|
EDEB MAHALLİ
İslâm hükümlerine göre
kadın ve erkeğin örtülmesi zorunlu yerleri. Avret mahalli de denir. Kur'an
buyruğunca her müslüman edeb mahâllini örterek gizlemekle yükümlüdür.
Bununla birlikte kişinin başkasının edeb mâhalline bakması dâ haramdır.
İslâm, bu hükümleriyle toplumsal bozuluşun en büyük etkenlerinden birisi
olan fuhuşa açılan kapıları kapatmış; insanın, özellikle kadının onurunu
güvence altına almıştır.
Edeb mahalli, insanın
kadın ya da erkek oluşuna, karşısında yeralan insanın niteliğine göre
değişir. İslâm hukukçularına göre erkeğin edeb mahalli, göbek ile dizkapağı
arasıdır. Müslüman kadının müslüman kadına karşı edeb mahalli de yine göbek
ile dizkapağı arasıdır. Kadının erkeğe karşı edeb mahalli, Hanefi, Mâlikî ve
İsnaşeriye ekollerine göre yüz ve elleri dışında bütün vücududur. Şafii ve
Hanbeli ekollerine göre ise kadının bütün vücudu istisnasız edeb mahallidir.
Müslüman kadınların
köleler ile müslüman olmayan kadınlar karşısındaki durumu da fıkıh
ekollerine göre değişiklik göstermektedir. Hanefi, Hanbeli ve İsnaaşeriye
hukukçularına göre müslüman kadınlar için köleler de diğer yabancı erkekler
gibidir. Bu nedenle müslüman kadın köleler karşısında da tam tesettüre
riayet etmesi gerekir. Şafii ve Maliki hukukçularına göre ise kölelerin
hanımlarının ziynetlerini görmesinde bir sakınca yoktur. Selefe göre
müslüman kadın için müslüman olmayan kadınlar da erkekler hükmündedir. Buna
karşılık er-Râzî gibi bazı bilginler müslüman olmayan kadınlarla müslüman
kadınlar arasında bir fark kabul etmemektedirler. Mevdûdî gibi bazı çağdaş
bilginler ise selefin görüşünü tercih etmektedirler.
Edeb mahallinin örtülmesi
namazın da temel şartlarındandır. Edeb mahalli tam olarak örtülmeden namaz
kılınamaz. Edeb mahallini örtse de, vücudun içini gösterecek nitelikteki
giysiler namazı bozar, Namaz kılınırken herhangi bir nedenle edeb mahallinin
dörtte bir bölümünün açılması durumunda namaz bozulur. (Konunun ayrıntıları
için ayrıca Avret, Tesettür ve Hicab maddelerine bakınız).
BAŞA DÖN
EDİLLE-İ ERBAA (DÖRT DELİL)
Dört delil: Kur'ân,
Sünnet, İcmâ, Kıyas.
Edille, delil kelimesinin
çoğuludur. Erbaa dört demektir. "Dört delil" anlamına gelir. Bu tâbir İslam
hukukunda fıkhın dayandığı dört ana kaynağı ifade eder. Bunlar; Kitap,
Sünnet, İcmâ ve Kıyas'tır.
1) Kitap: Kur'ân-ı
Kerîm'dir. Hz. Muhammed'e yüce Allah katından Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla 22
yıl, 2 ay ve 22 günde nâzil olmuştur. Kur'ân, önceki semâvî kitaplar gibi
yalnız inanç kitabı değil, hem inanç ve hem de insanlar arası münâsebetleri
düzenleyen ve hayatı düzenleyici hükümleri kapsayan bir kitaptır. Âyetlerde
şöyle buyurulur: "Biz Kitap'ı sana her şeyi beyân için indirdik" (en-Nahl,
16/89). "Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik" (el-En'âm, 6/38). Kur'ân-ı Kerîm
Hz. Muhammed'e ilk defa tefekkür ve ibadet için gittiği Hıra mağarasında,
Ramazan ayının Kadir gecesinde inmeye başlamıştır. İlk inen âyetler:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alâk'tan (kan pıhtısı biçimindeki
embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı
yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti " (el-Alâk, 96/1-5). Son
âyet ise Vedâ Haccı sırasında Zilhiccenin dokuzuncu günü inmiştir. Bu âyet
de şudur: "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizde olan nimetimi
tamamladım ve size din olarak İslâm'ı verip ondan hoşnut oldum" (el-Mâide,
5/3). İbn Abbâs'a göre, Bakara Sûresinin 281'inci âyeti bundan daha sonra
inmiştir.
Kur'ân'ın ilk inen
âyetlerinde daha çok ahiretle ilgili bilgiler yeralır. İnsanlar İslâm'a
alıştıktan sonra helâl ve harama dâir âyetler inmiştir. Âyetlerin çoğu ya
bir soru ya da bir olay üzerine inmiştir. Buna "Esbâb-ı nüzûl * (iniş
sebebi)" denir. Kur'ân nâzil oldukça Hz. Peygamber, inen ayetleri vahiy
kâtiplerine yazdırırdı. Hangi âyetin nereye yazılacağını söylerdi. Âyetlerin
tertibinin yazılışı sırasında Vahye dayanıldığında görüş birliği vardır.
Sûrelerin sıralanışının da Vahye dayandığı kuvvetli bir görüştür.
2) Sünnet: Hz.
Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir. "Bir kimse uyuyarak veya unutarak
namazı geçirirse, hatırlayınca kılsın" (Ebû Dâvud, Salât, II; Dârimî, Salât,
26) hadisi sözlü sünnetin; "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın" (Buhâri,
Ezan, 18, Edeb, 27, Ahad, I) hadisi fiili sünnetin; su bulamadığı için
teyemmümle namaz kılan bir sahabenin, namazdan sonra su bulduğu halde
namazını iâde etmemesi ve Hz. Peygamber'in onu tasvip etmesi takrîrî
sünnetin örnekleridir. Fıkıhta Kur'ân'dan sonra ikinci ana kaynağın Sünnet
olduğunda görüş birliği vardır. Sünnetin delil oluşu âyetlerle sâbittir.
Bazı âyetler şunlardır:
"Peygamber size neyi
verirse onu alın; size neyi yasaklarsa, ondan da uzak durun" (el-Haşr,
59/7).
"Hayır, Rabbına andolsun
ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp; verdiğin hükme,
içlerinde bir sıkıntı duymadan rıza ve teslimiyet göstermedikçe iman etmiş
olmazlar" (en-Nisâ, 4/65) ''Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur''
(en-Nisâ, 4/80). "Ey iman edenler, Allah'a itâat edin, Peygamber'e ve sizden
buyruk sahibi olanlara (ulû'l-emr'e) itâat edin" (en-Nisâ 4/59). ''Allah ve
Rasûlü birşeye hükmettiği zaman, iman eden erkek ve kadına artık işlerinde
muhayyerlik yoktur" (el-Ahzâb, 33/36).
Sünnet, Hz. Peygamber'in
Rabbinden aldığı elçilik görevini tebliğinden ibarettir. Bu konuda âyette:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan
O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun " (el-Mâide, 5/67).
Kur'ân'ı Kerîm Hz.
Peygamber'in vahiyle konuştuğunu haber vermektedir: "O, kendiliğinden
konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak indirilen bir vahiy iledir" (en-Necm,
âyet, 3-4). Diğer yandan Kur'ân âyetleri, Peygamber'e iman edilmesini açıkça
bildirir: ''Allah'a ve okuyup yazması olmayan (ûmmî) Peygamber'e ibâdet
edin; o Peygamber de Allah'a ve O'nun sözlerine iman etmiştir ve Ona itâat
edin ki hidâyete eresiniz'' (el-A'raf, 158).
Sünnetin Kur'ân'ı Kerîm
karşısında üç fonksiyonu vardır. Sünnet Kur'ân'ın müphem ve mücmel olan
âyetlerini açıklar; umûmî hükümlerini tahsis eder; nâsih ve mensûh'u
bildirir; Kur'ân'da asılları sâbit olan nasslara tamamlayıcı hükümler
getirir; Kur'ân'da bulunmayan bir kısım hükümler koyar. Kur'ân'daki namaz ve
zekât emirlerinin edâ şeklinin sünnetle açıklanması; karısı zinâ eden ve
bunu isbat edemeyen erkeğin mulâane yoluna gitmesi halinde evliliğin sonra
ereceği hükmü ile ehlî eşeklerin ve yırtıcı kuşların etinin yenmesini
yasaklayan hadisler bunun örnekleridir (Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l Fıkh,
s.113, 114).
3) İcmâ: Sözlük anlamı;
ittifak ve görüş birliği demektir. Bir terim olarak; Hz. Peygamber'den
sonraki bir çağda İslâm müctehidlerinin, bir konu üzerinde ittifak edip aynı
görüşü paylaşmalarıdır. Bu târife göre icmâda şu şartların bulunması
gerekir:
a) Müctehid olmayanların
ittifakı, dini bir delil sayılmaz. Müctehid; delillerden dinî hükümler
çıkarma yeteneğine sahip olan kimsedir.
b) Müctehidlerin ittifakı,
dinî bir meselenin hükmü üzerinde ilk görüş birliği meydana geldiği zaman
aranır. Daha sonra görüş değiştirmekle icmâ bozulmaz. İcmâ için
müctehidlerin bir mecliste toplanması şart değildir. Bütün dünyadaki İslâm
bilginleri bir meselede görüş birliği etmekle icmâ oluşturulmuş olur.
c) İcmâ, bir asırdaki
bütün müctehidlerin ittifakı olduğundan, bir grup müctehidlerin ittifakı
icmâ sayılmaz.
d) Dinî yönü bulunmayan
konulardaki görüş birliği icmâ sayılmaz. Zaten İslâm'da dini ilgilendirmeyen
bir mesele olmaz. Dünyada meydana gelen her olayın dinî yönü vardır. Ve
İslâm her konuda hüküm koymuş her meseleye çözüm getirmiştir. İşte bu
şartlar yerine gelince icmâ bir delil olur. Artık müslümanların bu meseleye
uymaları gerekir.
BAŞA DÖN
Ayette; "Kim kendisine
hidâyet belli olduktan sonra, Rasûl'e karşı gelir, mü'minlerin yolundan
başka bir yola uyarsa ona döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız"
(en-Nisâ, 4/115) buyurulur.
İcmâ'ın bir delil olduğunu
ifade eden hadisler de vardır: "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah
katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 379). "Ümmetim dalâlet
üzerinde birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 8). Hz. Ömer'den şöyle nakledilmiştir:
"Kim cennetin ortasında olmak yani oraya girmek istiyorsa, cemaatten
ayrılmasın; çünkü şeytan boş kalan kimse ile beraber olup iki kişiden
uzaktır" (İmam,Şâfii, er-Risâle, s.474).
İcmâ; sarih, sükûtî ve
meselenin belli bir kısmı üzerinde görüş birliği etmek üzere üçe ayrılır.
Sarih icmâ; her müctehidin icmâ konusu mesele üzerindeki görüşünü açıkça
söylemiş olduğu icmâdır. Sükuti icmâ; herhangi bir asırda, ictihad yetkisi
olan bir ilim adamı belli bir görüşe varır ve bunu ilân ederse ve kendisini
tenkid eden çıkmazsa buna sükûti icmâ denir
İmam Şafii ve bazı
bilginler bunu delil saymaz. Meselenin bir kısmı üzerinde icmâ'a gelince;
meselâ miras konusunda sahâbiler, ölenin kardeşleriyle birlikte mirasa giren
dedeşinin üçte birden az olmamak üzere mirasçı olacağını, kimisi de mirasın
tamamen dedeye kalacağını söylemiştir. Burada dedenin her iki durumda da
miktarı değişmekle birlikte mirasçı olacağı konusunda görüş birliği
oluşmuştur (Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, s.179).
4) Kıyas: Bir şeyi başka
bir şeyle ölçmek, karşılaştırmak anlamına gelir. Bir terim olarak; hakkında
âyet ve Hadislerde bir hüküm gelmemiş olan bir meseleyi ortak
özelliklerinden dolayı, hakkında hüküm gelmiş olan bir mesele ile
karşılaştırmak, onun hükmünü buna da vermek demektir. Kur'ân ve hadiste
bulunmayan yeni bir olay, Kur'ân ve hadisteki benzerleriyle karşılaştırılır.
Aralarında ortak benzerlik olunca birinin hükmü diğerine verilir. Buna şarap
örnek verilebilir. Şarap Kur'ân-ı Kerîm'de yasaklanmıştır. Ancak daha
sonraki dönemlerde rakı, votka, şampanya, viski gibi değişik adlarda içkiler
ortaya çıkmıştır. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de isim olarak zikredilmez. Şarabın
sarhoşluk verdiği için yasaklandığı, üzerinde düşünülünce anlaşılacağı gibi,
çeşitli hadisler de bunu belirtmiştir. Bu yeni içki çeşitleri de sarhoşluk
verir. Bu ortak özellikten dolayı şarabın hükmü kıyas yoluyla diğerlerine
şamil olur.
Kıyasın delil oluşu âyet
ve hadislerle sâbittir. Ayette; "Ey iman edenler Allah'a itâat edin,
Peygamber'e itâat edin ve sizden buyruk sahiplerine itâat edin. Eğer bir
şeyde çekişirseniz, Allah'a ve Peygamber'e havale edin " (en-Nisâ, 4/59)
buyurulur. Birşeyi Allah'â ve Rasulüne havale etmek, ancak Kur'ân ve
Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Bu da kıyas demektir.
Bazı sahâbîler, Ebû
Bekir'e bey'at ederken, Peygamber (s.a.s.)'in Onu namaz için İmam olarak
seçtiğini gözönüne almışlar ve hilâfeti, namaz imamlığına kıyas ederken;
''Peygamber, onu din işimizde İmam tâyin etmiştir. Öyleyse biz onu, dünya
işimizde niçin İmam tanımayalım'' (es-Serahsı, Usûl, II, 131, 132; İbn
Kayyim el-Cevziye, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, Kahire, 1325-1326, I, 253)
Kıyas dört rükünden
meydana gelir:
a) Asl: Bu, hükmü beyan
eden nass olup "hüküm kaynağı" adını da alır. b) Fer: Bu, hakkında nass
bulunmayan meseledir.
c) Hüküm: Bu, kıyas
vasıtasıyla asl'dan fer'e geçmesi istenilen şeydir.
d) Ortak illet: Bu da hem
asl hem fer'de bulunan bir vasıftır. Kıyasın dayanmış olduğu esası teşkil
eder.
İlletle hikmet birbirinden
farklıdır. Hikmet, hükme uygun bir vasıf olup, çoğu hallerde gerçekleşen
mazbut ve mahdut olmayan bir şeydir. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre
hükümler hikmete değil, illete dayanırlar.
İslâm hukukçularının
çoğunluğuna göre bazan kıyas nass'la çatışabilir. Bu Kur'ân ile sünnetin âmm
(umûmî) ifadeleri veya haber-i vâhid olduğu zaman meydana gelir. Hanefilere
göre âmm delâlet bakımından kesindir. Kıyas ise nasıl olursa olsun zannîdir.
Ancak âmm herhangi bir delil ile tahsis edilirse zannı olur. Çünkü âmm,
tahsis edildikten sonra şâmil olduğu fertlerden bazısına delâlet etmez. Bu
yüzden Hanefiler, âmm'ın ilk tahsisten sonra artık kıyas ile de tahsis
edileceğini söylerler. Meselâ; "...Bunlardan başkası size helâl kılındı"
(en-Nisâ, 4/24) âyeti, Hz. Peygamber'in ittifakla kabul edilen "...Kadın,
erkek kardeşinin kızı ve bacısının kızı üzerine nikâh edilmez" (Buharı,
Nikâh, 27; Müslim, Nikâh, 37-39) hadisi ile tahsis edilmiştir. Bu şekilde
bir defa tahsise uğrayan bir âyet, zannı bir delil ile tekrar tahsisi kabul
edebilir.BAŞA DÖN
EDİLLE-İ ŞER'İYYE (ŞER'İ DELİLLER)
Şer'î deliller, şer'î
hükümleri çıkarma yolları. Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de,
kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir.
Usûl-i Erbaa, Edille-i Erbaa da denir.
Edille-i Şer'iyye, yahut
şer'î deliller, en genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarını teşkil eder.
Diğer bir ifadeyle, edille-i şer'iyye, hüküm çıkarmada başvurulan esaslar
olarak ifade edilebilir. Kavramın ortaya çıkışı Etbau't-Tâbiin devrinden
sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kavranılmasıyla, istenilen hükme ve
sonuca ulâştırân şeydir (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü, 42). Kesin veya
zannı olarak genel hüküm ifâde eder.
Genel bir sınıflama ile
şerî deliller, "Sem'î" ve "aklî" olmak üzere iki grupta ele alınabilir.
Sem'î olanlar; Kitap, Sünnet, İcma olup bunları değişik olaylara uygulama
aracı olan Kıyas da bunlara ilâve edilen ve "aklı deliller" olarak
değerlendirilen diğer deliller ve bunların sıralaması hakkında farklı
görüştedirler. Bu deliller, "istishâbu'l-hâl", "istihsan", "mesâlihu'l-mürsele",
"örf", "sahâbe sözü" ve "İslâm'dan önceki şeriâtler" gibi delillerdir.
Edille-i Şer'iyye'nin dört
ile sınırlândırılmasının gerekçeleri için şunlar söylenir: Delil, menşe
itibariyle ya vahiy kaynaklıdır ya da değildir. Eğer vahiy kaynaklı ise, bu
vahiy ya "metlüvv" ki bu Kur'an'dır veya "gâyr-i metlüvv" olur ki bu dâ
Sünnettir.
Delilin vâhiy kaynaklı
olmaması durumunda ise şu iki ihtimal söz konusudur: Bu delil, bir asırdaki
bütün müctehidlerin ortak görüşü ise "icmâ", her müctehidin ferdî görüşü ise
"kıyas" adını alır (Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, 20).
Aslındâ, Kur'ân ve sünneti
aslı ve sâbit kaynaklar olarak; bu ikisi dışında kalan diğer bütün delilleri
ise Kur'an ve sünneti yorumlama ve uygulama metodu ve vasıtası olarak
değerlendirmek mümkündür. Kitap, sünnet, icma, kıyas "aslı deliller",
istihsan, istislah, istishab, örf, sahâbî sözü, geçmiş şerîatler "fer'î"
delillerdir (Sava Paşa, İslâm Hukuk Nazariyesi, 11, 47-51).
Kitap
Kitap, İslâm hukuk
literatüründe "Kur'an" yerine kullanılan bir terimdir. Kur'ân ise, lügatte,
okumak anlamında olup, ıstılahta Hz. peygamber (s.a.s.)'e inen, mushaflarda
yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen,
Cenâb-ı Allah'ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır (Molla Hüsrev,
Mir'at, 16-17). Kur'ân Allah'ın kitabı ve apaçık vahyidir. Tedricî olarak
indirilmiştir. Bir harfini bile inkâr küfürdür. Kur'ân'ı en iyi bilen
Rasûlullah; sonra ashâbıdır. Kur'an, İslâm teşrîinin (yaşama) temelini
teşkil eder. Kur'ân'da dinî hukuk sisteminin (şerîat) esasları açıklanmış;
inanç, ibadet ve hukuk konuları genel hatları itibariyle belirtilmiştir (Şâtibî,
el-Muvâfakat, IV, 92). Bu itibarla, Kur'an, İslâm teşrîinin "aslı kaynağı",
diğer bir deyişle yegâne değişmez kaynağı olarak kabul edilir. Rasûlullah
Vedâ Haccında şöyle buyurmuştur: "Sizlere iki şey bırakıyorum: Allah'ın
kitabı ve Rasûlünün sünneti. Bunlara sarıldığınız müddetçe dalâlete
düşmezsiniz." Kur'ân, hükümleri genel çizgileriyle belirtir; pek az konu
dışında bunların detayına inmez. Nitekim, Kur'ân'da, keyfiyet ve detayı
belirtilmeksizin namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş; bunların nasıl
yapılacağım ise, Hz. Peygamber, sözlü ve fiilî olarak açıklamıştır. Aynı
şekilde, Kur'ân akitlerin yerine getirilmesini emretmiş, alım-satımın helâl,
ribânın haram olduğunu belirtmiş, fakat hangi akitlerin sahih, hangilerinin
bâtıl ya da fâsit olduğunu açıklamamıştır. Bu ayırımın temel ölçülerinin
belirlenmesini de ilk planda sünnet yüklenmiştir .
Diğer taraftan, Kur'ân'da
detayları ile birlikte zikredilen bazı konular da vardır; miras, karı-koca
arasındaki liân'ın nasıl yapılacağı ve bazı cezaî müeyyideler bunlar
arasındadır. Kur'ân'ın bu genel ifâde (icmâl) tarzının önemi, özellikle
muâmelât hukuku alanında ortaya çıkmaktadır. Bu tarz, mücmel nassların
değişik şekillerde anlaşılıp uygulanmasına imkân vermekte ve böylece değişik
zamanlardaki maslahatlara ayak uydurmasına ve genel amaç ve prensiplerden
ayrılmaksızın onların gereklerine göre hüküm verilebilmesine yardım
etmektedir. Meselâ, Kur'ân'da, özel bir şekil belirtilmeksizin "şûrâ"dan
bahsedilmektedir. Genel bir şekilde ifade edilen bu şûra, istibdâd ve
baskının bulunmadığı, halk içerisinde belli ölçüde bilgi ve kanaat sahibi
olanların görüşlerine saygı duyulup başvurulduğu bir yönetim biçimini
kapsamaktadır.
Bütün bunlara rağmen,
Kur'ân nasslarının bu genel ifade tarzının, bazı noktalarda sünnetle
açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bu sebeple, Kur'ân'da pekçok yerde, sünnet'e
atıfta bulunulmuştur, "Allah'a ve Rasûl'e itâat edin" (Al-u Imrân, 3/32);
"Peygamber size neyi vermişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan kaçının"
(el-Haşr, 59/7) ve "Ey inananlar, Allah'a itâat edin, Peygamber'e ve Ulû'l-Emr'e
itâat edin. Bir şeyde anlasamazsanız onu Allah'a ve Peygamber'ine arzedin.
Bu en iyi ve netice itibariyle en güzeldir" (en-Nisâ, 4/59).
Kur'ân'ın delîl olması
demek, Kur'ân'ın hakkıyla bilinmesi demektir. Kur'ân ilmine sahip olmadan,
Arapça'ya vâkıf olmadan, sünnete başvurmadan, ilim ehli olmayanlar için
fıkhı manada değil, ahlâkı manada okunan bir kitap olabilir. İmam Câfer-i
Sâdık bu konuda şöyle demiştir: "Kur'ân'ın bir kısmını diğeriyle
çarpıştırdılar. Nasih zannederek mensuhu delil gösterdiler. Amm zannederek
hâs ile delil getirdiler. Âyetin te'vîlini delil göstererek sünnetin onu
te'vil şeklini terkettiler. Sözün başını ve sonunu düşünmediler. Onu kaynak
edinip yollarını bilemediler. Ehlinden almadılar, böylece saptılar ve
saptırdılar" (Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev.: İ.
Sarmış, İstanbul 1981, 176).
Kur'ân'ın bütün
âyetlerinin sübutu kat'idir. Ancak, ifade ettikleri mana ve kavrama
delâletleri her zaman kat'i olmaz. Bu bir kısım âyetlerin delâlet bakımından
zannı olması farklı mezheplerin farklı görüşler ortaya koymasına yol
açmıştır. Şer'i hükümlerin kaynakları kitap, sünnet, icmâ, kıyas olunca
mukallidin ilmi, târifin dışında kalmaktadır. Çünkü müctehidin kavli her ne
kadar mukâllid için delil olsa da, delillerin kendisi değildir (İbn Abidin,
Reddü'l-muhtâr Haşiyesi Terc: Ahmed Davudoğlu, İstânbul, 1982, I, 35).
BAŞA DÖN
Kur'ân-ı Kerîm'e "vahy-i
metlüvv" da denilir. Kur'ân'ın fıkıhta delil olarak kullanılmasında, onun
lâfzı kanunlarının bilinmesi gerekir. Lâfızlar, manaya delâletleri
itibariyle hâss, âmm, müşterek ve müevvel kısımlarına ayrılır ve bunlardan
her biri özel bir hüküm için kullanılır. Lâfızlar, delâlet ettikleri mânâya
zâhir, hâss, müfesser, muhkem olarak açık bir tarzda delâlet ederler. Kapalı
tarzda delâletlerinde ise hafî, müşkil, mücmel, müteşâbih diye kısımlara
ayrılırlar. Ayrıca delâlet ettikleri manada veya başka bir münâsebetle olan
mânâda açık veya kapalı kullanılmaları itibariyle hakîkat, mecâz, sarih,
kinâye kısımlarına ayrılırlar. Yine ne gibi manalara delâlet ettikleri ve
hangi maksatlarla söylenilmiş olduklarına işitenlerin vukufları itibariyle
"Dal bi'l ibâre", "Dal bi'l-işâre", "Dal bi'd-delâle", "dal bi'l-iktizâ"
diye ayrılırlar.
Kur'ân hükümleri de birkaç
kısma ayrılmaktadır: Akîde, (itikâdı hükümler), ahlâk (ahlâkı hükümler) ve
mükelleflerin söz ve işleriyle ilgili hükümleri "ibadetler" ve "muâmeleler"
diye iki grupta ele alır. Kur'ân'da hükümler ya küllî, ya da icmâlî olarak
açıklanmıştır. Bütün hükümlerin özelliği, îman ile içiçe geçmiş olmasıdır.
Kur'ân hem yasa koyar, hem hidâyete erdirir, hem irşâd eder, hem öğüt verir.
Yalnızca bir kanun kitabı değildir. Üslûbu mu'cizdir. Konular defalarca
tekrarlanmıştır ve âyetler hüküm koyarken iman ve ahlâktan ayrı değildir.
Kur'ân'ın âhkâm âyetleri
daha ziyade Medenî sûrelerde yer almaktadır. Âyetlerden hüküm çıkarılırken
müctehidler arasında meydana gelen ihtilâf, mücmel ifadeleri tefsirden ve
bir kısım lâfızların delâletlerini ele alma metodundan doğmaktadır.
Rasûlullah vefât ettiğinde
Kur'ân âyetleri vahiy kâtiplerinin ellerinde bulunan sahifelerde ve ashâbın
hafızalarındaydı. Hz. Ebû Bekir Kur'ân âyetlerini toplattırdı ve bir Mushaf
haline getirdi. Hz. Osman bu Mushaf'tan Kur'ân nüshaları çoğalttı ve bütün
merkezlere gönderdi. Sahâbe, Kur'ân âyetlerini hem ezberler, hem anlar, hem
de amel ederdi. Bir âyetle amel etmeden başka âyete geçmeyenler vardı.
Sahâbe nesli Kur'an'ı en iyi bilen nesil olup, bildikleriyle amel eden,
bilmedikleri ile ilgili olarak da susan insanlardı. Tâbiin devrinden sonra
ise her asırda Kur'ân tefsiri o asırdaki ilmî-dinî hareketten etkilendi.
Âyetlerin tefsirinde ictihad farklılıkları açıkça ortaya çıktı.
Sünnet
Sünnet, Arap dilinde iyi
olsun kötü olsun gidilen veya benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise,
Hz. Peygamber'in Kur'ân dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır.
Hz. Peygamber mü'minler için her alanda bağlayıcıdır: ''Peygambere itâat
eden, Allah'a itâat etmiş olur" (en-Nisâ, 4/80). Hz. Peygamber mü'minler
için ahlâken veya hukuken en güzel ve vazgeçilmez tek örnektir.
Hadis olarak da
adlandırılan sünnet, Hz. Peygamber'in çeşitli vesilelerle söylediği
sözlerdir. Meselâ: "Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur "
(İbn Mâce, Ahkâm, 13) ve "Ameller niyetlere göredir" (Buhâri, Bedu'l- Vahy,
I) hadisleri böyledir.
Fiilî sünnet ise, Hz.
Peygamber'in şekil ve şartlar ile namaz ve hacc ibadetlerinin yerine
getirilmesi, muhâkeme usûlü alanında bir ahit ve yemin ile hüküm vermesi
gibi işlerdir. Hz. Peygamber, "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle
kılın'' buyurarak (Buhâri, Ezan 18, Edeb, 27) yol göstermiştir.
Takriri sünnet, Hz.
Peygamber'in sahâbenin yaptığı bazı işlere olumlu ya da olumsuz bir
müdahalede bulunmaması veya o işi tasvip ettiğini belirtmesidir (Abdulvahhab
Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi, Çev: Hüseyin Atay, 181-182). Su
bulamadığından teyemmümle namaz kılan bir sahâbînin namazdan sonra su
bulduğu halde namazı iâde etmemesin Rasûlullah'ın tasvibi gibi.
Sünnet, Kur'ân'ın
mücmelini beyân etmesi, müşkilini açıklaması, mutlakını kayıtlaması ve onda
olmayan bazı hükümleri belirtmesi açısından Kur'ân'dan sonra ikinci teşrî'
kaynağı olarak yer alır. Sünnet, Kur'ân'da olmayan bazı hükümleri
getirmesiyle de, bir yönden müstakil bir teşrî' kaynağıdır. Kur'ân'ın
çizdiği genel çerçeve ve ilkelerin dışına çıkmadan onun açıklayıcısı olması
bakımından da Kur'ân'a tâbi sayılır. Her iki yönüyle de sünnetin hüccet
olması, bazı âlimler tarafından dinî bir zaruret olarak ifade edilmiştir.
Ancak hemen belirtelim ki, yaşamaya kaynak teşkil edebilecek sünnet, belirli
şartları taşıyan sahih sünnettir. Sünnet Kur'ân'a nisbetle ikinci derecede
bir teşrî' kaynağı olmakla beraber, sünnete başvurmadan Kur'ân'ı anlamak pek
mümkün gözükmemektedir.
BAŞA DÖN
İmam Şâfii sünneti üç
grupta ele alır. Birincisi, Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği bir hususu benzer
bir ifadeyle Hz. Peygamber'in de belirtmesi; ikincisi, Allah'ın çok kısa ve
özlü bir şekilde bildirdiği bir âyetle neyin kastedildiğini Hz. Peygamber'in
açıklamasıdır. Bu iki çeşit sünnet hakkında İslâm hukukçuları arasında
ihtilâf yoktur. Üçüncüsü ise, hakkında Kur'ân'da hiçbir hüküm bulunmayan bir
konuyu Hz. Peygamber'in uygulamaya koymasıdır. Bu sünnet çeşidi hakkında
genelde iki görüş mevcuttur. Bir kısım müctehid Hz. Peygamber'in bağımsız
bir yaşama yetkisine sahip olduğunu, dolayısıyla Kur'ân'da sözkonusu
edilmeyen konularda hüküm koyabileceğini ileri sürmüşler; bir kısmı da Hz.
Peygamber'e böyle bir yetki vermeyip onun tatbiki olan herşeyin Kur'ân'da
bir aslı bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (Şafii, Risale, s.91-92). Sünnet,
Kur'ân'ın tefsiridir. "Namazı kılın" buyruğunu sünnet olmadan anlamak ve
tatbik etmek mümkün değildir. Rasûlullah namazı nasıl kılmışsa, müslümanlar
da ona uyarak kılmışlardır (Ahmed b. Hanbel, V, 53).
Sünnetin hadisle aynı
manada kullanılabilir. Hadisler, birtakım kısımlara ayrılır (Bk. Hadis).
Sahih hadisler, bütün ümmet için bağlayıcıdır, hüküm kaynağıdır. Bunlar
reddedilemezler. Nur Sûresinin altmışüçüncü âyeti bunu bize bildirmektedir:
"Öyle değil. Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya
çekiştirip durdukları şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden
yürekleri hiç sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman
etmiş olmazlar" (en-Nur, 24/63). Kur'ân'ın bütün delilleri, Rasûlullah'ın
bütün hükümleri, emir ve nehiyleri eştir (Şâtibî, el-Muvâfakat, I, 14).
Sünnet kaynak olmasaydı, meselâ "Kur'âniyyun" fırkası gibi sadece Kur'ân
kaynak alınsaydı, onların yaptığı gibi İsra Sûresinin 78. âyetine istinaden
günde iki rekât namaz kılınması gerekecekti. Oysa bu, küfürdür (İbn Hazm,
el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm, II, 80). Zahiri mezhebinin en büyük müctehidi İbn
Hazm, sünnet hakkında "O, kendi hevasından söylemez. O, ancak kendisine
gönderilen bir vahiydir'' (en-Necm, 53/3, 4) âyetini zikrettikten sonra
şöyle der: "Buna göre Allah'ın peygamberine göndermiş olduğu vahyi ikiye
ayırabiliriz: Vahy-i Metlüvv (tilâvet edilen vahiy) ki, bu, icazkâr bir
üslûba sahip olan kitab (Kur'ân)dır. Vahy-i Mervi (rivâyet olunan vahiy) ki,
bu, icazkâr üslûba sahip olmadığı gibi metlüvv de değildir. Menkul olduğu
halde kitap halinde rivâyet edilmemiştir. Fakat makru' (okunmuş)dur. Yani bu
Peygamber'den vârid olan haber olup Allahu Teâlâ'nın muradını açıklayıcı
mâhiyettedir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulmuştur: "... Tâ ki
insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın.'' Buna göre Allahu Teâlâ
nasıl vahyin birinci kısmını teşkil eden Kur'ân'a itâât etmemizi emretmişse,
vahyin bu ikinci kısmına da itâat etmemizi emretmiştir. Bunlar arasında
hiçbir fark yoktur" (Muhammed Ebû Zehra, İslâm 'da Fıkhı Mezhepler Tarihi,
Çev: AbdulKadir Şener, Ankara 1969, s.83).
Cumhur ulemâ sika râvinin
rivâyet ettiği ahad haberin hüccet olduğunu ve onunla amel etmek gerektiğini
söylemiştir. Hadislerin çoğu hasen lizâtihidir ve onu kabul etmek
kaçınılmazdır. Zayıf hadis ise kesinlikle kaynak olamamaktadır.
Sünnet derken, bunun,
fıkıhta hadislerin kısımlara ayrılarak hükümlerin çıkarıldığı bir kaynak
olması anlaşılır. Yani râvîlere göre mütevâtir, meşhur, ahad diye ayrılan ve
ahad hadislerin de sahih, hasen, zayıf diye kısımlara ayrılması hâdisesinde
de ihtilâf olup, bu konu mezheplerin ayrılmasında bir başka ihtilâf
noktasıdır.
Mütevâtir sünnetler, "Bana
yalan yere bir şeyi isnad eden ateşte oturacağı yere hazırlansın'' hadisi
gibi, büyük bir cemaatçe işitilen ve her asırda binlerce zevât tarafından
rivâyet edilegelen yalan üzerine ittifak mümkün olmayan rivâyetlerdir. Namaz
rek'atlarına dâir haberler bu nevidendir. Bunlar asl'dır.
Meşhur sünnetler,
Rasûlullah'tan birkaç zatın rivâyet ettiği, ikinci ve üçüncü hicrî
asırlardan beri tevâtüren nakledilen haberlerdir. "Ameller niyetlere
göredir" gibi. Bunları reddetmek fâsıklıktır.
Haber-i ahad, bir zatın
diğerinden veya bir cemaatten, bir cemaatin bir râviden rivâyet ettiği
sünnettir. Tevâtür derecesinde olmayan râvilerin, iki üç zatın naklettiği
sünnet de böyledir. Bunun inkârı bid'at'tır.
BAŞA DÖN
Mezheplerin sünnet târifinde farklılıklar vardır:
Hanefi mezhebi
müctehidlerinden es-Serahsı şöyle der: "Bize göre sünnetten murad hukukî
açıdan Hz. Peygamber ve ondan sonra sahâbenin yaptıklarıdır" (Usûlu's-Serahsı,
I, 113). İmam Şâfii ise, (ö.204/819) sünneti yalnızca Hz. Peygamber'in
sünneti olarak alır. Sahâbenin sünneti, Hz. Peygamber'in itikad, ibadet,
ahkâm esaslarıyla ilgili olarak Kur'ân dışındaki söz, hareket, davranışları,
takrirleri, tasdikleri, örfleri, va'zettiği esaslar, koyduğu ilkelerdir.
Sahâbe ve Tâbim, herhangi bir konuda tatbik edecekleri şeyde "Hz. Peygamber
nasıl yaptı?" diye sormuşlardır. Sünnet anlayışı, üçüncü halife Hz. Osman
zamanında fitnelerin çıkmasıyla değişime uğradı, bid'atler dine karıştı;
sünnetten uzaklaşıldı. Tâbimin büyük âlimleri Kur'ân'da geçen (el-Bakara,
2/151, 231; Âlu İmrân, 3/164; en-Nisâ, 4/113; Cumâ, 62/2; Ahzâb, 33/34)
'hikmet' kavramını 'sünnet' şeklinde anlamışlardır. İmam Şâfii de bu
görüştedir. Kendisine kitapla birlikte onun bir benzerinin verildiğini
söyleyen Hz. Peygamber'in (Müsned, IV, 134) sünneti böylece zikr, hikmet,
misl olmaktadır. Rivâyetlere göre Cebrail (a.s.) vahyi getirirken, onun
açıklamasını (sünneti) de getirdi (Câmiu'l-Beyâni'l-İlim, II, 34). Hem
Kur'an'ı hem de sünneti indiriyor, Hz. Peygamber'e öğretiyordu. Sünnet,
İslâm toplumunun ve islâm devletinin oluşmasında âmil olan en mühim
faktördü. Sahâbe, bu sünneti, gelecek nesillere kalması için aktardı ve
"hadis" bir bakıma böyle doğdu. Ancak ashâb hadis rivâyetinde çok titiz
davranmasına karşılık, tedvin asrında sapık akımlar ve İslâm düşmanlârı
hâdis uydurdular. İhtilâflı meselelerde kendi görüşlerini destekler
mâhiyette hadis uyduruldu. İbn Haldun, Ebû Hanife'nin sıhhati kesin kabul
ettiği hadis sayısının 17 olduğunu yazmıştır. Hadis ehli bu durum karşısında
hadis tenkidine yöneldi ve hadis usûlu geliştirildi. Ehli sünnet, Şia'nın Hz.
Ali hakkındaki rivâyetlerini cerh edip sahih kabul etmezken Abdullah b.
Mes'ud'un rivâyetlerini esas almış, Şia da ehl-i beyt hakkındaki
rivâyetlerde taassuba düşmüştür.
Cerh ve ta'dil * ilminde
bu yüzden fıkıhçılardan ayrı yöntemler meydana gelmiş, hükümlerin fer'î
olanlarında bu açığa çıkmıştır. Katâde, İbn İshak'ı överken. Nesaî onun
kuvvetli olmadığını; Dârekutnî ise onun sözüyle delil getirilemeyeceğini
söyler. İmam Mâlik de aynı şahsın yalancı olduğuna şehâdet eder. Öte yandan
ikinci yüzyılda ehli hadis okulu ile ehli rey okulu arasında şiddetli
münâkaşalar oldu (Geniş bilgi için bk. Şâtibî, el-Muvafakat; Gazalı, el-Mustasfa;
İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn).
Ebû Hanife ile İmam Mâlik,
kesin bir delile aykırı olmayan haber-i vâhidi delil olarak kullanırken;
Şâfii, sıhhat şartlarını taşıyan haber-i vâhidi kabul eder. Hanefilere göre
bu haberler şâz'dır, reddedilmesi gerekir.
İmam Şâfii, sünnetin ancak
sünnetle neshini câiz bulur (er-Risâle, 89). Gazzâlî, Kur'ân ile sünnetin,
sünnetle de Kur'ân'ın neshini kabul eder. "Her ikisi de vahiydir,
dolayısıyla birbirlerini neshedebilirler" der (el-Mustasfa, Bulak 1 322, 1,
s.124). Cumhur ise, Kitab; Kitab'ı ve sünneti; sünnet sünneti ve mütevâtir
sünnet kitabı nesheder görüşündedir. Hadisler tâbiîn devrinde toplanmış ve
yazılmış, daha sonraları fıkıh kitaplarındaki bölüm adlarına göre tertip ve
tasnif edilmiş, İmam Mâlik Muvatta'ını, Ahmed b. Hanbel Müsned'i yazmış,
Kütüb-i Sitte* adı verilen hadis mecmuâları ortaya çıkmıştır.
İcmâ '
İcmâ' lügatte, bir işe
azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta
ise, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra bir asırdaki müctehidlerin, herhangi
bir şer'î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır.
Bu itibarla, halk tabakasının, şer'î bir konudaki ittifak ya da ihtilâfları
mûteber değildir (Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, s.34-35).
İcmâ', İslâm
hukukçularının çoğunluğu tarafından belli bir asır ile sınırlı olmayan bir
müessese ve Kur'ân ve sünnetten sonra gelen üçüncü bir teşrı kaynağı olarak
kabul edilmektedir. Bu hususa delil olarak çoğunlukla zikredilen âyet,
"Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı gelir ve
mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız. Ve
cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (en-Nisâ, 4/115)
meâlindeki âyet; çoğunlukla kullanılan hadis de, "Ümmetim yanlış yolda
(dalâlet) birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 18) meâlindeki hadistir.
İcmâ herhangi bir konuda
gerçekleşmişse bu icmâ'ın o konudaki bir delile dayanması gerekir. İslâm
hukukçularının, şer'î bir dayanak olmaksızın keyfî bir şekilde bir konu
üzerinde görüş birliğine varmaları düşünülemez. Bu sebepledir ki, sonraki
İslâm hukukçuları, bir konudaki icmâ'ı öğrenmek istediklerinde, o icmâ'ın
delilini değil, böyle bir icmâ'ın var olup olmadığını, eğer varsa sahih bir
şekilde nakledilip nakledilmediğini araştırırlar. Diğer bir ifadeyle,
icmâ'ın şer'î bir delile dayanması gerekli olmakla beraber, bu delilin icmâ'
ile birlikte nakledilmesi ve bilinmesi, icmâ'ın mûteberlik şartı değildir.
İcmâ', sözlü ve sukûtî
olmak üzere iki çeşittir. Sözlü icmâ' bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin,
bir konuda açık ve sarih bir şekilde görüş birliği etmeleriyle meydana
gelir. Sukûtî icmâ ise, bir müctehidin bir konuda görüş beyân edip,
diğerlerinin, bundan haberdar olmalarına rağmen başka bir görüş ileri
sürmemeleri durumunda meydana gelir.
BAŞA DÖN
Sözlü icmâ', İslâm
hukukçularının çoğunluğu tarafından delil olarak kabul edilmekle beraber,
sukûtî icmâ'ın delil oluşu ihtilâflıdır (Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan,
Istıslah, s.29-41). Sonuç olarak söylemek gerekirse; icmâ'ın, kolektif bir
ictihad olarak değerlendirilmesi mümkün ise de, İslâm hukukçuları genelde "ictihad,
ictihadı nakzetmez" prensibini icmâ'a da uygulamaya pek yanaşmamışlardır.
Başka bir deyişle, herhangi bir konuda icmâ'a varsa, aynı konuda ikinci bir
icmâ'a imkân tanımamışlardır. Bununla birlikte, Sahâbe icmâ'ının da hemen
tamamını teşkil eden ibadet yönü ağır basan dinî meselelerde bu görüş kabul
edilse bile, özellikle muâmelât hukuku sahasında ikinci bir icmâ'a imkân
tanıması, gelişen şartlara uyum sağlama ve kamu yararını temin etme
açılarından yararlı gözükmektedir. Her asırda, çok az konuda ittifak
edildiği malumdur. Molla Hüsrev, "Bir asırda müctehid olan bütün fukahânın
ittifakı esastır" der. Bu durumda olanların biri dahi o meseleye muhâlefet
etse icmâ' oluşmuş sayılmaz (Molla Hüsrev, Miratü'1-Usûl fî Şerhi Mirkatü'l-Usûl,
İstanbul 1307, 1I, s.50).
İcmâ', naklî ve tabii bir
kaynaktır. Rasûlullah'ın vefâtından sonra ümmet, işlerini Kur'ân'ın koyduğu
kurala göre "şûrâ ile" yürüttü, dalâlet üzerinde olmadılar. İcmâ', sarih,
sukûtî ve iki görüşün varolması durumunda bir üçüncüsünün doğması şeklinde
ortaya çıkmaktadır. Sarih icmâ' bağlayıcıdır; amel etmek, hükmünü icrâ etmek
zorunludur. Sukûtî icmâ'da bağlayıcılık kesin değildir. Üçüncü icmâ' şekli
câiz değildir.
İcmâ'ı huccet sayan fukahâ,
icmâ'ın kendisi konusunda aynı görüşe sahip değildir. Mâlikîler icmâ'ın
sadece Medine fukahâsına âit olduğunu, Şâfiiler İslâm âlemindeki bütün
âlimlerin ittifakını; Hanbeli ve Hanefiler de sukûtî icmâ'ı kabul
etmektedirler. İbrahim b. Yesar en-Nazzâm (ö.331) icmâ'ın huccet olmasını
reddeder. Üzerinde icmâ' edilen hüküm kâfi bir delile dayanırsa, delilin
kendisi huccet olur, kapalı ve zannı bir delile dayanırsa, insanların
değişik görüşlere sahip olmaları sebebiyle icmâ' gerçekleşmez demiştir
(Suphi es-Sâlih, a.g.e. 182).
Câferiler de, icmâ'ı ancak
toplananlar arasında bir masum İmam bulunmasıyla kabul ederler, diğer
icmâ'ları reddederler.
Kıyas
Kıyas, lügatte birşeyi
ölçmek, takdir etmek, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri
tesbit etmek anlamlarında kullanılır. Istılahta ise, her ikisinde de hükme
esas teşkil eden illet aynı olduğu için, hakkında nass bulunmayan bir olayın
hükmünü, hakkında nass bulunan bir olayın hükmüne eşit kılmaktır. Kur'ân'da,
''Halbuki o haberi Rasûl'e ve kendilerinden olan Ulû'l-Emr'e arzetselerdi,
onlardan hüküm çıkarabilenler, işin aslını anlar ve bilirlerdi" (en-Nisâ,
4/83) buyurulur.
Şer'î delillerin
dördüncüsü sayılan kıyas; kitap, sünnet, ve icmâ' gibi kesin bilgi ifade
etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, zan
bildirir ve yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit
olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır (Abdülkadir Şener,
a.g.e., s.67; İ. Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Hazırlayan: Sabri
Hizmetli, s.21). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kıyas ile amel etmek
aklen ve şer'an câizdir. Meşhur Muaz hadisin'de, Yemen'e vali tâyin edilen
Muaz'a ne ile hükmedeceğini soran Peygamber'e Kitap, Sünnet, İctihad ile
demesi ve Rasûlullah'ın onu övmesi kıyasa dâir en önemli belgedir (Ebd Dâvûd,
Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3 Hâris b. Amr'dan rivâyet etmişlerdir).
Şafii, kıyas ile ictihadı
aynı mânâdâ kullanır (Şâfii, Risâle, s.66). Re'y ile kıyası aynı mânâda
kullanmaz. Kıyasın, bir delil olmaktan çok, bir metod, diğer bir deyişle,
yorum ve uygulama vasıtası olarak değerlendirilmesi mümkün gözükmektedir.
Nitekim, bu husus, kıyasın meşru olduğunu göstermek için dayanılan şu aklı
gerçekte açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır; Kur'ân ve sünnetin nassları
sınırlı ve sonludur. Halbuki, meydana gelen ve gelecek olan olaylar
sonsuzdur. Sonlu ile sonsuza cevap vermek mümkün olmadığına göre, yeni çıkan
olayların hükmü ancak re'y ile, ictihad yoluyla belirlenebilir ki bunun
başında kıyas gelmektedir (İzmirli, a.g.e., s.19).
İslâm hukukuna canlılık
kazandıran da bir noktada, sâbit ve değişmez kaynaklardaki hükümlerin
yorumlama vasıtalarının çokluğu ve çeşitliliği ve bunun yanında, kamu
yararının ve beşeri ilişkilerin düzenlemesinde, genel doğrultudan sapmamak
kaydıyla "re'y (bağımsız görüş)e" ile hüküm verebilmesidir .
Bu deliller dışında
geliştirilen ve daha ziyade beşerî ilişkilere akıcılık ve esneklik
kazandırmaya yönelik daha birçok delil vardır ki bunların başında "mesâlih-i
mürsele" gelir.
Kıyas aklı bir kaynaktır.
Nassı benzetme yoluyla hüküm çıkarma metodudur. Aslın hükmünü fer'e
uygulamaktır. Nass vârid olan ve olmayan iki hükmün benzerliğinde, hükümde
de aynı olmasını sağlamaktır. Vahiy asrında (h. 622-632) kıyas, Muâz
hadisiyle sâbit olmuş, kıyası Hz. Ömer delillere katmıştır. Kıyası en çok
Hanefiler kullanmış, âdeta kıyas onlarla özdeşleşmiştir. Kıyasla varılan
hükümler zann-ı gâlib ifade eder.
Fıkıhta ana kural, "nass
olan yerde içtihadın olmayacağı"dır. Hz. Ali, "Din, kıyasla olsaydı meshin
içi dışından daha çok meshedilmeye lâyık olurdu" demiştir. Ebû Hanife,
"Kıyas yapsaydım, kadın erkekten zayıf olduğundan mirasta ona iki hisse
verirdim" demiştir.
Hicrî üçüncü yüzyılın
sonlarında son sahâbî olan Ebû't-Tufeyl Amir b. Vâsila el-Leysî el-Kinânı'nin
(öl. h. 100) vefâtıyla tâbiin dönemine giren İslâm'ın ikinci asrında, İslâm
devletinin sınırları Mısır'dan İran'a, Yemen'den Irak'a yayılmış ve şerîatın
tedvini gerekmişti. İlk fıkıh medresesi Medine'deydi. Fıkhı hareket Medine
medresesinin meşhur yedi fakihi olan Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. Zübeyr,
Kasım b. Muhammed, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Harice b. Zeyd, Ubeydullah b.
Abdullah, Selman b. Yesâr ile başlamıştır.
BAŞA DÖN
Etbaut-tâbiîn nesli,
ictihad nesli oldu. Mezhebler doğdu, halklar bu mezheblere intisap ederek
dini öğrendiler. II. ve III. asırlar en parlak ilim asırları oldu. Kur'ân ve
sünnetin tedvini, sahâbe fıkhının tedvini, tefsir ve hadisin tedvini, cedel
ve kelâmın çıkışıyla ferdî-Sevrî, Evzaî veya cemaî mezhebler (dört mezhep)
doğdu. Mezheblerin şer'i delilleri değerlendirme açıları farklıdır. Şöyle
ki:
İmam Ebû Hanife (80-150)
birçok ahad haberi reddetmiştir. O, ahad haberi bazı şartlarla kabul
etmektedir: Nassa aykırı olmaması, Kur'ân'ın zâhir ve umûmuna, meşhur
sünnete muhâlif olmaması, sahâbe ve tâbiînin ameline aykırı düşmemesi,
râvinin yazısı dışında kaynağının da zikredilmiş olması, râvinin rivâyet
ettiği hadise aykırı amel etmemesi...
İmam Mâlik (93-179),
Medine halkının ameline mütevâtir hadis derecesinde itibar eder. İçtihad ve
re'ye mecal göstermeyen sahâbenin sözlerini delil sayar. Sahâbi sözü
içtihada müsâitse araştırdığı mesele ile sebep ve illete, ona ortak ve
bilinen başka bir mesele arasında benzerlik ilgisini kurarak kıyasa gider.
İmam Şâfii (150-204),
icmâ'ı Medine ehlinin ameliyle mukayyed saymaz, kıyasla da amel eder. Bu
kıyasın Kur'ân ve Sünnet temeline dayanması gerekir. İstihsan ve mesâlih-i
mürsele geçerli delil olamaz. Şâfii istihsan yapanın teşri' etmiş olacağını
söyleyerek şiddetle karşı çıkar. Ancak o da başka adla istihsanı
kullanmıştır. Ahmed b. Hanbel'e (164-241) göre kıyas en zayıf delildir.
İmam Câfer es-Sâdık'a
(ö.147) göre sünnet, Hz. Ali'nin ve ehl-i beyt'in rivâyetlerini kapsar.
Masum imamların söz ve fiillerini de delil alır ve sahâbe sözlerine tercih
eder. Kıyası reddeder ve delil saymaz.
Rasûlullah, "Ben en güzel
ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurdu (İmam Mâlik, Muvatta, 211).
Yönetim işinde, ashâbıyla istişâre etti. Vahiy çağında fıkıh kaynakları
kitap, sünnet, re'y içtihadı idi. Re'y ile içtihad bazan kamu yararına,
bazan kıyasa göre yapıldı. Sahâbe döneminde "icmâ" dördüncü delil oldu (İbn
Haldun, Mukaddime, s.375 vd.). Nasslarla çatışmayan örf ve âdet de hukukî
teşri'de kullanıldı. II. asır, tâbiîn devridir. Bunlar fıkhın kaynaklarında
kitab, sünnet, re'y ile içtihad ve icmâ'ı esas aldılar. Etbau't-tâbiîn ve
müçtehid imamlar döneminde (III. ve IV. yüzyılda) fütuhat ve yeni gelişmeler
hayatın ve toplumların değişmeleriyle fıkhı doktrinler ortaya çıktı. Çoğu
zaman her tâbi kendi üstadının görüşünü delil aldı. Etbau't-tâbiîn ve
içtihad çağında fıkıh çok gelişti, genişledi. İstihsan, örf, maslahat v.b.
deliller çıktı. Ebû Hanife'nin delilleri Kitab, Sünnet, sahâbe fetvası, İcmâ',
Kıyas, İstihsan, örf iken; İmam Mâlik'in, Kitab, Sünnet, sahâbe fetvâsı,
Medine icmâ'ı, kıyas, istihsan, maslahat-ı mürsele, zerayi', örf ve âdet'di.
İmam Şâfii Kitab, Sünnet, sahâbe icmâ'ı, sahâbenin ihtilâflı sözlerini ve
kıyası delil olarak alırken; Hanbel, maslahat-ı mürsele, zerayi', istihsan,
istihsab'ı da ekledi.
mamiyye Kitab, Sünnet,
icmâ', akıl kaynaklarıyla fıkhı koydu. Ancak edille-i şer'iyye diye ortaya
konan dört delilde bütün mezhepler ittifak ettiler.
BAŞA DÖN
EF'ÂL-İ MÜKELLEFİN
Yükümlülük sahibi
olanların yaptıkları işler, fiiller.
Ef'âl "fiil", mükellefin
de "mükellef" kelimesinin çoğuludur. "Teklif" mastarından türetilmiş olan bu
kelime "yükümlülük sahibi kişi" anlamındadır. Şer'i ıstılahta: "İslâmî emir
ve yasakların muhatabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimse"
demektir. Bu terkip "yükümlülerin fiilleri" diye Türkçeleştirilebilirse de
fıkıh ıstılahında "yükümlülerin fiillerinin şer'î hükümleri" anlamında
kullanılmıştır.
Ef'âl-i mükellefin sekiz
tanedir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsid. Bu
taksim Hanefi hukukçularına göredir.
1. Farz: Sübûtu ve ifâde
ettiği anlamı (delâleti) kesin olan delillerle Allah veya Rasûlünün
emrettiği fiiller "farz" adını alır. Farzlar, te'vile (başka anlama) gelme
ihtimali bulunmayan âyet veya mütevâtir hadislerle sâbit olur. Namaz, oruç,
hac, ibâdetleri gibi. Bunlarla ilgili hem kesin âyetler vardır, hem de Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in tevâtüre varan yollarla nakledilmiş hadisleri
mevcuttur. Farzın hükmü işleyene sevap, terkedene ceza olması; inkâr edenin
veya küçümseyenin dinden çıkmasıdır. Bu da farzı ayrı ve farz-ı kifâye olmak
üzere ikiye ayrılır:
a) Farz-ı Ayn: Her yükümlü
müslümanın bizzat yerine getirmesi gerekli olan farzlardır. Bir kısmının
işlemesiyle diğerlerinden yükümlülük kalkmaz. Abdest, beş vakit namaz,
ramazan orucu, mükellef olana hacc ve zekât ile İslâm toprakları saldırıya
uğradığında cihada çıkmak gibi.
b) Farz-ı Kifâye: Yükümlü
müslümanlara ayrı ayrı değil, topluca emredilen şeylerdir. Bir kısım
müslümanlar bunu yerine getirince diğerleri sorumluluktan kurtulur. Cihad
etmek. Kur'ân-ı Kerîm dinlemek, Kur'ân-ı Kerîm ezberlemek, selâm almak,
cenaze namazı kılmak gibi. Farz-ı kifâyenin sevabı yalnız onu işleyenlere
âit olur. Bu farzı hiçbir kimse yerine getirmezse bütün toplum günahkâr
olur. Bir ibâdetin rükünleri ve şartları kabılinden olan farzlardan birinin
terkedilmesi ibâdetin sıhhatine engel olur. Terk kasten olsun yanlışlıkla
olsun hüküm değişmez. Kasten terk halinde ayrıca günâha girme vardır. Namaz
kılarken rükû veya secde etmeyi terketmek gibi.
BAŞA DÖN
2. Vâcib: Farzla sünnet
arasında kalan ve amel bakımından farz gibi kabul edilen emirlerdir. Bunları
işleyene sevap, özürsüz terk edene ceza gerekir. İtikadı açıdan, inanma
bakımından farzın hükmü gibi değildir. Yani vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz.
Bir ibâdetin vâciblerinden birisini kasden terketmek tahrimen mekruhtur,
Sehven (yanlışlıkla) terketme hâlinde ise sehiv secdesi gerekir. Vâcibin de
kifâye olânı vardır. Şâban ve Ramazan ayı sonlarında hilâli gözetlemek
vacibtir. Fakat herkese vâcib değildir. Diğer vâcib amellere örnek: Kurban
kesmek, vitir ve bayram namazı kılmak, yakın hısımlardan ihtiyaç içinde
olanlara yardım etmek gibi. Vâcib; sübûlu kat'ı ve delâleti zannı olan
delille sabit olur. Bu delil te'vile uğramış âyet veya hadis şeklinde
olabilir. Mesela: Kur'ân-ı Kerim'de:
"Namaz kıl, kurban kes"
(el-Kevser, 108/2) buyurulur. Burada, bayram namazı kılma ve kurban kesme
emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Yani bunlar Hz. Peygamber için farz
hükmünde olur. Ancak emrin, diğer müslümanları kapsayıp kapsamadığı kesin
değildir. Ancak bu emirlerin diğer müslümanların kapsadığı daha kuvvetli
görüştür. Böylece sünnetten daha kuvvetli, fakat âyetteki delâletin kesin
olmaması yüzünden farz derecesine ulaşmayan bir emir çeşidi ortaya çıkmış
olur ki buna vâcib denir (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1938,
VIII/, 6200 vd.).
3. Sünnet: İyi ahlâk, iyi
huy. Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri, işleri ve takrirleri. Misvak
kullanmak, cemâatle namaz kılmak gibi. Sünnet, müekked ve gayr-i müekked
olma küzere iki kısma ayrılır.
a) Müekked Sünnet: Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in devamlı işleyip nâdiren terk ettikleri farz ve vâcib
olmayan amelleridir. Terkedilmesinde "itâb" vardır. Sabah, öğlen ve akşam
namazlarındaki sünnetler ve çocukların sünnet ettirilmesi gibi.
b) Gayr-i Müekked Sünnet:
Hz. Peygamber'in çok defa edâ edip, bazan terkettikleri sünnet. Namazda uzun
okuma, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayr-ı müekked
sünnetlere müstehab ve mendûb isimleri de verilir.
Usûl bilginleri sünneti
ikiye ayırmışlardır.
a) Sünnet-i Hudâ: Bunlar
ibâdetlerle ilgili dinin tamamlayıcı olan sünnetleridir. Terkeden kınanır.
Ezan okumak, kamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak gibi.
b) Sünnet-i Zevâid:
İbâdetlerle ilgili olmayan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetlerine denir.
Bunları terkeden kınanmaz. Namazın rükünlerini uzatmak ve Hz. Peygamber'in
yemesi, içmesi, oturması, kalkması gibi fiillerinin taklit edilmesi. Âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Allah'ın Rasûlünde sizin için güzel bir örnek
vardır" (el-Ahzâb, 33/21).
Sünnet mutlak olarak
kullanıldığında Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetini de kapsar. Ayrıca farz ve
vâcibde olduğu gibi sünnetin kifâyî çeşidi de bulunur. Ramazan'ın son on
gününde itikaf yapmak ve terâvih namazını cemaatle kılmak gibi. Farz
namazlarda cemâat sünnet-i ayn'dır. Yani bir kısım müslümanların cemâatle
namaz kılması, diğerlerinden sünnet yükümlülüğünü kaldırmaz.
Sünnet hükmü, farz ve
vâcibden az sevap kazandırır. Kasden terk halinde ceza değil, kınama
gerekir.
4. Müstehab: Buna mendub
da denir. Hz. Peygamber'in bazan işleyip, bazan terk buyurdukları, selef-i
sâlihinin sevip işlediği ve rağbet ettikleri işlerdir. Bazı nâfile namaz ve
oruçlar gibi. Müstehabın hükmü; işlenmesinde sevap olup, terkinde kınama
bulunmamasıdır. Müstehab genellikle gayr-i müekked sünnet ile eş anlamlıdır.
5. Mübah: Yükümlünün yapıp
yapmamakta muhayyer bulunduğu işlerdir. Bunun hükmü işlenmesinde veya terk
edilmesinde sevap veya kınamanın bulunmamasıdır. Eşyada asıl olan
mubahlıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "O Allah arzda olan şeylerin
hepsini sizin için yaratmıştır" (el-Bakara, 2/19). Bazan şartlar değişince,
hükümler de değişir. Meselâ, haram olan şeylerden yemek içmek mübahtır.
Ancak ölmemek için ihtiyaç miktarınca haram olan şeylerden de yiyip içmek
farz olur. Eğer yenilen mal, başkasına aitse, yiyen bunu tazmin eder. Bu
şekilde yiyip kendisini ölümden kurtarmakla sevap bile kazanır. Yemenin
namazı ayakta kılacak ve oruç tutmaya kolaylık olacak ölçüde tutulması
mendub ve müstehabdır. Şişmanlık için yemek mekruh, misafire ikram dışında
doyduktan sonra yemeğe devam etmek haram sayılmıştır. Ancak cihad gibi bir
hizmet için güçlenmek üzere fazla yemekte bir sakınca görülmemiştir. Mübah
ve meşrû' eş anlamlıdır.
6. Haram: Yasaklanmış olan
ve terk edilmesi istenen şeylere gayr-ı meşrû denir. Bunlardan sübût ve
delâlet bakımından kesin delille sâbit olanlara "haram"; yalnız sübût veya
delâletten birisi ile yasaklanmış bulunanlara ise "mekruh" denir. Harama,
mahrem veya mahzur adı da verilir .
Haramın hükmü; terkine
sevap, islenmesine ceza gerekmesi ve helâl ve mübah sayanın dinden
çıkmasıdır. İçki içmek, kumar oynamak, anaya-babaya âsi olmak gibi.
BAŞA DÖN
7. Mekruh: Subûtu kat'i
delâleti zannı veya subûtu zannı, delâleti kat'ı delille sâbit olan şeyler
mekruh adını alır. Mekruhun hükmü amel bakımından haramın hükmü gibidir.
Terkine sevap, işlenmesine ceza korkusu vardır. Mekruhun helâl olduğuna
inanan kimse dinden çıkmaz. Midye istiridye, ıstakoz ve benzeri balık
cinsinden olmayan deniz hayvanlarını yemek, cuma saatinde alış-veriş etmek,
abdest ve gusülde suyu israf etmek.
Mekruhun harama yakın
olanına "tahrimen mekruh"; helâle yakın olanına ise "tenzîhen mekruh" denir.
Birincisi vâcib karşıtı olarak kullanılır. Ebû Hanife ve İmam Ebû Yûsuf'a
göre tahrimen mekruh, haram değilse de, ona yakındır. İmam Muhammed'e göre
ise gayr-i meşrû, haram demektir. Ancak haramlığına kesin delil bulunmadığı
için "Mekruh" tâbirini kullanmıştır. Mutlak sünnet kelimesi "müekked sünnet"
anlamında kullanıldığı gibi, mekruh ifadesi de prensip olarak "tahrîmen
mekruh" anlamında kullanılır. Ebû Hanife, mücerred mekruh kelimesiyle "tahrîmen
mekruhu" kasdettiğini Ebû Yûsuf'un sorusu üzerine açıkça ifade etmiştir
(Mehmet Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1316, s.4-12).
Tahrîmen mekruh ifadesi de
tenzihen mekruh ifadesi yerine kullanılır. Meselâ; Başka su varken kedi
artığı olan suyu içmek ve kullanmak tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf
etmek mekruh olduğu gibi, çok az kullanarak guslü mesh derecesine getirmek
de mekruhtur.
8: Müfsîd: Başlanan bir
ameli bozan ve ibtal eden kimsedir. Müfsidin yani başlanan bir ameli bozanın
hükmü, bunu özürsüz olarak kasden yapmışsa cezanın gerekmesi, sehven
yapmışsa cezanın gerekmemesidir. Başlanan bir orucu veya namazı bozmak gibi.
Sonuç olarak akıllı ve
ergenlik çağına gelmiş olan her mü'minin günlük hayatta yapmış olduğu
fiiller yukarda açıkladığımız sekiz maddeden birisine girer. Meselâ; meşru
yoldan kazanç elde etmek helâl; rüşvet almak haram, ihtiyaç halinde karz-ı
hasen almak mübah (câiz); muhtâca ödünç para vermek mendub; borcunu ödemek
farz; sıkıntıda olan borçluya genişlik zamanına kadar süre vermek vâcibdir.
Dinin emir ve yasaklarını öğrenmek her müslüman kadın ve erkeğe farz-ı ayn;
başkalarına fayda verecek derecede ilim öğrenmek farz-ı kifâye; şer'î
ilimlerde ihtisas sahibi olmak mendub; övünmek için öğrenmek mekruhtur.
Satım akdinin gerektirmediği ve taraflardan yalnız birisinin yararına olân
bir şârt müfsid ve böyle bir akid fâsittir. Her insan gücü dâhilindeki
fiilleri yapmakla mükelleftir. Gücünün dışındaki işlerle sorumlu tutulmaz.
(Fakir olana zekât ve hacca gitmenin emredilmesi gibi).
"Teklif-i mâ lâ yutak"
yani yapılması mümkün olmayan zor işlerden sorumlu tutmak. Zira "Allah
kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler" (el-Bakara, 2/286).
İnsana görev teklif
edilebilmesi için, sorumluluğu yüklenmeye ehliyetli olması lâzımdır. Ehliyet
kişinin lehine ve aleyhine olan şer'î teklifleri yerine getirmeye
salâhiyetli bulunmasıdır.
Ehliyet, "vücûb ehliyeti" ve "edâ ehliyeti" olmak üzere iki kısımdır:
a) Vücûb Ehliyeti:
Mükellefin, insanın kendi lehine ve aleyhine âit meşrû hakların
gerekliliğine salâhiyet sahibi bulunması (vâris olma hakkını lüzûmuna
salâhiyetli bulunması gibi).
b) Edâ Ehliyeti: İnsanın
kendisinden şer'ân mûteber olacak şekilde fiillerin meydana gelmesine
salâhiyet sahibi olması. Bu da, kâmil ehliyet (akıllı ve buluğa ermiş bir
insanın sahib olduğu ehliyet; kendisinin nikâh akdini kabulü, alış-veriş,
icâre gibi fiilleri meydana getirmeye tam salâhiyetli olması gibi) ve kasır
ehliyet (mümeyyiz bir çocuğun veya matuh (bunamış) bir kimsenin yaptığı
işlerin bir kısmının sahih ve mûteber, bir kısmının ise mûteber olmaması
gibi) olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku
İslâmiyye Kamusu, I, 31).
Allah ve Rasûlünün
müslüman fertleri sorumlu tuttuğu fiiller önem sırasına göre itikat, ibâdât,
muâmelât ve ukûbat'tır. Bunlar da ayrıca delillerinin sağlamlığı,
lâfızlarının delâletinin katiliğine göre kendi içlerinde sıralanır. İslâmi
bir toplumun imanı ve tâğutî olanı tefrik edebilmesi için yükümlülüklerini
Allahu Teâlâ'nın rızasına uygun olarak bilmesi gerekmektedir.
BAŞA DÖN
EĞLENCE VE CEVAZI
Ibadet ve çalışma dışında
kalan vakti, faydalı bir işle meşgul olarak geçirmek; ibadet ve çalışmak
için yeni güç kazanmâk üzere gönlü dinlendirmek, hoş vâkit geçirmek.
Dinimiz gâyesiz ve
faydasız vakit geçirmeyi hoş görmemiştir. "Boş vakit", değerlendirilmesi
gereken en önemli nimetlerden sayılmıştır "Iki nimet vardır ki insanların
çoğu bundan gâfildir: Sıhhat ve boş vakit."
Kur'ân-ı Kerîm'de çalışma
dışında kalan vaktimizi ibadet ederek değerlendirmemiz tavsiye edilmiştir:
"Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır." ; "Evet her güçlükle
beraber bir kolaylık vardır."; "O halde (işlerinden) boşaldığın zaman uğraş,
(ibadetle meşgul ol) yorul " (el-Inşirâh, 94/5-7).
"Manasız işler" (mâlâyâni)
ile meşgul olan kimse dinimizde makbul sayılmaz: "Faydasız şeyleri
terketmesi bir kimsenin iyi müslüman olduğunun alâmetlerindendir" (et-Tergib
ve't-Terhib, IV/319). Boş vakitler muhakkak dünya ve âhirete faydalı olacak
bir işle doldurulmalıdır.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle
derdi: "Ben sizden birisinin ne dünya işi ne de âhiret işiyle meşgul
olmaksızın boş vakit geçirmesini hoş karşılamıyorum. Herkes devamlı olarak
faydalı bir işle uğraşsın; bir işi bitirdiği zaman başka bir işe başlasın."
"Eğlence" kelimesinin
Arapça karşılığı olan "lehv"; âhiret amellerinden insanı alıkoyan eğlenceler
demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de dünya hayatının ancak bir oyun ve eğlence (lehv)
den ibaret olduğu bildirilmiştir.
Âhiret amelleri; âhirette
kurtuluşumuzu sağlayacak, cehennem azâbından bizi koruyacak amellerdir:
Helâli-haramı gözetmek, Allah'ın rızasını kazanmak için devamlı gayret
içinde olmak; peygamberimizin şefâatine nâil olmak için onun sünnetine
uymak; mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere Allah için düşman olmak;
müslümanların güçlenmesi, düşmanlarına galip gelmesi için cihad etmek...
Bütün bu işler ve
müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf durum çok çalışmayı
gerektirmektedir. Bunun için müslümanın boşa geçirecek hiç vakti yoktur.BAŞA DÖN
Allah, dünya ve
içindekileri kulları için yaratmıştır. Mü'min olsun olmasın bütün insanlar
dünya nimetlerinden istifade ederler. Mü'min olanlar bu nimetlere şükrederek
âhiret hayatını da kazanmış olurlar. Onun için iki dünya saâdeti mü'minler
içindir: "Onlardan kimi de, ‚Rabbimiz bize dünyada da güzellik ver, âhirette
de güzellik ver; bizi ateş azabından koru ‚ der" (el-Bakara, 2/201). Mü'min
olmayanlar nimetin sahibini tanımadıkları için O'na şükretmezler;
helâl-haram gözetmezler. Onların âhiretten nasipleri yoktur: "Insanlardan
kimi, Rabbimiz, bize dünyada ver, der; onun âhirette bir payı yoktur"
(el-Bakara, 2/200). Onlara göre: "Bu dünyaya bir defa gelinir, herkes
gönlünce yaşamalıdır; yemeli, içmeli, eğlenmeli, gülüp oynamalı zevk ve sefa
etmelidir. " Bunları Cenâb-ı Hak şöyle tasvir ediyor: "Inkâr edenler ise
(dünya hayatından biraz) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler,
(sonunda) yerleri ateştir."
Haram namına birşey
tanımayan, dünya hayatını zevk ve eğlenceden ibaret gören bu felsefe
(hedonizm, epikürcülük) mensupları herşeyin dünyada biteceğini söylerler:
âhirete ve hesaba inanmazlar. Onlara göre akıllılık, hayvanî bir hayat
sürmektir:
"Iç bâde, güzel sev, var
ise akl-ü şuûrun, Dünya var imiş ya yoğ imiş ne umurun"
Islâm herşeye bir ölçü
koymuş ve Allah'ın koyduğu sınırlara uymanın insanı mutlu edeceğini
bildirmiştir; nefs ve şehvet yolunda gitmenin, geçici zevklere dalmanın
akıbeti pişmanlıktır. "Kimi vicdâna dokundu kimi cism-ü câne, Zevk nâmına ne
yaptımsa peşiman oldum . "
Dünya nimetleri, bir
bakıma insanı sıkıntıdan kurtarmak, eğlendirmek için yaratılmıştır. Fakat bu
"eğlenme"nin sınırlarını ve ölçülerini bilmek gerekir.
Insan çalışarak dünya
nimetlerinden faydalanır; mal ve evlât sahibi olur; "dünya hayatının süsü"
olan mal ve çocuklarıyla meşgul olarak vaktini hoşça geçirmeğe çalışır: "Mal
ve oğullar dünya hayatının süsüdür; bâki kalacak olan güzel işler ise
Rabbinin katında sevapça da, umutça da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46).
Allah (c.c),
yorgunluklarını gidermesi, gönüllerini eğlendirmeleri için kullarına birçok
nimetler ihsan etmiştir: "Binmeniz ve süs için atları, katırları ve
merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmedığınız nice şeyler yaratmaktadır"
(en-Nahl, 16/8).
Aslında vücudu
dinlendiren, gönlü huzura kavuşturan ve ruhları doyuran şey, ihlâslı olarak
yapılan ibadettir: "Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla
huzura kavuşur; Iyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalpler huzura kavuşur"
(er-Râd 13/28). Hadis-i şerifte meşrû ve faydalı eğlence olarak dört husus
bildirilmiştir; Atıcılık, binicilik, yüzücülük, aile ve çocuklarla eğlenme:
BAŞA DÖN
"Allah'ın zikri olmayan
herşey ya (faydasız) eğlencedir veya vakti boşa geçirmektir. Ancak şu dört
şey bunlardan değildir: Insanın (atıcılık için) iki şey arasında yürümesi,
atını terbiye etmesi, ehli ile oynaması ve yüzücülüğü öğrenmesi. " Hz. Ömer
(r.a.), "Çocuklarınıza yüzmeyi, atıcılığı öğretiniz ve onlara sıçrayarak
atlara binmeyi emrediniz" demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 46).
Eğlence iki kısma ayrılır:
1. Meşrû (yasak olmayan;
mübah) eğlenceler;
2. Gayrımeşrû (yasak)
eğlenceler.
"Eşyada asıl olan
mübahlıktır" kuralına göre belirli sayıdaki haramların dışında kalan şeyler
mübah (helâl)tır. Harama düşme tehlikesi olursa, bazı "mübah"ların
terkedilmesi de tavsiye edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın
kulları için helâl kıldığı süs ve eğlencelerin haram olmadığı
bildirilmiştir: "Ey Âdemoğulları, her mesci(de gidişiniz)de süs(lü güzel
elbiseler)inizi (üzerinize) alın; yiyin-için, fakat israf etmeyin; Çünkü O,
israf edenleri sevmez. "; "De ki: ‚Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve
güzel rızıkları kim haram etti?' De ki: ‚O, dünya hayatında inananlarındır,
kıyâmet günü de yalnız onlarındır. ‚ Işte biz bilen bir topluluk için
âyetleri böyle açıklıyoruz" (el-A'raf, 7/31-32).
Meşrû Eğlenceler:
Peygamberimiz (s.a.s)'in
tatbikatıyla sâbit olan helâl eğlenceler şunlardır: Koşu, güreş, atıcılık,
kılıç-mızrak oyunları, av.
1. Koşu: Islâm, insanın
beden ve ruh sağlığına faydalı olan spor çeşitlerini helâl kılmıştır. Savaşa
hazırlık maksadıyla yapılan eğitimler ve harp oyunları mübah olmanın
ötesinde birer zarûrettir.
Sahâbîler, Peygamberimizin
huzurunda koşu müsâbakaları yapardı. Peygamberimiz (s.a.s) bizzat Hz. Âişe
(r.a) ile yarışmış; bir defa kendisi yenmiş, bir seferinde de Hz. Âişe
Peygamberimizi geçmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s) at
yarışı yaptırmış ve galip gelene mükâfat vermiştir. Yalnız bu, günümüzde
yapıldığı gibi, her iki yarışmacının ortaya para koyup, kazananın hepsini
alması şeklinde yapılan at yarışı değildir. Bu şekilde yapılan at yarışı
kumardır ve yasaklanmıştır. Mübah olan at yarışında, mükâfâtı, kazanan
yarışmacıya, ya yarışmacıların dışında üçüncü bir şahıs veya bir kurum verir
veya yarışmacılardan yalnız birisi verir.
2. Güreş: Hz. Peygamber
(s.a.s), iyi bir pehlivan olan Rükâne ile güreşmiş ve onu yenmiştir.
Bedeni eğiterek
güçlendirmek ve bu maksatla spor yapmak gereklidır. Çünkü nefis müdâfaasında
ve Islâm diyarını savunmada, eğitilmiş güçlü bir bedenin hasmına, gâlip
gelme şansı büyüktür. Islâm, kuvvetli mü'minin, zayıf mü'minden hayırlı
olduğunu bildirmiştir.
3. Atıcılık: Atıcılık hem
meşrû bir eğlence hem de savaşa hazırlık için bir eğitimdir. Islâm,
müslümanların düşmanları karşısında güçlü olmasına büyük önem ermiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için
bağlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurulmuştur.
Peygamberimiz (s.a.s) burada geçen "kuvvet" sözünü "atmak" olarak tefsir
etmiş ve; "Dikkat ediniz!.. Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır... kuvvet
atmaktır!.. " (Müslim, Imâre, 167; Ebû Dâvûd, Cihad, 23; Ibn Mâce, Cihad,
19; Ahmed b. Hanbel, IV, 157) buyurmuştur. Yine, "Atıcılık üzerinde durunuz;
çünkü o, hayırlı eğlencelerinizdendir" buyurmuştur.
BAŞA DÖN
Atıcılığı öğrenmek için
güvercin vb. hayvanları besleyip hedef olarak kullanmak yasaklanmıştır.
Abdullah b. Ömer (r.a.) böyle yapan bir topluluk gördüğünde kendilerine,
"Peygamber (s.a.s) canlı bir şeyi vasıta yapanları lânetledi" demiştir.
Horoz döğüştürmek, deve ve boğa güreştirmek de yasaklânmıştır; çünkü bu,
eğlence için hayvanlara işkence etmektir. Câhiliye Arapları, iki koç veya
iki boğayı ölünceye kadar döğüştürürler, kendileri de onları seyrederek
gülüşürlerdi."
4. Kılıç-Mızrak Oyunları:
Hz. Peygamber (s.a.s) Habeşlilerin Mescidi Nebevî'nin önünde kendi millî
oyunları olan "şiş oyunu"nu oynamalarına ve Hz. Âişe'nin onları seyretmesine
müsaade etmiştir. Hattâ, "Göreyim sizi ey Erfede oğulları!.." diye onları
teşvik etmiştir. Peygamberimiz (s.a.s) bu oyunlara engel olmak isteyen Hz.
Ömer (r.a.)'i de, "Bırak onları ey Ömer!" diye uyarmıştır.
Peygamberimizin engin
müsâmahalarıyla faydalı bir eğlence olan "kılıç oyunu" mescidde oynanmış, Hz.
Âişe vâlidemiz de bu oyunu seyretmiştir. Hz. Âişe (r.anha) diyor ki:
"Peygamber (s.a.s) kendi örtüsüyle beni örttü ve kendim usanıncaya kadar
mescidde oynayan Habeşlileri, eğlenceye meraklı genç bir kızın
seyredebileceği kadar seyretmeme müsaade etti."
İslam'ın mübah saydığı
eğlencelerin, oyunların hiçbirisinde hasmı yaralamak, ona eziyet vermek
yoktur. Çünkü insan hürmete lâyıktır. Oyuncu, oyunun kurallarına göre gücünü
ve zekasını kullanarak hasmını yenmeğe çalışır; bilerek rakibine zarar
vermez.
5. Avcılık: Avcılık da
meşrû olan faydalı eğlencelerdendir. Hem spor, hem eğlence; hem de kazanç
yoludur. Kur'ân'da bildirildiğine göre hacc ve umre için ihrâma girildiğinde
av yapılması yasak olur (el-Mâide, 5/95-96). Ayrıca kutsallığından dolayı
Mekke'de bulunan hayvanların avlanması yasaktır.
Meşru Olmayan Eğlenceler:
1. Kumar ve şans oyunları:
Içinde kumar* bulunan her oyun haramdır. Kumar ise, oyuncuya mutlak bir şey
kazandıran veya kaybettiren oyundur.
Kumar olsun olmasın tavla
oynamak haramdır: "Tavla oynayan, domuz etine ve kanına elini bulamış
gibidir. "; "Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmiş sayılır' (et-Tâc,
V/287).
Bazı âlimlere göre kumar
karısınııyorsa tavla haram değil mekruh olur.
Satrancın haram ve mekruh
olduğu hakkında Islâm hukukçularının farklı görüşleri varsa da en doğrusu şu
şartlar altında onun mübah olmasıdır:
a) Satranç yüzünden
namazın vaktinden sonraya bırakılmaması;
b) Kendisine kumarın
karısınıamış olması;
c) Oyuncunun oyun
esnasında dilini kötü sözlerden sakındırması.
Bu üç şart yerine
getirilmezse satranç oyunu haram olur.
BAŞA DÖN
2.
Sinema-Televizyon:Sinema ve televizyon, eğitim ve eğlence aracıdır. Iyi
yolda kullanılırsa iyidir ve faydalıdır; kötü yolda kullanılırsa zararlıdır
ve haramdır.
Sinema ve televizyon
programlarını seyretmek şu şartlarda mübah olur:
a) Programın Islâm
inancına uygun olması; günahı teşvik eden, sapık düşünce ve emperyalist
kültürü aşılayan, bâtıl inançlara yer veren filmleri seyretmek haramdır.
b) Insanı dinî ve dünyevî
görevlerinden alıkoymaması. Film yüzünden farz namazlardan birisini
geciktirmesi, bakıma muhtaç ebeveyninin hizmetini aksatmasına sebebiyet
vermesi halinde haramdır.
c) Program seyrederken
yabancı (mahrem olmayan) kadınlarla bir arada bulunmak haramdır.
3. Musikî-Şarkı-Türkü vb:
Haddi aşmadığı ve günaha sürüklemediği takdirde musîkî mübahtır. Günümüzde
mübah olan musikî çeşidi maalesef çok azdır. Bugün yaygın olan; şehveti
tahrik eden ve içinde müstehcen ifadelerin yeraldığı müziktir.
Bayramlarda, düğünlerde
meşrû ölçüler içerisinde eğlenmek Islâmî marşlar söylemek mübahtır. Bir
düğünde bulunan Hz. Âişe (r.anha)'ya Peygamberimiz (s.a.s), "Beraberlerinde
eğlence türünden ne vardı? Ensâr eğlenceyi severler" buyurmuştur.
Hz. Âişe (r.anha)
yakınlarından birisini bir Medine'li müslümanla evlendirdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) geldi ve aralarında şu konuşma geçti:
Kızı gönderdiniz mi?
Evet.
Beraberlerinde şarkıcı
gönderdiniz mi?
Hayır.
Medine'li müslümanların
bir zevk tarafları vardır. Beraberinde (size geldik, size geldik...) diyecek
birisini gönderseydiniz !
Gönlünce eğlendiği halde
bir türlü tatmin olmayan günümüz insanı, yaratılış gayesine uygun olarak boş
vakitlerini değerlendirmeli, kendisine faydalı eğlenceler bulmalıdır.
İslam'ın hâkim olmadığı
ortamlarda müslüman için en güzel zevkli ve meşru eğlence akîdesini öğrenmek
ve kitlelere ulaştırmak için uğraşmaktır.
BAŞA DÖN
EHL-İ BEYT
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
ev halkı. Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri, aile demektir. İslâm
fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'in
hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin
tamamını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu anlamda ehl-i beyt; Hz.
Peygamber (s.a.s.) ve ailesi, Ca'fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir. Şia'ya
göre ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali,
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dir (Sahih-i Müslim, II . 751-752; .IV, 1873).
Rasûlullah (s.a.s.) ile
ehl-i beyt'e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, VI, 323).
Ehl-i beyt terimi Kur'ân-ı
Kerîm'de Ahzâb sûresindeki şu âyette açıklanmıştır: "Ey Peygamber hanımları,
evlerinizde oturun; eski câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın,
zekâtı verin;Allah'a ve Peygamber'e itâat edin. Ey Peygamber'in ev halkı,
Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister" (el-Ahzâb, 33/33).
Rasûlullah (s.a.s)'in eşlerinin, diğer bir deyimle mü'minlerin annelerinin
ev halkından olduğu bu âyetten anlaşılmaktadır. Ayette, "Ey ev halkı"
ifadesiyle onlar kastedilmektedir. Çünkü âyetin başında "Ey Peygamber'in
hanımları" hitâbı vardır (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân terc. İstanbul 1983, IV,
370). Bu terim, bir adamın hanımlarını ve çocuklarını kapsamaktadır. İbn
Abbâs, Urve b. Zübeyr ve İkrime bu âyetteki ehlü'l-beyt lâfzından Hz.
Peygâmber (s.â.s)'in hânımlarının kastedildiğini söylemişlerdir.
Hz. Ali ve ailesi de ehl-i
beyt'tendir.
Enes b. Mâlik'in
rivâyetine göre: Hz. Peygamber (s.a.s), altı ay boyunca Fâtıma'nın kapısının
önünden geçtiğinde, sabah namazına giderken, "Ey ehl-i beyt namaz, namaz..."
demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü âyetini okumuştur. Ebû Ammâr'ın ve
başkalarının rivâyet ettiği hadis de şudur:
''...Rasûlullah (s.a.s.),
beraberinde Ali, Hasan ve Hüseyin olduğu halde geldi. Her birinin elini
kendi eli içine almıştı. İçeri girdi ve Hz. Ali ile Fâtıma'yı önüne oturttu;
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i de kucağına aldı; sonra elbisesini onların
üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi okudu: 'Ey ehl-i beyt, Allah sizden
eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister... ' Sonra devamla,
'Allah'ım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Benim ev halkımın temizlenmeye en
fazla hakları vardır' diye dua etti." Bu hadis, çeşitli muhaddisler (Ahmed
b. Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim...) tarafından birçok râvîden rivâyet
edilen sahih bir hadistir. Hâdişlerde, Rasûlullah (s.a.s.)'in eşleri Ümmü
Seleme veya Hz. Âişe'nin, Hz. Peygâmber'e kendilerinin de ehl-i beyt'ten
olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah'ın ona: ''Sen benim
için seçilmişsin" buyurduğu nakledilmiştir. Zeyd ibn Erkam, "Rasûlullah
(s.a.s.)'in hanımları da ev halkındandır. Ancak onun ehli beyti kendisinden
sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs
aileleridir" demiştir. Mevdûdî, Rasûlullah'ın bir örtü altına alarak ehl-i
beyt'ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir,
Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz. Âişe, Hz. Enes,
Hz. Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek;
Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla
beyân ettiğini, Hz. Peygamber'in buna ilâveten Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin'i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, a.g.e.
aynı yer).
BAŞA DÖN
Ehl-i beyt, kavram olarak
ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır. Hatta
siâ'nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır. Hem Sünnî hem Şii
kaynakları, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis
kaydetmektedirler. Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer
tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu, Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983,
468). Gâdir-i Hum'da Hz. Peygâmber'in ''Size iki ağır emanet bırakıyorum;
onlara sımsıkı sarıldıkça hiçbir zaman sapıtmazsınız..." buyurduğu rivâyet
edilmiştir. Nesaî, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada
vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm'da söylendiğini yazmaktadır (Ayr. bk.
Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd, Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32;
Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek,
III, 109; Ahmed b. Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn Kesir, el-Bidâye, IV, 414).
Hadîsin Müslim'deki Zeyd
b. Erkam (ö.68/687) rivâyeti şöyledir. "Mekke ile Medine arasında Hûm
denilen bir su başında bulunurken Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa
kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra,
'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin
gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet
bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitâbidir; onda mutlak hidâyet ve
nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitâbına tutununuz ve ona sımsıkı
sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitâbına teşvik edip gönülleri ona
rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i beyt'imdir. Ben, ehl-i
beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum' (Râsûlullah bu son cümleyi
üç kere tekrarlâmıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sâhâbe, 36; Ayrıca bk. Sahîh-i
Müslim ve Tercemesi, Terc. M. Sofuoğlu İstanbul 1970, VII, 311-314). Zeyd b.
Erkâm, ayrıca Hz. Peygamber'in eşlerinin de ehl-i beyt'ten olduğunu, asıl
ehl-i beyt'ten kasdın Peygamber'den sonra sadaka almaları haram olanlar yani
Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleri olduğunu belirtmektedir. Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir: "Zekât, Muhammed 'e de
Muhammed 'in akrabalarına da gerekmez; o insanların kiridir'' (Müslim,
Zekât, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 166). "Biz ehl-i beyt 'iz bize zekât helâl
değildir" (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161). Ebû Hureyre'nin
Buhârî'deki rivâyetinde de, "Hasan b. Ali-çocukken- zekât hurmalarından bir
hurma aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) atması için 'kaka kaka' dedi. Sonra 'Sen
bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ' buyurdu" ifadesi vardır (Buhâri,
Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b. Hanbel, I, 200).
Müctehidlerin Hz.
Peygamber'in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı
görüşleri vardır. Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu
söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları'dır demektedir. Ebû
Yûsuf ile İbn Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yakınlarının yabancılardan
zekât almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu
savunmuşlardır. Yûsuf el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz. Peygamber soyundan
gelenlerin zekât alabileceklerini belirtmektedir. İbn Teymiyye ganimetlerden
beşte birinden pay alamayan ehl-i beyt'in darda kalmamaları için zekât
almalarının câiz olduğunu söylemiştir. Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek
Âlu Muhammed'in, Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu
vurgularken; Ebu Hanife, İmam Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik'in de
böyle anladıklarını belirtmektedir. Yine o, Alu Muhammed'in zekât alamazken
nâfile sadaka alabileceklerinin câiz kabul edilmesinin, minneti daha íazla
olan nâfile sadakayı alırken farz olan zekâtı almamanın tutarlı olmadığını
söylemektedir. Hz. Peygamber'in yakınlarına zekât yasağı koyarken,
yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın örneğini göstermek,
kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir. Bu yasağın kıyâmete
kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır. Üstelik ganimet ve fey
gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları yoksulluğa
ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî, Fıkhü's-Zekât,
Beyrut 1969, II, 732-733).
Gâdir hadîsinin Şiî
kaynaklardaki anlatımında Hz. Peygamber'in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i
Hûm'da önemli bir hususu tebliğ etmek için konaklayarak ashâbına, "Allah
bana; 'Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O 'nun
elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu
Allah kâfirlere yol göstermez' (el-Maide, 5/67) âyetini indirdi" buyurarak,
Cebrâil'in şu emri getirdiğini söylemiştir: "Ali b. Ebû Tâlib benim
kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır. Ey insanlar Allah onu size
velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz kıldı. Ona
muhâlefet eden mel'un, saygı gösteren ise merhamete erecektir. Dinleyiniz ve
itâat ediniz. Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan sonra onun
soyundan kıyâmete kadar devam edecektir." Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî şöyle
demiştir: "Mâide Sûresinin 67. âyeti Hz,. Ali hakkında nâzil olmuştur'' (Mecmau'l-Beyân,
III, 223; Dairetü'l-Maarifü'l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi, Esbâbu'n-Nüzûl,
115). Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle kaydedilmektedir.
BAŞA DÖN
Şiâ tefsirinde, sözkonusu
âyette Rasûlullah'ın tebliğ etmesi istenen şey Hz. Ali'nin hilâfetidir.
Hasan el-Basrî'nin (ö.110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz. Ali'nin velâyeti
konusunda Hz. Peygamber'e delil olmasını istemiş, o da 'amcasının oğlunu
korudu' diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun üzerine
inmiştir... Hz. Peygamber daha sonra "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun
mevlâsıdır" buyurmuştur. İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu
rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda
değiştirildiğini kaydetmektedir (bk. İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, Gâdir-i
Hum). Sekaleyn hadisi Ehl-i Sünnet'ten otuz dokuz, Şiâ'dan sekseniki rivâyet
yoluyla gelmiştir. Bu kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in bunu birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş
olmasıdır. Şiâ, bu hadisten ehl-i beyt'in mâsum olduğunu ve Kur'ân'dan
ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların yalnız birine değil her ikisine de
tutunmak gerektiğini, çünkü Hz. Peygamber'in "iki emanet"ten kasdının bu
olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i beyt, kıyâmete kadar Kur'ân'ın yanındadır
(Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü'l-Fıkhi'l-Mukârin, 167). Sünni alimler ise
hadisin lâfzını, "Allah'ın Kitabı ve Râsûlullâh'ın sünneti" şeklinde
açıklamaktadırlar (Bk. İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik, 56;
İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b. Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3;
Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II,
473; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, V, 214, İbnü'l-Esir, Üsdü'l-dâbe,
111, 307).
Ehl-i beyt'in Kerbelâ*
katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme vermesine
rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman varolmuştur.
Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö.114) Hz.
Peygamber'den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır'ın oğlu
İmam Câfer-i Sâdık (ö.148) ehl-i beyt'in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını
sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd'in, Hz. Ali'nin torunlarından en-Nefs-üz-Zekiye'nin,
İbrahim'in, Abdullah b. el-Hasem'in şahâdetlerini görmüştür. Onun zamanında
başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt olduklarını öne süren "Dâî"
* ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak, hattâ İmam Câfer'i
tanrılaştırarak İslâm'dan sapmışlardır.
İslâm tarihinde ehl-i
beyt'in Hz. Ali'den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir
dönemde ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir
husustur. İlmin kapısı olan Hz. Ali'ye ashâb arasında sevgi ve hürmet
besleyenler, hattâ onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar
mezhep oluşturmamışlardı. Ebû Zerr, Mikdât b. el-Esved, Câbir b. Abdullah,
Ubey b. Kâb, Ebû'l-Tufeyl, Abbas ve çocukları, Ammâr b. Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı
bunlar arasındadır. Daha sonrâları Hz. Osman zamanında fitneler başlamış,
aşın tarafçılık eğilimleri belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt'e büyük
bir zulüm gösterilmesi bütün ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur.
Irak'ta gelişen Şiîlik, aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir
hareket olmuştur.
Hz. Ali yoluyla gelen ehl-i
beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer'den
yayılmıştır. Hz. Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife
seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde
şöyle demiştir: "Ey Irak halkı bizim için Allah'tan korkun. Biz sizin
emirleriniz ve misafirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allahu Teâlâ bizim
hakkımızda, "Ey ehlü'l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi
tertemiz kılmak ister" diye bahsetmiştir."
Şiâ'ya göre mâsum olan ve
ehl-i beyt'den gelen on iki İmam şunlardır: Hz. Ali, Hz. Hasan Hz. Hüseyin,
Ali Zeyne'l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa el-Kâzım, Ali
er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed el-Mehdi.
Ehl-i beyt'in Hz. Ali'den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş,
bunların birçoğu şehid edilmiştir.
Hz. Hasan'ın soyundan:
Muhammed en-Nefsü'z-Zekiye (145/763), İbrahim, Hüseyin b. Ali (169/785),
Muhammed b. Tabat (199/814), Muhammed b. Süleyman (814), Zeyd b. Musa
el-Kâzım ve Ali b. Muhammed, İbrahim b. Musa, el-Hasan b. Zeyd (250/864),
el-Hüseyin, İsmail b. Yûsuf, Muhammed b. Zeyd, Ahmed b. Muhammed, Hasan b.
Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt'in liderliğini yapmış Emevi ve Abbâsilere
karşı kıyam etmişlerdir.
Hz. Hüseyin'in soyundan
gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa
el-Kazım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b.
Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404) (Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb) Hz.
Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik
yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan
soyundan gelenlere Şerif denilmektedir .
Hz. Peygamber'in ehl-i
beyt'inin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf
denilmiştir. Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi
hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan
sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta'zimde
bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet).
BAŞA DÖN
EHL-İ BİD'AT
Bid'at ehli, hevâ ehli,
dalâlet ehli, şüpheler (şubûhât) ehli, tefrika ehli. İlim ehline göre bunlar
aynı şeyin değişik isimleridir. Bunlar Kitap ve Sünnet'e ve Ümmetin, ashabın
yolunu ve metodunu izleyen selefinin anlayışına aykırı görüşler ortaya koyan
kimselerdir.
İslâm dininde bid'at,
Allah'ın ve Rasûlünün teşri' buyurmadığı, farz veya müstehap türünden
olmayan, bunlarla ilgili olarak hiçbir şekilde emretmediği şeylerdir. Ancak
şer'î deliller ile bilinen hususlar ise, Allah'ın göndermiş olduğu dinin
kapsamı içerisindedir. Bu konudaki bir kısım emirlere dair ilim adamlarının
farklı görüşleri durumu değiştirmez.
Bid'at ehline "hevâ ehli"
adı verilmeşinin izahı ile ilgili olarak İmam Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî
(v. 791/1388) şunları söylemektedir: "Ehl-i Bid'at şer'î delilleri onlara
ihtiyaç duyulan bir eda ve bu delilleri esas alan bir üslup ve yaklaşım ile
ele almadılar. Aksine hevalarım şer'î delillerin önüne geçirdiler, kendi
görüşlerine itimad edip güvendiler. Hatta şer'î delilleri ise bu esaslara
göre ele alınıp değerlendirilecek bir mertebede gördüler" (el-İ'tisâm, II,
176).
Hevâ ise insanın sevmek
veya nefret etmekten kaynaklanan eğilimleridir.
"Sünnet ve hadis ehli
dışında bütün fırkalar hadis imamlarından sahih olan bir görüş ile ayrılmış
değillerdir. Bununla birlikte bunların İslâm dininden hak olan bazı şeylere
de sahip olmaları kaçınılmazdır. İşte bundan dolayı şüphe sözkonusu
olmuştur. Yoksa katıksız bir bâtıl hakkında kimsenin şüphesi olmaz. Bundan
dolayı bid'at ehline "şüphe ehli" denilmiştir. Ayrıca Onlar hakkında:
"Onlar, hakkı batıla karıştıranlardır" denilmektedir" (Minhacü's Sünne, V,
167).
BAŞA DÖN
Dinde tefrikaya düşmek
"bir tek fırkayı" fırkalara dönüştürür. Onların bu noktaya düşmelerinin
sebebi ise hevâlarına uymalarıdır. Dinden uzaklaşmalarıyla, hevaları da
bölük bölük olmuş ve sonunda dağılmışlardır. Bu bakımdan yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Dinlerini fırka fırka edip gruplara ayrılan kimselerle senin
hiçbir ilişkin yoktur" (el-En'âm, 6/ 1 59). Burada yüce Allah, Rasûlünü
böyle kimselerden uzak tutmuştur. Bunlar da bid'at ve dalâletlere gömülen
Allah'ın ve Rasûlünün izin vermediği hususlara dair söz söyleyen
kimselerdir.
Kişiyi hevâ ehli arasına
sokan bid'at ise sünneti bilen ilim adamlarınca meşhur olan görüşe göre
Haricilerin, Rafızilerin, Kaderiyenin ve Mürcie'nin bidatleri gibi, kitap ve
sünnete aykırı düşen bid'attır. Allah Rasulü'nün sünnetini bilen âlimlerce
dinden oldukları zaruri olarak bilinen hususlarda tartışmaya girişen bir
kimse başkaları bu konuda şüphe etse yahut nefyetse dahi- aslı konularda
muhalefet eden kimselerin bid'at sahibi olduğu hüküm üzerinde İslâm'ın ileri
gelen âlimleri arasında ittifak vardır. Meselâ; sünnet âlimlerince mütevatir
olarak kabul edilen Rasûlullah (s.a.s)'ın şefâatine, havzına, kebâir ehlinin
ateşten çıkartılacağına dair hadisler ile yine onlarca mütevâtir kabul
edilen sıfat ve kadere dair hadisler Cenâb-ı Allah'ın celâl ve azametine
yakışır şekilde arşı üzerinde olduğuna dair hadisler ve buna benzer,
Rasûlullah'ın sünnetlerini bilen ilim ehlinin ittifak ettikleri esaslar bu
türdendir. Hz. Peygamber (s.a.s)'den gelen ilmi bilen ilim adamlarının
mütevâtir kabul edilen şuf'aya dair hüküm, davalıya yemin ettirmek, muhsan
zâninin recm edilmesi, hırsızlıkta nisabın muteber kabul edilmesi gibi
hususlar bu türdendir. İşte bundan dolayı İslâm'ın önde gelen âlimleri bu
gibi aslı meselelerde sünnet âlimlerine muhalefet edenlerin bid'atçi
olacakları üzerinde ittifak etmişlerdir.
Kişi, bid'at sahibi olan
bir kimsenin bid'atini bizzat görür veya işitirse yahut da o kişinin bu
bid'ate sahip olduğu yaygınlık kazanacak olursa bid'at ehlinden olmakla
nitelendirilir ve cerh edilir. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Bütün
müslümanlar günümüzde de geçmiş asırlardan bu yana da Ömer b. Abdülaziz,
Hasan-ı Basri vb. ilim ve din ehli ancak yaygınlık kazanması ile
bilinebilecek hususlar ile bid'at sahibini cerhetmişlerdir. Aynı şekilde
Haccac b. Yusuf ve Gaylan el-Kaderi ile benzeri zulüm ve bid'at sahipleri
hakkında haberlerin yaygınlık kazanmasından başka bir şekilde bilinemeyecek
durumlarda da bid'at sahibi olduklarına şehâdet edilir. Bu konudaki delil
ise Enes b. Mâlik (r.a.)'ın yaptığı şu rivayettir:
"Bir seferinde Rasûlullah
(s.a.s)'ın yanından bir cenaze götürüldü. Yanında bulunanlar ondan hayırla
söz etti. Peygamber: 'Vacib oldu' dedi. Daha sonra bir başka cenaze
geçirildi. Ondan kötülükle söz edildi. Peygamber: 'Vacip oldu' dedi yine. Bu
sefer Ömer b. Hattab: 'Vacib olan nedir?' diye sorunca Hz. Peygamber: "Siz
daha önce geçen hakkında güzel konuştunuz, iyilikle söz ettiniz o bakımdan
cennet onun için vacip oldu. Ötekinden kötülükle söz ettiniz, ona da
cehennem vacip oldu. Sizler Allah'ın yeryüzündeki şâhitlerisiniz. " (Buhârî,
Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60).
Onun şahitliğinin veya
velâyetinin reddedilmesi için fâsık olduğunu ortaya koymak böyledir. Şayet
maksat onun kötülüğünden sakınmak için uyarmak ise bundan daha da aşağı
deliller ile yetinilir.
Bid'atin mahzurlarına ve
hoşa gitmeyen yanlarına dair söylenmiş sözlerin bir kısmını İmam Şâtibî
şöylece dile getirmektedir:
"Bid'at ile birlikte
namaz, oruç, sadaka vb. Allah'a yaklaştırıcı hiçbir ibadet kabul edilmez.
Bid'at sahibi ile birlikte oturup kalkan kimseden Allah'ın koruması kalkar
ve o kişi kendi haline bırakılır. Bid'at sahibinin yanına giden ona saygı
gösteren, İslâm'ın yıkılmasına yardımcı olur. İslâm'ın aslını bozacak
davranış ve anlayışta olan bid'at sahibi kimse lânetlik kabul edilir. Bid'at
sahibinin ibadeti kendisini Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir işe
yaramaz. Düşmanlığın ve karşılıklı kinin kaynağı bid'at sahibidir. Bid'at,
Muhammed (s.a.s)'in şefâatine engeldir. Her bir bid'at bir sünneti ortadan
kaldırır, o bid'at gereğince amel edenlerin günahı kadar da bid'atleri
ortaya koyana da yazılı!. Bid'at sahibine Allah gazab eder, onu zelil kılar.
Rasûlullah (s.a.s)'in havzından uzaklaştırılır. Dinden çıkan kâfirler
arasında sayılacağından ve dünya hayatından ayrılırken, âkıbetinin kötü
olacağından, âhirette yüzünün kararacağından ve cehennem ateşiyle azab
göreceğinden korkulur. Allah Rasûlü, bid'atçiden beri ve uzaktır.
Müslümanlar da ondan uzaklaşmıştır. Dünya hayatındaki fitneden başka ahiret
azabının da artacağından korkulur" (Şâtibî el-İ'tisâm, I, 106-107).
Bid'at sahibi kimselere
uygulanacak ceza herhangi bir şekilde artırılması veya eksiltilmesi
sözkonusu olmayacak şekilde tesbit edilmiş değildir. Bu konuda müctehidler
nass ile belirtilen bir takım bid'atler hakkındaki rivayetlerden hareketle
görüşlerine göre bazı hükümler ortaya koymuştur. Meselâ Haricilerin,
öldürüleceğine dair haberler ile Ömer b. el-Hattâb (r.a)'ın Sâbi el-Irâkî
hakkında söylediği rivayet edilen sözler bunlardandır. Müctehidlerin bu
konuda bazı görüşleri vardır
BAŞA DÖN
Bid'at sahibi irşâd
edilir, öğretilir ve görüşlerine karşı deliller ortaya konulur. Onunla
konuşulmaz, selâm verilmez. Beldesinden sürgün edilir. Hallâc'ın
öldürülmeden önce senelerce hapse atıldığı gibi hapse atılır. Sakınmalarını
sağlamak maksadıyla bid'atleri ilân edilir, yayılır. Onlarla savaşılır.
Tevbe etmeyecek olurlarsa öldürülür. Genel olarak cerhedilir ve şehâdetleri
rivayetleri herhangi bir şekilde kabul edilmez bu konuda etraflı görüşler
vardır. Hastalandıkları takdirde ziyaretlerine gidilmez. Cenazelerinde
bulunulmaz. Ömer b. el-Hattâb'ın Sabiğ'i vurduğu gibi vurulurlar.
Delil ile kâfir oldukları
ortada olanların tekfir edilmesi. Meselâ eğer bid'at, İbâhiyye gibi açık bir
küfrü gerektiriyorsa tekfir edilirler. Vahdeti vücûd, hulûl ve ittihadı
savunanlar da aynı gruba dahildir.
Buna göre bizzat bid'atin
durumunun farklılığınâ göre verilecek cezalar dâ farklılık arzeder. Bu
konuda bid'atin dinde fesat çıkartacak kadar büyük olması ile olmamasına
dikkat edilir. Bid'at sahibinin bunun açıkça ortaya koyup o bid'at ile
tanınacak durumda olmasıyla olmaması, bid'atçinin propagandasını yapmasıyla
yapmaması, açıktan açığa onu kabul edip uyması ile uymaması bu konuda
insanlara karşı ayaklanmasıyla ayaklanmaması, bid'ât ile bilmediğinden
dolayı amel edip etmemesi durumları nazarı itibara alınır.
Bid'at ehlinin
kullandıkları deliller ile bid'atlerin ortaya çıkış şekillerini şöyle
özetlemek mümkündür:
1. Senedi oldukça zayıf ve
Rasûlullah'a yalandan uydurulan hâdislere güvenmeleri ve bunları delil
almaları: Hz. Peygamber (s.a.s)'ın cübbesi omuzlarından düşünceye kadar sema
edip harekete gelmesini delil göstermeleri buna misaldır.
2. Maksat ve mezheplerin
uygun olmayan şekilde vârid olmuş olan hadisleri reddedip bunların akla
uygun olmadığını ileri sürmeleri, kabır azabını inkâr edenler gibi.
3. Allah ve Rasûlünden
gelen buyrukları anlamak için gerekli olan Arap dili ilmine sahip olmamakla
birlikte Arapça olan Kur'ân ve Sünnet hakkında zan ve tahminlere dayanarak
söz söylemeleri ve böylelikle kendi anlayış ve kanaatlerini şerîatın önüne
geçerek geçmiş ve ilimde derinlik sahibi olan "Râsihûn"a muhalefet etmeleri.
4. Açık nasları bir kenara
bırakarak muhkem nassların ışığında ele alınması gereken müteşabih naslara
tâbi olmaları ve muhkem olanları da kalplerindeki eğrilik sebebiyle tevile
kalkışmaları. Meselâ taklid edici lâfızları tetkik etmeden mutlak lâfızları
delil almak. Tahsis edici lâfızları var mı yok mu düşünmeksizin umûmî
lâfızları kabul etmek gibi. Sahih hadislerin Kur'ân-ı Kerîm ile çelişki
teşkil ettiğini veya bu Hadislerde çelişki olduğunu, akla aykırı olduğunu
söylemeleri bid'atlere düşmelerinin sebepleri arasındadır
5. Delilleri yerli yerince
kullanmamak. Meselâ delilin herhangi bir illet sebebiyle bir hüküm hakkında
vârid olmasına rağmen onların bu delili o hüküm hakkında değilmiş gibi ele
almaları ve bu hükmün illetinden uzaklaştırarak her iki illetin de bir
olduğu vehmini vermek suretiyle başka bir hükme tahvil etmeleri.
6. Bid'at ehlinden bazı
grupların şer'î açık hükümleri aklın kabul edemeyeceği şekilde tevil edip
asıl maksat ve muradın bu olduğunu ileri sürmeleridir ve Arap dilinden
anlaşılan manânın kasdedilmediğini söylemeleridir. Bu tür şeyleri ise ancak
geneliyle, özeliyle şerîatı iptal etmek isteyenler yaparlar. Bunlar ise
Bâtınî fırkalarından İsmailiye ve Nusayriye ile hulûl görüşlerini kabul
edenlerdir.
7. İmam ve şeyhlerin
ta'ziminde aşırıya giderek onları hak etmedikleri makam ve mevkilere
çıkartmak. Meselâ filân kişinin Allah'ın en büyük velisi olduğunu ileri
sürmeleri, yahut bunların fazilet itibariyle Peygamberle (s.a.s) eşit
olduğu, ancak onlara vahiy gelmediğini aradaki tek farkın bu olduğunu ileri
sürmeleri, hattâ bazı hurafecilerin şeyhin kimi zaman bizzat tanrı olduğunu
söylemeleri bu türdendir. Meselâ Hallâc'ın mensupları onun hakkında bu tür
iddialarda bulunmuşlardır. Bazı Şiî grupların imamları masum kabul etmeleri,
sûfilerin şeyhleri hakkındaki görüşleri bu türdendir.
8. Âlim ve şeyhleri körü
körüne taklit etmek ve bu konuda yine kör bir taassub ile onlara bağlanmak.
Bunların ileri sürdükleri en büyük delil ise şudur: "Biz, filan salih adamı
gördük de, o da bize şunu yapmayın bunu yapın dedi." Hattâ kimileri: "Ben
rüyamda peygamberi gördüm, bana şöyle dedi, şunu emretti" diye söyleyip buna
dayanarak amel etmesi ve bazı şeyleri terketmesi. Bunu yaparken de şeriatla
bulunan sınırlardan yüz çevirir. Bu ise apaçık bir sapıklıktır.
BAŞA DÖN
9. Bid'at sebeplerinin en
büyüğü olan sünneti iptal etmek: bid'atin başlangıcı zan ve hevâ ile sünneti
eleştirmeye kalkışmaktır. Zu'l-Huveysira'nın birtakım ganimetleri dağıttığı
esnada Peygamber (s.a.s)'in sünnetini tenkid ve ta'n ederek: "Allah'a yemin
ederim bu paylaştırmada adalet gözetilmedi ve Allah'ın rızası nerededir de
bulunmak istenmedi." (Buhâri, Humûs 19; Müslim, Zekât 140) sözünü söylemesi
de bu türdendir. Yine İblîs kendi görüş ve havâsını esas alarak Rabbi'nin
emrine karşı çıkıp tenkid etmiştir. Halbuki aslolan sünneti seniyeye tâbi ve
teslim olmaktır. Allah'tan gelmiş olan risâlete uymak ve ona teslim olmak
işte budur.
10. Sünneti, yani şeriâtı
ve maksadlarını bilmemek. Şeriatın gösterdiği yolu bilmeyen kimse onun
yerine bid'atçilerin yolunu izler.
I I . Ashâb-ı kirâmı ve
onlara tâbi olan selef-i sâlihin'i izlemeyi terketmek. İmam Ahmed b. Hanbel
der ki: "Bize göre sünnetin esası Hz. Peygamber (s.a.s)'ın ashabının
izlediği yola sıkı sıkıya yapışmak demektir."
12. Zındıklık ve ilhad.
Büyük bid'atin pek çoğunun menşei Râfizîlik bid'ati gibi ilahı sıfatları
reddetmek ve bâtıl tasavvufa meyletmek gibi zındıklar olmuştur. Velev ki bu
bid'atler imân ve İslâm'a bağlı fakat şerîatı bilmediği için ve hevâsına bir
dereceye kadar tâbi olduğu için iman ve İslam'a tâbi kimselere intikal etmiş
olsun.
13. Can ve mallar üzerinde
egemen olan yöneticilerin şerîatı Muhammediye'den sapıp uzaklaşmaları.
Nitekim Ahmesli bir kadının: "Cahiliyyeden sonra yüce Allah'ın bize
göndermiş olduğu bu doğru yol üzerinde biz ne kadar süre kalmaya devam
edeceğiz?" şeklindeki sorusuna Hz. Ebu Bekir: "Sizin yöneticileriniz şeriat
üzerinde dosdoğru oldukları sürece" diye cevap vermiştir (Buhâri, Menâkibu'l
Ensâr, 26). Ebûbekir es-Sıddık (r.a)'ın bu sözleri söylemesinin sebebi
şudur: Yöneticiler dosdoğru oldukları sürece insanlar da dosdoğru olurlar.
Hz. Ali (r.a)'ın halifeliğinin son dönemlerinde bid'atler zuhur etmeye
başlamıştır ki, bu da Haricilik ve Rafızilik bid'atidir. Bu bid'atler ise
imâmet, hilâfet ve buna bağlı diğer İslâmî hükümlerle ilgilidir.
Şunu söyleyebiliriz: İlim
ehlinin doğru kabul edilen görüşlerine göre bid'at ehli gruplarını sayı
olarak tam olarak tesbit etmek imkânsızdır. Ancak bunların en ünlüleri
şöyledir:
1. Hâricîler: Bunlar, İmam
Ali (r.a)'a karşı çıkan ve ayaklananlardır. Bunların ayaklanmaları Irak'ta
başlamıştır. Bid'atleri ise, müslüman olup büyük günah işleyenlerin kâfir
olduğunu söylemek ve ashabı kiramı tân etmek şeklinde ortaya çıktılar. Daha
sonra pek çok bid'atleri ilave ettiler ve yirmiden fazla fırkaya bölündüler.
(Ayrıca bk. Hariciler, Hariciye mezhebi).
2. Râfîzîler: Bunların
bid'atleri ise Hz. Peygamber (s.a.s)'ın Hz. Ali'nin hilafetini nâss ile
tayin ettiğini, Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın ve Hz. Ömer'in Allah'ın Rasulünün
emrine muhalefet ettiklerini ileri sürmeleridir. Daha sonraları bunlardan Hz.
Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman'ı ve başka ashabı yoluyla rivâyet edilmiş
hadisleri de reddederler, Kurân-ı Kerim'in manâlarına aykırı görüşler
serdederler, yalan söylemeyi helâl kabul ederler.
3. Kaderiye: Bunlar da
Allah'ın kadım ilmini kabul etmezler. Bunlar, Kaderiyye'nin gulâtı (aşırı)
olanlarıdır. Avâmı ise Allah'ın kadim ilmini kabul etmekle birlikte,
kulların fiilleri Allah tarafından yaratılmış değildir derler. Ashâb
döneminin sonlarında İbn Abbas ile Câbir b. Abdullah'ın hayatta olduğu
sırada Basra'da ortaya çıkmışlardır.
4. Cehmiyye: Cehm b.
Safvân'a uyan kimselerdir. Bunlar yüce Allah'ın sıfatlarını te'villere
saparak nefyederler. Şanı yüce Allah'ın arsının üzerine yükseldiğini kabul
etmezler. Onun konuşmasını, her gece dünya semasına nüzulünü vb. diğer
sıfatlarını ederler. Bu görüşler kısmen veya tamamen Kuran ve Sünnetin neye
delalet ettiğini bilmemekten dolayı, sünnet ehline mensup bazı kimselere de
geçmiş bulunmaktadır. Cehmiyye II. asrın başlarında Horasan'da ortaya
çıkmıştır, imamların pek çoğu onların küfrüne hükmetmiştir.
5. Mutezile: Bunlar da
Allah'ın sıfatını kabul etmezler, büyük günah işleyenleri ebediyyen
cehennemde kabul ederler. Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şefâatini inkâr eder,
Allah'ın mahlûkatı üzerinde yükselmesini kabul etmezler. Bunlar da Hasan-ı
Basrî'nin vefatından sonra Basra'da ortaya çıkmışlardır.
6. Mutasavvıflar: Bid'at
olarak ortaya çıkmış ve ibadet şekline girmiş çeşitli davranışları dinden ve
dinin bir emri olarak kabul eden ve şeyhler hakkında aşırılığa giden
kimselerdir. Bazıları yüce Allah'ın şeyhe hûlul ettiğini söyleyecek kadar
sapıklığa varırlar. Onların pek çoğu da vahdet-i vücûda, hulul ve ittihada,
yani hâlikin mahluk ile birleşmesine inanırlar. Bu. icmâ ile küfürdür. Onlar
ayrıca, nassların te'vilinde Batınilerin yollarını izler. Kanaatlerine göre
bu gibi şeyler ise arifbillahın bilebileceği şeylerdir. Bu taife yalan ve
iftira olarak ehli sünnete nisbet edilen taifelerin en kötü olanlarıdır.
Hasan-ı Basri'nin vefatından sonra Basra'da ortaya çıkmışlardır.
7. Mezhebî taassub bid'ati:
Bu, zaman itibariyle yukarıdakilerden daha sonra ortaya çıkmıştır. Böyle bir
bid'at dört imamın vefatından bir süre sonra görülmeye başlandı. Bu gibi
bid'atçiler dilleriyle imamların masum olduğunu kabul etmemekle birlikte
vakıada böyle bir masumiyeti kabul ederler. Meselâ, bu bid'ate sahip bir
kimse: İmam herhangi bir hadisi bilmeyebilir veya imamların hata edebileceği
doğrudur ancak bizim imamımızın hata ettiği sabit olmamıştır derler. Hatta
müteahhirlerden birisi şöyle der: Bizim mezhebimize aykırı olan her bir
hadis ya te'vil yahut mensuhtur. Ancak ilim ehli bilirler ki bu bir bid'at
ve bir dalalettir.
Müslüman olan her kişinin
görevi, Kur'ân ve sahîh Nebevî sünnete tâbi olmak, Peygamber (s.a.s)'in ve
ashabının izlediği yolu izlemektir. Asıl Fırka-i Naciye onların izlediği ve
onların izinden gidenlerin gittiği yoldur.
BAŞA DÖN
EHL-İ DALÂLET
Doğru yoldan, sırat-ı
müstakîmden, Hz. Peygamber'in sünnet yolundan ayrılmış, bütün İslâm dışı din
ve düşünce akımları.
Doğru yoldan çıkıp
kaybolmak anlamıyla kullanılan dâlle (yalın hali dalâle, dalâl), Kur'ân'da
çeşitli kullanımlarla geçmektedir.
Dalâlet veya dalâl; doğru
yoldan sapma, sapıklık, sapkınlık demektir. Dalâl; doğru yoldan bilerek veya
bilmeyerek sapmak anlamına da gelir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân
Dili, I, 135). Gaflet, hayret, gaybûbet, helâk mânâlarına da kullanılır.
Dâllîn, sapıklar demektir ve Kur'ân buyruklarınâ göre onlar dost
edinilmeyecek, Allah'ın gazâbına uğramış azıp-sapmış kişilerdir, dinlerini
bölük bölük yapanlardır (el-Fâtiha, 1/5-7; el-Enbiyâ, 9/159). Allâh,
cemaatten ayrılmamayı emretmiş, dinde çekişenleri reddetmiştir. Hz.
Peygamber (s.a.s.) dinde her yeni şeyin bid'at, her bid'atin de dalâlet
olduğunu söylemiştir (İbn Mâce, Mukaddime, 46). Kur'ân'da hak ehli müminlere
dalâlet ehli olan kâfirlerin nasıl karşı durdukları birçok âyetlerde
anlatılır. Hz. Peygamber zamanında insanlar mümin, kâfir (müşrik) ve münâfık
diye üç ayrı gruptu. Müminler ehl-i İslâm, kâfirler ve münâfıklar ehl-i
dalâlet olarak tanımlanmıştır. Bunlar için Rasûlullah, "Ben onlardan uzağım,
onlar da benden " buyurmuştur. Bunlar ayrıca "siyah yüz sahipleri" diye
tanımlanır (Âlu İmrân, 3/106). Onlar, müteşâbih âyetlere uyarlar (Âlu İmrân,
3/7). Ehl-i Sünnet âlimleri onları ehl-i kitab (Yahudi ve Hristiyanlar), ehl-i
İslâm'dan sapan sapık bid'at firkaları (Bâtınîlik, Dürzîlik, Hulûliye,
Cehmiye, Cebriye, Kaderiye, Neccâriye, Müşebbihe, Hàriciye, Keşfiyye,
Habıtiyye, Bahâiye vb ...) şeklinde târif etmişlerdir.
İslâm'da ehl-i dalâlet'in
öncüleri; İslam şeriatının ahkâm ve akîdesini zedeleyen sapık yollar ve
bid'atlere dalan Cehmiye, Mu'tezile ve filozoflardır. Çağdaş dünyada dalâlet
ehlinin tarifini belirlemek için Kur'an-ı Kerîm'deki dalâl ifadelerinin
anlaşılması gerekmektedir.
BAŞA DÖN
İman; doğru yola
girmek,İslâm'a teslim olmak demektir. Küfr ise imanın, ihtidânın karşıtıdır;
doğru yoldan çıkıp kaybolmaktır. Kur'an-ı Kerîm küfrü bu dalâl anlamında
çeşitli kullanımlarla bize göstermektedir: "Doğrusu babamız apaçık bir dalâl
içindedir" (Yusuf, 12/8) âyetinde Hz. Yâkub'un oğullarının, kardeşleri
Yusuf'u kıskanmalarına ilişkin olarak; "Erkek onun aklını basından almış,
doğrusu biz kendisini apaçık dalâl içerisinde görüyoruz dediler..." (Yusuf,
12/30) âyetinde Mısır hükümdarına karşı şehirli kadınların sözü olarak;
doğru yoldan ayrılmak manasını ahlâkı bağlamda kullanarak ele alınmaktadır.
Dalâl'ın dinî kullanım
alanı ise Kur'an'ın bütün âyetlerinde sık sık vurgulanmaktadır: "...her kim
yoldan şaşarsa (dâlla) kendi zararına şaşar..." (el-İsrâ, 17/15); "Doğrusu
O'nun yolundan kimin şaştığını (yadillu) ve kimlerin doğru yolda olduğunu en
iyi Rabbin bilir" (el-En'âm, 6/117); "Onlar, huda (irşad)dan mahrumiyet
pahasına dalâleti (sapıklığı) ve aftan mahrumiyet pahasına da cezayı satın
alanlardır" (el-Bakara, 2/175); "Hayır! Ahirette iman etmeyenler azab ve
derin bir dalâl içerisindedirler" (Sebe, 34/8); "Onlar bundan evvel bâriz
dalâl içindeydiler" (Âlu İmrân, 3/164); "Onların sürüden farkı yoktur; onlar
yollarını daha da çok şaşırmış durumdadırlar" (Furkan, 25/44); "Doğrusu iman
etmeyip Allah'ın yoluna engel olanların sapması (dâllu) büyük bir sapmadır"
(en-Nisâ, 4/167); "İşte Rablerine iman etmeyenlerin misâli: Onların amelleri
fırtınalı bir günde rüzgârda kalan küllere benzer; elde ettiklerini elde
tutamazlar. Dalâl'in büyüğü işte budur" (İbrahim, 14/18).
Kâfirler de mü'minleri
dalâlde olmakla suçlarlar!: "Ne zaman kendilerine bir uyarıcı gelse,
kâfirler ona yalancı demekte ve şunu söylemektedirler: Allah birşeyi
indirmemiştir, siz büyük dalâl içindesiniz" (el-Mülk, 67/9). Hz. Peygamber
ise şöyle cevap verir: "O merhametlidir. Biz O'na inanır ve O'na bağlanırız
ümitle. Siz kimin gerçekten dalâl içerisinde olduğunu az zaman sonra
öğreneceksiniz" (Muhammed, 47/29). Her ümmete hak yolu göstermek üzere
peygamberler gönderilmiş ve genelde o ümmetlerin ileri gelenleri
peygamberlere şöyle demişlerdir: "Doğrusu biz seni apaçık bir dalâl
içerisinde görüyoruz." Meselâ Hz. Nuh şöyle cevap vermiştir: "Ey milletim,
bende dalâlet yok; ancak her bir yaratığın Rabbi olanın elçisiyim" (el-Ârâf,
7/59-61).
Kur'an'da küfrün en
karakteristik görünümlerinden biri olarak şirkin, putperestliğin bir dalâl
hali olarak zikredildiğini görürüz: "Müşrik, Allah'tan başka kendisine ne
zarar verebilecek ne de faydası dokunabilecek olanı anar. Bu gerçekten
dalâlin derin olanıdır" (el Hacc, 22/12); "İbrahim, babası Azer'e 'Putlara
ilahlık mı yakıştırıyorsun? Doğrusu ben seni de senin milletini de açık bir
dalâl içersinde görüyorum dedi" (el-Enâm, 6/74).
Küfür, her türlü şekliyle
gerçekten dalâldir. İşte vahyi yalanlayanlar için inen buyruklar: "O halde
seyredin siz saşkınlar (dâllun), kıyâmet gününe yalandır diyenler;
cehennemin zakkum ağacından yiyeceksiniz siz" (Vâkıa, 56/52).
Ve onların sonları, acıklı
âkıbetleri için şöyle buyurulur: "Her kavimden elçiler yolladık; Allah'a
kulluk edin, putlardan uzak durun diye. Kimini Allah yola koydu ama onlardan
bazıları dalâlete eğilimliydiler. Gez, gör, yeryüzünü, bak iftiracıların
sonu ne olmuş" (en-Nahl, 16/36).
Kalpleri katılaşanlar
hakkında: "Yazıklar olsun kalbi Allah'ın zikredilişine karşı katı olanlara.
Bunlar açıkça dalâl içerisindedirler" (Zümer, 39/22).
Kötülük haksızlık yapanlar
ile zâlimler de dalâlet ehlidir: "Vay haline o masum gündeki toplantıda iman
etmeyenlere; kötü işleri isleyenler, bu gün apaçık dalâl içerisindedirler"
(Meryem, 19/37-39; Ayr. bk. Lokman, 31/11).
Şüpheciler, Allah'tan ümit
kesenler de aynı yoldadır: "İman edenler son vakitten yana korku içerisinde,
onun hakikat olduğunun iyice farkındadırlar. Evet, hakikaten o saatten yana
kuşkuları bulunanlar derin bir dalâl içindedirler" (Es-Şûra, 42/18);
"Rabbinin rahmetinden, yoldan ayrılanlardan (dâllune) başka kim ümit keser
ki " (el-Hicr, 15/56).
Dâlla kelimesinin
eşanlamlı kullanışları da aynı maksatla doğru yoldan sapanlar için
zikredilmektedir: Gâviye, gevâ, gâvi gibi. "Cennet müttakîlerin, cehennem
ise gâvilerin yanına getirilecektir. Orada birbirleriyle çekisip dururken
cehennem ateşindeki kafirler, 'Allah'a yemin olsun, muhakkak sizi bütün
varlıkların Rabbi ile eşit ilâhlar kılmakla apaçık dalâlde bulunmuşuz.
Gerçek su ki, bizi yoldan çıkaran günahkârlar oldu' diyecekler" (eş-şuarâ,
26/96-99).
BAŞA DÖN
İrşâd olunmak anlamındaki
ihtidânın aksi itâatsizlik için: "Adam, ebediyet ağacının meyvesinden
yiyerek Rabbine itâatsizlik etti ve yoldan uzaklaştı. Ne var ki sonra Rabbi
onu seçti, yeniden ona doğru döndü ve onu tekrar yolun doğrusu üzerine
koydu" (Tâhâ, 20/121-122) âyetleri örnektir.
Zâğâ fiili de yan dönmek,
doğru yoldan sapmak anlamındadır: "Sana bazı âyetleri tek anlamlı, bazı
âyetleri ise çok anlama gelebilecek o kitabı indirmiş olan O 'dur.
Kalplerinde zeyğ (sapma eğilimi) olanlar bu şüpheli kısma eğilirler;
amaçları ihtilâf çıkarmaktır. İlmen ehil olanlar ise şöyle der: 'Biz ona
iman ediyoruz; hepsi Rabbimizdendir. Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten
sonra kalplerimizi döndürme" (Âlu İmrân, 3/7-8).
Emihe yahut Emehe fiili,
gözleri kapalı ve kafası hangi yola gireceği konusunda tamamıyle karışmış
olarak sonu belirsiz yollara düşme diye anlamlandırabileceğimiz, bu dünyada
bir o yana bir bu yana giden, doğru istikamete de asla ulaşamayan kâfirlerin
halini ifade için kullanılmıştır: "Doğrusu âhirete iman etmeyenlere gelince;
biz onlara yaptıkları işleri güzel göstermekteyiz ki, yolların
karıştırsınlar" (en-Neml, 27/4).
Kayıtsızlık, dikkatsizlik
anlamındaki gaflet de dalâle yakındır: Dalâl'ın dini kullanımdaki anlamının
irşâd çizgisinden kopmak olmasına karşılık gafletin manası ona karşı
tamamıyle kayıtsız kalmaktır: "Onlar sığır sürüsü gibidirler. Hayır, daha da
şaşkındırlar. Bunlar, aldırışsızlardır" (el-A'raf, 7/179). Kur'an'a muhâtap
olmayanları gâfiller olarak niteleyebiliriz: "Biz sana bu Kur'an'ı
vahyetmeden önce sen de gâfillerdendin " (Yûsuf, 12/3); "Ey Muhammed bunu
sana babalarının uyanmamış olması yüzünden kendileri de gaflete düşmüş
olanları uyarmak için Kadir ve Rahîm olan vahyetmektedir" (Yâsin, 36/5-6).
Şu âyette de aldırmazlık,
küfr zulüm ve şirk ile yakın alakalıdır: "Hak olan vaad (cehennem azâbı)
yaklaştığı zaman, gör kâfîrlerin gözleri nasıl yuvalarından fırlayacak gibi
bakar. Vay başımıza gelenlere derler; biz, bundan yana vurdumduymaz, gaflet
içinde idik; biz zâlimlerdik. Doğrusu siz ve Allah'tan başka taptığınız ne
varsa hepsi cehennem için yakacaktır. şimdi gireceksiniz oraya" (el-Enbiyâ,
21/98).
"Allah, kâfirlere
rehberlik etmez. O onların kalplerine, kulaklarına, gözlerine mühür
vurmuştur. Onlar aldırmazlar" (en-Nahl, 16/107-108). "Ey Muhammed onlara o
üzücü günün haberini ilet ki, onlar gaflet içinde ve inanmaz iken son karar
verilecektir" (Meryem, 19/39).
Hevâ ehli olarak dalâlet:
"Ben sizin ahvânıza uyacak değilim. Zira o takdirde yolumu şaşırırım ve
doğru yolu bulanlardan olmam de" (el-En'âm, 6/56); "Allah'tan bir irşâd
olmaksızın kendi hevâsına uyandan daha şaşkın kim olabilir? Doğrusu Allah
zâlimleri, doğru yola iletmez" (el-Kasas, 28/50); "Geçmişte yolunu kaybetmiş
ve birçok insanı da yoldan çıkarmış, şimdi de düz yoldan kopmuş olanların
ehvâma tâbi olma" (el-Maide, 5/77).
İnançsızlara ehl-i ehvâ
denilmiştir. İmam Eş'arî şöyle der: "Hakîkaten ayrılmış olan Mu'tezilileri
ve Kaderîleri kendi ehvâları, önderlerine ve atalarına körü körüne itâate,
Kur'an'ı da oldukça rastgele bir biçimde anlamaya itmiştir."
Bütün bu misâllerden ve
Kur'an'daki genel anlatım düzeninden dalâlet ehlinin: Küfür hevâ, isyan,
nankörlük, iftirâ, yalancılık, büyüklenmek, inançsızlık, Allah'ın elçisine
tâbi olmamak, Kur'an'a inanmamak, sünneti terketmek, kalplerini
katılaştırmak, şirk koşmak, âhirete inanmamak, hakka karşı aldırışsızlık,
müteşâbihlere uymak, inançta şüpheli davranmak, bilgisizce âyetler hakkında
tartışmak, haklara tecâvüz etmek, vahiyle alay etmek, haddi asmak, fâsıklık,
fâcirlik, zâlimlik, müsriflik, Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek gibi
özellikleri olduğu anlaşılmaktadır. Dalâlet ehli, yani "Kâsitûn'a gelince
onlar cehennemin yakıtıdırlar" (el-Cin, 72/14-15). (Ayrıca bk. Ehl-i Bid'at,
Ehl-i Sünnet)
BAŞA DÖN
EHL-İ FETRET KİMDİR, BUNLAR HERHANGİ BİR ŞEYLE MÜKELLEF
MİDİRLER?
Bilindiği gibi
peygamberimizden önceki peygamberlerin risaleti umumi değildi. Bunun için,
kendilerine peygamberlerin risaleti umumi değildi. Bunun için, kedilerine
peygamber gönderilmiş olan bir kavim ehl-i fetret olduğu gibi; risaleti
umumi olan peygamberin gönderilmesinden sonra da tebellüğ etmemiş olan bir
kavim veya bir kimse de ehl-i fetrettir. Ehl-i fetret'in ibadet ve itaatla
mükellef olmadığında ittifak vardır. Çünkü ibadetten haberi olmayan ve nasıl
ifa edileceğini bilmeyen bir kimse, nasıl onunla mükellef kılınacaktır. Ama
Allah'a iman etmek ile mükellef olup olmayacağı hususunda ihtilaf vardır.
Matüridilere göre, kainatta olan her şey Allah'ın varlığına ve birliğine
delalaet ittiği veaklen bunu idrak etmek mümkün olduğu için, herkes her
yerde ve her zamanda Allah'a iman etmekle mükelleftir. Cenab-ı Allah şöyle
buyurur:
"Göklerin ve yerin
yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklı selim
sahipleri için ibret verici deliller vardır”(al-i imran,189).
Buna göre, cahiliyye
devrinde yaşamış (peygamberin annesi ile babası dahil) ve ölmüş veya
peygamberin bi'setine yetişmiş fakat iman etmemiş olan kimseler, ehl-i necat
sayılmazlar.
Eş'arilere göre ise,
bunlar ibadet ve itaatla mükellef olmadıkları gibi. Allah'a iman etmekle de
mükellef değillerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:
BAŞA DÖN
EHL-İ HADİS VE EHL-İ REY
"Ehl" sahip ve taraftar
anlamlarına geldiğinden "Ehl-i Hadis" hadis ehli, taraftarı, hadisçi; "Ehl-i
rey" de, rey (yani ictihad) taraftan, yanlışı demek olur.Fıkıh literatüründe
ise, insanların problemlerini halledip, dini hükümlerini bildirmede ictihada
ve şahsi görüşe başvurmaktan sakınıp, bunda daha çok hadislerle yetinme
yolunu tercih eden Islam alimlerine "Ehl-i Hadis"; Hadisi kabul etmekle
beraber, insanların problemlerini çözmede daha çok şahsi görüş ve
içtihadlarını kullanan Islam alimlerine de "Ehl-i rey" tabiri kullanıla
gelmiştir. Fıkıh tarihinde Hicaz Mektebi genellikle ehli hadisin
temsilcileri, Irak Mektebi de ehl-i reyin temsilcileri olarak görülmüş,
birincilerin imamı olarak Imam Malik, ikincilerin imamı olarak da Imam Ebu
Hanife kabul edilmiştir. Bu genel bir bakış açısıdır. Yoksa, az sonra
göreceğimiz gibi, Malik, rey ve ictihad kullandığı gibi, Ebu Hanifede hadis
kullanmıştır. Ayrıca bu mektepleşme onlarla kalmamış, daha sonralara doğru
devam etmiştir.Ama bu ayrılma tabiidir. Çünkü insanların karekterleri ile de
alakalıdır ve tâ sahabeye dayanır. Mesela Mu'az bin Cebel, Kitap ve sünnetle
halledemeyeceği problemleri ictihadıyla (Reyi ile) çözeceğini söylediginde
Resulullah'tan takdir görmüştür.Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eşarı'ye: "Kitap ve
Sünnette bulunmayan meselelerde gönlüne (vicdanına ve reyine) kulak ver ve
onları benzerlerine kıyasla" diye emir vererek reyin kullanılma yeri ve
konularında susmayı ve görüş beyan etmeyi tercih edenler de vardır. Bu,
işaret ettiğimiz gibi, biraz da kişilerin mizacıyla, mesuliyet ve görev
yüklenip yüklenmemeleriyle alakalıdır. Mesuliyet yokken görüş beyan etmekten
sakınan birisi, mesuliyet yüklenince buna mecbur kalabilir. Aslında re'ysiz
bir hadisçiliğin ve hadissiz bir reyciliğin olması da düşünülemez. Çünkü
"Rey" (ictihad) geniş anlamıyla hem nassı anlamayı, hem kıyas yapmayı, hem
de nasların öyle ya da böyle delaleti olmayan yeni problemlere şeriatın
ruhuna uygun hükümler istinbat etmeyi içine alır. Buna göre ehli hadis de
re'yin en azından iki ucuyla alâkalı demektir. Kala kala bir ucu kalmış olur
ki, işte ehli reyi, ehli hadisten ayıranda reyin o bir ucunda ehli hadise
göre daha cesur olmaları ve onu öbürlerinden daha çok kullanmış
olmalarıdır.Vakıa Irak Mektebi olarak bilinen ehl-i re'y hadisi
diğerlerinden daha az kullanmışlardır. Ama bunun makul sebepleri vardır:1. O
bölgede her ne hikmetse Ibn Mesud gibi re'ye çokça başvuran sahabe üstadlık
etmiş ve oradaki fıkıhçılar bu cesareti onlardan almışlardır.2. Irak bölgesi
tabii olarak, sünnet malzemesi konusunda Hicaz bölgesinden fakirdir. Çünkü
sünnetin nâkilleri olan sahabe ve tabiinin çoğu Hicaz bölgesindedir. Ama
buna rağmen Iraklılar da problemlerini halletmek ve hadislerin bıraktığı
boşluğu ictihadla (rey) doldurmak zorunda idiler.3. Irak, sapık mezheplerin
ve batıl dinlerin çokça bulunduğu ve herkesin kendi görüşünü destekleyen
hadisler uydurduğu karışık bir bölgedir. Bu yüzden orada hadis çok ince
eleklerden geçirilerek alınmış ve bu arada belki de gerçekten Resulullahın
sözleri olan hadisler dahi, kesin kanaat oluşmadığı için terkedilmiştir.
Yoksa sabit sünnetle amel etmekte her iki mektep de ittifak halindedir.
Kaldı ki, Imam Malik de pek çok hadisi bazı sabit kurallara ve kesin
esaslara uymadıkları için kabul etmemiştir.4. Irak bölgesinin örfi ve
yaşayış biçimi farklı idi. Hüküm vermede örfe de itibar etme gereğiorada
ictihadın çoğalmasına sebeb oldu.5. Re'yi fazla kullanıp bunda maharet
kazanmak Iraklıları "Farazi fıkıh" denen bir uygulamaya götürdü ve olmamış
meseleleri de olması ihtimaline binaen hükme bağladıklarından re'y ürünü
görüşler çogaldı. Görüleceği üzere ortaya çıkan sonuç sudur:"Ehli rey ve
ehli hadis, hadis yerine reyi kabul edenler çok ya da daha az
kullanabilenler demektir. Keza ehli hadis de reyi kabul etmeyenler demek
değildir. Ehli Rey sünnetle halledemedikleri konuları kıyası hafi ya da
istihsanla halletme yoluna giderken, ehli hadis de istislah ve Medine
ehlinin örfiyle halletmeye çalışmışlardır. Isimleri değişik olsa da bu
metodlar netice itibari ile reydir ve aynı kapıya çıkarlar. Zaten ehli
hadisin önderleri olan meşhur yedi Medine fakihinin beşi reycilikleriyle
tanınırlar.Bilahere Ebu Hanife'nin talebeleri olan Imameyn daha çok hadis
mütalaa imkanına sahip olmuşlar ve hadisi malzeme olarak daha çok
kullanmışlardır. Bu arada ehli hadis de -hadisler sabit, olaylar çoğalmakta
olduğu için- re'yi daha çok kullanır olmuşlardır. Imam Şafii de her iki
mektepten etkilendigi için bir bakıma bu iki eğilimin bileşkesi olmuş ve her
iki malzemeyi de eşit derecede kullanmıştır.
BAŞA DÖN
EHLÎ HAYVANLAR
Ehlî hayvanlar, ahırda,
ağılda ve kümeste beslenen yırtıcı olmayan hayvanlardır; etinden, sütünden.
Yumurtasından deri ve yününden faydalanılır; yük taşıma, tarla sürme gibi
değişik işlerde kullanılır.
"Ehlî hayvan" karşılığında
"yabânı (vahşî, yırtıcı) hayvan" tâbiri kullanılır. Yabânı hayvanlar
avlanarak, ehlî hayvanlar ise yetiştirilsek elde edilir.
Kur'an-ı Kerîm'in birçok
âyetinde ehlî hayvanlardan söz edilmiş, bu hayvanların, Allah'ın insanlara
nimeti olduğu hatırlatılarak, şükretmeleri istenmiştir: "Bütün çiftleri
yaratan ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vareden o'dur. Onların
sırtına binesiniz sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin nimetini anasınız
ve (şöyle) diyesiniz: 'Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)ın şânı yücedir,
yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdık'' (ez-Zuhruf, 43/12-13).
Hayvanların insanlara
"boyun eğdirildiği" ve faydaları Kur'an-ı Kerîm'de şöyle haber veriliyor:
"Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar
yarattık ta kendileri onlara mâlik olmaktadırlar. Onları kendilerine boyun
eğdirdik. İşte binekleri onlardandır ve onlardan yiyorlar. Kendileri için
onlarda daha birçok faydalar ve içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?''
(Yâsîn 36/7 1 -73).
İnsana hizmet için
yaratılan, insanın her emrine uyan ehlî hayvanlar bu itâatkâr halleriyle
bize şunu anlatmaktadırlar: "Ey insanoğlu, senden güçlü olduğumuz halde
Allah bizi senin emrine verdi. Onun için sana itâatsizlik etmiyoruz. O halde
sen de O'nun emrine gir, O'na itaatsizlik etme, şükret! "
Gerçekten de bu
hayvanların varlığı, akıl taşıyan ve ahsen-i takvim (en güzel şekil) üzere
yaratılan insanın şerefli mevkiini gözler önüne sermektedir; İnsan onlara
binip istediği yöne sevk etsek, gideceği yere rahat bir şekilde gitmektedir:
"Biz Âdemoğullarına (güzel
biçim mizaç ve aklî kabıliyetler vermek suretiyle) çok ikram ettik; onları
karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık; onları güzel
rızklarla besledik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık''
(el-İsrâ, 17/70).
Her hayvanın ayrı özelliği
ve ayrı görevi vardır: "Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) kimi yük
taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin.
Şeytanın adımlarını izlemeyin (onun peşinden gitmeyin). Zira o, sizin için
apaçık bir düşmandır" (el-El'âm 6/142).
"Allah kimine binmeniz,
kiminden yemeniz için size hayvanlar yarattı. Onlarda sizin için (sütleri,
derileri tüyleri gibi daha birçok) faydalar var. Onların üstünde
gönüllerinizdeki arzuya erersiniz; onların ve gemilerin üstünde
taşınırsınız" (el-Mü'min, 40/79-80).
İnsanların işlerini
kolaylaştıran maddî faydaları yanında, hayvanların "süs" olma,
eğlendirme-dinlendirme gibi mânevî faydaları da vardır: "Ve akşamleyin mera
dan getirdiğiniz, sabahleyin mera ya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için
bir güzellik de vardır (Onların gidiş-gelişleri, size ayrı bir güzellik ve
zevk verir). Ağırlıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki (onlar
olmasa) siz canlarınızın yarısı tüKerimeden oraya varamazdınız. Doğrusu
Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. Binmeniz ve süs için atları,
katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler
yaratmaktadır" (en-Nahl 16/6-8).
"Ehl-î hayvanlar, koyun
ile keçiden, sığır ile mandadan ve at ile deveden ibaret olmak üzere başlıca
altı cinstir" (Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 322). Köpek, kedi, at, eşek
gibi hayvanlar da etleri yenmeyen ehlî hayvanlardandır.
Dinimizde kurban ve zekât
gibi mâlî ibadete konu olan ehlî hayvanlar "en'am" adı verilen deve,
sığır-manda, koyun-keçidir. Kur'an-ı Kerim'in altına sûresi "En'âm" adını
taşımaktadır. Bu sûrenin 136. 138. ve 139. âyetlerinde Arapların hayvanlara
uyguladıkları bazı gelenekler kınanmıştır: Câhiliye Araplarından bazıları,
ekinlerinden ve hayvanlarından bir kısmını "şu Allah'ın payı şu da
tanrılarımızın payı" diye bölüştürürler; eğer Allah'ın hakkından putun
hakkına birşey geçerse onu öyle bırakırlar, putun hakkından Allah için
ayrılan tarafa birşey geçerse onu alıp tekrar putun hakkına katarlar ve,
"Allah zengindir, bunlar fakirdir" derlerdi.
İslâm hukukunda ehlî
hayvanlarla ilgili olarak bazı hükümler mevcuttur. Bu hükümler şu başlıklar
altında toplanabilir:
1) Hayvan haklarına riâyet
etmek: Allah'ın yarattığı can taşıyan varlıklara işkence etmek haramdır.
Peygamberimiz (s.a.s.), "Kim bir canlıya işkence ederse ve tevbe etmezse,
Allah kıyamet gününde ona aynı şekilde azâb eder" (et-Terğib ve't-Terhib, II,
282) buyurmuştur.
BAŞA DÖN
Ehlî hayvanların
yiyeceklerini, içeceklerini zamanında vermek, tımarlarını yapmak gerekir.
Hayvanın sahibi onları fazla yoramaz gereksiz yere dövemez. Her cinsi, hangi
hizmet için yaratılmışsa, o hizmette kullanmalıdır. Meselâ sığır hayvanları
arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara
binilemez, sırtlarına yük yükletilemez."
2) Hayvan Kesimi (Zebh) -
Kurban Dinimizde hayvanlar; "etleri yenen ve yenmeyenler olmak üzere iki
kısma ayrılır. Deve, sığır, koyun gibi ehl; hayvanlarla, tavuk, kaz, ördek
gibi kümes hayvanlarının eti yenir. Ancak bu hayvanların etlerinin helâl
olması için; bıçak gibi kesici bir âletle kesilmesi, kesilirken de Allah
adının anılması, "Bismillah Allah'u Ekber" denilmesi gerekir. Kur'an'da bu
hususa şöyle işaret edilmiştir: "Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın
(dininin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar, ön
ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın adını
anın (da kesin)..." (el-Hacc, 22/36).
Allah adını anmadan
kesilen hayvanın etini yemek haramdır: "(Kesilirken) üzerine Allah'ın adı
anılmayan (hayvan)lardan yemeyin! Çünkü o(nu yemek), yoldan çıkmadır.
Şeytanlar dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için fısıldar (telkinde
bulunur)lar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de ortak koşanlar (gibi
olur)sunuz" (el-En'âm, 6/121).
Temiz ve helâl olan bir
hayvana âit yedi şeyi yemek haramdır:
Akan kan (el-Mâide 5/3),
tenasül uzvu, husyeler, bez, bevl torbası, öd.
Kurban, Allah rızası için
ehlî hayvanlardan deve, sığır ve koyunun kesilmesidir. Kurban Bayramı
günlerinde (Zilhicce'nin 10. 11. ve 12. günleri) gücü yeten kimselere kurban
kesmek vâcibdir. Bir koyun veya keçi yalnız bir kisi için kurban olabilir.
Bir deve veya sığırı ise bir kişi kesebileceği gibi en çok yedi kişi
birlikte de kesebilir. Tavuk-horoz gibi kümes hayvanlarından kurban olmaz.
Bir kurban, âdâbına uygun
olarak şu şekilde kesilir: Hayvan, kesileceği yere eziyet vermeden
götürülür; kıbleye karşı yatırılır; ''Bismillah Allahüekber" denilir ve "İnne
salâtı ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillahi Rabbilâlemin lâ şerîke leh:
Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah
içindir. O'nun ortağı yoktur" (el-En'âm, 161-162) âyeti okunur. Fazla acı
çekmemesi için keskin bir bıçak ile kesilir, tamamen canı çıktıktan sonra
derisi yüzülmeye başlanır. "Allah her şeyde güzelliği emreder: Öldürdüğünüz
zaman öldürmeyi güzel yapın. Kestiğiniz zaman kesmeyi güzel yapın.
Bıçağınızı keskinleştirin, hayvanı eziyet vermeden güzelce yatırın. "
Çabalaması sona ermedikçe hayvanın başını koparmayın ve yüzmeyin" (et-Terğib
ve't-Terhîb, II, 279).
"Hayvanlarda da sizin için
ibret (alınacak dersler) vardır. Onların karınlarından fers (yarı
sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (çıkardığımız) hâlis, içenlere
(içimi) kolay süt içiriyoruz (en-Nahl, 16/66).
"Allah size, evlerinizden
oturulacak bir yer yaptı ve size hayvan derilerinden, göç gününüzde
(yolculukta) ve ikamet gününüzde (oturma zamanlarınızda) kolayca
kullanacağınız hafif evler (çadırlar, portatif evler) ve yünlerinden,
yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (kullanacağınız) giyilecek,
döşenecek eşya ve geçimlik (ticaret malı) yaptı " (en-Nahl, 1 6/80).
BAŞA DÖN
EHL-İ KİTAP
İslâm literatüründe
yahudiler ve hristiyanlar için kullanılan bir tâbir, kitab ehli.
Kur'ân-ı Kerîm, birçok
yerde yahudiler ve hristiyanlardan, ehl-i kitap diye bahseder; Hadislerde de
bu tâbir sık sık kullanılmıştır. Böylece vahiy yoluyla nâzil olmuş Tevrat,
Zebûr ve İncil'e sahip bulunan yahudiler ve hristiyanlar, bu kitaplar tahrif
edilmiş olmasına rağmen, müşriklerden ayırdedilmiş ve kendilerine farklı bir
statü tanınmıştır.
İslâm ahkâmına göre, İslâm
idâresini kabul edip bağlandıktan sonra ehl-i kitaba ibadetlerini serbestçe
yapabilme hürriyeti tanınır. Antlaşma şartlarını tamamen yerine getirmeleri
ve âdil ölçülerde kendilerine konan cizyeyi (baş vergisini) ödemeleri
hâlinde İslâm idâreşinin himâyesinde olup can ve nal güvenlikleri sağlanır.
Bu hususlara muhâlif
davranan müslümanlar, büyük bir günâh işlemiş sayılırlar. Hz. Peygamber ve
Râşid Halifeler döneminden itibaren tüm âdil İslâm idârelerinde ehl-i kitaba
bu hakların eksiksiz verildiği, antlaşma metinlerine bu hususların
hassâsiyetle yazıldığı ve uygulanmasında büyük titizlik gösterildiği, tarihî
bir gerçektir. Bu hassâsiyet, Peygamber efendimizin, "Bir zımmîye
zulmedenin... kıyâmet gününde hasmı benim!" hadislerinde en güzel şekliyle
ifadesini bulmuştur (Ebû Dâvûd, İmâret, 33; ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Cihad
153). Sefere çıkan ordu komutanlarına ve valilere halifeler tarafından
verilen tâlimâtlarda, muâhedûn, ehlü'z-zimme veya zimmîler sıfatıyla ehl-i
kitabın haklarına riâyet etmeleri, kendilerine ibadet hürriyeti verilmesi ve
insânı muâmelede bulunulması sıkı sıkıya emredilmiştir. İmâm Ebû Yûsuf'un
Kitâbü'l-Harâc'ı, Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın Kitâbü'l-Emvâl'ı ve diğer
İslâm hukukçularının kaynak eserleri bu tâlimatları ile ehl-i kitaba
uygulanacak ahkâm ve verilecek haklar konusunda geniş bilgiler ihtivâ
ederler.
BAŞA DÖN
İlk halifeler döneminde
ehl-i kitabın, Arap Yarımadası'ndan sürülüp çıkarılması, Hz. Peygamber'in,
"Arap Yarımadası'nda iki din birarada bulunmayacaktır" (Muvatta', Medine,
18,19) şeklindeki bir hadisine dayandırılırsa da bunun yanında ehl-i
kitabın, antlaşma şartlarına uymamaları ve huzursuzluk çıkarmalarının da bu
uygulamaya esas teşkil ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Hz. Peygamber'in, yahudi
ve hristiyan olmadıkları halde Hecer ve Bahreyn'deki İranlılardan cizye
almış olması, ilk dönemlerde mecûsîlerin de ehl-i kitap adı ile anılmalarına
değilse bile, ehl-i kitaba uygulanan ahkâm ile muâmele görmelerine yol
açmıştır. Ayrıca Arap Yarımadası'nın dışında kalan bölgelerde yahûdilik ve
hristiyanlıktan başka dinlere mensup olanların ehl-i kitaba tanınan haklara
sahip olup olamayacakları hususu, İslâm âlimlerince farklı şekillerde
yorumlanmıştır. Bu sebeple İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde Arap
Yarımadası'nın dışındaki putperestlerden ve diğer din mensuplarından da
cizye* alınıp kendilerine ehl-i kitab gibi muâmele edildiği olmuştur. Ancak
bu husus, ehl-i kitab tâbirinin zamanla anlam değiştirdiği ve şümûlünün
genişletildiği manasına gelmez.
Kur'an; yahudi ve
hristiyanlar gibi, -sonradan bozulmuş da olsa-, bir hak dine inananların
yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır:
"Bugün size temiz ve
faydalı şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yiyecekleri size, sizin
yiyecekleriniz de onlara helâldir" (el-Mâide, 5/5).
Bu âyetin manası genel
olup, domuz, şarap, içki, ölü hayvan gibi aslı haram olan yiyeceklerin
dışında kalanları içine alır.
Yahudi ve hristiyanlar
dışında kalanlar müşrik hükmünde olup, kestikleri yenmez. Yahudi ve
hristiyanların kesim şekli kendi dinlerinin kabûl ettiği bir şekilde
oluyorsa, böyle kesilen hayvanlar yenir; dinlerinin kabûl etmediği bir kesme
ve öldürme şekliyle öldürülmüşse, böyle hayvanların etleri yenilmez.
İslâm, müslüman bir
erkeğin kâfir veya müşrik bir kadınla evlenmesine izin vermezken, kitap
ehlinden olan, yani yahudi veya hristiyan bir kadına evlenmesine izin
vermiştir. Çünkü bunların dini, aslı bozulmuş olsa da semâvî bir dindir. Bu
konuda Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Kitap verilenlerin yemeği
size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mehirlerini verdiğiniz
takdirde, iman eden hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitab
verilenlerin hür ve iffetli kadınları, zina etmemek ve gizli dost tutmamak
şartıyla size helaldır" (Maide 5/5).
Bu, kitap ehline İslâm'ın
bir müsâmahasıdır. Kitâbî kadınlarla evlenmek bir ruhsattır, azîmet
değildir. Yani aslolan, müslüman bir erkeğin kitâbî kadınla evlenmesi değil,
evlenebilir olmasıdır. Fakat müslüman bir kadın, yahudi ve hristiyan da olsa
gayr-i müslim bir erkekle evlenemez, bu haramdır. Ancak şunu da belirtmek
gerekir ki, müslüman bir erkek için mümin bir kadın şüphesiz, kitâbî bir
kadından daha iyidir. Doğacak neslin inanç, terbiye ve yetiştirilmesinde
tehlike görülürse kitâbî kadınlarla evlenilmemelidir. Müslümanların azınlık
durumunda olduğu memleketlerde müslüman nüfusun artması, kitâbî erkeklerle
evlenemeyeceklerinden müslüman kızların açıkta kalmaması için, kitâbî
kadınlarla evlenebilme hükmünün geçici olarak kısıtlanması da mümkündür.
EHLİ KITABIN İŞİNDE ÇALIŞMAK
Genel anlamda yani gayrı
müslimin müslümanı tahkir ve tezlili sözkonusu olmadığı zaman ve mekanda,
müslümanın ücretle herhangi bir zimmiye çalışması caizdir. Hz. Ali, kuyudan
çektigi her kova karşılığında bir hurmaya bir Yahudiye çalışmış, aldığını
Rasulüllah (sav)'a getirmiş ve o da bundan yemiştir. Ensardan olan bir başka
sahabî aynı şekilde çalışmış; aldığını Rasulüllah (sav)'a getirmiş o da bunu
inkâr buyurmamıştır (bk. Tirniizî, kiyâme 34; Ibni Mâce, ruhûn 6). Çünkü
bunda müslümanı küçük düşürücü bir durum yoktur. Ama birgün, bir ay vb.
süreli ve bağlayıcı bir iş akdi ile çalışmasına gelince; bu noktada Islâm
hukukçuları farklı görüştedirler. Bazılar: Bu sahih olmaz, çünkü bunda
kâfirin müslümana hakimiyeti ve onu satın almış gibi küçük düşürmesi
sözkonusudur, derler. Bazılar da: Sahih olur, çünkü bu kendi iradesi ile bir
ücret karşılığında çalışmadır. Onun mülkiyetine geçmekten ziyade, kendi
zimmetinde çalışmaya benzer. Çünkü malik olmak, ona her bakımdan sahip olmak
demektir diye düşünürler. Ibn Kudame'ye göre bu ikinci görüş daha
isabetlidir (Ibn Kudâme, Mugnî, IV/294). Doğrusu da budur. Çünkü bir saatlik
çalışmada da hakimiyet sözkonusu olabilir. Bir aylık, bir yıllık ilh...
çalışma ile bir anlık çalışma arasında sadece süre farkı vardır.
Bu açıdan bugün Avrupa'da
ve benzeri yerlerde çalışan müslümanları düşünürsek, çoğunluğu itibari ile
oralarda çalışmaları her iki görüşe göre de gayrı sahihtir. Çünkü hem belli
bir süre bağlayıcı iş akdi imzalamaları, hem de gerek yaptırılan iş, gerekse
davranış bakımından tahkir ve ihanete (horlanmaya) uğramaları sözkonusudur.
Belli bir statü kazanarak bu iki kötü durumdan kurtulanların çalışması ise,
birinci görüşe göre yine gayrı sahih, ikinci görüşe göre sahihtir. Ama hiç
bir surette mekruhluktan kurtulamaz. Ayrıca Islâm fıkıhçıları bu hükümlere,
müslümanın bir Islâm ülkesindeki zimmîlere çalışması açısından bakarak
varmışlardır: Yoksa "küffar diyarına" (darü'lharbe) gitme ve orada ikâmet
etme konusunda ayrıca yasaklar vardır.
Müslümanın zimmiye, onun
özel hizmetinde çalışması caiz değildir. Bu, Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür.
O, ama ona belirli bir işi yapmak üzere çalışması ise caizdir, der. Imam
Şafii'nin iki görüşünden biri de budur. Onun, özel hizmeti de caizdir,
görüşü de vardır. Bu konuda Hanbelîlerin izahı şudur: Bu durum, müslümanın
kâfire bağımlı (mahpus) olmasını ve şahsiyetinin rencide edilmesini (izlâlini)
gerektiren bir akiddir. Onun hizmetinde çalışması, ona satılması gibi bir
şeydir. Ama onun belirli bir işini ücretle yapması caizdir. Delilleri ise
yukarıda geçen Hz. Ali ve Ensarı hadisleridir (Ibn Kudâme, age, V/554).
Yukarıda da işaret
edildiği gibi ve aynı delillerden ötürü, Islâm ülkesinde ve küçük düşülme
sözkonusu olmadığı durumlarda müslümanın zimmîlere ücretle çalışmasının caiz
olduğu konusundâ farklı görüş yoktur (agk). Hatta havra ya da kilise inşa ve
tamirinde çalışmasında dahi "beis", yoktur, buradan alacağı ücret helâldir.
Çünkü amelin bizzat kendisinde bir masiyet bulunmamaktadır (Kâdihan, NI/426;
Hindiye, IV/450 (Muhit'ten); Cezirî, NI/125).
Ne var ki çalışabilmesinin
caiz ve mümkün olması, bunun iyi bir şey olduğunu da göstermez. Zaten "beis
yoktur" tabiri fıkıhta, yapılmasa daha iyi olur anlamında kullanılır. Bunun
içindir ki: "Bir müslüman her gün beş dirhem karşılığında nâkus (çan) çalmak
üzere bir hiristiyanla iş anlaşması yapsa, bir dirhem alacağı bir başka iş
daha bulsa, Ibrahim b. Yusuf diyor ki, nâkus çalması uygun olmaz, rızkını
öbüründen aramalıdır" (Kâdihan, NI/404, 426).
BAŞA DÖN
EHL-İI KİTABIN
KESTİĞİ HAYVANLARIN ETİ MUBAH MIDIR?
"Bir müslümanın kestiği
hayvanın eti helal olduğu gibi; bir kitabı (hıristiyan veya yahudi ) nin de
kestiği hayvanın eti helaldır". Bu husus, kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile
sabittir. Buna ilave edilecek pek bir şey yoktur. Yalnız, şu hususlara
değinmek istiyorum:
1- Kesim işinin dört
rüknünden biri olan "kesen" kimse için üç şart gereklidır:
a- Müslüman veya kitabı (yahudi
veya hıristiyan)olması,
b- Kesilen hayvan av ise,
kesenin ihramda olmaması,
c- Kesenin akıllı olması.
Buna göre, makina ile
yapılacak kesimin durumu helal mıdır, haram mıdır? Üzerinde durulması
gerekir. Ahmed el-şerabasi, "Yes'eluneke Ani'd Dini ve'l Hayatı" adlı
eserinde, "makina ile yapılan kesimin helal olduğunu" söylüyorsa da, fıkhı
dayanağı yoktur, yalnız şahsi görüşüdür. Böyle önemli mes'eleler için şahsi
görüş bir çözüm getirmez.
İslam'ı yaşayan ve bilen
İslam ülkelerinin temsilcileri, bu gibi konularda bir araya gelip
mes'elelere çözüm getirmek gayesiyle Kur'an, sünnet ve İslam'ın koyduğu
kaidelerin ışığı altında fikir teatisinde bulunup (görüş alış-veriş yaparak)
işi bir karara bağlamaları gerekkir. Her dört hak mezhebin de fıkıh
kitapları bu konuda, "kesenin müslüman veya kitabı olmasının gerektiğini"
beyan ediyorlar. Böyle olmadığı takdirde, kesilen hayvanın eti haramdır.
Bu hükme göre, kesilecek
hayvanı kesime götüren ceryan şeridi ve kesim ameliyyesini icra eden de
ceryanlı makina olursa, "kesenin müslüman veya kitabı olması" şartı nerede
kalır?
2- Şafii mezhebine göre,
"kitabı olan kimsenin beni İsrail'den olmadığı takdirde uzak dedelerinin
İncil'in nesih ve tahrifinden evvel mensup oldukları dine intisab etmiş
bulunmalarının bilinmesi şarttır" (el-Minhac (Siracü'l Vehhac'la braber)).
Aksi takdirde, onun tarafından (böyle olmayan bir kitabının) kesimi
haramdır.
Bu durumda, Avrupa
hıristiyanlarının dinlerine intisab tarihi belli olmadığı için, Şafii
mezhebine göre kestikleri haramdır ve Şafii olan kimsenin onların
kestiklerini yemesi caiz değildir.
3- Aslen hıristiyan olup
sonra komünistleşerek semavi dinleri inkar eden Bulgaristan gibi ülkelerde
vaki olan hayvan kesiminin helal olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü
kesimi yaptıran, hiçbir dine inanmayan bir idaredir. Bu itibarla, komünist
ülkelerde yapılan hayvan kesimi ayrı, hür olarak yaşanılan (demakrasi
idareli) başka bir kitabı ülkede yapılan hayvan kesimi farklıdır
Ancak bu tür ülkelerde, "İslami
kurallara uygun bir şekilde, müslümanlar veya kitabiler tarafından kesim
icra edildiğine dair dinsiz bir kimse de olsa haber verirse o takdirde helal
olur"
Netice olarak: Ehli
kitabın kestikleri hayvanın eti helaldır; Fakat yine de, durum böyle olmakla
beraber, "müslüman olan kimse, besmele ile ve müslüman bir el ile kesilen
hayvanın etini yemeli ve şüpheli yiyeceklerden kaçınmalıdır."
BAŞA DÖN
EHLİ KİTAPLA EVLENMEK
Bakara suresi 221.
ayetinin bir bölümünün meali şöyle dir: "(Ey mü'minler) müşrik kadınlarla,
onlar imana gelmedikçe evlenmeyin... Müşrik erkeklere de, onlar imana
gelmedikçe (mü'min kadınları) nikahlamayın... Onlar sizi cehennem'e
çağırırlar..." Bazılarına göre Yahudi ve Hiristiyanlar (ehli kitap) müşrik
sayılmadığından, bazılarına göre onlar da müşrik olmakla beraber, evlenme
konusunda daha sonra gelen Mâide suresi 5. ayeti ile bu ayetin kapsamından
(umumundan) çıkarıldıkları için onların kadınları ile evlenmek caizdir ve
bunda selefin hemen hemen ittifakı (icma) vardır. Hatta Hz. Osman, Talha,
Huzeyfe gibi, kitabî kadınlarla evlenmiş sahabîler de mevcuttur (bk. Cessâs,
N/16).
Ancak çocukların
terbiyesinde ortaya çıkacak risklerden dolayı bunu da mekruh görenler, harp
halinde olunanlarla evlenmenin hiç helâl olmadığını söyleyenler de vardır
(bk. Cessâs, N/17; Kurtubî, III/67, 69). Mecusî, putperest ve ateistlerin
kadınları ile evlenmek ise ittifakla caiz değildir ve sözü geçen Bakara 221.
ayeti ile evlenilmesi yasak edilenler arasında bunların bulunduğu konusunda
kimsenin şüphesi yok gibidir (bk. Cessâs, N/16; Kurtubi, NI/70). Rasûlüllah
Efendimiz (sav)'in mecusiler hakkında "Karılarını nikahlamaksızın,
boğazladıklarını da yemeksizin onlara ehli kitaba davrandığınız gibi
davranın" (Râzî, VI/58; Hadis diğer kaynaklarda sadece "... Onlara ehli
kitap gibi muamele edin" şeklindedir. bk. Muvatta, zekât 42; Bâcî, el-Müntekâ,
N/173; Beyhakî, S. kubra, IX/189; el-Hindî, Kenz, IV/502 (Ibn Ebî Şeybe'den))
buyurması, hem ehli kitabın karılarının alınabileceğini, hem de mecusilerin
karılarının alınamayacağını gösterir.
EHLİ KİTAPLA YEMEK YEMEK
Yemek konusunda "ehli
kitap", yani Yahudi ve Hiristiyan olan gayrı müslimlerle diğerleri, yani
ateistler, mecusiler, putperestler vb. gayri müslimler birbirlerinden biraz
farklıdırlar: Ehli kitap olan Yahudi ve Hiristiyanların, yenmesi haram olan
bir hayvan ya da madde olmadıktan sonra kestikleri ve pişirdikleri yenir.
Yahudilik ve Hiristiyanlık esaslarına inanmış iseler şu andaki Yahudi ve
Hiristiyanlar da ehli kitaptırlar. Hatta Mesih ve Uzeyir adına kesmiş
olsalar bile kestikleri yenir denmiştir (Kurtubî VI/76; Cessâs, NI/322/6).
Bu itibarla günümüzde uluslararası uçak yolculugu yapma durumunda olan
müslümanlar, uçağın müslümanlara özel menüsü yoksa, Yahudilere özel menüsünü
isteyebilirler. Fakat daha ihtiyatli görüş, nasıl kestikleri bilinmiyorsa
yenmesini, Mesih adına vb. diye kestikleri ve pis olduğu bilinenlerin caiz
olmamasıdır. Genel olarak yemeklerinin yenmesinin ise mekruh olduğudur (bk.
Elmalılı, Hindiye, V/347). Ehli kitap olmayan gayrı müslimlerin kestiği
yenmez. Ama boğazlama gibi olmayıp, dinden dine değişmeyen ekmek; yemek,
kızartma, meyve vb. şeyleri, eğer başka bir haram madde ihtiva etmiyorlarsa
yenir (Kurtubî, VI/77). Ancak bazılar bundan sadece onların
peynirlerini-hınzır kursağı ile mayalanmış olması halinde-istisna
etmişlerdir (Kurtubî, VI/78).
Kâfirin her türlüsünün
yaptığı ya da kullândığı kaplarla, yıkadıktan sonra, altından, gümüşten ve
hınzır derisinden de değillerse yemede ve içmede mahzur yoktur. Ancak toprak
cinsinden olan kaplarını, eğer kullanmışlarsa, takvaya uygun olan
kullanmamaktır. Çünkü onlar müslümanlarca pis sayılan şeyleri yerler ve
içerler. Toprak ve çömlek cinsi, kapların çekme özelliği olduğundan içine
konan pis şeyleri emmiş olabilirler (agk). Ama bu tür kaplar boş olarak
yakılırsa, Allah'u a'lem, temizlenmiş olurlar.
BAŞA DÖN
EHL-İ SÂLİB
Ehl-i Kitâb'tan
hiristiyanlar, Haçlılar.
Arapça Sâlib kelimesi
"haç" (istavroz, çarmıh) demektir. Ehl-i sâlîb, Haçlılar için kullanılır.
Haç, Hristiyanlığın sembolü olan ve Hz. Isa (a.s.)'ın gerildiğine
inandıkları birbirini dikey kesen iki çizgidir.
Mukaddes şehir Kudüs
İslam'ın hâkimiyetindeyken onu müslümanlardan almak için Papa'nın teşvikiyle
Avrupalı hükümdarların ortak Hıristiyan ordularının askerlerine,
elbiselerinin üstüne büyük kırmızı haçlar diktirdiklerinden dolayı
"Haçlılar" (Ehl-i Sâlîb, Celibâ, Croises) denilmiş, ve bunların sekizbüyük
seferle (H. 5-7/M.11-13. yüzyıl) Kudüs'e saldırmalarına "Haçlı Seferleri" (Ehl-i
Sâlîb Muhârebeleri) adı verilmiştir. 1096-1270 yılları arasında 174 yıl
süren bu seferler birçok can ve mal kaybına sebep olmuş, ancak sonuçta
kutsal topraklar müslümanların elinde kalmıştır. Avrupa askerî tarihi
açısından başarısız sayılan Haçlı seferlerinde iki büyük din karşılaşmış,
savaşlarda Hıristiyan vahşetine karşı Türkler büyük kahramanlıklar
göstermişler, Salahaddin Eyyubi büyük bir Islâm mücâhidi olarak tarihe
geçmiş, Akkâ savaşı, gemicilik sanatının ilerlemesi, hristiyanların
müslümanlardan birçok bilgiyi Avrupa'ya taşımaları gibi sonuçlara yol
açmıştır. Insanlık tarihinde din savaşlarının en büyüğü olan "Haçlı
Seferleri" İslam'ın, ilâ'yı kelimetullah amacıyla, Hristiyanlığın altta
iktisadı-sosyal sebepler yatan kutsal savaş adı altındaki saldırısına karşı
Islâm topraklarını müdafaasıdır. Ehl-i Sâlîb, müslümanların Kur'an-ı
Kerîm'de zikredilen ehl-i kitaba ilişkin âyetlerde açıklandığı şekliyle
kendilerine en yakın olan bir tevhid dininin muharref savunucularının din
adına yahudileri katletmeye başlamalarıyla ve Kudüs'ü fethetmek gayeleri ile
de Islâm'la çarpışması sonucunda yenilmiş, 13. yüzyıldan sonra 20. yüzyıla
kadar ehl-i sâlîb ile ehl-i hilal (Islâm) arasında yüzyıllarca savaşlar
yapılmıştır.
Ehl-i Sâlîb'in, seferler
sırasında tüm Anadolu'da vahşet sahnesi bırakmasına rağmen, müslümanlar
onlara karşı merhametli olmuştur. Bu yüzden birçok "Haçlı askeri" seferlerde
müslüman olmuştur. Birinci Haçlı seferini düzenleyen keşiş Pierr
L'Erminete'nin hıristiyan hacılarına zulmedildiği yalanını söylemesi üzerine
Papa II. Urbain 488/1095 yılında Fransa'nın Clermont şehrinde din adamları
ve komutanları toplamış Hristiyanları Kudüs'ü "kâfirlerden" kurtarmaya
çağırmış, yüzbinlerce hristiyan ehl-i sâlîb bu emre uymuştur. Papa, her
gönüllünün sağl kolu üzerine bir haç asmış ve böylece haç, savaşların
sembolü olmuştur. Bütün derebeylik Avrupa'sı bu "kutsal savaş" çağrısıyla
birleşmiştir. Batı Avrupa'da da Islam Hristiyanlık çatışması, Ispanya'da
devam etmiştir.
Birinci haçlı seferinde
ehl-i sâlîb, ayaktakımı çapulculardan oluşan yüzbinlerce inananın zalımce
saldırısı ile Kudüs'ü istilâ etmiş, şehirde katliâm yapmışlar ve Kudüs
Krallığı'nı kurmuşlardır. Haçlı teşkılatı, Saint Şövalyeleri'nin ortaya
çıkışı da bu sırada olmuştur. Ikinci savaşta müslümanlar galip gelmişler,
üçüncüsünde Filistin'in batısını Selahaddin Eyyûbî kurtarmış, dördüncü
seferde haçlılar kutsal savaşı amacından saptırarak dünya çıkarları için
yapmışlar, hattâ Kudüs'ü bırakıp Kostantiniyye ve Mısır'a yönelmişlerdir.
Haçlı seferlerinin dünya
tarihinde önemli sonuçları olmuştur. Bunlardan, Islâm-Hristiyanlık
ilişkileri ile ilgili olanların başında her iki medeniyetin birbirine kültür
alış-verişine vesile olması gelir. Avrupa'ya müslüman dünya yoluyla birçok
mal gittiği gibi, Kur'an-ı, Kerîm Latince'ye tercüme edilmiş. Avrupalılar
dünyaya açılmış, kilise ve Papalık, derebeylik kurumunda, iktisâdi düzende
değişim meydana gelmiştir. (Ayrıca bk. HAÇLILAR)
BAŞA DÖN
EHL-İ SÜNNET
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol
ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve
tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil,
Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in sünnetine tâbi olanlara ehl-i sünnet; onun
sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip
edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte "ehl-i sünnet ve'l-cemaat"
denilmiştir.
"Ehl-i sünnet ve'l-cemaat"
tabiri ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemâata tabi olmak
gibi ayırıcı iki önemli özelliği vardır. Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
söz, fiil ve takrirleri ile ahlâki ve beşerî tavırlarıdır. Ancak konumuz
itibariyle, sünnetin bu anlamda sınırlarını çizmek, hangi çeşitlerinin ne
derece bağlayıcı olduğunu tesbit etmek, önemli değildir. Islâm
hukukçularının, sünnetin çeşitlerinin fıkhi bağlayıcılıkları üzerindeki
görüş ayrılıkları ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan farklı yaklaşım
metodları, hep ehl-i sünnet çerçevesinde oluşmuş farklılıklardır. "Sünnet"
daha ziyade metod, yol, izlenilmesi gerekli olan çizgi anlamıyla,
toplulukların bir ayırdedici özelliği olması açısından karşımıza
çıkmaktadır. Bu duruma göre, sünnet şöyle tarif edilmiştir: Bir inanç ve
âkide etrafında biraraya gelen topluluğun (ümmet), inanç sisteminin,
akideşinin oluşmasını temin eden yola ve metoda sünnet denilir. Insanların
bu metodda görüş birliğine varıp, bunu uygulaması da, cemâat diye
isimlendirilmiştir (Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, (el-Fisâl kenarında),
I, 47). Bu anlamda Kur'ân-ı Kerim'de de kullanılmıştır: "Allah'ın nice
sünnetleri gelip geçmiştir. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların âkıbetini
görün" (A/u Imrân, 3/137). "Allah'ın sünneti kesinlikle değişmez" (el-Fâtır,
35/43). Bu âyet-i kerime'de ifade edilen sünnet, Allahu Teâlâ'nın kâinatın
yaratılması ve tedbiri için takdir ettiği yol, metod anlamındadır. Allah
için cebir sözkonusu olamayacağından, bu mana Islâm tefekküründe "âdet"
kelimesi ile karşılanmıştır.
BAŞA DÖN
Sünnet: Islâm toplumunun
yani ümmetin oluşması için Hz. Peygamber'in usûlünün esas alınması ve
peygamberi usûlü ittifakla takip eden sahabi cemaâtının yolunun
izlenmesidir. Islâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah'ın
Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur'an ile
birlikte Peygambere tabı olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli
olduğunu belirtmiştir. "Allah, önceleri açık bir şaşkınlık içinde olan
inananlara, Allah'ın âyetlerini okuyan, kötülükten arındıran, Kitabı (Kur'an)
ve hikmeti (sünnet) öğreten ve size daha bilmedığınız nice şeyleri de
öğreten bir Peygamber gönderdi" (el-Bakara, 2/151). Kötülükten arındırmak
(tezkiye), haram ve helâli Kur'an'dan öğrenmek ile tefsir edilmiş, hikmet
ise, ittifakla "sünnet" olarak kabul edilmiştir.
Kur'an farzı, vâcibi tayın
etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah'ın hükmü ile, Rasûlünün
hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. "Allah ve Rasûlünün yoluna
aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; "dinledik ve
itaat ettik" diye cevaplar. Işte ancak bunlardır kurtulanlar" (en-Nûr,
24/5).
Hz. Peygamber (s.a.s.),
"size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarınıı da gücünüz yettiğince terk
edin" buyurmuştur (Müslim, 412, Ibn Mâce, Mukaddime, 1). Sünnete bağlılık,
dinî bir zorunluluktur. Kur'an bize yeterlidir düşünceşiyle sünneti ihmal
etmek tarih boyunca bütün bid'at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir
hıyanet çeşididir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya
Sıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi
sakındırmıştır. "Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size "Kur'an yeterlidir;
Kur'an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram
bilin" diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun:
Bana Kur'an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de
verilmiştir" (Ebû Dâvûd, Sünne, 6, Ahmed b. Hanbel, IV, 131).
Imrân b. Husayn (r.a.),
bize Kur'an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle
seslenir: "Ahmak herif: sen Kur'an'da öğlen namazının dört rekât olduğunu,
kıraatinin gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur'an bize Sok
şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır." Abdullah b. Mesud
(r.a.) "Allah'ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini" haber
verirken bir kadın "bunlar Kur'an da var mı?" diye sorar. Abdullah b. Mesud
şöyle der: "Var tabii, sen şu âyeti okumuyor musun": "Rasûlullah size neyi
emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız" (el-Haşr,
59/7; Abdullah b. Zeyd, Sünnetü'r-Resûl Şakîkatu'l-Kur'ân, s.54).
Hz. Peygamber sünnetine
uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurmuştur.
Ashâba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara
benzetilmiştir. "Içinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit
olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş
halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta
dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sarılın. Çünkü her uydurma,
bid'at; her bid'at sapıklıktır" (Ebû Dâvûd, Sünne, 5).
Kur'an-ı Kerim'de de
sahâbîler hakkında şöyle buyurulur: "Ilk iman eden, en ön safta bulunan
muhacırlerle ensar ve onlara iyilikle tabı olanlardan, Allah razı oldu.
Onlar da Allah'dan razı oldular. Allah onlar için ebedî kalacakları, altında
ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Işte büyük kurtuluş budur" (et-Tevbe,
9/100). Allah'ın sahabeleri, övmesi, sonradan gelen ümmetin onlara tabı
olmasını, övülmek için onlara uyun, onlar gibi olun, manasını zımnen ifade
eder. Sahabelerden sonra gelen Tabiîn cemaâtından da iyilikle sahabelere
uyanların; Allahu Tealâ'nın övgüsüne dahil olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber
(s.a.s.) bir hadisinde bunu şöyle açıklar: "Ümmetimin en hayırlı dönemi,
benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin
dönemidir" (Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe, 1). Sahâbilerin Allah ve Rasûlü
tarafından övülmesi, sonrakilerin de onların yoluna iyilikle uymak kaydıyla
bu övgüye dahil olması hadis-i şeriflerinde uyulması tavsiye edilen "cemaât"ın,
sahâbîler ve tabiin cemaâtı olduğunu gösteriyor.
Hz. Peygamber (s.a.s.),
"size ashabımı (onlara tâbı olmayı) tavsiye ederim, sonra onların peşinden
gelenleri, sonra da onların peşinden gelenleri. Daha sonra yalan
yaygınlaşacaktır." Başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle
buyurmaktadır: "Allah'ın rahmet eli cemaât ile beraberdir" (Tirmizî, Fiten,
7). Hz. Peygamber (s.a.s.)'in cemaatı tavsiye etmesi ve firka-ı nâciyenin (azabdan
kurtulacak kesimin) cemaât olduğunu söylemesi, cemaât'ın kimlerden ibaret
olduğunun belirlenmesini gerektirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) "Ümmetim
yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan bir topluluk hariç hepsi
cehennemliktir" buyurmuştur. O topluluğun kimler olduğu sorulunca "benim ve
ashabımın yolunda olanlar" diye cevaplamıştır. Bir rivâyette "cemaât"
denilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
"Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. Ihtilâf gördüğünüz zaman size
‚sevâdu'l a'zam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı)
tavsiye ederim" (Ibn Mâce. Fiten. 8). Sevâdu'l-a'zam: Sırât-ı Müstakım
metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk olarak
tefsir edilmiştir (Ibnü'l-Esir, en-Nihâye, II, 419).
BAŞA DÖN
Hz. Peygamber, cemaâta,
sevâdu'l a'zama tabi olunmasını emretmiştir. Cemaât; ilk dönemde, sahabîler;
sonraki dönemlerde ise sâlih amel sahibi bilginlerdir. Abdullah b. Mübarek'e
cemaat kimlerdir? denilince "Ebû Bekr, Ömer (r.a.)dır" diye cevap vermiş,
"Onlar öldü", denilince de yine "falan ve falandır" demiştir. Onlar da öldü,
denilince "işte şu Ebû Hamza es-Sekkerî cemaâtdır" der (Tirmizî, Fiten, 7).
Imâm Tirmizî şöyle der: Âlimler, cemaâtı şöyle tarif etmişlerdir: "Ehl-i
fıkıh, ehl-i ilm ve ehl-i hadis cemaâttir" (Tirmizî, Fiten, 7). Bu
anlamıyla, âlimler cemaâtının sapıtması mümkün değildir. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.s.) "Allahu Teâlâ ümmetimi sapıklık üzerine bir araya
getirmez. Allah'ın rahmet eli cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa;
cehenneme atılacaktır" (Tirmizî, Fiten, 7) diye buyurmuştur.
Şehristânî'nin tarifine
göre "cemaât, bir sünnet ve metod üzerinde ittifak etmiş insanlar
topluluğudur" (Şehristânî, el-Milel, 1, 47).
Islâm tarihinde ilk defa
cemaât kelimesinin meşhur olması, Hz. Hasan (r.a.)'ın hilafeti Hz. Muaviye
(r.a.)'a devretmesi yılında olmuştur. Müslümanların birliğini temin ettiği
için bu yıla "senetü'l-cemâa" (birlik yılı) denilmiştir. Müslümanlar Hz.
Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde her bakımdan emniyete alınmış, düzenli
bir sosyal yapıya sahiptiler. Ancak Hz. Osman'ın şehid edilmesi (ö.35/656)
sonucu ortaya çıkan olaylar müslümanların zihinlerinde bir takım yeni
soruların oluşmasına yol âçtı. Sahabîler öldürülmüş, hilâfet meselesi
gündeme gelmişti. Öldürülen müslümanların durumlarının ne olduğu ve bu
olaylarda kaderin tesiri meselesi gibi itikâdı meseleler konuşulur oldu. Hz.
Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilâfet meselesi ve bunun sonucu ortaya çıkan
savaşlardan sonra, her iki tarafın sempatizanları arasındaki siyâsi
sürtüşmeler söz konusu olmaya başladı. Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin
müslüman olması ve Islâm kültürüyle tanışması sonucu, onların
kültürlerindeki meselelere Islâmî nassların mütekabıliyet meselesi
tartışmaları başladı. Bütün bu meseleler taraflar arasında ifrat ve tefrit
nedeniyle büyük uçurumlar ortaya çıkardı. Bunlara karşı sahâbîlerin
çoğunluğu mutedil bir yol takip ederek cemaâtın birliğini muhafaza etmeye,
siyası meselelerde aşırı taraf olmamaya çalıştılar. Bu zümrenin ilk
mümessilleri olarak, Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693); Ibrahim en-Nehaî
(96/714); Hasanü'l-Basrî (110/728) ve Imam-ı Âzam Ebû Hanife (150/767)
sayılabilir. Ortaya Sıkan fırkalar hakkında görüş beyan ederek bu meseleler
hakkında ilk defa merkezi zümrenin fikirlerinin temsilciliğini yapan
Hasanü'l-Basri'dir. Onun ehl-i sünnetin fikrı ve itikâdı esaslarının
tezahüründe önemli bir yeri vardır. Devrının siyâsi ve itikâdı meseleleri
hakkında muayyen görüşler ileri sürmüştür. Emevi idarecilerini tenkit etmiş,
zâlim idareciye her konuda itaat edilmeyeceğini savunmuş ve "Allah'a karşı
bir günah söz konusu olunca, mahlûka itaat gerekmez" (bk. Buhâri, Ahâd, I;
Müslim, Imâre, 39; Ebû Dâvud, Cihâd, 40, 87; Nesaî, Bıa, 34;,Ibn Mace, Cihad,
40; A. b. Hanbel, Müsned, I, 94, 409). Hadisine dayanarak Allah'a karşı
gelmeyi gerektirecek bir istekte bulunduğu takdirde, idareciye itaat
mecburiyetinin olmayacağını açıkça ifade etmiştir (Mes'ûdî, Murücüz-Zeheb,
111, 201). Hasanu'l Basrî, iktidar mevkiinde bulunanların uyarılmasının, ve
onların cehennem azabıyle korkutulmasının, müslüman bilginlerin görevi
olduğunu belirtmiştir. Ancak kılıçla karşı çıkılmasını kabul etmemiş, şöyle
demiştir: Eğer zikrettiğiniz meseleler Allah'ın azâbını gerektiriyorsa
insanlar, kılıçlarıyla Allah'ın cezasını döndüremezler. Eğer onlar bir gâile
ise, Allah'ın hükmünü sabırla beklemelidirler.
Hasanu'l-Basrî Siyası
otoriteyi elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek,
Peygamber (s.a.s)'in fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini
dikkate alıp "Sizden olan ulû'l-Emre itaat edin" (en-Nisâ, 4/59) ayet-i
kerimesinde geçen Ulû'l-Emr'i âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir.
Sonraki dönemlerde Islâm ümmetinin manevi dinamiğini âlimler, Islâm
hukukçuları belirlemiş, insanlar onların çevresinde toplanmıştır (Ibn Kesir,
Tefsiru'l Kur'an'il-Azîm, II, 303). Büyük günah (Kebâir) işleyenlerin
âkibeti ve kader meselesinde bazı yeni görüşler ileri süren, Vâsil b. Ata'yı
meclisinden "kovmuş", haricilerin büyük günah işlediler iddiasıyle bazı
sahâbîleri tekfir etmesini, bir nifak alameti saymış ve Gulât-ı Şia'yı (hulefâ-ı
râşidine söven aşırı grup) reddetmiştir.
Sahâbilerin fitne çıkmadan
önceki haline uyan, fitneler çıktıktan, müslümanlar fırkalara ayrıldıktan
sonra da, sahabîlerin çoğunluğunun tutumunu benimseyen topluluk, kendilerini
diğer bid'at fırkalarından ayırmak için, zaman zaman ehl-i sünnet, ehlü'l-hakk,
"ehlu's-sünne ve'l-Istikâme, ehlu'l-hadis, ehlu'l-cemaâ, ehlu'l-hadis ve's-sünne
ve ehlu's-sünne ve'l-cemaâ isimlerini kullanmışlardır. Ehlu's-Sünne terimini
ilk kullanan, Muhammed b. Sirın (ö.110/728), "ehlu'l-hakk ve'l-cemâ'a"
terimini ise, ilk defa kullanan Ebu'l-Leys es-Semerkandı (ö.373/898)'dir.
Terim hicrî II. asır başlarından itibaren "ehlu'l-hakk ve'l-istikâme" "ehlu's-sünne
ve'n-nakl", "ashabu'l-hadis" şekillerinde kullanılmıştır. Bu topluluk
hakikatte bir fırka değil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ve ashabının yolunu
takib eden ekseriyettir. Sonraki dönemlerde bu isimler içerisinde
diğerlerindeki ortak noktalan da toplaması açısından "ehlu's-sünne ve'l-cema'ât"
ismi yaygınlaşmış ve kabul edilmiştir. Bu kullanışa yakın bir ifadeyi Ahmed
b. Hanbel (241/855) "Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'a ve'l-âsâr" şeklinde
kullanmıştır. (Ibn Ebı Ya'la, Tabakatu'l-Hanâbile, Kahire 1952, I, 31). "Ehlu's-sünne
ve'l-cemâ'â" şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan eserlerden Ebûl-Leys
es-Semerkandî (373/898)'nin "Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber" isimli eserinde
rastlanmaktadır. "Ehlu's-sünne", dinde bid'atlerin ve çeşitli fikirlerin
ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve Ümmetin bütünlüğünün
korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu's-sünne, bid'at fırkalarına
karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı
meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid'ata karşı islâm cemaâtının
tavır alma hareketidir.
BAŞA DÖN
Hz. Peygamber (s.a.s) bir
hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yahudiler yetmişbir fırkaya,
Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmişüç
fırkaya ayrılacaktır. Bütün hepsi cehennemliktir. Ancak bir fırka kurtulur.
O da cemaâttır" (Ebû Dâvûd, Sünne, I; Tirmizî Iman, 18; Ibn Mace, Fiten, 17;
Ahmed b. Hanbel, 11, 332, 111, 145; Hakim, Müstedrek, IV,430). Hâkim bu
hadis için Sahihaynın şartlarına uygun bir hadistir der. Bu hadisi Hz.
Peygamber (s.a.s)'den on sahabı rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Hz Ömer (r.anhum),
müslümanların böyle gruplara ayrılacağını haber vermiştir (Bağdadı, el-Fark,
s.8.9). Bu hadiste bildirildiği gibi müslümanlar fırkalara ayrılmıştır. Hz.
Peygamber (s.a.s) din hususunda sonradan ortaya çıkan şeylerden ümmetini
sakındırmış, bunların bid'at olduğunu her bid'atın da insanı cehenneme
sürükleyeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, sünne, 5). Bidatın din hususunda
ashâb-ı kirâm ile tabiilerin yapmadığı ve şer'î delîlin gerektirmediği,
sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir. Ehl-i sünnet akîdelerine aykırı
itikatta bulunan ve fakat ehl-i kıble olan kimseye de "bid'atçı" denir.
Bunlar, Cebriye, Kaderiye, Rafıziler, Haricîler, Muattıla (Mu'tezile) ve
Müşebbihedir. Bunların her biri oniki gruba ayrılmıştır. Toplam yetmişiki
fırKadir (Seyyid Œerif Cürcânî, et-Ta'rifât, s.40. 43). Bid'at; Peygamber
(s.a.s)'den naklı meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu, inad
sebebiyle değil, bir nevî şüphe ile olduğu ve bir delile dayandığı zaman
bid'at kabul edilir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri, bid'at sebebiyle
tekfir edilemez... Şayet yaptıkları bu inkâr, bir tevil ve şüphe neticesi
ise tekfir edilmezler. Fakat bid'atçı, asla şüphe götürmeyen katî delillere
karşı inad ederek bid'ata inanırsa dinden çıkar. Mesela: Haşrı (ba's) veya
kâinatın sonradan yaratıldığını kâbul etmemek gibi. Şüphe ile tevile
kalkışanın şüphesi fâsid bile olsa, onun küfürle suçlanmasına engeldir.
Meselâ: Allah Tealâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin "O azamet ve
Celâl'inden dolayı görülmez" demeleri gibi. Bizim kıblemize dönenlerin
hiçbiri, bir şüpheye dayanan bir bid'âttan dolayı tekfir edilemezler. Ancak
zarûriyât-ı diniyeden kabul edilen dini katıhükümlerden birinin inkâr
edilmesi, hilâfsız küfürdür. Meselâ: Bu âlemin sonradan meydana
getirildiğine ve cesedlerin haşr edileceğine (ba's-ı cismânı) inanmayan
kimse de dinden çıkar.
Hz. Ebû Bekr ve Ömer (r.anhum)'in
hilâfetlerini inkâr eden ve onlara söven kimse, bu yaptığını bir şüpheye
binâen yapsa dinden çıkmaz. Hz. Ali (r.a)'ın Allah olduğunu ve Cibril'in
hata ettiğini iddia edenler, dini çizginin dışına çıkar. Çünkü bu bir şüphe
ve içtihaddan dolayı değil, sırf hevâ ve heveslerinden dolayı bir inkâr
niteliğindedir. Bid'atlardan sayılan Allah'ın sıfatlarının zâtı üzerinde
zâid manalar olduğunu kabul etmeyen, kabır azabını, şefaati, büyük günah
işleyenin cehennemden çıkacağını ve Allah'ı görmeyi inkâr eden Mu'tezile
tâifesi gibi câhil bid'atçılar tekfir edilemese de sapıklıkta sayılırlar.
Çünkü Kur'an ve sahih sünnetin bu konudaki delilleri açıktır. Çünkü ehl-i
kıble tekfir edilmemiştir. Diğer yandan onların şâhidliklerinin kabul
edileceğine dair icmâ vâki olmuştur. Halbuki bir kâfirin müslüman aleyhine
şahidliği geçerli değildir. Günahı mübah saymanın küfür olması meselesi ise,
şöyle açıklanmıştır: Şayet inaddan dolayı ve delilsiz ise küfürdür. Şer'i
delilden dolayı inkâr ise, ma'zur değildir. Kullarının kalblerini en iyi
Allah bilir (Ibn Abidin, Reddu'l-Muhtar, 1, 560, 561). Itikâdı konulardaki
inancımız kesin delil ve naslarla tesbit edildiği için, itikad şüphe ve
tereddüd mahalli değildir. Fıkhı bir mezhebe taraftar olanlar bilmeli ki,
bir konuda müctehid hatalı veya isabetli, bir diğer konuda bir başka
müctehid hatalı veya isabetli olabilir. Fakat itikadı meselelerde bu hüküm
geçerli değildir. Bid'atçi da haklı olabilir, biz de haklı olabiliriz
denilemez. Ibn Abidin bu konuyu şöyle açıklar: Itikadımızdan murad, hiçbir
kimseyi taklıd etmeksizin her mükellefe inanılması vacipolan meselelerdir.
Bizim itikadımız, ehlü's-sünne ve'l-cemaât mezhebidir. Ehlü's-sünnet;
Selefiler, Eş'arîlerle Mâtûridîlerdir. Bu iki fırka itikadda genellikle bir
gibidirler. Sayılı meselelerde, aralarında küçük farklar vardır. Bazıları,
aralarındaki ihtilâfın genellikle lâfzı olduğunu söylemişlerdir.
Hasımlarımızdan maksat, itikatları küfre varan bid'atçılarla, küfre
varmayanlardır. Küfre varan bid'adlara örnek: Âlemin kadım olduğunun iddia
edilmesi, Peygamberin bi'setinin inkârı gibi. Küfre varmayan bid'atlara
örnek: Kur'an'ın mahlûk olduğunu ve Allah'u Teâlâ'nın kulları için kötülüğü
irade etmedığının iddia edilmesi gibi (Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, 1, 48,
49,). Rafızilere ve bid'at ehline benzememeye çalışmak ve onlara muhalefet
etmek gerekir. Bid'at ehline benzemek câiz değildir. Ancak onlara teşebbüh
kasdıyla yapılan benzemek ve onların kötü hallerini taklıd etmek uygun
değildir (Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, V, 472).
Bid'atçılar hakkında ki bu
genel hükümlerin açıklanmasından sonra; ilk bid'at fırkalarının ortaya
çıkışını ele alabiliriz: Ilk çıkışları Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti
dönemindedir.
Şehristâni (549/1154)
Islâmi fırkaları; Kaderiyye, Sıfatiyye, Hâriciyye, ve Şiâ olarak dört ana
gruba ayırmış, yetmişüç fırkanın bunlardan yayıldığını belirtmiştir (Şehristânî,
a.g.e, 1, 15).
Ibn Hazm ise,
(ö.457/1065),Islâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu'tezile, Mürcie,
Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet'i hak
ehli", onun dışındakileri ise, bâtıl ehli" olarak belirttikten sonra, ehl-i
sünnet'i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar
olarak tarif etmiştir (Ibn Hazm, el-Fısal, II, 113).
BAŞA DÖN
Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti
döneminde ortaya çıkan bid'at fırkalarının ilki olan Hâriciler başlangıçta
bir siyâsi fırka olarak ortaya çıkmıştır. Şîâ ise, bir Yahûdi olan, Yemenli
Ibn Sebe'nin tahriki ile, Hz. Ali taraftarlığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Şîa'nın ilk ortaya
çıkışında şüphesiz ki, Abdullah Ibn Sebe'nin etkisi inkâr edilemez. Ibn Sebe'
Yemenli bir yahudidir. Islâm'ı içten tahrip etmek için Yemen yahudilerinin
planı gereği müslüman gözükerek, yahudi ve mecûsî kültüründen aktardığı
sapık görüşleri Islâm'a sokmaya çalışmıştır. Velâyet, vesâyet, ric'at, ilâhı
hak kavramlarını ilk defa Islâm'a sokan bu şahıstır. Şîâ âlimleri de, Ibn
Sebe'nin yaptığı bu tahribatı kabul ederler. Önde gelen Şiâ ulemâsından en-Nevbahtî
bunlar arasındadır.
Bütün bu gelişmeler
konusunda hicrî ikinci yüzyıldan itibaren Islâm ülkelerinde yaygın hale
gelen siyâsi, dinî, itikâdı ve fıkhı görüşler arasında Hz. Peygamberin ve
ashabının yolunu savunmak için ortaya çıkan imamlar, ehl-i sünnet akîdesini
sistemleştirmişler, ehl-i bid'ate karşı mücadele etmişlerdir. Hasanü'l-Basrî
(110/128). Bu hareketi sistemleştirenlerin ilki sayılmaktadır. Ehl-i sünnet
akîdeşinin esaslarını ortaya koyması yönüyle Imam-ı Azam Ebû Hanife'yi de bu
ekolün öncülerinden saymak gerekir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaât'in selefilerden
farklı metotlarıyla tanınan Ebû Mansur-el-Mâturîdî (ö.333) ve Ebu'l-Hasan
el-Eş'arî (ö.324), sünnetin izleyicisi düşüncenin olgunlaşmasında özel role
sahiptirler.
Islâmî fırkaların ortaya
çıkmasında siyâsi ve sosyal şartların da rolü olmuştur. Tarihin belli
dönemlerinde, Sünnilik, Şîa ve Mu'tezile biribirlerine üstünlük sağlamışlar,
zaman zaman sırayla devletin resmi mezhebi olmuşlardır. Bu rekabet, mezhep
taassuplarına, düşmanlık ve çatışmalara sebep olmuştur.
Ehl-i sünnet âlimleri
arasında, zamanla bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de
dayandığı temel; Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarıh ve sahih
akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve
teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir.
Ehl-i sünnet, önceleri;
ehl-i sünnet-i hassa olarak bilinirdi. Daha sonraları Ehl-i Sünnet-i âmme
adıyla şöhret buldu. Gerçek şu ki; Kur'an ve sünnette yer verilmeyen, ashâb
ve tâbiînin de üzerinde görüş beyan etmedikleri meselelere dalmayıp, dinî
nasları yorumlamadan onları olduğu gibi alanlara, Ehl-i sünnet-i hassa, ehl-i
tevhid veya Selefiyye denildi. Hakkında nass, Sahabe ve tâbiînin görüşü
bulunmayan bazı itikâdı meseleleri de yeni bir metodla inceleyerek,
gerektikçe aklı yorum ve te'vile gidenlere ise ehl-i sünneti âmme adı
verildi. Eş'âriyye ve Mâtûridîyye gibi (Izmirli Ismail Hakkı, Yeni Ilmî
Kelâm, s.97).
Ehl-i Sünnet âlimleri;
Başta Imam Eş'ârî, Imam Mâturîdî olmak üzere, Imam Gazâlı, Fahriddün
er-Râzı, Sadeddin Taftazanî, Seyyid Ali el-Cürcânî ve Ibn Teymiye, ehl-i
sünnet akîdesini aklı ve naklî delillerle güçlendirmişler, başta Mu'tezile
ve diğer bid'at ehl-i mezhep ve fırkalarla mücadele etmişler, onların Kitap
ve sünnete aykırı, görüşlerini reddetmişler, Aristo ve O'nun gibi düşünen
Yunan ve Müslüman filozofların sapık, mesnedsiz ve batıl fikirlerini
çürütmüşlerdir.
Kısaca ehl-i sünnet:
Selefiyye ve Mâtûridîyye
ve Eş'âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Yukarıda da işaret
edildiği gibi selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul
edenlerin mezhebidir. Meselâ Imam Malık: "Şüphesiz ki Rabbiniz Allah,
gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti" (el-A'râf,
7/154) âyetinin tefsirinde: "Istivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu
konuda soru sormak bid'attır" demiş, teşbih ve te'vile gitmemiştir (Kurtubî,
Tefsir, V11,217-218). Imam Mâturîdî ve Eş'arî'nin temsil ettiği ehl-i
sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle
müteşâbih nassları te'vil etmişlerdir. Arş üzerinde istiva etti sözünü "Arşda
hükümran oldu" Allah'ın eli sözünü Allah'ın kudreti ve rahmeti olarak te'vil
etmeleri gibi.
Maturidîler ile Eş'ariler
arasında da bazı lâfzi ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfları onüçten elliye
kadar çıkaranlar olmuştur (Bekir Topaloğlu, Kelâm Ilmi, 146).
Öte yandan mezhepler,
siyâsi fıkhı ve itikâdı olarak birçok meselede biribirleriyle
bağlantılıdırlar. Aynı mezhep içinde birçok farklı eğilimler
bulunabilmektedir. Meselâ; Fıkhi, ameli konularda Sünnîlerin önemli bir
kısmı, Hanefi'dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda
Mâtûridî'dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Malıki olanların çoğu itikatta
Eş'âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.
Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfii,
Ahmed b. Hanbel, Mâtûridî, Eş'âri, Ebû Bekr el-Bakıllânı, Abdulkâdir
el-Bağdâdi, Imamu'l-Harameyn el-Cüveyni, Imam Gazzâli, Fahreddin er-Râzî ve
Nasıruddin el-Beyzâvi gibi âlimler, ehl-i sünnetin önde gelen simâlarıdır.
Ibni Teymiyye ile Ibnü'l-Kayyim
el-Cevazıyye gibi selef mesleğini tercih eden bazı âlimler son asırlarda,
Selefiyye diye bilinen Ehl-i Sünnet-i Hassâ mezhebini ihya ve neşre
çalışmışlardır. Islâm âleminin büyük çoğunluğu itikadda Eş'âri veya Mâtûridî
diye şöhret bulan ehl-i sünnet-i Âmme mezhebi üzeredirler.
BAŞA DÖN
Abdulkâdir el-Bağdâdi'ye
göre, ehli sünnet sekizzümreden meydana gelmektedir:
1- Ehl-i bid'atın
hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri,
2- Sevri, Evzâî, Dâvûd
ez-Zahiri dahil büyük müctehid fakihler ve mensupları,
3- Muhaddisler,
4- Ehl-i bid'ate
meyletmeyen sarf,Nahv, lugat ve edebiyat âlimleri,
5- Ehl-i sünnet görüşüne
sadık kalan kıraat imamları ve müfessirler,
6- Müteşerrî Sufiyye, yani
şeriate bağlı tasavvuf ehli,
7- Ehl-i sünnet yolundan
ayrılmayan müslüman mücahidler,
8- Ehl-i sünnet akîdeşinin
yayıldığı memleket ahalisi (el-Bağdâdı, el-Fark beynel-Fırak, s.313-318;
Bekir Topaloğlu, a.g.e., s.109-110).
Islâm dünyasının büyük bir
çoğunluğunu oluşturan Sünnîlik sadece bir isim, sıfat veya mezhep değil,
bütünüyle bir yaşam tarzıdır ki, tamamen Kitap ve Sünnete uygun olarak
İslam'ın hayata tatbikidir.
Itikadda orta yol, ehl-i
sünnetin yoludur. Ümmet-i Muhammed (s.a.s.)'in ana özelliği, itidaldır.
Cenab-ı Hak, bunu şu şekilde belirtiyor: "Işte böylece biz, sizi orta
(dengeli) bir ümmet yaptık" (el-Bakara: 2/143).
Câbir b. Abdullah'tan
gelen sahih bir rivâyete göre, Hz. Peygamber, toprağa düz bir çizgi çizdi ve
bu çizginin üstüne elini koyup, şöyle buyurdu: "Işte bu, Allah'ın yoludur."
Daha sonra o çizginin sağlına ve soluna da çizgiler çizdi. "Bunlar da
değişik tefrika yollarıdır. Herbirinin basında ona çağıran bir şeytan
vardır" dedi. Bilahare şu âyeti okudu: "Bu benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse
ona uyun. Sizi o'nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın" (en-En'âm,
6/153) (Ibn Mâce, Mukaddime, 2; Dârimî, Mukaddime, 23; Ahmed b. Hanbel,
Müsned, 1/435). Hz. Peygamber (s.a.s.) burada dinde sağla sola sapmalara
işaret etmiş, doğru yolun ortadaki ehl-i sünnet yolu olduğunu belirtmiştir.
Imam Tahâvî, ehl-i
sünnet yolunu şöyle özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası,
teşbihle ta'tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsızlıkle aşırı
güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. Işte dinimiz, zâhiren ve
bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe,
mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve'l cemaat'e
muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet
âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir
(Tahâvi, Şerhû akiteti't- Tahaviyye, 586-588).
BAŞA DÖN
EHL-İ SÜNNET VE'L-CEMAAT KİMDİR EHL-İ SÜNNET VE'L- CEMAAT
OLMAYAN BİR KİMSE MÜSLÜMAN SAYILIR MI?
Asr-ı saadette herhangi
bir problem ortaya çıktığı zaman ihtilafa yol açmadan kolayca halledilirdi.
Çünkü Peygamber (sav) en az günde beş defa müslümanlarla bir araya gelip
onlarla birlikte karşılaştıkları problemleri gözden geçiriyordu. Peygamberi
aşan bir mesele ortaya çıktığı zaman hakkında vahy-i ilahi nazıl olup onu
açıklıyordu. Peygamber (sav), şrtşhal ettiğinde tabii olarak Kur'an-ı Kerim
ile Peygamber (sav)'in sünneti her şeyi açıkça belirtmediğinden, birçok
meselelerde ihtilaf başgösterdi. Bu sebeple ibadet ve hukuk alanında
mezhepler oluştuğu gibi inanç sahasında da fırkalar meydana geldi. İnanç
sahasındaki fırkalar; Mu'tezile, Şia, Havarıç, Neccariye, Müşebbihe, Mürcie,
Cebriye ve Ehl-i Sünnet olmak üzere sekiz sınıfa ayrılmıştır
BAŞA DÖN
EHL-İ TERTİB
Tertibin sözlük anlamı;
tanzim etmek, dizmek, sıralamak ve düzene koymak, tedârik edip hazır hale
getirmek, bir şeyi bir yere sâbit ve dâîmî kılmak, mertebelere göre
davranmak, hile ve aldatmak.
Hedeflenen bir neticenin
meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tanzim edilmesi,
bir neticeye varmak için sırasına riâyet edilmesi gereken sebepler de,
tertibin tanımına girmektedir.
Ehl-i tertib, yukarda
anılan fiilleri yapan kimselere, yani tertibe riâyet edenlere verilen
isimdir. Ancak asıl mevzu, bu terimin ıstılâhî yönüdür.
Istılah olarak "ehl-i
tertîb", farz olan beş vakit namazı, ara vermeden vaktinde ve muntazam
olarak kılanlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. Bu duruma göre, üzerinde
beş vakitten az veya en çok beş vakit kaza namazı olan kimse "ehl-i tertîb"
sayılır. Üzerindeki kaza namazı altı vakti bulan kimse "ehl-i tertîb"
olmaktan çıkar.
Hanefi mezhebine göre, "ehl-i
tertîb" sayılan bir kimsenin, kazaya kalmış namazları arasında ve kazâ
namazıyla vakit namazları arasında tertîbe riâyet etmesi gerekir. Kaza
namazını kılmadan vakit namazını kılması câiz değildir. Aynı şekilde öğlenin
kazaya kalmış namazını, sabahın kazaya kalmış namazından önce kılması da
doğru olmaz.
Üzerinde altı vakitten az
kazâ namazı bulunan kimse, vaktin farzını edâ ederken bunu hatırlarsa,
kılmış olduğu vakit namazı geçici olarak bozulmuş olur. İkinci, üçüncü,
dördüncü ve beşinci vakit namazlarını da bu şekilde, kaza namazlarını
hatırladığı halde kılar ve hiç birini iâde etmezse, beşinci vakti kılmakla
bütün namazları sahih olur. Çünkü namazdaki bozulma mevkûfen -geçici-
duruyordu. Beşinci vakte kadar böyle mevkûf olarak bulundurulur ve beşinci
vaktin farzı kılınırsa hepsi de sahih olmuş olur. Beşinci vakti kılmadan
kaza namazını kılacak olsa, bundan önce kılmış olduğu dört vakit namazı
nâfileye dönüşür, böylece tümünü kazâ etmesi gerekir.
Tertib, şu üç husustan
dolayı bozulur:
1- Kazaya kalan namazlar
beş vakti aşarsa,
2- Vakit, ancak hazır
namazı kılacak kadar daralırsa,
3- Vakit namazı edâ
edilirken kazâ namazı unutulursa.
Üzerindeki kaza namazları
sayısını beş veya beşten daha aşağı bir sayıya indiren kimse, bir görüşe
göre tekrar "ehl-i tertîb"den sayılır. (Merginânî, el-Hidâye, 1. cüz., bâbü
kadâi'l-fevâit; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyüt İslâm İlmihali, Celal Yıldırım,
Büyük İlmihal, kaza namazlarında tertib.)
BAŞA DÖN
EHVEN-İ ŞER
Ehven, kelime anlamı
itibariyle, "daha hafif"; şer ise, hayrın karşıtı olup, "meşru olmayan her
türlü iş" demektir. Terkip olarak da ehven-i şer, diğerlerine kıyasla zarar
ve fenalık bakımından daha hafif olan kötülük anlamında kullanılır.
Mecelle'de, "İki şerden,
daha hafif olanı (ehven-i şerreyn) ihtiyâr olunur" (Mecelle, md. 29)
şeklinde bir genel kural bulunmakta olup, bununla anlatılmak istenen şudur:
Câiz ve meşrû olmayan iki şeyden birinin işlenilmesi durumunda kalınırsa,
bunlar arasında kötülük ve fenalık bakımından daha az ve hafif olanı tercih
edilir. Çünkü, haram olan bir şeyi işlemek, ancak zarûretten dolayı mübah
kılınmaktadır (Mecelle, md. 21). Zarûretler de kendi miktarlarınca takdir
olunacağına göre (Mecelle, md. 22), daha hafif olan dururken, daha ağır ve
büyük bir haramı işlemek zarûret sınırını aşmak olur.
BAŞA DÖN
Aynı içerikte olmak üzere,
"İki kötülükle karşı karşıya gelince daha hafif olanı işlenerek, büyüğünün
çaresine bakılır" (Mecelle, md. 28) ve "Daha şiddetli olan zarar, daha hafif
olan zararla izâle olunur" (Mecelle, md. 27) şeklinde iki genel kural daha
vardır ve bunların her üçü de yaklaşık olarak aynı anlamı ifâde eder.
Bu genel kuralı, pekçok
alana uygulama imkânı vardır. Bu kuralın uygulama örneklerinden biri
şöyledir: Bir kimsenin çok değerli bir incisi yere düşüp, bir tavuk
tarafından yutulmuşsa, incinin sahibi, tavuğun değerini ödeyerek tavuğu
sahibinden satın alır (Mecelle, md. 902). Bu durumda tavuğun sahibi, tavuğu
satmamazlık edemez. Şayet direnecek olursa, fiyatı kendisine ödenerek, tavuk
ondan cebren alınır. Kural olarak bir kimsenin malını, rızası hilâfına
satmak câiz değilse de, burada daha büyük zararı gidermek amacıyla, daha
hafif olan zarara katlanılmış ve sözkonusu kural gereğince, mülkiyetin
dokunulmazlığı prensibine bir nevî sınırlama getirilmiştir.
Diğer bir örnek de
şöyledir: Bir kimse, arsasını, şuf'a hakkına sahip olan komşusuna (şefi')
teklif etmeden başka birine satarsa, şefi' bu arsayı müşteriden geri
alabilir. Ancak, müşteri, böyle bir tarzda satın aldığı arsa üzerine, bir ev
yaptırmışsa, bu durumda iki ihtimal sözkonusudur. Birincisi, ev cebren
(telâfisi olmayacak şekilde) yıkılarak arsa, müşterinin elinden alınır ve
arsaya ödediği fiyat kendisine iâde edilir. İkincisi, şuf'a hakkına sahip
olan kişi, arsayı kendisi satın almak istemesi halinde, müşterinin
yaptırdığı evin kıymetini de ödemeye icbâr edilir.
Birinci ihtimalde müşteri
için sözkonusu olan zarar, yaptırdığı evin, kendisine hiçbir karşılık
verilmeden yıkılması olup, ağır bir zarardır. Çünkü, müşteri, uğradığı
zararı hiç kimseden talep edememektedir. İkinci ihtimalde ise, zarar, "şuf'a
hakkına sahip olan kişi hakkından olup, daha az para ödeyerek çıplak alması
mümkün olan bir arsayı, bir de üzerindeki eve para ödeyerek satın alma
durumunda kalması şeklindedir.
Bu olayda iki taraflı bir
zarar sözkonusudur. Şu kadar ki, şuf'a hakkına sahip olan kişinin uğrayacağı
zarar, karşılığında hiç değilse bir bedel bulunduğu için yani şefi' evin
mülkiyetine sahip olduğu için, bu zarar müşterinin telâfisi olmayan
zararından daha hafif (ehven) sayılmıştır.
Bu ve benzeri
prensiplerle, akıl ve mantığın rahatlıkla kabul edebileceği bir sistem
dahilinde genelde, hukukî hayata bir esneklik ve istikrar kazandırmasına ve
adil bir dengenin kurulmasına çalışılmıştır.
BAŞA DÖN
EHVEN-İ ŞER" NE DEMEKTİR?
Bu ifadenin aslı "ehven-i
şerreyn" yani, iki kötünün hafif olanı, şeklindedir. Önemli bir fıkıh yani,
Islâm hukuku kaidesidir. Islâm hukukuna göre hazırlanan "Mecelle" mize;
"ehven-i şerreyn ihtiyar olunur" diye geçmiştir ki, başka ihtimal
(alternatif) yoksa ve yapmak zorunda olduğumuz şeyler kötü şeylerse en
hafifini seçmek mecburiyetindeyiz, demektir. (Md.29) Aynı zamanda
Mecellemizde üç madde daha vardır: Iki fesatla karşılasıldığında hafif olanı
yapılır, büyüğünün çaresine bakılır", "Büyük zarar küçük zararla giderilir";
"Genel zararı önlemek için kısmî zarar seçilir" (md. 26,27,28). Bugünkü
Türkçe ile aktardığımız bu maddeler Islâm hukuku açısından önemli
maddelerdir ve bilinmeleri halinde günlük hayatımızda birçok problemimizi
hallederler. Ancak ifadelerden de anlaşılacağı gibi, iki kötüden hafif
olanının yapılabilmesi için, hayır olan ihtimal (alternatıf) bulunmaması ve
ikisinden birini mutlaka yapmak zorunda kalması şartları vardır. Buna göre;
şerlerin yanında bir de hayır varsa veya hayır olmasa bile şerlerin hiç
birini yapmadan da olunabiliyorsa şerrin hafif olanı da yapılamaz. Meselâ:
Yaralı bir adamın, .secdeye gidince yarası akıyorsa ima ile oturarak kılar.
Çünkü secdeyi terketmek namazı abdestsiz kılmaktan daha hafif bir zarardır.
Bir adamın tavuğu başkasının değerli bir incisini yutsa, incinin sahibi
tavuğun parasını verip onu kesebilir, diğeri vermemezlik edemez. Hamile bir
kadın öldüğünde, çocuğunun canlı olduğu umuluyorsa kadının karnı yarılıp
çocuk çıkarılır. Etrafa yayılmasından endişe edilen bir yangını söndürmek
için gerekirse itfaiye birisinin evini yıkabilir. Susuzluktan ölmek üzere
olan birisi, şaraptan değil de biradan ölmeyecek kadar içer. Millete ve
inanca en az zararlı olan partiye rey verir. Sünnetten ya da farzdan birinin
mutlaka gideceği yerde, kalbi kan aglayarak sünneti bırakır farzı
yapar...(Daha geniş bilgi için bk. Ali Haydar Efendi, dürer I/83 vd;
M.Sıddık el-Burnû el-Veciz 82 vd)
BAŞA DÖN
EKMEĞİ BIÇAKLA KESMEK CÂİZ MİDİR?
Câizdir. Allah'ın nimeti
olması bakımından ekmekle meselâ kabak arasında bir fark yoktur. Nimetler,
daha doğrusu gıdalar arasında ekmegin zihinlerde ayrı bir yerinin olması
özellikle eskiden ekmeğin ana gıda maddesi olduğundan kaynaklanmış olmalıdır
Rasûlullah Efendimizin: "Ekmeğe ikramda bulunun" (Münâvi N/91; Benzer bir
hâdis-i şerif için bk. Muvatta' 49/10) hadisleri de bu anlamda olsa
gerektir. Yani bir mü'minin ekmege karşı tavrı ne ise; meselâ patlıcana
karşı da o olmalıdır. Bu yüzden ekmek vs.nin bıçakla kesilmeyeceğine dair
rivayetler zayıf bulunur ve kesmenin câiz olduğu söylenir. (Buhârî, at'ime
20; Aynî XVNI/157)
BAŞA DÖN
EKMEK ÖPÜLÜR MÜ?
Birer nimet olarak ekmekle
başka şeyler, meselâ fasulye arasında aslında fark olmamakla beraber
herhalde gıda maddelerinin esasını oluşturduğu için, Islâm terbiyesinin
ekmeğe bakışı, diğer gıdalara bakışından farklı olagelmiştir. Bir de sebze,
meyva ve hububat gibi nimetler tabii şekilleriyle yerlerde de
bulunabilecekleri, hatta zaruretten çiğnenebileceklerine cevaz verilmesi de
ekmeğe, biraz da psikolojik olarak bir ayrıcalık kazandırmıştır. Büyük
nimete büyük şükür gerekeceği esası da bunda etkili olmuş olmalıdır. Belki
de bu son noktaya işaret etmek üzere Allah Rasûlü Efendimiz ikramda ve
saygıda ekmegi özellikle zikrederler: "Ekmege ikramda bulunun (saygı
gösterin)". Suyûti bu konuda bundan başka üç hadis daha zikreder, Münavi de
bu hadisleri şerhederken başka hadisler ve başka rivayetler nakleder. Ancak
anlamını verdiğimiz dışındakiler için zayıf ya da mevzu hükmü verilmiştir.
Ekmege ikramın nasıl yapılacağını da alimler şöyle açıklamışlardır: Ekmeğin
üzerine tabak-çanak vs. nin, kirletecek et ve sulu maddelerin konulmaması,
ayak altına ve pis mahallere atılmaması, o hazırken katığın beklenmemesi (Hindiyye,
VI/337) günümüz için söylersek, çöpe ve tuvalet lağımına ulaşan lavaboya
atılmaması, kırıntı ve düşen parçalarının, pislenmedikçe toplanıp yenmesi ve
en önemlisi, nimet olduğunu düşünerek buradan o nimeti vereni (Mü'mini)
hatırlaması... Üzerine tuzluk, hurma vb. şeylerin konulmasında ise bir beis
görülmemiştir.(E1-Fethurrahmanî, N/200) Rasûlüllah Efendimiz (sav)'de bir
ekmek diliminin üzerine bir meyva koymuş ve "bu bunun katığıdır"
buyurmuşlardır.(Münavî, N/91-92) Ekmegi öpmek dini bir anlam ifade etmemekle
beraber mahzurlu da değildir. Ekmek için "öpülmesi değil, çiğnenmesi
mekruhtur" (Tahtavî, 259; Münavî, N/9l; Ibn Abidin, Fetâva, N/305.) sözü
darb-ı mesel olmuştur. Bıçakla kesilmesine gelince: Münavî her ne kadar
Derakutnî'den, "Rasûlüllah ekmegin bıçakla kesilmesini yasakladı" anlamında
bir hadis naklediyorsa da (Münavî, N/92) bu zayıf görülmüş ve bunda kerahet
olmadığı söylenmiştir. Bıçağın, parmağın ve tabağın ekmekle silinmesi
halinde, kendisiyle silinen ekmek yenecekse bunda bir mahzur yoktur,
yenmeyecekse mekruhtur.(bk. Hindiyye, V/341)
BAŞA DÖN
EL- HİDAYE
E1-Hidâye, tanıtmaya
çalıştığımız el-Merginâni'nin yine kendi yazdığı "Bidâyetü'1-Mübtedî" adlı
kitabın şerhidir. Ama aslında Kudûrî'nin ((428/1036) Muhtasarı ile Imâm
Muhammed'in (189/804) el-Câmiu's-Sağir'inin bir araya getirilmiş açıklamalı
şeklidir. (Hacı Halîfe; Kesfu'z-zunun 2)2032.) Ayrı ayrı dört cüz ya da iki
büyük cilt halinde bir kaç defa basılmıştır. Ayrıca başta Kemalûddîn ibn
Hümâm'in Fethu'1- Kadîr'i olmak üzere, bazı şerhleriyle beraber de, yine
birkaç defa basılmıştır. Hidâye ayrıca çeşitli dünya dillerine terceme
edilmiştir.(bk. Y.Ziya Kavakçı, Karahanlılar Devrinde Islam Hukukçuları
s.133)Osmanlı medreselerinde yıllarca ders kitabı olarak okutulan Hidaye
için: "Zamanın gözü bir ikincisiyle sürmelenmediği değerli bir kitap" (Taşköprüzade,
Miftâhu's-sa'ade 2/l64.) denmiştir.Hidâye'yi yazışının hikâyesini müellif
şöyle anlatır: "Ilk tahsil yıllarımda istiyordum ki, fıkıhta hacmi küçük,
fonksiyonunu büyük ve her konudan sözeden bir kitap bulunsun. Derken zaman
geçti ve Kudûrî'nin Muhtasar'ının en güzel, en az ve en öz kitap olduğunu,
küçük-büyük herkesin el-Câmiu's-Sağîr'i ezberlemeye teşvik edildiğini
görünce, ikisini birleştirmeye ve zorunluluk olmadıkça da, onlarda olandan
başkasını almamaya karar verdim. Ortaya çıkan kitaba "Bidâyetü'1-Mübtedî -
Ilk Heveslilere Bir Başlangıç" adını verdim ve sonra da bunu
"Kifâyetü'1-Müntehî Sona Varanlara Yeterli" adıyla şerh etmeye muvaffak
oldum."( Lüknevî, Fevâid, s. l41-l42. Kifâye adlı bu Şerhin bazı
kaynaklar'da seksen cilt olduğundan (bk. Taşköprüzâde, Mevzuâ'tü'l-ulum
I/724, bazılarında ise sekizcilt olduğundan (bk. IA Merginân md.l sözedilir.
Seksen cilt diyenler, ya fasıkül halindeki cüzleri kastetmiş olmalı, ya da
bir hatâ sonucu "sekizi, seksen" diye okumuş bulunmalıdırlar. Çünkü
müellifin önsözündeki "bir nebze uzun oldu" ifadesi, ancak sekizcilt için
yerinde bir ifadedir. Seksen cilt olsaydı "çok uzun oldu" demeliydi.)
Bitirince biraz uzun olduğunu gördüm ve bu yüzden kitabın terkedileceğinden
endişe ederek, gayretleri "Hidâye" isimli bir başka şerhe yönelttim. Bundan
ana rivayetleri ve sağlam içtihatları alarak, her konudaki fazlalıkları
bıraktım, uzun olmasından kaçındım."( Merginânî, Hidâye, (Mukaddime) I/N.)
Değerli hocam Ruhi Özcan merhum, Hanefi mezhebinde sistematiği ve tertibi en
güzel olan fıkıh kitabının Hidâye olduğunu söylemişler ve otuz yılda bitmek
üzere plânladığı fıkıh külliyatını onun tertibi üzere
belirlemişlerdi.Şimdiki adıyla "Ümmü'1-Kurâ" Üniversitesinde doktorasını
tamamlamak üzere olan bir arkadaşım da, hocalarından bir Arap fıkıhçının
"Beni üç tane Mütenebbî Divanı yazmakla, Hidâye'nin üç sayfası gibisini
yazmak arasında muhayyer bıraksalar, Mütenebbî Divani gibisine göz
kestiririm de, Hidâye'nin üç sayfası gibisine cesaret edemem" dediğini
anlatmıştı. Buna rağmen ibaresinin "her talebe tarafından anlaşılabilecek
sehlü'1-mümtenî" kabılinden" olduğu söylenir.(Taşköprüzade age.1 /725.)
Hidâye üzerine onlarca şerh, hâsiye, şerhe hâsiye, ihtisâr, tahriç ve tâ lik
yapılmış (bk. Kâtip Çelebi, age. 2/2031 vd.; Bu Şerhlerden özellikle,
Fethu'l-kadîr, elnihâye, el-Binâye ve tahriçlerden de Nasbu'r-râye
meşhurdur. Fethu'l Kadîr üzerine Aliyyü'l- Kârî'nin bir hâşiyesinden söz
edilirki, mevcut olması halinde çok değerli bir kitap olmalıdır. Yine
Fethu'l-Kadîr'e Ibrahim el-Halebînin de tenkitli bir ihtisarından söz
edilir. (bk. agk.)) ve bu özelliğiyle de o, Hanefi mezhebinde ilk sıralarda
yer almıştır. Merginânî'nin kendi oğlu Imâmüddin, Hidâye için: "Hidâye,
Beleynini hidâyete götürür ve siler körlügü. / Artık ey aklı olan, ondan
ayrılma ve onu belle / Ki, kim bunu elde ederse, / En uzak arzuyu elde
etmiştir." anlamında bir dörtlük söylemiş, birbaşkası da: "Hidâye Kur'ân
gibi neshetti,/Kendinden önce yazılan şeriat kapılarını. / Öyleyse koru
kıraatini, sarıl tilâvetine / Ki, sözün hatâ ve yalandan uzak olsun"
demiştir.(Taşköprüzade age. I/725.)Hidâye'de Merginânî'nin kendine özgü bir
terminoloji ve metodu vardır ki, onu okuyanların bunları bilmesinde sayısız
yararlar mevcuttur:
BAŞA DÖN
EL ÖPME VE "HÜRMET-İ MUSAHARA":
Islâm, büyüklerin
küçükleri sevmesini, küçüklerin de büyüklere saygı duymasını emreder.
Peygamberimiz: "Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden
değildir" buyurmuştur. (el-Câmiu's-sağîr V/388 (Tirmizî, Tabarânî ve
Müsned'den).) Ancak, meşru olan bir şeye ulaştıran yolların da meşru olması
esastır. Bir haram işlenerek, bir emir yerine getirilmez. Islâm'da bu,
kurallaştırılmış ve: "Bir emirle bir yasak çatışırsa, yasaktan kaçınmak
tercih edilir" (bk. Mecelle md. 30; Ibn Nüceym, Esbah 90; Hâdimî 319; Suyûtî,
Esbah 87;105, el-Borno, el-vecîz 85; Ayrıca bk. Aclûnî, Kesfu'l Hafâ N/254.)
varsın emir yerine getirilmemiş olsun, denmiştir.
Bunu hatırda tuttuktan
sonra; el öpmenin; haram. mekruh, mubah ve müstehap olanı bulunduğunu
söyleyebiliriz:
Kadının, mahremi olmayan
erkeğin elini öpmesi, erkeğin de mahremi olmayan kadının elini öpmesi
haramdır. Yine hem kadının, hem erkeğin, yakını olmayan, tüysüz genç
oğlanların elini öpmesi de haramdır. Kişiye makamı, dünyalık şöhreti, ya da
parası ve malı için saygı gösterip, elini öpmek mekruhtur. Hattâ haram
diyenler de vardır. Çünkü hadîste: "Kim bir zengine malı için saygı
gösterirse, dininin üçte ikisi gider" buyurulmuştur. (Ibn Salâh, Fetâva 18;
Hindî, age NI/230 (6288) Deylemî'den.)
BAŞA DÖN
Takvâ ehli, âlim ve sâlih
kimselerin, ana-babanın elini öpmek ise müstehaptır. Çünkü bunda, gerçekte
ilme ve takvâya saygı vardır. Ancak hoş olmayan şey, herkesin kendisini
salih zannedip elini öptürmesidir.
Bunların dışında
kalanlardan küçüklerin, büyüklerin ellerini öpmeleri de mübahtır. Yapıp
yapmamakta bir sakınca yoktur.
Gelinin kayınpederinin
elini, damadın da kayınvalidesinin elini öpmesine gelince: Bunlar
birbirlerinin ebedilik mahremleridirler, dolayısı ile birbirlerinin
ellerine, kollarına, başlarına ve ayaklarrına bakabılirler ve genel kural
olarak, bakılması helâl olan yerin tutulması da helâldir. Ancak Hanefî
Bilginleri, bazı âyet ve hadîsleri diğerlerinden farklı anlamışlar ve
dokunma ile doğacak şehvetin de hısımlık oluşturacağına karar vermişlerdir.
Yani milyonda bir ihtimal de olsa, birbirlerinin elini tutan kaynana -
damat, ya da kaynata - gelinden birinin bu sırada şehvet duyması, derhal
aralarında yeni bir hısımlık oluşturur ye sanki karıkoca imişler gibi hüküm
alırlar. Meselâ bu olayın gelinle kayınpederi arasında olduğunu düşünürsek,
onların karı-koca olmaları varsayıldığında, birbirlerine haram olarak olan
ast ve üstleri bu olayla da haram olur ve damat, Babasının karısıyla
evlenemeyeceği için hanımı kendisinden derhal boşanmış olur. Damatla
kayınvalide için de aynı şeyler geçerlidir.
Hattâ bu durum sadece
uyanık ve ayık hale ait değildir. Meselâ karanlıkta hanımı sanarak, şehvet
duyulacak yaşa gelmiş kızını, şehvetle tutan babaya artık kendi hanımı haram
olur.
Ancak bu tür sonuç
doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması, ya da altının sıcaklığını
iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbisesinden tutarak,
ya da vücuduna bakıp düşünerek şehvet duymak, bu tür bir haramlıkoluşturmaz.
Bu tür hısımlık haramlığı
oluşturan olaylar, sadece tutmaktan ibaret değildir. Erkeğin kadının iç
fercine, kadının da erkeğin organına bakmasıyla şehvet duyması da aynı
sonucu doğurur.
Yalnız, şehvet duymak,
sırf kalbinden kötü bir ilişki geçirmek demek değildir. Şehvet duymanın
işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının
da kalbinin heyecanla çarpmasıdır. Ikisinde birden bulunması şart değildir.
Bunun, sadece birinde bulunması bile sözkonusu haramlığın doğmasına yeter.
İşte, çok az da olsa böyle
bir ihmalden ötürü, damadın kayınvalidesinin elini, gelinin de kaynatasının
elini öpmemesi daha iyidir, denmiştir.
BAŞA DÖN
EL ÖPMEK
Sevgi, saygı ve hürmet
ifadesi olarak yerleşmiş örfî, ahlâkı ve geleneksel bir hareket. Müslümanlar
arasında küçüklerin büyüklere hürmetlerini göstermek için ellerini öpüp
alınlarına götürmeleri yerleşmiş bir adettir. Genellikle yolculuklara gidiş
ve dönüşlerde, uzun ayrılıklarda, misafirliklerde, düğün ve bayramlarda el
öpme yaygınlaşmıştır.
Müslümanların kendi
aralarında tokalaşma * ve musâfaha yapmaları genel bir ahlâkı davranıştır:
el öpme ise ana-babaya, saygıya lâyık yaşlılara ve hocalara karşı yöneltilen
bir davranıştır. Bunların dışında herhangi bir menfaat için başkalarının
elının öpülmesi mekruh olarak görülmüştür.
Sahâbilerin, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in elini öptükleri rivâyet edilmiştir (Ebû Dâvûd, Sünen, Kitâbu'l-Edeb,
5223). Iki Yahudi'nin Resulullah'a gelip ona soru sorduktan sonra elini
öptüklerini Tirmizî nakletmektedir (Tirmizî, Sünen, Isrâ Tefsiri, Ibn Mâce,
II, 1221). Islâm âlimleri, hürmet ve dindarlıktan dolayı kucaklaşıp, el ve
bası öpmenin mübah olduğunu, dünyalık için el öpmeninse mekruh olduğunu
belirtmişlerdir (Şeyh Muhammed es-Sefarini, Sülasiyâtü Müsnedi'l Imam Ahmed,
Dımeşk 1961, II, 178-179). Hz. Ali'nin, babanın çocuğunun elini öpmesinin
bir şefkat, çocuğun babasının elini öpmesinin bir ibadet, kocanın hanımının
elini öpmesinin arzudan, kişinin din kardeşinin elini öpmesinin dinden
olduğunu söylediği nakledilmiştir (Osman Şekerci, Kaynaklarımıza Göre Islâm
Terbiyesi, Istanbul 1972, s.175). Islâm, mahrem olmayanların elini sıkmayı
yasakladığı gibi, bir kimsenin karşısında dalkavukluk yapmayı eğilip
bükülmeyi de çirkin bir hareket saymıştır. Hz. Peygamber, "Bereket
büyüklerimizdedir. Küçüklerimize acımayan, büyüklerimize saygı göstermeyen
bizden değildir" buyurmuştur (Mecmâu'z-Zevâid, VIII, 15). Bu sebeple saygıya
lâyık yaşlı kişilerin ve âlimlerin elının öpülmesi bir hürmet ifadesidir.
Kâb b. Mâlik ve
arkadaşları, affedilmelerine ilişkin ayetler inince Rasûlullah'a giderek
mübarek ellerini öpmüşlerdir. Hattâ peygamberimizin mübarek elini öpenlerin
bile elleri öpülmüştür (a.g.e., s.42, Ahlâk Hadisleri Trc:Fikri Yavuz;
Istanbul 1975, II, 352-353.)
Çocuklar, genelde bütün
büyüklerinin ellerini öperlerken; âkil bâliğ olmuş bir kişinin anne, baba,
dede nine, amca, dayı, hala, teyze, ağabey, abla ve kayınbabasının elini
öpmesi câizdir. Damadın kaynanasının, gelinin de kayınbabasının elini öpmesi
hususunda ihtilâf vardır. Çok yaşlı kadınların ellerinin öpülmesinde beis
yoktur: ancak mahremi olmayan kadınların elının öpülmesi haramdır ve el
zinası sayılmaktadır. Özellikle bu son husus, batılı câhili bir burjuva
âdetidir.
El öpmeyi, tek başına bir
ahlâki davranış olarak değil, müslümanlar arasında geçerli olan ahlâkı
davranışların; kucaklaşma, tokalaşma, güzel söz söyleme vb. hareketlerin
bütünlüğü içerisinde bakılmalıdır.
BAŞA DÖN
ELBİSEDE ALTINI VASFETMEME ŞARTININ SINIRI NEDIR?
Elbisede altını vasfetmeme
şartının sınırı nedir? Vasfetmekten maksat nedir? Meselâ bugünkü çarsaf,
rüzgârli bir günde vücuda yapışıyor ve uzuvları belli ediyor. Şu halde vücut
çizgilerini devamlı belli eden ile, rüzgar vb. durumlarda belli eden
giysiler bu bakımdan farklı mıdır?
E1-Harasî, Malikî
mezhebinin görüşünü açık ifadelerle anlatır. Bütün vücut hatlarını belirten
elbiseyi giyinmek mekruhtur. Eğer vücut hatları, rüzgâr sebebiyle, ya
yağmurdan dolayı belli oluyorsa, bunda mekruhluk yoktur.(el-Harasî, Alâ
Muhtaşar-i Seydî Halîl, I/250.)
Ibn Kudâme, cild'in
rengini göstermeyecek bir şeyle avretin kapatılmasının farz olduğunu
söylerken (Ibn Kudâme, el mugnî, Kahire (tarihsiz), I/577. ) zimnen
vasfetmemeyi, hacmini değil, rengini belli etmeme şekilde anladığını
gösterir. Bir başka münasebetle buna açıklık getiren Ibn Kudâme: "Vâcip
olan, cildin rengini örten bir şeyle örtünmektir. Eğer sırtındaki, cildin
rengini belirtir ölçüde ince olur da beyazlığı ya da kırmızılığı gözükürse,
namazı câiz olmaz. Zira örtünme bununla hasıl olmaz. Eğer rengi örter de
hacmi belirtirse namazı câizdir. Çünkü, örtü kalın dahi olsa, bundan kaçınma
mümkün değildir." der. (Ibn Kudâme, age. I, 579.)
Kitabımızın "Kadın
elbisenin belirlenebilen özellikleri" başlığı altında da bahsettiğimiz gibi,
"Dar elbiseler giyen kadını Allah Resûlü çıplak saymış ve cehennemlik
olduğunu" bildirmiştir. (Câmiu's-Sağir, s. 232 (Müslim'den).) Hz. Ömer,
halka dağıttığı bir çeşit elbisenin vücut hatlarını belli edeceği gerekçesi
ile kadınlara giydirmemesini emretmiş (Beyhaki, N/234-235.) ve "Kettan ve
Kubâtî'yı kadınlarınıza giydirmeyin; bunlar şeffaf değildir (cildin rengini
göstermez), ama şeklini belirtir." (Serahsî, Mebsût, X/I55.) demiştir.
Serahsî buna dayanarak, "Kadının vücuduna yapışan ve şeklini belli edecek
şekilde bedenini vasfeden elbisesiyle de kadına bakılamayacağını" söyler.(agk.)
Bu konuda buraya kadar söylenenleri, fıkıhçıların diliyle şöylece
özetleyebiliriz:
Elbisenin ince (şeffaf)
olmasında ölçü olarak "tenin rengini belirtmesi" gösterilmiştir. Dişarıdan
bakıldığında elbisenin içinden insanın teni görünüyorsa -elbise ister kalın,
ister ince olsun böyle bir elbise ile setr-i avretin hasıl olmayacağı
belirtilmiştir.(Hilye, s. 225)
Elbisenin dar olmasına
gelince, Halebî, Sağir'de elbise kalın olsa (teni belirtmese), ancak uzva
yapışsa ve uzvun şeklini alsa, bu durumda örtme hasıl olduğu için
menedilmemesi gerekir, denir. (Halebî, s.107.) Hâşiyesi Hilye'de ise "uzvun
şeklini alsa" sözü, "aynen uzvun şeklini görünür hale gelse, bu durum
namazın cevâzına mani değildir." diye açıklamıştır.
Ibn Ibidîn, "Yabancı
kadının çarşafına (mulâe) şehvetle bakmak haramdır" sözünü açıklarken şöyle
diyor: "Zehîre ve diğerlerinden, daha önce de zikrettiğimiz gibi, eğer
kadının üzerinde elbise olsa -vücuda yapışık olup altını göstermedikçe-
cesedini teemmülde bir beis yoktur. Çünkü bu durumda kadının elbisesine ve
kametine (boyuna) bakılmış olur. Tıpkı içinde kadın bulunan çadıra bakması
gibi. Ama elbise altını vasfediyorsa, o zaman uzuvlarına bakmış olur. Bu
husus, "şehvet olmaksızın bakma" şeklinde kayıtlanmalıdır. Şehvetle
bakılırsa mutlak olarak men edilir. Illet, -Allahu a'lem- fitne korkusudur.
Çünkü şehvetle çarsafına (mülâe) veya elbisesine bakmak, boy-bosuna vb.
düşünmek, kişiyi kadınla konuşmaya, sonra da başka davranışlara itebilir.
Illetin, zarûret yok iken helâl olmayan şeyle yararlanma olması da
muhtemeldir." (Ibn Abidîn,V/238.)
BAŞA DÖN
ELEKTİRİKLE YAPILAN KESİM DİNEN CAİZ SAYILIR MI?
Ceryan makınesi ile
yapılan kesim dört mezhebe göre caiz değildir.Çünkü hayvanı kesen insanın
müslüman veya kitabi olması gerekir.İnsan da olsa müslüman ve kitabi
olmadıktan sonra yaptığı kesim muteber değildir.Mesela bir mecusi veya
dinsiz bir kimse bir hayvanı keserse o hayvanın etini yemek haramdır.Hatta
fıkıh kitaplarının yazdığına göre bir müslüman eline bıçak alıp hayvanın
boğazı üstüne kor ve bir gayri müslim onun elini tutarak hareket ettirmek
suretiyle hayvanı keserse yine haram sayılır.
BAŞA DÖN
ELFÂZ-I KÜFÜR
Elfâz'ın tekili olan
lâfız; söz, sözcük ve ifade demektir. Küfür ve küfr ise "kefera" fiilinden
mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını
örten kimseye de bu yüzden "münkir" veya "kâfir" * denilmiştir. Bir terim
olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfaz-ı
küfür" adı verilir.
Bir mümini küfre düşüren
sözler üçe ayrılır. Bunları: istihza; dinin esaslarından birini alaya almak;
istihfâf; inanılması gereken ve zarurat-ı diniyye denilen prensipleri
küçümsemek, hafife almak: bir islâmi hükmü açıkça inkâr etmek veya dince
mukâddes olan şeylere küfretmek.
Allahu Teâlâ'nın zatî,
sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da
olsa alay ederek konuşmak, bunları küçümseyici sözler söylemek ve Allah'a
sövmek kişiyi dinden çıkarır (el-Fetâva'l-Hindiyye, II, 258). Âyette şöyle
buyurulur: "Allah ile, O'nun âyetleriyle, O'nun Rasûlü ile alay mı
ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre
düştünüz" (et-Tevbe, 9/65 vd.)
Peygamberlik müessesesi ve
peygamberlikte alay etmek, onları küçük düşürücü sözler söylemek sövme
sayılır. Bu yüzden diğer peygamberleri veya Hz. Peygamber'i küçük gören alay
eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Şüphe yok
ki, Allah'a ve Resulu 'ne eziyet verenlere Allah dünyada ve ahirette lânet
etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap da hazırlamıştır" (el-Ahzâb,
33/57). "Münafıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve, 'O
her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki, 'O sizin için bir
hayır kulağıdır. Allah'a da inanır, müminlere de. İman edenleriniz için bir
rahmettir. Allah'ın Resulune eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır"
(et-Tevbe, 9/61).
Ebû Hanife ve tâbileri,
İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik gibi İslâm hukukçularının
büyük çoğunluğuna göre, Hz. Peygamber'e söven kimse dinden çıkar ve
öldürülmesi gerekir. Diğer peygamberlere söven de dinden çıkar ve öldürülür
(İbn Teymiyye, es-Sârimü'l-Meslûl, Nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Mısır
1960, s.512, 565).
Mukaddes kitaplara ve
Kur'an-ı Kerim'e sövmek veya bunların aslını inkâr edici sözler söylemek
küfürdür. Kur'an'la, bir sûresi veya ayetiyle alay etmek, onu küçümsemek
küfürdür (Aliyyu'l-Kârı, Şerhu'l-Fıkh'ı-Ekber, Mısır 1323 h., s.151 vd.; el-Heytemî,
ez-Zevâcir, I, 30). Kur'an'ın Allah kelâmı değil de beşer sözü olduğunu
söylemek de küfürdür. Velid b. Muğîre (ö.1/622) Kur'an hakkında şöyle
demişti: "Bu ancak sihirbazlardan öğrenilip nakledilen bir sihirdir.
Şüphesiz bu bir insan sözüdür". Yüce Allah da Velid hakkında "Ben de O'nu
muhakkak cehenneme sokacağım'' (Müddessir, 74/24 vd.) buyurmuştur.
Meleklere sövmek, alay
etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil (a.s.)'in vahyi
getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed'e vahyi
verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır (İbn Abidin, Reddu'l-Muhtâr,
III, 292; el-Fetâva 'l-Hindiyye, II, 266; Ahmet Saim Kılavuz, İman-Küfür
sınırı, İstanbul 1982, s.132-133).
BAŞA DÖN
Ashâb-ı Kirâm'ı tekfir
ederek, onların mümin olmadığını söylemek küfürdür. Sahâbeyi küçümsemek,
alay etmek ve onlara buğzetmek ise bid'at ve sapıklıktır. Diğer mü'minleri
tekfir edenin dinden çıkması ile ilgili hadislerin vâhid haber kabılinden
olması konuyu kelâmcılar arasında tartışmalı hale getirmiş, sahâbeyi tekfir
edenin kâfir sayılması hükmü ise aşağıdaki delillere dayandırılmıştır.
Ayetlerde ashâb-ı kirâm
övülmüştür: "Müminler ağaç altında sana bey 'at ettikleri zaman Allah
onlardan razı olmuştur. Allah onların kalplerindekini bildi de, onlara huzur
ve itminan verdi. Onları pek yakın bir fetih ve zaferle mükâfatlandırdı "
(el-Fetih, 48/18). ''Muhâcirlerden ve ensârdan en ileri ve önce gelenlerle,
iyilikte onlara tâbi olanlardan Allah razı olmuştur; onlar da Allah 'tan
hoşnut oldular, Allah onlara, altında ırmaklar akan cennetler hazırladı;
Onlar orada ebedi kalırlar. İşte en büyük mutluluk da budur" (et-Tevbe,
9/100).
Sahâbeyi öven pek çok
hadis de vardır. "Ashâbıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah'a
yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların
iki avuç veya bir avuç miktarındaki bağışına ulaşamaz '' (Müslim, Fedâilu's-Sahâbe,
54; Ebû Dâvûd, Sünnet, 11; Tirmizî, Menâkıb, 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned,
111, II). "On kişi var ki, cennettedir: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha,
Zübeyr, Abdurrahman, Sa'd, Said ve Ebû Ubeyde" (Tirmizî, Menâkıb, 26).
"Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları
takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir" (Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe,
I, Rikâk, 7). Sahâbeyi tekfir eden, bize Kur'ân-ı Kerîm'i tevâtüren nakleden
bir nesli mahkum etmiş olmaktadır.
Âlimlere ve fakihlere
sebepsiz yere sövmenin dinden çıkaracağına dair çeşitli fetvâlar verilmiş
ise de, kendileri ayet ve hadislerle övülen sahâbelere sövenin bile kâfir
değil sapık ve bid'atçı sayıldığı düşünülürse bu kimselerin fısklarıyla
başbaşa bırakılması daha uygun olur (Aliyyü'l-Kâri, a.g.e., 156-159; el-Fetâva'l-Hindiyye,
II, 270 vd.; el-Heytemi, a.g.e., I, 31; İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, III,
293, Mecmuatü'r-Resâil, I, 360).
Hanefilerin çoğunluğu bir
kimsenin sahabeye sövmeyi, onlarla alay etmeyi, onları küçümsemeyi helâl
görüp bu fiilleri isleyecek olursa kâfir, helâl görmeden isleyecek olursa
fâsık olacağını, söylemiştir. Ancak bazı Hanefi fakihleri, aynı sözler Hz.
Ebû Bekir ve Ömer için söylenirse, söyleyenin dinden çıkacağını
söylemişlerdir. Hanefilerden bir grup âlim ise, sahâbe büyüklerine sövenin
siyaseten öldürülmesini câiz görür. İmam Mâlik, Hz. Peygamber'e sövenin
öldürülmesi, ashâba sövenin ise te'dib amacıyla cezalandırılması gerektiği
kanaatindedir. Ahmed b. Hanbel'e göre ise, sahâbeden birine söven kimse
şiddetli bir şekilde dövülür (Aliyyu'l-Kâri, a.g.e., II, 410-411; İbn Abidin,
Reddu'l-Muhtar, III, 293, Mecmuatü'r-Resâil, I, 359; İbn Teymiyye, es-Sarimu'l-Meslul,
s.561).
Söyleyeni dinden çıkaran
küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla
söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen
kimse zorlama tam ise, yani öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli
dövme tehdidi varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayette şöyle buyurulur: "Kalbi
imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman
ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır" (Nahl,
16/106). Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir.
Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri
için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı
da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammar işkenceye dayanamayarak, kalbi
imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını
kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine
işkenceye maruz kallısa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir.
Yukarıdaki ayet-i kerîme bu olay üzerine inmiştir (İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe,
I V, 130 vd.)
BAŞA DÖN
ELLİ DÖRT FARZ
"Elli dört farz" terimi,
Islam'in halk seviyesinde anlatımında bu terimi çıkaranlara göre dinin en
önemli emir ve yasaklarını anlatan bir ifadedir ve elli dörtle
sınırlandırıcı bir nassa ya da ictihada dayanmamaktadır. Bir diğer ifade ile
Islam'in öğrenildiği temel deliller olan, kitap, sünnet, icma, kıyas ve
onlara bağlı deliller böyle bir sınırlama ve sayıdan söz etmezler. Islam'da
pek çok emir ve yasakların olduğu vakıadır. Hatta bu emir ve yasaklar
arasında bir hiyerarşinin (büyüklük - küçüklük sırasının) bulunduğu da genel
kabul gören bir durumdur. Buna göre bazı farzlar diğerlerinden daha önemli,
bazı yasaklar da diğerlerinden daha ağırlıklı olabilir. Ancak bunları hem
birbirine karıştırmak, hem de elli dörtle sınırlamak doğru değildir. Zaten
saydığımızda da görüleceği gibi bu tertip ilmi olmaktan uzaktır ve
muhtemelen bir vaiz efendinin dinin temel prensiplerini kendine göre bir
sıraya koymasından oluşmustur.
Bazı basit el
ilmihallerinde Mızraklı Ilmihal'den (Mizraklı Ilmihal (1321 Osmanlıca
baskısı) 49-51.) alınarak (Elli Dört Farz) diye sayılan prensipler
şunlardır: Allah'ı bir bilip zikretmek, Helaldan kazanıp yemek, Abdest
almak, Beş vakit namaz kılmak, Cünüplükten yıkanmak, Rızka Allah'ın kefil
olduğunu bilmek, Helaldan ve temiz giymek, Allah'a tevekkül etmek, Kanaat
etmek, Kazaya razı olmak, Belaya sabretmek, Günahlardan tevbe etmek, Şeytan
ı düşman bilmek, Kur'an-ı delil kabul etmek, ölümü hak bilmek, Allah'ın
sevdiğini sevmek sevmediğini sevmemek, Ana-babaya iyilik etmek, Iyıligi
emretmek, Kötülükten sakındırmak, Akrabayı gözetmek, Emanete ihanet etmemek,
Allah'tan daima korkmak, Allah'a ve Resulüne itaat etmek, Günahlardan
sakınıp ibadetle meşgul olmak, Ulul emre itaat etmek, Dünyadaki varlıklara
ibret göze ile bakmak, Tefekkür etmek, Dilini çirkin sözlerden korumak,
Kalbini kötü düşüncelerden temizlemek, Kimse ile alay etmemek, Harama
bakmamak, Doğru sözlü olmak, Kötü şeyler dinlememek, Ilim öğrenmek, Ölçü ve
tartıda adil olmak, Allah'ın azabından emin olmayıp korkmak, Fakirlere
sadaka verip yardım etmek, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek, Nefsin
arzularına uymamak, Allah için yemek yedirmek, Yeterli helal rızık aramak,
Zekatını vermek, Hayızlı ve nifaslı zevcesine yaklaşmamak, Kalbi bütün
günahlardan temizlemek, Kibirlenmemek, Yetimin malını korumak, Livatadan
sakınmak, Beş vakit namaza devam etmek, Kimsenin malını haksız yere yememek,
Allah'a şirk koşmamak, Zinadan sakınmak, Sarhoş edici içkileri içmemek,
Yalan yere yemin etmemek. Mızraklı ilmihalının bu sıralamasına baktığımızda:
1. Bunların her birerlerine istilahi anlamda farz denemeyeceğini görürüz.
Farz: Sarı' (şeriat koyucu) tarafından yapılması kesin ifade ile istenen ve
yapanın sevap kazandığı, yapmayanın ise günah ve cezayı hakkettiği
fiillerdir. Oysa kimse ile alay etmemek, içki içmemek, zina ve livate
yapmamak gibi şeyler, bir şeyi yapmak değil, yapmamaktan ibarettirler. Din
istilahında bunlar farz ile değil, haram ile ifade edilirler. Bu konuda
"terletmeyi" de bir eylem yapma olarak görmek zorlama olur. 2. Bu maddelerin
pek çoğunun, diğerlerini de içine aldığından tekrar oldukları açıktır.
Mesela Kur'an-ı delil kabul etmek, dedikten sonra, anaya babaya iyilik
etmek, akrabayı gözetmek, içki içmemek vs. gibi şeyler hep onun tekrarı
olmuş olurlar.Çünkü Kuran'i delil sayan herkes bunları ve benzerlerini de
zaten böyle kabul edecektir. Keza dünyadaki şeylere ibret gözüyle bakmak
ile, tefekkür etmek farklı şeyler değildir.3. Ölümü hak bilmek gibi şeyler
de farz telakki edilemez. Çünkü ölümün hak, yani mutlaka gerçekleşecek
olduğunu herkes bilir. Zekatını verenin ayrıca sadaka vermesi ise zaten farz
değildir.4. Sıralamada hiçbir değer ve meratip gözetilmemiştir. Mesela
cünüplükten yıkanmak başlarda yer alırken, Allah'a şirk koşmamak gibi önemli
bir yasak sonlarda zikredilmiştir. 5. Bazı küçük günahlar sayıldığı halde,
haksız yere adam öldürmek, sihir yapmak, zina iftirasında bulunmak, faiz
yemek, cepheden kaçmak... gibi büyük günahlar zikredilmemiştir. Bu ve
benzeri tutarsızlıklar "Elli Dört Farz" gibi bir terimin ilmi ve isabetli
kullanılmadığının delilidirler. Onun yerine "Dinin emir ve yasaklarının
önemlileri" denerek, tekrarlardan uzak ve büyükten küçüğe doğru sıralı bazı
temel prensipler verilse, en azından öğretici bir özetleme olmuş olabilir. "Otuziki
Farz" terimi ise "Elli Dört Farz"a göre daha tutarlıdır.
BAŞA DÖN
EMANET
Birisinin koruması için
bırakılan maddî ve manevî hak. Emniyet edilip inanılan şey. Peygamberlerde
bulunan sıfatlardan biri de "emânet"tir. Kur'an'a, Sünnete ve Resulullah'ın
eşyasına da "emânet" denir.
Resulullah, hicretten
önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler
ona "el-emin" olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber "emânete
ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu" söylemiştir (Buhâri, İmân,
64; Müslim, İmân, 106). Emânet, müminlerin de vasfıdır (el-Mü'minûn, 23/8).
Vedâ Haccı'nda Rasûlullah, kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını
açıklamıştır (Ebû Dâvûd, Menâsik, 56). Yine Vedâ Hutbesi'nde Rasûlullah,
"Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe
düşmezsiniz. Bu emânet Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir" (Buhâri,
Tecrid, 1654; İbn Hişâm, es-Sire, IV, 603; Sahih ve Sünen'lerin Vedâ Haccı
bölümleri). İbn Hanbel rivâyet eder: "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek
imânı yoktur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135).
Allah Teâla, "emânet"
kavramını Kur'an-ı Kerîm'de çok geniş bir anlamda zikretmiştir: "Biz,
emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar; onu
insan yüklendi; çünkü o çok zâlim çok câhildir..." (el-Ahzâb, 33/72). Bu
genel anlamlandırmadan sonra, "Emanetleri ehline vermemizi, insanlar
arasında hükmettiğimiz zaman adâletle hükmetmemizi emreder" (en-Nisâ, 4/58).
Rasûlullah'ın şu buyruğu da emânete riâyetin yozlaşması durumunda neler
olacağını açıklamaktadır: "Emânet kaybedildiği aman yani -işler ehli
olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle" (Buharı, İmân, 1).
İsrailoğulları bu yüzden çökmüş ve sapmışlardı. Beceriksiz, sorumsuz,
ahlâksız, adâletsiz kimselere yetki vermişlerdi. Halbuki İslâmî harekette,
her işte en ehil kişilerin yeraldığı "Ulu'l-emr"e itâat sözkonusudur.
Geniş anlamıyla, "Allah'ın
tekliflerinin tamamına" emânet denilmiştir (Mecmuat'ul-Tefâsir, İstanbul
1979, V. 142, 143). Usûl-i fıkıhta, Allah'ın insanlâra yüklediği bütün
mükellefiyetlere emânet denilmiştir (Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fî Şerhi'l
Mirkat el-Vüsûl, İstanbul, 1307, I, 591). Eşref-i mahlûkat, Allah'ın
yeryüzündeki halifesi olarak tanımlanan insan; Allah'ın öğüdü ve rehberi
olan Kur'an-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği 'misâk'ı aldığı emâneti
yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu manada, herhangi bir şekilde
kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha
geniş kapsamlı olarak Kur'ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek, İslâm'a
yönelmemek ve İslâmî ilkeleri yaşamamak, yaşatmayı unutturmak veya
engellemek de emânet ve emânet ilkelerine uymamak demektir. (Ayrıca bk.
Vedia)
BAŞA DÖN
EMEKLİ, EMEKLİLİK
İslâm'da hastalığı veya
yaşlılığı sebebiyle çalışamayan ve bir geliri de bulunmayan kimseler için
önce nafaka hükümleri cereyan eder. Ana-baba, yoksul düşünce, çocukları
onlara bakmak zorundâdır (el-İsrâ, 17/23; el-Ankebût, 29/8; Lokman,
31/14-15; es-Serahsı, el-Mebsût, V, 222-229; el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi',
IV, 30; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, III, 349 vd.). Kardeşler ve diğer
hısımlar arasında da mirastaki hisse durumlarına göre nafaka ödenir (el-İsrâ,
17/26; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s.294-321).
Hısımları yoksa veya onlar da yoksulsa, İslâm ülkesinde bütün vatandaşlar
yoksulluk, yaşlılık, iflâs vb. durumlar karşısında devletin himayesi altında
yaşarlar. Bu bakımdan yaşlanmış ve bir geliri bulunmayan işçi, memur ve
bütün yoksullar için temelde ayrıca emeklilik müessesesine ihtiyaç duyulmaz.
Yoksulun zekât dâhil, devletin bütün mal; kaynakları üzerinde hakkı vardır.
Ancak bu kapsamlı sosyal sigortanın işlemediği yerlerde işçilere, memurlara
ve esnafa mahsus emeklilik müesseseleri de kurulabilir.
İslâm hukuku prensip
olarak emeklilik müessesesine karşı değildir. Emeklilik bir çeşit
yardımlaşma sigortasıdır. Sigorta; her bir kişinin yükünü azaltmak amacıyla
mümkün olduğu kadar çok kimse üzerine bir tek kişinin yükünün dağıtılması
demektir. İslâm. sermayeye dayanan sigorta şirketleri yerine, mütekabiliyet
ve işbirliği ile zirvesinde devletin bulunduğu bir sosyal sigorta teşkilini
öngörmüştür.
Hz. Peygamber Medine'ye
hicret edince yapılan 47 maddelik ilk anayasada bir sosyal güvenlik kuruluşu
olan "maakil" sistemine yer verilmiştir. Kuruluş şöyleydi: Bir kimse savaşta
esir düşerse kurtarılması için bir fidye vermek gerekliydi. Yine yaralama ve
kasten olmayan öldürmelerde, zarar ve ziyanın yahut kan bedelinin ödenmesi
gerekliydi. Bunların miktarları çoğu zaman esir veya suçu işleyen kimsenin
gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber şöyle bir yardımlaşma teşkilatı kurdu:
Herkes kendi kabilesinin
hazinesine bu iş için para yardımı yapacak; esirlik, yaralama veya öldürme
hallerinde, yardımlaşma amacıyla kurulan bu fondan destek bekleyecekti. Bir
kabîlenin bütçesi yeterli olmazsa, diğer komşu kabîleler destek yapacaktı
(M. Hamidullah, İslâm'a Giriş, Çev: Kemal Kuşçu, İstanbul 1973, s.201-202).BAŞA DÖN
Daha sonra hadislerle
maâkil sistemi, tazmini tek kişiye ağır gelen durumlarda hısımlar arasında
yardımlaşma şekline dönüşmüştür. Bir kimse diyet gerektiren bir suç işlerse,
diyet miktarı ailenin ergenlik çağına gelmiş erkekleri arasında bölüşülür ve
bunu eşit taksitlerle üç yılda öderlerdi. Bir kişinin hissesine düşen diyet
miktarı yılda dört dirhemi geçerse, mirastaki sıraya göre asabe * adı
verilen diğer erkek hısımlar da âkîle * kapsamına alınır. Eğer suçlunun hiç
hısımı yoksa, diyeti kendi malından üç eşit taksitle üç yılda öder.
Yeterince malı yoksa diyeti devlet öder (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, V,
Maâkil bahsi; Ö.N. Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye, III, 52-58) .
Hz. Ömer, karşılıklı
yardımlaşmayı bir kimsenin mensup olduğu meslek, askerî, mülk; idare
esaslarına veya bölgelere göre teşkilatlandırdı. İhtiyaç sırasında bir fonun
yetersiz olması halinde merkezî hazine veya vilâyet idârelerinin mahallî
hazineleri bu üniteye yardım ederdi. Diğer yandan Hz. Ömer ihtiyaç sahibi
olan bütün tebâ için bir maaş sistemi geliştirmişti. Bu teşkilata "divan"
adı verildi (M. Hamidullah, a.g.e., s.201-203). Bu yardımlaşma ünitelerinde
biriken ve kullanılmayan sermayenin çoğaltmak amacıyla gelir getiren işlere
yatırılması mümkündür. Fonun geliri artınca, üyeler katılma payı ödemekten
muaf tutulabilir. Hatta büyük gelirler sağlanırsa onlara kâr da dağıtabilir.
İşçi, memur, esnaf ve
serbest meslek mensuplarından kesilecek primler bir fonda toplanınca, bu
sermayenin gelir getiren yatırımlarda üretilmesi gerekir. Böyle bir fon
giderek kendine yeterli hâle gelir ve üye ya da ortaklarına, katılma payı
olarak aldığı primlerden çok daha fazlasını geri verebilir. Bir ücret
karşılığı çalışanların ücretinden kesilen primlerin bir fonda toplanmasıyla
oluşan sermayenin işletilmesine Hz. Peygamber'in mağara hadisinde işaret
edilmiştir. Allah Resulu, eski toplumlarda işçilerin haklarının
gözetildiğini belirtirken özet olarak şöyle demiştir:
"Geçmiş kavimlerden üç
kişi bir yere gitmekte iken, yolda fırtınaya yakalanarak bir mağaraya
sığınırlar. Fırtınanın getirdiği büyük bir kaya parçası mağaranın ağzını
kapattığı için, içeride mahsur kalırlar. Kendi aralarında konuşarak, 'Allah
katında, en değerli olması muhtemel amellerini öne sürüp, kurtuluş için dua
etmeye' karar verirler. İlk ikisinin duasıyla kaya parçası biraz aralanır.
Bir işveren olan üçüncüsü şöyle niyaz eder:
BAŞA DÖN
'Ey Rabbim, ben birtakım
işçiler çalıştırmıştım. Ücretlerini ödedim. Ancak içlerinden birisi ücretini
almadan bırakıp gitmişti. Onun hakkını ticaretle işletip arttırdım. Birçok
malı oldu. Bir süre sonra bana gelerek ücretini istedi. Ben; 'gördüğün şu
deve, sığır, koyun ve hizmetçiler senin ücretinden meydana geldi' dedim.
'Benimle alay etme' diye cevap verdi. 'Seninle alay etmiyorum' dedim. Bunun
üzerine bütün malını alıp, gitti, hiçbir şey bırakmadı. 'Ey Rabbim, bunu
sırf senin rızanı kazanabilmek için yapmışsam bizi bu mağaradan kurtar". Bu
duanın arkasından mağaranın ağzını kapatan taş yuvarlanır ve oradan
kurtulurlar (Buhâri, İcâre, 12; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 37-41).
Mağara hadisinde ücret ve
bu ücretin işletilmesi sonucu elde edilen kârın tamamı işçiye ait olunca,
işçiden sosyal güvenlik için kesilen primlerin bir fonda işletilmesi
sonucu,verdiğinden fazlasını geri almak mümkün ve câiz olur. Yeter ki fonun
işletilmesi İslâm; ölçüler içinde olsun.
İşçi, memur, esnaf ve
serbest meslek sahipleri, emekli yardımlaşma kuruluşuna bağlılık gerektiren
bir işe intisab ederken, kendisinden emekli oluncaya kadar prim kesileceğini
ve bunların bir fonda toplanarak işletileceğini bilerek seçimini yapar.
Örfen de bu rızanın varlığını kabul etmek gerekir. Çünkü bazı meslek
kuruluşları, bu mesleğe girmek isteyenlere belli kurallar uygulamıştır.
Tarihte bunun örnekleri çoktur. Osmanlılarda Ahîlik, Lonca ve Gedik gibi
meslek kuruluşları bunlar arasında sayılabilir (Neşet Çağatay, Ahilik,
Ankara 1974, s.101; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr
Hadleri, s.184-185).
Bir sosyal güvenlik
kuruluşunu ortaklık olarak değerlendirmek mümkündür. şöyle ki, bir işçi veya
memurun maaşından sosyal yardımlaşma kuruluşu için her ay yüzde yirmi emekli
primi kesilse, yirmibeş yıl devam eden çalışma süresince, fonda on milyon
lira prim biriktiğini farz edelim. Bu primlerin gelir getiren yatırımlarda
çalıştırılarak yirmibeş yılda yavaş yavaş birkaç katına çıkmış olması
gerekir. Fonun toplam bilançosu; kesilen primler toplamı yirmimilyar, fonun
mal varlığı ise yüzmilyar olsa, onmilyon emekli keseneği biriken işçi ve
memurun, toplam fon üzerindeki hakkı, beş katına yükselmiştir. Hak, on
milyondan elli milyona çıkmıştır. Böyle bir işçi fondan kıdem tazminatı,
emekli maaşı, ölümünden sonra da eş ve çocukları maaş olarak elli milyona
kadar alabilir. Fon üyeleri kâr ve zarara ortak oldukları için, İslâm
hukukunda inan şirketi ortağı gibidirler. Kârın anlaşmaya göre, kesilen
primlerin miktarına bakılmaksızın yüzde üzerinden değişik oranlarda
paylaşılması bu ortaklıkta mümkün olduğu için, üyelerin farklı emekli maaşı
alması statüyü bozmaz (es-Serahsı, el-Mebsût, XI, 152-154; el-Kâsânı,
Bedâyiu's-Sanâyi', VI, 57 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kâdir, V, 20 vd.).
BAŞA DÖN
EMEKLİLİK MAAŞI ÜZERİNE FAİZ EKLENDİĞİ İÇİN HELAL MI DEĞİL
Mİ?
Devlet memuru memuriyetten
ayrıldıktan sonra memuriyetle ilişkisi kesilir. Devlet maslahata binaen
herhangi bir vatandaşa yardım edebildiği gibi emekli memura da toptan veya
aylık halinde yardım edebilir. Bu yardımı maslahata göre azaltır veya
çoğaltır. Bu yardım çoğaltılırsa dinen buna faiz veya riba denilmez. Hülasa
İslam'a göre devlet, memuriyetten ayrılmış olan kimseye emeklilik maaşını
vermekle mükellef değildir. Amma isterse az çok verebilir. Başkasına da
verebilir.
BAŞA DÖN
EMR-İ Bİ'L-MA'RUF NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
İyiliği emretme,
kötülükten alıkoyma.
Maruf, şerîatın emrettiği;
münker, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur'an ve
sünnete uygun düşen şeye maruf; Allah'ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram
ve günah olan şeye de münker denilir (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505;
M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118).
Yani marufu emretmek iman
ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de küfür ve Allah'a başkaldırmaya
karşı durmaktır (Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, 2/232).
Kur'an-ı Kerîm'de,
''Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir
ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (Alu İmrân, 3/104)
buyurulmaktadır. Bu ayetle marufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi
bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm uleması bu görevi ümmet içinden
bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç
kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını
söylemiştir (Yazır, a.g.e., II, 1155).
Başka bir ayet-i kerimede
yüce Allah Şöyle buyurmaktadır: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir
ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü
Allah'a inanıyorsunuz...'' (Alu İmrân, 3/110).
Müminler, dünyadaki en
hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla
yetişmişbir toplumdur. Bu toplumun korunması için bu ayetlerle dinin en
önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe, çağırmak emredilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir kötülük görürse
onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin;
buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf
derecesidir'' (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1I- Nesaî iman 17 İbn Mâce,
Fiten, 20).
Marufu emretmek, münkerden
alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu
buyruğu ortaya koymaktadır: "Bana hayat bahşeden Allah'a andolsun ki, siz ya
iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin
üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul
edilmez" (Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; İbn Hanbel, V, 388). şu
âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:
"...onlar, (İsrailoğulları)
birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta
oldukları şey çok kötü idi..." (el-Mâide, 5/78-79). Yine başkâ âyetlerde
müşriklerden başka, müminlerin karşısında münkeri emreden, marufu
yasaklayan, böylelikle Allah'ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak,
emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir (bk. et-Tevbe,
81/67).
Hz. Peygamber'in çeşitli
buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban olduğu, elleri
altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü'minler arasında canlı ve sürekli bir
toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının
güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin
zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu
belirtilmektedir.
Bir toplumda ma'rûfu
emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler bírer kural
haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı
karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah'ı unuttururlar. Böyle bir
toplumda müslümanın tavrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in şu buyruğunda bulmak mümkündür:
BAŞA DÖN
"Sizde iki sarhoşluk
ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz:
Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşın düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe
engel olur ve Allah yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi
oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı
bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve
Muhâcirlerden İslâm'a ilk giren kimseler gibidirler'' (Bezzâr, Mecmau'z
Zevâid, VII, 271); "İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; Fıkıh
kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o zaman fitnenin
hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz" (a.g.e., VII, 286); ''(Bu durumda
ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere musallat olur,
iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı
olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir" (Kenzü'l-Ummâl, II, 68-78).
Marufun emredilmediği,
münker den alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah'ın
azâbının onları kuşattığı Kur'an-ı Kerîm'de hemen her sûrede
zikredilmektedir (A ' râf, 7/163 vd).
İslâm bilginleri, bir
şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona
katılmak anlamına geldiğini; asıl korkunun Allah'tan korkmak olduğunu;
iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve
rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre tâkat dışı belâya direnmenin de câiz
olmadığını söylemişlerdir (Kenzü'l Ummâl, II, 141 vd).
İnsanlar için en hayırlı
topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri birbirlerinin bütün dertleriyle
ilgilenen kişilerden meydana gelir. Halbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve
kötülük her ferdin kendi sorunudur. Meselâ Tevrat'ta, "Rab, Kabıl'e sordu:
'kardeşin nerede?' O da, 'Bilmem, ben kardeşimin bekçisi miyim?" gibi bir
ifade vardır (Tevrat, Tekvin, 4/9).
Marufu emretmek, münkerden
alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir;
yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst ederler,
kavram ve değer kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana
ilke her müslümanın ahirette hesap vereceğini bilmesi bilincidir. Toplumlar
genelde ikiye ayrılırlar: Maruf toplumlar, münker toplumlar. Münker
toplumlar oluşmuş veya oluşmaktâ iken, müslümanların ma'siyete, münkere,
tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 144). Yani
müslümanların her münker toplumunu maruf toplum, İslam hükümlerinin
yaşandığı toplum haline getirmeleri fârz kılınmıştır. Çağdaş demokrâtik-laik
toplumlar dini sadece Allah'la kul arasında bir mesele olarak görürler ve
İslâm'ın maruf münker ilkeşinin sadece ahlâkı bir mesele olduğunu
vâzederler. Halbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Resulunün emir ve
yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline
dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler
birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman
marufu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına
münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu noktada müslümanlar
için şu buyruk geçerlidir: "Ey iman edenler siz kendinize bakın; doğru yolda
iseniz sapıtanlar size zarar veremezler" (el-Mâide, 5/105). Çağdâş toplumla
müslümanın çelişkisi onun, ancak Allah'a ve Resulune itaat edeceği
gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Bir
yandan bu yolda çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye
uğramaz, marufun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için
önemlidir: Maruf, ne salt ahlakçılık demektir, ne de İslâm'ın ana
ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Maruf, tek kelimeyle
İslâm'ın kendisidir. Münker de, aslı itibariyle veya ahlâkı açıdan sadece
kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm'ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün
değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yaşayan müslümanlar için
değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah'ın sünnetidir. "Size
peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz..." (Haşr, 59/7).
Gerçek maruf-münker
görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır (Bk. el-Bakara,
2/44). Bazı insanlar her devirde, Resule itaati söylerler, kendileri itaat
etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede
onlar uyarılmaktadır: "Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da
başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?" (el-Bakara, 2/44).
İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının
ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir (İbn Kesir, 1, 8).
BAŞA DÖN
İkincisi, Rabbin yoluna
hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak,
azgınlara bile yumuşak söz söylemektir (en-Nahl, 1 6/ 1 25; Tâhâ, 20/43).
Sonuçta marufun
emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, sadece bir fetvâ olayı değil;
aile, hukuk, siyaset ve ekonominin her zaman içiçe geçmiş bir şekilde
şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması demektir. Bu,
sistemli bir davet çalışmasını gerektirir. İslâm'ın ilk yayılışı da böyle
olmuştur. İslâm'ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab'a karşı veya
müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli davet metodu
Resulullah'ın sünnetidir. Bunu ancak Resulullah'ın sünnetiyle
açıklayabiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib *
gibi davranarak değil. "Dirilerin ölüsü" olarak kalmak isteyen, yani eliyle,
diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür...
Tevrat'ta: "Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin
nezdinde derecesi kötüleşir" denilerek İslâmî hâreket ve ahlâk saptırılmış,
dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple Allah katında din olarak yalnız
İslâm geçerlidir.
Öte yandan, İslâm
toplumlarında ise marufun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihada
giren konularda uyarıcılık yapılmaz. Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz
kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, "Bu yediklerin haramdır" şeklinde
bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî'ye göre helâldir. İşte emri bi'l-mâ'rûf
nehyi ani'l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak, herkesin
bildiği büyük-küçük günahlar, dinin kesin yasaklamaları hakkında herkes bu
görevi yerine getirir (İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi'd-Din, Emri Bi'l-Mâ'ruf ve
Nehyi Ani'l-Münker bölümü). Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların
etini yemek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir. Gerek Allah hakları,
gerekse kul hakları olsun bütün ma'rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra
fiilî uygulama esastır. Mutezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde
sözle veya fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın
yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
Enes b. Mâlik'ten rivâyet
edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: "Biz Allah'ın Resulune 'Ey
Allah'ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten
tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?' diye sorduk. Resulullah şöyle
buyurdu:
"Siz iyiliğin tamamını
işlemezseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız
dahi kötülükten sakındırınız" (Taberânî).
Hz. Lokman'ın oğluna öğüdü
her zaman ve mekanda uyarıcının hâlini beyan eder: "Yavrum, namazı gereği
üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek
eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir" (Lokman,
31/17).
BAŞA DÖN
EMVÂL-İ BÂTINA (ZEKATTAN GİZLENEN MALLAR)
Bâtını veya gizli mallar.
Gizli olan veya zekât memurlarından gizlenmesi mümkün ve kolay olan mallar
bu gruba girer. Bunların tam olarak tespiti zordur. Ancak sahiplerinin
beyanı, herhangi bir yerde emânet edilmiş olmalarıyla tesbitleri mümkün
olabilir. Altın, gümüş, nakit paralar, mücevherât ve ticaret malları bu
çeşide girer. Evinde altın zinet eşyası bulunduran bir kadın bunların
varlığını zekât memuruna bildirmezse, araştırma yaparak bunları tesbit etmek
imkânsızdır. Bu yüzden gizli malların zekâtı, sahiplerinin vermesi için
devlet mâliyeşinin kontrolü dışında bırakılmıştır.
Hz. Osman devrine kadar
ister gizli olsun, ister açık bütün malların zekâtı devlet tarafından
alınmaktaydı. Hz. Osman'ın hilâfeti zamanında devlet gelirleri arttı.
Ticaret malları ile nakit paranın tesbit ve kontrolü zorlaşmaya başladı.
Bunun üzerine Hz. Osman bâtını malların zekâtını sahibinin isteğine bıraktı.
Bu mallara sahip olan kimseler, devlet başkanının vekili kabul edilerek
zekâtlarını muhtaçlara bizzat vermekle yükümlü tutuldular. Sâib b. Yezid
şöyle diyor: "Hz. Osman'ın minbere çıkarak şöyle dediğini duydum: 'Bu ay
zekât verme ayıdır. Kimin üzerinde zekât borcu varsa, borcunu ödesin". Hz.
Osman devrinde başlayan bu uygulama günümüze kadar bu şekilde devam
edegelmiştir. (el-Kâsânı, Bedâyiü's-Sanâyi', I!, 7; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne,
I, 204). Ancak İslâm devleti uygun gördüğü takdirde emvâl-i bâtınanın
zekâtını da toplayabilir. Bunların toplanıp emvâl-i zâhire ile birlikte tek
elden yani devlet eliyle dağıtılması çok daha yararlı olur.
BAŞA DÖN
EMVAL-İ ZÂHİRE (SAKLANMASI ZOR OLAN MALLAR)
Açıkta olan, görülebilen,
saklanması kolay olmayan mallar.
Emvâl, "mal"ın çoğuludur.
Mal; insan tabiatının meylettiği ve ihtiyaç için biriktirdiği şeylerdir.
Birşeyin mal oluşu herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duyması ve
değer vermesiyle sâbit olur. Arapça'da önceleri yalnız altın ve gümüş için
kullanılan bu terim, daha sonra nakit para, menkul ve gayr-i menkul
mallardan maddî değeri olan her şeyi kapsamına almıştır (İbn Manzûr,
Lisânü'l-Arab, XI, 636). "Zâhir": açık, açıkta, gizli olmayan anlamındadır.
Emvâl-i zâhire, bir zekât* terimi olup; görünen ve tesbiti imkân dahilinde
olan açık malları ifade eder. Bunun zıddı emvâli bâtına, yani gizli
kalabilen mallardır. Bu iki terim, zekâtın devlet eliyle toplanması
konusuyla ilgili olarak ortaya çıkmıştır.
Zekâtın devlet eliyle
alınması ayette şöyle ifade edilir: "Müminlerin mallarından zekât al ki,
onunla kendilerini temizlemiş ve mallarını bereketlendirmiş olursun. Zekât
verdikleri zaman da onlara dua et. Zira senin duan onlar için bir huzur
vesilesidir" (et-Tevbe, 9/103-104). Hz. Peygamber yasadığı sürece zekât ona
veya görevlendirdiği zekât memurlarına verilmiştir. İbn Sırın (ö.110/728)
şöyle der: "Başlangıçta zekâtlar Hz. Peygamber'e veya onun görevlendirdiği
memurlara verilirdi. O'ndan sonra halife olan Hz. Ebû Bekir'e veya tâyin
ettiği memurlara; Hz. Ömer devrinde de yine kendisine veya zekât memurlarına
veriliyordu. Hz. Osman devrinde de ayrıl şekilde devam etmişse de onun şehîd
edilmesi üzerine müslümanlar görüş ayrılığına düşerek, bir kısmı zekâtı
devlete vermekte devam ediyor, diğer bir kısmı da zekâtlarını kendileri
dağıtıyorlardı" {Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbü'l-Emvâl, 751). Enes b.
Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, Temimoğulları kabilesinden bir adam
Peygamber'e gelerek "Yâ Resulullah, zekâtı senin gönderdiğin memura ödediğim
zaman, Allah'a ve Resulune karşı sorumluluktan kurtulur muyum?" diye sordu.
Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Evet, zekâtı benim gönderdiğim elçiye
ödediğin zaman kurtulur, borçtan berâat edersin. Ödediğin zekâtın sevabı
sana, günâhı da onu değiştirene aittir" (Mâlik, el-Müdevvene, II, 88). Hz.
Ebû Bekir halife olunca, zekâtı devlete vermek istemeyen bazı kabilelere
karşı, devlet güçlerini göndererek onları itâat altına almıştır" (Y. Vehbi
Yavuz İslâm'da Zekât Müessesesi, İstanbul 1977, 419).
İşte Hz. Osman devrinden
sonra da devlet eliyle toplanan emvâl-i zâhire, toprak altından veya toprak
üstünden elde edilen ya da elde edilmesi mümkün olan bütün mallar ve
hayvanlardır.
Bunlar toprak mahsulleri,
hayvanlar ve madenlerden ibarettir. Zekât miktarları ise şöyledir:
1) Kendiliğinden veya
yağmur suları ile sulanan toprakların mahsullerinde; 1/10 (Onda bir).
2) Dışardan sulama,
gübreleme gibi enerji sarfetmek suretiyle elde edilen mahsullerde; 1/20
(Yirmide bir).
3) Yeraltı kaynakları,
maden, petrol... ve definelerde 1/5 (Beşte bir).
4) Hayvanlardan; Sığır
cinsinde 1/30 (Otuzda bir); koyun cinsinde 1/40 (Kırkta bir); deve
cinsinden, her beş deve için bir koyun; atlarda, her at için bir dinar (4
gr. altın para). (Geniş bilgi için bk. Zekât).
Bunların dışında kalan
altın, gümüş, nakit, mücevherat ve ticaret malları emvâl-ı bâtına (gizli
mallar)dır. Bunların zekâtı, Hz. Osman devrinden itibaren sahipleri eliyle
verilmeye başlanmıştır (es-Serâhsı, el-Mebsut, III, 18; el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi',
II, 7, 69; İbn Âbidîn, Reddü'l
Muhtâr, XI, 59; Seyyid
Sâbık, Fıkhu's-Sünne, I. 204).
BAŞA DÖN
ENFLASYON VE DEFLASYON
Bu durumu fıkıhçılar
kitaplannda zikretmemişler ve eserlerinde buna değinmemişlerdir. Çünkü
onların zamanlannda enflasyon vaki değildi. Bu durumun esası; akd
yapıldıktan sonra ve ödeme yapılmazdan önce enflasyonun ortaya çıkması,
böylece de zimmette sabit olan paranın satınalma gücünün; satış eşyası,
menfaatler ve karşılığında verilen hizmetlere göre düşmesidir. Paranın
değişmesi meselesinde fıkıhçıların sözlerinden elde edilen sonuç, tek başına
enflasyonun, borçlarda asla etkisinin olmadığıdır. Eğer enflasyonun yukarıda
anlatılan durumlardan birine yaklaşması sözkonusu olursa, o takdirde
enflasyonun kalıcı, ya da geçici olmasına bakmaksızın, hüküm o duruma göre
tesbit edilir. Bu, mücerred alacaklar ve borçlarda söz konusudur. Sabit
olmaları zamanında, paranın satınalma gücüne riayet edilen, sonra da
enflasyon ortaya çıkıp bu satınalma gücünün düştüğü mücerred borçlara
gelince bunlar, ortaya çıkan enflasyon oranına göre değişirler. Tıpkı nafaka
borcu gibi. Meselâ hâkimin bunu nafaka hakkına sahip olanın ihtiyacı olan
şeylerin, rapor günündeki fiyatlarına bakarak takdir edip, mükellef olan
üzerine hükmetmesinden sonra, piyasada bu ihtiyaç maddelerinin fiyatının
artması halinde, paranın değerinin değişmesine bağlı olarak borcun da
değiştigine hükmedilir. Çünkü nafakanın takdir edilmesini belirleyen esas,
nafaka verilenin yeterliliğini sağlamaktır. Halbuki, karara bağlanan bu
meblağ, enflasyon ortaya çıktıktan sonra, kendisine bağlanan maksadı
karşılamaya yetmez hale gelmiştir. Bu yüzden bağlı bulunduğu hedefin
değişmesine uyarak, borç da değişecek ve sonradan ortaya çıkan enflasyon
oranına uygun olarak miktarı da artacaktır. (. Sûyutî, Kat'u'l-mücadele'inde-tagayyüri'l-muamele
) Bu gibi olaylarda deflasyonun ortaya çıkması durumunda ise, bunun aksi
söylenir. Memurların, askerlerin, isçilerin maaşları, eğer yeterlilik düzeyi
gözetilerek takdir edilmişse, onlar da böyledir. Çünkü onlar da fiyatların
artmasına ve düşmesine göre enflasyona ve deflasyona bağlı olarak yükselme
ve alçalma şeklinde değişikliğe uğrarlar. Mâverdî, Ebû Yâ lâ, Bedrüddînb.
Cemâ'a ve başkaları bunu böyle açıklamışlardır. En iyisini Allah'u taâlâ
bilir.
ERKEĞİN PARFÜM
KULLANMASI
Içinde alkol olduğu
söylenen çeşitli yabancı parfümler var. Bunlar başka maksatlarla da
kullanılabiliyor. Bir erkeğin bu tür parfümleri kullanması caiz olur mu?
Bizde "ameller niyetlere
göredir." Bunun anlamı şudur: Doğru ve güzel bir iş dahî ancak iyi bir
niyetle yapılırsa güzel olur ve ibâdet olur. Kötü bir niyetle yapılırsa kötü
olur, hattâ günah olabilir. Rasûlüllah efendimiz (s.a.s) kokuyu çok övmüş ve
kendisinin de sevdiğini söylemiştir ve tâ, o zamandan, kadın kokusu ile
erkek kokusu arasında ayırım yapılmış ve farklı özelliklerde oldukları
söylenmiştir. Imdi bir erkek erkeklere has güzel kokuyu Rasûlüllah'ın
sünneti olduğu için kullanırsa güzel bir iş yapmış olur ve bir sünnet sevabı
alır. Sadece bulunduğu yerde başkalarını ağır kokularla rahatsız etmemek
için güzel koku kullanırsa güzel bir iş yapmış olur. Güzel kokuyu yabancı
kadınları celbetmek için kullanırsa bir haram işlemiş olur.
Içinde alkol olan erkek
parfümleri, Hanefi mezhebine göre kullanılabilir. Ama sadece kadınları
cezbetmek için geliştirilmiş parfümlerin evin dışında kullanılması mahzurlu
olmalıdır. Çünkü onlar zaten müslümanların örfünde güzel koku değildir.
Yabancı kadınların dikkatini çekmekten başka bir işe de yaramazlar ve
günümüzde havailiğin sembolüdürler. Hanımı hoşlanıyorsa evinin içinde
kullanabilir.
BAŞA DÖN
ERKEĞİN SÜSLENMESİ
Kadının kocası için
süslenmesi isteniyor. Bu, dini bir görev sayılıyor. Erkeklerin karıları için
süslenmesi bir görev değil mi?
Ibn Abbâs: Nasıl ben
eşimin benim için süslenmesini seversem, kendimin de onun için süslenmemi
severim. Zirâ Allah (c.c) "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi
kadınların da, marûf vechile, erkekler üzerinde hakları vardır." (K. Bakara
(2) 228) buyurmuştur. Ben onun üzerindeki bütün haklarımı kullanmak istemem,
çünkü bu ona da benim üzerimde aynı hakları gerektirir."(Ibn Kesir I/189;
Kurtubi NI/123; Bu söz Ebû Yusuf'a da nispet edilir. Hindiyye V/371)
demiştir. Rasûlüllah Efendimiz de bir hadîs-i serîflerinde erkeklere
hitaben: "Elbisenizi temiz tutun, saçlarınızdan alın (Saçınıza iyi bakın),
misvak kullanın (ağzınızı temizleyin) süslenin ve temiz olun. (Bir başka
rivâyette, bıyıklarınızı kısaltın). Çünkü Israilogullarının erkekleri böyle
yapmadığından, kadınları zinâya düştü." (Hindî, Kenzü'1-ummâl VI/640 (17174)
Ibn Asâkir'den) buyurmuştur. Bir sahâbî Âişe vâlidemize: "Rasûlüllah eve
geldiğinde ilk önce ne yapar?" diye sormuş, o da, "misvak kullanmakla
başlar" cevabını vermiştir.(Hattâb es-Subki, Menhel, I/205)
Kurtubî, tefsirinde
kadınların erkeklere üzerindeki "marûf vechile olan haklarını" erkeklerin
günaha düşmeksizin süslenmeleri, diye açıkladıktan sonra,(Kurtubi NI/123)
erkeklerin süslenmesiyle ilgili küçük bir bahis açar ve şunları söyler:
"Erkeklerin süslenmeleri
de, durumlarına (meselâ sosyal statülerine) göre farklılık göstermelidir.
Bilenler bu işi maharetle ve yakıştırarak yaparlar. Bir süslenme vardır bir
zamana gider, diğerinde gitmez. Bir süslenme gence yakışır, bir diğeri,
gence yakışmaz ihtiyara yakışır. Meselâ ihtiyar ve olgun (kâhil) erkek
bıyığını kazısa yakışır ve süslü olur. Bunu delikanlı yapsa çirkin ve
sevimsiz olur. Çünkü sakalı henüz gür değildir... Elbise konusunda da durum
aynıdır. Bütün bunlar karşılıklı haklar yerine getirilmek için yapılmalıdır.
Erkek becerikliliğe ve uyuma özen göstermelidir ki, süsüyle eşinin gönlünü
açsın ve onu başka erkeklere karşı iffetli kılsın. Meselâ sürme erkekler
için bir süs aracıdır. Ama kimine yakışır, kimine yakışmaz. Fakat güzel
koku, misvak ve diş araları temizliği, kirini pasını giderme, Saçını
düzeltip temizleme, tırnaklarını kesme herkes için uygundur. Kına yaşlılar,
yüzük yaşlı genç herkes için bir süs unsurudur... Sonra hanımına zaman
ayırıp onunla ilgilenmelidir ki, onun erkeğe karşı ihtiyaçlarını gidermiş ve
gözünü korumuş olsun..."(Kurtubî NI/124)
Erkek ayrıca genellikle ev
dışındadır, işi dolayısı ile başka insanlarla münasebet halindedir. Ve
özellikle de kendisini davet ve tebliğle görevli sayıyorsa üst başına o
kadar daha dikkatli olmalıdır. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) dâvet için
gönderdiği elçilerin sarıklarını kendi elleriyle bizzat sarar ve
düzeltirmiş.(Suyutî, el-Hâvî I/118)"Elbisenizi güzel yapın, eşyanızı düzgün
tutun, böylece insanlar içerisinde (hemen göze çarpan) beyaz tepecikler gibi
olun."(Suyûti, EI-Câmiu's-sağîr I/192) buyurmuştur.Bütün bunlar güzel
gayeler için güzel giymenin, erkek için bir sünnet ve niyetine göre bir
ibâdet olduğunu gösterir. Ama aynı mübahlar kötü gayeler için bir anda
günaha da dönüşebilir. Kadının yabancı erkekler için kokulanması günah da,
erkeğin ki sevap değildir.
ERKEK, DOKTOR
YANINDA DOĞUM YAPMAK SAKINCALI MIDIR?
Doğumda yardımcı
olabilecek kadın doktor, ebe ya da herhangi bir yardımcı varsa, bunlar
bulunmasa dahi, kocanın yardımıyla, hattâ kendi kendine doğum
yapabileceklerinden eminse, bir erkeğe, doktor olsa dahi, doğum yaptıramaz.
Bunlârın hiçbiri yoksa, zaruret var demektir ve zaruret ölçüsünde, yani
zorunluluk olmayan yerlerini açmadan bir erkek doktordan yardım görebilir.
Ancâk bugünkü şartlarda doğum için bir kadının bir erkek doktora muhtaç
kalıp gidebilmesi; olsa olsa çok ender bir olay olabilir. Kaybedecek birşeyi
olmayanlar, elbette,zorunluluk yokken erkek doktora gitmekten birşey
kaybettiklerini anlayamazlar.
BAŞA DÖN
ERKEK ELBİSESİ İÇİN SÖYLENEBİLECEKLER
Kadın giyimini en azından
ana hatlarıyla belirten nasların bulunmasına karşılık, erkeğin elbise
şeklinden bahseden pek o kadar nas mevcut değildir. Kur'an-ı Kerim bu mesele
üzeride durmaz. Sünnet'te de bir kaç ana esasa temas edilmekle, mesele
gayrımüslimlere benzememe şartıyla örfe bırakılmıştır. Mamafih, fukaha
mevcut naslardan hareketle, yine de bazı genel hükümler çıkarmışlardır. Buna
göre elbisenin:
1- Avreti örtecek ve
insanı sıcak ve soğuğa karşı koruyacak kadarı farzdır. Tıpkı yeme ve içmenin
ihtiyaç miktarının farz olduğu gibi.
2- Zarûret miktarını
aşarak, zineti temin edecek ölçüde izâr, ridâ, sarık ve gömlek giyerek
takımı tamamlamak müstehaptır. Zira Allah, nimetinin eserini kulu üzerinde
görmekten hoşlanır. (Fetâvâ-yi Ankaravî, I/167.)
3- Bayramlarda, cum'alarda
muhtaçları rahatsız eder görünümler olmaması kaydıyla, güzel ve kaliteli
elbiseler giymek mübahtır.
4- Kırmızı ve bazılarına
göre sarı renkte elbiseler giymek mekruhtur. Dürrü'l-Müntekâ'da sünnetin
hilâfına giyilen her türlü elbisenin mekruh olduğu da ilâve edilmiştir, (Dürrü'l-Müntekâ,
(Dâmâd kenarında) N/532.)
5- Kibirlenmek amacıyla
giyilen elbise, erkeğin saf ipekten dokunmuş olarak giydiği elbise ve gayri
müslimlerin özel elbiselerine benzeyen elbise haramdır.
(Başkalarına benzeme
konusu, psiko-soyal ve itikâdî yönlerden incelenmeye değer bir konudur.
1920'li yıllarda Şeriatın yürürlükten kaldırılması çalışmaları arasında,
Islam'a has kiyâfet şekillerinin de buna parelel olarak değişmesi gereği
kaçınılmaz görülüp, bunların yerine başkaları arandığı sıralarda, Mısır Din
Işleri Riyâseti bir bildiri yayınlayarak, başkalarına benzeme açısından "Kubbe'a,
ya da Bernita" (fötr Sapka) denen giysinin câiz olamyacağı neticesine
varmış, Allâme Muhammed Bahit aynı gayeyle hazırladığı ve 1926'da neşredilen
risâlesinde; sarık giymenin bir sünnet ve müslümanları başkalarından ayıran
bir şiar olduğu, kubbe'a'nın ise, gayr-i müslimlerin şiari olduğundan
giyilmesinin câiz olamayacağı, fes de bir hususiyet ifade etmeyip,
müştereken giyilen bir elbise çesidi olduğundan, giyilmesinde mahzur
olmayacağını tasrih etmiş ve meseleye sosyolojik açıdan da bakarak,
Endülüs'ün inkiraz bulmasını, bu şiarların muhafaza etmediklerine
bağlamıştır. Aynı yıllarda Tanta Ensitüsü Uleması, hazırladıkları ortak
beyannamede, teşebbüh meselesini, Kitap, Sünnet ve Hulefâ-i Râşidin
devrindeki uygulamalar nokta-i nazarından ele alarak "kubbe'a" giymenin
haram olduğu neticesine varmışlardır. Yine aynı yıllarda, içlerinde Muhammed
Ebû Zehrâ'nın da bulunduğu on beş kişilik tahassus uleması, meseleyi son
derece etraflı bir şekilde ele almış, âdetlerin akidenin emâreleri olduğunu
vurgulayarak, Hz. Ebû Bekr'in saç şekillerini gayr-i müslimlere
benzetenlerin -bu işin gayr-i müslimlere has bir iş olması halinde-
akidelerini sormaksızın öldürülmelerini emretmesine dikkat Çekmiş, fukahanın
"teşebbüh" konusundaki görüşlerini sıralamış ve son bölümde meselenin yine
sosyolojik yönünü ele alarak, milletlerin Şahsiyeti konusunda sosyal varlığa
en tehlikeli ve en zararlı olan şey'in, başkalarını taklid olduğunu anlamış
ve Ibn Haldun'un şu sözleriyle meseleyi bağlamıştır:
BAŞA DÖN
"Bu yüzdendir ki,
mağlubun; giymesinde, içmesinde, selamlaşmasında, bunları benimsemede ve
şekillerinde ve diğer durumlarında gâlibe benzemeye çalıştığını görürsün. Bu
noktadan meseleyi, sebep ve illet tesirini göz önünde bulundurarak
inceleyen, bütün bunların istilâ belirtileri olduğunu görecektir."
Bütün bunlardan ötürü "teşebbüh"ün
sınırlarını tesbit etmek önemlidir. Zira Allah Rasülü, çevre memleketlerden
gelen bazı elbiseleri giymiş; (Meselâ, "Yemen'den gelen bir izar ve
mülebbede dedikleri bir kisâ içerisinde iken kabzedildi." rivayeti
mevcuttur. Ebû Davûd, N/368) bazılarının da yırtılıp başka elbiselere
çevrilmesini emretmiştir. (Bk. Ebû Davûd, N/385 Fetâvâ-yi Hindiyye'de Ebû
Yusufun: "Allah Rasûlü, ruhbanların giydiği tüylü ayakkabı giydi" sözü ile,
kulların salahına olan konularda teşebbüh'ün zarar vermediğine işaret ettiği
kayıtlıdır. (Fetâvâ-yi Hindiyye V/293)
Erkek elbisesi konusunda
söylenebileceklerin bazıları da şunlardır:
Erkek elbisesinin darlığı
konusundaki nehiyler, kadın elbesisinde olanlar kadar sarih değildir. Hatta
Imam Sa'rânî'nin nakline göre Ebû Zerr'in: "Allah Resulü, sert ve dar giy
ki, iftihar sende mesağ bulamasın, buyurdu" dediği vakidir. Ancak kadınların
giymelerinin yasaklanışını gerektiren illetin erkeğin dar giymesi halinde de
mevcut olması, erkek elbisesinin de dar olmasını mekruh kılar. Fakat bunun
erkekte de avret sınırı için gerekli olduğu, bedenin avret olmayan yerlerini
örten elbiselerin dar olmasının ancak sahih örfe muhalefeti halinde mekruh
olacağı açıktır.başaçık gezmenin kerâhati da keza örfle sabit olabilir.
Çünkü bu konuda hükme mesned olacak bir nas yoktur. Hatta Imam Şa'r-ânî'nin
nakline göre Abdullah b.'Ayf, yaz-kış başı açık gezerdi. Sarığı da, takkesi
de yoktu. Bir yığın saçı vardı. (Imâm Sa'rânî, Kesfu'l-Gumme, I/l98.)
Bu konuda Imam Sâtibî
şunları söyler:
"Meselâ erkeklerin
başlarının açık olması, yerine göre değişir. Bu haraket doğudaki
memleketlerde mürüvvet sahipleri hakkında çirkin bir hareket sayıldığı
halde, batıdaki (Islam) memleketleride çirkin sayılmaz. Bu değişiklige göre,
şer'î hükümde değişiklik arzeder. Onun içindir ki doğuda erkeğin başının
açıklığı, adâlet vasfını lekelediği halde, batı (Islâm) memleketlerinde
adâletini lekelemez. (es-Sâtibî, el-Muvâfâkât. )
Altın yüzük ve altın süs
eşyası, erkekler için haramdır. Kibri için olmamak kaydıyla sümkürmek, ya da
abdest ıslaklığını silmek gayesiyle, üzerinde mendil taşımakta bir mahzur
yoktur. (Dâmâd, N/537.) Avreti örten kadarı kîfâyet etmekle beraber, erkeğin
kamis (gömlek), izâr ve sarık olmak üzere üç parça elbise içerisinde namaz
kılması müstehaptır. Bunlara gücü yeterken, sadece izârla namaz kılması
mekruhtur. (Tahtâvî, Ala Merâki'l-Felâh,170. ) Kadının da kamîs, izâr ve
başörtü olmak üzere yine üç parça içerisinde namaz kılması müstehaptır.
Altını gösterecek kadar ince elbiseyle kılınan namaz câiz değildir. (Fetâvâ-yi
Hindiyye, I/45, 46. ) Es-Sübkî, Şafiî fukahâsından Ahmed b. Isâ'nın
kadınların cilbâb örtünmelerini emreden ayetteki hükme gösterilen, "Hür ve
namuslu oldukları tanınıp, fâsıkların onlara eziyet etmemesi" illetinden,
âlimlerin ve sâdâtın uyguladıkları değişik elbise ve sarık giyme işinin (ilmiyye
kisvesinin) -her ne kadar selef bunu yapmamışsa da- güzel bir şey olduğu
hükmünü istinbat etmiştir. Çünkü bunda onların tanınmaları, böylece de
söyledikleriyle amel edilmesi için belirlenmeleri sözkonusudur. Bu güzel bir
istinbattır" der. (Alûsî, XXN/90. )Sirvâl (bacağın yarısına kadar uzanan
donlar) sünnettir. (Fetâvâyi Hindiyye, V/293. )Kalensuve (takke, terlik)
giymekte bir beis yoktur. Bunun tilki gibi hayvanların kürkünden olması da
mahzursuzdur. Yabani hayvanların derilerinden kürk yapmak câizdir. (Fetâvâ-yi.
Hindiyye, V/291-293.)
BAŞA DÖN
ERKEK ELİ ÖPMEK
Bir kadın olarak
erkeklerin elini öpebilir miyiz? Ya da kimlerin elini öpebilir kimlerinkini
öpemeyiz? Mesela yabancı olmakla beraber ihtiyar olan erkeklerin elini
öpebilir miyiz?
Öncelikle el öpme
geleneğinin her yönüyle iyi bir davranış olmadığını bilmek gerekir. Bu bir
dini tavsiye değil, bir örf meselesidir. Ama yine de babanın ve arada
mahremiyet yoksa hocanın ve âlimin eli, onların konumuna saygı olmak üzere
öpülebilir. Aralarında mahremiyet bulunan karşı cinsler, birbirlerinin
ellerini öpemezler, genel kaide budur. Ancak çok yaşlı kadınların elini,
yabancısi da olsa, Erkeklerin sikabileceğine dair uygulama ve görüşler
vardır.(bk. Ibn Hümâm, Fethu'1-Kadîr VNI/98)
Ama erkek ne kadar yaşlı
olursa olsun, yabancısı olan kadınlar, onun elini sıkamaz ve öpemezler.
Bûnda elbette hikmetler vardır. Bir defa erkekler yaşlansalar dahî kadınlara
karşı gönül ilgileri kesilmez. Halbuki, yaşlı kadınlar öyle değildir. Bundan
olacak ki, Kurân-ı Kerim'de kadın için : "Nikâh beklentisi olmayan (yaşlı)
kadınların, süslenip kendilerini teşhir etmedikten sonra, (erkeklerin
yanında) dışlık(Âlûsî XVNI/216) elbiselerini çıkarmalarında bir günahları
olmaz. Ama (yine de çıkarmayıp) iffetli olmaları kendileri için daha
iyidir." (K. Nûr (24) 60) denir ve yaşlı kadın, yaşlı olmayandan ayrılırken,
yaşlı olan erkek bu konuda yaşlı olmayandan ayrılmaz.
Böyle olunca: 1- Çocuklara
ve özellikle de kız çocuklarına, rastgele herkesin elini öpme alışkanlığı
vermek, övülecek bir şey değildir. 2- "Müstehât" (arzu duyulabilecek) yaşına
gelmiş bir hanım kendine nikâhı düşebilecek hiç bir erkeğin elini öpemez. 3-
Kadın, nikâhı kendisine ebediyyen haram olan erkeklerin (kayınpederi,
amcası, dayısı, kardeşi, Babası... gibi) elini "fetva" olarak öpebilir, ama
Babası dışındakilerin elini öpmemesi daha güzel ve takvâya daha uygun olur:
4- Kadın bir erkeğin elini sırf ihtiyar olduğu için öpemez ama, ihtiyâr
kadınların elini yabancısı olan erkekler bazılarına göre öpebilir, ancak
öpmemeleri daha güzel olur.
ERKEK HOCALARDAN DERS
Bir hanım; erkek hocadan
Arapça dersi alabilir mi?
Bilindiği gibi; herkes
için farz-ı ayın olan ilimler olduğu gibi, farz-ı kifaye olan ilimler de
vardır. Kadın olsun erkek olsun, kendileri için farz-ı ayın olan ilimleri
öğrenmek zorundadırlar. Ancak meşru bir işi yine meşru bir yolla yapmak da
zorunludur. Buna göre halvet olmamak, şer'î tesettüre riayet etmek,
kalplerde fitne (cinsel düşünce ve duygular) bulunmamak şartıyla, erkek
kadına, vacip bilgileri öğretebilir. Arapça bu tür bir bilgi değildir. Onun
için bu tür bilgilerde işi biraz daha sıkı tutmak gerekir. Ders anlatırken
erkeğin kadına bakmaması veya arada perde olması ihtiyatlıdır. Aslında
cumhurca çok müsamahalı sayılsa bile,Hanefi Mezhebinde, fitneden emin
olunması halinde, erkek, bir yabancı kadının eline ve yüzüne bakabilir. Ama
ders anlatma gibi uzun sürecek bir bakışma ve mükâleme (diyalog) esnasında,
taraflardan birinde fitnenin (cazip duyguların) olmaması çok nadir bir olay
olacağından, buna caiz demek çok zordur. Bu durumda perde, ya da kamera
sistemi kullanmak gerekir. Şunu da bilmekte yarar vardır: Erkek, yabancı
kadınlarla,kadınlar birden çok olsalar dahi, bir arada bulunamaz.( Kadızâde
Efendi,) Bu yüzden erkeğin; içlerinde başka erkek ya da kendi hanımı ve
annesi gibi mahremi bulunmayan kadınlara ev gibi kapalı yerde imam olup
namaz kıldırması mekruh görülmüştür. Ama camide olursa bu câizdir. ( Serahsî
I/166)
BAŞA DÖN
ERKEK İHTİLAM OLDUĞU GİBİ KADIN DA İHTİLAM OLABİLİR Mİ?
Erkek olsun kadın olsun
ihtilam olur. Meni dışarıya çıkarsa gusül icab eder. Erkek için bu hal tabii
olduğu gibi kadın için de tabildir. Ancak bu hal kadınlarda az görülür. İmam
Muhammed'e göre kadın ihtilam olur. Fakat meninin dışarıya çıktığını
görmezse ihtiyaten yıkanması daha iyidir. Çünkü kadından çıkan meninin geri
dönmesi muhtemeldir.
EŞ DIŞINDAKİ HISIMLARIN NAFAKASININ DÜŞMESİ
Çocuk, anne, baba ve diğer
nesep hısımlarının nafakası, sürenin geçmesiyle düşer. Hâkim bu hısımlar
lehine nafakaya hükmettiği zaman, hısım bunu kabzetmese veya süre geçinceye
kadar nafakaya mahsûben borçlanmamış olsa nafaka düşer. Hanefilere göre,
hâkim borçlanmaya izin vermedikçe süresi geçen nafaka düşer. Çünkü diğer
hısımların nafakası ihtiyacı gidermek için vacib olur. Zengin olan bunu
isteyemez. Nafakanın zamanında kabzedilmemesi, hak sahibinin ihtiyacı
olmadığını gösterir (bk. el-Kâsânî, a.g.e., IV, 37; Ibnül-Hümâm, a.g.e., III,
354; el-Meydâni, el-Lübâb, III, 109).
BAŞA DÖN
EŞ'ARİYYE
Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'nin
(324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü.
Çoğulu "Eşâ'ira" gelir.
Eş'ariyye ismi, her ne
kadar, Ehl-i Sünnete mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da, bu ekolün
ortaya çıkışı dikkate alındığında, ehl-i bidata mukabil kullanılması
itibariyle genel anlamda Mâtûridîyye'yi de içine alarak, Ehl-i Sünnet'in
genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zira, o yıllarda akaidin önemli
meselelerinden birini teşkil eden Allah'ın sıfatları meselesinde birbirine
zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye
görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi.
Selefiyye'ye sıfatları kabul etmesi sebebiyle "Sıfâtiyye" deniliyordu.
Eş'ârî Selefiyye'ye geçtikten ve Eş'ariyye ekolünün temsilcisi olduktan
sonra, sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnete "Eş'ârîyye" denilmiştir. İşte bu
bakımdan Eş'ârîyye, ehl-i bid'ata mukabıl olarak kullandığı takdirde
Maturidiyye'yi de içine almaktadır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi 153. Ayrıca
kaynaklar için bk. Şehristânı, el-Mile'l 1/92-93; İzmirli, Yeni İlm-i
Kelâmı/l 10).
Eş'ârîyye Mezhebi,
Mu'tezile'ye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve selef akidesini esas
almıştır. Fakat, akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl
kullanılmış, te'vile yer verilmiştir. Eş'ariyye'ye mensup kelâm âlimleri
zamanla te'vile daha çok yer vermişler, zaman zaman da kelamda yenilikler
yaparak, Kelâm ilmini felsefe ile meselelerini tartışabilecek bir güce
kavuşturmuşlardır. Gazzâlî'nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği
olarak ele alınabilir. Kısacası, Eş'ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır.
Zira, ortaya çıkışındaki ortamda bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu .
Eş'ârîyye ekolü önce Irak
ve Suriye'de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş'ârî
âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır
ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.
BAŞA DÖN
Eş'ârî'den sonra bu ekole
mensup olarak, ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları
saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu'l-Haremeyn
Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî
(548/1153-54); Fahru'd-din Râzı (606/1209-10); Sayfullah Âmidî
(631/1233-34); Beydâvî (685/1286 -87); Sa'dud-din Teftâzânî (793/139091);
Seyyid Şerif Cürcânî (816/141314); Celâlu'd-din Devvânı(908/1502503).
Eş'ârîyye ekolünün genel
görüşlerine gelince; Bunları bir fikir vermesi açısından ana hatlarıyla
şöyle sıralanabilir: Ancak bu görüşleri tam anlamıyla ifade edebilmek için
dayandıkları esaslar ve istidlâl yollarıyla, delilleriyle ele almak en doğru
yol olacaktır. Bu da burada mümkün olmadığı için bunları ana başlıklarıyla
verme yolunu tercih ediyoruz.
1. Ma'rifetullah: Akıl hiç
bir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah'ı bulabilecek güçte bile olsa, Allah'ı
bilmek şer'an vaciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan, dinden-
haberi olmayan insan, hiç bir şeyden sorumlu değildir.
2. Nübüvvet: Nübüvvet için
erkek olmak şart değildir. Kadında peygamber olabilir.
3. Cüzi İrade: Cüzi irade
müstakil değildir, onu da Allah yaratır.
4. Kesb: Kesb, insan
gücünün, güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş'ârîyye ekolünde kesb
anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer
meselelere göre daha zordur.
5. Husn ve Kubh: Husn ve
kubh şer'îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah'ın emir ve yasağı ile
bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir,
nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.
6. Tekvin: Tekvin hakiki
bir sıfat olmayıp, itibarı bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.
7. Sebep ve Hikmet:
Allah'ın fiilleri bir hikmete göre olmadığı gibi bir sebebe de bağlı
değildir. Çünkü Allah, yaptıklarından sorumlu değildir.
8. Güç Yetirilemeyen Şeyle
Teklif: Allah'ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını
emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Ama böyle bir durum
vaki olmamıştır.
9. İbadet Mükellefiyeti:
Kâfirler iman etmekle mükellef oldukları gibi, ibadet etmekle de
mükelleftirler. İbadet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.
10. İrtidad: Dinden çıkmış
olan, yeniden iman ederse amelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.
11 . Kelâm-ı Nefsı:
Kelâm-ı Nefsî'nin işitilmesi caizdir.
12. Kur'an-ı Kerîm:
Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur'an mahluk değildir. O Allah'ın kelâmıdır. Ses
ve harflere muhtaç değildir. Elimizde bulunan mushaf ise, ses ve harflere
muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Bir
şeyi(n olmasını) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" dememizden
ibarettir. O da derhal oluverir" (en-Nahl, 16/40). Kur'an yaratılmış olsa
idi, Allah kendi sözü olan Kur'an'a ol demiş olacaktır. Halbuki "ol' sözü de
Kur'ân'dadır.
13. Ezelde Ma'dûma Hitab:
Yüce Allah'ın hitabının ezelde ma'duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna
göre Yüce Allah ezelde mütekellimdir.
14. Tevbe-i Ye's:
Ümitsizlik halinde yapılan tevbe makbuldur.
15. Şefaat: Şefaat haktır
ve kıyamet günü gerçekleşecektir.
16. Rü'yet: Yüce Allah'ın
ahirette mü'minler tarafından gözle görülmesi mümkündür ve görülecektir. Bu
hem aklı deliller hem de naklî deliller ile desteklenmiştir. Allahu Teâlâ
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: ''O günde (kıyamette) peygamberlerin
velilerin ve müminlerin yüzleri apaydınlıktır. Rablerine orada hiçbir engel
olmaksızın bakıcıdırlar'' (el-İnsân, 75/22-23) .
BAŞA DÖN
EŞHURU'L-HURUM( HARAM AYLAR)
Haram aylar, hürmete lâyık
aylar (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb). Bu aylarda savaş yapmak yasak
olduğu için bu adı almıştır.
Câhiliye devrinde Araplar
arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı.
Bu aylarda panayırlar kurulur, şiir yarışmaları yapılır; yahudiler,
hristiyanlar ve puta tapıcılar dinlerini yayarlardı. Eğer bu barış aylarında
savaş olursa, yasak çiğnendiği için "Ficâr savaşı" denirdi. Peygamberimiz
(s.a.s.)'in yirmi yaşlarında iken, Kureyşlilerle Hevâzin kabilesi arasında
yapılan Ficâr savaşlarına katıldığı rivâyet edilmektedir. Peygamberimiz
(s.a.s.) bu savaşta kimsenin kanını dökmemiş, yalnız atılan okları toplayıp
amcalarına vermiştir.
Haram aylar, Arapların Hz.
İbrahim'den beri kullandıkları, kameri aylardandır. Yani ayın hareketine
göre düzenlenen takvimin aylarındandır. Hicret, İslâm tarihinde bir dönüm
noktası olduğu için hicretin yapıldığı ay olan Muharrem ayı Hz. Ömer
zamanında takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Böylece hicretin
yapıldığı yıl birinci yıl olmak üzere hicri kameri yıl ortaya çıkmıştır.
Muharrem ile başlayıp Zilhicce ile sona eren hicrî-kamerî senenin ayları
şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîulevvel, Rebîulâhir, Cemâzilevvel,
Cemâzilâhir, Receb, Şâban, Ramazan, Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce.
Kur'an'da haram aylardan
Tevbe suresinde bahsedilir:
''Gökleri ve yeri
yarattığı gündeki yazısına göre Allah'ın katında ayların sayısı onikidir.
Bunlardan dördü haram (ay)lardır. İşte doğru din budur. O aylar içinde
(konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve Allah'a ortak koşanlar
nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın ve
bilin ki Allah (günahlardan) korunanla beraberdir. Haram ayı içinde savaşmak
yasaklanmıştı. Bu ayda savaşmak için haram ayını başka bir aya ertelemek,
küfürde daha ileri gitmektir. İnkâr edenler onunla saptırılır. O (haram
ayını) bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram
kıldığının sayısını çiğneyip, Allah'ın haram kıldığını helâl yapsınlar.
Yaptıkları işin kötülüğü kendilerine süslü gösterildi Allah kâfirler
toplumuna yol göstermez '' (et- Tevbe, 9/36-37) .
Bu ayette geçen "nesî"
(geciktirme)'nin nasıl olduğuna ve Arapların bu sûretle haram ayı nasıl
helâl saydıklarına gelince; Ay senesi (354 gün) ile güneş senesi (365 gün)
arasında on bir günlük bir fark olduğu için kamerî aylar her sene on bir gün
evvel geliyordu. Buna göre Hac mevsimi bazan kış ortasına gelir, bazan yazın
en sıcak zamanlarına rastlardı. Bu durum müşriklerin hoşuna gitmiyordu.
Çünkü yazın sıcağında kışın soğuğunda bedevîler Kâbe ziyaretine gelemiyor,
ticaret hayatı da aksıyordu. Bundan dolayı her üç yılda bir defa bir meclis
toplanır, o senenin aylarına bir ay eklenerek ay senesi on iki aydan on üç
aya çıkarılırdı. Hac mevsimi ise devamlı olarak, dört mevsimden işlerine
gelen (mesela ürünlerin yetiştiği) mevsime bırakılırdı. Bu suretle Hac
mevsimi değişmiyor fakat aylar yer değiştirmiş oluyordu. Muharrem ayı
Saferden başlayarak sırasıyla onikinci ay olan Zilhicce'ye kadar bütün on
bir ayın yerini alırdı. Böylece haram aylar helâl ayların yerine geçmiş
olurdu. Hac ayı (Zilhicce) de, her sene on bir ay sonraya bırakıldığı (yani
nesî' yapıldığı) için hakiki Hac ayı olan Zilhicce'nin dokuzuncu günü ancak
otuz üç senede bir defa esas kendi yerini buluyordu. Nitekim Hicretin onuncu
yılı Zilhicce'si aslı yerine gelmişti.
Peygamberimiz (s.a.s.)
Veda Hutbesi'nde haram aylar konusunda şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar,
harbedebilmek için haram ayların yerlerini değiştirmek, şüphesiz ki küfürde
çok ileri gitmektir. Bu, kafirlerin kendisiyle dalalete düşürüldükleri bir
şeydir. Bir sene helâl olarak kabul ettikleri bir ayı öbür sene haram olarak
için ederler. Cenâb-ı Hakk'ın helâl ve haram kıldıklarının sayısına uydurmak
için bunu yapıyorlar. Onlar Allah'ın haram kıldığına helâl, helâl kıldığına
da haram derler. Hiç şüphe yok ki zaman, Allahu Teâlâ'nın yarattığı gündeki
şekil ve nizamına dönmüştür. Sene oniki aydır; dördü haram aylardır; üçü
peşpeşe gelir: Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Şaban'la Cemâzilevvel
arasındaki Mudar kabilesinin Receb'i (Mudar kabilesi Receb ayına çok hürmet
ettikleri için böyle denilmiştir) (et-Tâc, II, 149).
Bu aylarda savaş yasağı
neshedilmiş (kaldırılmış)tır. "Nefislerinize zulmetmeyiniz'' ayetindeki
"zulüm" günâh işlemek olarak tevil edilmiştir. Dolayısıyla bu aylarda günâh
işlemenin cezası diğer aylara göre daha çoktur.
BAŞA DÖN
EŞİM İSLAMI YAŞAMIYOR. NAMAZ KILMAZ, ORUÇ TUTMAZ, İÇKİ İÇER, TESETTÜRE
RİAYET ETMEZ. ONUNLA BİRLİKTE HAYAT SÜRDÜRMEM CAİZ MİDİR?
Eşin inanmadığından
İslam'ı yaşamıyorsa mürteddir. Yani İslam'dan dönmüştür. Mürted ile evlenmek
caiz olmadığı gibi onunla birlikte hayat-ı zeciyeyi sürdürmek caiz değildir.
Ve onunla birlikte geçen hayat gayr-ı meşrudur. Fakat İslam'a inandığı
halde, kendini günah şeylerden muhafaza etmiyorsa müslümandır. Yalnız
günahkardır. O takdirde onunla beraber yaşamak caizdir.
İyi insanlarla teşrik-i
mesai eder ve güzel dini kitaplar okursa nefsini ıslah edebilir. Böyle devam
etse de onu boşamak icab etmez (el-Fetava el-Hindiyye). Yalnız, çocukların
ahlakını bozup İslam terbiyesinden uzaklaştırıyorsa onların manevi hayatını
kurtarmak için ondan uzaklaşmak daha evladır.
EŞİNİN CENAZESİNE
BAKMAK
Insan eşinin cenazesine
bakabilir mi?
Bu konuda öncelikle şu
kuralı hatırda tutmak gerekir.
"Avret bir organ insan
öldüğünde de avrettir ve yabancı kadının elleri ve yüzü hariç, bakılması
haram olan organının tutulması da haramdır". Kocasının ölmesi halinde kadın
"iddet" beklemek zorunda olduğu, yani bir bakıma hâlâ kocasına bağlı
bulunduğu için, kocasını yıkayabilir ve vücuduna bakabilir, karısının ölmesi
halinde ise birbirleriyle ilişkileri tamamen kesilir; bu yüzden kocası onu
yıkayamaz. Ancak yıkanacak kadın bulunmadığında, teyemmüm verdirir. Buna
göre kocanın, ölen karısının yüzüne ve ellerine bakmasında sakınca yoktur. (
Ibrahim Halebî, Halebî Kebîr 604-605; Bilmen, Ilmihal, mad. 534 s. 348)
BAŞA DÖN
ESMÂÜ'L-HÜSNÂ
Cenâb-ı Allah'ın güzel
isimleri.
Yaşadığımız dünya,
felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk
içindedirler. Bu, Allah'ın Rab sıfatının bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin
kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının
gereğidir.
Doğmamız, büyümemiz,
ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının
yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma
ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce
yoktur.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de
gerek hâdis-i şeriflerde gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri
iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ'nın zatına
mahsus bir özel isim olan "Allah" lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık
hakkında kullanılmamıştır. Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi
(ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir
kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ'nın ikinci
gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir. Ayet ve Hadislerde
Cenâb-ı Hakk'ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O'nun
sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm,
Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik
ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkındaki
inancı, O'nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce
sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü'l-Hüsnâ en güzel isimler
ile isimlendirmiştir (el-A ‚râf, 7/180; el-Isrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr,
59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında "Allah gelir. Diğer
isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla "Allah" isminin yerini alamaz.
Bu nedenle, Islâm'a girecek kişi, "Lâ ilâhe Illâllah" der; "Lâ ilâhe
illarahman" demez. Namaza başlarken, "Allahü Ekber"der; "Rahman Ekber"
diyemez. Allahu Teâlâ'nın bütün isimleri güzeldir. Kur'an-ı Kerîm'de,
"Allah'ın güzel isimleri vardır. O halde Allah'a o güzel isimlerle dua edin"
(el-A'râf, 7/180);
"De ki: "Ister Allah deyip
dua edin, ister Rahman deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun
güzel isimleri vardır " (el-Isrâ, 1 7/110) buyurulmuştur
Peygamber efendimiz de bir
hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır.
O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete
gider. şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever" (Buhârî, Daavât, 68).
Allahu Teâlâ'nın isimleri doksandokuz isimden ibaret değildir. O'nun ayet ve
Hadislerde gecen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî ve Ibn Mâce'de
geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayılmıştır.
ESNEMEK
Uyku, yorgunluk veya can
sıkıntısı halinde, elde olmadan, ağzın kendiliğinden açılarak, uzunca bir
nefes alıp verme hali. Bu hal bir bakıma, dalgınlık ve gaflet haline benzer.
Bu ise, müslümana pek yakışır bir durum değildir. Bunun için Hz. Peygamber
(s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c.), aksırmayı sever fakat
esnemeyi sevmez. Bir kimse aksırıp "Elhamdülillâh" derse, bunu işiten
müslümanların, "yerhamükellah " diye karşılık vermesi gerekir. Esneme ise,
şeytandandır. Bunun için, esneme ihtiyacı duyan kişi mümkün olduğu kadar
buna mani olsun. Çünkü biriniz esnediği zaman şeytan ona güler" (Buhâri,
Edeb, 165, 166; Müslim, Zühd, 54; Tirmizî, Edeb, 1, 4; Nesaî, Cenâiz, 52).
Şeytanın gülmesinden maksat, esneyenin içine düştüğü, gaflet ve bitkinlik
hali ile gülünç durumundan şeytanın hoşlanmasıdır. Zaten, inanan bir kişinin
başına gelecek her kötülük şeytanı memnun eder ve onu güldürür. Şeytanı
güldürmemek için kişinin, esneme belirtileri olunca; hareket ederek, elini
yüzünü yıkayarak, abdest alarak, yorgunsa dinlenerek bu gaflet halinden
kurtulmaya çalışması gerekir. Bütün bunlara rağmen esnemeden kurtulunamazsa,
esneme halinde ağzın el veya başka bir şeyle kapatılması Islâmi edep
gereğidir.
BAŞA DÖN
ESTETİK AMELİYAT
Bir zaruret olmadan burnu,
göğsü, kalçasi vb. organlarını ameliyatla düzeltmek, ya da şeklının
değiştirmek demek olan estetik ameliyat, ya da güzellik ameliyati da.
yukarıdaki âyet ve hadîslerden ötürü yasaklanan ve lânetlenen
davranışlardandır.
Bunlar sadece yasaklanan
bir davranış değil, aynı zaman da birer insanlık suçudurlar. Hasta disini
çektiremeyen, en zarurî ilâçları sâtin alamayan, zorunlu ameliyatları için
para bulamayan binlerce biçâre varken, sözde güzelleşmek, onu da başkalarını
tahrik için yapmak ugrunda milyonlar harcayan bu zavallılar gerçekte
çirkinlesmektedirler. Isin bir de psikolojik yönü vardır. Bu tür insanlar
genellikle şahsiyet yapılan oluşmamis, aşağılık kompleksi yaşayan uydu
şahsiyetler, ya da teshir ve görünme hastalığına maruz dengesizlerdir.
Ancak doğuştan gelen, ya
da sonradan ortaya çıkan ve insanın nominal görevlerini yapmasına engel
olan, ya da toplum içinde bazılarınca ayıplanma konusu olabilecek
sakatlıkların tedavisini bu tür güzellik ameliyatlarından ayırmak gerekir.
Islâm insanın şahsiyetini küçülten davranışları yasaklar, eksikliklerin
telâfisini ister. Allah Rasûlü Efendimiz harpte burnu kesilen bir sahabinin
çirkin görünümünü gidermek için altından burun yaptırmasına müsaade
etmiştir. (Ebû Dâvûd, hatem 7; Tirmizî, libas 31; Nesâî, zinet 41.) Çıkan
dişlerin yerine protez kullanmak ve dolgu yaptırmak, câizdir. (Merginânî,
Hidâye IV/83; Kâsânî, Bedâyî V/132; Zuhayli, el-Fikhul-Islâmî NI/544.)
Doğuştan var olan bir fazlalık parmağın alınmasına izin verilmiştir. (Kurtubî
V/393.)
BAŞA DÖN
ESTETİK AMELİYAT YAPTIRMANIN HÜKMÜ NEDİR?
Kur'ân-ı Kerim'de bir
ayet-i kerimenin meali şöyledir: "... Allah şeytanı rahmetinden kovdu. O da;
senin kullarından belli bir pay edinecek ve onları saptıracağım. Kuruntulara
boğacağım, onlara emredeceğim ve onlar da davarların kulaklarını yaracaklar,
emredeceğim de Allah'ın yarattığını bozacaklar. Allah'ı bırakıp, şeytanı
dost edinenler apaçık kayba uğramıştır.(K. Nisa (4) 119) Rasûlüllah
Efendimiz (sav) de bir hadislerinde: "On şey fıtrattan (yani Allah'ın
yaratması ve adeta görmek istediği şekilden)'dir: Bıyıkları kesmek, sakalı
uzatmak, misvak kullanmak, burna su çekip sümkürmek, tırnakları kesmek,
mafsalları yıkamak, koltuk altını yolmak, kasığı tıraş etmek, su ile
istincada bulunmak" buyururlar. Ravi, "Onuncuyu unuttum ama ağzı çalkalamak
olabilir" der.(Müslim, Taharet 56; Ebu Davud, taharet 29; Tirmizi, Edep 14;
Nesai, zinet 1; Ibn Mâce, taharet 8; müsned, VI/137) Bir başka hadiste:
"Allah güzellik(estetik) için iğne vs. ile kakma yapan ve yaptıran kadına,
(yüzünden, kaşından vb.) tüy yolan ve yolduran kadına, dişlerini
seyrelttiren ve bütün yollarla Allah'ın yaratmasını bozan kadına lânet etsin
(onu rahmetinden kovmuştur) (Buhari, Libas 82-87; Müslim, Libas 119,120; Ebu
Davûd, Teraccül 5; Tirmizi, Libas 25) buyurulmaktadır. Bir diğerinde: "Saç
(peruk) takan ve taktıran"a da lânet edilir. Bu son hadisin vürûd sebebi
söyledir: "Ebu Bekr'in kızı Esma anlattı: Bir kadın gelip, ey Allah'ın
Rasûlü, benim gelinlik bir kızım var. Hastalıktan dolayı saçı döküldü. Ona
saç ekleyebilir miyim? diye sordu da, Rasûlüllah böyle buyurdu".(Kurtubi,
V/392-94, XVNI/18; ed-Düm'l-Mensûr, N/691; Mecmau'1-Enhur, N/553, Buhari,
Tefsir (59) 4; Nesâî, Zinet 68, 70; Ayrıca bk, Kadının Misvakı, Menhel,
I/189) Bu naslardan hareketle fıkıhçılar vücuda uygulanacak kına, boya ve
sürme gibi kalıcı olmayanların dışındaki ameliyelerin estetik maksatla
yapılanlarını, Allah'ın yaratışına (Fıtrata) müdahele saymış ve haram
olduğunu söylemişlerdir. Zira hadisteki "güzellik için" kaydı bunu gösterir.
Islâmi, yani insanî olan da budur. Çünkü Allah bu dünya sahnesinde herkese
rolüne göre bir biçim ve tip vermiş ve o rolü adeta en iyi oynamasını
istemiştir. Zaruret yokken tipini ve biçimini değiştirmeye kalkışan, bununla
verilen rolü kabul etmediğini ihsas etmiş olur. Işin bir yönü budur. Diğer
yönü israfla ilgilidir. Islâm'da harcama, kazanmanın fonksiyonu değildir.
Yani kazanan, kazandığını istediği gibi harcama yetkisine sahip değildir.
Her devirde gerekli tedavi ve ameliyat masraflarını karşılayamadığı için
ölen binlerce insan varken, "Komşusu aç iken sabahlayan bizden değildir"
prensibini koyan İslam'ın, güzelleşmek için yapılan estetik ameliyatlara
yüzmilyonlar verilmesini onaylaması elbette beklenemez. Işin bir başka yönü
daha vardır: Estetik ameliyat yaptıranlar genellikle kadınlardır ve bunu
genellikle başkaları için yapmaktadırlar. Halbuki, Islâm kadının, kocasından
başkaları için süslenmesini yasaklamıştır. Yabancılara görünmeyen, yani
müslümanca yaşayan bir kadın buna zaten ihtiyaç duymayacaktır. Ancak yasak
olan ameliyat, fıtratı bozan ve güzelleşmek için yapılan olunca, her nasılsa
bozulan fıtratı düzeltmek ve zaruretten ötürü tedavi olmak maksadıyla
yapılan ameliyatlar caiz görülmüştür. Meselâ bir hastalık sebebiyle (hormon
bozukluğu vb.) kadının yüzünde ve bıyığında erkek sakalı gibi kalın tüylerin
bitmesi halinde onları yolmak fıtratı bozmak değil, aksine bozulan fıtratı
tedavi etmek olacağından caizdir, hatta Ibn Abidin'in dediğine bakılırsa
müstehaptır.(Ibn Abidin, V/239) Çünkü bunda hem erkeğe benzemekten
kurtulmak, hem de, eğer istiyorsa kocası için süslenmiş olmak vardır ki,
ikisi de vacip olan şeylerdir. Ama tabiî olarak her kadının yüzünde ve
ayağında bulunan ayva tüylerini yolmak caiz değildir. Zarar ve ızdırap veren
eğri ve bozuk dişini aldırmak ya da düzelttirmek, doğuştan olmakla beraber
zarar ve acı veren, meselâ bir altıncı parmağını aldırmak da fıtratı bozma
sayılmayacağından caizdir, denmiştir.(Bu konularda daha geniş ve etraflı
bilgi için bk. Kurtubî V/389 vd.; Hattâb es-Sukî, el-Menhel, I/183 vd.)
Zaruretten ötürü takılan diş, protez vs. de aynıdır. Çünkü Rasûlüllah
Efendimiz, savaşta burnu kesilen bir sahabinin, üstelik altından bir burun
edinmesine izin vermiştir.(Imam-ı Merginani, el-Hidâye, IV/82-83) Kadının
ayaklarındaki erkek tüyü gibi kılları almasının da, eğer kocası istiyorsa
caiz olduğu söylenmiştir. Çünkü kadın ayağını zaten yabancıya
göstermeyecektir.
BAŞA DÖN
Kadının saçını erkeğe
benzeyecek ölçüde kısaltması, ya da tıraş etmesi de tedavi gayesiyle
olmadıkça haramdır.(Ibn Kudame, el-Mugni, I/90) Peruk olarak insan saçından
başka birşey kullanmasına izin verilmiştir.(bk. Ibni Abidin V/239) Güzellik
için bu tür ameliyatların caiz olmaması erkekler için de geçerlidir. Sakalla
beraber bıyıkları da kazımak suretiyle tüysüz (emred) bir hal alıp kadına
benzemeleri de (Allah'u a'lem) caiz görülemez.
ETEKLE NAMAZ
Topaklara kadar uzun bir
etekle, paçasız külotla, ya da kısa etek ince çorapla namaz kılınabilir mi?
Namazda örtünmenin ölçüsü,
elbisenin avret sayılan yerleri başkasına göstermemesi ve vücudun rengini
belli etmemesidir. Bu şartlar yerine getirildikten sonra elbise tek parça
olsa da, altında hiç külot bulunmasa da namaza engel değildir. (49 Bk.
Ibrahim el-Halebî, Halebî kebîr 215 ) Buna göre vücudun rengini belli
etmedikten sonra, şeklini belli etse de yine namaza engel değildir. Vücut
hatlarını belli eden elbisenin dışarıda giyilmesinin haramlığı fitneye sebep
olacağından ötürüdür. Yoksa avretini örtmüş sayılır ve avreti örtünce de
onunla namaz kılınabilir. Dolayısıyla bacaklardaki çoraplar, cildinin
rengini belli etmeyecek kadar kalın ise; kadın kısa etekle ve çorapla da
namaz kılabilir. Yeter ki eğilmelerle başka tarafları açılmasın. Ancak
namahreme bu şekilde görülmesi mahzurludur Çünkü rengi görülmüyor olsa bile,
bacakların şekliyle kötü duygulara sebep olabilir
BAŞA DÖN
ETİ YENEN HAYVANLAR
İslâm dini, birtakım
hayvanların etini helâl kılarken, bazı hayvan çeşitlerinin etlerini yemeyi
de yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in sünnetinde bu konu
ile ilgili hükümler yeralmış, fakihlerin görüşleri de buna ilâve edilmiştir.
Cenâb-ı Hak, şöyle
buyurur: "Ey Muhammed, de ki: Bana vahyolunanlar arasında, yiyen kimseye
haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Yalnız murdar ölmüş hayvan eti veya
akmış kan yahut domuz eti ki, bu, şüphesiz pistir; yahut Allah 'dan başkası
adına bir fısk olarak boğazlanan hayvan müstesnadır. Ancak kim darda
kalırsa, aşırı gitmemek ve zarûret miktarını aşmamak şartıyla yiyebilir"
(el-En'âm, 6/145).
"O, onlara temiz ve güzel
şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri ise haram kılıyor " (el-A 'râf, 7/157)
.
Ebû Hureyre'den
nakledildiğine göre Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Azı dişi olan her
yırtıcı hayvanın yenilmesi haramdır" (Müslim Sayd, 1 5, 16; Ebû Dâvûd,
At'ime, 32; Tirmizî, Sayd, 9, 11). İbn Abbâs'ın rivâyetinde bu hadisin
devamı şöyledir- ''... Ve pençesi ile avlanan her kuş haramdır" (İbn Hacer
el-Askalâni, Bulûğü'l-Merâm, Terc. A. Davudoğlu, IV/158).
Bu duruma göre kara
hayvanlarından koyun, keçi, sığır, manda ve deve gibi hayvanların her cinsi
ile zebranın eti yenir. Tavuk, horoz, hindi, kaz ve ördek eti de yenir.
Bunlardan pislik yiyenler üç gün hapsedildikten sonra yenilebilirler.
Böylece etleri temizlenmiş olur. Ehlî olmayan, tırnak ve pençeleri ile avını
parçalamayan, leş ve necâsetle beslenmeyen bütün kuş çeşitleri yenir.
Suda yaşayanlardan balık
sınıfına giren denizdeki bütün canlıların eti yenir. Bunlarda akıcı kan
olmadığı için boğazlama işlemi gerekmez. Şâfiî ve Mâlikîlere göre balık
sûretinde olmasa bile bütün deniz canlıları; Hanbelîler'e göre yılan balığı
dışındakiler yenir.
Ölüp ölmediği bilinmeyen
bir hayvan boğazlandığında hareket ederse veya kan çıkarsa eti yenir. Aksi
halde yenmez. Pislikle beslenen ehlî hayvanlardan tavuk cinsi üç gün, deve
kırk gün, sığır otuz gün, koyun-keçi yedi gün bekletildikten sonra kesilip
yenilebilir (İbn Hacer el-Askalâni, Bulûğul-Merâm, IV/158-166; İbrahim el-Halebî,
Mülteka'l-Ebhur Terç. M. Uysal, IV/124-125).
BAŞA DÖN
Cenâb-ı Allah, "Eğer
Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız; üzerine Allah'ın ismi anılanlardan yeyin"
(el-En'âm, 6/1 16); aynı sûrenin 121. ayetinde de, "Üzerlerine Allah'ın adı
anılmayanlardan yemeyin; çünkü bu, muhakkak ki bir fısktır" buyurmaktadır.
Ayetlerdeki ifade oldukça
açıktır. Etin yenebilmesi için hayvanın etinin yenilen cinsten olması, kesim
işinin İslâm'a uygun yapılması, hayvanı da müslümanın kesmesi gerekmektedir.
Bilerek üzerine Allah adı
anılmadan kesilen hayvanın eti yenmez. İmâm Şâfiî'ye göre kesim sırasında
besmele çekmek müstehabdır. İmâm Mâlik, İmâm Ahmed ve İmâm A'zam'a göre ise
besmele unutularak kesilen hayvanın eti yenir. Bu durumda et yenirken
besmele çekilir.
Hz. Ali (r.a.)'tan rivâyet
edilen bir hadiste, Hz. Âişe (r.anha), Hz. Peygamber (s.a.s.)'e şöyle
soruyor:
"Ey Allah'ın Resulu, bazı
kabilelerden bize et getiriliyor. Üzerine Allah'ın adının anılıp
anılmadığını bilmiyoruz."
Allah Resulu de, ''Siz
besmele çekin ve yeyin'' buyuruyorlar.
"Üzerine Allah adı
anılsın, anılmasın müslümanın boğazladığı helâldir" şeklindeki hadis
mürsel'dir; senedinde kopukluk vardır. Sahâbe atlanılmıştır; Hadis, tâbiîn
tarafından Allah Resulune ulaştırılmaktadır (Ayrıca bk. Buhâri, Zebâih, 8;
Tirmizî, Tahâre, 20; Ebû Dâvûd, Tahâre, 48).
ETİ YENMEYEN HAYVANLAR
Allah insana, istifadesine
sunduğu hayvanlardan nasıl yararlanması gerektiğini de öğretmiş ve "temiz"
olanların etinden yemeyi helâl kılmıştır. Ancak, yüce Allah'ın Kur'an-ı
Kerîm'de bildirdiğinin dışında Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah'ın kendisine
bildirmesiyle bazı hayvanların etinin yenilemeyeceğini müslümanlara
öğretmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de;
"Size ölü hayvan etini,
kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram
kılmıştır. Fakat istek göstermeksizin ve ölçüyü aşmaksızın başı darda kalan
kimse üzerine günâh yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve rahmet
sahibidir" (el-Bakara 2/173); ve "...Bir de henüz canı üzerinde iken yetişip
kesmediğiniz boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından
boynuzlanmış veya canavar tarafından parçalanmış hayvanlar..." (el-Maide
5/3) ayet-i kerimelerinde geçen yenilmesi haram olan şeyler dört oruçtan
ibarettir:
1) Ölü hayvan eti:
Boğazlanmadan veya av aletlerinden biriyle avlanmadan ölen hayvanların eti
yenilmez. Kendiliğinden ölmenin değişik yolları vardır. Hastalık nedeniyle,
zehirlenme, boğulma, bir darbeyle vurulma, yuvarlanma, bir başka hayvan
tarafından boynuzlanma veya parçalanma sonucu ölen hayvan kendiliğinden
ölmüş olur. Bu tür ölen hayvanın eti haram olduğu halde, domuz hariç
bunların deri, kemik, kıl ve boynuz gibi kısımlarını kullanmak helâldir.
2) Kan: Kan içmek veya
kurumuş olanını yemek haramdır. Ancak insanın dişi kanayıp da tükrükle
birlikte isteği ve kontrolü dışında yutulan kan nedeniyle bir sorumluluk
yoktur. Diğer bir istisna da kesilmiş hayvanların etlerinin arasında kalan
az miktarda kan kalıntısını etle birlikte yemenin de günâhı yoktur. Başka
birinden alınarak hastayadamardan kan vermek de helâldir.
3) Domuz eti: Domuzun eti
yenmediği gibi derisi, kılı gibi hiçbir uzvundan yararlanılamaz, haramdır.
4) Allah'tan başkası adına
kesilen hayvanlar: Bir hayvanın etinin helâl olabilmesi için boğazlamadan
veya ava ateş etmeden önce "Bismillâh" Eti yenmeyen hayvanlardan kertenkele
veya "Bismillâhi Allahu Ekber" diye besmele çekmek gerekir. Ama Allah,
unutarak işlenen hatalardan insanı sorumlu tutmayacağı için bile bile
olmadığı sürece besmele çekme unutulursa da o hayvanın eti yenilir. Ama
kasden çekilmezse o kesilen hayvanın etini yemek haramdır.
BAŞA DÖN
Bir kişinin, bir büyüğün
şerefine veya bir şahsı karşılamak üzere onun önünde kesilen bir hayvanın
(kurbanın) besmele çekilse dahi eti haramdır. Her ne kadar "Bismillah"
denmişse de Allah'ın adının yanında kendi adına veya şerefine kesilen kişiye
adandığı içip kesime şirk karıştırılmış olur. Çünkü hayvan Allah'a değil o
kişiye kurban edilmiştir ve kesinlikle haramdır. "Üzerlerine Allah'ın adı
anılmadan yemeyin; Çünkü bu muhakkak ki fısktır." (el- En'âm, 6/121).
"O peygamber onlara temiz
şeylerin helâl, pis şeyleri de haram kılar " (el-A'râf, 157) ayet-i kerimesi
ile Hz. Peygamber (s.a.s.)e verilen "pis şeyleri haram kılma" yetkisi
sonucunda Kur'an-ı Kerîm'de adı geçmeyen diğer eti yenmeyen hayvanlar da
şunlardır:
I) Ayet-i kerimede geçen
"pis" diye vasıflanabilecek tüm hayvanlar: Burada geçen "pis" olma vasfı
insana zararlı olabilecek şekilde zararlı şeylerle beslenen hayvanları içine
aldığı gibi tabiatı gereği insanın iğrendiği tüm hayvanları da içine alır.
Yılan, fare, kaplumbağa, köstebek, kirpi, solucan, sinek gibi hayvanlar bu
gruba girer.
2) Akar kanı olmayan
böcekler: Çekirge dışındaki böcekler.
3) Pençesiyle avlanan
yırtıcı hayvan ve yırtıcı kuşlar: Hanefi fıkhına göre "siba (yırtıcı
hayvanlar)" kelimesi et yiyenler şeklinde kabul edilmiş ve bu gruba giren
tüm etçil hayvanların eti haram sayılmıştır. (Aslan, kaplan, kurt, ayı,
tilki, çakal, fil, gelincik, sansar, samur, sincap, maymun, köpek, kedi vs.)
Şâfiîler ise bu kelimeye "insanlara saldıran ve parçalayan" anlamını
verdikleri için tilki ve çakalı bunların dışında değerlendirip etlerini
helâl kabul etmişlerdir. Mâlikilerde ise bu tür hayvanları yemek haram değil
mekruhtur.
Yırtıcı kuşlar hakkındaki
görüşler ise, Hanefilerde akbaba ve karga mekruh görülürken Malikilere göre
tüm yırtıcı kuşlar mekruhtur. Şâfiîler ise zararı dokunup dokunmadığını ölçü
almakta ve zararı dokunanlârı mekruh görmektedir.
Mezheplerin tümünün
dayandığı delil ise şu hadis-i şeriftir: "Azı dişi olan her yırtıcı hayvanın
ve pençesiyle avlanan her kuşun yenilmesi yasaktır" (Müslim, Sayd, 15, 16;
Ebû Dâvûd, Atime, 32; Tirmizî, Sayd, 9, 11).
4) At, eşek ve katır: Eşek
ve katırın yenmesi bütün mezheplerde haramdır. "Câbir'den şöyle rivâyet
edilir. Resulullah (s.a.s.) Hayber gazasında eşek etini yasak etti, at etini
yemeye izin verdi" (Buhâri, Zebâih, 28; Mey'azi, 38, Nikâh, 21; Müslim,
Nikâh, 30; Sayd, 23, 25, 30, 37). Bu hadis-i şerifi ölçü alan Ebû Yûsuf,
İmam Muhammed gibi Hanefi imamlar, Ahmed b. Hanbel ve İslâm hukukçularının
çoğunluğu at etini helâl kabul ederken; Ebû Hanife, tenzihen mekruh (helâle
yakın mekruh) hükmünü vermiştir. İmam Mâlik ise, "Resulullah at, katır, eşek
etini ve azı dişi bulunan her yırtıcı hayvanın etini yasak etti " (Ahmed b.
Hanbel, I, 147, 244, 289; IV, 89, 90, 127) hadisini esas alarak at etini
haram saymıştır. Ebû Hanife ve İmam Mâlik'in at etini helâl kabul
etmeyişlerine diğer bir delilleri de; "O, atı, katırı ve eşeği bunlara
binmeniz ve süs için yarattı" (en-Nahl, 16/8) ayet-i kerimesidir.
5) Suda yaşayan hayvanlar:
Hanefilere göre suda yaşayan hayvanlardan yalnız balık helâl, kurbağa dahil
diğer tüm deniz hayvanları haramdır. Mâlikîlere göre deniz domuzu hariç
bütün deniz hayvanları helâldir. Şafiîlerde ise deniz hayvanlarından
tabiatları gereği pis olanlar haram, temiz olanlar helâldir.
Hastalık sonucu
kendiliğinden veya zehirlenerek ölen deniz hayvanları yenmez. Bunun dışında
taş, sopa gibi maddelerle darbe sonucu veya havasız, susuz kalma neticesinde
ölenler helâldir. Kara hayvanlarında kanın akıtılması şart olduğu halde su
hayvanlarında boğazlama veya yaralama gibi bir kan akıtma şartı aranmaz.
"...Fakat, istek
göstermeksizin ve ölçüyü aşmaksızın başı darda kalan kimse üzerine (yenmesi
haram olan şeyleri yemesinde) günâh yoktur. şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı
ve rahmet sahibidir " (el-Bakara, 2/173).
BAŞA DÖN
EVDEKİ MESCİDE ABDESTSİZ GİRMEK
Evlerde böyle mescid
haline getirilen zaviyeler gerçi, kılınan namazın ve itikafin sevabını
çogaltma bakımından mesciddirler. Ama abdestsiz ya da muayyen hallerde girme
bakımından mescid değillerdir. Binaenaleyh, oralara herhalükarda
girilebilir. Çünkü bir yerin bu bakımlardan da mescid olabilmesi için; oraya
caddeye bakan bir kapı açılması ebediyyen mescid olarak ayrılması ve kişinin
mülkünden çıkarılması gerekir. Sonuç olarak o tür mescidlerde sizin
sevabınız çoğalır ve oralara her halinizde girebilirsiniz. Özellikle
kadınların, evlerinin bir köşesinde böyle bir mescid edinmeleri de
Rasûlüllah'ın tavsiyesidir ve menduptur.
EVLAT EDİNME
İslâm'da çocuk, prensip
olarak kadının evli bulunduğu erkeğe nisbet edilir. Doğuran kadın, annesi;
nikâhlı koca da babası olur. Bu yüzden, evlâtlık anlamına gelen Arapça "da'y"
tâbiri, nesebi başkasına ait olan çocuğu bir başkasına nisbet etmek anlamına
gelir.
İslâm'dan önce Araplar
arasında evlât edinme anlayışı vardı. Bizzat Allah Resulu de Zeyd'i evlât
edinmişti. Bu, şöyle olmuştu: Zeyd bin Hârise çocukken Esir edilmiş, onu
Hakim b. Hizâm, teyzesi Hatice için satın almıştı. Hz. Hatice Allah Resulu
ile evlenince, onu kendisine hediye etmişti. Daha sonra babası ve amcası
Zeyd'i isteyince Resulullah (s.a.s.) onu muhayyer bıraktı. O da
Peygamberimizi tercih etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Zeyd'i azât edip,
evlâtlık edindi. Onu "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağırırlardı. Daha sonra
evlâtlığı kaldıran âyetler geldi:
''...Allah
evlâtlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bunlar sizin dillerinize
doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru yola O
eriştirir" (el-Ahzâb, 33/4).
''Evlâtlıkları babalarına
nisbet edin; bu, Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim
olduğunu bilmiyorsanız bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak
kabul edin. İçinizden kasd ederek yaptıklarınız bir yana, yanılmalarınızda
size bir sorumluluk yoktur; Allah bağışlar ve merhamet eder " (el-Ahzâb,
33/5).
BAŞA DÖN
Abdullah b. Ömer şöyle
der: "Biz bu ayetler inmeden önce Zeyd b. Hârise'yi, "Zeyd b. Muhammed =
Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağırırdık" .
Câhiliye devrinde
evlâtlık; nesep, evlenme, boşanma, miras, sihrî hısımlık gibi konularda öz
çocuk gibi hükümler doğururdu. Evlâtlığın dul kalan eşi ile de evlenilmezdi.
Çünkü o, evlât edinen erkeğin gelini sayılırdı. İşte Hz. Peygamber'in
evlâtlığı Zeyd b. Hârise de Zeynep binti Cahş ile evlendi, fakat mutlu
olamadılar. Çünkü gerçekte Zeynep ve ailesi bu evliliği arzu etmemiş, ancak
Allah Rasûlü dünürcülük yapınca, şu âyete göre muvâfakatlarını
bildirmişlerdi.
"Allah ve Peygamberi bir
iş hakkında hüküm verdiği zaman," gerek mümin olan bir erkek ve gerekse
mümin olan bir kadın için, ona aykırı olacak şekilde diledikleri gibi
davranmaya hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resulune isyan ederse, şüphesiz o,
apaçık bir sapıklıkla yolunu şaşırmıştır" (el-Ahzâb, 33/36).
Hz. Peygamber'in sabır
tavsiyelerine rağmen, sonunda Zeyd, Zeyneb'i boşadı. Zeynep iddetini
tamamladıktan sonra da, evlâtlık hukuku lağvedildiği için Hz. Peygamber
(s.a.s.) ile evlendi. Ayette şöyle buyurulur:
"Sonunda mademki Zeyd
eşiyle ilgisini kesti; biz onu, seninle evlendirdik ki, evlâtlıkları
eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir
sorumluluk olmadığı bilinsin" (el-Ahzâb, 33/38).
Buhâri'nin naklettiğine
göre Zeynep, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile evlendikten sonra, onun diğer
ailelerine karşı övünür ve şöyle derdi: "Rasûlullah sizi ailelerinizden
isteyip nikâhladı. Beni ise yedi kat semalardan Allah (c.c.) o'na nikâhladı"
(Sâbûnî, Tefsîru Ayâti'l-Ahkâm, II, 322).
İslâm, gelinlerle evlenme
yasağını öz çocukların eşlerine inhisar ettirdi. Ayette, "Kendi sulbünüzden
gelmiş oğullarınızın karısı... size haram kılındı" (en-Nisâ, 4/23) buyurulur.
Bu duruma göre, başkasının
çocuğunu evlât edinmekle öz çocuk gibi hak ve görevler meydana gelmez. Evlât
edinenin nafaka ve eğitim masrafları yükümlülüğü olmaz. Aralarında bir
hısımlık doğmadığı için evlenme engeli de meydana gelmez. Miras cereyan
etmez. Ancak nesebi bilinmeyen bir çocuğu, bir kimse "bu benim oğlum veya
kızımdır" diye ikrarda bulunsa, bu çocuk onu tasdik etsin veya etmesin,
nesebi ondan sabit olur ve aralarında miras cereyan eder. Diğer yandan
evlâtlıkla, süt hısımlığı birbirinden farklıdır. Süt hısımlığı, bir kadının
kendine ait olmayan süt emme yaşındaki bir çocuğu emzirmesiyle meydana gelir
ve öz çocuk gibi evlenme engelleri doğar. Buluntu çocuk da, öz çocuk gibi
sayılmaz (Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3869-3900; Mehmed Zihni,
Nimet-ı İslâm, İstanbul 1316 H., 3. Kısım, 271, 273).
Ancak yukarıdaki
hükümler yetim, öksüz, fakir, kimsesiz çocuklarla ilgilenmeme anlamına
gelmez. Bu gibi çocuklar aileler nezdinde veya çocuk yuvalarında himâye
edilir; bakılır, eğitilir, sanat ve meslek sahibi kılınır, evlendirilir.
Müslüman, bu çeşit amellerden büyük ecir kazanır. Sadece, çocuğu kendi nesep
hısımı yapamaz, büluğ çağından sonraki görüşmeler İslamî ölçüler içinde
olur. Hîbe yoluyla dilediği kadar, vasiyet yoluyla ise malının üçte birini
himâye ettiği kişiye bırakabılir.
BAŞA DÖN
EVLAT EDİNMEK CAİZ MİDİR?
İslamiyet gelmeden önce
evlat edinmek yaygın bir adetti. Hatta Peygamber (sav) nübüvvetinden evvel
cari olan adet üzere Zeyd b. harise'yi evlat edinmişti. Ama İslamiyet
geldikten sonra onu yasakladı.
Kur'an-ı Kerim şöyle
buyuruyor: "Muhammed sizin erkeklerinizden kimsenin babası değildir" (Ahzab
suresi).
Peygamber (sav) şöyle
buyurur: "Babasından başka bir kimseye mensup olduğunu söyleyen kimseye
babası olmadığını bildiği halde cennet haramdır (Buhari-Müslim). Ve böylece
İslamiyet evlat edinmeyi yasaklamış oldu. Evlat edinmek çok çirkin bir
iştir. Varis olmayan varis olduğu gibi, varis olan da mahrum bırakılır.
BÜYÜK VARKEN KÜÇÜĞÜN EVLENMESİ
Ablamın kısmeti çıkmadı
diye beni istediğim gence vermiyorlar. Büyük evlenmeden küçük evlenmez
diyorlar: Bu dîni bir hüküm müdür?
Evlilik, ihtiyaca,
denginin bulunmasına, sizin ifadenizle kısmetinin çıkmasına bağlı bir
şeydir. Bunun evlenmemiş büyüklerle ilgisi yoktur. Hattâ rivayete göre de Hz.
Mûsâ (a.s.) Şuayb (a.s.)'ın büyük kızı dururken küçük kızıyla evlenmiştir.
Tefsirlerin naklettiği bir hadîs-i şerifte Rasûlüllah Efendimiz Ebû Zer'e
şöyle buyurmuştur: "... Mûsâ hangi kızla evlenmiştir, diye sana sorarlarsa
küçügü ile evlenmiştir, de, Mûsâ'nın arkasından gelen ve "Babacığım, ücretle
tutacaklarının en iyisi güçlü ve güvenilir olanıdır"(K. Kasas (28) 26) diyen
de odur".(bk. Kurtubî XNI/273) Anlatıldığına göre Hz. Mûsâ'nin büyük varken
küçügü ile evlenmesinin hikmeti, onu görmüş olması ve onda meylinin kalmış
olma ihtimalidir. Eğer ona büyügü verilmiş olsaydı, belki de gönlü küçügünde
olduğu halde kabul etme zorunda kalacaktı. (agk; ancak bu rivâyet sahîh
değildir, mücerred bir nakilden ibarettir.) Durum bu olmakla beraber
küçüklerin centilmenlik yapıp, öncelikle ablalarının, ya da âbilerinin
evlenmesine yardımcı olmaları güzel ve kardeşçe bir davranış olur. Ama onlar
evlenmek istemiyorlarsa artık küçüğün ne günahı vardır?
BAŞA DÖN
EVLENMEDE KARDEŞLERARASI SIRA:
Kendisinden büyük bekâr
bir abisi ya da ablasi bulunan bir kız evlenemez mi? Bu gerekçe ile
vermiyorlarsa kaçırılabilir mi?
Dengi ve talibini bulan
herkes, evlenmesinde mahzur olmayan karşı cinsi ile evlenebilir. Buna
evlenememiş abla ya da abiler engel değildir. Bu düşünce, günümüzün
evlenmeyi zorlaştıran şartlarının doğurduğu sakat bir düşüncedir. Ve cahil
anne, babaların, çocuklarının evde kalacağı endişesinden kaynaklanır.
Kızlarını evlendirmede Islâmî esasları ölçü almayan anne-babaların, başka
dünyevî gerekçelerle vermemeleri halinde kızlarını karşılıklı rıza ile
kaçırarak evlenmek Hanefî mezhebine göre caizdir. Şafiî mezhebine göre
değildir. Ama Islâm'a zıt hareket etmeyen anne-babanın kızı da Allah (cc)'ın
rızasının babanın rızasına bağlı olduğunu bilmelidir.
EVLENMEDEN BOŞAMA
Söylediğini kesin bilmesi
halinde, bu sözle yemin kastetmiş ise yemin kefareti gerekmez. Çünkü bile
bile yalan yere yemin keffareti aşan bir günahtır (yemin-i gamûs). Ancak iyi
bir tevbe ile affolunabilir, Üçüncü olarak bu sözün zahir ma'nâsı olan
"talak" kalmış olur. Ancak bu durumda da "nasip olmasın" anlamında bir
beddua olarak söylenmiş olabilir. Nasip olursa demek ki, olmasının kabul
olmadığı anlaşılır, başka bir şey gerekmez. "Alırsam boş olsun" anlamında
söylenmiş olabilir. Bütün bu durumlar söyleyene niyeti sorularak anlaşılır
ve bu sözün kesin söylendiği bilinmesi halinde bir şey ifade eder. Bu
anlamda söylenmiş ise bir müslümanla evlenmesi halinde nikahın kıyılmasıyla
(bu sözle üç talaka niyet etmemişse) bir talakla boş olurlar. Duhûl (zifaf)
vakit olmadığından kadının iddet beklemesi gerekmeden hemen bir nikah daha
yapılır ve iki talak hakkıyla evliliklerine devam ederler (Allah'u a'lem).
BAŞA DÖN
EVLENMEK İSTEDİĞİ KADINA BAKMANIN SINIRI
Bir delikanlı i1e
birbirimizi görerek sözleştik. Nişanımız Birbirimizin arzusu üzerine aynı
anda ve yerde olacak. Ben şu ana kadar giyimde-kuşamda ve namahreme
görünmede Şer'i ölçüleri uygulamaya çaba göstermiş bir kızım. Ama nişanım
için diktiğim elbiselerimi de bugünümde giymek istiyorum. Nişanlım olacak
gencin yanında bu elbiselerimle oturabilir miyim?
Sorunuzu kitaplarımızda bu
konuda yer alan bilgileri özetleyerek cevaplamaya çalışacağız:Bir adam
Ensâr'dan bir kadınla evlenmek istedi de Rasûlüllah ona: "Onu gör, çünkü
Ensâr'ın gözlerinde bir şey (küçüklük ya da çakırlık) vardır."
buyurdular..(Müslim nikâh 12) Câbir'in rivâyetinde: "Biriniz bir kadına
talip olur da onun hoşuna gidecek ve kendini ona çekecek taraflarına bakma
imkânı bulursa baksın." denmiştir.(Ebû Dâvûd, nikâh 19; Hadîsi ayrıca Hâkim,
Beyhâki ve A.b. Hanbel'de rivâyet etmişlerdir.) Ebû Hümeyd'den nakledilen
Hadîs-i Şerîfte: "Biriniz kadına tâlip olduğunda, evlenme gayesiyle bakmış
olduktan sonra ona bakmasında günah yoktur." buyurulmuştur. (Müsned
(Tertîbü'1-müsned) XVI/154; Hadîsi ayrıca Bezzâr ve Taberânî de rivâyet
etmişlerdir. bk. Heysemî, Mecma'uz-zevâid IV/278) Mugîre b. Şu'be: "Bir
kadına tâlip olmuştuk. Rasûlüllah, "Ona baktın mı?" diye sordu. "Hayır",
dedim. "Öyleyse onu gör. Bu, aranızı bulmada etkili bir yoldur" buyurdular."
diye rivâyet etti.(Müsned (Tertîb) agy.) Muhammed b. Mesleme (Mebsût'ta
Muhammed b. Ümmi Seleme deniyor) gözüyle Dahhâk kızı Büseyne'yi kovalıyordu.
Niyeti onunla evlenmekti. Kendisine: "Sen Rasûlüllah'ın ashâbından olasın da
böyle yapasın, yakışır mı?" dendi de o şu cevabı verdi: Ben Rasûlüllah'ın
şöyle dediğini duydum: "Allah bir adamın kalbine bir kadınla evlenme niyeti
koyarsa, artık ona bakmasında bir beis yoktur."(Müsned (Tertîb) agy.; Hadîsi
ayrıca Sâid b. Mansûr, Ibn Mâce, Ibn Hibbân ve Beyhakî rivâyet etmişlerdir.)
Buraya kadar verdiğimiz hadîs-i şerifler Hanefi fıkıhçıları Cessâs ve
Serahsî'nin görüşlerine delil olarak zikrettikleri hadîslerdir.(bk. Cessâs,
Ahkâmü'1-Kur'ân V/173; Serahsî, Mebsût X/155) Bunlara dayanarak Cessâs der
ki: "Bütün bunlar, evlenmek istediğinde kadının yüzüne ve ellerine şehvetle
de olsa bakılabileceğini gösterir." "Güzellikleri hoşuna gitse de âyet-i
kerîmesi de" (Ahzâb 33/52) buna işaret eder. Çünkü görmeden güzelliğini
bilemez. Serahsî de şunları ilâve eder: Bu durumdaki erkek, kadının üzerinde
elbise bulunduktan sonra onun vücûdunu hayal etmesinde de bir sakınca olmaz.
Ancak, elbisesinin vücûduna yapışık (çok dar) olup organlarını olduğu gibi
ortaya koyan ve şeffaf bir elbise olmaması da şarttır.(Serahsi agy.)Bu
konuda başka rivâyetler de vardır: Mugîre b. Şu'be'nin yukarıya aldığımız
hadîsinin devamında: Rasulüllah'ın "gör" demesi üzerine talip olduğum
ensarlı kadının ebeveynine gidip durumu onlara anlattım. Biraz hoşlanmaz
gibi oldular. Kadın da mahfilinden beni duymuş: "Görmeni Rasulüllah
emretmişse gör. Ama öyle değilse, seni Allah'a havâle ederim." dedi. Bunu
mühim bir olay olarak görür gibiydi. Onu gördüm ve evlendik, der.Konumuz
hakkında Asr-ı saâdetten ilginç bir olay da şudur: Halîfe Ömer b. Hattâb, Hz.
Ali ve Fâtıma'nın kızları Ümmü Gülsümü Babasından istemişti. Babası küçük
olduğunu söylediyse de Ömer, "onu sen bana ver, ben ondan başkasının
beklemediği şeyler bekliyorum", dedi. Ali de, "onu sana gönderirim,
beğenirsen sana nikâhlarım", dedi... Hz. Ömer'in begendiği haberini alınca
da Babası onu ona nikâhladı. Hz. Ömer'in gayesi, ondan Rasulüllah'ın
nesebine ortak olmaktı.(Haberi Sâid b. Mansûr, Ibn Abdilber, Ibnül-esir, Ibn
Hacer ve Ibn Sâd naklederler. Kaynakları için bk. Ebu'n-nûr, Menhecü's-sünne
fiz'i-zevâc 351.) Meselenin mezheplerarası münakaşasını yapan Ibn Kudâme de
şunları söyler: Evlenmek istediği kadına bakmanın mubahlığı konusunda ilim
ehli arasında ihtilâf bilmiyoruz. (hepsine göre helâldir)... Kadının izni
olsa da olmasa da bakabilir. Çünkü Rasulüllah, "bakın" diye mutlak emrediyor
ve onun izin verip vermemesini sözkonusu etmiyor. Ama bakmanın ötesinde
birşey söylemediğinden onunla halveti de câiz değildir... Bu konuda kadının
yüzüne bakabileceği konusunda ilim ehli arasında ihtilâf yoktur. Çünkü yüz
avret değildir ve güzelliklerin merkezi ve bakılacak yerdir. Âdeten açık
olmayan yerine bakması helâl olmaz.Evzaî etli yerlerine bakabileceğini
söylemiş, Dâvûd (ez,Zâhirî)'den de bütün bedenine bakabileceği rivâyet
edilmiştir. Çünkü, diyor, Rasûlüllah'ın, "ona bak" sözünün dış (zâhir)
anlamı bunu gerektirir.(Ibn Kudâme, el-Mugnî VI/553) Onun bu görüşte "hatâ
ettiği meydandadır, çünkü bu söz sünnetin kâidelerine ve icmâa muhâliftir"(Davudoğlu,
Sahi'h-i Müslim Şerhi VN/271) Yüz, eller ve ayaklar konusunda, kadının
evinin içinde genellikle açık tuttuğu kısımlarına gelince, bir görüşe göre:
Oralara bakmak helâl değildir. Çünkü hiç açılmayan kısımları gibi oralara
bakmak da helâl kılınmamıştır ve ihtiyaç, eller ve yüz ile giderilir. Diğer
bir görüşe göre; oralara da bakılabilir. Çünkü başına açık olarak
bakılabileceği rivâyeti vardır. (Ibn Kudâme, age VI/553-54) Imam Mâlik,
avret bölgeleri görülür korkusu ile habersizce bakmayı kerih görmüştür.
Ondan diğer bir rivâyete göre, kadına izinsiz bakmak câiz değildir. Fakat bu
görüş zayıftır. Çünkü Peygamber (s.a.s.) tâlip olunan kadına bakmaya mutlak
surette izin vermiş ve bu konuda onun müsaâdesini şart koşmamıştır. Hâttâ
kadın genellikle bu izinden utanır. Bakan kimsenin o kadın beğenmemek
ihtimalı vardır. Izin şart olursa beğenilmeyen kadın gücenir. Onun içindir
ki ulemâdan bazılârı: "Kadına dünür göndermeden önce onu görmek ve bakmak...
Bu bizzat mümkün olmazsa güvenilir bir kadın göndermek müstehaptır."
demişlerdir.( Davudoğlu, age, Vll/271-72)
Özetlersek, erkeğin
evlenmek istediği kadına tâlip olduğu zaman bakabileceği gibi, evlenme
niyyeti devam ettiği sürece daha sonra da bâkabileceği anlaşılıyor. Yeter
ki; henüz nikâhları yapılmamışken halvette kalmasınlar, yanlarında başka
yabancı erkek bulunmasın, vücudunun normal ev kiyafeti dışındaki yerleri
açık olmasın, elbisesi çok dar ve şeffaf bulunmasın.Çünkü bu durumdaki kadın
ve erkek -niyetleri gerçekten evlenmek olduğu sürece birbirine büsbütün
yabancı olan kadın ve erkekler gibi değildirler. Duyguları hırsızlama şehevî
hislerden değil, sevgi ve muhabbetten kaynaklanır. (Allahu a'lem)
BAŞA DÖN
EVLERDE KUŞ BESLENMESİ YA DA TİCARETİNİN YAPILMASI CAİZ MİDİR?
Bu mes'elenin iki yönü
vardır:
1. Eti yenen ya da avcılık
gibi başka meşru bir gaye ile kullanılan bir kuşun evde beslenmesi ve
alım-satımı helâldir. Çünkü "yeryüzündeki her şey insanlar için
yaratılmıştır."(K. Bakara (2) 29)
2. Bir süs unsuru olarak
evde kuş beslemek ve böyle bir kuşun ticaretini yapmak. Bunun caiz
olmadığına dair de bir şey yoktur. Hatta Enes b. Malık'in rivayetine göre: "Rasulüllah
(sav) onun Ebu Umeyr denilen kardeşini gördüğünde: Ebu Umeyr! ne yaptı
Nugayr?, diye latife ederdi".(Buharî, Edep 81,112; Müslim Terceme ve Serhi,
IX/545) Nugayr, serçe büyüklüğünde bir kuşun adıdır. Enes'in kardeşinin
böyle bir kuşu varmış ve onunla eğlenirmiş.
Bu hadisi şerhedenler,
hadisten çıkarılan hükümler arasında, "çocukların serçe ile oynamasına
müsade etmek caizdir" diye zikrederler.(bk. Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme
ve Serhi, IX/545) Fıkıh kitaplarımızdaki ibarelerden de serçe gibi kuşların
satışı alınabileceği (satılabileceği) ve mal sayılabilecekleri
anlaşılıyor.(bk. Fetavay-i Hindiyye. V/364) Ancak sırf bir süs unsuru olarak
ve göz zevkini tatmin için, hayvan dahi olsa bir can sahibini ömür boyu
hapse mahkûm etmenin, İslam'ın ciddiyetiyle ve acıma duygusuyla
bağdaşmayacağı da açıktır. Bunda fıtrata müdahale de vardır. Istediği gibi
gezip-tozma ve çiftleşme kuşun da hakkıdır. Kendi ekstra zevkleri için
başkasının tabiî zevklerine engel olma egoistçe, belki de sadistçe bir
davranış olur. Sözü edilen hadisten hüküm çıkarırken "çocukların oynamasına
müsade edilmiştir" demeleri, bunun çocukça bir zevk olduğunu gösteriyor
olmalıdır. Her haram olmayan şeyin yapılması güzel demek değildir. Bu tür
kuş alım-satımı ile uğraşanların işlerini değiştirmeleri uygun bir davranış
olur kanaatindeyiz (Allah'u a'lem). Akvaryum balıkları için de aynı şeyler
söylenir. Ebu Yusufun av hakkında: "Oyun ve eglence için olursa hayrı
yoktur. Mekruh (haram) olduğu görüşündeyim"(bk. Ibn Abidin, VI6462) demesi
de söylediklerimizi doğrular mahiyettedir.
BAŞA DÖN
EVLİ BİR KADINA
ÂŞIK OLMAK
Kendim de evli olduğum
halde, işyerimden alışveriş eden bir kadına ileri derecede tutuldum. Bütün
uğraşmalarıma rağmen kendimi ondan vazgeçiremiyorum. Öyle ki meseleyi
yakınlarım ve kadının bizzat kendisi dahi anladılar. Buna rağmen o
alışverişi kesmediği gibi ilgisini daha da arttırdı.Rezillik açısından
olacak olan oldu. Ben Şimdi işin günahını soruyorum: Ona evlilik teklif
etsem ve sarhoş olduğu için Ailesinin hukukunu zaten gözetmeyen kocasından
ayrılmasını istesem günaha girmiş olur muyum?
Sorunuzda İslam'ın
güzelliği ve Islâmsızlığın çirkinligi bir kaç noktadan kendini gösteriyor:
Önce müslüman içki içmez, böylece âilesinin hem maddî, hem de manevî
hukukunu çiğnemiş ve hanımıyla ilgilenmeyecek kadar sızmış, enerjisini
haramda tüketmiş olmaz. Evinin, alış veriş dahil, bütün dış ihtiyaçlarını
bir ibâdet duygusu ile kendisi temin eder. Kendisi gibi müslüman olan karısı
da zorunlu durumlar olmadıkça dışarı çıkmaz; bakkalla-çakkalla uzun uzadıya
yüzyüze, göz-göze gelmez. Konuşmak zorunda kaldığında kadınlığını ortaya
dökecek şekilde kırılıp dökülmez. Karşısındakine ümit vermeyen bir edâ ile
ve ihtiyaç miktarınca konuşur. Buna rağmen laf eden olursa ağzının payı
edeplice verir. Anlaşılan bunların hiç birisi sizde olmamış; ciger kedinin
önüne açıkça konulmuş. Buna rağmen işin günahını düşündüğünüze göre size,
Rasûlüllah'ın (s.a.s.) bir hadîs-i şeriflerini hatırlatalım:"Kim kocası olan
bir kadını aldatırsa, aralarını açmaya çalışırsa... bizden değildir."
(Hâkim, Müstedrek N/196; Ebû Dâvûd, talâk 1) Hadîsi şerheden Münâvî diyor
ki, "Bu kadın bir de komşu kadın olursa bunun günah ve çirkinliği o kadar
daha artar." Çünkü, şerrinden komşusu emin olmayan kimse cennete giremez,
buyurulmuştur. Imam Nevevide: "Demek ki, insan bir iyiliği öğretmenin
dışında, başka bir adamın karısı, kızı, çocuğu vb. ile onu ifsad edici
şekilde konuşması haramdır, der" (Münâvî, Feyzul-Kadîr V/385; Ayrıca bk. VI/123.)
Burada mesele örneklendirilerek anlatılır.Adamın içkici olması, karısının
nikâhsız olduğu anlamına gelmez ve nikâhlı bir kadın boşanmaya teşvik eden
de "bizden değildir". Meseleye, kendinizi bir an, kadının kocasının yerine
koyarak, yine kendiniz de fetva verebilirsiniz.
Ancak zayıf bir hadîste: "Hevâ
(arzu ve aşk) peşinden gidilip o doğrultuda davranılmadıkça ve kimseye
söylenmedikçe, sahibi için bağışlanır."(Suyutî, el-Câmi'us-sağîr (Feyz'uI-Kadîr
ile, den) VI/358) buyurulmuştur. Burada kastedilen, elbette helâl olmayan
arzudur. "Hevâ ve hevese uyma; zirâ o seni Allah yolundan saptırır. "(Sâd/26)
âyet-i kerîmesi de bunu gösterir. Buna göre insan elinde olmayarak evlenmesi
câiz olmayan birisine âşık olur da bunu kimseye açmazsa ve nefsini bundan
vazgeçirmeye uğraşırsa, günaha girmeyeceği umulur.(bk. Münâvî, Feyz VI/358)
BAŞA DÖN
EVLİ KADININ NAFAKASI
Bir kadın evlenip
kocasının evine yerleştikten sonra bütün yiyecek, giyecek ve mesken
masrafları kocaya aittir. Bunlar, israfa kaçmadan ve cimrilik de etmeden
eşlerin sosyal seviyelerine göre sağlanır. Eşlerin her ikisi de zengin ise,
buna uygun harcama yapılır. Ikisi de fakirse, kadın kocasından zenginler
seviyesinde bir harcama isteyemez. Birisi zengin, diğeri fakirse, ortalama
yol izlenir. Ancak bazı alimler nafakanın miktarı konusunda yalnız kocanın
durumunun dikkate alınacağını söylerler.
Ayet-i kerîmelerde şöyle
buyurulur: Annelerin yiyecek ve giyeceği gücünün yettiği ölçüde çocuğun
babasına aittir" (el-Bakara, 2/233).
Hâli vakti geniş olan,
nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılan fakir de
nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir nefse ona verdiğinden
başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder"
(et-Talak, 65/7).
Koca, hanımının giyim
masraflarını da karşılamak zorundadır. Burada da sosyal seviye ve Islâm'a
uygun olan örf ve âdetler ölçü alınır. Kadının biri yazlık, diğeri kışlık
olmak üzere yılda en az iki kat elbiseye hakkıvardır. Giyim kapsamına
yorgan, döşek, çarşaf ve yastık gibi evin normal eşyası da girer.
Koca, hanımına müstakil ve
içinde sosyal durumuna uygun mefrûşatı bulunduran, kötü komşulu olmayan bir
mesken sağlamak zorundadır. Bu yer kadının malı, canı ve ırzı hakkında
güvenli olmalı ve karıkoca hayatı yaşamaya elverişli bulunmalıdır.
Ayet-i kerime'de şöyle
buyurulur: "Boşanan o kadınları, gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz
yerin bir bölümünde oturtun. Evleri başlarına dar etmek için kendilerine
zarar vermeyin" (et-Talâk, 65/6).
Karı, kocasının
hısımlarıyla birlikte oturmaya zorlanamaz. Ancak koca, bir başka
evliliğinden olan ve henüz bülûğ çağına gelmemiş bulunan kızını karısıyla
birlikte oturtmak hakkına sahiptir.
Kadın kendi evini,
kendisinin ikametine tahsis etmesi için kocasına kiraya verebilir (Ibnül-Hümâm,
Fethul-Kadir, III, 321-339; el-Kâsânî, a.g.e., IV,14,15; el-Fetâvâl-Hindiyye,
I, 544 vd.; Ö. N. Bilmen, Istilâhat-ı Fıkhıyye Kâmusu, II, 450).
Kadın, bakıma muhtaç
olduğu veya sosyal seviye bakımından emsali kadınların hizmetçisi bulunduğu
takdirde, hizmetçi tutmak da nafaka kapsamına girer.
Kadın, kocasının talebine
rağmen, onun evine gelmez veya itaatsiz olarak evden çekip gider yahut
irtidat ederse erkeğin nafaka yükümlülüğü kalkar.
BAŞA DÖN
Iddet bekleyen kadının
nafakası: Iddet kocanınölümü veya eşini boşaması halinde söz konusu olur.
Vefat iddeti bekleyen
kadına nafaka gerekmez. Çünkü koca vefat edince tüm malı mirasçılara geçer.
Karısı da dörtte bir veya şekilde bir oranında mirasçı olur. İslam'ın ilk
dönemlerinde koca, eşi için ölümünden sonra bir yıl süreyle nafaka
verilmesini vasiyet etmek zorundaydı.
Ayette şöyle buyurulur:
"Sizden karısını geride bırakıp ölecek olanlar eşlerinin kendi evlerinden
çıkarılmayarak bir yıl süreyle yararlanmasını vasiyet etsinler" (el-Bakara,
2/240).
Ancak bu ayette belirtilen
bir yıl süreli nafaka ve mesken ile vasiyet hükmü kadına miras hakkıtanıyan
Nisâ Sûresi 12. ayetin inmesiyle neshedilmiş, bir yıllık iddet süresi de şu
ayetle kısaltılmıştır: "Içinizden ölenlerin geride bıraktıkları karıları
kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (el-Bakara, 2/234).
Ric'î olsun, bâin olsun
boşanma hâlinde iddet süresince kocanınnafaka yükümlülüğü devam eder.
Boşamanın iki veya üç defa olması sonucu değiştirmez. Ancak üçlü boşamada
Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre yalnız mesken temin edilir; diğer
giyim, yiyecek vb. gerekmez.
Çocukların geçim
masrafları kız ve erkek çocukların nafakaları babalarına aittir. nafakanın
kapsamına bu çocukların yiyecek, giyecek ve mesken ihtiyaçları girer.
Talâk sûresi 6. ayette
şöyle buyrulur: "Eğer (çocuklarınızı) sizin için, onlar (anneleri)
emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak veriniz". Burada,
boşanmış bir kadının iddetini tamamladıktan sonra, çocuğunu emzirmesi
halinde ücrete hak kazanacağı hükmü yer almaktadır. Bu da, çocuğun
nafakasının babaya ait olduğunu gösterir.
Evli kadın çocuğunu
emzirmek istemezse, eğer çocuk başka kadının sütünü alırsa, annesi emzirmeye
zorlanamaz.
Hz. Âişe (r.anha)'dan
şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ebû Süfyanın karısı Hind b. Utbe
Rasûlüllah'ın huzuruna girdi ve "Ey Allah'ın elçisi, gerçekten Ebû Süfyan
çok cimri bir adamdır. Bana kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka
vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın birşey alırsam, bana günah var
mıdır?" dedi. Rasûlüllah (s.a.s); "Onun malından sana ve çocuklarına yetecek
kadarını ma'ruf şekilde al" buyurdu (Buhârî, Büyû', 95; Nesâî, Kudât, 31;
Ibn Mâce, Ticârât, 65).
Bu hadis-i şerif, karısı
ile çocuklarının nafakasını vermenin erkek üzerine vacib olduğunu gösterir.
BAŞA DÖN
EVLİLİKTE DENKLİK (KEFAET)
Aile huzurunu teminde çok
büyük hikmetler içeren denklik, Islâm'da sadece kadından yana ve onun ve
ailesinin onurunu korumayı hedefleyen bir müessesedir. Nikâhın sahih
olmasının değil geçerli olmasının şartıdır. Yani denklik bulunmasa da nikah
sahihtir. Ancak kadının velisinin onayına bağlıdır. Buna göre; nesep,
dindarlık ve takva, meslek, hürriyet ve servet konularında kendisinden daha
aşağı itibar edilen bir erkeğe nikahlanan kadının velileri, denksizliği
bahane ederek evliliğe mani olabilirler. Kabul ederlerse sahih olan bu nikah
yürür ve artık vazgeçme hakları olmaz. Denksizlige bir Islâm ülkesinde kız
velisinin başvurusu ile mahkeme karar verir. Diğer yerlerde bunu "Eminül-kavm"
yani inananların güvendigi ehl-i ilim belirler. Ancak bunun bir
bağlayıcılığı olmaz. Bu yüzden günümüzde, Imam Serahsî'nin tercihiyle,
dengini bulmadan nikah yaptıran kadının nikahını
velileri-istemiyorlarsa-hepten geçersiz saymaları ve kabul etmemeleri uygun
olur. Buna göre dini bütün ve kapalı bir bayan, namazsız-niyazsız birisine,
toplumda cazip itibar edilen bir meslek erbabının kızı, bayağı, sayılan bir
meslek erbabına, zengin bir aile kızı, kendisinin nafakasını dahi teminden
aciz bir erkeğe sırf kendi isteğiyle varması ve meselâ dinî nikah
yaptırmaları halinde velilerin bu nikahı hiç hesaba katmamaları mümkündür ve
doğru olandır. Nesep ve hürriyet şartı ülkemiz için artık geçerli değildir.
Yalnız bu müessesenin iyi anlaşılmaması halinde başkalarınca istismar
edilmesi mümkündür. Onun için şu noktaların tekrar hatırlatılmasında yarar
vardır:
1. Denkliğin bulunmaması
nikahın sıhhatine mani değildir. Binaenaleyh, kız da velileri de
istiyorlarsa kadın istediği ile evlenebilir.
2. Denklik müessesesi
kadın lehine bir sonucu hedefler. Çünkü genellikle kadın ve onun velileri
daha aşağı itibar edilen birisine eş ya da hısım olmayı kendilerine
yediremezler ve böyle bir şeyin olması halinde kadın erkeği küçümseyici ve
hukukunu tanımaz bir tavır alır, huzur ortamı olması gereken aile,
Cehennem'e dönüşür, boşanmalar ve yıkımlar olur.
3. Meşru olan her türlü
işin adisi ve şereflisi olmaz. Şeref, insanlara ve Hakk'a hizmetle ölçülür.
Ibadet duygusu ile sokağı süpüren bir çöpçü şerefli, istediği parayı
veremeyen hastasını ameliyat etmeyip ölüme terkeden doktor ise şeref sizdir.
Ancak halkın genel kabullenişinin bu müessese için etkisi vardır. Bu yüzden
sırf öyle itibar edildiği için hesaba katılması aklın gereğidir.
4. Günümüzde velilerinin
kabulu olmadan kendi kendisini evlendiren kadının velileri, güvenilir bir
ehl-i ilimden onun dengine gitmediğini tesbit ettirmeleri halinde kendi
başına yaptırdığı dini nikahı geçersiz sayar ve kızlarını geri alabilirler.
Ancak denksizlik sözkonusu olmaması halinde kendi rızası ile evlenen bir
kadının nikahını geçersiz saymak kimsenin elinde değildir. Böyle bir durumda
velilerin kızlarını almaları, erkeğin de boşamıyorum demesi halinde kadının
bir başkası ile evlenmesi -Hanefi mezhebine göre- gayr-i meşru olur ve
zinayı sonuç verir.
BAŞA DÖN
EVVÂBİN NAMAZI
Akşam namazının
sünnetinden sonra kılınan altı rekâtlık gayr-i müekked namaz. Evvâb, faal
vezninde ism-i fâildir, günâhları terk ve hayırlı işler yapmak sûretiyle
Allah'a dönen demektir. Çoğulu Evvâbin'dir. Evvâbin namazı, Allah'a çok
itaat edenlerin namazı demektir. Ashab-ı kirâmdan Zeyd b. Erkâm, kuşluk
vakti birtakım insanların namaz kıldıklarını görmüş de; "Bu adamlar pek âlâ
bilir ki, bu saatten başka zamanda namaz kılmak, daha faziletlidir. Çünkü
Resulullah (s.a.s.), "Evvâbin namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları
yandığı zaman kılınır" buyurmuştur" (Müslim, Salât, 19).
Zeyd b. Erkâm, başka bir
rivâyetinde şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s.) Kûba'lıların yanına gitti.
Vardığında, onlar namaz kılıyordu. Allah elçisi, onlara, 'Evvâbin namazı,
sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı zamandır' buyurdu" (A. Davudoğlu,
Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi IV, 2132).
Bu Hadislerde, namazın kaç
rekât kılınacağı belirtilmemiştir. İslâm âlimleri, sıcağın yükseldiği bu
vaktin, kuşluk namazı için en elverişli ve faziletli olduğunu
söylemişlerdir. Çünkü kuşluk namazının vakti, günün evveli olup, daha erken
saatlerde de kılınabilmektedir.
Hz. Sevbân'dan nakledilen
şu hadis de, evvâbin namazının önemini belirtir: "Allah Rasûlü, günün
yarısından sonra namaz kılmayı severdi. Hz. Âişe, Ya Resulullah, sen bu
saatte de mi namaz kılmayı seviyorsun? dedi. Resulullah (s.a.s.): "Bu saatte
gök kapıları açılır ve Hak Teâla hazretleri, bu saatte kullarına rahmetle
bakar. Bu namaz Âdem, Nuh, İbrahim ve İsâ'nın devam ettikleri bir namazdır"
buyurdular (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, II, 48).
Evvâbin namazının dört rekât olduğuna dâir çeşitli hadisler nakledilmiştir.
Akşam namazından sonra ve altı rekât kılındığına dâir hadisler de nakledilir
ve bunların uygulamada daha yaygın olduğu bilinmektedir (Tirmizî, Salat, 32
1) .
Akşam namazının
sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvâbin"
denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nâfile namaz
kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden)
sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz,
içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz
Allah tövbe edenleri affedicidir" (el-İsrâ, 17/25; bk. İbn Kesir, Tefsir,
İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984.
s.74)
BAŞA DÖN
EYYÂM-I MA'DÛDE( SAYILI GÜNLER)
Sayılı günler. Kur'an'da
bilhassa Ramazan ayı ve Kurban Bayramı'nda teşrik tekbirlerinin alındığı
günler için kullanılan bir tabir.
Kur'an-ı Kerîm'de orucu
emreden ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:
"Ey iman edenler, sizden
öncekilerin üzerine yazıldığı gibi, korunasınız diye oruç sizin de üzerinize
yazıldı. Sayılı günler olarak..." (el-Bakara; 2/183, 184).
Bu sayılı günlerin hangi
günler olduğu ise, hemen bir sonraki ayette açıklanmaktadır:
"Ramazan ayı ki, insanlar
için hidâyet olarak ve hidâyeti ve doğruyla yanlışı ayırt edici açıklamalar
olarak Kur'an o ayda indirilmiştir. Sizden kim bu aya çıkar (ve ayı görürse)
onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185).
'Eyyâm-ı ma'dûde' ifadesi,
Cenâb-ı Allah'ın emrettiği orucun istenildiği zaman değil; yılın belirli
günlerinde, yani Ramazan ayı süresince tutulması gerektiğini ortaya koyduğu
gibi; nefsi yeme, içme ve cinsel ilişkiden alıkoyma, ayrıca İslâm'ın hoş
görmediği söz ve davranışlardan da mümkün olduğunca uzak tutma demek olan
orucun güç bir ibâdet olmadığını ve yılın gelip geçici günlerinden ibaret
bulunduğunu da açıklayarak, nefislere kolaylık getirmektedir (Elmalılı, Hak
Dini Kur'an Dili,I, 624-5).
'Eyyâm-ı ma'dûde',
Kur'ân'da haccdan sözedilirken de kullanılır. Haccla ilgili olarak bir de
'bilinen günler' anlamında 'eyyâm-ı ma'lûme' geçmektedir ki, bundan
kastedilen, haccın yapıldığı günler veya Zilhicce'nin ilk on günü, ya da
Kurban Bayramı günleridir. Buna karşılık, hacc konusunda geçen 'eyyâm-ı
ma'dûde' ise, bütün müfessirlerin görüşünce teşrik günleridir. 'Teşrik',
yüksek sesle tekbir almak demektir. Hacc'da olunsun olunmasın, Kurban
Bayramı arefeşinin sabahından, dördüncü gününün akşamına kadar teşrik
tekbirleri * alınır. 'Sayılı günler' bu beş günü de içine almaktadır.
Bununla birlikte birinci güne arefe ve bayramın ilk üç gününe 'kurban kesme
günleri' de denir. Teşrik günleri tabiri bilhassa Zilhicce'nin on bir, on
iki ve on üçüncü günleri için kullanılır. Sahih-i Buhâri'de İbn Ömer'den
rivâyet edilen bir hadiste de ifade olunduğu gibi (İbn Hacer-i el-Askalânî,
Bulûgu'l Meram (Selâmet Yolları),II, 561; Seyyid Sabık, Fıkhü's-Sünne, II,
164). Rasûlullah (s.a.s.) şeytan taşlamada attığı her taştan sonra tekbir
getirirdi. Şu halde, arefe ve bayramın ilk günü 'bilinen günler'e
girdiğinden, haccın menâsikinin yerine getirilmesini izleyen üç gün
özellikle 'sayılı günler' olmaktadır (Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili; II,
730). Kur'ân'da emredilen de 'sayılı günler'de Allah'ı zikretmektir
(el-Bakara, 2/203).
Kur'an'da, İslâm'ın
Medine'de güçlenmesi karşısında telâşa düşen yahudi bilginlerinin,
yahudileri İslâm'a girmekten alıkoymak için, rivâyete göre, Hz. Musa'nın
Tur'da bulunduğu ve İsrailoğulları'nın buzağıya taptıkları günler kadar
Cehennem'de kalacaklarını iddia ettikleri belirtilmektedir (el-Bakara; 80).
Azlığını ifade için bu günlere onlar 'eyyâm-ı ma'dûde' adı verilmekteydi.
BAŞA DÖN
EZAN
Müslümanlara, günde beş
kez, belli bir yerde namaz kılmaları ve namaz için toplanma vaktinin
geldiğini ilân etmek, namaz için yapılan çağrı. Arapça bir kelime olan ezan;
bildirmek, ilân etmek demektir.
Yüksek bir yere çıkıp gür
sesiyle tüm insanlara yeryüzünde tek egemen gücün Allah, tek önderin Hz.
Muhammed olduğunu Allah adına korkusuzca haykıran; Allah'ı ilâh ve rabb; Hz.
Muhammed'i de kendilerine önder kabul eden müslümanlara da inandıkları
Allah'ın önünde topluca ibâdet etsinler, bir ve beraber olduklarını,
yeryüzündeki zulmün yerine Allah'ın adaletini yerleştirmek için her an hazır
olduklarını düşmanlarına gösterip onlara korku, müslümanlara güven versinler
diye camiye çağıran kişiye de müezzin denir.
Ezan, bir yerin
müslümanların mı yoksa zorbaların mı kontrolünde olduğunu belirten bir
işaret, bir semboldür. Korkusuzca ve doğru bir şekilde okunan ezan o yerin
İslâm beldesi olduğunu gösterir. İslâm fıkhında, bir yörenin Daru'l-harp*
veya Daru'l İslâm * olduğu tespitinde orada ezanın okunup okunmadığı dikkate
alınan ölçülerden biridir.
Müslümanlara namaz Mekke
döneminin dokuzuncu yılında farz kılındığı halde onlar namazlarını ezan
okumadan kılıyorlardı. Çünkü Mekke'de zayıftılar; orada güçlü olan, toplumda
hatta Allah'ın evi Kâbe'de egemen olan müşrik düzendi. Bu yüzden müslümanlar
kendi yönetimlerinde olmayan ve güçsüz oldukları bir yerde açıkça ezan
okumakla yükümlü tutulmamışlardı.
BAŞA DÖN
Medine'ye hicretin birinci
yılında birbirlerini "es-salâh es-salâh (namaza namaza)" veya "es-salâtü
câmlatün (namaz toplayıcıdır, namaz için toplanın)" şeklinde namaza davet
ederlerdi. Ancak bu şekildeki bir çağrı yeterli olmuyor, uzakta oturanlar bu
sesi duymadıkları için namaza yetişemiyorlar ve bu yüzden de İslâm
cemâatinin biraraya gelmesinde zorluklar oluyordu. Peygamber efendimiz
(s.a.s.) sahâbelerini toplayarak namaza çağırmak için nasıl bir yöntem
kullanmak gerektiğini kendileriyle istişâre etti. Sahâbîler birçok teklif
getirdiler:
- Çan çalalım ya
Resulullah.
- O hıristiyanların
adetidir, olmaz.
- Boru çalalım.
- O yahudilerin adetidir,
olmaz.
- O zaman ateş yakalım ya
Resulullah.
- O da mecusilerin
adetidir, bu da olmaz.
Bayrak dikme teklifi de
uygun görülmeyince müslümanlar ortak bir karara varamadı ve toplantı sona
erdi. Abdullah b. Zeyd de diğer sahâbiler gibi üzüntüyle evine döndü ve
yattı. Abdullâh şöyle anlatır:
"Ben de üzüntülü olarak
yatmıştım. Uyku ile uyanıklık arasında iken üzerinde yeşil elbisesi olan
biri yanıma geldi, bir duvârın üzerinde durdu. Elinde bir çan vardı.
Aramızda şu konuşma geçti:
- Onu bana satar mısın?
- Onu ne yapacaksın?
- Namaz için çalarız.
- Ben sana bu konuyla
ilgili daha hayırlı bir şey versem olmaz mı?
- Olur, dedim. Hemen
kıbleye karşı durdu ve okumaya başladı:
"Allahu Ekber, Allahu
Ekber
Allahu Ekber, Allahu Ekber
Eşhedü en Lailahe
illallah,
Eşhedü en Lailahe illallah
Eşhedü enne Muhammeden
Resûlullah Eşhedü enne
Muhammeden
Rasûlullah Hayyaala's-salâh,
Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu
Ekber
La ilahe illallah "
Sabahleyin Abdullah b.
Zeyd gece gördüğü rüyayı Resulullah'a anlattı. Aynı gece onunla birlikte
birçok sahâbe de benzer rüyalâr gördüklerini anlattılar. Öğretilen ezanda
değişiklik yoktu. Hz. Ömer de aynı rüyayı görenler arasındaydı. Hz.
Peygamber (s.a.s.) her birini dinledikten sonra Zeyd'e dönerek, "Gördüğünü
Bilâl'e anlat (öğret) ezanı Bilâl okusun; onun sesi seninkinden gürdür"
buyurdu. Namaz vakti gelince Bilal Medine'nin en yüksek yerine çıkarak gür
sesiyle İslâm'ın ilk ezanını okudu.
Namaz vakitlerini
bildirmek için okunan ezanın ne şekilde olduğu Kur'an-ı Kerîm'de
bildirilmemiş, ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e vahiyle bildirilmiş ve onun
kelimeleri bizzat Cebrail (a.s.) tarafından öğretilmiştir. Şu âyet-i
kerimeler ezanın Allah'tan geldiğini gösterir:
"Siz namaza çağırdığınız
zaman onlar o çağrıyı eğlence ve alay konusu yapıyorlardı" (el-Mâide, 5/58).
"Ey müminler, cuma günü
namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah'ın zikrine koşun " (el-Cum'â,
62/9). Bu ayet-i kerimelerde geçen "çağrıldığınız zaman" ifadesindeki "nidâ"
kelimesi ezanı kasdetmektedir.
Okunan ezanın Allah'ın
istediği gerçek ezan olabilmesi isin dikkat edilmesi gereken hususlar
vardır:
1) Ezan mutlaka Arapça
okunmalıdır. Allah'ın gönderdiği Cebrail (a.s.)'ın öğrettiği kelimelerin
dışına Sıkılamaz. Örneğin "Allahu Ekber" cümlesini aynı anlama geliyor
diyerek "Tanrı uludur" şeklinde Türkçeleştirerek ezan okunamaz. Hangi ırk ve
dilden olursa olsun ortak ibâdet dilleri sayesin de kardeşçe kucaklaşan
müslümanların birliğini yok etmek isteyen İslâm düşmanları "kendi dilinle
ibâdet etmek daha iyidir" diyerek ezanı Arapça'nın dışında bir dille okutmak
isterler. Ama Allah, müslümanları tek vücud gibi görmek istemektedir. Ortak
ibâdet diliyle Tevhîd sağlanmaktadır.
BAŞA DÖN
2) Ezân; müslümanların
sevip saydığı. güvenilir, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış, kısaca gerçek anlamda
bir "müslüman" tarafından okunmalıdır. Allah adına insanları Allah'ın
mescidine çağıran kişinin dâvetine cevap verecek olanlar güvendikleri bir
müslümanın sesini duyduklarında daha bir şevkle toplanırlar. Allah'ın
sevmediği bir günahkâr Allah adına insanları Allah'a çağırmaya yetkili
olamaz. Yine bu kişi güvenilirliği yanında, o topluluğun içinde önder
olabilecek, sözünün dinlendiği biri olmalıdır. Ancak bu, bu şartlan
taşımayanların ezan okuyamayacağı anlamına gelmez. Mümeyyiz olmayan bir
çocuğun okuduğu ezan geçerlidir.
3) Ezan okuyan kişinin
güzel ve gür sesli olması ve ezanın yüksek bir yerde okunması gerekir.
"Yüksek bir yer'in anlamı günümüzde teknolojinin getirdiği ses yükseltici
aletlerle değişime uğradı. Ezan daha iyi duyulsun diye gerekli görülen
"yüksek yer" müslümanlar arasında o derece önem kazanmış ki İslâm
şehirlerinde minarelerden daha yüksek yapılan görmek mümkün değildir.
Ancak günümüzde
amphlikatör gibi ses yükseltici aletler kullanarak yüksek yere çıkılmadan
ezan okunabilir mi, bu aletler kullanılabilir mi? sorusu müslümanların bir
kesimini meşgul etmektedir. İnsan sesi iptal ettiği gerekçesiyle bu
aletlerden ezan okumanın helâl olmadığını savunan insanlar varlığını
korumaktadır. İslâm'ın geldiği ve mezhep imamlarının yasadığı dönemlerde
böyle bir sorun olmadığı için bu konuyla ilgili bir ictihad yoktur. Ancak Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in Vedâ Haccı'nda verdiği hutbe bu konuya en güzel örnek
teşkil etmektedir. Vedâ Hutbesi'nde yüzyirmibin kişiye hitap eden Hz.
Peygamber belli mesafelere gür sesli görevliler yerleştirerek kendi
söylediklerini aynen tekrarlamalarını istemiş ve böylelikle kendi sesinin
ulâşmadığı insanlara görevlilerin sesiyle ulaşmıştır. Hz. Peygamber'in bu
uygulamasından yola çıkarak Edille-i Şer'iyyenin Kıyas yolunu kullanarak
hoparlörün meşrû olduğu gibi sesi uzaklara taşıdığı için son derece faydalı
olduğu gayet açık bir husustur. Allah'ın kendilerine öğrettiği ilimden
yararlanan müslümanlar hoparlörden yararlanabileceği gibi isteyen de yüksek
yere çıkmaya devam edebilir.
4) Farz namazlardan önce
okunan ikamet hızlı okunduğu halde ezan ağır ağır okunur.
5) Ezan okurken kelimeleri
yanlış okumak ve aşırı şekilde teğanni yapmak câiz değildir.
6) Ezan okurken müezzinin
konuşması, hattâ kendisine verilen selâm'ı dahi alması caiz değildir.
BAŞA DÖN
EZAN DINLEMEK
Müslüman bilim adamlarının
konuşmacı olarak bulunduğu bir panelde, ezan için konuşmayı kesmemeleri
dikkatimizi cekti. Yoksa Islâmı anlatan konuşmalar yapıyor olmaları, ezanı
dinlemelerine ruhsat verir mi?
Normal ve anormal
ölçülerinin bir şeyin alışagelmesiyle tespiti herhalde hoş olmayan avamca
bir hüküm olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında -tabir hoş değil ama- İslamın "Istiklâl
Marşı" diyebileceğimiz ezan için durmayı ve dinlemeyi küçümsemek,
entellektüelliğin değil avamlığın bir belirtisi olmalıdır.
Fıkıh kitaplanmıza
baktığımızda "Ezana Icabet" konusunda söylenenler arasında şunlar da vardır:
Ezana icabet aslında, ezanla çağrılan namaza gitmektir, naim bizzat ezanın
sözlerini dinleyip müezzinin söylediklerini söylemek de icabetin bir
parçasıdır. Hatta bu yüzdendir ki, cünup olan kimse ezan okunurken onun
sözlerini tekrarlar ama, hayızlı ve nifaslı kadın tekrarlamaz; çünkü onlar o
hallerinde ezana asıl icabet sayılan namaza ehil değillerdir.
Resulullah Efendimiz
(sav): "Ezanı duyduğunuzda müezzinin dediği gibi deyin" buyurur.(Müslim,
salat 7) Buna göre Hanefiler bunun, vacip olduğunu söylerler, çünkü emir "vücup"
ifade eder. Malıki'lerden bazıları ve Zahirilerin mezhebi de budur. Imam
Malık, Şafii, Ahmed ve Hanefilerden Tahavî'nin de içinde bulunduğu cumhura
göre sözle icabet vacipdeğil, müstehaptır.(Davudoğlu NI/27; lbn Hacer,
Fethu'1-Bârî, N/92-93; Aynî, IV/280)
Kendi kendine Kur'an
okuyan ve tesbih çeken kimse de bunları bırakıp ezana icabet etmelidir. Ama
mescidde (başkaları dinlerken) Kur'an okuyan, okumasına devam edebilir. Dini
bir konuda konuşan ve vaaz eden de konuşmasına devam edebilir mi? Bunu
açıklayan bir fıkıh ibaresine rastlamadım. Herhalde vaazlarda anlatılan şey
Kur'an'ın açıklaması olduğu, daha doğrusu olması gerektiği için, ona kıyasla
bu tür konuşmalar devam ettiriliyor olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında
İslam'ın her hangi bir müessesesini ya da bir meselesini inceleyen
seminerler, ya da paneller de böyle sayılabilir. Zaten ezan esnasında
konuşmanın mekruh olmadığı da söylenmiştir.(bk. Bilmen, Ilmihal 128) Ama
okunmakta olan ezana hiçbir türlü icabet etmemek, bir an için olsun durup
ona iştirak etmemek mahzursuzdur, denemez. Bunun için elbette ezanın,
lahnsiz, tegannisiz, yani sünnet üzere okunan bir ezan olması gerekir. Böyle
sünnet üzere olmayan ezanı dinlemek zorunlu değildir.(Tahtavî,162) Ayrıca,
hepsini dinlemesi gerekir diyenler varsa da, sadece ilk duyduğu ezanı ya da
sadece kendi mescidinin ezanını dinlemesi yeterli olur.(Hindiyye. I/57)
BAŞA DÖN
EZAN OKUYANIN
VE DİNLEYENİN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR
Ezan okuyanın dikkat
edeceği hususların yanında dinleyenin de uyması gereken hususlar vardır:
I) Ezan okunurken
konuşulmaz. Hattâ Kur'ân-ı Kerîm okuyan bir kişi ezan başladığında okumayı
bırakıp ezanı dinler.
2) Ezan'ı dinleyen
müslüman, müezzinin okuduğu ezanı tekrar eder ve böylece o da ezan okunmuş
olur. "Hayya ala'ssalâh" ve "Hayya alalfelâh" cümlelerinde "lâ havle velâ
kuvvete illâ billâh (Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur)"
der. Sabah ezan'ında müezzinin "essalâtü hayrün mine'n-nevm" cümlesine "sadakte
ve berirte (doğru söylüyorsun)" diye karşılık vermesi sünnettir.
3) Ezanı işiten kişi cünüp
de olsa yukarıdaki yükümlülükleri yerine getirir. Ancak hayızlı ve nifaslı
olan kadınlar bunun dışındadır.
4) Ezanın bitiminde
dinleyen kişi ezan duasını okur.
"Allahumma Rabbe hezihi'd-da'
vati't-tamme ve's-salati'l-kâime âti seyyidina Muhammeden el-vesilete ve'l-fazilete
ve'd-dereceti'r-rafiati'l âliye ve'b-ashû makamen mahmuden ellezi vaadtehu
inneke la tuhlifu'lmi'ad. "
"Ey bu üstün çağrının ve
hazır namazın Rabbi olan Allahım! Muhammed 'e vesileyi, fazileti ve yüksek
dereceyi ihsan et. Onu kendisine vadetmiş olduğun övülmüş makama eriştir.
Zira sen vaadinden dönmezsin "
Bunların dışında ezan
hakkında şu hususları belirtelim:
Cuma namazında bir dış bir
de iç ezan okunur diğer namazlarda her vakit için bir defa ezan okunur.
Ezan ile kametin arasını
biraz uzatmak gerekir ki namaza geç kalanlar cemâate yetişebilsin.
Caminin dışında bir yerde
de ezan okunabilir, ikamet getirilerek cemâatle namaz kılınabilir.
Kaza namazları için de
ezan okunabilir, ikamet getirilebilir. Bayram, Vitir, teravih ve cenaze
namazları için ezan okunmaz.
Ezan Vacib derecesinde
sünneti müekkeddir.
BAŞA DÖN |