|
ÇALIŞAN BİR İŞÇİ İŞ KAZASINA UĞRARSA, FABRİKA SAHİBİ
SORUMLU OLUR MU?
Fabrikada çalışan bir işçi
iş kazasına uğrarsa fabrika sahibi kaza yapmamış ve ona sebebiyet de
vermemiş ise sorumlu tutulmaz. Fabrika ile tarla arasında fark yoktur.
Birisinin tarlasında çalışan kimse kazaya uğradığı takdirde, tarla sahibi
onun kazasından mes'ul olmadığı gibi fabrika sahibi de işçinin kazasından
mes'ul değildir. Ancak fabrika sahibi kazaya uğrayan işçiye işe girerken,
uğrayabileceği her türlü kazaya karşı zararı tazmin edeceğine dair teminat
vermişse zararı ödemeye mecburdur.
BAŞA DÖN
FÂCİR
Azan, günâha dalan, yemin
ve sözünde yalancı çıkan hakîkatten yan çizen kişi. Allah'ın emrinden çıkan,
günâhkâr, İslam'ın emirlerini çiğneyen, dinî ölçü ve prensiplere aykırı
hareket eden kimse.
Kur'an-ı Kerîm'de fâcir
kelimesi bu ıstılâhı anlamda yedi yerde geçmektedir:
"Yoksa inanıp yararlı iş
işleyenleri, yeryüzünde bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı
gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?" (Sâd, 28/28);
"Doğrusu sen onları
bırakırsan kullarını saptırırlar, sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan
başkasını doğurup yetiştirmezler" (Nûh, 71/27);
"Işte bunlar inkârcı
olanlar, Allah'ın buyruğundan çıkanlardır" (Abese, 80/42);
"Allah'ın buyruğundan
çıkanlar cehennemdedirler" (Infitâr, 82/14).
Bu son ayette geçen "fuccâr"
kelimesi, "Rabbına karşı terbiyesizlik edip aşırı isyân ve muhâlefete
sapanlar" anlamındadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII,
5642).
"Sakının; Allah'ın
buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak "siccîn" adlı defterde yazılıdır" (Mutaffifin,
83/7);
"Sonra da ona iyilik ve
kötülük kabıliyeti verene andolsun ki..." (eş-Şems, 91/8).
Bu ayette takva ve fücûr
kelimeleri yeralmaktadır. Buradan hareketle fücûr, bir bakıma takvânın zıt
anlamı olarak kabul edilebilir.
"Ama, insanoğlu gelecekte
de suç işlemek ister de, ‚Kıyamet günü ne zamanmış' der" (el-Kıyâme,
75/5-6).
Yukârıdaki âyetlerde
görüldüğü üzere "fâcir" kelimesi, yoldan çıkmak, ahlâksız, Allah'ın
buyruğundan çıkmak, kötülük kabıliyeti ve suç işlemek anlamlarını taşımakta;
çoğu yerde de "küfür" kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır.
Yukarıda geçen Şems sûresi
sekızınci âyetindeki "kötülük kabıliyeti" diye tercüme edilen "fücûr";
haktan sapmak, hak yolunu yarıp nizamından çıkmak, fısk ve isyâna düşmek,
bilhassa zinâ etmek, yalan söylemek, daha açıkçası edepsızlık etmek olarak
izâh edilip bu tür şer ve ma'siyet olan fiillere de denilebildiği ifade
edilmektedir (Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VIII, 5857).
el-Kıyâme suresi beş ve
altıncı ayetlerde ise fücûr; "suç işlemek" anlamında geçmektedir. Yani,
insan suç işlemek, zevk ve sefâda bulunmak için yaşamayı ister;
şehvetlerinden, ma'siyetlerinden, lezzetlerinden ayrılmamasını, ilerde
onlara devam etmesini ister ve hattâ ebediyyen fısk ve fücûr ile Rabbına
karşı terbiyesizlik etmek ister; fücûr içinde bulunmayı, sâlih ve sâlim bir
hayata tercih eder de istihzâ ederek, "kıyamet günü ne zamanmış" der. Lâkin
kıyamet başladı mı gözü açılır, dünyanın başına yıkılmakta olduğunu görür,
dehşetler içinde kalır; fakat iş işten geçmiştir, son pişmanlık fayda vermez
(Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VII, 5476-5477).
Bu ayette geçen fâcirin
durumu bir başka şekilde de şöyle izâh edilir: O kişi önce günâhı işler,
daha sonra da, "yarın tövbe edeceğim ve bir daha bu işi yapmayacağım" der.
Fakat, tevbeyi gerçekleştirmez ve o işi yapmaya devam eder; neticede bu
böyle devam eder ve o kişi daima fısk ve fücûr içinde kalmış olur.
Ayrıca, fücûr kelimesi,
"yalan" anlamına da geldiğinden yalancıya da fâcir denir (Râgıb el-Isfahânı,
el-Müfredât, Istanbul 1986, s.562).
Verilen bu bilgilerin
ışığında şöyle bir genellemeye gitmek mümkündür: Fâcir, kâfir anlamına
gelmez; ancak küfre götüren ve küfre en yakın bir durum olarak kabul
edilebilir. Her kâfir fâcirdir ama her fâcir Allah'ın hükümlerini inkâr
etmediği sürece kâfir değildir.
Kısacası fâcir, Islâm
dininin kabul etmediği, yasakladığı iş ve hareketleri yapan; aşırı isyâna
dalan; özellikle büyük günahlardan olan zinâ etmek, yalan söylemek, adam
öldürmek, içki içmek, hırsızlık yapmak gibi fiilleri işleyen, günâhta ısrar
eden; başka öz bir ifadeyle, Allah'ın emir ve yasaklarını çiğneyen kimseye
denir. Eğer bunları yaparken bir inkâr sözkonusu ise o zaman kişi küfre
girmiş olur.
Fücûr bir bakıma fısk ile
eşdeğer sayıldığı gibi bir başka açıdan da fısktan daha ileri bir noktada
ele alınabilir.
BAŞA DÖN
FÂHİŞ FİYAT
Bir malın, normal
fiyatının çok üstünde veya çok altında olan satış bedeline denir.
Fâhiş kelimesi, fuhuş
mastarından ism-i fâil olup, kök anlamı; söz veya işin çok çirkin olması,
haddi ve ölçüyü asmak, yüz kızartıcı iş yapmak demektir. Fiyat, bir malın
satış bedeli olduğuna göre bir malın fiyatının çok üstünde satılması
hâlinde, fâhiş fiyat sözkonusu olur.
Islâm'da çeşitli mallara
yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep
kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde hiçbir yapay müdâhale söz
konusu olmadân kendiliğinden oluşâcâk piyasâ fiyatları ölçü alınmıştır.
Hz. Peygamber ve Hulefâ-i
Râşidin genel olarak kendi devirlerinde piyasa fiyatlarına müdâhale
etmemişlerdir. Allah Resulu'nden Medine'de fiyatlar yükselince narh koyması
istenmiş, o bu isteklere şöyle cevap vermiştir: "Fiyat tâyin eden, darlık ve
bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah ‚tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve
canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu
halde Rabbime kavuşmak istemem " (Ebû Dâvûd, Buyû,-49; Tirmizî, Buyû, 73;
Ibn Mâce, Ticârât, 27; Dârimî, Buyû, 1 3; Ahmed Ibn Hanbel, II, s.327, III,
s.85, 106, 286). Hz. Ömer de hilâfeti zamanında fiyatlara müdâhale etmek
istememiştir. Hz. Ömer (r.a.) bir gün musallâ çarşısında Hatîb b. Ebı
Beltea'ya rastlar. Hâtıb'ın önünde iki kap doluşu kuru üzüm vardır. Fiyatı
ucuz bulan halife şöyle der: "Tâif'ten üzüm yüklü bir kervanın gelmekte
olduğunu haber aldım. Onlar senin fiyatına aldanırlar. Ya fiyatı yükselt
yahut da üzümü al evine götür, orada istediğin fiyatla sat". Daha sonra Ömer
kendi kendine düşünmüş ve Hâtıb'ın evine giderek şöyle demiştir: "Sana
söylediklerim ne emirdir ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu
ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin" (Imam Şâfii el-Ümm,
II, s.209; Ibn Kudâme, el-Muğnî, IV, s.240). Ancak bu delil ve uygulamalar
fiyatlara hiçbir şekilde müdâhale edilemez, bu caiz değildir demek için
yeterli açıklıkta değildir, çünkü Allahu Teâlâ karaborsacılıktan ve yüksek
fiyatlar koyarak, insanların birbirini aldatmasından hoşnut ve râzı olmaz.
Ayet-i kerimede, "Birbirinizin mallarını aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz"
(el-Bakara, 2/188) buyurulur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Bir kimse
haksız olarak başkasının malınıalırsa, Allah'ın gazâbına uğramış olarak
ilâhı huzura çıkar" (Buhâri, Tevhîd, 24; Müslim, Iman, 222, 224). Buna göre,
haksız ve ölçüsüz olarak fiyat yükselten kimse, insanların mallarını bâtıl
yollarla yemiş ve onları Allah'ın mübah kıldığı şeylerden mahrum etmiş olur.
Işte arzedilen delil ve sebeplerle, tabiîler devrinde ahlâkın bozulması,
fiyatların sun'ı olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi
üzerine bazı tâbiîn hukukçuları narh koymayı caiz gördüler. Saîd b. el-Müseyyeb
(ö.94/712), Rabîa b . Abdirrahmân (ö . 136/753), Yahyâ b. Saîd el-Ensârî
(ö.143/760) bunlar arasındadır (el-Bâcı, el-Müntekâ Şerhu'l-Muvatta', Mısır
1331. V. s.18).
Serbest rekâbet sonucu
oluşacak piyasa fiyatlarının ne kadar üstüne çıkılır veya altına inilirse
fâhiş fiyat meydana gelir? Bu nokta gabn ile ilgilidir. Gabn; aldatma, eksik
verme ve farkına varmama gibi anlamlara gelir. Kendi arasında fâhiş gabn
(çok aldatma) ve yesir gabn (az aldatma) olmak üzere ikiye ayrılır. Çok
aldatma, başka bir deyimle "fâhiş fiyât", normal fiyatın ne kadar üstüne
çıkılırsa teşekkül eder? Bunun sınır ve miktarını belirleyen kesin bir ayet
veya hadis yoktur. Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahyâ (ö.268/881) satım
akdine konu olan malların az veya çok tasarrufa uğramalarını göz önüne
alarak fâhiş gabni gayrımenkullerde %20, hayvanlarda %10 ve diğer menkul
mallarda %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu
nisbetler aşılarak yapılacak satışlardaki satış bedelının fâhiş fiyatı
oluşturacağını söylemiştir (Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, Mısır 1334, VII, s,
169) . Hanefilere göre, fâhiş gabinde satım akdinin feshe sebep olabilmesi
için ayrıca malı gerçeğe uygun olmayan şekilde anlatmak gibi hile (tağrir)
halının bulunması gerekir. Çünkü aldatma olmamak şartıyla bir kimse
malınıdilediği fiyata satabilir. Taraflar ergin, akıllı olunca yaptıkları
hukuki muâmeleler geçerli olup, bunu tek yanlı iradeleriyle bozmaya güçleri
yetmez. Meselâ, bir kimse bin liralık malınıbilerek yüz liraya satsa veya
yüz liralık malı yine bilerek bin liraya satın alsa bu mûteberdir, feshe
yetkisi olmaz. Hatta Mecelle şerhinde çok daha mübâlağalı örneklere yer
verilmiştir. Meselâ, bir kimse bir liralık malınıbin liraya satsa akit
geçerlidir. Yani özü bakımından satım akdinde bir bozukluk yoktur. Çok fâhiş
fiyatla satıldığı öne sürülerek akdin geçerli olmadığı öne sürülemez. Ancak
böyle bir satım akdi Imam Muhammed'e göre mekruhtur. (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm
Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, s.588; Mecelle, mad. 356-360). Zaman ve yer
değişikliği olmadan bu kadar oynak fiyata normal bir piyasada ender
rastlanır. Özellikle kıyemî mal denilen ve standart olmayan mallarda bu
mümkündür. Meselâ, kilo hesabıyla üçbin TL.'na satın alınan eski kaplar
arasında bir taneşinin antika eşya olması yüzünden üçyüz bin liraya
satılması gibi.
Ancak alış-veriş
yapanların birbirlerini uyarmaları ve aldatmaya karşı nasihat etmeleri Islâm
ahlâkının gereğidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr b. Abdillah el-Becelî pazar
yerinden bir at satın almak ister. Beğendiği bir at için satıcı beşyüz
dirhem fiyat teklif eder. Cerir, bu ata altıyüz dirhem verebileceğini, hatta
sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini bildirir. Çünkü atın değeri
yüksek olup, satıcı bunun farkında değildir. Kendisine "atı, beşyüz dirheme
alman mümkün iken, niçin sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükselttin" diye
sorulduğunda şu cevabı verir: "Biz alış-verişte hile yapmayacağımız
hususunda Allâh'ın Resulune söz verdik" (Ibn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389,
IX, s.454,vd.).
BAŞA DÖN
FÂHİŞE VE FAHİŞELİK
Islâm şerîatının
yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış. Fahşâ; "Dünyada had
cezasını, ahirette ise azâbı gerektiren şeydir" (Cürcânı, et-Ta'rifât).
"Kötü ahlâklı; gerçekten
cimri; sınırı aşan her şey; söz ve cevapta taşkınlık etme; çok çirkin olan
zina olayı. Allah'ın yasakladığı her şey, konusurken ve cevap verirken haddi
aşan erkek ve kadın ve alışılagelen ölçüyü aşan şey" (Şartûnî, Akrabu'l-Mevârid).
Fahşâ, genellikle ‚zina' anlamına gelmektedir. Buna göre zinaya ve zina eden
kadına fâhişe adı verilmektedir (Ibnü'l-Esir, en-Nihâye, 111/415).
"Hakîkate ve normal
ölçülere uymayan her işe fâhişe denilir. Ibnu'l Cinni'ye göre bu kelime,
cehâletin bir çesidi olup, hilmin karşıtıdır" (Ibn Manzur, Lisânu'l-Arab).
Râgıb el-Isfahânî'ye göre, fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri son derece
çirkin söz ve fiiller olarak tanımlanmıştır (el-Müfredât, Fahşa mad.).
Fâhişe kelimesi, Kur'an-ı
Kerîm'de onüç yerde geçmektedir. Ayrıca dört yerde de çoğulu olan "fevâhiş"
zikredilmektedir. Âl-i Imrân suresi 135. ayette fena bir iş olarak
nitelenmiştir. ibn Abbâs'tan gelen bilgiye göre, hurma satan birine güzel
bir kadın geldi. Kadın, alışverişini yaptıktan sonra, adam onu kucaklayarak
öptü. Ancak hemen bu davranışına pişman oldu ve Hz. Peygamber'e gelip durumu
anlattı. Bu olay üzerine sözkonusu ayet indi (Vahidi, Esbâbu'n-Nüzül, 105).
Fahşâ ve fâhişe kelimesi,
zinadan kinaye olarak kullanılmıştır (en-Nisâ, 4/19). Ayrıca buradaki fahşâ
sözcüğünün "Kadının serkeşlik etmesi, kocasına asi olması ve geçimsizlik
yapması" anlamlarına geldiği; buna göre kocanın onu isterse evinde tutacağı,
isterse kendisinden boşanabileceği ve bunun helâl bir davranış olduğu; Ibn
Abbâs'ın rivâyetine göre de "buğz ve serkeşlik etme" anlamlarına geldiği
açıklanmıştır. Diğer bir rivâyete göre de, söz dinlememek ve bununla
birlikte isyan etmek anlamındadır. Bu isyânı kadın yapmış ise, Allah,
kocasına ondan ayrı kalmasını ve onu hafifçe dövmesini; bundan sonrada kadın
durumunu değiştirmezse, kocasının fidye isteyebileceği ifade edilmiştir (Ibn
Cerir et Taberî, el-Câmiu'l-usul, V/31S311).
Imam Fahrûddin er-Râzi'nin
açıklamasına göre, sözkonusu ayette geçen fâhişe kelimesi, kadının kocasına
ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamındadır (er-Râzı, Mefâtihu'l-Gayb,
X/II).
Fahşâ ve fahişe
kelimeleri, Kur'an-ı Kerîm'de birbirine yakın olmakla birlikte, değişik
anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir.
Şeytanın emrettiği kötü
davranış ve hayasızlık; "Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin;
ancak (câhiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayasızlık
(fâhişe)dir. O ne kötü bir sözdü ve ne kötü bir yoldu" (en-Nisâ, 4/22)
el-Bakara, 2/169 ayeti de aynı anlamdadır.
Fahşâ, evlilikten sonra
fuhuş yapma anlamında kullanılmıştır: "...O halde fuhuşta bulunmayan, gizli
dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle
nikâhlayın..." (en-Nisâ, 4/25). Çıplak olarak Kâbe'yi tavâf etme ve şirk
koşma anlamında: (el-A'râf, 7/8); Hz. Lût Kavmi'nin yaptığı çirkin fiil
(homoseksüellik) anlamında: "...Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı
yapıyorsunuz?.. Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere
yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz"(el-A'râf, 7/80-81,
ayrıca bk. el-Ankebût 31/28) fahşâ, zinâ fiili olarak da kullanılmıştır:
"Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fahişedir ve ne kötü bir yoldur" (el-Isrâ,
17/32).
Bunlardan başka "insanlar
arasında yayılan kötülük ve fuhşiyât" anlamında da kullanılmıştır: "Şüphesiz
müminler arasında fuhşiyâtın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve
ahirette çok acıklı bir azâb vardır..." (en-Nûr, 24/19).
Ayrıca fahişe kelimesinin
çoğul şekli olan "fevâhis" ile. had cezasını gerektiren şeylerin
kasdedildiği rivâyet edilmiştir (el-En'âm, 6/151; el-A'raf, 7/33; eş-Şûrâ,
42/37; en-Necm, 53/32).
BAŞA DÖN
Gazalı ise fâhişe
kelimesini çirkin söz anlamına almış ve onu dilin bir afeti olarak kabul
edip, şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber, Bedir günü
müslümanların müşrik ölüleri hakkında kötü sözler söylemesine müsaade
etmemiş, böyle bir hareketin çirkin olduğunu anlatmıştır. Bu hususta
"müminin; kötüleyen, lânetleyen ve ağız bozan fâhiş veya fâhişe biri
olamayacağını söylemiştir. Bir hadislerinde de, ağız bozan-fâhiş söz
söyleyen-kişiye cennetin haram olduğunu açıklamıştır.
Bir sözün fâhiş olması
veya fâhişe olarak nitelendirilmesi, o sözün çok açık kelimelerle çirkin bir
şekilde dile getirilmesi ile göze çarpar. Bu tür sözler, genellikle gıybet
konusunda kullanılır. Fesat çıkarmak isteyenlerin açık seçik kullandıkları
çirkin sözler vardır. Dürüst kimseler, bu çirkin fâhişe sözleri
kullanmazlar, onları gizlerler; onların yerine mecazlı ve rumuzlu ifadeler
kullanırlar. Ibn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Allah (c.c.) hayâ sahibidir,
bağışlayandır ve sözlerinde kinâyeli davranır. Meselâ "cimâ" konusunda lems
(dokunma), duhûl (girme) ve muhabbet gibi fâhiş olmayan kinâyeli ibâreler
kullanmıştır" (Gazâlî, el-Ihyâ, III/152-153).
Bazı sözleri, delâlet
ettikleri anlamlarının üzerine başarak ve bizzat isimleri ile aktarmak fâhiş
harekette bulunmaktır. Edebe uymayan sözler yerine mecaz ve kinâyeli sözler
kullanmak Islâm ahlâkına daha uygundur.
Ayrıca fâhişe kelimesinin
namuslarını satan zâniye kadınlar hakkında da kullanıldığı bilinmektedir.
Insan, ahireti kazanma
melekeleriyle donatılmış, ama bu kazanma başarısını dünya hayatında
gösterecek, toprağa, yere bağlı bir yaratıktır. O, dünya hayatını yaşaması
için kendisine verilen birtakım sevgi ve tutkuları ahiret yönünde kullanmak
zorunda olduğu gibi, fıtratı ve aynı zamanda dünyevi saadeti de bunu
gerektirmektedir. Kur'an-ı Kerîm'in ifadesiyle, "Kadınlara, oğullara, kantar
kantar altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı
kuvvetli bir tutkunun kendisi için bezenip, süslediği insan " (Âlu Imrân,
3/14), bu tutkusunu dünya hayatını yegane amaç haline getirmeden ve
başkalarının aleyhine ve zararına doyurmaya çalışmadan, Allah'ın çizdiği
yoldan giderme çabasında olduğu sürece, hem madde-mana dengesini kendinde
kurarak şahsiyetinin oluşmasını sağlayacak, hem ferdî, hem toplumsal hayatı,
hem de yeryüzündeki genel insanı hayat ve insan-tabiat ilişkisi tam bir
âhenk ve sulh içinde sürecektir. Ne var ki, insanın ilim, madde ve mânâ
açısından tekâmül edip, tüm yaratıkların üzerinde kendisine tanınan şerefli
mevkiini alabilmesi için yaratılışına ekilen ve karşısına çıkarılan birtakım
kötü güçler, onu sürekli biçimde tutkularının kölesi yapmaya ve onları
doyurma yolunda sınır tanımadan kendisi, hemcinsleri ve tüm yeryüzü için
hayatı çekilmez bir hâle getirmeye uğraşır. Bunun sonucunda, insanın
arzularını giderme uğraşında normal, insanı ve-fıtrî çizginin dışına taşıp,
sapık yollarda tatmin araması; sözgelimi nikâhsızlık, zinâ ve benzeri
ilişkilere girmek, bu tür ilişkileri normal ve hattâ özendirici hâle
getirmek, kadınları birer basit tatmin aracı derecesine düşürmek, kısaca
nikâh muâmelesi ve iffet duygusuyla fitrî ve vasat çizgide tutulması gereken
şehvet güdüşünü her türlü ahlâksız ilişkiye vasıta kılmak, Kur'an'ın ‚fahşâ'
kelimesiyle niteleyip, şiddetle yasakladığı bir durumdur. Şeytan, fahşâyı
emrederken (el-Bakara, 2/169, 268), Allah, açığı ve gizlisiyle her türlü
fahşâyı haram kılmıştır (el-A'râf, 7/33) ve namazın insanı fahşâdan
uzaklaştırıcı bir amel olduğunu da vurgulamıştır. ‚Fahşâ', toplumları yıkıma
götüren en feci faktörlerden birisi olagelmiştir.
BAŞA DÖN
FAİZ PARASINDAN İKRAM
İslam'ın faizi en büyük
günahlardan saydığını biliyoruz.(bk. Buharî, Vasâae 23, Hudûd 44; Müslim,
Imân 144) Anaya-babaya iyi davranmanın, Allah (cc)'a ibadetin hemen ardından
geldiğirnde biliyoruz.(K. E1-isrâ (17) 23) Öyleyse bu dengeyi iyi ayarlamak
zorundayız. "Yaratana isyan sözkonusu olan yerde yaratılana itaat edilmez"(Buhari,
Ahâd müslim, Imaret 39; Ebu Davûd, Cihad 87; Nesâi, Bey'at 34; Ibn Mâce,
Cihad 40; Müsned 1/94; 409, IV/426, V/66) esasını ayar olarak kullanırsak,
işler biraz daha kolaylaşır. Faizin sadece yenmesi değil; hesabının
tutulması, alınması, verilmesi, yardımcı olunması... vb.. de haram olduğuna
ve haramları yapmak, Allah (cc)'a isyan sayılacağına göre, bir kimse, Babası
dahi olsa, bir kulu memnun etmek için bunları yapamaz...
BAŞA DÖN
FAİZ PARASININ
VERİLECEĞİ YER
Her ne maksatla olursa
olsun, faize ve faiz muamelesi yapan kuruluşlara para yatırılamaz. Her
nasılsa bankaya yatırılan bir paranın faizi de bankaya bırakılamaz: Böyle
bir davranış, belki de faiz alıp yemekten daha büyük bir vebaldır.
Çünkü faizin haram oluş
hikmetlerinin başında, onun sömürüye, zûlme sebep olması, servet
sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır. Biriken faizi almamak, bu
sömürü ve zûlüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek olur. Alınca da bunu
kişi sahsına ve hayır işlerine harcayamaz. En doğrusu, faiz parası halkın
sırtından soyulduğu için yine halka çevrilmeli ve kötü bir para olduğuna
dikkat çekmek için de, meselâ umuma ait tuvalet gibi yerlere harcanmalıdır.
Ne gariptir ki, duyduklarımız doğru ise, özellikle doğudaki
vatandaşlarımızın bankalardan milyarlarca faizsiz yatırılmış mevduatları
varmış. Bu, cahil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya
sezadır.
BAŞA DÖN
FÂİZSİZ EKONOMİ
Fâiz ve ribâ sözcükleri eş
anlamlı olup, Islâm ekonomisinde bir terim olarak, mübâdeleli akitlerde
taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan veya
örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir. Faiz; ölçü, tartı veya sayı ile
alınıp satılan standard (mislî) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit
para çeşitleri de buna dahildir. Kur'ân-ı Kerîm'deki ribâ âyetleri (er-Rum,
30/39; en-Nisâ, 4/160-161; el-Bakara, 2/275-279). Hz. Peygamber (s.a.s)'in
bu konudaki hadis ve uygulamaları (Müslim, Musâkât, 17, 80, 81, 102, Hac,
147; Ebu Dâvud, Büyû, 19). Incelendiğinde fâiz yasağının haksız kazancı
önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme
darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam
kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü
korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak
olursa, şunlar söylenebilir: Faizli kredilerde ana paranın faiziyle birlikte
geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya
getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, ana para ve faizi ödemek
zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği
halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine
ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'den Allah
Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Âltın altınla, gümüş gümüşle,
buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli
misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı
olursa, peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla
verir veya alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur" (Müslim, Musakat, 81; Ebû
Davud, Büyü, 18; Tirmizi, Büyü, 23). Islâm hukukçularının çoğunluğu, bu
hadiste zikredilen altı maddeyi "örnek kabılinden" saymış; maddelerin mislî
oluşuna bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların
mübâdelesinde, cins birliği olunca "fazlalık" ve "vadenin"; cins farkı
bulunduğunda ise, yalnız vadenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir (el-Cassas,
Ahkâmül-Kur'ân, II, 124). Sırf vade sebebiyle meydana gelen faize "nesîe
ribâsı" denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak on bin mark'la
değisimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal veresiye bir
akit olan selem, istisnâ ve mislî malların faizsiz olarak karz-ı hasen
verilmesi konunun istisnalarıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
yukarıda da anlattığımız uygulamaları, faizi anlamada yardımcı olabilir.
Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a) Hayber günü boncuk ve altın dizili
bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın almış, yalnız
altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını anlayınca, durumu Hz. Peygamber
(s.a.s)'e sormuştur. Bunun üzerine "Rasûlüllah altın altına karşılık tartı
iledir. Altınlar ayrıca tartılmadıkça satın alınmaz" buyurmuştur (Müslim,
Musakat, 17). Muâviye devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının,
tartılarak eşit ağırlıkta mübâdele edildiği nakledilir (Müslim, Musakat,
80). Bu duruma göre, meselâ; 15 gram ağırlığındaki bir bileziği 8 dinara
satın alsak; gerçekte 32 gr. altın parayla,15 gr. bilezik şeklindeki altını
mübâdele etmiş oluruz. Böyle bir piyasada dinarlar ziynet eşyasının çok
değer kazanması sebebiyle sarraflarca eritilerek ziynete dönüşür. Bunun
aksine 32 gr. ağırlığındaki bir bileziği 4 dinara satın alsak, gerçekte bu
bileziği 16 gr. altın para ile değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasada altın
ziynet eşyaları da darphanede eritilerek dinara dönüşür. Asr-ı saadette
altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit
ağırlıkta olmasının şart koşulması, paranın maden değerinin üstünde veya
altında nominal (itibarî) değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile
kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyası arasında bir
satın alma gücü farkının oluşmasına, başka bir deyimle, o devirlerde
enflasyonun oluşmasına İslam'ın fâiz yasağının engel teşkil ettiğini
söyleyebiliriz.
Fâiz, ekonominin olmazsa
olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faaliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde
daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının
oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi
gerekir.
BAŞA DÖN
1) Paranın satın alma
gücünün sağlam bir esasa bağlanması. Günümüz dünya ekonomilerinde kâğıt para
kabul görmüş örfi bir paradır. J. Dobretsberger, Mısır'da M.Ö. 1600
yıllarında banknot tedâvül edildiğinin belirlendiğini söyler. Iktisat
tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama (Feridun Ergin, Iktisat, Istanbul
1964, 569), Hz. Yusuf (a.s.)'un Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde
uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir
parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası
hububatı ve tasarrufları devlet hazıne ve depolarına emânet olarak almış,
sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer
makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı
cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi.
Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine
kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya'ya kadar yayılmıştı.
Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standard)
eşyanın bulunduğu açıktır (Yusuf, 12/ 10; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili,
Istanbul 1960, IV, 2861).
Kâğıt paranın 16.
yüzyıldan itibaren Avrupa'da, 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlılarda ortaya
çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre olmuş ve satın alma gücünü
altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla ilgili hükümleri, onu temsil
eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde
kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin altın başta olmak üzere bazı
misli eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil ettiği mislî maldan alan
sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona karşı kendisini
koruyabilen böyle bir para, karz, kredi ve sermaye birikimi için daha
elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen'e işlerlik
kazandırmak. Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş,
âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir (el-Hadıd, 57/11).
Diğer yandan, hadis-i
şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa tasaddukta bulunmuş sayılacağı (Şevkanî,
Neylül-evtar, V, 229). Bir sadakaya on katı, karz-ı hasene ise on
sekizkatıecir verileceği nakledilmiştir (Ibn Mace, Sadakat, 19).
Islâm'da faizsiz ödünç
para verme yoluyla kısa vadeli ve küçük kredileri temin etmek mümkündür.
Ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit gelirlilerin kısa süreli para
sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve kısa süreli ekonomik
finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve senetlerin
ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında tüccar sık
sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar. Bu gibi
kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında
çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir
çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma
duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı
kazanırlar.
Kısa vadeli küçük
kredilerin daha düzenli ve faizsiz olarak temini için, "yardımlaşma
sandıkları"da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay belli âidat ödenerek,
ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar kredi alınması ve
bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer yandan böyle
bir sandık ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan krediler
işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana getirilebilir.
Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vadesiz mevduatlarına
da sahip çıkabılirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve faizsiz
olarak çözülebilir.
Islâm'da özel sektörün
uzun vadeli ve büyük kredi ihtiyaçları için "kâr-zarar ortaklığı" esası
getirilmiştir. Mudâraba ve muşâraka bunlar arasında sayılabilir. Kredinin
süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri işinde çözmek mümkün
olmaz.
BAŞA DÖN
3) Mudâraba ortaklığı. Bir
ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna
mudâraba denir. Islâm'da mudâraba, özel sektörün uzun veya kısa vadeli her
çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir.
Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok kimseler bunu işletmek, bir
ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı
elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili,
yetenekli ve ticaret işine yatkın bir çok kimseler de sermaye yokluğundan
dolayı ticarete atılamaz. Işte, mudâraba, birbirine muhtaç olan bu iki
unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar. Böylece
toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabıliyetler değerlenmiş
olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. Işi yürütmeyi üzerine alan ortak
güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş adamları meydana gelebilir.
Işletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede
belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir.
Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine
aittir. Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa ana paradan ödeme
yapılır. Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru
bulunmadıkça işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye
sahibi sermayeşinin tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de
emeğinin karşılığını alamamaktadır (es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî,
Bedayıus-Sanayı', VI, 87, 98; Ibnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; Ibn Rüşt,
Bidâyetül-Müctehid, II, 204).
Mudârabe ortaklığının bir
başka önemli yönü de, ortaklığın yürütülmesinde işletmeciye tanınan
esnekliklerdir. Işletmeci, kendisine verilen sermayeyi işletmek üzere üçüncü
şahıslarla yeni ve ayrı mudâraba ortaklıklarına girebilmekte, hattâ bu
ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına bir sınırlama
getirilmemektedir. Mudârabanın bu özelliği, Islâm bankacılığının esasını
oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap olacağı
için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı
artabilir. Işletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir
kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara
yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada
aracılık ettiği için, ilk mudâraba anlaşmasında belirlenen işletme kârını
almaya hak kazanır. Faizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu,
mevduat sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı
gösterir. Aksi halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz
etki kendisini gösterir.
4) Muşâraka (inan)
ortaklığı. Iki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı
paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve
ekonomik faaliyetlere sevki, sanayı, ticaret ve tarım kesiminde sermaye
birikimi oluşturulması, muşâraka yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete
belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net
kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye
oranlarına göredir.
Muşâraka'da ilk ana para
mala dönüştükten sonra, ortakların hakları şirketin mal varlığı üzerinde
kuruluştaki hisse oranlarına göre devam eder. Hesap dönemi sonlarında
dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya enflasyon gibi sebeplerle
şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların hisselerinin de büyümesi
anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine yansıtılması gerekir.
Meselâ;100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir ticaret şirketi kursalar;
5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme sonucu 3 milyar Tl.na
yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30 katına, yani 30
milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin 30 milyon yazan yenileri ile
değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak isteyince,
mallar bölünebilir cinstense, malın % 1'ini alır veya ortağın hissesi
şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu hisse
pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir (es-Serahsî, a.g.e., 151; el-Kâsânî,
a.g.e., VI, 57-62; Ibn Kudame, el-Muğnî, V, 27).
Islâm'da, bir şirket
yatırımlarını büyütmek isterse, mudâraba veya muşâraka esasına göre, kısa
veya uzun vadeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan tasarruf sahiplerine
başvurmak suretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse senedi çıkarıldığında,
eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tabi tutarak şirketin o tarihteki
mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde daha önceki
yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış olur.
BAŞA DÖN
Bu gün ülkemizde anonim
şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün kıymetlerine göre çıkarılmış hisse
senetleri halkın elinde bulunmaktadır. Yıllarca tamamen veya kısmen
dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve enflasyonlar yüzünden, şirket
mal varlığındaki gerçek karşılığı bazan 150-200 katını aşan bir hisse
senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması çözüm için yeterli
değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye tabi tutularak,
ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler üzerinden hisseleri
verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret şirketindeki mal
karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon nominal değerle
satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü 47 milyon TL.
eksiğine devrettiği halde, %300 kârla sattığını düşünmesi, ekonomik
gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan Islâm
ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar şirket sermayesi olarak
belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen ve maden değeri
dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların (altın ve
gümüş para dışında) şirketlerde ana para olamayacağını söylemişlerdir.
Osmanlılarda 1464 M. tarihinden itibaren kurulmaya başlayan para
vakıflarında altın ve gümüş para mudârabe veya bidâa (kârın tamamı vakfa ait
olmak üzere vakıf parasını işletmek) yoluyla esnaf ve tüccar için önemli
finansman kaynağı olmuştur. Hatta buğday, arpa vb. diğer mistî mallar da
vakfedilmiş, bunlar altın veya gümüş paraya çevrildikten sonra, yine finans
ihtiyacı olanlara mudâraba veya bidâa yoluyla kredi olarak verilmiştir.
Vakıf, anaparayı bu şekilde kredi olarak kullandırmaya devam eder ve elde
edilen kârdan vakfın hissesini, vakfedilen cihete harcardı (el-Mavsılî, el-Ihtiyar,
III, 14, 15; Ibn Âbidin, Reddül-Muhtar, Tercüme, A. Davudoğlu, Istanbul
1983, IX, 278, 279).
Kredi kaynaklarından
başka, devlet bütçeşinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını
ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına
göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.
Buna göre Islâm ekonomisi
her konuda olduğu gibi ekonomik problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir.
Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle müteşebbisler doğrudan temas halindedir.
Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, sermaye sahiplerini gerçek
mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı paylaşmaya, ya da ortakların ana
paralarına eklemeye razı olursa, kredi problemine faizsiz çözüm yolu bulmak
mümkündür. Günümüzde faizli kredi mâliyetlerinin %100'ü aştığı
bilinmektedir. Müteşebbisler bu kredileri ürettikleri malın mâliyetine
yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalın üzerinde yükselmesine
sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar tahvilleriyle,
mudâraba veya muşâraka ölçüleri içinde kullanıldığında ise, üretim
maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin bereket
ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç
maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik faaliyetleri dürüst olarak
yürütenler Allâh Rasûlünün diliyle şöyle öğülmüştür:
"Bir kimse gıda
maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri) toplayıp günün rayıç fiyatı ile
satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmiş gibi
ecir alır" (Ibn Mace, Ruhün, 16); "Gönül hoşluğu ile görevini yerine
getiren, harama el uzatmayan veznedar, Allah rızası için sadaka verenin
ecrini alır. " Yani harcaması ve transferi kendisine emânet edilen bütün
paraları yolsuzluk yapmaksızın hak sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları
yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır" (Buhârî, Zekat, 25).
BAŞA DÖN
FAİSIZ FİNANS KURUMLARI
Faizsiz finans kurumlarına
gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz? Neden bu kurumlar banka faiz
oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar? Ayrıca diğer bankaların % 85'e
varan son faiz ayarlamalarından sonra, bu kurumlar da kâr oranlarını
yükselttiler.Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz?
Müslümanların iktisadı
yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli bir olaydır. Medine Site
Devleti'nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş iktisadî savaştır
denebilir. Bu açıdan böyle faize (sömürüye) dayalı kapitalist bir ekonomi
ortamında Islâm'a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu bizim
gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve çalışma
biçimleri hakkında Islâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş değillerdir.
Belki meselenin detayını iyi bilmediğimiz için bizler gibi canhiraşane bu
müesseseleri savunanlar, faizli sisteme alternatif.olduğunu söyleyenler,
inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları sermayelerinin
ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden nemalanacağını iddia
edenler, hatta daha iyimser davranarak faizli sisteme öldürücü darbenin
ancak bu yolla vurulabileceğine inananlar bulunmakla birlikte, yine bizim
basınımızda ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçilar tarafından
bunların eleştirildiği ve inananların elinde âtıl halde bulunup, mevcut
kapıtalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın, bu
sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak
görüldüğü, bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber, yaptıklarının
netice itibarı ile faiz olmaktan başka bir şey olmadığı, "ihtiyacı olan
öküzü, peşin yüzbin lira bulamadığı için bir yıl vadeli faizle ikiyüz bin
liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi'nin bu sisteme
müracaat etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine ikiyüz bin
liraya satın alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini"
savunanlar da oldu. Bütün bu olanlar bu kurumların Islâmîliğinin herkesçe
kabul edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu
gösteriyor. Sözünü ettiğiniz, kâr oranlarının faize göre ayarlanması aslında
işin püf noktasını oluşturuyor değildir. Her ticari ortaklık kâr etmek için
kurulur. Bunun içi de piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda
kalır. Eğer bu bir kâr ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların
rızasına bağlı ise, o zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki
piyasa şartlarına göre de bu oranda kâr veriyorum diye bilirler. Bunu fıkhî
bir baza oturtmak, ya da kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu
teferruata götüren sebep, bu kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın
yaşadığı bir uygulamadır: "Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para
yatıran mevduat sahiplerine bankalar, tahakkuk edecek faizin dışında hediye
adıyla çeşitli ödemelerde bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek
aynı şeyi paramı yatırdığım A Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön
şart olarak bana onbeş milyon değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul
ettiler. Şimdi benim bunu almam caiz midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte
Islâm nokta-ı nazarından kitabına uydurulamayacak uygulamaların bir
örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin gerektirmediği bir şarttır ve
muamelenin fasit (faizli) bir muamele olmasını sonuç verir: Aslında bu
müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları bulunduğuna ve bu gibi
uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, "acaba kazanma hırsı
müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya mı itiyor?"
diye aklımıza takılıyor. Biz, ihtiyaç kaydını ihmal etmekle beraber bu
müesseseleri; faiz (sömürü) sistemine alternatif olarak kuruldukları, en az
Türkiye'deki hissedarlarının inanan insanlar olduğu, uygulamalarını
güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha önemlisi
elindeki üç-beş kuruş tasarrufu kapıtalizmin çarkları arasında eriyen
müslümanlara bir başka alternatif gösteremediğimiz için tavsiye ediyor ve
yaşamalarında fayda görüyoruz. Ama bu tür fasit uygulamalar gördükçe de daha
çok kazanma hırsının, müslümanlârı dahi fikren müslüman olmakla beraber
fiilen kapıtalistleştireceğinden korkuyoruz.
BAŞA DÖN
FAİZSİZ FİNANS KURUMLARI-2
Şu sorulara cevap verelim:
1. Milyonların ihtiyaç
içerisinde ızdırap çektiği bir ülkede, zenginleşebilmek, bankada mevduat
biriktirmek caiz midir?
2. 1400 küsür yıllık Islâm
tarihinde "inanmış" zenginlerden bir kaç isim verebilir misiniz?
3. Iki yıl önce bir dergi
söz konusu faizsiz banka(!) yöneticilerinden birinin otuz yedi milyar mal
varlığından sözetmişti. Türkiyemizde ilâhî ölçülere bağlı olarak bu miktarı
biriktirmek mümkün olabilir mi?
5. Meşru bir teşebbüs %100
kâr vereceğim diyebilir mi? Ticaretin sonucu sadece kâr mıdır?
Önceki yazımızda biraz
"yutkunmak" zorunda kalmış olsak dahi bu müesseseler hakkında bildiklerimizi
söylemeye çalışmış ve bunlardan birisinin bir müşterisinin bize anlattığı
uygulamanın fasit, yani faizli bir akid olduğunu bunların bankalarla olan
irtibatlarının mahiyet ve düzeyini henüz iyi bilmediğimi, kâr oranı
ayarlamalarının tarafların rızasına bağlı olduktan sonra akde zarar
vermeyeceğini, güvenilir fıkıh danışmanlarının bulunduğunu ve muamelelerinde
onlara danışma prensibiyle çalıştıklarını, bizim biraz da müslümanlara başka
alternatif gösteremeyeceğimiz için bunları gözden çıkaramayacağımızı
anlatmaya çalışmıştık. Şimdi çalışma prensiplerini biraz daha yakından
öğrenmemizin gereği anlaşılmış oldu
Soruların her biri
müstakil bir cevap isteyen sorular olmakla beraber kısaca cevaplamaya
çalışalım:
BAŞA DÖN
1. Bir şeyin caiz olup
olmaması ile en iyi davranış olup olmaması farklı şeylerdir. Şu anda meşru
ölçülerle çalışan bir kâr ortaklığı sistemine müslümanın parasıyla ortak
olması caizdir. Ama belki bu, en rasyonel seçenek olmamış olabilir. O
takdirde ona alternatif bulmak gerekir. Bunu kendisi bilmiyorsa elinden
tutan da yoksa, iktisaden sıfırlansın mı, yoksa hiç olmazsa mal varlığını
korusun mu?
2. Islâm özel mülkiyete
karşı olmadığı gibi servete sınır da getirmemiştir. Karşı olduğu şey insanın
malın kulu (abdü'd-dinar) olmasıdır. Bu derekeye düşmeyen bir müslümanın
zengin olması fakir olmasından daha iyidir. Hz. Süleyman, Hz. Ibrahim, Osman
ve Abdurrahman b. Avf Efendilerimiz servetin kulu olmayan zenginlerimize
misâldirler. Ne var ki, zenginlerin "abdü'd-dinar" olmamaları çok zor bir
imtihan konusudur ve bunda başarılı olanlar çok çok azdır. Fakat, Kur'ân-ı
Kerim'i bu açıdan baştan sona taramış ve çıkan manzara karşısında hayrete
düşmüştüm. Yüzü aşkın ayet-i kerime zenginliğin tehlikelerinden, azdırıp
helâkına sebep olduğu kavimlerden söz ederken, bir tek ayetin dahi
fakirliğin tehlikelerinden sözetmemesi cidden çok düşündürücüdür. Halbuki
kapıtalist sistemlerde zenginlik sosyal ya da iktisadî bir risk değildir.
Islâm'da ferdin zenginliğinden çok toplumun (devletin) zenginliği
istenmiştir. Kapılatizmde olduğu gibi zengin olmak için çalışma yoktur. Ama
Allah zengin ederse, şükür de nimete göre değişir.
3. Zengin olmanın yolu bir
değildir. Biz bir insanın nereden kazandığını bilemediğimiz malı için
haramdır dersek bu bizi servete, komünizmde olduğu gibi bir karşı oluşa
götürür.
4. Bu kurumların
bankalarla olan ilişkisini, dediğimiz gibi, araştırmayı deneyecegiz. Şu anda
iyi bilmiyoruz.
5. Kâr baştan garanti
edilemez. Ama akıllıca teşebbüslerde bulunarak hiç zarar edilmeyebilir.
Onların söylediği de budur sanıyorum.
6. Değindiğimiz gibi,
tehlikeli olan, mü'minin zengin olması değil, zenginin mü'minliğini unutması
ve daha çok kazanma ihtirasının kurbanı olmasıdır.
BAŞA DÖN
FAKİR BİR KİMSE BAŞKASININ YARDIMIYLA UMREYE GİDERSE
KENDİSİNE HACC FARZ OLUR MU?
Fakir bir kimse başkasının
yardımıyla umreye giderse Mekke-i Mükerreme'ye vardığı zaman hacc mevsimi
yani eşhürü'l-hacc olan Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin ilk on günü girmiş
ise şüphesiz kendisine hacc farz olur. Çünkü haccın vacib olmasının
şartlarından biri vakittir, yani hacc aylarıdır. Hac mevsimi girmemiş ise
bazı ulemaya göre Mekke-i Mükerreme'ye varmakla hacc farz olur. Ama racıh
kavle göre farz olmaz. Çünkü yukarıda beyan edildiği gibi haccın farz
olmasının şartlarından biri hac mevsimini idrak etmektir (İrşad al-Sarı).
Yalnız zamanımızda hac
mevsiminden evvel umreye giden bir fakire kesinlikle hac farz değildir.
Çünkü hapis ve orada kalma yasağı gibi mani'ler vardır. Bunun için haccın
farziyeti sakit olur (İrşad al-Sarı). Ma'lüm olduğu gibi Su'udi Arabistan
hükümeti umreye giden kimseye bir aydan fazla orada kalmasına müsaade etmez.
BAŞA DÖN
FAL
Aslında falı da sihir
içerisinde anlatmış sayılırız. Çünkü falın aslı da gaipten haber verme ve
gelecege ait olayları bilmeyi iddia etme esasına dayanır. Halbuki,
insanların ne olacağını bilemeyecekleri, Kur'ân-ı Kerîm tarafından açıkça
haber verilir. (Lokman (31 ) 34. ) Ayrıca Peygamberimiz bunun mümkün
olamayacağını, bir çok şeyin kendisine de bildirilmediğini söyleyerek
anlatır. Kur'ân-ı Kerîm fal bakma eylemlerinin, şeytanın işlerinden bir
"pislik" olduğunu söyler.(Mâide (5) 90.)
Fal bakmanın eskiden beri
bilinegelen; yazılı ok çekme, yıldız falı, kahve falı, iskambil kâğıdı ile
fal... gibi çeşitli yanında, cinlerden yararlanılarak gelecekten haber verme
iddiasında olanı da vardır. Bunların hepsi asılsız, hepsi batıl ve hepsi
gerçeklerden uzaklaştırıcı yollardır. Çünkü cinler bile gaybı bilemezler.
Kaldı ki, cinlerden birşeyler sorduğunu iddia eden insanların yüzde doksan
dokuzu yalancıdır. Birini de cinler yanıltırlar. Kahve ve iskambil kâğıdı
falının ise, hiç aslı yoktur... Söyleyip tutturdukları sanılan şeylerin
hepsi zaten, hemen her insanda bulunan şeylerdir. Onların becerdiği, bu işin
sadece edebiyatıdır. Hele bazı gazetelerde verilen burç falları, aklı
başında olanları çok düşündürmelidir. Çünkü bu tür fal içeren gazetelerin
tamamı, aslında manevî dünyaya inanmayan ve maneviyatla alây eden
gazetelerdir. Öyleyse, maneviyatın makulünü kabul etmeyenler nasıl olur da
mantıksız ve asılsızını kabul eder ve yazarlar. Hayır, onlarda aslında bu
yazdıklarına inanıyor değillerdir: Buna rağmen bunu yazmalarının bir takım
sebepleri olmalıdır. bu sebeplerin önemlilerini söyleyelim. Bir önceki
maddede anlattığımız gibi, inançsızlık ve ibadetsizlikten ruhları acıkmış
olan biçare cahillerin bu duygularını sömürmüşler ve onlara gazete satmak
yoluyla kasalarını şişirmek. Daha önemlisi, gelecek adına Saçma sapan şeyler
söyleyerek, söyledikleri çıkmadığında inançları sarsmak ve işte bütün manevî
inançlar böyle asılsız ve batıldır, fikrini yerleştirmek. Ondan sonra da
inancı sarsılmış bu sürü insanları, yine onların cebinden aldıkları
paralarla daha değişik silâhlar üreterek, daha büyük çıkarları doğrultusunda
yönlendirmek. Görüldüğü gibi asıl din sömürücüleri bu adamlardır. Ve işin
ilginç yani, nazarlıkları kullananlar gibi, bu tür fallara inananların da
hemen hepsi, inancı ve ibadeti, ya zayıf, ya da hiç olmayan insanlardır.
Demek ki din, insanı Saçma inançlardan da koruyor.
BAŞA DÖN
FAL-FALCILIK
Gelecekte olacak şeyler
hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve
talihi anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve
baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine
kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işi. Gelecekte
olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir
tabir. "Kamûs-u Osmanî'de: "Kısa fikirlilerin ümid ettikleri bir maddeyi
çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik
yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice" olarak
tarif edilmiştir.
Kur'an'da, "fal" kelimesi
geçmemekle birlikte, Peygamber (s.a.s.)'in bazı hadislerinde, şekil olarak
buna benzer fakat mana yönünden bizim anladığımız fal'dan daha değişik bir
mana arzeden "fe'l" sözü geçmektedir. Şöyle ki; "adva (hastalığın Allah'ın
takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da
yoktur. Ben hayırlı "fe'l"i (bir şeyi hayra yorma) severim" (Buhari, Tıb,
43; İbn Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen "fe'l" kelimesinin bildiğimiz falla
aynı anlama gelmediği açıktır.
Ebû Hureyre'nin,
Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği başka bir hadiste; ''Tıyara yoktur,
daha hayırlı olan fe'l vardır." buyurdular. Ebu Hüreyre; "Fe'l nedir ey
Allah'ın Resulu? diye sorunca 'Sizden birinizin işittiği salih sözdür' dedi"
(Buhâri, Tıb, 44).
Hasta olan bir kimsenin; "ya
sâlim" ! diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; "ya
vâcid! " diye seslenen birinin sesini duyunca, "bununla tefe'ül ediyorum"
deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir.
Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir
(İbnu'l-Manzûr, "Lisanü'l-Arab
" XI V.; İmam Ebi Bekir er-Râzı, "Muhtaru's-Si hah" Fe'l maddesi).
Cahiliye Arapları, bir
sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs
edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu
zarların (veya okların) birinde, "Rabbim emretti" yahut "yap" diye emir;
diğerinde, "Rabbim nehyetti" yahut, "yapma" diye nehy kelimeleri yazılı
olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini
çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha
çekerlerdi. Kur'an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ''Ey iman edenler! İçki,
kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının
ki, kurtuluşa eresiniz" (el-Mâide, 5/90).
Câhiliyede, bir de kuş
uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa
giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe'üm ederler (uğursuzluk
sayarlar)dı. Peygamberimizin, "tıyara yoktur" hadisi ile bunun da
yasaklandığını biliyoruz.
Bugün yaygın olan fal
çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır.
Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu falcılığın aslı Sâbiîlere
dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)'ın, mucizesi iddiasıyla sema'yı oniki burca
taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri "sebaî"
gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek of ayları
bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümler yazmışlardı.
Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır,
"Hak Dini Kur'ân Dili", VII. 5208).
Dinimizin kesinlikle
yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki, Kur'an-ı
Kerîm; gaybı, Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemiyeceğini, peygamberlerle
melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini
açıkça bildirmektedir:
"De ki: 'Göklerde ve yerde
olan gaybı, Allah'tan başka bilen yoktur" (en-Neml, 27/65) ve "De ki: Size
'Allah'ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum...." (el-En'âm,
6/50), "Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım...." (el-A 'râf,
7/188) âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine "arrâf" yahut
"kâhin" denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan
veya destekleyenleri Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta
kâfirlikle nitelemiştir. "Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa,
kırk gecelik namazı kabul olmaz" (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû
Dâvûd'da geçen bir hadis ise şöyledir: "Kim bir kâhine gider, dediklerini
doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed'e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur" (Ebû
Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904).
BAŞA DÖN
FARZ
Allah'ın, ya kendi
kelâmıyla, ya da Elçisinin sözüyle kesinkes yapmamızı istediği şeylerdir.
Böylece yapılması istenen şeyler, ya her mükelleften istenir ki, buna
"farz-ı ayn", yani şahsa farz denir. Ya da yeterli mükelleften istenir ki,
buna da "farz-ı kifaye" yani, yeterlilik isteyen farz denir. Görüleceği
gibi, önemli olan şey birincide, yani "farz-ı ayn"da, farz olan şeyi
mükellefin bizzat kendisinin yapması, ikincisinde, yani "farz-ı kifâye"de
ise farz olan şeyin yapılmasıdır. Farzları yapan, sevap kazanır ve mükâfatı
hak eder, yapmayan günahkâr olur ve cezayı hak eder. Inkâr eden ise kâfir
olur. Meselâ insanların avretlerini örtmeleri kesin emirle istenmiştir, yani
farzdır. Kadınların başları da avrettir. Allah'ın emri olduğu için başını
örten kadın sevap kazanmış ve öbür dünyada mükâfatı hak etmiştir. Kapatmanın
Allah'ın emri ve gerekli olduğunu kabul ettiği halde başını açan kadın,
günah işlemiştir. Tevbe edip kendini affettirmezse, öbür dünyada ceza
görecektir. Hem başını açan, hem de Allah'ın kapatma emrini kabul etmeyen,
hattâ başını kapattığı halde; kapatma emrini kabul etmediğini söyleyen ise
kâfir olmuştur. Tevbe edip imanını yenilemesi gerekir.
BAŞA DÖN
FARZ,
MÜKELLEF AÇISINDAN İKİYE AYRILIR
1- Farz-ı ayn: Her
mükellefin yapması farz olan vazifedir.
2-Farz-ı kifâye:
Mükelleflerden bir kısmının yapması ile diğerlerinden sâkit olan vazifedir
(Ömer Nasuhi, Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, 1, 33).
Farz-ı ayn, kifâye olan
farzdan fazilet ve sevab bakımından daha üstündür. Çünkü, bir şey
genelleşirse yükü, meşâkkati azalır. Hususileştiğinde ise daha meşakkatli
olur. Kifâye farzlar umumen terkedildiğinde ise bütün insanlar bundan
sorumlu olur (İbn Âbidîn, Reddu'l-Muhtâr, I, 42).
BAŞA DÖN
FÂSIK
Allah'ın emirlerine aykırı
davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren
kimseye fasık denir.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden
gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.
Lügatta, çıkmak manasına
gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına"
denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani
kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.
Biraz daha geniş anlamıyla
büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan,
dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını
ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî,
Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-Isfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf
Sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan
için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır.
Genel olarak fıskı üç
grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhı çirkin olarak
kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.
b. Yapılan bir günâhı
ısrarla yapmak.
c. Günâhın çirkin olduğunu
inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada
kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fısk genellikle
küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak
anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197)
veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En ‚âm, 6/12
1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4)
gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir.
Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü
gerektirir.
Bunların dışında
genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile
eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
"Andolsun ki biz sana
apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez"
(el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ
kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "Işte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin
şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit
olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eğer Allah'a,
Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve
müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın
emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir" (el-Mâide, 5/81).
Mu'tezile'ye göre fâsık,
ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı
aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip
"el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer
tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak
cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade
edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o
kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış
ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde
kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart
olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür
noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece
kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu
ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde
fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de
kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar
edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın
derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi
gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz
söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka
bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‚ya fâsık ‚ diye söz atamaz, atmaya
hakkıyoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse
atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye
döner, fâsık veya kâfir olur" (Sahîh-i Buhâri Muhtaşar Tecrid-i Sarıh
Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı
prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir
etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır
olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız
gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
BAŞA DÖN
FASIK BİR KİMSENİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Fasık bir kimsenin
arkasında namaz kılmak caizdir. Yani batıl değildir. Peygamber (sav) şöyle
buyuruyor: "İster salih olsun ister fasık, her müslümanın arkasında namaz
kılınız” (kılabilirsiniz). Sahabe ve tabi'in Cum'a namazı olsun başka namaz
olsun zamanın en büyük zalim ve fasıkı Haccac'a tabi olmaktan çekinmezlerdi.
Hatta Hasan el-Basri onun hakkında şöyle diyor: Her millet kendi
kötülüklerini, biz de Haccac'ın kötülüklerini getirirsek biz (Haccac'ın
kötülüklerinden dolayı) onlara galebe çalarız. Bununla beraber fasıkın
arkasında namaz kılmak mekruh sayılır.
BAŞA DÖN
FÂSIK (GÜNAHKAR)
Allah'ın emirlerine aykırı
davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren
kimse.
Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden
gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.
Lügatta, çıkmak manasına
gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına"
denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani
kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.
Biraz daha geniş anlamıyla
büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan,
dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını
ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî,
Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf
Sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan
için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır.
Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:
a. Günâhı çirkin olarak
kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.
b. Yapılan bir günâhı
ısrarla yapmak.
c. Günâhın çirkin olduğunu
inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada
kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).
Kur'an'da fısk genellikle
küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak
anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197)
veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En 'âm, 6/12
1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4)
gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir.
Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü
gerektirir.
Bunların dışında
genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile
eşanlamlı olarak kullanılmıştır:
"Andolsun ki biz sana
apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez"
(el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ
kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin
şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit
olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);
"Eğer Allah'a,
Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve
müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın
emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).
Mu'tezile'ye göre fâsık,
ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı
aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip
"el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer
tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak
cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade
edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o
kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış
ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde
kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart
olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür
noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece
kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu
ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde
fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de
kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar
edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın
derecelerinden birisidir.
Burada belirtilmesi
gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz
söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka
bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla 'ya fâsık ' diye söz atamaz, atmaya
hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse
atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye
döner, fâsık veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih
Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı
prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir
etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır
olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız
gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
BAŞA DÖN
FÂSİT AKİT
(GEÇERLİ OLMAYAN AKİT)
Geçerliliği olmayan, bâtıl
akit. İslâm hukukunda akitler, rükün ve şartlarının tam olarak bulunup
bulunmamasına göre ikiye ayrılır: Sahih ve gayri sahih akit. Sahih akit,
kendisinde rükün ve şartlar tam olarak bulunan akittir. Gayr-i sahih ise, bu
vasıfları taşımayan akde denir.
Hanefilere göre, gayri
sahih akitler fâsit ve bâtıl olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu ayırım,
mülkiyetin nakli sonucunu doğuran veya akdi yapanları karşılıklı borç yükü
altına sokan akitlere mahsustur; Satım, kira, hibe, karz, havâle, şirket,
müzâraa, müsâkat ve taksim akdi gibi. Vekâlet, vesâyet gibi mâlı olmayan,
âriyet ve vedia verme gibi tarafları karşılıklı borç yükü altına sokmayan
mâli akitlerde; ibâdetlerde ve boşama, vakıf, kefâlet gibi tek yanlı
iradeyle meydana gelen tasarruflarda ise fâsitle bâtıl arasında hiçbir fark
yoktur.
Hanefîler dışındaki diğer
mezheplere göre ise, hem ibâdetler ve hem de akitler konusunda fâsitle bâtıl
aynı anlama gelir.
Burada Hanefilerle diğer
mezhep imamları arasındaki görüş ayrılığı, İslâm'daki bir yasağın akit
üzerinde hangi ölçüde bir sonuç doğuracağını farklı anlamaya dayanır.
Akitlerle ilgili İslâmî bir yasağa uyulmadığı takdirde hem günaha girilir
hem de akit ortadan kalkar. Diğer bir görüşe göre yalnız günâh olur, âkit
ise geçerliliğini korur. Yine eksiklik rükün veya şartlarla ilgili ise,
farklı sonuç meydana gelir mi?
Hanefilere göre, bazan
İslâm'ın akitlerle ilgili yasağı, işleyene günâh kazandırır, fakat akit
geçerliliğini korur. Ancak bu yasak veya eksiklik akdin rükünlerinde, yani
icap, kabul ve üzerinde akit yapılan şeyde olursa veya bunları tamamlayan
şartlarda bir kusur bulunursa akit bâtıl olur. Meselâ, akdin konusu mübah
değilse veya mal-para ortada yoksa ya da teslimi imkânsızca akıt bâtıl olur.
Eğer hükmü tamamlayan veya hükümle ilgili olan bir şart eksikse, akit fâsit
olur, bâtıl olmaz. Bir alım-satım akdinde ödenecek olan para miktarının veya
ödeme vâdeşinin bilinmemesi gibi hükmün uygulaması sırasında anlaşmazlığa
yol açacak eksiklikler sebebiyle akit fâsit olur. Buna göre fâsit akit;
akdin vasfında, yani hüküm ve neticesini tamamlayan şartlarında eksiklik
bulunan akittir.
Şâfiî Maliki ve
Hanbelilere göre, akitle ilgili bir yasak, o akdin herhangi bir sonuç
meydana getirmesine engel olur. Çünkü yasağa rağmen böyle bir akdi yapmak
Allah'a isyandır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim bizim emrimize
uymayan bir iş yaparsa merdûd'dur; kim dinimize, onda olmayan bir iş sokarsa
merdûd'dur" (Buhâri, İ'tisâm, 20, Büyû, 60, Sulh, 5).Ashâbı kirâm, hakkında
yasak bulunan akitlerin bâtıl olduğunda birleşmişlerdir. Bu yüzden faizi ve
müşriklerle yapılan evlenme akdini geçersiz saymışlardır. Çünkü Kur'an-ı
Kerîm'de; "Allah, alış-verişi helâl, faizi ise haram kıldı" (el-Bakara,
2/275); ''İman etmedikçe müşrik (Allah'a eş koşan) kadınlarla evlenmeyin"
(el-Bakara, 2/221) buyurulmuştur. (bkz. Hafid İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
Mısır ts., II, 166; Gazzâlî, el-Mustasfâ, Mısır 1322, II, 31; el-Âmidî, el-İhkâm,
I, 68; Pezdevî, Usûl, İstanbul 1308, I, 66; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî,
(t.y.) 72-74).
Bâtıl ve fâsit akit
arasındaki farkları dört maddede toplamak mümkündür.
a) Sebep: Akdin bâtıl
olmasının sebebi, öze inen esaslı unsurlarda İslâmî hükümlere uymamaktır.
İcap, kabul ve akdin konusunun bulunmaması veya akdin çocuk ve akıl hastası
olan ehliyetsiz kişi tarafından yapılması gibi. Fâsit olmasının sebebi ise,
akdin temel unsurlarını tamamlayan şartlarda İslâmî hükümlere uymamaktır.
Akitte fesat sebepleri dörttür: 1) Çok bilinmezlik; sürüden herhangi bir
koyunu satmak gibi; 2) Garar; ağı bir atışta çıkacak balıkları önceden
satmak gibi; 3) Korkutma (ikrah); Hanefilerin büyük çoğunluğuna göre,
korkutma, korkutulanın yapacağı akdi fâsit kılar; 5) Bozucu şart; satım,
kira ve şirket gibi ivazlı akitlerde İslâm'a aykırı olan şart, akdi fâsit
kılar. Satım akdinde süre koyma, döviz satımında peşin kabza uymama gibi.
BAŞA DÖN
b) Sonuç: Bâtıl akit
hiçbir medeni sonuç meydana getirmez. Meselâ; satım akdinde iki ivaz
(bedel)'in mülkiyeti taraflara geçmez. Bâtıl nikâhta kadının cinsî
yönlerinden yararlanma, nafaka ve miras sözkonusu olmaz. Ancak bâtıl akitte
mal, alıcının elinde iken kusuru olsun veya olmasın herhangi bir sebeple
telef olsa, misliyle veya kıymetiyle tazmin edilir.
Fâsit akit ise, kabz veya
teslim gerçekleşmişse, sahih akdin bazı sonuçlarını doğurur. Fâsit akitte
kabzla, iki ivazın (para ve mal) mülkiyetleri taraflara geçer. Fâsit kira
akdinde kiracı maldan yarârlânma hakkına sahip olur, fiilen yararlanınca da
kira bedelini ödemesi gerekir. Ancak fâsit satım akdi, müşteriye belirlenen
satış bedelini değil de, emsal bedeli veya malın pazar yerinde kabz
günündeki kıymetini ödeme yükümlülüğü verir. Fâsit kira akdinde de emsal
kira bedeli ödenir. Ancak bunun miktarının akitte konuşulan bedeli asmaması
gerekir.
c) Feshe hak kazanma:
Bâtıl akit feshe muhtaç olmaksızın kendiliğinden yok hükmündedir. Şer'i
hükümleri gözetmek için fâsit akdin ya akdi yapanlardan birisince, ya da
hâkim tarafından feshedilmesi hakkı doğar. Bu hak, fesih engelleri ortaya
çıkıncaya kadar kabzdan sonra da devam eder. Fesih engelleri şunlardır: 1)
Malın helâkı veya tüketilmesi yahut buğdayın un, unun ekmek olması gibi
şekil ve adının değişmesi, 2) Asıldan meydana gelmeyen bitişik ilaveler.
Unun yağ veya balla karışması, arsa üzerine bina yapılması, kumaşın
boyanması gibi. Malın aslında doğan irileşme ve güzellik gibi bazı bitişik
ilavelerle, yine asıldan doğan yavru, meyve gibi bitişik olmayan ilâveler
fâsit akdi feshe engel olmaz. 3) Kabzedilen malda yeni bir satış, hibe,
rehin ve vakıf gibi bir yolla tasarrufta bulunma. Fesat sebebiyle olan fesih
hakkı mirasçılara geçer.
d) Kapsam bakımından fark:
Bâtıl oluş; satım, kira, hibe, ikrar, da'vâ, mübah malı elde etme, satılan
veya hibe edilen malı kabz gibi sözle veya fiille yapılan, akde âit
olan-olmayan bütün tasarruf çeşitlerinde sözkonusu olur. Fâsit oluş ise,
yalnız karşılıklı borç yükleyen veya mülkiyetin nakli sonucunu doğuran mâli
akitlerde cereyan eder. Bu sebeple Hanefîlere göre, ibâdetlerde, fiilî
tasarruflarda ve vesâyet, tahkim gibi mâlı olmayan akitlerde, vedia ve
âriyet gibi karşılıklı borç ve mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan malı
akitlerde fâsit ve bâtıl aynı anlamdadır. Başka bir deyimle bu tasarruflar
ya sahîh ya da bâtıl olur.
Bir akit bâtıl olunca
icâzet kabul etmez; Çünkü yok hükmündedir. Fâsit akdin de fesadı icâzette
kalkmaz; Çünkü akdi yapan şer'î hükümlere muhâlefete mâlik olamaz.
Kendisinin muhâlefet ikram da geçerli olmaz. Ancak fesat sebebinin ortadan
kalkması gerekir; Vâde belirlenmeden yapılan satışta, vâde tarihini sonradan
belirlemek gibi.
Bâtıl bir akitte zaman
asımı işlemez. Çok uzun süre geçse de akdin bâtıl olduğu ileri sürülebilir.
Çünkü bâtıl yok hükmündedir. Fâsit akitte zaman aşımı ise, tarafların fesih
hakkı devam ettiği sürece uzar. Fesih engeli meydana gelince akit kesinleşir
(es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 23; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 299, 300,
304; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, V, 185, 231, 302, vd.; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,
IV, 104, 136, 137; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, Dımaşk, IV,
280 vd.).
BAŞA DÖN
FÂSİT MUDAREBENİN
HÜKÜMLERİ
Mudarabe akdi, sıhhat
şartlarının bulunmaması yüzünden fâsit olursa, fâsit icâre (iş ve hizmet)
akdine dönüşür. Sözleşmede taraflardan birisi lehine, miktarı önceden tesbit
edilmiş maktû bir kâr belirleme gibi sermaye sahibi için, ana para ve %50
(yüzde elli) fazlasını iade etme taahhüdü böyledir. Bu takdirde mudârib,
mudârabe süresince emsal işçilik ücreti almaya hak kazanır. Çünkü verilecek
ücret veya maaş belirlenmeden yapılacak bir iş akdi fasid olur ve işçi ecr-i
misil alır. Ancak ecr-i misil, mudârabe akdi sırasında şart koşulan miktarı
aşamaz ve kâr (ribh) yoksa ecr-i misle dahi hak kazanamaz (Mecelle, mad.
1426).
Fâsit mudarabede kârın
tümü sermaye sahibinin olur. Çünkü kâr, onun mülkünün nemâsıdır. Mudârabe
malı, yine mudâribin elinde emânet hükümlerine tâbi olur. Bu da mudârib
ortak işçi (el-ecîrul-müşterek) sayılır. Çünkü o, başka kimselerden de
sermaye alıp çalıştırabilir. Ebû Hanîfe'ye göre, ortak işçi kusuru
bulunmadıkça zarara katlanmaz. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, ortak
işçi, kaçınılması mümkün olan bir zarara sebep olmuşsa, ana parayı tazmin
etmesi gerekir. Fasit mudarebede de hüküm böyledir. (es-Serahsî, a.g.e.,
XXII, 22, 23, 27; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 85, 108; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VII,
60, 78; İbn Kudâme, a.g.e., V, 65; e,z-Zühaylî, a.g.e., IV, 851, 852).
BAŞA DÖN
FECR, FECİR
Güneşin doğmaya başlama
zamanı, tan vakti, güneşin doğmasından önceki alacakaranlık.
Fecr (yahut fecir) sözlük
anlamı yarmak demektir. Araplar yerden suyun toprağı yararak çıkıp akmasına
inficâr derler. Sabah aydınlığına, şafak sökmesine ve tan yerinin ağarmasına
da fâil manasında masdar olarak fecr derler ki, geceyi ve karanlığı
aydınlığı ortaya çıkardığından dolayı ona bu ad verilmiştir.
Namaz, oruç ve hac gibi
ibadetler belli bir vakit içersinde yerine getirilir. Yani bu ibadetlerin
belirlenen o zamanlarda yapılması şarttır. Bu vakitler ya güneşe göre veya
aya göre tespit edilir. Mesela günde beş defa kılınan namazların vakitleri
güneşe göre; yılda bir ay tutulan ramazan orucunun başlangıç ve sonu da,
gökteki aya göre tayin ve tesbit edilir.
Sabah, öğle, ikindi, akşam
ve yatsı vakitlerinde namaz kılınması yani beş vakit namazın vakti âyetle
sabittir. Kur'an-ı Kerîm'de "Hiç şüphesiz namaz insanlara belirli vakitlerde
farz kılınmıştır" (en-Nisâ, 4/103) buyrularak buna işaret edilir. Bu, vaktin
namazın farz olmasına sebep teşkil etmekte ve o vakitte kılınmasıyla da
edasının bir şartı olmaktadır.
Ancak bu vakitlerin
başlangıcı ve sonu hadislerle tesbit edilmiştir. Meselâ sabah namazının
vakti ne zaman başlar ve ne zaman biter? Bu, Hz. Peygamberce (s.a.s.)
bildirilmiştir. İşte fecr kelimesi bize sabah namazı vaktinin geldiğini ve
imsak vaktinin başladığını bildiren bir zaman parçasını anlatmaktadır.
Fıkıh terimi olarak fecr,
tan yerinin ağarması ve sabah vaktinin başlangıcı demektir. Ayet ve
Hadislerde gecenin bittiğini gündüzün başladığını, yatsı namazı vaktinin
bitip sabah namazı vaktinin başladığını, oruç tutacak kimse için yeme ve
içmenin sona erdiğini ve imsak olduğunu bildiren anı ve zamanı ifade eder.
BAŞA DÖN
Fecr kelimesi Kur'an-ı
Kerîm'de vakit manasında, sabah vaktini bildirmek üzere birkaç yerde
geçmektedir. Orucun başlama vaktini bildiren âyette: "Fecrin beyaz ipliği
siyah iplikten sizce seçilinceye kadar (yani tan atana kadar) yiyebilir ve
içebilirsiniz, (bu vakitten) sonra da, geceye kadar orucu tamamlayın"
(el-Bakara, 2/187) buyurulmaktadır. Kadir geceşinin tan yerinin ağarmasına,
şafak sökmesine kadar devam ettiğini bildiren ayette de; "O gece tan yerinin
ağarmasına kadar bir esenliktir" (el-Kadr, 97/5) buyrulmaktadır. Bazıları,
orucun başlangıç vaktini güneşin doğuşuna kadar getirmek istiyorlar veya
sabah namazını gece namazı sayıp sabah namazı güneş doğuncaya kadar
kılındığına göre oruç vakti de güneşin doğuşundan sonra başlamalıdır gibi
bir yorum yapmak istemişlerdir. Halbuki bu ayet gecenin, fecrin doğuşuna
yani tan atana kadar devam ettiğini bildirmektedir. Tan yeri ağarınca gece
bitmiş olacağından oruç tutacak kimsenin bu andan itibaren yeme, içme ve
cinsi ilişki gibi işlerden uzak durması gerekir. Nitekim Hz. Aişe'nin
naklettiği bir hadiste: "Bilâl ezanı geceleyin okuyordu. Bundan dolayı
Allah'ın elçisi: 'İbn Ümmi Mektum ezan okuyuncaya kadar yiyiniz, içiniz
çünkü o fecr doğmadan ezan okumaz' buyurdu" (Buhâri, Savm, 17) denilmek
suretiyle şafağın sökmeşinin orucun başlangıcı, vakti olduğu belirtilmiştir.
İslâm hukukunda fecr,
kâzib fecr ve sâdık fecr veya birinci fecr ve ikinci fecr olmak üzere iki
kısma ayrılır.
Fecr-i Kâzib veya birinci
fecr, herhangi bir vaktin başlangıcı değildir. Namaz ve oruç açısından bir
şey ifade etmez. Yatsı namazının vakti henüz devam etmektedir. Sabaha karşı
doğuda tan yerinde ufuktan gökyüzüne yukarıya doğru dikey olarak piramit
şeklinde yükselen bir aydınlık meydana gelir ki buna fecr-i kâzib denir.
Araplar buna "zenebü's-sirhan" yani kurt kuyruğu diye isim vermişlerdir.
Bundan sonra yine kısa bir süre karanlık başlar, bu karanlıktan sonra Fecr-i
Sâdık meydana gelir. Ufukta yatay olarak boydan boya yayılıp dağılan
aydınlığa fecr-i sâdık veya ikinci fecr denilir. Hz. Peygamber (s.a.s.):
"Sakın ashabım sizi ne Bilâl'in ezanı ne de fecr-i müstatil sahurunuzdan
alıkoymasın. Fakat siz sahur hususunda ufuktaki fecr-i müstatire itibar
ediniz" buyurmuştur. Müstatil fecr-i kâzib, müstatir fecr-i sâdıktır
(Müslim, Sıyam, 40-44).
Fecr-i sâdıkla sabah
namazı vakti girer, oruç yasağı başlar. Oruç ikinci fecrin doğuşundan
güneşin batışına kadar devam eder. Sabah namazı da ikinci fecrin doğuşundan
başlar, güneşin doğuşuna kadar süren zaman içinde kılınır. Yani fecr-i sâdık
demek güneşin doğuşu demek değildir. Fecr-i sâdık ile güneşin doğuşu
arasında yaklaşık olarak bir saat kadar veya biraz fazla bir vakit bulunduğu
söylenebilir. Çünkü Cebrail, Peygamberimize birinci gün sabah namazını fecr
doğunca kıldırmış, ikinci gün ise ortalık iyice aydınlandığı zaman kıldırmış
ve bu iki vakit arasındaki zaman "senin ve ümmetin için vakittir, bu aynı
zamanda senden önceki peygamberlerin de vakti idi" demiştir (es-Serahsı, I,
141).
Fecr-i kâzib henüz gece
vakti sayıldığından bu zamanda yatsı kılınabilir, oruç tutacak olan yiyip
içebilir. Fecr-i sâdıktâ ise sabah vakti girmiş, gece bitmiş, yatsı vakti ve
sahur vakti geçmiş demektir.
|