|
EDEB MAHALLİ
İslâm hükümlerine göre
kadın ve erkeğin örtülmesi zorunlu yerleri. Avret mahalli de denir. Kur'an
buyruğunca her müslüman edeb mahâllini örterek gizlemekle yükümlüdür.
Bununla birlikte kişinin başkasının edeb mâhalline bakması dâ haramdır.
İslâm, bu hükümleriyle toplumsal bozuluşun en büyük etkenlerinden birisi
olan fuhuşa açılan kapıları kapatmış; insanın, özellikle kadının onurunu
güvence altına almıştır.
Edeb mahalli, insanın
kadın ya da erkek oluşuna, karşısında yeralan insanın niteliğine göre
değişir. İslâm hukukçularına göre erkeğin edeb mahalli, göbek ile dizkapağı
arasıdır. Müslüman kadının müslüman kadına karşı edeb mahalli de yine göbek
ile dizkapağı arasıdır. Kadının erkeğe karşı edeb mahalli, Hanefi, Mâlikî ve
İsnaşeriye ekollerine göre yüz ve elleri dışında bütün vücududur. Şafii ve
Hanbeli ekollerine göre ise kadının bütün vücudu istisnasız edeb mahallidir.
Müslüman kadınların
köleler ile müslüman olmayan kadınlar karşısındaki durumu da fıkıh
ekollerine göre değişiklik göstermektedir. Hanefi, Hanbeli ve İsnaaşeriye
hukukçularına göre müslüman kadınlar için köleler de diğer yabancı erkekler
gibidir. Bu nedenle müslüman kadın köleler karşısında da tam tesettüre
riayet etmesi gerekir. Şafii ve Maliki hukukçularına göre ise kölelerin
hanımlarının ziynetlerini görmesinde bir sakınca yoktur. Selefe göre
müslüman kadın için müslüman olmayan kadınlar da erkekler hükmündedir. Buna
karşılık er-Râzî gibi bazı bilginler müslüman olmayan kadınlarla müslüman
kadınlar arasında bir fark kabul etmemektedirler. Mevdûdî gibi bazı çağdaş
bilginler ise selefin görüşünü tercih etmektedirler.
Edeb mahallinin örtülmesi
namazın da temel şartlarındandır. Edeb mahalli tam olarak örtülmeden namaz
kılınamaz. Edeb mahallini örtse de, vücudun içini gösterecek nitelikteki
giysiler namazı bozar, Namaz kılınırken herhangi bir nedenle edeb mahallinin
dörtte bir bölümünün açılması durumunda namaz bozulur. (Konunun ayrıntıları
için ayrıca Avret, Tesettür ve Hicab maddelerine bakınız).
BAŞA DÖN
EDİLLE-İ ERBAA (DÖRT DELİL)
Dört delil: Kur'ân,
Sünnet, İcmâ, Kıyas.
Edille, delil kelimesinin
çoğuludur. Erbaa dört demektir. "Dört delil" anlamına gelir. Bu tâbir İslam
hukukunda fıkhın dayandığı dört ana kaynağı ifade eder. Bunlar; Kitap,
Sünnet, İcmâ ve Kıyas'tır.
1) Kitap: Kur'ân-ı
Kerîm'dir. Hz. Muhammed'e yüce Allah katından Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla 22
yıl, 2 ay ve 22 günde nâzil olmuştur. Kur'ân, önceki semâvî kitaplar gibi
yalnız inanç kitabı değil, hem inanç ve hem de insanlar arası münâsebetleri
düzenleyen ve hayatı düzenleyici hükümleri kapsayan bir kitaptır. Âyetlerde
şöyle buyurulur: "Biz Kitap'ı sana her şeyi beyân için indirdik" (en-Nahl,
16/89). "Kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik" (el-En'âm, 6/38). Kur'ân-ı Kerîm
Hz. Muhammed'e ilk defa tefekkür ve ibadet için gittiği Hıra mağarasında,
Ramazan ayının Kadir gecesinde inmeye başlamıştır. İlk inen âyetler:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alâk'tan (kan pıhtısı biçimindeki
embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı
yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti " (el-Alâk, 96/1-5). Son
âyet ise Vedâ Haccı sırasında Zilhiccenin dokuzuncu günü inmiştir. Bu âyet
de şudur: "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizde olan nimetimi
tamamladım ve size din olarak İslâm'ı verip ondan hoşnut oldum" (el-Mâide,
5/3). İbn Abbâs'a göre, Bakara Sûresinin 281'inci âyeti bundan daha sonra
inmiştir.
Kur'ân'ın ilk inen
âyetlerinde daha çok ahiretle ilgili bilgiler yeralır. İnsanlar İslâm'a
alıştıktan sonra helâl ve harama dâir âyetler inmiştir. Âyetlerin çoğu ya
bir soru ya da bir olay üzerine inmiştir. Buna "Esbâb-ı nüzûl * (iniş
sebebi)" denir. Kur'ân nâzil oldukça Hz. Peygamber, inen ayetleri vahiy
kâtiplerine yazdırırdı. Hangi âyetin nereye yazılacağını söylerdi. Âyetlerin
tertibinin yazılışı sırasında Vahye dayanıldığında görüş birliği vardır.
Sûrelerin sıralanışının da Vahye dayandığı kuvvetli bir görüştür.
2) Sünnet: Hz.
Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir. "Bir kimse uyuyarak veya unutarak
namazı geçirirse, hatırlayınca kılsın" (Ebû Dâvud, Salât, II; Dârimî, Salât,
26) hadisi sözlü sünnetin; "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın" (Buhâri,
Ezan, 18, Edeb, 27, Ahad, I) hadisi fiili sünnetin; su bulamadığı için
teyemmümle namaz kılan bir sahabenin, namazdan sonra su bulduğu halde
namazını iâde etmemesi ve Hz. Peygamber'in onu tasvip etmesi takrîrî
sünnetin örnekleridir. Fıkıhta Kur'ân'dan sonra ikinci ana kaynağın Sünnet
olduğunda görüş birliği vardır. Sünnetin delil oluşu âyetlerle sâbittir.
Bazı âyetler şunlardır:
"Peygamber size neyi
verirse onu alın; size neyi yasaklarsa, ondan da uzak durun" (el-Haşr,
59/7).
"Hayır, Rabbına andolsun
ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp; verdiğin hükme,
içlerinde bir sıkıntı duymadan rıza ve teslimiyet göstermedikçe iman etmiş
olmazlar" (en-Nisâ, 4/65) ''Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur''
(en-Nisâ, 4/80). "Ey iman edenler, Allah'a itâat edin, Peygamber'e ve sizden
buyruk sahibi olanlara (ulû'l-emr'e) itâat edin" (en-Nisâ 4/59). ''Allah ve
Rasûlü birşeye hükmettiği zaman, iman eden erkek ve kadına artık işlerinde
muhayyerlik yoktur" (el-Ahzâb, 33/36).
Sünnet, Hz. Peygamber'in
Rabbinden aldığı elçilik görevini tebliğinden ibarettir. Bu konuda âyette:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan
O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun " (el-Mâide, 5/67).
Kur'ân'ı Kerîm Hz.
Peygamber'in vahiyle konuştuğunu haber vermektedir: "O, kendiliğinden
konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak indirilen bir vahiy iledir" (en-Necm,
âyet, 3-4). Diğer yandan Kur'ân âyetleri, Peygamber'e iman edilmesini açıkça
bildirir: ''Allah'a ve okuyup yazması olmayan (ûmmî) Peygamber'e ibâdet
edin; o Peygamber de Allah'a ve O'nun sözlerine iman etmiştir ve Ona itâat
edin ki hidâyete eresiniz'' (el-A'raf, 158).
Sünnetin Kur'ân'ı Kerîm
karşısında üç fonksiyonu vardır. Sünnet Kur'ân'ın müphem ve mücmel olan
âyetlerini açıklar; umûmî hükümlerini tahsis eder; nâsih ve mensûh'u
bildirir; Kur'ân'da asılları sâbit olan nasslara tamamlayıcı hükümler
getirir; Kur'ân'da bulunmayan bir kısım hükümler koyar. Kur'ân'daki namaz ve
zekât emirlerinin edâ şeklinin sünnetle açıklanması; karısı zinâ eden ve
bunu isbat edemeyen erkeğin mulâane yoluna gitmesi halinde evliliğin sonra
ereceği hükmü ile ehlî eşeklerin ve yırtıcı kuşların etinin yenmesini
yasaklayan hadisler bunun örnekleridir (Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l Fıkh,
s.113, 114).
3) İcmâ: Sözlük anlamı;
ittifak ve görüş birliği demektir. Bir terim olarak; Hz. Peygamber'den
sonraki bir çağda İslâm müctehidlerinin, bir konu üzerinde ittifak edip aynı
görüşü paylaşmalarıdır. Bu târife göre icmâda şu şartların bulunması
gerekir:
a) Müctehid olmayanların
ittifakı, dini bir delil sayılmaz. Müctehid; delillerden dinî hükümler
çıkarma yeteneğine sahip olan kimsedir.
b) Müctehidlerin ittifakı,
dinî bir meselenin hükmü üzerinde ilk görüş birliği meydana geldiği zaman
aranır. Daha sonra görüş değiştirmekle icmâ bozulmaz. İcmâ için
müctehidlerin bir mecliste toplanması şart değildir. Bütün dünyadaki İslâm
bilginleri bir meselede görüş birliği etmekle icmâ oluşturulmuş olur.
c) İcmâ, bir asırdaki
bütün müctehidlerin ittifakı olduğundan, bir grup müctehidlerin ittifakı
icmâ sayılmaz.
d) Dinî yönü bulunmayan
konulardaki görüş birliği icmâ sayılmaz. Zaten İslâm'da dini ilgilendirmeyen
bir mesele olmaz. Dünyada meydana gelen her olayın dinî yönü vardır. Ve
İslâm her konuda hüküm koymuş her meseleye çözüm getirmiştir. İşte bu
şartlar yerine gelince icmâ bir delil olur. Artık müslümanların bu meseleye
uymaları gerekir.
BAŞA DÖN
Ayette; "Kim kendisine
hidâyet belli olduktan sonra, Rasûl'e karşı gelir, mü'minlerin yolundan
başka bir yola uyarsa ona döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız"
(en-Nisâ, 4/115) buyurulur.
İcmâ'ın bir delil olduğunu
ifade eden hadisler de vardır: "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah
katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 379). "Ümmetim dalâlet
üzerinde birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 8). Hz. Ömer'den şöyle nakledilmiştir:
"Kim cennetin ortasında olmak yani oraya girmek istiyorsa, cemaatten
ayrılmasın; çünkü şeytan boş kalan kimse ile beraber olup iki kişiden
uzaktır" (İmam,Şâfii, er-Risâle, s.474).
İcmâ; sarih, sükûtî ve
meselenin belli bir kısmı üzerinde görüş birliği etmek üzere üçe ayrılır.
Sarih icmâ; her müctehidin icmâ konusu mesele üzerindeki görüşünü açıkça
söylemiş olduğu icmâdır. Sükuti icmâ; herhangi bir asırda, ictihad yetkisi
olan bir ilim adamı belli bir görüşe varır ve bunu ilân ederse ve kendisini
tenkid eden çıkmazsa buna sükûti icmâ denir
İmam Şafii ve bazı
bilginler bunu delil saymaz. Meselenin bir kısmı üzerinde icmâ'a gelince;
meselâ miras konusunda sahâbiler, ölenin kardeşleriyle birlikte mirasa giren
dedeşinin üçte birden az olmamak üzere mirasçı olacağını, kimisi de mirasın
tamamen dedeye kalacağını söylemiştir. Burada dedenin her iki durumda da
miktarı değişmekle birlikte mirasçı olacağı konusunda görüş birliği
oluşmuştur (Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, s.179).
4) Kıyas: Bir şeyi başka
bir şeyle ölçmek, karşılaştırmak anlamına gelir. Bir terim olarak; hakkında
âyet ve Hadislerde bir hüküm gelmemiş olan bir meseleyi ortak
özelliklerinden dolayı, hakkında hüküm gelmiş olan bir mesele ile
karşılaştırmak, onun hükmünü buna da vermek demektir. Kur'ân ve hadiste
bulunmayan yeni bir olay, Kur'ân ve hadisteki benzerleriyle karşılaştırılır.
Aralarında ortak benzerlik olunca birinin hükmü diğerine verilir. Buna şarap
örnek verilebilir. Şarap Kur'ân-ı Kerîm'de yasaklanmıştır. Ancak daha
sonraki dönemlerde rakı, votka, şampanya, viski gibi değişik adlarda içkiler
ortaya çıkmıştır. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de isim olarak zikredilmez. Şarabın
sarhoşluk verdiği için yasaklandığı, üzerinde düşünülünce anlaşılacağı gibi,
çeşitli hadisler de bunu belirtmiştir. Bu yeni içki çeşitleri de sarhoşluk
verir. Bu ortak özellikten dolayı şarabın hükmü kıyas yoluyla diğerlerine
şamil olur.
Kıyasın delil oluşu âyet
ve hadislerle sâbittir. Ayette; "Ey iman edenler Allah'a itâat edin,
Peygamber'e itâat edin ve sizden buyruk sahiplerine itâat edin. Eğer bir
şeyde çekişirseniz, Allah'a ve Peygamber'e havale edin " (en-Nisâ, 4/59)
buyurulur. Birşeyi Allah'â ve Rasulüne havale etmek, ancak Kur'ân ve
Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Bu da kıyas demektir.
Bazı sahâbîler, Ebû
Bekir'e bey'at ederken, Peygamber (s.a.s.)'in Onu namaz için İmam olarak
seçtiğini gözönüne almışlar ve hilâfeti, namaz imamlığına kıyas ederken;
''Peygamber, onu din işimizde İmam tâyin etmiştir. Öyleyse biz onu, dünya
işimizde niçin İmam tanımayalım'' (es-Serahsı, Usûl, II, 131, 132; İbn
Kayyim el-Cevziye, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, Kahire, 1325-1326, I, 253)
Kıyas dört rükünden
meydana gelir:
a) Asl: Bu, hükmü beyan
eden nass olup "hüküm kaynağı" adını da alır. b) Fer: Bu, hakkında nass
bulunmayan meseledir.
c) Hüküm: Bu, kıyas
vasıtasıyla asl'dan fer'e geçmesi istenilen şeydir.
d) Ortak illet: Bu da hem
asl hem fer'de bulunan bir vasıftır. Kıyasın dayanmış olduğu esası teşkil
eder.
İlletle hikmet birbirinden
farklıdır. Hikmet, hükme uygun bir vasıf olup, çoğu hallerde gerçekleşen
mazbut ve mahdut olmayan bir şeydir. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre
hükümler hikmete değil, illete dayanırlar.
İslâm hukukçularının
çoğunluğuna göre bazan kıyas nass'la çatışabilir. Bu Kur'ân ile sünnetin âmm
(umûmî) ifadeleri veya haber-i vâhid olduğu zaman meydana gelir. Hanefilere
göre âmm delâlet bakımından kesindir. Kıyas ise nasıl olursa olsun zannîdir.
Ancak âmm herhangi bir delil ile tahsis edilirse zannı olur. Çünkü âmm,
tahsis edildikten sonra şâmil olduğu fertlerden bazısına delâlet etmez. Bu
yüzden Hanefiler, âmm'ın ilk tahsisten sonra artık kıyas ile de tahsis
edileceğini söylerler. Meselâ; "...Bunlardan başkası size helâl kılındı"
(en-Nisâ, 4/24) âyeti, Hz. Peygamber'in ittifakla kabul edilen "...Kadın,
erkek kardeşinin kızı ve bacısının kızı üzerine nikâh edilmez" (Buharı,
Nikâh, 27; Müslim, Nikâh, 37-39) hadisi ile tahsis edilmiştir. Bu şekilde
bir defa tahsise uğrayan bir âyet, zannı bir delil ile tekrar tahsisi kabul
edebilir.BAŞA DÖN
EDİLLE-İ ŞER'İYYE (ŞER'İ DELİLLER)
Şer'î deliller, şer'î
hükümleri çıkarma yolları. Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de,
kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir.
Usûl-i Erbaa, Edille-i Erbaa da denir.
Edille-i Şer'iyye, yahut
şer'î deliller, en genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarını teşkil eder.
Diğer bir ifadeyle, edille-i şer'iyye, hüküm çıkarmada başvurulan esaslar
olarak ifade edilebilir. Kavramın ortaya çıkışı Etbau't-Tâbiin devrinden
sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kavranılmasıyla, istenilen hükme ve
sonuca ulâştırân şeydir (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü, 42). Kesin veya
zannı olarak genel hüküm ifâde eder.
Genel bir sınıflama ile
şerî deliller, "Sem'î" ve "aklî" olmak üzere iki grupta ele alınabilir.
Sem'î olanlar; Kitap, Sünnet, İcma olup bunları değişik olaylara uygulama
aracı olan Kıyas da bunlara ilâve edilen ve "aklı deliller" olarak
değerlendirilen diğer deliller ve bunların sıralaması hakkında farklı
görüştedirler. Bu deliller, "istishâbu'l-hâl", "istihsan", "mesâlihu'l-mürsele",
"örf", "sahâbe sözü" ve "İslâm'dan önceki şeriâtler" gibi delillerdir.
Edille-i Şer'iyye'nin dört
ile sınırlândırılmasının gerekçeleri için şunlar söylenir: Delil, menşe
itibariyle ya vahiy kaynaklıdır ya da değildir. Eğer vahiy kaynaklı ise, bu
vahiy ya "metlüvv" ki bu Kur'an'dır veya "gâyr-i metlüvv" olur ki bu dâ
Sünnettir.
Delilin vâhiy kaynaklı
olmaması durumunda ise şu iki ihtimal söz konusudur: Bu delil, bir asırdaki
bütün müctehidlerin ortak görüşü ise "icmâ", her müctehidin ferdî görüşü ise
"kıyas" adını alır (Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, 20).
Aslındâ, Kur'ân ve sünneti
aslı ve sâbit kaynaklar olarak; bu ikisi dışında kalan diğer bütün delilleri
ise Kur'an ve sünneti yorumlama ve uygulama metodu ve vasıtası olarak
değerlendirmek mümkündür. Kitap, sünnet, icma, kıyas "aslı deliller",
istihsan, istislah, istishab, örf, sahâbî sözü, geçmiş şerîatler "fer'î"
delillerdir (Sava Paşa, İslâm Hukuk Nazariyesi, 11, 47-51).
Kitap
Kitap, İslâm hukuk
literatüründe "Kur'an" yerine kullanılan bir terimdir. Kur'ân ise, lügatte,
okumak anlamında olup, ıstılahta Hz. peygamber (s.a.s.)'e inen, mushaflarda
yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen,
Cenâb-ı Allah'ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır (Molla Hüsrev,
Mir'at, 16-17). Kur'ân Allah'ın kitabı ve apaçık vahyidir. Tedricî olarak
indirilmiştir. Bir harfini bile inkâr küfürdür. Kur'ân'ı en iyi bilen
Rasûlullah; sonra ashâbıdır. Kur'an, İslâm teşrîinin (yaşama) temelini
teşkil eder. Kur'ân'da dinî hukuk sisteminin (şerîat) esasları açıklanmış;
inanç, ibadet ve hukuk konuları genel hatları itibariyle belirtilmiştir (Şâtibî,
el-Muvâfakat, IV, 92). Bu itibarla, Kur'an, İslâm teşrîinin "aslı kaynağı",
diğer bir deyişle yegâne değişmez kaynağı olarak kabul edilir. Rasûlullah
Vedâ Haccında şöyle buyurmuştur: "Sizlere iki şey bırakıyorum: Allah'ın
kitabı ve Rasûlünün sünneti. Bunlara sarıldığınız müddetçe dalâlete
düşmezsiniz." Kur'ân, hükümleri genel çizgileriyle belirtir; pek az konu
dışında bunların detayına inmez. Nitekim, Kur'ân'da, keyfiyet ve detayı
belirtilmeksizin namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş; bunların nasıl
yapılacağım ise, Hz. Peygamber, sözlü ve fiilî olarak açıklamıştır. Aynı
şekilde, Kur'ân akitlerin yerine getirilmesini emretmiş, alım-satımın helâl,
ribânın haram olduğunu belirtmiş, fakat hangi akitlerin sahih, hangilerinin
bâtıl ya da fâsit olduğunu açıklamamıştır. Bu ayırımın temel ölçülerinin
belirlenmesini de ilk planda sünnet yüklenmiştir .
Diğer taraftan, Kur'ân'da
detayları ile birlikte zikredilen bazı konular da vardır; miras, karı-koca
arasındaki liân'ın nasıl yapılacağı ve bazı cezaî müeyyideler bunlar
arasındadır. Kur'ân'ın bu genel ifâde (icmâl) tarzının önemi, özellikle
muâmelât hukuku alanında ortaya çıkmaktadır. Bu tarz, mücmel nassların
değişik şekillerde anlaşılıp uygulanmasına imkân vermekte ve böylece değişik
zamanlardaki maslahatlara ayak uydurmasına ve genel amaç ve prensiplerden
ayrılmaksızın onların gereklerine göre hüküm verilebilmesine yardım
etmektedir. Meselâ, Kur'ân'da, özel bir şekil belirtilmeksizin "şûrâ"dan
bahsedilmektedir. Genel bir şekilde ifade edilen bu şûra, istibdâd ve
baskının bulunmadığı, halk içerisinde belli ölçüde bilgi ve kanaat sahibi
olanların görüşlerine saygı duyulup başvurulduğu bir yönetim biçimini
kapsamaktadır.
Bütün bunlara rağmen,
Kur'ân nasslarının bu genel ifade tarzının, bazı noktalarda sünnetle
açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bu sebeple, Kur'ân'da pekçok yerde, sünnet'e
atıfta bulunulmuştur, "Allah'a ve Rasûl'e itâat edin" (Al-u Imrân, 3/32);
"Peygamber size neyi vermişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan kaçının"
(el-Haşr, 59/7) ve "Ey inananlar, Allah'a itâat edin, Peygamber'e ve Ulû'l-Emr'e
itâat edin. Bir şeyde anlasamazsanız onu Allah'a ve Peygamber'ine arzedin.
Bu en iyi ve netice itibariyle en güzeldir" (en-Nisâ, 4/59).
Kur'ân'ın delîl olması
demek, Kur'ân'ın hakkıyla bilinmesi demektir. Kur'ân ilmine sahip olmadan,
Arapça'ya vâkıf olmadan, sünnete başvurmadan, ilim ehli olmayanlar için
fıkhı manada değil, ahlâkı manada okunan bir kitap olabilir. İmam Câfer-i
Sâdık bu konuda şöyle demiştir: "Kur'ân'ın bir kısmını diğeriyle
çarpıştırdılar. Nasih zannederek mensuhu delil gösterdiler. Amm zannederek
hâs ile delil getirdiler. Âyetin te'vîlini delil göstererek sünnetin onu
te'vil şeklini terkettiler. Sözün başını ve sonunu düşünmediler. Onu kaynak
edinip yollarını bilemediler. Ehlinden almadılar, böylece saptılar ve
saptırdılar" (Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev.: İ.
Sarmış, İstanbul 1981, 176).
Kur'ân'ın bütün
âyetlerinin sübutu kat'idir. Ancak, ifade ettikleri mana ve kavrama
delâletleri her zaman kat'i olmaz. Bu bir kısım âyetlerin delâlet bakımından
zannı olması farklı mezheplerin farklı görüşler ortaya koymasına yol
açmıştır. Şer'i hükümlerin kaynakları kitap, sünnet, icmâ, kıyas olunca
mukallidin ilmi, târifin dışında kalmaktadır. Çünkü müctehidin kavli her ne
kadar mukâllid için delil olsa da, delillerin kendisi değildir (İbn Abidin,
Reddü'l-muhtâr Haşiyesi Terc: Ahmed Davudoğlu, İstânbul, 1982, I, 35).
BAŞA DÖN
Kur'ân-ı Kerîm'e "vahy-i
metlüvv" da denilir. Kur'ân'ın fıkıhta delil olarak kullanılmasında, onun
lâfzı kanunlarının bilinmesi gerekir. Lâfızlar, manaya delâletleri
itibariyle hâss, âmm, müşterek ve müevvel kısımlarına ayrılır ve bunlardan
her biri özel bir hüküm için kullanılır. Lâfızlar, delâlet ettikleri mânâya
zâhir, hâss, müfesser, muhkem olarak açık bir tarzda delâlet ederler. Kapalı
tarzda delâletlerinde ise hafî, müşkil, mücmel, müteşâbih diye kısımlara
ayrılırlar. Ayrıca delâlet ettikleri manada veya başka bir münâsebetle olan
mânâda açık veya kapalı kullanılmaları itibariyle hakîkat, mecâz, sarih,
kinâye kısımlarına ayrılırlar. Yine ne gibi manalara delâlet ettikleri ve
hangi maksatlarla söylenilmiş olduklarına işitenlerin vukufları itibariyle
"Dal bi'l ibâre", "Dal bi'l-işâre", "Dal bi'd-delâle", "dal bi'l-iktizâ"
diye ayrılırlar.
Kur'ân hükümleri de birkaç
kısma ayrılmaktadır: Akîde, (itikâdı hükümler), ahlâk (ahlâkı hükümler) ve
mükelleflerin söz ve işleriyle ilgili hükümleri "ibadetler" ve "muâmeleler"
diye iki grupta ele alır. Kur'ân'da hükümler ya küllî, ya da icmâlî olarak
açıklanmıştır. Bütün hükümlerin özelliği, îman ile içiçe geçmiş olmasıdır.
Kur'ân hem yasa koyar, hem hidâyete erdirir, hem irşâd eder, hem öğüt verir.
Yalnızca bir kanun kitabı değildir. Üslûbu mu'cizdir. Konular defalarca
tekrarlanmıştır ve âyetler hüküm koyarken iman ve ahlâktan ayrı değildir.
Kur'ân'ın âhkâm âyetleri
daha ziyade Medenî sûrelerde yer almaktadır. Âyetlerden hüküm çıkarılırken
müctehidler arasında meydana gelen ihtilâf, mücmel ifadeleri tefsirden ve
bir kısım lâfızların delâletlerini ele alma metodundan doğmaktadır.
Rasûlullah vefât ettiğinde
Kur'ân âyetleri vahiy kâtiplerinin ellerinde bulunan sahifelerde ve ashâbın
hafızalarındaydı. Hz. Ebû Bekir Kur'ân âyetlerini toplattırdı ve bir Mushaf
haline getirdi. Hz. Osman bu Mushaf'tan Kur'ân nüshaları çoğalttı ve bütün
merkezlere gönderdi. Sahâbe, Kur'ân âyetlerini hem ezberler, hem anlar, hem
de amel ederdi. Bir âyetle amel etmeden başka âyete geçmeyenler vardı.
Sahâbe nesli Kur'an'ı en iyi bilen nesil olup, bildikleriyle amel eden,
bilmedikleri ile ilgili olarak da susan insanlardı. Tâbiin devrinden sonra
ise her asırda Kur'ân tefsiri o asırdaki ilmî-dinî hareketten etkilendi.
Âyetlerin tefsirinde ictihad farklılıkları açıkça ortaya çıktı.
Sünnet
Sünnet, Arap dilinde iyi
olsun kötü olsun gidilen veya benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise,
Hz. Peygamber'in Kur'ân dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır.
Hz. Peygamber mü'minler için her alanda bağlayıcıdır: ''Peygambere itâat
eden, Allah'a itâat etmiş olur" (en-Nisâ, 4/80). Hz. Peygamber mü'minler
için ahlâken veya hukuken en güzel ve vazgeçilmez tek örnektir.
Hadis olarak da
adlandırılan sünnet, Hz. Peygamber'in çeşitli vesilelerle söylediği
sözlerdir. Meselâ: "Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur "
(İbn Mâce, Ahkâm, 13) ve "Ameller niyetlere göredir" (Buhâri, Bedu'l- Vahy,
I) hadisleri böyledir.
Fiilî sünnet ise, Hz.
Peygamber'in şekil ve şartlar ile namaz ve hacc ibadetlerinin yerine
getirilmesi, muhâkeme usûlü alanında bir ahit ve yemin ile hüküm vermesi
gibi işlerdir. Hz. Peygamber, "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle
kılın'' buyurarak (Buhâri, Ezan 18, Edeb, 27) yol göstermiştir.
Takriri sünnet, Hz.
Peygamber'in sahâbenin yaptığı bazı işlere olumlu ya da olumsuz bir
müdahalede bulunmaması veya o işi tasvip ettiğini belirtmesidir (Abdulvahhab
Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi, Çev: Hüseyin Atay, 181-182). Su
bulamadığından teyemmümle namaz kılan bir sahâbînin namazdan sonra su
bulduğu halde namazı iâde etmemesin Rasûlullah'ın tasvibi gibi.
Sünnet, Kur'ân'ın
mücmelini beyân etmesi, müşkilini açıklaması, mutlakını kayıtlaması ve onda
olmayan bazı hükümleri belirtmesi açısından Kur'ân'dan sonra ikinci teşrî'
kaynağı olarak yer alır. Sünnet, Kur'ân'da olmayan bazı hükümleri
getirmesiyle de, bir yönden müstakil bir teşrî' kaynağıdır. Kur'ân'ın
çizdiği genel çerçeve ve ilkelerin dışına çıkmadan onun açıklayıcısı olması
bakımından da Kur'ân'a tâbi sayılır. Her iki yönüyle de sünnetin hüccet
olması, bazı âlimler tarafından dinî bir zaruret olarak ifade edilmiştir.
Ancak hemen belirtelim ki, yaşamaya kaynak teşkil edebilecek sünnet, belirli
şartları taşıyan sahih sünnettir. Sünnet Kur'ân'a nisbetle ikinci derecede
bir teşrî' kaynağı olmakla beraber, sünnete başvurmadan Kur'ân'ı anlamak pek
mümkün gözükmemektedir.
BAŞA DÖN
İmam Şâfii sünneti üç
grupta ele alır. Birincisi, Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği bir hususu benzer
bir ifadeyle Hz. Peygamber'in de belirtmesi; ikincisi, Allah'ın çok kısa ve
özlü bir şekilde bildirdiği bir âyetle neyin kastedildiğini Hz. Peygamber'in
açıklamasıdır. Bu iki çeşit sünnet hakkında İslâm hukukçuları arasında
ihtilâf yoktur. Üçüncüsü ise, hakkında Kur'ân'da hiçbir hüküm bulunmayan bir
konuyu Hz. Peygamber'in uygulamaya koymasıdır. Bu sünnet çeşidi hakkında
genelde iki görüş mevcuttur. Bir kısım müctehid Hz. Peygamber'in bağımsız
bir yaşama yetkisine sahip olduğunu, dolayısıyla Kur'ân'da sözkonusu
edilmeyen konularda hüküm koyabileceğini ileri sürmüşler; bir kısmı da Hz.
Peygamber'e böyle bir yetki vermeyip onun tatbiki olan herşeyin Kur'ân'da
bir aslı bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (Şafii, Risale, s.91-92). Sünnet,
Kur'ân'ın tefsiridir. "Namazı kılın" buyruğunu sünnet olmadan anlamak ve
tatbik etmek mümkün değildir. Rasûlullah namazı nasıl kılmışsa, müslümanlar
da ona uyarak kılmışlardır (Ahmed b. Hanbel, V, 53).
Sünnetin hadisle aynı
manada kullanılabilir. Hadisler, birtakım kısımlara ayrılır (Bk. Hadis).
Sahih hadisler, bütün ümmet için bağlayıcıdır, hüküm kaynağıdır. Bunlar
reddedilemezler. Nur Sûresinin altmışüçüncü âyeti bunu bize bildirmektedir:
"Öyle değil. Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya
çekiştirip durdukları şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden
yürekleri hiç sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman
etmiş olmazlar" (en-Nur, 24/63). Kur'ân'ın bütün delilleri, Rasûlullah'ın
bütün hükümleri, emir ve nehiyleri eştir (Şâtibî, el-Muvâfakat, I, 14).
Sünnet kaynak olmasaydı, meselâ "Kur'âniyyun" fırkası gibi sadece Kur'ân
kaynak alınsaydı, onların yaptığı gibi İsra Sûresinin 78. âyetine istinaden
günde iki rekât namaz kılınması gerekecekti. Oysa bu, küfürdür (İbn Hazm,
el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm, II, 80). Zahiri mezhebinin en büyük müctehidi İbn
Hazm, sünnet hakkında "O, kendi hevasından söylemez. O, ancak kendisine
gönderilen bir vahiydir'' (en-Necm, 53/3, 4) âyetini zikrettikten sonra
şöyle der: "Buna göre Allah'ın peygamberine göndermiş olduğu vahyi ikiye
ayırabiliriz: Vahy-i Metlüvv (tilâvet edilen vahiy) ki, bu, icazkâr bir
üslûba sahip olan kitab (Kur'ân)dır. Vahy-i Mervi (rivâyet olunan vahiy) ki,
bu, icazkâr üslûba sahip olmadığı gibi metlüvv de değildir. Menkul olduğu
halde kitap halinde rivâyet edilmemiştir. Fakat makru' (okunmuş)dur. Yani bu
Peygamber'den vârid olan haber olup Allahu Teâlâ'nın muradını açıklayıcı
mâhiyettedir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulmuştur: "... Tâ ki
insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın.'' Buna göre Allahu Teâlâ
nasıl vahyin birinci kısmını teşkil eden Kur'ân'a itâât etmemizi emretmişse,
vahyin bu ikinci kısmına da itâat etmemizi emretmiştir. Bunlar arasında
hiçbir fark yoktur" (Muhammed Ebû Zehra, İslâm 'da Fıkhı Mezhepler Tarihi,
Çev: AbdulKadir Şener, Ankara 1969, s.83).
Cumhur ulemâ sika râvinin
rivâyet ettiği ahad haberin hüccet olduğunu ve onunla amel etmek gerektiğini
söylemiştir. Hadislerin çoğu hasen lizâtihidir ve onu kabul etmek
kaçınılmazdır. Zayıf hadis ise kesinlikle kaynak olamamaktadır.
Sünnet derken, bunun,
fıkıhta hadislerin kısımlara ayrılarak hükümlerin çıkarıldığı bir kaynak
olması anlaşılır. Yani râvîlere göre mütevâtir, meşhur, ahad diye ayrılan ve
ahad hadislerin de sahih, hasen, zayıf diye kısımlara ayrılması hâdisesinde
de ihtilâf olup, bu konu mezheplerin ayrılmasında bir başka ihtilâf
noktasıdır.
Mütevâtir sünnetler, "Bana
yalan yere bir şeyi isnad eden ateşte oturacağı yere hazırlansın'' hadisi
gibi, büyük bir cemaatçe işitilen ve her asırda binlerce zevât tarafından
rivâyet edilegelen yalan üzerine ittifak mümkün olmayan rivâyetlerdir. Namaz
rek'atlarına dâir haberler bu nevidendir. Bunlar asl'dır.
Meşhur sünnetler,
Rasûlullah'tan birkaç zatın rivâyet ettiği, ikinci ve üçüncü hicrî
asırlardan beri tevâtüren nakledilen haberlerdir. "Ameller niyetlere
göredir" gibi. Bunları reddetmek fâsıklıktır.
Haber-i ahad, bir zatın
diğerinden veya bir cemaatten, bir cemaatin bir râviden rivâyet ettiği
sünnettir. Tevâtür derecesinde olmayan râvilerin, iki üç zatın naklettiği
sünnet de böyledir. Bunun inkârı bid'at'tır.
BAŞA DÖN
Mezheplerin sünnet târifinde farklılıklar vardır:
Hanefi mezhebi
müctehidlerinden es-Serahsı şöyle der: "Bize göre sünnetten murad hukukî
açıdan Hz. Peygamber ve ondan sonra sahâbenin yaptıklarıdır" (Usûlu's-Serahsı,
I, 113). İmam Şâfii ise, (ö.204/819) sünneti yalnızca Hz. Peygamber'in
sünneti olarak alır. Sahâbenin sünneti, Hz. Peygamber'in itikad, ibadet,
ahkâm esaslarıyla ilgili olarak Kur'ân dışındaki söz, hareket, davranışları,
takrirleri, tasdikleri, örfleri, va'zettiği esaslar, koyduğu ilkelerdir.
Sahâbe ve Tâbim, herhangi bir konuda tatbik edecekleri şeyde "Hz. Peygamber
nasıl yaptı?" diye sormuşlardır. Sünnet anlayışı, üçüncü halife Hz. Osman
zamanında fitnelerin çıkmasıyla değişime uğradı, bid'atler dine karıştı;
sünnetten uzaklaşıldı. Tâbimin büyük âlimleri Kur'ân'da geçen (el-Bakara,
2/151, 231; Âlu İmrân, 3/164; en-Nisâ, 4/113; Cumâ, 62/2; Ahzâb, 33/34)
'hikmet' kavramını 'sünnet' şeklinde anlamışlardır. İmam Şâfii de bu
görüştedir. Kendisine kitapla birlikte onun bir benzerinin verildiğini
söyleyen Hz. Peygamber'in (Müsned, IV, 134) sünneti böylece zikr, hikmet,
misl olmaktadır. Rivâyetlere göre Cebrail (a.s.) vahyi getirirken, onun
açıklamasını (sünneti) de getirdi (Câmiu'l-Beyâni'l-İlim, II, 34). Hem
Kur'an'ı hem de sünneti indiriyor, Hz. Peygamber'e öğretiyordu. Sünnet,
İslâm toplumunun ve islâm devletinin oluşmasında âmil olan en mühim
faktördü. Sahâbe, bu sünneti, gelecek nesillere kalması için aktardı ve
"hadis" bir bakıma böyle doğdu. Ancak ashâb hadis rivâyetinde çok titiz
davranmasına karşılık, tedvin asrında sapık akımlar ve İslâm düşmanlârı
hâdis uydurdular. İhtilâflı meselelerde kendi görüşlerini destekler
mâhiyette hadis uyduruldu. İbn Haldun, Ebû Hanife'nin sıhhati kesin kabul
ettiği hadis sayısının 17 olduğunu yazmıştır. Hadis ehli bu durum karşısında
hadis tenkidine yöneldi ve hadis usûlu geliştirildi. Ehli sünnet, Şia'nın Hz.
Ali hakkındaki rivâyetlerini cerh edip sahih kabul etmezken Abdullah b.
Mes'ud'un rivâyetlerini esas almış, Şia da ehl-i beyt hakkındaki
rivâyetlerde taassuba düşmüştür.
Cerh ve ta'dil * ilminde
bu yüzden fıkıhçılardan ayrı yöntemler meydana gelmiş, hükümlerin fer'î
olanlarında bu açığa çıkmıştır. Katâde, İbn İshak'ı överken. Nesaî onun
kuvvetli olmadığını; Dârekutnî ise onun sözüyle delil getirilemeyeceğini
söyler. İmam Mâlik de aynı şahsın yalancı olduğuna şehâdet eder. Öte yandan
ikinci yüzyılda ehli hadis okulu ile ehli rey okulu arasında şiddetli
münâkaşalar oldu (Geniş bilgi için bk. Şâtibî, el-Muvafakat; Gazalı, el-Mustasfa;
İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn).
Ebû Hanife ile İmam Mâlik,
kesin bir delile aykırı olmayan haber-i vâhidi delil olarak kullanırken;
Şâfii, sıhhat şartlarını taşıyan haber-i vâhidi kabul eder. Hanefilere göre
bu haberler şâz'dır, reddedilmesi gerekir.
İmam Şâfii, sünnetin ancak
sünnetle neshini câiz bulur (er-Risâle, 89). Gazzâlî, Kur'ân ile sünnetin,
sünnetle de Kur'ân'ın neshini kabul eder. "Her ikisi de vahiydir,
dolayısıyla birbirlerini neshedebilirler" der (el-Mustasfa, Bulak 1 322, 1,
s.124). Cumhur ise, Kitab; Kitab'ı ve sünneti; sünnet sünneti ve mütevâtir
sünnet kitabı nesheder görüşündedir. Hadisler tâbiîn devrinde toplanmış ve
yazılmış, daha sonraları fıkıh kitaplarındaki bölüm adlarına göre tertip ve
tasnif edilmiş, İmam Mâlik Muvatta'ını, Ahmed b. Hanbel Müsned'i yazmış,
Kütüb-i Sitte* adı verilen hadis mecmuâları ortaya çıkmıştır.
İcmâ '
İcmâ' lügatte, bir işe
azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta
ise, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra bir asırdaki müctehidlerin, herhangi
bir şer'î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır.
Bu itibarla, halk tabakasının, şer'î bir konudaki ittifak ya da ihtilâfları
mûteber değildir (Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, s.34-35).
İcmâ', İslâm
hukukçularının çoğunluğu tarafından belli bir asır ile sınırlı olmayan bir
müessese ve Kur'ân ve sünnetten sonra gelen üçüncü bir teşrı kaynağı olarak
kabul edilmektedir. Bu hususa delil olarak çoğunlukla zikredilen âyet,
"Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı gelir ve
mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız. Ve
cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (en-Nisâ, 4/115)
meâlindeki âyet; çoğunlukla kullanılan hadis de, "Ümmetim yanlış yolda
(dalâlet) birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 18) meâlindeki hadistir.
İcmâ herhangi bir konuda
gerçekleşmişse bu icmâ'ın o konudaki bir delile dayanması gerekir. İslâm
hukukçularının, şer'î bir dayanak olmaksızın keyfî bir şekilde bir konu
üzerinde görüş birliğine varmaları düşünülemez. Bu sebepledir ki, sonraki
İslâm hukukçuları, bir konudaki icmâ'ı öğrenmek istediklerinde, o icmâ'ın
delilini değil, böyle bir icmâ'ın var olup olmadığını, eğer varsa sahih bir
şekilde nakledilip nakledilmediğini araştırırlar. Diğer bir ifadeyle,
icmâ'ın şer'î bir delile dayanması gerekli olmakla beraber, bu delilin icmâ'
ile birlikte nakledilmesi ve bilinmesi, icmâ'ın mûteberlik şartı değildir.
İcmâ', sözlü ve sukûtî
olmak üzere iki çeşittir. Sözlü icmâ' bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin,
bir konuda açık ve sarih bir şekilde görüş birliği etmeleriyle meydana
gelir. Sukûtî icmâ ise, bir müctehidin bir konuda görüş beyân edip,
diğerlerinin, bundan haberdar olmalarına rağmen başka bir görüş ileri
sürmemeleri durumunda meydana gelir.
BAŞA DÖN
Sözlü icmâ', İslâm
hukukçularının çoğunluğu tarafından delil olarak kabul edilmekle beraber,
sukûtî icmâ'ın delil oluşu ihtilâflıdır (Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan,
Istıslah, s.29-41). Sonuç olarak söylemek gerekirse; icmâ'ın, kolektif bir
ictihad olarak değerlendirilmesi mümkün ise de, İslâm hukukçuları genelde "ictihad,
ictihadı nakzetmez" prensibini icmâ'a da uygulamaya pek yanaşmamışlardır.
Başka bir deyişle, herhangi bir konuda icmâ'a varsa, aynı konuda ikinci bir
icmâ'a imkân tanımamışlardır. Bununla birlikte, Sahâbe icmâ'ının da hemen
tamamını teşkil eden ibadet yönü ağır basan dinî meselelerde bu görüş kabul
edilse bile, özellikle muâmelât hukuku sahasında ikinci bir icmâ'a imkân
tanıması, gelişen şartlara uyum sağlama ve kamu yararını temin etme
açılarından yararlı gözükmektedir. Her asırda, çok az konuda ittifak
edildiği malumdur. Molla Hüsrev, "Bir asırda müctehid olan bütün fukahânın
ittifakı esastır" der. Bu durumda olanların biri dahi o meseleye muhâlefet
etse icmâ' oluşmuş sayılmaz (Molla Hüsrev, Miratü'1-Usûl fî Şerhi Mirkatü'l-Usûl,
İstanbul 1307, 1I, s.50).
İcmâ', naklî ve tabii bir
kaynaktır. Rasûlullah'ın vefâtından sonra ümmet, işlerini Kur'ân'ın koyduğu
kurala göre "şûrâ ile" yürüttü, dalâlet üzerinde olmadılar. İcmâ', sarih,
sukûtî ve iki görüşün varolması durumunda bir üçüncüsünün doğması şeklinde
ortaya çıkmaktadır. Sarih icmâ' bağlayıcıdır; amel etmek, hükmünü icrâ etmek
zorunludur. Sukûtî icmâ'da bağlayıcılık kesin değildir. Üçüncü icmâ' şekli
câiz değildir.
İcmâ'ı huccet sayan fukahâ,
icmâ'ın kendisi konusunda aynı görüşe sahip değildir. Mâlikîler icmâ'ın
sadece Medine fukahâsına âit olduğunu, Şâfiiler İslâm âlemindeki bütün
âlimlerin ittifakını; Hanbeli ve Hanefiler de sukûtî icmâ'ı kabul
etmektedirler. İbrahim b. Yesar en-Nazzâm (ö.331) icmâ'ın huccet olmasını
reddeder. Üzerinde icmâ' edilen hüküm kâfi bir delile dayanırsa, delilin
kendisi huccet olur, kapalı ve zannı bir delile dayanırsa, insanların
değişik görüşlere sahip olmaları sebebiyle icmâ' gerçekleşmez demiştir
(Suphi es-Sâlih, a.g.e. 182).
Câferiler de, icmâ'ı ancak
toplananlar arasında bir masum İmam bulunmasıyla kabul ederler, diğer
icmâ'ları reddederler.
Kıyas
Kıyas, lügatte birşeyi
ölçmek, takdir etmek, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri
tesbit etmek anlamlarında kullanılır. Istılahta ise, her ikisinde de hükme
esas teşkil eden illet aynı olduğu için, hakkında nass bulunmayan bir olayın
hükmünü, hakkında nass bulunan bir olayın hükmüne eşit kılmaktır. Kur'ân'da,
''Halbuki o haberi Rasûl'e ve kendilerinden olan Ulû'l-Emr'e arzetselerdi,
onlardan hüküm çıkarabilenler, işin aslını anlar ve bilirlerdi" (en-Nisâ,
4/83) buyurulur.
Şer'î delillerin
dördüncüsü sayılan kıyas; kitap, sünnet, ve icmâ' gibi kesin bilgi ifade
etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, zan
bildirir ve yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit
olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır (Abdülkadir Şener,
a.g.e., s.67; İ. Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Hazırlayan: Sabri
Hizmetli, s.21). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kıyas ile amel etmek
aklen ve şer'an câizdir. Meşhur Muaz hadisin'de, Yemen'e vali tâyin edilen
Muaz'a ne ile hükmedeceğini soran Peygamber'e Kitap, Sünnet, İctihad ile
demesi ve Rasûlullah'ın onu övmesi kıyasa dâir en önemli belgedir (Ebd Dâvûd,
Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3 Hâris b. Amr'dan rivâyet etmişlerdir).
Şafii, kıyas ile ictihadı
aynı mânâdâ kullanır (Şâfii, Risâle, s.66). Re'y ile kıyası aynı mânâda
kullanmaz. Kıyasın, bir delil olmaktan çok, bir metod, diğer bir deyişle,
yorum ve uygulama vasıtası olarak değerlendirilmesi mümkün gözükmektedir.
Nitekim, bu husus, kıyasın meşru olduğunu göstermek için dayanılan şu aklı
gerçekte açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır; Kur'ân ve sünnetin nassları
sınırlı ve sonludur. Halbuki, meydana gelen ve gelecek olan olaylar
sonsuzdur. Sonlu ile sonsuza cevap vermek mümkün olmadığına göre, yeni çıkan
olayların hükmü ancak re'y ile, ictihad yoluyla belirlenebilir ki bunun
başında kıyas gelmektedir (İzmirli, a.g.e., s.19).
İslâm hukukuna canlılık
kazandıran da bir noktada, sâbit ve değişmez kaynaklardaki hükümlerin
yorumlama vasıtalarının çokluğu ve çeşitliliği ve bunun yanında, kamu
yararının ve beşeri ilişkilerin düzenlemesinde, genel doğrultudan sapmamak
kaydıyla "re'y (bağımsız görüş)e" ile hüküm verebilmesidir .
Bu deliller dışında
geliştirilen ve daha ziyade beşerî ilişkilere akıcılık ve esneklik
kazandırmaya yönelik daha birçok delil vardır ki bunların başında "mesâlih-i
mürsele" gelir.
Kıyas aklı bir kaynaktır.
Nassı benzetme yoluyla hüküm çıkarma metodudur. Aslın hükmünü fer'e
uygulamaktır. Nass vârid olan ve olmayan iki hükmün benzerliğinde, hükümde
de aynı olmasını sağlamaktır. Vahiy asrında (h. 622-632) kıyas, Muâz
hadisiyle sâbit olmuş, kıyası Hz. Ömer delillere katmıştır. Kıyası en çok
Hanefiler kullanmış, âdeta kıyas onlarla özdeşleşmiştir. Kıyasla varılan
hükümler zann-ı gâlib ifade eder.
Fıkıhta ana kural, "nass
olan yerde içtihadın olmayacağı"dır. Hz. Ali, "Din, kıyasla olsaydı meshin
içi dışından daha çok meshedilmeye lâyık olurdu" demiştir. Ebû Hanife,
"Kıyas yapsaydım, kadın erkekten zayıf olduğundan mirasta ona iki hisse
verirdim" demiştir.
Hicrî üçüncü yüzyılın
sonlarında son sahâbî olan Ebû't-Tufeyl Amir b. Vâsila el-Leysî el-Kinânı'nin
(öl. h. 100) vefâtıyla tâbiin dönemine giren İslâm'ın ikinci asrında, İslâm
devletinin sınırları Mısır'dan İran'a, Yemen'den Irak'a yayılmış ve şerîatın
tedvini gerekmişti. İlk fıkıh medresesi Medine'deydi. Fıkhı hareket Medine
medresesinin meşhur yedi fakihi olan Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. Zübeyr,
Kasım b. Muhammed, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Harice b. Zeyd, Ubeydullah b.
Abdullah, Selman b. Yesâr ile başlamıştır.
BAŞA DÖN
Etbaut-tâbiîn nesli,
ictihad nesli oldu. Mezhebler doğdu, halklar bu mezheblere intisap ederek
dini öğrendiler. II. ve III. asırlar en parlak ilim asırları oldu. Kur'ân ve
sünnetin tedvini, sahâbe fıkhının tedvini, tefsir ve hadisin tedvini, cedel
ve kelâmın çıkışıyla ferdî-Sevrî, Evzaî veya cemaî mezhebler (dört mezhep)
doğdu. Mezheblerin şer'i delilleri değerlendirme açıları farklıdır. Şöyle
ki:
İmam Ebû Hanife (80-150)
birçok ahad haberi reddetmiştir. O, ahad haberi bazı şartlarla kabul
etmektedir: Nassa aykırı olmaması, Kur'ân'ın zâhir ve umûmuna, meşhur
sünnete muhâlif olmaması, sahâbe ve tâbiînin ameline aykırı düşmemesi,
râvinin yazısı dışında kaynağının da zikredilmiş olması, râvinin rivâyet
ettiği hadise aykırı amel etmemesi...
İmam Mâlik (93-179),
Medine halkının ameline mütevâtir hadis derecesinde itibar eder. İçtihad ve
re'ye mecal göstermeyen sahâbenin sözlerini delil sayar. Sahâbi sözü
içtihada müsâitse araştırdığı mesele ile sebep ve illete, ona ortak ve
bilinen başka bir mesele arasında benzerlik ilgisini kurarak kıyasa gider.
İmam Şâfii (150-204),
icmâ'ı Medine ehlinin ameliyle mukayyed saymaz, kıyasla da amel eder. Bu
kıyasın Kur'ân ve Sünnet temeline dayanması gerekir. İstihsan ve mesâlih-i
mürsele geçerli delil olamaz. Şâfii istihsan yapanın teşri' etmiş olacağını
söyleyerek şiddetle karşı çıkar. Ancak o da başka adla istihsanı
kullanmıştır. Ahmed b. Hanbel'e (164-241) göre kıyas en zayıf delildir.
İmam Câfer es-Sâdık'a
(ö.147) göre sünnet, Hz. Ali'nin ve ehl-i beyt'in rivâyetlerini kapsar.
Masum imamların söz ve fiillerini de delil alır ve sahâbe sözlerine tercih
eder. Kıyası reddeder ve delil saymaz.
Rasûlullah, "Ben en güzel
ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurdu (İmam Mâlik, Muvatta, 211).
Yönetim işinde, ashâbıyla istişâre etti. Vahiy çağında fıkıh kaynakları
kitap, sünnet, re'y içtihadı idi. Re'y ile içtihad bazan kamu yararına,
bazan kıyasa göre yapıldı. Sahâbe döneminde "icmâ" dördüncü delil oldu (İbn
Haldun, Mukaddime, s.375 vd.). Nasslarla çatışmayan örf ve âdet de hukukî
teşri'de kullanıldı. II. asır, tâbiîn devridir. Bunlar fıkhın kaynaklarında
kitab, sünnet, re'y ile içtihad ve icmâ'ı esas aldılar. Etbau't-tâbiîn ve
müçtehid imamlar döneminde (III. ve IV. yüzyılda) fütuhat ve yeni gelişmeler
hayatın ve toplumların değişmeleriyle fıkhı doktrinler ortaya çıktı. Çoğu
zaman her tâbi kendi üstadının görüşünü delil aldı. Etbau't-tâbiîn ve
içtihad çağında fıkıh çok gelişti, genişledi. İstihsan, örf, maslahat v.b.
deliller çıktı. Ebû Hanife'nin delilleri Kitab, Sünnet, sahâbe fetvası, İcmâ',
Kıyas, İstihsan, örf iken; İmam Mâlik'in, Kitab, Sünnet, sahâbe fetvâsı,
Medine icmâ'ı, kıyas, istihsan, maslahat-ı mürsele, zerayi', örf ve âdet'di.
İmam Şâfii Kitab, Sünnet, sahâbe icmâ'ı, sahâbenin ihtilâflı sözlerini ve
kıyası delil olarak alırken; Hanbel, maslahat-ı mürsele, zerayi', istihsan,
istihsab'ı da ekledi.
mamiyye Kitab, Sünnet,
icmâ', akıl kaynaklarıyla fıkhı koydu. Ancak edille-i şer'iyye diye ortaya
konan dört delilde bütün mezhepler ittifak ettiler.
BAŞA DÖN
EF'ÂL-İ MÜKELLEFİN
Yükümlülük sahibi
olanların yaptıkları işler, fiiller.
Ef'âl "fiil", mükellefin
de "mükellef" kelimesinin çoğuludur. "Teklif" mastarından türetilmiş olan bu
kelime "yükümlülük sahibi kişi" anlamındadır. Şer'i ıstılahta: "İslâmî emir
ve yasakların muhatabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimse"
demektir. Bu terkip "yükümlülerin fiilleri" diye Türkçeleştirilebilirse de
fıkıh ıstılahında "yükümlülerin fiillerinin şer'î hükümleri" anlamında
kullanılmıştır.
Ef'âl-i mükellefin sekiz
tanedir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsid. Bu
taksim Hanefi hukukçularına göredir.
1. Farz: Sübûtu ve ifâde
ettiği anlamı (delâleti) kesin olan delillerle Allah veya Rasûlünün
emrettiği fiiller "farz" adını alır. Farzlar, te'vile (başka anlama) gelme
ihtimali bulunmayan âyet veya mütevâtir hadislerle sâbit olur. Namaz, oruç,
hac, ibâdetleri gibi. Bunlarla ilgili hem kesin âyetler vardır, hem de Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in tevâtüre varan yollarla nakledilmiş hadisleri
mevcuttur. Farzın hükmü işleyene sevap, terkedene ceza olması; inkâr edenin
veya küçümseyenin dinden çıkmasıdır. Bu da farzı ayrı ve farz-ı kifâye olmak
üzere ikiye ayrılır:
a) Farz-ı Ayn: Her yükümlü
müslümanın bizzat yerine getirmesi gerekli olan farzlardır. Bir kısmının
işlemesiyle diğerlerinden yükümlülük kalkmaz. Abdest, beş vakit namaz,
ramazan orucu, mükellef olana hacc ve zekât ile İslâm toprakları saldırıya
uğradığında cihada çıkmak gibi.
b) Farz-ı Kifâye: Yükümlü
müslümanlara ayrı ayrı değil, topluca emredilen şeylerdir. Bir kısım
müslümanlar bunu yerine getirince diğerleri sorumluluktan kurtulur. Cihad
etmek. Kur'ân-ı Kerîm dinlemek, Kur'ân-ı Kerîm ezberlemek, selâm almak,
cenaze namazı kılmak gibi. Farz-ı kifâyenin sevabı yalnız onu işleyenlere
âit olur. Bu farzı hiçbir kimse yerine getirmezse bütün toplum günahkâr
olur. Bir ibâdetin rükünleri ve şartları kabılinden olan farzlardan birinin
terkedilmesi ibâdetin sıhhatine engel olur. Terk kasten olsun yanlışlıkla
olsun hüküm değişmez. Kasten terk halinde ayrıca günâha girme vardır. Namaz
kılarken rükû veya secde etmeyi terketmek gibi.
BAŞA DÖN
2. Vâcib: Farzla sünnet
arasında kalan ve amel bakımından farz gibi kabul edilen emirlerdir. Bunları
işleyene sevap, özürsüz terk edene ceza gerekir. İtikadı açıdan, inanma
bakımından farzın hükmü gibi değildir. Yani vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz.
Bir ibâdetin vâciblerinden birisini kasden terketmek tahrimen mekruhtur,
Sehven (yanlışlıkla) terketme hâlinde ise sehiv secdesi gerekir. Vâcibin de
kifâye olânı vardır. Şâban ve Ramazan ayı sonlarında hilâli gözetlemek
vacibtir. Fakat herkese vâcib değildir. Diğer vâcib amellere örnek: Kurban
kesmek, vitir ve bayram namazı kılmak, yakın hısımlardan ihtiyaç içinde
olanlara yardım etmek gibi. Vâcib; sübûlu kat'ı ve delâleti zannı olan
delille sabit olur. Bu delil te'vile uğramış âyet veya hadis şeklinde
olabilir. Mesela: Kur'ân-ı Kerim'de:
"Namaz kıl, kurban kes"
(el-Kevser, 108/2) buyurulur. Burada, bayram namazı kılma ve kurban kesme
emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Yani bunlar Hz. Peygamber için farz
hükmünde olur. Ancak emrin, diğer müslümanları kapsayıp kapsamadığı kesin
değildir. Ancak bu emirlerin diğer müslümanların kapsadığı daha kuvvetli
görüştür. Böylece sünnetten daha kuvvetli, fakat âyetteki delâletin kesin
olmaması yüzünden farz derecesine ulaşmayan bir emir çeşidi ortaya çıkmış
olur ki buna vâcib denir (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1938,
VIII/, 6200 vd.).
3. Sünnet: İyi ahlâk, iyi
huy. Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri, işleri ve takrirleri. Misvak
kullanmak, cemâatle namaz kılmak gibi. Sünnet, müekked ve gayr-i müekked
olma küzere iki kısma ayrılır.
a) Müekked Sünnet: Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in devamlı işleyip nâdiren terk ettikleri farz ve vâcib
olmayan amelleridir. Terkedilmesinde "itâb" vardır. Sabah, öğlen ve akşam
namazlarındaki sünnetler ve çocukların sünnet ettirilmesi gibi.
b) Gayr-i Müekked Sünnet:
Hz. Peygamber'in çok defa edâ edip, bazan terkettikleri sünnet. Namazda uzun
okuma, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayr-ı müekked
sünnetlere müstehab ve mendûb isimleri de verilir.
Usûl bilginleri sünneti
ikiye ayırmışlardır.
a) Sünnet-i Hudâ: Bunlar
ibâdetlerle ilgili dinin tamamlayıcı olan sünnetleridir. Terkeden kınanır.
Ezan okumak, kamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak gibi.
b) Sünnet-i Zevâid:
İbâdetlerle ilgili olmayan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetlerine denir.
Bunları terkeden kınanmaz. Namazın rükünlerini uzatmak ve Hz. Peygamber'in
yemesi, içmesi, oturması, kalkması gibi fiillerinin taklit edilmesi. Âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Allah'ın Rasûlünde sizin için güzel bir örnek
vardır" (el-Ahzâb, 33/21).
Sünnet mutlak olarak
kullanıldığında Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetini de kapsar. Ayrıca farz ve
vâcibde olduğu gibi sünnetin kifâyî çeşidi de bulunur. Ramazan'ın son on
gününde itikaf yapmak ve terâvih namazını cemaatle kılmak gibi. Farz
namazlarda cemâat sünnet-i ayn'dır. Yani bir kısım müslümanların cemâatle
namaz kılması, diğerlerinden sünnet yükümlülüğünü kaldırmaz.
Sünnet hükmü, farz ve
vâcibden az sevap kazandırır. Kasden terk halinde ceza değil, kınama
gerekir.
4. Müstehab: Buna mendub
da denir. Hz. Peygamber'in bazan işleyip, bazan terk buyurdukları, selef-i
sâlihinin sevip işlediği ve rağbet ettikleri işlerdir. Bazı nâfile namaz ve
oruçlar gibi. Müstehabın hükmü; işlenmesinde sevap olup, terkinde kınama
bulunmamasıdır. Müstehab genellikle gayr-i müekked sünnet ile eş anlamlıdır.
5. Mübah: Yükümlünün yapıp
yapmamakta muhayyer bulunduğu işlerdir. Bunun hükmü işlenmesinde veya terk
edilmesinde sevap veya kınamanın bulunmamasıdır. Eşyada asıl olan
mubahlıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "O Allah arzda olan şeylerin
hepsini sizin için yaratmıştır" (el-Bakara, 2/19). Bazan şartlar değişince,
hükümler de değişir. Meselâ, haram olan şeylerden yemek içmek mübahtır.
Ancak ölmemek için ihtiyaç miktarınca haram olan şeylerden de yiyip içmek
farz olur. Eğer yenilen mal, başkasına aitse, yiyen bunu tazmin eder. Bu
şekilde yiyip kendisini ölümden kurtarmakla sevap bile kazanır. Yemenin
namazı ayakta kılacak ve oruç tutmaya kolaylık olacak ölçüde tutulması
mendub ve müstehabdır. Şişmanlık için yemek mekruh, misafire ikram dışında
doyduktan sonra yemeğe devam etmek haram sayılmıştır. Ancak cihad gibi bir
hizmet için güçlenmek üzere fazla yemekte bir sakınca görülmemiştir. Mübah
ve meşrû' eş anlamlıdır.
6. Haram: Yasaklanmış olan
ve terk edilmesi istenen şeylere gayr-ı meşrû denir. Bunlardan sübût ve
delâlet bakımından kesin delille sâbit olanlara "haram"; yalnız sübût veya
delâletten birisi ile yasaklanmış bulunanlara ise "mekruh" denir. Harama,
mahrem veya mahzur adı da verilir .
Haramın hükmü; terkine
sevap, islenmesine ceza gerekmesi ve helâl ve mübah sayanın dinden
çıkmasıdır. İçki içmek, kumar oynamak, anaya-babaya âsi olmak gibi.
BAŞA DÖN
7. Mekruh: Subûtu kat'i
delâleti zannı veya subûtu zannı, delâleti kat'ı delille sâbit olan şeyler
mekruh adını alır. Mekruhun hükmü amel bakımından haramın hükmü gibidir.
Terkine sevap, işlenmesine ceza korkusu vardır. Mekruhun helâl olduğuna
inanan kimse dinden çıkmaz. Midye istiridye, ıstakoz ve benzeri balık
cinsinden olmayan deniz hayvanlarını yemek, cuma saatinde alış-veriş etmek,
abdest ve gusülde suyu israf etmek.
Mekruhun harama yakın
olanına "tahrimen mekruh"; helâle yakın olanına ise "tenzîhen mekruh" denir.
Birincisi vâcib karşıtı olarak kullanılır. Ebû Hanife ve İmam Ebû Yûsuf'a
göre tahrimen mekruh, haram değilse de, ona yakındır. İmam Muhammed'e göre
ise gayr-i meşrû, haram demektir. Ancak haramlığına kesin delil bulunmadığı
için "Mekruh" tâbirini kullanmıştır. Mutlak sünnet kelimesi "müekked sünnet"
anlamında kullanıldığı gibi, mekruh ifadesi de prensip olarak "tahrîmen
mekruh" anlamında kullanılır. Ebû Hanife, mücerred mekruh kelimesiyle "tahrîmen
mekruhu" kasdettiğini Ebû Yûsuf'un sorusu üzerine açıkça ifade etmiştir
(Mehmet Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1316, s.4-12).
Tahrîmen mekruh ifadesi de
tenzihen mekruh ifadesi yerine kullanılır. Meselâ; Başka su varken kedi
artığı olan suyu içmek ve kullanmak tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf
etmek mekruh olduğu gibi, çok az kullanarak guslü mesh derecesine getirmek
de mekruhtur.
8: Müfsîd: Başlanan bir
ameli bozan ve ibtal eden kimsedir. Müfsidin yani başlanan bir ameli bozanın
hükmü, bunu özürsüz olarak kasden yapmışsa cezanın gerekmesi, sehven
yapmışsa cezanın gerekmemesidir. Başlanan bir orucu veya namazı bozmak gibi.
Sonuç olarak akıllı ve
ergenlik çağına gelmiş olan her mü'minin günlük hayatta yapmış olduğu
fiiller yukarda açıkladığımız sekiz maddeden birisine girer. Meselâ; meşru
yoldan kazanç elde etmek helâl; rüşvet almak haram, ihtiyaç halinde karz-ı
hasen almak mübah (câiz); muhtâca ödünç para vermek mendub; borcunu ödemek
farz; sıkıntıda olan borçluya genişlik zamanına kadar süre vermek vâcibdir.
Dinin emir ve yasaklarını öğrenmek her müslüman kadın ve erkeğe farz-ı ayn;
başkalarına fayda verecek derecede ilim öğrenmek farz-ı kifâye; şer'î
ilimlerde ihtisas sahibi olmak mendub; övünmek için öğrenmek mekruhtur.
Satım akdinin gerektirmediği ve taraflardan yalnız birisinin yararına olân
bir şârt müfsid ve böyle bir akid fâsittir. Her insan gücü dâhilindeki
fiilleri yapmakla mükelleftir. Gücünün dışındaki işlerle sorumlu tutulmaz.
(Fakir olana zekât ve hacca gitmenin emredilmesi gibi).
"Teklif-i mâ lâ yutak"
yani yapılması mümkün olmayan zor işlerden sorumlu tutmak. Zira "Allah
kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler" (el-Bakara, 2/286).
İnsana görev teklif
edilebilmesi için, sorumluluğu yüklenmeye ehliyetli olması lâzımdır. Ehliyet
kişinin lehine ve aleyhine olan şer'î teklifleri yerine getirmeye
salâhiyetli bulunmasıdır.
Ehliyet, "vücûb ehliyeti" ve "edâ ehliyeti" olmak üzere iki kısımdır:
a) Vücûb Ehliyeti:
Mükellefin, insanın kendi lehine ve aleyhine âit meşrû hakların
gerekliliğine salâhiyet sahibi bulunması (vâris olma hakkını lüzûmuna
salâhiyetli bulunması gibi).
b) Edâ Ehliyeti: İnsanın
kendisinden şer'ân mûteber olacak şekilde fiillerin meydana gelmesine
salâhiyet sahibi olması. Bu da, kâmil ehliyet (akıllı ve buluğa ermiş bir
insanın sahib olduğu ehliyet; kendisinin nikâh akdini kabulü, alış-veriş,
icâre gibi fiilleri meydana getirmeye tam salâhiyetli olması gibi) ve kasır
ehliyet (mümeyyiz bir çocuğun veya matuh (bunamış) bir kimsenin yaptığı
işlerin bir kısmının sahih ve mûteber, bir kısmının ise mûteber olmaması
gibi) olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku
İslâmiyye Kamusu, I, 31).
Allah ve Rasûlünün
müslüman fertleri sorumlu tuttuğu fiiller önem sırasına göre itikat, ibâdât,
muâmelât ve ukûbat'tır. Bunlar da ayrıca delillerinin sağlamlığı,
lâfızlarının delâletinin katiliğine göre kendi içlerinde sıralanır. İslâmi
bir toplumun imanı ve tâğutî olanı tefrik edebilmesi için yükümlülüklerini
Allahu Teâlâ'nın rızasına uygun olarak bilmesi gerekmektedir.
BAŞA DÖN
EĞLENCE VE CEVAZI
Ibadet ve çalışma dışında
kalan vakti, faydalı bir işle meşgul olarak geçirmek; ibadet ve çalışmak
için yeni güç kazanmâk üzere gönlü dinlendirmek, hoş vâkit geçirmek.
Dinimiz gâyesiz ve
faydasız vakit geçirmeyi hoş görmemiştir. "Boş vakit", değerlendirilmesi
gereken en önemli nimetlerden sayılmıştır "Iki nimet vardır ki insanların
çoğu bundan gâfildir: Sıhhat ve boş vakit."
Kur'ân-ı Kerîm'de çalışma
dışında kalan vaktimizi ibadet ederek değerlendirmemiz tavsiye edilmiştir:
"Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır." ; "Evet her güçlükle
beraber bir kolaylık vardır."; "O halde (işlerinden) boşaldığın zaman uğraş,
(ibadetle meşgul ol) yorul " (el-Inşirâh, 94/5-7).
"Manasız işler" (mâlâyâni)
ile meşgul olan kimse dinimizde makbul sayılmaz: "Faydasız şeyleri
terketmesi bir kimsenin iyi müslüman olduğunun alâmetlerindendir" (et-Tergib
ve't-Terhib, IV/319). Boş vakitler muhakkak dünya ve âhirete faydalı olacak
bir işle doldurulmalıdır.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle
derdi: "Ben sizden birisinin ne dünya işi ne de âhiret işiyle meşgul
olmaksızın boş vakit geçirmesini hoş karşılamıyorum. Herkes devamlı olarak
faydalı bir işle uğraşsın; bir işi bitirdiği zaman başka bir işe başlasın."
"Eğlence" kelimesinin
Arapça karşılığı olan "lehv"; âhiret amellerinden insanı alıkoyan eğlenceler
demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de dünya hayatının ancak bir oyun ve eğlence (lehv)
den ibaret olduğu bildirilmiştir.
Âhiret amelleri; âhirette
kurtuluşumuzu sağlayacak, cehennem azâbından bizi koruyacak amellerdir:
Helâli-haramı gözetmek, Allah'ın rızasını kazanmak için devamlı gayret
içinde olmak; peygamberimizin şefâatine nâil olmak için onun sünnetine
uymak; mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere Allah için düşman olmak;
müslümanların güçlenmesi, düşmanlarına galip gelmesi için cihad etmek...
Bütün bu işler ve
müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf durum çok çalışmayı
gerektirmektedir. Bunun için müslümanın boşa geçirecek hiç vakti yoktur.BAŞA DÖN
Allah, dünya ve
içindekileri kulları için yaratmıştır. Mü'min olsun olmasın bütün insanlar
dünya nimetlerinden istifade ederler. Mü'min olanlar bu nimetlere şükrederek
âhiret hayatını da kazanmış olurlar. Onun için iki dünya saâdeti mü'minler
içindir: "Onlardan kimi de, ‚Rabbimiz bize dünyada da güzellik ver, âhirette
de güzellik ver; bizi ateş azabından koru ‚ der" (el-Bakara, 2/201). Mü'min
olmayanlar nimetin sahibini tanımadıkları için O'na şükretmezler;
helâl-haram gözetmezler. Onların âhiretten nasipleri yoktur: "Insanlardan
kimi, Rabbimiz, bize dünyada ver, der; onun âhirette bir payı yoktur"
(el-Bakara, 2/200). Onlara göre: "Bu dünyaya bir defa gelinir, herkes
gönlünce yaşamalıdır; yemeli, içmeli, eğlenmeli, gülüp oynamalı zevk ve sefa
etmelidir. " Bunları Cenâb-ı Hak şöyle tasvir ediyor: "Inkâr edenler ise
(dünya hayatından biraz) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler,
(sonunda) yerleri ateştir."
Haram namına birşey
tanımayan, dünya hayatını zevk ve eğlenceden ibaret gören bu felsefe
(hedonizm, epikürcülük) mensupları herşeyin dünyada biteceğini söylerler:
âhirete ve hesaba inanmazlar. Onlara göre akıllılık, hayvanî bir hayat
sürmektir:
"Iç bâde, güzel sev, var
ise akl-ü şuûrun, Dünya var imiş ya yoğ imiş ne umurun"
Islâm herşeye bir ölçü
koymuş ve Allah'ın koyduğu sınırlara uymanın insanı mutlu edeceğini
bildirmiştir; nefs ve şehvet yolunda gitmenin, geçici zevklere dalmanın
akıbeti pişmanlıktır. "Kimi vicdâna dokundu kimi cism-ü câne, Zevk nâmına ne
yaptımsa peşiman oldum . "
Dünya nimetleri, bir
bakıma insanı sıkıntıdan kurtarmak, eğlendirmek için yaratılmıştır. Fakat bu
"eğlenme"nin sınırlarını ve ölçülerini bilmek gerekir.
Insan çalışarak dünya
nimetlerinden faydalanır; mal ve evlât sahibi olur; "dünya hayatının süsü"
olan mal ve çocuklarıyla meşgul olarak vaktini hoşça geçirmeğe çalışır: "Mal
ve oğullar dünya hayatının süsüdür; bâki kalacak olan güzel işler ise
Rabbinin katında sevapça da, umutça da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46).
Allah (c.c),
yorgunluklarını gidermesi, gönüllerini eğlendirmeleri için kullarına birçok
nimetler ihsan etmiştir: "Binmeniz ve süs için atları, katırları ve
merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmedığınız nice şeyler yaratmaktadır"
(en-Nahl, 16/8).
Aslında vücudu
dinlendiren, gönlü huzura kavuşturan ve ruhları doyuran şey, ihlâslı olarak
yapılan ibadettir: "Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla
huzura kavuşur; Iyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalpler huzura kavuşur"
(er-Râd 13/28). Hadis-i şerifte meşrû ve faydalı eğlence olarak dört husus
bildirilmiştir; Atıcılık, binicilik, yüzücülük, aile ve çocuklarla eğlenme:
BAŞA DÖN
"Allah'ın zikri olmayan
herşey ya (faydasız) eğlencedir veya vakti boşa geçirmektir. Ancak şu dört
şey bunlardan değildir: Insanın (atıcılık için) iki şey arasında yürümesi,
atını terbiye etmesi, ehli ile oynaması ve yüzücülüğü öğrenmesi. " Hz. Ömer
(r.a.), "Çocuklarınıza yüzmeyi, atıcılığı öğretiniz ve onlara sıçrayarak
atlara binmeyi emrediniz" demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 46).
Eğlence iki kısma ayrılır:
1. Meşrû (yasak olmayan;
mübah) eğlenceler;
2. Gayrımeşrû (yasak)
eğlenceler.
"Eşyada asıl olan
mübahlıktır" kuralına göre belirli sayıdaki haramların dışında kalan şeyler
mübah (helâl)tır. Harama düşme tehlikesi olursa, bazı "mübah"ların
terkedilmesi de tavsiye edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın
kulları için helâl kıldığı süs ve eğlencelerin haram olmadığı
bildirilmiştir: "Ey Âdemoğulları, her mesci(de gidişiniz)de süs(lü güzel
elbiseler)inizi (üzerinize) alın; yiyin-için, fakat israf etmeyin; Çünkü O,
israf edenleri sevmez. "; "De ki: ‚Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve
güzel rızıkları kim haram etti?' De ki: ‚O, dünya hayatında inananlarındır,
kıyâmet günü de yalnız onlarındır. ‚ Işte biz bilen bir topluluk için
âyetleri böyle açıklıyoruz" (el-A'raf, 7/31-32).
Meşrû Eğlenceler:
Peygamberimiz (s.a.s)'in
tatbikatıyla sâbit olan helâl eğlenceler şunlardır: Koşu, güreş, atıcılık,
kılıç-mızrak oyunları, av.
1. Koşu: Islâm, insanın
beden ve ruh sağlığına faydalı olan spor çeşitlerini helâl kılmıştır. Savaşa
hazırlık maksadıyla yapılan eğitimler ve harp oyunları mübah olmanın
ötesinde birer zarûrettir.
Sahâbîler, Peygamberimizin
huzurunda koşu müsâbakaları yapardı. Peygamberimiz (s.a.s) bizzat Hz. Âişe
(r.a) ile yarışmış; bir defa kendisi yenmiş, bir seferinde de Hz. Âişe
Peygamberimizi geçmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s) at
yarışı yaptırmış ve galip gelene mükâfat vermiştir. Yalnız bu, günümüzde
yapıldığı gibi, her iki yarışmacının ortaya para koyup, kazananın hepsini
alması şeklinde yapılan at yarışı değildir. Bu şekilde yapılan at yarışı
kumardır ve yasaklanmıştır. Mübah olan at yarışında, mükâfâtı, kazanan
yarışmacıya, ya yarışmacıların dışında üçüncü bir şahıs veya bir kurum verir
veya yarışmacılardan yalnız birisi verir.
2. Güreş: Hz. Peygamber
(s.a.s), iyi bir pehlivan olan Rükâne ile güreşmiş ve onu yenmiştir.
Bedeni eğiterek
güçlendirmek ve bu maksatla spor yapmak gereklidır. Çünkü nefis müdâfaasında
ve Islâm diyarını savunmada, eğitilmiş güçlü bir bedenin hasmına, gâlip
gelme şansı büyüktür. Islâm, kuvvetli mü'minin, zayıf mü'minden hayırlı
olduğunu bildirmiştir.
3. Atıcılık: Atıcılık hem
meşrû bir eğlence hem de savaşa hazırlık için bir eğitimdir. Islâm,
müslümanların düşmanları karşısında güçlü olmasına büyük önem ermiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için
bağlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurulmuştur.
Peygamberimiz (s.a.s) burada geçen "kuvvet" sözünü "atmak" olarak tefsir
etmiş ve; "Dikkat ediniz!.. Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır... kuvvet
atmaktır!.. " (Müslim, Imâre, 167; Ebû Dâvûd, Cihad, 23; Ibn Mâce, Cihad,
19; Ahmed b. Hanbel, IV, 157) buyurmuştur. Yine, "Atıcılık üzerinde durunuz;
çünkü o, hayırlı eğlencelerinizdendir" buyurmuştur.
BAŞA DÖN
Atıcılığı öğrenmek için
güvercin vb. hayvanları besleyip hedef olarak kullanmak yasaklanmıştır.
Abdullah b. Ömer (r.a.) böyle yapan bir topluluk gördüğünde kendilerine,
"Peygamber (s.a.s) canlı bir şeyi vasıta yapanları lânetledi" demiştir.
Horoz döğüştürmek, deve ve boğa güreştirmek de yasaklânmıştır; çünkü bu,
eğlence için hayvanlara işkence etmektir. Câhiliye Arapları, iki koç veya
iki boğayı ölünceye kadar döğüştürürler, kendileri de onları seyrederek
gülüşürlerdi."
4. Kılıç-Mızrak Oyunları:
Hz. Peygamber (s.a.s) Habeşlilerin Mescidi Nebevî'nin önünde kendi millî
oyunları olan "şiş oyunu"nu oynamalarına ve Hz. Âişe'nin onları seyretmesine
müsaade etmiştir. Hattâ, "Göreyim sizi ey Erfede oğulları!.." diye onları
teşvik etmiştir. Peygamberimiz (s.a.s) bu oyunlara engel olmak isteyen Hz.
Ömer (r.a.)'i de, "Bırak onları ey Ömer!" diye uyarmıştır.
Peygamberimizin engin
müsâmahalarıyla faydalı bir eğlence olan "kılıç oyunu" mescidde oynanmış, Hz.
Âişe vâlidemiz de bu oyunu seyretmiştir. Hz. Âişe (r.anha) diyor ki:
"Peygamber (s.a.s) kendi örtüsüyle beni örttü ve kendim usanıncaya kadar
mescidde oynayan Habeşlileri, eğlenceye meraklı genç bir kızın
seyredebileceği kadar seyretmeme müsaade etti."
İslam'ın mübah saydığı
eğlencelerin, oyunların hiçbirisinde hasmı yaralamak, ona eziyet vermek
yoktur. Çünkü insan hürmete lâyıktır. Oyuncu, oyunun kurallarına göre gücünü
ve zekasını kullanarak hasmını yenmeğe çalışır; bilerek rakibine zarar
vermez.
5. Avcılık: Avcılık da
meşrû olan faydalı eğlencelerdendir. Hem spor, hem eğlence; hem de kazanç
yoludur. Kur'ân'da bildirildiğine göre hacc ve umre için ihrâma girildiğinde
av yapılması yasak olur (el-Mâide, 5/95-96). Ayrıca kutsallığından dolayı
Mekke'de bulunan hayvanların avlanması yasaktır.
Meşru Olmayan Eğlenceler:
1. Kumar ve şans oyunları:
Içinde kumar* bulunan her oyun haramdır. Kumar ise, oyuncuya mutlak bir şey
kazandıran veya kaybettiren oyundur.
Kumar olsun olmasın tavla
oynamak haramdır: "Tavla oynayan, domuz etine ve kanına elini bulamış
gibidir. "; "Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmiş sayılır' (et-Tâc,
V/287).
Bazı âlimlere göre kumar
karısınııyorsa tavla haram değil mekruh olur.
Satrancın haram ve mekruh
olduğu hakkında Islâm hukukçularının farklı görüşleri varsa da en doğrusu şu
şartlar altında onun mübah olmasıdır:
a) Satranç yüzünden
namazın vaktinden sonraya bırakılmaması;
b) Kendisine kumarın
karısınıamış olması;
c) Oyuncunun oyun
esnasında dilini kötü sözlerden sakındırması.
Bu üç şart yerine
getirilmezse satranç oyunu haram olur.
BAŞA DÖN
2.
Sinema-Televizyon:Sinema ve televizyon, eğitim ve eğlence aracıdır. Iyi
yolda kullanılırsa iyidir ve faydalıdır; kötü yolda kullanılırsa zararlıdır
ve haramdır.
Sinema ve televizyon
programlarını seyretmek şu şartlarda mübah olur:
a) Programın Islâm
inancına uygun olması; günahı teşvik eden, sapık düşünce ve emperyalist
kültürü aşılayan, bâtıl inançlara yer veren filmleri seyretmek haramdır.
b) Insanı dinî ve dünyevî
görevlerinden alıkoymaması. Film yüzünden farz namazlardan birisini
geciktirmesi, bakıma muhtaç ebeveyninin hizmetini aksatmasına sebebiyet
vermesi halinde haramdır.
c) Program seyrederken
yabancı (mahrem olmayan) kadınlarla bir arada bulunmak haramdır.
3. Musikî-Şarkı-Türkü vb:
Haddi aşmadığı ve günaha sürüklemediği takdirde musîkî mübahtır. Günümüzde
mübah olan musikî çeşidi maalesef çok azdır. Bugün yaygın olan; şehveti
tahrik eden ve içinde müstehcen ifadelerin yeraldığı müziktir.
Bayramlarda, düğünlerde
meşrû ölçüler içerisinde eğlenmek Islâmî marşlar söylemek mübahtır. Bir
düğünde bulunan Hz. Âişe (r.anha)'ya Peygamberimiz (s.a.s), "Beraberlerinde
eğlence türünden ne vardı? Ensâr eğlenceyi severler" buyurmuştur.
Hz. Âişe (r.anha)
yakınlarından birisini bir Medine'li müslümanla evlendirdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) geldi ve aralarında şu konuşma geçti:
Kızı gönderdiniz mi?
Evet.
Beraberlerinde şarkıcı
gönderdiniz mi?
Hayır.
Medine'li müslümanların
bir zevk tarafları vardır. Beraberinde (size geldik, size geldik...) diyecek
birisini gönderseydiniz !
Gönlünce eğlendiği halde
bir türlü tatmin olmayan günümüz insanı, yaratılış gayesine uygun olarak boş
vakitlerini değerlendirmeli, kendisine faydalı eğlenceler bulmalıdır.
İslam'ın hâkim olmadığı
ortamlarda müslüman için en güzel zevkli ve meşru eğlence akîdesini öğrenmek
ve kitlelere ulaştırmak için uğraşmaktır.
BAŞA DÖN
EHL-İ BEYT
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
ev halkı. Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri, aile demektir. İslâm
fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'in
hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin
tamamını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu anlamda ehl-i beyt; Hz.
Peygamber (s.a.s.) ve ailesi, Ca'fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir. Şia'ya
göre ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali,
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dir (Sahih-i Müslim, II . 751-752; .IV, 1873).
Rasûlullah (s.a.s.) ile
ehl-i beyt'e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, VI, 323).
Ehl-i beyt terimi Kur'ân-ı
Kerîm'de Ahzâb sûresindeki şu âyette açıklanmıştır: "Ey Peygamber hanımları,
evlerinizde oturun; eski câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın,
zekâtı verin;Allah'a ve Peygamber'e itâat edin. Ey Peygamber'in ev halkı,
Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister" (el-Ahzâb, 33/33).
Rasûlullah (s.a.s)'in eşlerinin, diğer bir deyimle mü'minlerin annelerinin
ev halkından olduğu bu âyetten anlaşılmaktadır. Ayette, "Ey ev halkı"
ifadesiyle onlar kastedilmektedir. Çünkü âyetin başında "Ey Peygamber'in
hanımları" hitâbı vardır (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân terc. İstanbul 1983, IV,
370). Bu terim, bir adamın hanımlarını ve çocuklarını kapsamaktadır. İbn
Abbâs, Urve b. Zübeyr ve İkrime bu âyetteki ehlü'l-beyt lâfzından Hz.
Peygâmber (s.â.s)'in hânımlarının kastedildiğini söylemişlerdir.
Hz. Ali ve ailesi de ehl-i
beyt'tendir.
Enes b. Mâlik'in
rivâyetine göre: Hz. Peygamber (s.a.s), altı ay boyunca Fâtıma'nın kapısının
önünden geçtiğinde, sabah namazına giderken, "Ey ehl-i beyt namaz, namaz..."
demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü âyetini okumuştur. Ebû Ammâr'ın ve
başkalarının rivâyet ettiği hadis de şudur:
''...Rasûlullah (s.a.s.),
beraberinde Ali, Hasan ve Hüseyin olduğu halde geldi. Her birinin elini
kendi eli içine almıştı. İçeri girdi ve Hz. Ali ile Fâtıma'yı önüne oturttu;
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i de kucağına aldı; sonra elbisesini onların
üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi okudu: 'Ey ehl-i beyt, Allah sizden
eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister... ' Sonra devamla,
'Allah'ım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Benim ev halkımın temizlenmeye en
fazla hakları vardır' diye dua etti." Bu hadis, çeşitli muhaddisler (Ahmed
b. Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim...) tarafından birçok râvîden rivâyet
edilen sahih bir hadistir. Hâdişlerde, Rasûlullah (s.a.s.)'in eşleri Ümmü
Seleme veya Hz. Âişe'nin, Hz. Peygâmber'e kendilerinin de ehl-i beyt'ten
olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah'ın ona: ''Sen benim
için seçilmişsin" buyurduğu nakledilmiştir. Zeyd ibn Erkam, "Rasûlullah
(s.a.s.)'in hanımları da ev halkındandır. Ancak onun ehli beyti kendisinden
sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs
aileleridir" demiştir. Mevdûdî, Rasûlullah'ın bir örtü altına alarak ehl-i
beyt'ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir,
Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz. Âişe, Hz. Enes,
Hz. Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek;
Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla
beyân ettiğini, Hz. Peygamber'in buna ilâveten Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin'i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, a.g.e.
aynı yer).
BAŞA DÖN
Ehl-i beyt, kavram olarak
ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır. Hatta
siâ'nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır. Hem Sünnî hem Şii
kaynakları, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis
kaydetmektedirler. Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer
tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu, Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983,
468). Gâdir-i Hum'da Hz. Peygâmber'in ''Size iki ağır emanet bırakıyorum;
onlara sımsıkı sarıldıkça hiçbir zaman sapıtmazsınız..." buyurduğu rivâyet
edilmiştir. Nesaî, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada
vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm'da söylendiğini yazmaktadır (Ayr. bk.
Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd, Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32;
Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek,
III, 109; Ahmed b. Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn Kesir, el-Bidâye, IV, 414).
Hadîsin Müslim'deki Zeyd
b. Erkam (ö.68/687) rivâyeti şöyledir. "Mekke ile Medine arasında Hûm
denilen bir su başında bulunurken Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa
kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra,
'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin
gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet
bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitâbidir; onda mutlak hidâyet ve
nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitâbına tutununuz ve ona sımsıkı
sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitâbına teşvik edip gönülleri ona
rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i beyt'imdir. Ben, ehl-i
beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum' (Râsûlullah bu son cümleyi
üç kere tekrarlâmıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sâhâbe, 36; Ayrıca bk. Sahîh-i
Müslim ve Tercemesi, Terc. M. Sofuoğlu İstanbul 1970, VII, 311-314). Zeyd b.
Erkâm, ayrıca Hz. Peygamber'in eşlerinin de ehl-i beyt'ten olduğunu, asıl
ehl-i beyt'ten kasdın Peygamber'den sonra sadaka almaları haram olanlar yani
Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleri olduğunu belirtmektedir. Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir: "Zekât, Muhammed 'e de
Muhammed 'in akrabalarına da gerekmez; o insanların kiridir'' (Müslim,
Zekât, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 166). "Biz ehl-i beyt 'iz bize zekât helâl
değildir" (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161). Ebû Hureyre'nin
Buhârî'deki rivâyetinde de, "Hasan b. Ali-çocukken- zekât hurmalarından bir
hurma aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) atması için 'kaka kaka' dedi. Sonra 'Sen
bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ' buyurdu" ifadesi vardır (Buhâri,
Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b. Hanbel, I, 200).
Müctehidlerin Hz.
Peygamber'in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı
görüşleri vardır. Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu
söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları'dır demektedir. Ebû
Yûsuf ile İbn Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yakınlarının yabancılardan
zekât almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu
savunmuşlardır. Yûsuf el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz. Peygamber soyundan
gelenlerin zekât alabileceklerini belirtmektedir. İbn Teymiyye ganimetlerden
beşte birinden pay alamayan ehl-i beyt'in darda kalmamaları için zekât
almalarının câiz olduğunu söylemiştir. Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek
Âlu Muhammed'in, Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu
vurgularken; Ebu Hanife, İmam Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik'in de
böyle anladıklarını belirtmektedir. Yine o, Alu Muhammed'in zekât alamazken
nâfile sadaka alabileceklerinin câiz kabul edilmesinin, minneti daha íazla
olan nâfile sadakayı alırken farz olan zekâtı almamanın tutarlı olmadığını
söylemektedir. Hz. Peygamber'in yakınlarına zekât yasağı koyarken,
yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın örneğini göstermek,
kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir. Bu yasağın kıyâmete
kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır. Üstelik ganimet ve fey
gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları yoksulluğa
ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî, Fıkhü's-Zekât,
Beyrut 1969, II, 732-733).
Gâdir hadîsinin Şiî
kaynaklardaki anlatımında Hz. Peygamber'in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i
Hûm'da önemli bir hususu tebliğ etmek için konaklayarak ashâbına, "Allah
bana; 'Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O 'nun
elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu
Allah kâfirlere yol göstermez' (el-Maide, 5/67) âyetini indirdi" buyurarak,
Cebrâil'in şu emri getirdiğini söylemiştir: "Ali b. Ebû Tâlib benim
kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır. Ey insanlar Allah onu size
velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz kıldı. Ona
muhâlefet eden mel'un, saygı gösteren ise merhamete erecektir. Dinleyiniz ve
itâat ediniz. Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan sonra onun
soyundan kıyâmete kadar devam edecektir." Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî şöyle
demiştir: "Mâide Sûresinin 67. âyeti Hz,. Ali hakkında nâzil olmuştur'' (Mecmau'l-Beyân,
III, 223; Dairetü'l-Maarifü'l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi, Esbâbu'n-Nüzûl,
115). Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle kaydedilmektedir.
BAŞA DÖN
Şiâ tefsirinde, sözkonusu
âyette Rasûlullah'ın tebliğ etmesi istenen şey Hz. Ali'nin hilâfetidir.
Hasan el-Basrî'nin (ö.110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz. Ali'nin velâyeti
konusunda Hz. Peygamber'e delil olmasını istemiş, o da 'amcasının oğlunu
korudu' diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun üzerine
inmiştir... Hz. Peygamber daha sonra "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun
mevlâsıdır" buyurmuştur. İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu
rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda
değiştirildiğini kaydetmektedir (bk. İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, Gâdir-i
Hum). Sekaleyn hadisi Ehl-i Sünnet'ten otuz dokuz, Şiâ'dan sekseniki rivâyet
yoluyla gelmiştir. Bu kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in bunu birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş
olmasıdır. Şiâ, bu hadisten ehl-i beyt'in mâsum olduğunu ve Kur'ân'dan
ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların yalnız birine değil her ikisine de
tutunmak gerektiğini, çünkü Hz. Peygamber'in "iki emanet"ten kasdının bu
olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i beyt, kıyâmete kadar Kur'ân'ın yanındadır
(Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü'l-Fıkhi'l-Mukârin, 167). Sünni alimler ise
hadisin lâfzını, "Allah'ın Kitabı ve Râsûlullâh'ın sünneti" şeklinde
açıklamaktadırlar (Bk. İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik, 56;
İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b. Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3;
Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II,
473; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, V, 214, İbnü'l-Esir, Üsdü'l-dâbe,
111, 307).
Ehl-i beyt'in Kerbelâ*
katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme vermesine
rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman varolmuştur.
Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö.114) Hz.
Peygamber'den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır'ın oğlu
İmam Câfer-i Sâdık (ö.148) ehl-i beyt'in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını
sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd'in, Hz. Ali'nin torunlarından en-Nefs-üz-Zekiye'nin,
İbrahim'in, Abdullah b. el-Hasem'in şahâdetlerini görmüştür. Onun zamanında
başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt olduklarını öne süren "Dâî"
* ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak, hattâ İmam Câfer'i
tanrılaştırarak İslâm'dan sapmışlardır.
İslâm tarihinde ehl-i
beyt'in Hz. Ali'den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir
dönemde ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir
husustur. İlmin kapısı olan Hz. Ali'ye ashâb arasında sevgi ve hürmet
besleyenler, hattâ onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar
mezhep oluşturmamışlardı. Ebû Zerr, Mikdât b. el-Esved, Câbir b. Abdullah,
Ubey b. Kâb, Ebû'l-Tufeyl, Abbas ve çocukları, Ammâr b. Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı
bunlar arasındadır. Daha sonrâları Hz. Osman zamanında fitneler başlamış,
aşın tarafçılık eğilimleri belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt'e büyük
bir zulüm gösterilmesi bütün ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur.
Irak'ta gelişen Şiîlik, aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir
hareket olmuştur.
Hz. Ali yoluyla gelen ehl-i
beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer'den
yayılmıştır. Hz. Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife
seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde
şöyle demiştir: "Ey Irak halkı bizim için Allah'tan korkun. Biz sizin
emirleriniz ve misafirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allahu Teâlâ bizim
hakkımızda, "Ey ehlü'l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi
tertemiz kılmak ister" diye bahsetmiştir."
Şiâ'ya göre mâsum olan ve
ehl-i beyt'den gelen on iki İmam şunlardır: Hz. Ali, Hz. Hasan Hz. Hüseyin,
Ali Zeyne'l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa el-Kâzım, Ali
er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed el-Mehdi.
Ehl-i beyt'in Hz. Ali'den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş,
bunların birçoğu şehid edilmiştir.
Hz. Hasan'ın soyundan:
Muhammed en-Nefsü'z-Zekiye (145/763), İbrahim, Hüseyin b. Ali (169/785),
Muhammed b. Tabat (199/814), Muhammed b. Süleyman (814), Zeyd b. Musa
el-Kâzım ve Ali b. Muhammed, İbrahim b. Musa, el-Hasan b. Zeyd (250/864),
el-Hüseyin, İsmail b. Yûsuf, Muhammed b. Zeyd, Ahmed b. Muhammed, Hasan b.
Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt'in liderliğini yapmış Emevi ve Abbâsilere
karşı kıyam etmişlerdir.
Hz. Hüseyin'in soyundan
gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa
el-Kazım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b.
Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404) (Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb) Hz.
Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik
yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan
soyundan gelenlere Şerif denilmektedir .
Hz. Peygamber'in ehl-i
beyt'inin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf
denilmiştir. Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi
hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan
sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta'zimde
bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet).
BAŞA DÖN
EHL-İ BİD'AT
Bid'at ehli, hevâ ehli,
dalâlet ehli, şüpheler (şubûhât) ehli, tefrika ehli. İlim ehline göre bunlar
aynı şeyin değişik isimleridir. Bunlar Kitap ve Sünnet'e ve Ümmetin, ashabın
yolunu ve metodunu izleyen selefinin anlayışına aykırı görüşler ortaya koyan
kimselerdir.
İslâm dininde bid'at,
Allah'ın ve Rasûlünün teşri' buyurmadığı, farz veya müstehap türünden
olmayan, bunlarla ilgili olarak hiçbir şekilde emretmediği şeylerdir. Ancak
şer'î deliller ile bilinen hususlar ise, Allah'ın göndermiş olduğu dinin
kapsamı içerisindedir. Bu konudaki bir kısım emirlere dair ilim adamlarının
farklı görüşleri durumu değiştirmez.
Bid'at ehline "hevâ ehli"
adı verilmeşinin izahı ile ilgili olarak İmam Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbî
(v. 791/1388) şunları söylemektedir: "Ehl-i Bid'at şer'î delilleri onlara
ihtiyaç duyulan bir eda ve bu delilleri esas alan bir üslup ve yaklaşım ile
ele almadılar. Aksine hevalarım şer'î delillerin önüne geçirdiler, kendi
görüşlerine itimad edip güvendiler. Hatta şer'î delilleri ise bu esaslara
göre ele alınıp değerlendirilecek bir mertebede gördüler" (el-İ'tisâm, II,
176).
Hevâ ise insanın sevmek
veya nefret etmekten kaynaklanan eğilimleridir.
"Sünnet ve hadis ehli
dışında bütün fırkalar hadis imamlarından sahih olan bir görüş ile ayrılmış
değillerdir. Bununla birlikte bunların İslâm dininden hak olan bazı şeylere
de sahip olmaları kaçınılmazdır. İşte bundan dolayı şüphe sözkonusu
olmuştur. Yoksa katıksız bir bâtıl hakkında kimsenin şüphesi olmaz. Bundan
dolayı bid'at ehline "şüphe ehli" denilmiştir. Ayrıca Onlar hakkında:
"Onlar, hakkı batıla karıştıranlardır" denilmektedir" (Minhacü's Sünne, V,
167).
BAŞA DÖN
Dinde tefrikaya düşmek
"bir tek fırkayı" fırkalara dönüştürür. Onların bu noktaya düşmelerinin
sebebi ise hevâlarına uymalarıdır. Dinden uzaklaşmalarıyla, hevaları da
bölük bölük olmuş ve sonunda dağılmışlardır. Bu bakımdan yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Dinlerini fırka fırka edip gruplara ayrılan kimselerle senin
hiçbir ilişkin yoktur" (el-En'âm, 6/ 1 59). Burada yüce Allah, Rasûlünü
böyle kimselerden uzak tutmuştur. Bunlar da bid'at ve dalâletlere gömülen
Allah'ın ve Rasûlünün izin vermediği hususlara dair söz söyleyen
kimselerdir.
Kişiyi hevâ ehli arasına
sokan bid'at ise sünneti bilen ilim adamlarınca meşhur olan görüşe göre
Haricilerin, Rafızilerin, Kaderiyenin ve Mürcie'nin bidatleri gibi, kitap ve
sünnete aykırı düşen bid'attır. Allah Rasulü'nün sünnetini bilen âlimlerce
dinden oldukları zaruri olarak bilinen hususlarda tartışmaya girişen bir
kimse başkaları bu konuda şüphe etse yahut nefyetse dahi- aslı konularda
muhalefet eden kimselerin bid'at sahibi olduğu hüküm üzerinde İslâm'ın ileri
gelen âlimleri arasında ittifak vardır. Meselâ; sünnet âlimlerince mütevatir
olarak kabul edilen Rasûlullah (s.a.s)'ın şefâatine, havzına, kebâir ehlinin
ateşten çıkartılacağına dair hadisler ile yine onlarca mütevâtir kabul
edilen sıfat ve kadere dair hadisler Cenâb-ı Allah'ın celâl ve azametine
yakışır şekilde arşı üzerinde olduğuna dair hadisler ve buna benzer,
Rasûlullah'ın sünnetlerini bilen ilim ehlinin ittifak ettikleri esaslar bu
türdendir. Hz. Peygamber (s.a.s)'den gelen ilmi bilen ilim adamlarının
mütevâtir kabul edilen şuf'aya dair hüküm, davalıya yemin ettirmek, muhsan
zâninin recm edilmesi, hırsızlıkta nisabın muteber kabul edilmesi gibi
hususlar bu türdendir. İşte bundan dolayı İslâm'ın önde gelen âlimleri bu
gibi aslı meselelerde sünnet âlimlerine muhalefet edenlerin bid'atçi
olacakları üzerinde ittifak etmişlerdir.
Kişi, bid'at sahibi olan
bir kimsenin bid'atini bizzat görür veya işitirse yahut da o kişinin bu
bid'ate sahip olduğu yaygınlık kazanacak olursa bid'at ehlinden olmakla
nitelendirilir ve cerh edilir. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Bütün
müslümanlar günümüzde de geçmiş asırlardan bu yana da Ömer b. Abdülaziz,
Hasan-ı Basri vb. ilim ve din ehli ancak yaygınlık kazanması ile
bilinebilecek hususlar ile bid'at sahibini cerhetmişlerdir. Aynı şekilde
|