bu günahlar, Hadislerde örnek kabılinden ve hadisin vârid
olduğu sıradaki şartlara göre söylenmiş olmalıdır. Çünkü ez-Zehebî (ö. 784/1
347) ' nin yazdığı "Kitabü'l-Kebairı de büyük günahların sayısı yetmişe
ulaşırken, el-Heytemî (ö. 974/1566)'nin "ez-Zevacir an İktirafeıl-Kebairı
adh eserinde bu sayı 467'ye kadar çıkar.
Hanefilere göre büyük
günah işleyen fâsık, hâkimlik görevine tayin edilmişse, vereceği hüküm
ihtiyaç sebebiyle geçerli olur. Fakat hâkimin, fâsığın şahitliğini kabul
etmemesinde olduğu gibi kendisininde bu göreve atanmaması gerekir. Ancak
iffetli kadına zina iftirası suçundan hüküm giyen kimse hakimliği ve
şâhitliği geçerli değildir (Vehbe ez-Zühaylî a.g.e., VI, 745).
Fâsık kendisi ve çocukları
üzerinde velâyet hakkına sahiptir. O, malını saçıp savurmaması şartıyle sırf
fıskı yüzünden hacredilmez. Çünkü tasarruf ehliyetini kısıtlama (hacr) israf
ve saçıp savurmayı önlemek için meşrû kılındı. Ayrıca ilk müslümanlar büyük
günah işleyenlerin ehliyetlerinde kısıtlama yapmadılar (İbn Âbidîn, Reddu'l-Muhtar,
V, 102).
Fâsık, yahudi, hristiyan
veya mecusiye zimmî yahut harbî olsun sadaka vererek maddi yardım yapmak
mümkün ve caizdir. Ayette: ''Onlar yemeğe ihtiyaç ve istekleri olduğu halde,
onu, yoksula, yetime ve esire yedirirler" (el-İnsan, 76/8) buyrulur. Burada
"Esir" harbî durumunda sayılır. Yine Hz. Peygamber, susuz köpeği sulayan
kimse hakkında "Her canlı hayvan için ecir vardır" (Buharı. Mezalim. 23.
Edeb, 37, Müsakat, 9, Müslim, Selam 153) buyurmuştur. "Senin yemeğini,
Allah'tan sakınan kimseden başkası yemesin" (Tirmizi, Zühd, 56; Ebû Dâvud,
Edeb, 16; Ahmed b. Hanbel, III, 38) hadisi ise, yardım konusunda tercih
önceliğini bildirir (ez-Zühaylî, a.g.e., II, 920).
Fıskın zıddı adl; fâsık'ın
zıddı adil'dir. Adâlet; dini istikamet üzere bulunmak, dini görevleri yerine
getirmek, zina, şarap içmek, ana-babaya asi olmak ve benzeri durumlardan
kaçınmak, küçük günahlarda ısrardan sakınmaktır. Şâfiîler, bir aile reisinin
çocukları üzerinde velâyet hakkına sahip olması için onun adâlet sahibi
olmasını şart koşmaktadırlar. Delilleri Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "İki
adâletli şahid ve rüşde ermiş veli bulunmadıkça nikâh olmaz" (Ebû Dâvûd,
Nikâh, 19; Dârimî, Nikâh, II; es-Serahsı, el-Mebsût, V, 31). Çünkü nikâh
velâyeti görüş ve takdir hakkını kullanmayı gerektirir. Fâsık ise, mal
velâyetinde olduğu gibi, bu konuda da isabetli karar veremez.
Hanefi ve Mâlikilere göre
velâyetin sabit olması için adâlet şart değildir. Veli, adil olsun, olmasın
kendi kızını veya erkek kardeşinin kızını evlendirebilir. Çünkü onun
fâsıklığı yanında bulunan kimselere karşı şefkat göstermesine ve
hısımlarının maslahatını gözetmesine engel olmaz.
Velâyet hakkı geneldir. Ne
Hz. Peygamber devrinde ve ne de ondan sonra hiçbir velinin fıskı sebebiyle
çocuklarına velâyetten menedildiği nakledilmemiştir. Tercihe şayan olan
görüş budur. Yukarıda zikredilen hadisi hanefiler zayıf görmüştür.
Hanefilere göre fâsık,
velâyete ehil olduğu gibi şahitliğe de ehildir. Adâletli veya adâletsiz
şahitliğe de ehildir. Adâletli veya adâletsiz şahitlerin önünde yapılacak
akitler geçerli olur. Şia da aynı görüştedir. Onlara göre şâhitlik akdin
sıhhati için gerekli bir şart olmayıp, mendûbtur (ez-Zühaylî, a.g.e., VII,
75, 197).
BAŞA DÖN
FİTNE
Fitne kelimesi küfür,
azgınlık, sapıklık, günah, rüsvalık, ayrılık, birisini azdırmak, delilik, iç
ihtilaf ve kargaşa, kavga, kalbin bir şeyi fazlaca beğenip, ona meyletmesi,
hoşuna gitmesi, bela, azap, musîbet... gibi anlamları vardır (Abdü'r-Raûf
el-Mısrî, Mu'cemü'l-Kur'an, Beyrut, 1367 /1948, II, 71; İbnü'l-Manzûr,
Lisanü'l Arab, Beyrut 1698 XIII. 317 vd). Aynı zamanda insanlar arasında
vukua gelen ihtilaf, ihtilâl, eşkiyalık ve kavgaya da denir. Bazı hadis ve
ayetlerde söz konusu kelime daha ziyade bu manadadır (Tecrid-i Sarih
Tercemesi, XII, 290).
Fitne ve bu kelimenin
değişik türevleri Kur'an-ı Kerim'de muhtelif sure ve ayetlerde 60 yerde 12
manaya gelir:
1- Azap:. "Azabınızı
tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur" (ez-Zâriyât, 51/14);
2- Şirk (Allah'a ortak
koşmak): "Fitne (şirk) adam öldürmekten daha büyük günahtır..." (el-Bakara,
2/217),
3- Küfür: "O gün (kıyamet
günü) münafık erkeklerle, münafık kadınlar iman edenlere der!er ki, "bizi
gözetip bekleyin, nurunuzdan biraz edinelim ". Onlara "geriye dönün de nur
arayın!" denilir. Sonra da aralarına kapısı bulunan sur çekilir. İç
tarafında rahmet, dış tarafında o cihetten azap vardır. münafıklar,
müminlere "biz sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. Onlar da
"evet, beraberdik, ama siz kendinizi fitneye düşürdünüz (iman etmediniz,
küfrettiniz) şüpheye düştünüz" (el-Hadîd" 57/13-14),
4- Günah: "... Artık
Peygamber'in emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin (günahın)
dokunmasından veya kendilerine elem verici bir azabın erişmesinden
çekinsinler" (en-Nûr, 24/63), "Onlardan (Tebük seferine çıkmamak için bahane
arayanlardan) bir kısmı "bana izin ver de, beni fitneye (günaha) düşürme"
diyordu. Haberiniz olsun ki, kendileri fitneye düşmüşlerdir. Her halde
cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır" (et-Tevbe, 9/49),
5- İşkence, eziyet: "Sonra
işkence ve azaba uğratılan, ardından hicret eden, sonra da Allah yolunda
savaşan ve sabredenleri, Rabbin mutlaka bağışlayan ve çok merhamet edendir"
(en-Nahl, 16/110),
6- Belâ ve imtihan: "Andolsun
ki, onlardan öncekileri de çetin imtihan ettik." (el-Ankebût, 29/3),
7- Ta'zîb ve Gönül
incitme: "O kimseler ki, mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkencede
bulundular, sonra da tövbe etmediler. İşte onlar için cehennem azabı vardır.
(el-Bürûc, 85/10),
8- Öldürme ve Helâk:
"Yeryüzünde yolculuğa çıktığınızda, kâfirlerin sizi fitneye düşürüp
(öldürüp) kötülük edeceklerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda bir
vebal yoktur..." (en-Nisâ, 4/101),
9-Sırat-ı müstekîm'den
saptırma: ''Neredeyse onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı
uydurman için seni bile fitneye düşürecekler (doğru yoldan saptıracaklardı),
ve ancak o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi" (el-İsra, 17/73),
10-Dalâlet ve tereddüde
düşürme: "Çünkü siz ve taptıklarınız, cehenneme girecek olanlar dışında hiç
kimseyi dalâlete düşürecek (azdıracak), baştan çıkaracak değilsiniz" (es-Saffât,
37/161-163),
BAŞA DÖN
11- "Özür ve illet: "Sonra
onların, sadece "Rabbimiz Allah'a yemin ederiz ki, biz müşrik değildik"
sözleridir: başka özürleri (fitneleri) olmayacak" (el-En'âm, 6/23),
12- Delilik ve Gaflet:
"Yakında kimlerin deli olduğunu sen de göreceksin, onlar da görecek"
(el-Kalem, 68/5-6).
Fitne Allah (c.c) ve
kuldan sadır fiiller cümlesindendir. Mesela, belâ, musîbet, öldürme veya
işkence... gibi hoşlanılmayan fiiller, her ne zaman Allah Teâlâ'dan sadır
olursa, ancak bir hikmete binaen olur; buna mukabıl her ne zaman, Allah'ın
emri dışında, kul tarafından bu fiiller yapılırsa, bunun zıddı olur (Fîrûzâbâdî,
Besâiru Zevi't- Temyîz fî Letâifi'l-Kitabi'l-Azîz, Mekke (t.y), IV. 166-169)
Kur'an-ı Kerim'de geçen
"fitne" ve türevi olan ikilemeleri bu şekilde oniki maddede toplamak mümkün
olsa da, buna karşılık aynı kelimelerin Hadislerdeki manalarında aynı
çokluğu görmemiz mümkün değildir. Hadislerde bu kelimeler daha çok "ictimaî
bozukluk, düzensizlik, anarşi... vb. manalar" kullanılmıştır: "Fitne, deniz
dalgaları gibi dalgalanır" ('Buhâri, fiten, 17; Müslim, iman, 231). Bilhassa
Hz. Peygamber "Deccâl'dan" bahsederken, fitne kelimesini kullanmış, ümmetini
bu fitneye karşı dikkatli olmaları için uyarmıştır (Buhârî, fiten, 26,
i'tisâm, 2; Müslim, küsûf, 8, 1 1, 12, 22; Ebu Davud, fiten, 24, 149). Yine
O, bir çok dualarında da mutlak olarak fitneden, Allah'a sığınmış (Buharı,
daavât, 35; Müslim, fezâil, 137...) ve dünyanın, malın, fakirliğin, kabrin,
ölü ve dirilerin, kadınların ve cehennemin fitnesi konusunda da ümmetine
çeşitli tavsiyelerde bulunmuştur ki, mezkur konularda söz konusu olan fitne,
insanı dinini yaşamaktan alıkoyan, Allah'a ulaşmadan engel olan veya insanı
cehenneme sürükleyen âmil, sebeb... vb. manalara gelir (Bu manalar için bkz.
İbnü'l-Esir, en-Nihâye fi darıbi'l-Hadis, Beyrut, t.y III. 410-411).
Hadis Kitaplarında "Kitabü'l-Fiten"
diye bölümler vardır. Buradaki "fiten" kelimesi de fitne kelimesinin çoğulu
olup, söz konusu bölüm Hz. Peygamber'in, kendi vefatından sonra meydana
gelecek fitnelerle ilgili hadislerinin yanında, kıyamet ve ahiretle ilgili
hadisleri ihtiva eder.
Allah Teâlâ şu ayet-i
kerimede zararı herkese olan, musibeti, günahkâr olan ve olmayana kadar
herkese ulaşan, anlaşmazlık, kavga... kısacası anarşiden kaçınılmasını
emrettiği belirtilmektedir: "Ey müminler! Öyle bir fitneden sakınınız ki, o,
hiç de sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz (onun dehşeti
günahsızları bile kuşatır), (el-Enfâl, 8/25). Çeşitli hadislere göre -Buhârî
bu ayeti başlık yaparak bu hadisleri altında sıralamıştır-" en büyük fitne
ümmetin birliğini bozan ve İslâm toplumunun sosyal hayatını ihlal eden, bağı
hareketler gelir. İkinci planda da İslâm devletinin müdafasından kaçmak,
bütün ümmetin gözü önünde alem küfür ve dinden irtidat etmek, zâlim
yöneticilere hayır ve doğru olan şeyleri öğütlemeyip, onlara dalkavukluk
yapmak veya yağ çekmek gibi kötü şeyler gelir ki, bunlar da bir ümmetin
bütün fertlerinin maruz kalmalarına sebeb olan fitne ve belalar
cümlesindendir" (Tecrid-i Sarih Tercemesi, XII. 291).
İslâm tarihinin ilk
dönümlerinde siyâsi sebeblerle zuhur eden dahilî ihtilaflar âlimlerimizce
fitne olarak nitelendirilmiştir. Mesela; Cemel ve Sıffîn vakaları, Hz. Osman
ve Hz. Ali'nin şehid edilmeleri, Hz. Muaviye'nin oğlu Yezid'i kendine halef
ve veliahd tayin etmesi gibi İslâm devleti bünyesinde ortaya çıkan
fitnelerdir. Bu tür fitneler sonucu bir çok müslüman hayatını kaybetmiş yeni
yeni batıl mezheplerin ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. Açılan bu tür
yaraların kanları zamanımıza kadar akmaya devam etmiştir.
BAŞA DÖN
FLÖRT
Kadın-erkek arasındaki
duygusal ilişki. Flört etmek, kadın ve erkeğin duygusal ilişki kurması. Batı
toplumlarında flört, gençlerin duygusal açıdan olgunlaşmalarını, çeşitli
komplekslerinden kurtulmalarını, cinsellik konusunda bilgilenmelerini,
eşlerin evlilik öncesinde birbirlerini tanıyarak bilinçli bir beraberlik
oluşturmalarını sağlayacak bir tecrübe ve eğitim biçimi olarak kabul edilmiş
ve hoş görülmüştü. Fakat duygusal ilişkiler, kendisine ilişkin bütün düşünce
ve varsayımların iflasını ilan edercesine büyük bir hızla fiziksel ilişkiye
dönüşerek gündemden düştü. Batılı toplumlar günümüzde bir yandan bir süre
önce son derece masumane ilişkiler olarak baktığı flört olayının önüne
yığdığı toplumsal sorunlarla boğuşurken, bir yandan da artık duygusal
ilişkinin yerini alan cinsel özgürlük gibi kavram ve olguları tartışmaya
başladı.
Kadın-erkek arasında
serbestçe kurulan ilişkilerin farklı bir sonuca varması mümkün değildir.
Çağımızın önde gelen ruhbilimcilerinden Erich Fromm izlenerek söylenirse,
karşıt cinsler arasındaki duvarın yıkılması durumunda duygusal ilişkilerin
karşı konulmaz bir cinsel isteğe dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu cinsel isteğin
tek amacı da birleşmektir. Bu nedenle bu tür ilişkiler düşünüldüğünün
tersine sürekli değildir ve utanç, umut kırıklığı, nefret ve düşmanlıkla
noktalanır. Böylesine olumsuz bir biçimde sonuçlanan ilişkiler doğal olarak
birçok bireysel ve toplumsal soruna neden olur. Ruhsal bunalımlar, aileden
kopmalar, kötü yollara düşmeler, çocuk denilecek yaşta ortaya çıkan
gebelikler, terkedilmiş gayr-i meşrû çocuklar, intiharlar bu tür ilişkilerin
Batı toplumlarının önüne yığdığı sayısız sorundan yalnızca birkaçıdır.
Islam
Açısından Flört
Islâm, yalnızca ortaya
çıkan sorunlara çözümler getiren bir inanç ve hukuk sistemi değil, aksine,
getirdiği kurallarla öncelikle sorunların ortaya çıkmasını önleyen bir
dindir. İslam'ın bu özelliği kadın-erkek ilişkileri alanında da kendini
göstermekte, Islâm toplumlarında, Batı örneği câhili toplumların karşı
karşıya geldiği sorunların ortaya çıkmasına imkan tanımamaktadır.
Islâm, toplumun çürümesine
neden olan başlıca amillerden birisi kadın-erkek arasındaki gayr-i meşrû
cinsel ilişkiyi (zina, fuhuş) yasaklamış, caydırıcı bir etken olarak cezaî
müeyyideler getirmiştir. Fakat asıl önemlisi bireyleri bu tür fiillere
götürecek bütün yolları kapatması, oluşmasını önleyici tedbirler almasıdır.
Bu tedbirlerin başında karşıt cinsteki yabancı kişilerin yalnız başlarına
bir arada bulunmaması kuralı gelir. Hz. Peygamber, böyle bir durumun
doğuracağı tehlikeli sonuçlara dikkat çekmek üzere, "Çünkü -bu takdirde-
üçüncüleri şeytandır" (Ibn Hanbel, Müsned, I, 227, III, 339) buyurur. Diğer
bir önleyici kural da tesettür ve sürekli bakış gibi uyarıcı davranışlardan
kaçınma (en-Nur, 24/30-31) kuralıdır. Dokunma, el sikisma ve benzeri fiziki
temas yasağı da başka bir önlemdir (el-. Mavsılî, el-Ihtiyarî Ta'lili'l-Muhtar,
IV, 156). İslam'ın kadın-erkek ilişkileri hakkında getirdiği hüküm ve
kurallar açısından bakıldığında flörtün bütünüyle Islâm sınırlan dışında
kaldığı görülür: Çünkü, biçimi, şartlan ve sonuçlan bakımından İslam'ın
hüküm ve kurallarına ters düşen bir ilişki biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
Islâm insanın cinsel
yönünü görmezden gelip bu alandaki ihtiyaçlarını yok saymaz. Tersine, bu
yönünün meşrû' ve hem birey, hem de toplum için yararlı olabilecek biçimde
tatminini öngörür. Evlilik kurumunun önemli varlık nedenlerinden birisi de
insanın cinsel ihtiyaçlarının böyle bir yönde karşılanmasıdır. Bu nedenle
Islâm'da evlilik teşvik edilmiş, olabildiğince kolaylaştırılmaya
çalışılmıştır.
BAŞA DÖN
FUHUŞ
Çirkin davranış, gayr-i
meşrû' cinsel ilişki, zina. Gerek söz ve gerekse fiillerdeki her türlü
çirkinliği, edepsizliği, hayasızlığı, söz ve davranışlarda sının aşmayı
kapsayan bir tabir.
Her türlü ahlâksızlık,
homoseksüellik, kötü huyluluk, çıplaklık, açıklık, terbiyesizce konuşma ve
cimrilik, kısacası; Allah'ın, yapılmasını veya söylenmesini yasakladığı her
şey bu kelimenin şumûlüne girer. Ayrıca, bu ahlâksızlıkları, toplum içinde
yaymak veya yaymaya çalışmak; örneğin, müstehcen hikaye ve romanlar, bu
türden tiyatro oyunlarıyla sinema filmleri, çıplak resimler, kadınların
ortalıkta açık saçık dolaşması karşı cinslerin birbirleriyle diledikleri
şekilde eğlenmeleri aynı şekilde fuhuş teriminin kapsamına girer.
Fahişlik; sözde, fiilde
yahut sıfatta olur. Meselâ çok uzun bir kimseye, bu yüzden "fahiş derecede
uzun" denir. Ancak bu kelime, daha çok konuşma için kullamlır. Ağız bozuk,
kötü huylu insanlara "fâhiş"; başkalarını güldürmek için açık-saçık söz
sarfeden kimselere de "mütefahhiş" ya da "mütefâhiş" denilmektedir (Ibn
Hacer el-Askalânî, ‚Fethu'l-Bârı bi şerh-i Sahîhi Buhâri', X, 371).
Yine Buhâri'de, Abdullah
Ibn Amr, Muâviye ile Kûfe'ye geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den
sözederek, "O, asla nefâhiş (çirkin sözlü, kötü huylu), ne de mütefahhiş
(müstehcen konuşan) değildi. O; ‚En hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır'
derdi" diye zikreder (Buhâri, Edeb, 38).
Genelde zina eden
kadınlara fâhişe denildiği halde, Kur'an, yukarıda anılan günâhların tümünü
bu isimle adlandırmıştır.
"Onlar, fena bir şey
(fâhişe) yaptıklarında veya nefişlerine zulmettiklerinde, Allah'ı anarlar,
günâhlarının bağışlanmasını dilerler... (Âl-i Imrân, 3/135) ve
"Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin -geçmişte olanlar
geçmiştir-çünkü o, çok çirkin (fahişe) ve iğrenç bir şeydi. Ne fena âdetti
o" (en-Nisâ, 4/22).
Yukarıdaki iki ayette de
görüldüğü gibi, insanların işledikleri günâhların tümünü "fâhişe" diye
isimlendirmek mümkündür. Çevremizde zina eden kadınları, bu ad ile
adlandırmak yaygın ise de, kelimenin şümûlü bundan çok daha genıştır.
Nitekim, Peygamber (s.a.s.)'in hanımları, kendisinden dünyalık bazı
isteklerde bulunmuşlar ve bunda ısrar etmişlerdi. Bunun üzerine inen ayet-i
kerime onları eleştirmiş, hatta onları (akabınde boşanma vukû bulacak) dünya
ziynetini yahut Allah'ı ve Resulünü (dolayısıyla ahireti) tercih etmelerinde
serbest bırakmıştır. Onlar da ikinci şıkkı, yani ahireti tercih etmişlerdi.
Daha sonra inen ayet, bundan böyle Allah'a ve Resulüne karşı işleyecekleri
günâhların cezasının büyüklüğünden sözeder. şöyle ki: "Ey Peygamber
hanımları, sizden kim açıktan bir terbiyesizlık (fâhişe) yaparsa, onun azâbı
iki kat olur. Bu, Allah'a göre kolaydır" (el-Ahzâb, 33/30). Bu ayetteki
"fâhişe" sözü, genel anlamda günahı ifade etmekle birlikte; yukarıda
anlatılan olaydan, özel olarak da Hz. Peygamber'e, dolayısıyla Allah'a karşı
gelmeyi ifade etmektedir.
"Fâhişe" sözünün, zinâ
anlamında da kullanıldığını Kur'an'da müşâhede etmekteyiz: "Zinaya
yaklaşmayınız; çünkü o, açık bir kötülük (fâhişe), çok kötü bir yoldur" (el-Isrâ'
17/32) âyetinde zina, fâhişe sözüyle ifade olunmuş iken; "Kadınlarınızdan
zinâ edenlere (fâhişe işleyenlere) kar şı aranızdan dört şahit getirin.
Onlar şehâdet ederlerse, ölünceye kadar ve ya Allah onlara bir yol açıncaya
kadar evlerde tutun..." (en-Nisâ, 4/15) ayetinde, "fâhişe" ile zina
kasdedilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
aşağıdaki hadisinden de, "fahişe" sözü ile zinanın kasdedildiğini
anlayabiliyoruz.
"Bir milletin içinde zina
(fâhişe) ortaya çıkıp nihayet o millet, bu suçu alenî olarak işlediğinde,
mutlaka bulaşıcı (taun) ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde
vukubulmamış hastalıklar yayılır " (Ibn Mâce, Fiten, 22).
Hz. Lût (a.s.)'ın kavmi
arasında yaygın olduğundan, "lûtîlik" diye (çok hatalı olarak) bilinen
"homoseksüellik", fâhiş günâhlardan sayılmış ve bu suçu işleyenlere çok
büyük cezalar verilmiştir. Kur'an bu çirkin hayasızlığı işleyenleri Lût
(a.s.)'ın dilinden şöyle kınamaktadır; "Lût da hani kavmine demişti ki;
‚siz, açıkça gör düğünüz halde, yine de o çirkince utanmazlığı (fâhişe)
yapacak mısınız" (en-Neml, 27/54).
BAŞA DÖN
Cenâb-ı Allah, ister zina
olsun ister diğer günâhlar olsun fuhşun her türlüsünü; gizlisini de açığını
da yasaklamıştır: "Favâhişin (her türlü kötülüğün) açığına da gizli olanına
da yaklaşmayın..." (el-En'âm, 6/151) buyurmakla yalnız "fevâhişi" işlemeyi
yasaklamakla kalmıyor, ona yaklaşmayı dahi haram sayıyor. Allah korunmak
isteyeni şüphesiz koruyacaktır; korunmak istemeyenin de, hâliyle Allah'a
sunacağı bir mazereti olmayacaktır.
Yukarıdaki ayetin sebeb-i
nüzûlü hakkında, Abdullah Ibn Abbâs'tan, Hasan-ı Basri'den ve Süddî'den bize
gelen bilgilere göre, alenî zina çirkin görülürdü de gizli zina
ayıplanmazdı. Bu ayet-i kerîme, zinânın alenî olanını da gizlisini de
yasakladı. Hatta iki ‚fuhşun' ikisi de nehyolunduğu gibi ayet-i kerîmede;
"bunlara yaklaşmayınız" buyurulduğuna göre, zinayı çağrıştıran, zinaya
götüren her türlü yollar ve vasıtalar da haram kılınmıştır (Buhâri, Tecrid-i
Sarîh Tercemesi, XI, 104).
"Onlar, bir kötülük
(fâhişe) işlediklerinde ‚biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da
bunu bize emretti derler'. De ki: ‚Şüphesiz Allah, kötülüğü (fahşâyı)
emretmez. Bilmedığınız bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"(el-A'râf,
7/28); halbuki "şeytan, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı (fahşâyı) ve
Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder" (el-Bakara,
2/169).
"Allah çirkin şeyi (fahşâyı),
asla emretmez" anlamındaki bu kısa cümle, Arapların, inanç ve geleneklerine
karşı güçlü bir delildir. Bu delilin gücünü takdir etmek için, şu iki ana
konunun bilinmesi gerekir:
a) Araplar, belli dînî
ayınleri çıplak olarak icra etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın
bizâtihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu
geleneklerine rağmen hiçbir saygın Arap, çarşı-pazarda herhangi bir dostunun
yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.
b) Hatta onlar, çıplaklığı
ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için
yaptıklarını söylerlerdi. Fakat Kur'an bunu çürüterek, "Çıplaklığın çirkin
bir şey (fahşa) olduğunu siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı,
çıplaklık âdetinizi, Allah'ın emridir diye öne sürmeniz tamamıyla
asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz hayasızlığı tasvib ediyorsa, bu
onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık delilidir" (Ebu'l-A'la
el-Mevdûdî, "Tefhimu'l-Kur'ân" II, 25.)
Allahu Teâlâ, kutsal
kitabında cimriliği de "fahşâ" sınıfına sokmuş ve fakirlikten korkarak,
cimrilik etmeyi şeytanın kandırması olarak vasıf landırmıştır: "Şeytan sizi
fakirlikle korkutur ve çirkin (fahşâ) şeyleri emreder. Allah ise, size kendi
katından bağışlama ve lutuf vâdediyor. şüphesiz Allah'ın lutfu genıştır; O,
bilendir" (el-Bakara, 2/268.)
Dinimiz, yukarda sözü
edilen her türlü fiili yasakladığı gibi bu fiillere götüren bütün yolları da
yasaklamış, insanlara bu yolları açanları çeşitli şekillerde cezalandırmayı
kendi görevleri arasında saymıştır. Nitekim ayette, "Iffetsızlık ve
utanmazlığın (fâhişenin), iman edenler içinde yayılmasını arzu edenler için
dünyada ve ahirette acıklı bir azab vardır" (en-Nûr, 24/19).
Doğrudan ve yeraldığı
metne göre ayetin tefsiri şöyledir: iftira atanlar, kötülüğü propaganda
edenler ve yayanlar, Islâm maneviyat ve ahlâkına güvensızlık getirenler
cezayı hakederler." Metinde geçen kelimeler, kötülüğün propagandası için
kullanılabilecek tüm biçimleri kapsamaktadır. Bunlar, genelevleri açma
olabilir; şehvet kamçılayıcı (erotik) hikayeler, şarkılar, tablolar, film ve
piyesler yazma, yayınlama, söyleme ve gösterme olabilir; halkı ahlaksızlığa
iten kulüp ve otellerde her türden karışık toplantılar olabilir. Kur'an
bütün bu yollara baş vuranların yalnızca ahirette değil, dünyada da cezayı
hakeden suçlular olduğunu ilân eder. O halde, tüm bu ahlâksızlığı yayma ve
propaganda etme araçlarını ortadan kaldırmak Islâmî bir görevdir.
BAŞA DÖN
FUKAHAY-I SEB'A
(YEDİ FAKİH)
Medine'de aynı asırda
yaşayan tabiîlerden yedi fakih.
Emevilerin iktidarda
bulunduğu yıllarda bazı sahâbe çocukları ve tabiînden kimselerin bu iktidar
ve yönetime karşı gelip toplumda çeşitli karışıklıkların çıkması yüzünden
bir kısım sahâbîler, tabiîler hükümet merkezinden uzak şehirlere çekilip
İslâmi ilimlerle uğraşmışlardı.
Onların ilmî çalışmaları
ve çevrelerinde toplanan öğrencilerinin gayretleri daha sonra tefsir, hadis
ve fıkıh gibi ilimlerin teşekkül ve tedvinini doğurmuştur.
Tabiatiyle birbirinden
uzak ve değişik toplumsal şartlara sahip olan bu şehirlerdeki bilginler
arasında görüş farkları gittikçe belirgin hâle geliyor ve her şehirde
kendisine göre bir fıkıh ekolü doğmaya başlıyordu. Bunların en etkili
olanları Hicaz ve Irak ya da diğer adıyla Medine ve Kûfe ekolleriydi. Kur'an,
sünnet ve sahâbîlerin icmâlarıyla hükmü belirtilmemiş olan meseleleri Iraklı
bilginler, akıl ve ictihad ile çözmeye çalışıyorlardı. Hicazlılar ise daha
ziyâde hadis ve geleneklerden hareket ediyorlardı. Dolayısıyla bunlara
"Hadis" veya "Eser" ehli adı veriliyordu.
İşte Hicaz ekolünü Fukahây-ı
Seb'a denilen yedi fakih temsil etmektedir. Bunların başında Saîd b. el-Müseyyeb
gelir. Bunlar, hakkında nass bulunmayan konularda ictihad yaparlarken en çok
maslahata önem verirler ve genellikle ortaya çıkmamış problemler üzerinde
durmaz ve bu gibi konularda görüş beyan etmezlerdi.
Fukahay-ı Seb'a'ya bu
ismin verilmeşinin sebebi, sahâbeden sonra fetva işinin bunlara kalması,
ilim ve fetvanın daha çok bunlardan etrafa yayılması ve bununla şöhret
bulmaları içindir. Nitekim onların yaşadığı asırda Salim b. Abdullah b. Ömer
ve benzeri birçok tâbiî âlimler olmasına rağmen fetva işi en çok bu yedi
fakihten soruluyordu (İbn Hallikan, Vefeyâtu'l-A'yân, I, 117).
BAŞA DÖN
Bu yedi Fakih şunlardır:
1- Saîd b. el-Müseyyeb (ö.
94/712): Tâbiîlerin reisi idi. Hadis rivâyeti, zühd, ibâdet ve takvayı
nefsinde toplamıştı. Aynı zamanda rüya tâbirini de çok iyi biliyordu. Sa'd
b. Ebı Vakkas ve Ebû Hureyre gibi bir grup sahâbîden ve Peygamber
efendimizin hanımlarından hadis dinlemiştir. Ebû Hureyre'nin kızı ile evli
idi ve hadislerin çoğunu da Ebû Hureyre'den rivâyet etmiştir. Kendisi der
ki: Elli seneden beri cemâatle namazda imamın ilk tekbirini kaçırmadım ve
elli seneden beri namazda bir adamın kafasına bakmadım (ilk safta durduğu
için). Ayrıca elh yıl sabah namazını yatsı abdestiyle kıldığı söyleniyor.
Kendisi şöyle diyordu: Allah'a ibâdet gibi insanı şerefli kılan ve Allah'a
karşı günâh işlemek gibi insanı küçük düşüren bir şey yoktur.
Emevi yöneticilerinden
Abdülmelik b. Mervan'ın oğulları Velid ve Süleyman'ın veliaht olmalarına
bey'at etmediği için Abdülmelik'in emriyle Medine valisi Hişâm b. İsmail
tarafından kendisine elli değnek vurulup Medine sokaklarında teşhir edildi.
Zâlimlerle ilgili şunu söylüyor: Zâlimlerin çevresindeki yardımcılarına
ancak kalben nefret ederek bakın, ta ki amelleriniz yok olmasın. Said b. el
Müseyyeb Medine'de vefat etmiştir.
2- Ebû Bekr b. Abdirrahman
b. Hâris b. Hişâm (ö. 94/712): Tâbiîlerin ileri gelenlerindendir. Kureyş
Rahibi diye adlandırılırdı (İbn Hallikan, a.g.e., I, 117).
3- Kasım b. Muhammed b.
Ebı Bekr es-Sıddîk (ö. 107/725): Tâbiîlerin ve zamanının en üstün
şahsiyetlerindendi. İmam Mâlik, "Kasım bu ümmetin fakihlerindendir" diyordu.
Kendisi bir grup sahâbîden rivâyet etmiş, kendisinden de tâbiîlerin
büyüklerinden bir cemâat rivâyet etmiştir. Mekke ve Medine arasında bulunan
ve Kudeyd denilen bir yerde vefat etmiştir (İbn Hallikan, a.g.e., IV, 60).
4- Urve b. Zübeyr b. el-Avvâm
(ö. 94/712): Alim ve sâlih bir zat idi. Kur'an-ı Kerîm kıraatlarıyla ilgili
kendisinden rivâyetler yapılmıştır. Kendisi teyzesi olan Hz. Âişe'den hadis
dinlemiş, ondan da İbn Şihâb ez-Zührî ve diğer bazı âlimler rivâyet
etmiştir. Medine'de kendi adıyla anılan Urve kuyusunu kendisi kazdırmıştır.
Medine yakınında Fur' denilen bir köyde vefat etmiştir (İbn Hallikan,
a.g.e., III, 255-258).
5- Süleyman b. Yesâr (ö.
107/725): Âlim, âbid ve güvenilir bir zat idi. Kendisi, İbn Abbâs, Ebû
Hureyre ve Ümmü Seleme'den hadis rivâyet etmiş, ondan da İmam Zührî ve büyük
hadisçilerden bir grup rivâyet etmiştir (İbn Hallikan, a.g.e., lI, 399).
6- Hârice b. Zeyd b. Sâbit
(ö. 104/722): Kadri yüce âlim ve zâhid bir tâbiî idi. Zührî kendisinden
hadis rivâyet etmiş, Medine'de vefat etmiştir (İbn Hallikan, II, 223).
7- Ubeydullah b. Abdullah
b. Ute b. Mes'ud (ö. 98/716): Belli-başlı tâbiîlerdendi. Kendisi İbn Abbâs,
Hz. Âişe ve Ebû Hureyre'den hadis dinlemiş ondan da Ebu'z-Zenad, Zührî ve
diğer bazıları rivayet etmiştir. Zührî, "Dört denize ulaştım" diyor ve
onların arasında Ubeydullah'ı da zikrediyor. Ömer b. Abdilaziz, 'Ubeydullah'ın
bir gecesi bana bütün dünyadan daha sevimlidir'; O'nun bir gecesini
beytulmâlin parasından bin dinara satın alırım" diyordu. Medine'de vefat
etmiştir (İbn Hallikan, a.g.e., III, 125).
BAŞA DÖN
FUTBOLA MÜSLÜMANLARIN BAKIŞI NASIL OLMALIDIR ?
Konuyu en azından üç
yönüyle ele alıp değerlendirmek mümkündür :
1. Futbol oynamak
2. Futbol oyununu
seyretmek, ya da takım tutmak
3. Futbolu bir hükümet
politikası ya da bir din haline getirmek.
l. Futbol oynamak: Bu
konuda önce şu hadisi şerifleri hatırlamamız yararlı olur: "Üçü hariç,
müslümanın her türlü eğlencesi haramdır. Hanımıyla oynaşması, atını eğitmesi
ve atış yapması" (Tirmizî, fedâilü'l-cihad 11; Ibn Mâce, cihad 19; Darimî,
cihad 14; Ahmed IV/l44,148; krs. Ibn Abidin IV/395.). "Melekler atıcılıktan
başka hiç bir eğlencede hazır bulunmazlar" (Ibn Abidin IV/404 ) "Allah'a
taattan alıkoyan her eğlence batıldır" (Buharî, istizan 52). Birinci hadisi
şerife dikkat edilirse meşru eğlencede bulunması gereken üç özelliğe işaret
ettiği görülür.1. Kişinin evine huzur ve neşe temin etmesi. 2. Hayatla ya da
düşmanla vereceği mücadele için gereç (alt yapı) tedarik etmesi 3.
Hazırladığı gereçleri kullanma eğitimi yaparak bu mücadeleye bizzat
hazırlanması. Islam'da abesle iştigal olamayacağına göre, caiz görülebilecek
spor ve eglencenin de öncelikle bu özellikleri ya da birini taşıyor olması
gerekir. Diğer hadisler de bu manayı tamamlayıcıdır. Bunu futbola uygularsak
o; (Eğer evde ya da tenha bir yerde beraber oynamıyorlarsa) hanımıyla
oynaşmak ve mücadele araçlarının temini anlamı taşımadığına göre, geriye
sadece mücadeleye hazırlanmak özelliği, yani kişinin kendisini zinde ve
sağlıklı tutma gayesi kalıyor. Bir diğer ifade ile, futbol vücudun ihtiyacı
olan spor gayesi ile yapılır ve başka mahzurlar da ihtiva etmezse mübah
(helâl) bir eğlence sayılabilir. Başka mahzurlar şunlar olabilir : Futbolu
spor ihtiyacından fazla oynayarak hem faydalı şeylerle değerlendirebileceği
zaman nimetini, hem de yine yararlı işlerde kullanabileceği enerji (güç,
kuvvet) nimetini israf etmek. (Bilindiği gibi, israf her çesidi ile haram
kılınmıştır). Oyun sebebiyle ibadetlerini aksatmak, oyun sebebiyle dünyevi
ödevlerini aksatmak ve bakmak zorunda olduğu fertlere karşı görevlerini
ihmal etmek. Oynarken giyeceği elbiselerde avret sınırına riayet etmemek.
Futbolu bir kazanç aracı olarak görmek ve uygulamak... Bu ve buna benzer
mahzurlar futbol oynamayı, mahzur olma derecelerine göre, mekruh ya da haram
hale getirmiş olurlar. böyle mahzurlar olmaksızın futbol oynamakta bir beis
olmayacağı gibi bazan sevimli ve istenen (mergub) bir spor dahi olabilir.
Ancak bugünkü şekliyle futbol bir spor değildir. Çünkü oynayanlar onu vücudu
güçlendirmek için oynamamakta, seyredenler ise hiçbir hareket
yapmamaktadırlar.
BAŞA DÖN
2. Futbol oyununu
seyretmek ya da takım tutmak : Bu konuda da oynanmasına bağlı olarak değişik
hükümler düşünülebilir. Yukarıda sözü edilen mahzurlar varsa, futbolun
oynanması gibi seyredilmesi de derece derece mahzurlu olabilir. Seyretmekle
spor yapmak gibi bir gaye olamayacağından seyretmenin faydalı ve güzel olma
ihtimalı daha azdır. Ancak oynayan tarafların birinin yenme ya da
yenilmesinden fazla etkilenmeyecek birisi için seyretmek, olsa olsa bir
nebze dinlendirici olabilir ve dinlendirici olduğu ölçüde de mahzursuz olur.
Herhangi bir tarafın diğerine galip gelmesini arzulamak ise, en büyük arzusu
bu olmadıktan sonra, fitri bir duygudur ve bir dereceye kadar normaldır. Ne
var ki, futbol seyretmekteki mahzurlar, oynamaktaki mahzurlardan genellikle
daha fazladır. Futbol seyretmekteki faydalar genellikle oynamaktaki
faydalardan daha azdır da diyebiliriz. Hele günümüzde futbol seyretmek, daha
doğru ifadesiyle takım tutmak ve taraftar olmak (Çünkü böyle olmayan
insanlar seyretmekten de zevk almazlar) bir heyecan ve tutku halini almış ve
insanlardaki müteal (aşkın) heyecanların yerini işgal eder olmuştur. Bu ise
dinle eşanlamlıdır. Çünkü din her hangi bir şeyi, ilah edinmedir. Ilah
edinme ise, herhangi bir güce gönüllü ve kayıtsız şartsız boyun eğme
demektir. Buna göre bir fert, meselâ bir futbol takımını her şeyden önde
görüyor; canına, malına, aklına, ırzına, dinine gelen zarardan ziyade
takımının mağlubiyetine üzülüyorsa, aksiyle; takımının başarısına
diğerlerindeki salahtan çok seviniyorsa, o takım onun için bir din halini
almıştır ve böyle bir insanın oluşumu, itikaden tehlikededir. Bugünde zaten
futbol yeni bir dünya dini olarak görülmektedir. Adına din denmese dahi
futbol bu haliyle bir fonksiyonu görmektedir. Nitekim bazı maçlarda "Haftada
bir sana tapınmaya geliyoruz" ibareleri dahi duyulur olmuştur. "En büyük ABC,
başka büyük yok" ibaresi tevile muhtaç bir ibaredir. Bununla nisbi bir
büyüklük kastedilmiş ve "takımlar arasında en büyük" anlamında söylenmişse
bunda bir mahzur olmayabilir. Ama takımına karşı duyduğu coşku ve heyecanla
bunu mutlak anlamda söylüyorsa, ya da o anda takımını gerçekten tüm
varlıklar içerisinde en büyük olarak hissediyorsa bu da itikaden tehlikeli
bir noktadır. Coşkunun sarhoşluğu ile alel-itlak söylenmişse belki tevil
edilebilir, ama Allah'ı da (c.c.) hesaba katarak söylenmişse küfür olur ve
her şeyi altüst eder.
3. Futbolu bir hükümet
politikası ya da bir din haline getirmek: Işin bu yönü "hükümetlerin hükümet
etmeye" devam arzusuyla, hatta bazan devletin temel nizamıyla ilgili
olabilir. Bu durum insanlardaki din ihtiyacını ve onun herhangi bir yolla
mutlaka giderilmesi gerektiğini de anlatır. Insanların ihtiyaçları sadece
fiziki değildir, manevi ihtiyaçları da vardır ve din bunların başında gelir.
Fiziki ihtiyaçlardan mesela D vitamini eksikliğinde kemik hastalığı, B
vitamini eksikliğinde göz hastalığı, saç dökülmesi olursa, manevî
ihtiyaçların giderilmemesi halinde de bir takım ruh ve sinir hastalıkları
zuhur eder. Insanlar nihilizme ve anarşiye meylederler, düzen tanımazlık ve
anomi baş gösterir, bu da mevcut hükümetler, hatta rejimler için tehlikeli
boyutlara varabilir. Tıpkı gerekli proteini almayan tavukların kendilerini
yemeleri gibi, insanlar da birbirlerini yemeye başlarlar. Sonunda da
hükümetlerin, hatta rejimlerin de başını yiyebilirler. Bu noktada Franko'nun,
"Futbol sayesinde ülkeyi on beş yıldır idare ediyorum" sözü çok anlamlıdır.
İşte böyle kötü sonuçlara meydan vermemek için hükümetler insanların manevi
boşluklarını bu tür yapma dinlerle doldurmaya ve hükümetlerini ya da
rejimlerini biraz daha sürdürmeye çalışırlar. Çünkü açlık hisseden bir bebek
yalancı meme ile de bir süre oyalanabilir. Daha sonra yalancı memenin yerini
bir başka oyuncak alır ve oyalama alabildiğince uzatılmak istenir. Peki
neden bu ihtiyaç ana sütü yerine yalancı meme ile karşılanmaya çalışılır? Ya
da manevî ihtiyaçlar fıtrat dini ile değil de yapma dinlerle giderilmek
istenir ? Bu sorunun cevabı da açıktır. Her düşünce sisteminde önemli olan
iktidarın başkalarına kaptırılmamasıdır. Yapma dinlerle oyalanmayıp, hiçliğe
ve anarşizme kayan gençlik; kurulu sistemler için tehlike olduğu gibi,
fıtrat diniyle beslenen gençler (bireyler) de tehlikedir, önemli olan,
sistemin devamı olduktan sonra ona da imkân verilmemelidir.
Düşünen insanlar için
futbolun ve benzer etkinliklerin bu yönü, diğerlerinden daha önemlidir. Bu
noktada kafa yanılırsa, devletlerin spora trilyonlar harcaması, radyo ve
televizyon programlarının saatlerini ayırması kendileri açısından haklı ve
zekice (akıllıca değil) bir tutum olduğu anlaşılmış olur. Kimseden futbol
yerine, gerçek dinî teşvik edipte başına bela alması beklenmemelidir. Önemli
olan bireylerin (fertlerin) avunuyor olması değil, sistemlerin sürmesidir.
Ama ne zamana kadar ? Allah bilir. Yalancı meme ile susturulan çocuk, bir
süre sonra ya baygın düşer, ya da öyle bir çığlık atar ki, kendini
avutanların kulak zarlarını patlatır. Ya da, fertler veya sistemler...
BAŞA DÖN |