CAMİDE KONUŞUP SOHBET ETMEK CAİZ MİDİR?
Camide yapılan konuşma din
ile ilgili ise ibadet olduğundan makbuldür. Fakat dünyevi olup da bir
kimsenin gıybet ve dedikodusu yapılmıyorsa mübahtır. Gıybet ise haramdır:
Hülasa camide yapılan konuşmanın helali helal, haramı haramdır.
BAŞA DÖN
CAMİDE YATMAK CAİZ MİDİR?
İslam dininde caminin
büyük bir yeri vardır. Zikir, fikir ve ibadet yeri olduğu gibi Allah'ın
münacatına mazhar olmak için ayrılmış mukaddes bir yerdir. Bu itibarla
zaruret olmazsa camide yemek yemek ve yatmak uygun değildir. Ancak
yabancıların camide yatmalarında beis yoktur. Bunun için eskiden olduğu gibi
bugün de hacılar Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi'de istirahat edip
yatarlar ve kimse de onlara mani olmaz.
Bazı 'ulema camide
yatmakta beis yoktur, yabancı (misafir) yatabildiği gibi yerli de yatabilir,
diyor. Mesela İbn Hacer şöyle diyor:
"Camide yatmakta beis
yoktur, çünkü Suffa ehli daima camide oturup kalkarlardı” Selef-i salihinin
bir kısmı camide yatmak herkes için mekruhtur, diyor.
CAMİİ, MEDRESE VE DERNEK GİBİ TOPLUMA HİZMET EDEN
MÜESSESELERE ZEKAT VEYA FİTRE VERİLİR Mİ?
Dört mezhebe göre zekat ve
fitre, ancak Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen sekiz sınıfın mevcutlarına
verilir ve temlik edilir. Başka yere vermek caiz değildir. Kur'an'da zikri
geçen sınıflar şunlardır: fakir, miskin, zekat memuru, mü'ellefe-i kulub,
hürriyete kavuşmak için efendisiyle mükatebe akdını yapmış köle, borçlu,
mücahid ve yolda kalmış kimselerdir. Bu zamanda zekat memuru, mü'ellefe-i
kulub ve mükateb olmadığı için beş sınıfa inmiştir. Cami, medrese, okul ve
dernek gibi müesseseler bunlardan olmadıklarına göre onlara zekat ve fitre
vermek caiz değildir.
BAŞA DÖN
CAMİİ ALTIN SUYU İLE SÜSLEYİP, NAKIŞLI TAŞLARLA İNŞA ETMEK
CAİZ MİDİR?
Camii altın suyu gibi
şeylerle süsleyip nakışlı taşlarla inşa etmek doğru değildir. Cami'leri
yapmaktan gaye Allah'a kulluk etmektir. Gururlanmak ve kibirlenmek değildir.
Cemaata huzur verecek kadar geniş, yüksek ve havadar olması kafidir. Fazla
israfa kaçmak, mihrab ve kubbesini akıl ve hayale gelmeyecek nakışlarla
nakışlayıp süslemek ve milletten toplanan parayı lüzumsuz yere harcamanın
bir manası yoktur ve bu paralara yazık olur. Zira bu milletin binbir
ihtiyacı vardır. Bunların en önemlisi Kur'an Kursu binasıdır. Her caminin
yanında mutlaka birer Kur'an kursu ve bir öğretmenin bulunması gerekir.
Kur'ansız ve terbiyeden mahrum bir nesil yetişiyor. Buna ahemmiyet verip
üzerinde duran da yoktur. Nakış ve süse verilecek paranın buraya aktarılması
lazımdır. Nakış ve süs işi, hıristiyan ve yahudilerden gelmedir. Peygamber
(sav):
"Camileri çok yükseltmekle
emrolunmadım. Siz –zaman gelecek- yahudi ve hıristiyanlar gibi camilerinizi
süsleyeceksiniz”.
Başka bir hadiste de şöyle
buyuruyor: "Halkın camileri yükseltip süslemekle böbürlenmeleri kıyamet
alametlerindendir”.
BAŞA DÖN
CAMİİ'DE CENAZE NAMAZINI KILMAK CAİZ MİDİR?
Şafii mezhebine göre
camii'de cenaze namazını kılmak sünnettir. Çünkü, Beyza isminde bir
sahabiye'niin bir günde iki oğlu vefat etmişti. Ve Peygamber (sav) onların
cenaze namazını camiide kıldırdı. Hanefi mezhebine göre ise mekruhtur. Ancak
yağmur gibi bir mazeret veya namaz kılanların ayakkabıları müteneccis olursa
camii'de cenaze namazını kılmakta beis yoktur. Çünkü cenaze namazıyla diğer
namazlar arasında hiç fark yoktur. Sair namazlar temiz olmayan ayakkabıyla
kılınmadığı gibi cenaze namazı da kılınmaz. Maalesef buna dikkat eden ve
bunu düşünen yoktur. İbn Abidin bu hususta şöyle diyor: Birçok yerde cenaze,
camiin dışında bırakılıp namazı kılınır. Dışarısı kirli olduğu ve namaz
kılanların ayakkabıları da temiz olmadığı için cenaze namazı fesada gider.
Bunun için böyle hallerde camiide cenaze namazını kılmakta beis yoktur.
BAŞA DÖN
CAMİLERDEKİ BİD'ATLAR
Mahallemizdeki camide
namaz bittikten sonra cemaat teker teker ellerini bağırlarına koyuyor ve
imamı adeta selâmlayıp öyle ayrılıyorlar. Imam da buna aynıyla mukabale
ediyor. Bu hareket doğru mudur? Değilse, böyle doğru olmayan cami içi
hareketler nelerdir?
Yerleşen her bid'at
karşılığında bir sünnet gider. Bu gerçeği hiç unutmamak gerekir. "Her bid'at
da dalâlettir." "Resûlullah'ın getirdiği dinde bulunmadığı halde, dindenmiş
gibi yapılan her davranış merduttur", yapanın yüzüne çarpılır. Maalesef,
camilerimizde, mescidlerimize çeşitli bid'atler işlenmektedir ve muhtemelen
çoğu iyi niyetle yapılan bu bid'atlar, sünnetlerin oralardan çıkarılmasından
başka da bir şeye yaramazlar. Bunlardan bazılarını saymaya çalışalım.
1. Dediğiniz gibi,
namazdan sonra, Imam henüz mihrapta iken, eli göğüse getirmek suretiyle
selâmlama faslı. Bu, bid'atliğinin yanında başka dinlerde ibadet olan bazı
haraketleri de akla getiriyor. Ayrıca yapmayanlar, Imam efendiye dargınlığı
var, zannedilecek diye sıkıntıya düşüyorlar. Bu davranış namaz sonrası
serbestliği ortadan kaldırarak, ibadete bir merasim havası veriyor.
2. "Kâmetten" önce "Ihlas
suresi" ya da daha başka şeyler okumak. Camide Kur'an okumak ve dinlemek
elbette güzel bir davranıştır ve bu sadece camiye de has değildir. Ama
sünnetle farz arasında, sanki namazın ya da müezzinliğin gereklerindenmiş
gibi okunması bid'attır. Bu tür okuyuşlar zaten kliseleşmis hale geldikleri
için kimse onları, şuuruna vararak Kur'an gibi dinlememektedir. Bazı
yerlerde buna başka ayetler veya başka sureler de eklenir. Bunların bid'at
olduğunun en açık delili; bunlara alışılan camilerde bir defa terkedilecek
olsalar, hemen tepki görmeleriyle müezzinliğin eksik olduğu sanılmasıdır.
3. Farzdan sonra
müezzinlerin -Istanbul'un bazı büyük camilerinde olduğu gibi- koro halinde
tesbihleri okumaları, "âmin, âmin, âmin" diye bağırmaları, mesnun ve me'sür
olmayan bir takım nakaratlar söylemeleri, Hatta "Ayetel-Kürsî" ve herkesin
kendi başına yapması gereken tesbihati yüksek sesle ve bağırarak okumaları,
böylece cemaati bunları okumaktan mahrum etmeleri ve onları kendi gürültülü
seslerini dinlemek zorunda bırakmaları. 4. Namazlardan sonra, namazın bir
tetimmesi olarak, herkesin herkesle musafaha etmesi. Musafaha aslında sevgi
doğurucu bir sünnet olmakla beraber, namazlardan sonra, namazın bir parçası
ve bütünleyicisi gibi icra edilmesi, ibadete bir katma anlamı taşıdığından
bid'at olmuş olur.5. Cumanın iç ezanından önce çeşitli salatü selamlar ve
temennalar okumak.6. Erzurum ve havalisinde olduğu gibi, ezanlardan sonra
"salâ" okumak. (Bunun bid'at haline geldiğinin güzel bir delili, bir
hatıramdır: 70'li yılllarda Erzurum'da talebe iken, bir gün müezzin
bulunmadığı için, muhterem Hocam Mehmet Tavlas'ın imamlık yaptığı Gez
Camiinde bir ezan okumuş ve beceremem endişesiyle "sala"yı terketmiştim.
Namazın hemen peşinden ve caminin içinden cematten biri tarafından "Sen bu
dini bozmak mı istiyorsun!?" diye ciddi bir hücüma uğradım. Milletin araya
girmesiyle tartaklanmaktan kurtuldum.) Bunlar camilerimizde işlenen
bid'atların ilk aklımıza gelenleridir. Başka münasebetle, başkalarından da
söz edeceğiz. Ancak şunu da bilmek gerekir ki, Kâtip Çelebi'nin de israrla
anlatmaya çalıştığı gibi, avam bunlara farzdan daha çok değer verirler ve
kaldırılmalarına asla müsaade etmezler. Bu yüzden adeta "dinde devrim" gibi
gelecek tarzda bunların üzerine sertçe gitmeli, şuurlu imam ve müezzinlerin
bunları yavaş yavaş, tedricen kaldırmaları gerekir. Bir büyüğümüzün dediği
gibi, "Bunlar folklor müslümanlığı çıkıncaya kadar olmayan, ondan sonra
ortaya çıkan adetlerdir." Ve ibadetlerin adeta dönüşmüşlüğünü gösterirler.
Bu konularla ilgili olarak şu kaideyi akılda tutmak yararlı olur: "Eşyada
aslolan ibahadır, ibadetlerde aslolan ise men'dir. Çünkü ibadet koyma
yetkisi sadece şarı'e has bir keyfiyettir.
BAŞA DÖN
CAMİERİN ESKİMİŞ HALILARINI KULLANMAK
Bir hayırsever, camimizi
tek tip hali ile donattı. Eski halilalar da fazlalık olmuş oldu. Bu halıları
imamların, müezzinlerin kullanması, ya da talebe evlerine verilmesi veya
satılması caiz olur mu?
Camilere bağışlanan halı,
kilim, avize ve benzeri şeyler, ihtiyaç duyulmaz ve kendilerinden
yararlanılmaz hale gelince; Imam Muhammed'e göre sahiplerin ya da
sahiplerinin varislerine iade edilir. Imam Ebu Yusufa göre başka bir mescide
nakledilir. (Bk. Ekmeleddin el-Baberti, el-Inaye; Ibn Hümam, Fethu'l-Kadir
VI/236. ) Halı, kilim, avize vb. gibi gereçlerde Imam Muhammed'in, yıkılan
mescidin bizzat kendisi enkazı konusunda da Imam Ebu Yusuf'un görüşüyle
fetva verilir. (Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-Islamî VN/220; Fetava-yi Hiniye
N/458.) Buna göre sözü edilen eski halıların sahipleri biliniyorsa onlara,
ölmüşlerse varislerine verilmelidirler. Bilinmiyorlarsa onların hayrına
müslüman talebe evlerine verilebilir. Ancak sahipleri bilinmesi halinde dahi
onlardan izin alınarak da buralara verilebilir. Camiin mütevellisi bulunupta
onların izni olmadan bunları Imam ya da müezzinlerin kendi evlerinde
kullanmaları uygun olmaz. (Fetavay-i Hindiye N/462 ) Çünkü bu suistimallere
yol açabilir.
BAŞA DÖN
CEBEL-İ NÛR (NUR DAĞI)
Mekke'de bir dağ. Nûr dağı
anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in evine bir kilometre
uzaklıktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk vahiy Nûr dağının tepesinde
bulunan Hira mağarasında gelmiştir. Nûr dağı, kendisini çevreleyen dağlar
arasında uzaktan farkedilmekte olup, özel bir yapı arzeder.
Bu tepeye niçin Nûr dağı
denildiği bilinmiyor. Mekke'den Mina'ya giden yolun yakınındadır. Hacılar
Mina'da birkaç gün geçirirler. O dönemde tatbik edilen bir adete göre,
yolunu kaybedenlere yardım için bu dağın tepesinde ateş yakılmış olması ve
bu nedenle Nûr dağı denilmiş olması mümkündür. Nitekim o dönemde
Müzdelife'de bir tepe üzerinde ateş yakıldığı bilinmektedir. Başka tepelerde
ve bu arada Cebel-i Nûr üzerinde de ateş yakılmış olması mümkündür. (M.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 64-65).
Cebel-i Nûr ve onun
üzerinde bulunan Hıra mağarası Hz. Muhammed (s.a.s.)'e inen, insanlara ilim
ve medeniyet yolunu gösteren ilk vahye beşiklik yapmıştır: "Yaratan Rabbinin
adıyla oku. O, insanı alâkdan (kan pıhtısından) yarattı. Oku, Rabbın en
büyük kerem sahibidir. O, (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana
bilmediğini öğretti." (el-Alâk, 96/1-5) ayetleri burada inmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s.)
kendisine peygamberlik gelmeden önce de putperestlikten nefret ederdi.
Ramazan ayı gelince erzakını alır, Cebel-i Nûr'daki Hıra mağarasına çekilir,
orada günlerce kalarak tefekküre dalardı. Bundan büyük bir zevk alır ve
manevi teselli bulurdu. Cebel-i Nûr üzerinde bulunan ve günümüzde de
varlığını koruyan Hıra mağarası ancak bir insanın ayakta durabileceği kadar
yükseklikte ve yatabileceği kadar uzunluktadır.
BAŞA DÖN
CEHENNEM
Derin kuyu, ahirette kâfir
ve günahkâr kimselerin azap Cekecekleri ceza yeri. Kur'an-ı Kerîm'de inanan
ve güzel amel işleyen kimselere Cennet* vadedildiği gibi (el-Kehf 18/107);
kâfir ve günahkâr kimselere de Cehennem vâdedilmiştir. Kâfir, münâfık ve
müşrikler Cehennem'de ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azabları
hafifletilmez. Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah'ın kendilerini
affetmediği mü'minler ise Cehennem'de ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları
kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet'e girerler ve orada ebedî
kalırlar. (Alâuddin Âbidîn, el-Hediyetü'l-Alâiyye, 468).
Allah Cehennem'i diğer
yaratıklardan önce yaratmıştır ve şu anda mevcuttur, yok olmayacaktır.
Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder:
"Artık o ateşten sakının
ki, onun tutuşturucu odun (kâfir) insanlarla taşlardır. O (ateş) kâfirler
için hazırlanmıştır. " (el-Bakara, 2/24) "Kâfirler için hazırlanan ateşten
korkun. " (Âli İmrân, 3/131).
Enes b. Mâlik'ten rivâyet
olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
"Demin Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i
Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Ateş, insan cismine çok
büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası
ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah'nı tutuşturulmuş ateşinin
ismidir (Râğıb el-İsfahani, el-Müfredat, I02).
İşte Cehennem'in en açık
vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına "nâr"
kullanılır: "Şüplıesiz ki münâfıklar nâr (Cehenneın)'ın en aşağı
tabakasındadırlar. " (en-Nisâ, 4/145).
Kur'an-ı Kerîm'de
Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
"Cehennemin yedi kapısı
olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. " (el-Hicr,
15/44). Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:
a- Cehenneme girecekler
çok olduğu için;
b- Cezalandırma azgınlığın
çeşit ve derecelerine göre olacağı için Cehennem'in yedi kapısı veya
tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:
1- Cehennem; yukarıda söz
konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmişyedi ayetinde geçmektedir.
2- Lâzâ (alevli ateş):
"Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir"
(el-Meâric, 70/15).
3- Saîr (pılgın ateş): "O
şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (el-Mülk, 67/5).
Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir. (22/4; 31/21; 34/12 vs.)
4- Sakar (kırmızı ateş):
"Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (el-Müddessir,
14/27)
5- Hâviye (uçurum): "O,
kızgın bir ateştir " (el-Kâria, 101/9-11).
6-Hutame (kalbleri saran
ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
7- Cahim (yanan kızgın
ateş):
"Küfredenler ve
ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar. "
(el-Mâide, 5/10).
Cehennem'de görülecek
azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü'nün bizlere
bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Kur'an-ı Kerîm'de
belirtildiğine göre;
a- Cehennem kâfirleri
çepeçevre kuşatır: "Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır.
" (el-Tevbe, 9/49).
b- Cehennem ateşi sönmez:
"Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar
olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye
yüz tutsa hemen alevini artırırz. " (İsrâ, 17/97).
c- Cehennem dolmak bilmez:
"O,gün Cehennem'e: "doldun mu?"deriz. O! " Daha var mı?" der. " (Kaf,
50/30).
d- Kaynarken çıkardığı
ses: "Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir
dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu
işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir
topluluğun atılmasında bekçileri onlara: "size bir uyarıcı gelmemiş miydi"
diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz
yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık
içerisindesiniz, demiştik " derler. " (el-Mülk, 67/6-9).
e- "Ateş onların yüzlerini
yalar, dişleri sırıtıp kalır. " (el-Mü'minün, 23/104).
f- "Boyunlarında halkalar
ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. " (el-Mü'min,
40/70-72).
g- İnkâr edenlere ateşten
elbiseler kesilmiştir-. Başlarına kaynar su dökülür de bununla
karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir.
Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri
çevrilirler. Ve kendilerine "yakıcı azabı tadın"denir. (el-Hâcc, 22/19-22).
h- Derileri yandıkça azabı
tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir. (en-Nisâ, 4/56).
i- Ölümü isterler fakat
azabları devamlıdır, ölmezler. (bk. 43/74-77; 35/36).
Hz. Peygamber'in ifadesine
göre:
"Cehennem ateşi (miktarca
ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır.
Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. " (Tecrîd-i
Sârih Tercüme ve Şerhi, IX, 50).
Kur'an-ı Kerîm, Cehennem
ehlinin çekeceği azap ve yiyecekleri hakkında da bir takım tasvir ve
izahlarda bulunur: "(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mi hayırlı yoksa
zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama vesilesi veya azap)
kıldık. O, Cehennem'in dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların
başları gibidir. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklar.
Sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır.
(Yedikleri zakkum, boğazlarını yakar) Yanan boğazlarını dindirmek için
içecek bir şey ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka
içecek bulamazlar." (Sâffat, 37/62/67). "O ayetlerimizi inkâr edenleri
yakında bir ateşe sokacağız, (öyle ki) derileri piştikçe azabı tatsınlar
diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah daima üstün ve hikmet
sahibidir." (en-Nisâ, 4/56).
Cezalar, işlenen suçlar
cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine;
elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.
Cehennem'in yakacağı
hakkında da Kur'an'da bilgi verilmekte ve şöyle denilmektedir: "Ey
inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı
insanlar ve taşlardır. " (et-Tahrîm, 66/6).
Kur'an'da Cennet ehli ile
Cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu
konuşmalardan nakiller yapılmaktadır: "O gün münâfık erkekler ve münâfık
kadınlar (sür'atle Cennet'e girmekte olan) müminlere derler ki: "(Ne olur)
bize bakın da sizin nurunuzdan alalım." Onlara: "Arkanıza dönün de nur
arayın!" denilir (Kendileriyle alay eden bu ses, onlara diyor ki: Arkada
kalan dünyaya dönün nur orada aranır. Nurun kaynağı, dünyada yapılan
işlerdir. Böyle denilir ve müminlerle münafıkların) aralarına kapılı bir sur
çekilir ki, onun içinde rahmet vardır. Dış yönünde de azap. (Münafıklar),
onlara seslenirler: "Biz de sizinle beraber değil miydik" Müminler derler
ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz. (İnananların başlarına
felaket gelmesini) gözlediniz. Şüphe ettiniz, kuruntular sizi aldattı.
Allah'ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz). O çok
aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldattı. " (el-Hadîd, 57/13-14). Başka
bir yerde de şöyle anlatılır:
"Cennet halkı, ateş
halkına seslendi: Rabbimiz'in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de
Rabbiniz'in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve
aralarında bir ünleyici: Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye
ünledi." (el-Â 'raf, 7/44-45).
İnsanın eğitimi ve iyi
davranışlara yönlendirilmesi açısından Cennet ve Cehennem inancının dünya
hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin
karşılığını, bulacağını ve Cehennem'deki cezânın dehşetini hatırladığında,
elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.
BAŞA DÖN
CEHENNEMDEN AYRI OLARAK KABİRDE EZİYET GÖRMEK DİYE BİRŞEY
VAR MIDIR?
Insanın kabirde birtakım
sorulara muhatap olacağı ve. durumuna göre azap ve sıkıntı görecegi
gerçektir. Buna işareten birçok âyet-i kerîme ve bunu anlatan birçok hadîs-i
şerîf vardır. (Örnek olarak bk. Tecrid-i sarîh IV/496 vd.) Bu konuda
müstakil kitaplar da yazılmıştır. (Mesela Kurtubî'nin "Tezkire"si,
Suyûtî'nin "Şerhu's-sudûr"u bunların en meşhurlarındandır.) Meselâ bir
hadîs-i serîfte; "Kabir, ya Cehennem çukurlarından bir çukurdur, ya da
Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Gözünüzü açın, o her gün üç defa seslenir
ve şöyle der: Ben böcek yuvasıyım, ben karanlık eviyim, ben vahşet
yuvasıyım..." (Suyûtî, Şerhu's-sûdur 67-68) Bundan anlaşıldığı ve başka
hadîs-i şeriflerde de dendiği gibi kabir, mü'min için açılacak,
genişletilecek ve gülistan olacaktır. Özellikle Allah yolunda şehid olanlara
kabir imtihancıları soru soramayacak ve kişinin yaptığı iyi ameller orada
"temessül" edip yardımına koşacaktır. Mü'minin gördüğü kabir azâbı
hatâlarının keffâreti olacak ve mâhşere giderken yükü hafiflemis olarak
gidecektir. Mü'minlerin bu konunun önemini kavramaları gerekir. Allah Rasûlü
Efendimiz "lezzetleri parça parça eden (ölümü ve kabri) çok anın" "Kabirden
daha korkunç bir manzara görmedim" buyurur. "Râbita-i Mevt"in kökeni budur.
Bu kişinin kendine gelmesinin ve kendini yenilemesinin yollarından biridir.
BAŞA DÖN
CEMÂATLE NAMAZ
Cemâat namazı; bir araya
gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.
"Dinin direği" olarak
tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın
cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.
Cemâatla namaz kılmak
Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben
şöyle buyurur: "Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın
zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun." (en-Nisâ, 4/102). Hz.
Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır.
"Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi
derece daha faziletlidir. " (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245;
Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47). Başka bir rivayette bu fazilet
yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Mesâcid, 16). Ayrıca
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir kimse güzelce abdest
alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu
her adıma mukabıl bir derece yükselir ve bir günahı silinir." (Ebû Davud,'Salât,8).
Cemâatın teşekkül etmesi
için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha
bulunmasıyla olur. Peygamber (s.a.s.)'in "İki ve daha yukarısı cemâattır. "
(Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz.
Cemâatın gerçekleşmesi
için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir.
İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun
farketmez. Çünkü Peygamber (s.a.s.) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır.
Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz
kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler. (el-Kâsânî,
Bedâiu's-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156).
Beş vakit farz namaz ile
teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi
münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının
cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri
de cemâattır.
Bayram namazları için
imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise
bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.
Kadınların kendi
aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu
durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır. (el-Mergînânî, a.g.e.,
I, 56).
Genç kadınların,
erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu
takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur. (el-Merginânî,
a.g.e., I, 57).
Cemâatle namaz kılan
sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur. İki
kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer. İmamdan başka bir erkek ve
bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz
geride durur. İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında
saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur. Erkeklerin bir kadına
veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir. (Merginânî,
I, 56).
Safların sık ve düzgün
olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (s.a.s.)'in
üzerinde önemle durduğu bir husustur. Bunun için imamın namaza başlamadan
önce safları kontrol etmesi gerekir.
İmam olan kimsenin normal
olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir. Uzatarak cemâatı
bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir. Ancak belli bir
cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında
bir beis yoktur.
Cemâat namazında
kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra
kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir. Erkek imama uyan kadının,
aralarında bir perde vs. olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını
bozar. (el-Mergînânî, a.g.e., I, 57).
Rasûlullah (s.a.s.) cemâat
namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu
konuda bir çok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları:
"Adamın cemâatle kıldığı
namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır."
(İbn Mâce, Mesacid, 16).
"Adamın cemâatle kıldığı
namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür. " (Buhârî,
Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16).
"Eğer halk yatsı ve sabah
namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate
gelirlerdi. " (İbn Mâce, Mesâcid, 18)
"Kim yatsıyı cemâatle
kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim hem yatsı hem de
sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur" (Ebû Davûd,
es-Salâ, 45).
Peygamber (s.a.s.), bir
taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri
şöyle yermektedir:
"Vallahi içimden öyle arzu
ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama
emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri
olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini
cayır cayır yakayım. " (el-Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17).
"Vallahi bazı kavimler
cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini
mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır. " (İbn Mâce,
Mesâcid, 17).
Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı
cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri
daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline
gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de;
Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine
göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud
ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604).
Cemâata katılmak için;
başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak
şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık
yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat
camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat,herhangi bir yerde
alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden
kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz
kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir.
İslâm'ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate
gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak
gerekir. Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir. Ancak
imamı ehl-i bid'attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren
bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir.
Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır
ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir. Bu
mazeretler şunlardır:
-Yürüyemiyecek kadar hasta
olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak.
Bunların dışında herkesin
kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi
mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi.
Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam*; vazifesine imamet* ;
cemâatin imama uymasına iktida*; imama uyanlara muktedi*; muktedilerin
meydana getirdiği düzgün sıraya da saf* denir. Cemâat saf halinde namaz
kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır. Meselâ rükûa
varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb. imamı takip eder. İmamdan
başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir.
Şüphesiz cemâat namazı,
ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür.
Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması,
faziletlerinden bazılarıdır. Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde
sıralamak mümkündür.
1-Vaktin evvelinde namaza
gitmek, 2- İslâm şiârını açığa vurmak, 3- İbadet üzerinde toplanarak
yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,
4- İbadete karşı
gevşekliği olanın canlanması,
5- Münâfıklık vasfından ve
süizandan selâmette bulunmak,
6- Komşular arasında
kaynaşma düzeninin kurulması,
7- Namaz vakitlerinde semt
sakinlerinin buluşmaları,
8- Müslümanlar arasında
bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve
pekiştirmek. (İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632).
BAŞA DÖN
CENÂZE
Gömülmemiş ve gömülmeye
hazırlanmış insan ölüsü. Ölüyü gömmek için yapılan tören ve işlemlerdir.
İslâm bu tören ve işlemler ile ilgili olarak bazı emir ve nehiyler
getirmiştir. Genellikle bunlar sünnet ile sabit olan ve Hz. Peygamber
(s.a.s.) tarafından bizzat uygulanan ve bize kadar intikal eden hususlardır.
Ölüm döşeğinde can çekişme durumunda olan kimseyi -kendine zorluk olmazsa-
yüzü Kıbleye karşı gelmek üzere sağ tarafa çevirmek sünnettir. Başını biraz
yükselterek sırtı üstüne yatırmak da caizdir.
Hasta can çekişiyorken ve
gerçekten mümin birisi ise ona yardımcı olmak, yakınları için bir gereklilik
ve ayrıca da sevaptır. Onun için yanında "kelime-i şehadet" getirmek ve
söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuşlardır:
"-Ölülerinize, Lâ ilâhe
illallah "ı telkin ediniz. Zira ölüm halinde onu söyleyen (bir mümin)'i bu
kelime Cehennem'den kurtarır. " "Son sözü Lâ ilâhe illallah olan kimse
Cennet'e girer. " (Müslim, Cenâiz, 1-2; Ebû Davud, Cenâiz, 16)
Hastanın yanında şehadet
getirilir ki o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrar ile sen de yap
denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona zorluk çıkarmamalıdır. Bir
defa da söylese yeter. Bu telkini, hastayı sevenlerden biri yapmalıdır.
Maksat hastada isteksizlik uyandırmamaktır.
Hasta vefat edince ağzı
kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller
yanlarına getirilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:
"Bismillâhi ve alâ milleti
rasülillâh. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi mâ ba'dehû ve
es'id bi likaike vec'al mâ harace ileyhi hayran mimâ harace anhu. "
Manası: "Allah'ın ismiyle
ve Rasûlullah'ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini
kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle.
Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle."
Sonra ölünün üstüne bir
örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak
mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
BAŞA DÖN
CENAZE DEFNEDİLDİKTEN SONRA TELKİN OKUNUR. BUNUN ASLI VAR
MIDIR?
Cenaze defnedildikten
sonra okunan telkin hakkında ihtilaf vardır. Şafii mezhebine göre sünnettir.
Ravza Kitabı şöyle diyor: "Telkin ile ilgili hadis-i şerif, her nekadar
zayıf ise de, bazı sahih hadislere takviye edilmiştir. Birinci asırdan
günümüze kadar müslümanlar tarafından okunmuş ve okunmaktadır".
Hanefi ulemasının
birçokları, telkini dile getirmemişlerdir. Tenvir al-Ebsar gibi kitaplar,
okunmasın diyorlar. Bir kısmı da okunmasında beis yoktur demişlerdir.
Hanbeli mezhebinin büyük ulemasından İbn Kuddam, Ahmed b. Hanbel'den telkin
hakkında bir şeyin varid olduğunu görmediğim gibi, diğer müctehidlerin de
bir şey söylediklerine rastlamadım diyor. Yalnız Esrem'in bu hususta bir
rivayeti vardır.
BAŞA DÖN
CENAZE İÇİN ÇELENK GÖDERİLİR. İSLAM'DA BUNUN YERİ VAR
MIDIR?
Asr-ı saadette ve İslam'ın
hakim olduğu zaman ve yerlerde müslümanlar hiç bir surette çelenk gibi
leylere yer vermemişlerdir, o bidattır. Hıristiyan Avrupa onu İslam diyarına
sokmuştur. Çelenk için İslam'ın emri ne ise onu yapmamız daha uygundur.
Çelenk gibi şeyler ölü ve vatana hizmet etmez, fayda vermezler. Ölünün
kabrinin yapılışına ve çelenge verilen para, fakir ve müstahaklara verilse
daha iyidir. Gerçekten ölüyü seven kimse bunu yapmalıdır. Kısa bir zaman
sonra solup heder olarak çiçeklere para vermek, müslüman olan kimsenin işi
değildir.
BAŞA DÖN
CENAZE NAMAZI
Gusledilmiş, yıkanmış,
temizlenmiş, musalla taşına konulmuş müslüman bir ölü için müslümanların,
abdestli ve Kıble tarafına yönelerek kıldıkları bir namaz ve ölü için
yapılan bir duadır. Cenaze namazı farz-ı kifâyedir. Yani bir beldede bir
kısım müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden
yükümlülük kalkar. Cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün
müslümanlar sorumlu ve günahkâr olur.
Cenaze namazının şartı
niyettir. Bu niyette, ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu
olduğu belirtilir. İmam olan kimse; Allah Teâlâ'nın rızası için hazır olan
cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek, namaza
başlar. Ayrıca imamlığa niyet etmesi gerekmez. Cemaatten her biri de Allah
rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya
niyet eder. Ölü, erkek ise: "şu hazır erkek için", kadın ise; "şu hazır
kadın için" diye niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir.
Cemaatten biri, cenazenin erkek mi, kadın mı olduğunu bilmezse, "üzerine
imamın namaz kılacağı ölüye, imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye"
niyet eder.
Cenaze namazının rüknü
tekbirler ve kıyâm'dır. Bu namazda rukû ve secdeler bulunmadığı gibi Kur'an
okumak ve teşehhüd de yoktur. Şartları altıdır: Ölünün müslüman olması,
kendisinin ve konulduğu yerin temiz olması, cemaatin önünde bulunması, vücut
azalarının çoğunun veya başıyla beraber yarısının mevcut olması, arz üzerine
konulmuş olması, namaz kılacak kimsenin özürsüz olarak bir şeye binmiş veya
oturmuş olmaması. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman
erkek yahut bir müslüman kadının kılması ile farz yerine getirilmiş olur.
Cenaze namazının sünnetleri dörttür.
1-İmam cenazenin göğsü
hizasına durur. Bu namazda erkek, kadın, büyük ve küçük arasında fark yoktur
2-Birinci tekbirden sonra
"sübhâneke allâhümme" duasının "ve celle senâüke" kısmı ile birlikte
okunması lâzımdır. Dua kasdıyla fatiha okunması da caizdir. İbn Abbâs cenaze
namazında Fâtiha okumuş ve "bunun sünnet olduğunu" bildirmiştir. (Buhârî,
Cenâiz, Kıraetu Fâtihati'l-Kitab). İmam Şâfiî'ye göre Fâtiha okumak farzdır.
3- İkinci tekbirden sonra,
Peygamber (s.a.s.)'e salât getirmek: "Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ
âli Muhammed, Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun
mecîd." Sonra "bârik" duâsı okunur.
4- Üçüncü tekbirden sonra
ölüye, kendi nefsine ve müslümanlara dua etmek. Duânın ahirete ait
olmasından başka bir şart yoktur. Fakat Hz. Peygamber'den nakledilen duâları
yapmak daha güzeldir. Bu duâ da şudur:
"Allâhumma'ğfirlî hayyina
ve meyyitinâ veşâhidinâ ve gâibinâ ve zekerinâ ve unsânâ ve sağîrinâ ve
kebîrinâ. Allâhumme men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ale'lislâm ve men tevef
feytehü minnâ feteveffehû ale'l-imân ve hussa hâza'l-meyyite birravhi
ve'rrâhati ve'f-mağfireti ve'r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî
ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhu ve lakkıhi'l-emne ve'l-büşrâ
ve'lkerâmete ve'z-zülfâ bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn."
Manası: "Allah'ım,
dirimizi, ölümüzü, burada olanımızı, olmayanımızı, erkeğimizi, kadınımızı,
küçüğümüzü, büyüğümüzü bağışla. Allah'ım, bizden yaşattığını İslâm üzerine
yaşat; öldürdüğünü iman üzerine öldür. Bu ölüye de sevinç, rahat, mağfiret
ve rıza ihsan eyle. Allah'ım, eğer (bu kimse) iyi idiyse iyiliğini artır,
eğer kötü idiyse kötülüklerinden geç. Onu güven, müjde, ikram ve rahmetine
yaklaştır. Ey merhametlilerin en merhametlisi."
Eğer cenaze kadınsa, "ve
hussa dan sonraki zamirler müennes okunur." Hâzihi'l-meyite... in kânet
muhsineten fe-zid fr-ihsânihâ ve in kânet musîeten fe-tecâvez an seyyiâtihâ
ve lakkîhâ'l-emne... " gibi.
Duâyı bilmeyen kimse,
sadece "Allâhümmağfirlî ve lehû ve li'lmü'minîne ve'l-mü'minât (Allâhım,
beni, onu ve bütün inananları bağışla" der. Akıl hastası ve küçük çocuklar
için istiğfar edilmez. Çünkü onların günahı yoktur. Onlara Feteveffehû ale'l-imân
"dan sonra şu duâ ilâve edilir. "Allâhümme'c'alhu lenâ feratan ve'c'alhulenâ
ecran ve zuhran ve'c'alhu lenâ şâfian müşeffean" Manası: "Allah'ım, onu bize
ecir; mükâfat, ahiretimiz için yararlı kıl, onu bize âhirette sözü geçen bir
şefaatçı eyle."
Bu duâlardan sonra imam
dördüncü tekbiri alır, sonra önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa sesli
olarak, cemaat ise gizlice selâm vererek namaza son vermiş olurlar. Bu vacip
olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir.
Cenaze namazının başına yetişmeyen kimse hemen iftitah tekbirini alıp imama
uyar ve diğer tekbirleri imamla beraber almaya devam eder. İmam selâm
verdikten sonra geçirdiği tekbirleri birbiri ardınca kaza eder, bu tekbirler
esnasında herhangi bir dua okunmaz. Birkaç cenaze varsa hepsine ayrı ayrı
namaz kılma daha iyidir. En erken getirilenin namazı önce kılınır. Hepsi
birlikte gelmiş ise halk nazarında daha faziletli olanın ki önce kılınır.
Hepsine bir tek namaz kılmak da yeterli olur. Bu takdirde cenazeler, geniş
bir sıra halinde dizilir ve imam bunlardan birisinin göğsü karşısında
durarak namaz kıldırır. Yahut cenazeler tek sıra hâlinde kıbleye doğru
uzunlamasına da konulabilir.
Namaz kılmak mekruh olan
üç vakitte, yani; güneş doğarken, tam tepedeyken ve batarken cenaze namazı
kılınmaz. Ancak, bu vakitlerde kılınmışsa kazası da gerekmez. Kabristanda ve
cami içinde cenaze namazı kılınmaz, ancak; imam ve cemaatin bir kısmı cami
dışında, bir kısmı da cami içinde olarak kılmalarında bir mahzur yoktur.
Namazı bozan şeyler cenaze namazını da bozar.
Sağ doğup ölen çocuğun adı
konulur, yıkanıp kefenlenir ve namazı kılınır. Ölü doğan çocuğun adı
konulur, yıkanıp bir bezle sarılır ve cenaze namazı kılınmadan defnedilir.
Ölen gebe kadının karnındaki çocuk hareket ederse, kadının karnı yarılarak
çocuk alınır. Kasden ve zulmen ana veya babasını öldürenlerin, öldürülmüş
eşkıya ve yol kesicilerin namazları kılınmaz.
Cenazede cemaat şartı
olmamakla birlikte, cemaat sayısı ne kadar çok olursa, sevap da çoğalır. Hz.
Âişe, Rasûlullah (s.a.s.)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Bir cenazenin
namazını yüz müslüman kılarak hepsi ona şefaat dilerse, kendilerine o kimse
hakkında şefaate izin verilir. " (Müslim Cenâiz, 58).
İbn Abbas (r.a.),
Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir müslüman öldüğü
zaman, cenazesini, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayan kırk kişi tutup
kaparsa, Allah kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verir. " (Müslim,
Cenâiz, 59).
Namaz kılınıncaya kadar
cenazede hazır olan kimseye bir kırat, gömülünceye kadar hazır bulunana da
iki kırat sevap vardır. " İki kırat nedir?" diye sorulunca, Hz. Peygamber
(s.a.s.) "İki büyük dağ gibi" diye cevap verir, yani iki büyük dağ kadar
sevap verilir. (Müslim, Cenâiz, 52).
"Cenaze defninde acele
ediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu bir iyiliktir. Onu (bir an evvel
kabırdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir
kişi değilse, bu da bir ferdir. Bir an evvel omuzlarınızdan atmış olursunuz.
" (Buhârî, Cenâiz, 52).
"Ey mü'minler! Siz ölüyü
teşyî ediyorsunuz. Onun önünde, arkasında sağında, solunda yürüyünüz. "
Yukarıda naklettiğimiz
Hadislerden de anlaşılacağı gibi, cenazeyi bekletmeden en kısa zamanda
toprağa vermek gerekir. Ölü hakkında iyi ve kötü şahitliği Cenâb-ı Allah
kabul eder. Bu münasebetle ölüleri hayırla anmak sünnettir. Bir müslümanın
cenazesinde bulunmak herkese farz-ı ayın değilse de; mümkün mertebe çok
sayıda cemaatin bulunması ölü için rahmet ve bağışlanma vesilesidir. Ayrıca
cenazeye katılan müslümana da çok büyük bir sevap vardır.
Ebû Hüreyre'den rivayet
edildiğine göre, "Peygamber (s.a.s.), Necâşî'nin vefat haberini öldüğü gün
vermiş, ashabını namazgâha çıkartarak saf bağlatmış ve dört defa tekbir
almıştır." (Buhârî, Müslim),
Burada Necaşi, Habeş
imparatoru Ashama olup, Hicret'in dokuzuncu yılında vefat etmiş ve Allah
Rasûlü Medine-i Münevvere'de onun için ashabıyla, gıyabıda cenaze namazı
kılmıştır. Bu uygulama, zaruret sebebiyle vukû bulmuştur. Hanefî ve
Mâlikilere göre gâibin cenaze namazını kılmak mutlak olarak caiz değildir.
Hanefilere ve bazı
fâkîhlere göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe dosta bildirmek caizdir.
Günümüzde bu duyuru, müezzinlerin "salâh" okuyuşları ile yapılmaktadır.
BAŞA DÖN
CENAZE VE NAMAZI
Allah'tan başka her
varlığın bir yoklugu, her canlının bir ölümü olduğu unutulmamalıdır. Hiç
kimse ne zaman öleceğini bilemediğinden, her an ölebileceğini de hesaba
katmalıdır. Çünkü zamanımızda ilaçlar ve tedavi yöntemleri kadar, ölüm
sebepleri de arttı ama ölüm yine aynı ölüm ve ona çare bulunamadı.
lnsanlar ölümü hiç
düşünmezlerse, dünyadan başka bir varlıkları olmamış ve bütün güçlerini ona
harcamış olurlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi süsler-püsler, mobilyalar, çeyizler,
köşkler, saraylar hazırlarlar, yaratılışlarındaki ebedilik duygusunu onlarla
doyuma ulaştırmaya çalışırlar. Bunu için ihtirasa kapılırlar, dünyayı
bütünüyle yeseler doymazlar. Başka yemek isteyenler çıkarsa onları imha
etmenin yollarını ararlar, nükleer ve kimyasal silahlara trilyonlar
harcarlar, yoksul ve biçareleri muzır varlıklar olarak görürler, tek kelime
ile "canavarlaşırlar."
Bu yüzden Peygamberimiz,
"Lezzetleri paramparça eden ölümü hatırlayın!" (Tirmizî, kiyâme 26, zühd 4;
Nesâî, cenâiz3; Ibn Mâce, Zühd 31; Müsned N/293.) buyurmuştur. Abidlerin "râbita-i
mevt" disiplinleri buradan gelir.
Ölüm haline gelen bir
hasta, sağ yanı üzerine ya da sırtüstü olarak kıbleye döndürülürse güzel
olur. Yanında bulunan dost ve yakınları, son anda imanla gitmesine yardımcı
olmak için, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve
elçisi olduğuna kendi aralarında tanıklık ederler, yani "Kelime-i Şehâdet"i
söylerler. Ona, söylemesi için emir ve ısrar etmezler.
Ölürse, çenesi bağlanır ve
gözleri yumdurulur. Bunu yapan, Allah'tan onun işlerinin ve hesabının kolay
olmasını diler. Yıkanıncaya kadar ölüye Kur'ân okunmaz.
Ölünün yıkanması "kifayı"
bir farzdır. Yani birinin yapmasıyla, diğerleri sorumluluktan kurtulur. Hiç
kimse yapmazsa, yakınlık derecesine göre herkes sorumlu olur.
Ölen insanın hemen
soyulması. yıkanırken soyulmasından daha iyidir.
Kadınların cenaze
yıkamasını öğrenmeleri ve bunu Allah rızası için yapmaları çok güzel bir
davranıştır. Inanan bir insanın son anında, pis bir leş gibi görülmesi, bu
işi sırf para için yapan ehliyetsiz ellere terkedilmesi,onun insanlık
onurunu zedeler.
Cenaze, yıkanmak üzere
biraz yüksekçe bir (teneşir) üzerine yatırılır. Cenaze kadın olduğunda,
sadece kadına gösteremeyeceği avreti örtülür. Çünkü yıkayan da kadındır.
Etrafı, üç, beş, yedi...
kere güzel bir buhur ile kokulandırılır.
Ağzına, burnuna su
verilmeden tam bir abdest aldırılır ve canlı vücudun hoşuna gidecek ölçüde
sıcak su ile yıkamaya başlanır. Önce başı sabunlanarak yıkanır, sonra soluna
yatırılarak sağı, sonra da sağına yatırılarak solu yıkanır. Karnı hafifçe
sıvazlanır, bir şey çıkarsa su ile giderilir, yeniden abdest aldırılmaz. Bu
yıkama üçlenirse güzel olur, ama şart olan, her tarafı ıslanacak şekilde bir
defa yıkamaktır. Bedeni bir havlu ile kurulanır.
"Hanût gibi güzel bir koku
ile saçı ve kefeni kokulandırılır ve kefenlenir. Saçı taranmaz, tırnakları
ve kılları kesilmez.
Erkeklerin kefeninin üç
parçadan, kadınların kefeninin de beş parçadan olması sünnettir.
Kadınlan kefenlemek için
kullanılan beş parça bez:
Gömlek.
Peştemal(izar),
Başörtüsü,
Bürünülen üstlük (lifâfe),
Göğüs örtüsünden
ibarettir. izar, başörtü ve üstlükle de yetinilebilir.
Yıkama bittikten sonra
kefenler temiz maddeli güzel kokularla üç, beş, yedi... gibi tek sayılar
kadar kokulandırılır. Gömlegi giydirilir, saçları iki örgü yapılarak,
gömleğinin üzerinden göğsü üstüne konulur. Gömleğin üstüne başörtüsü
çekilir, onun üzerine peştemal(izar)'in sağ parçası solu üzerine gelecek
şekilde sarılır. Onun da üzerinden aynı şekilde üstlük (lifâf) sarılır ve
onun üzerine de göğüs örtüsü sarılıp, çözülme ihtimalı varsa dügümlenir ve
ebedî istirahatgâhına ugurlanır.
Kefen yeni olabileceği
gibi yıkanmış da olabilir.
Kadın olsun erkek olsun,
Islâmı savunmak için düşmanla savaşırken savaş alanında öldürülen, müslüman
olduğu ve Allah'ın dinini, yani şeriatını savunduğu için işkence edilirken
ölen ya da öldürülen, "Dünya ve Âhiret şehidi" adını alır. Üzerindeki
elbiseler çıkarılmaz ve yıkanmaz, tertemiz olan kanı, üzerinde olarak
gömülür. Kul hakkıdahil, bütün günahları bağışlanmış olarak en üst dereceden
cennete girer.
BAŞA DÖN
CENAZE'NİN YIKANMASI
Cenazenin yıkanmasından
gömülmesine kadar, yapılan işlemlere "teçhiz" (hazırlamak) denir. İslâm'da,
ölen kimsenin en kısa zamanda yıkanması, kefenlenmesi ve cenaze namazının
kılınarak toprağa verilmesi gerekir. Bu konuda acele davranmak müstehabtır.
Ölü şöyle yıkanır:
Yıkanacak ölü teneşir veya
yüksekçe bir yere sırt üstü konur ve diziyle göbek arası bir örtü ile
örtülür. Teneşir, ölülerin yıkanması için yapılmış, sedire benzer yüksekçe
bir tahta masadır: Erkek ölüleri erkekler, kadın ölüleri de kadınlar yıkar.
Ölüyü yıkayan kişiye birisi su dökerek yardımcı olur. Ölüyü yıkamak, ona
gusül abdesti aldırmaktır. Boy abdesti* almasını bilen herkes ölüyü
yıkayabilir; ölü yıkamanın gerektirdiği ayrı bir bilgi ve dua yoktur.
Yıkayacak kişi eline bir
bez sardıktan sonra, ölünün avret yerini yıkayıp temizler. Bundan sonra
ölüye bir abdest aldırır. Abdest aldırırken ağzına, burnuna su vermez,
parmaklarıyla mesheder. Yüzünü, kollarını yıkar, başını mesheder ve
ayaklarını yıkar.
Bundan sonra ölünün
üzerine su dökülür, başı ile bedeni sabunlu su ile temizce yıkanır, sonra
sol tarafına çevrilerek sağ tarafı yıkanır. Bundan sonra sağ tarafına
çevrilerek,sol tarafı iyice yıkanır. Her âzâyı yıkarken üç defadan az
yıkamamak sünnettir. Suyun zor ulaşacağı organlar yıkanırken ovularak
yıkanmalıdır. Bundan sonra yıkayan kimse cenazeyi oturtur gibi kaldırıp,
kendisine doğru yaslayarak karnını ovalar; altından bir şey çıkarsa, sadece
orasını yıkayıp temizler, tekrar abdest aldırmaz ve yeniden bütün vücudu
yıkamaz. Böylece yıkama işlemi biten bir ölü havlu veya benzeri şeylerle
kurulanır ve kefenlenir. Sonra başına, yüzüne ve sakalına güzel kokular
sürülür, secde yerlerine kâfûr dökülür. Yıkanırken ölünün saç ve tırnakları
kesilmez. Ölünün kapalı bir yerde yıkanması daha iyidir. Ölüyü, kendisine en
yakın bir kimse veya ahlâki iyi olan ve cenaze yıkamasını iyi bilen birinin
yıkaması gerekir. Kadın kocasını yıkayabilir. Fakat, yıkayacak hiçbir kadın
bulunmamak gibi bir mecburiyet olmadıkça erkek, ölmüş karısını yıkayamaz.
Şişmiş olup dağılmak üzere
bulunan ve dokunulması mümkün olmayan bir ölünün üzerine sadece su dökülmesi
yeterlidir. Yıkayan, cenazeyi yıkamaya niyet ederek besmele çeker. Yıkama
bitince: "Gufrâneke yâ Rahmân" yani, "Ey merhametli Allah'ım bağışlamanı
dilerim" der.
Müslüman ölünün vücudunun
bir parçası bulunması halinde, onu yıkamak konusunda âlimler arasında görüş
ayrılıkları vardır. İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hazm, "yıkanır,
kefenlenir ve üzerine namaz kılınır" demişlerdir. İmam Şâfiî: "Bir kuş,
Cemel vakasında Mekke'ye bir el getirip attı. Parmağındaki yüzüğünden
Mekkeliler onu tanıdılar. Bu eti yıkayarak namaz kıldılar. Olay sahabenin
huzurunda olmuştur" demektedir. Ahmed İbn Hanbel der ki:
"Ebû Eyyûb, vücudun bir
ayağı varken, Ömer ise bir kemiği varken üzerlerine namaz kılmışlardır." İbn
Hazm: "Müslüman ölüsünden bulunan her şey üzerine namaz kılınır; şehit
değilse yıkanır, kefenlenir." demiştir. Bulunan parça üzerine namaz kılmaya
niyet edilir. Namaz ise hepsine, yani ceset ve ruhu üzerine kılınır. İmam
Ebû Hanife ve İmam Mâlik'e göre; "Eğer yarıdan çoğu bulunursa yıkanır ve
namazı kılınır; eğer bulunmazsa yıkanmaz ve namazı kılınmaz."
BAŞA DÖN
CENAZENİN KEFENLENMESİ
Ölü, yıkandıktan sonra,
kefenin ıslanmaması için kurulanır.
Kefen üç çeşittir: 1-
Erkeğe göre, "kamis", boyun kökünden ayaklara kadar olur. Yen ve yakası
olmaz. Etrafı uygulanmaz. 2- "İzar" ile "Lifâfe", baştan ayağa kadar uzun
olur. Lifâfe en üste geleceği ve baş ve ayak uçlarından düğümleneceği için
izardan daha uzun tutulur.
Kadında baş örtüsü ile
göğüs örtüsü fazla olacağından kadında sünnet olan kefen beş kattır.
3-Yeterli sayılan kefendir ki erkeğe göre izar ile lifâfe'den ibaret olmak
üzere iki kat, kadına göre ise bir de baş örtüsü ile üç kattır. Ancak
zarurete binaen kadın ve erkek için "setre"; yeterli ne bulunursa ona
sarılacak şeydir. Nitekim sahabeden bir kısmı zarûretden dolayı sahip
oldukları elbiseleriyle kefenlenip defnolunmuşlardır.
Malın azlığı ve varislerin
çokluğu söz konusu olunca ikinci kefenleme; mal çok varisler az ise birinci
tür kefenleme yapmak sünnettir. Kefen-i zarûret ise hiçbir malı olmayan için
düşünülebilir. Zarûret olmadıkça tek kefene sarılmaz. Kefenin beyaz pamuklu
bezden olması daha faziletlidir. Yenisi veya yıkanmış olmasında fark yoktur.
Kefenler, içine ölü sarılmadan önce tütsülenir. Ancak beşten fazla
tütsülenmez.
Kadının saçları örgü
edilerek göğsü üstünde toplanır. Onun üzerine başörtüsü yüzüyle beraber
örtülür.
BAŞA DÖN
CENAZENİN TAŞINMASI
VE DEFNİ
Cenazeyi kabre kadar
taşımak bir mümine yapılacak en son hizmetlerdendir. Bu taşıma aynı zamanda
bir ibadettir. Bilhassa namaz kılınan yerlerde, mezarlıkla namaz kılınan
yerin yakınlığı durumlarında cenazeyi vasıta ile taşımak bu ibadeti terk
etmek olur.
Sünnet üzere, cenazeyi
tabutun dört tarafından dört kişi tutarak taşır. Tabutun dört tarafından
onar adım taşımak müstehaptır. Daha çok taşımanın sevabı da çoktur. Önce
cenaze sağ ön tarafından, sonra sağ arka tarafından taşınır. Sonra sol
tarafına geçilerek sol ön ve sol arka tarafından omuzlanır. Böylece her
tarafından onar adım olmak üzere kırk adım taşınmış olur. cenazeyi acele
götürmek de müstehaptır. Zira o iyi bir kişi ise kabirde karşılaşacağı iyi
hâle bir an önce kavuşturulmuş olur. Kötü bir kişi ise bir an önce şerrinden
ve yükünden kurtulmuş olunur.
Cenazeyi takip edenler,
yolda lüzumsuz lâkırdı etmezler. Yüksek sesle konuşmazlar. Hatta yüksek
sesle zikretmez ve Kur'an okumazlar. Ölümü ve ahireti düşünürler.
Cenaze kabre konacağında,
kabre inen bir kaç kişi cenazeyi alarak yüzü kıbleye karşı, başı batıya
gelmek üzere sağ yanına yatırırlar. Bu esnada: "Bismillahi ve ala milleti
Rasûlillahi" (Allah'ın adı ile ve Rasûlullah'ın milleti (dini) üzere derler.
Kefenin bürgüsünün baş ve ayak tarafındaki bağları çözerler. Kadını kabre
mahreminin indirmesi evlâdır.
Cenazenin arkasına, cesedi
toprağın sıkıştırmasından koruyacak taş, tahta gibi şeyler dizilir. Sonra
kabır, toprakla doldurulup örtülür. Bu arada kabir başında Kur'an'dan bazı
sûrelerin okunması mümkündür. Bu arada salih bir kişi kalkıp ölünün baş
tarafında ve yüzü hizasında durup ölünün anasının adı ve ölünün adı ile üç
defa "Yâ filan oğlu -kızı- filân" der ve aşağıdaki telkinatı yapar: "Ey
filân oğlu -kızı- filân... Dünyada iken Allah'tan başka ilâh yoktur,
Muhammed Allah'ın elçisidir, Cennet haktır, Cehennem de haktır, öldükten
sonra dirilmek de haktır. Şüphesiz kıyamet günü gelecektir. Allah, kabırde
olanları diriltecektir" diye yaptığın şahitliği hatırla. Sen, Rab olarak
Allah'a din olarak İslâm'a, Rasûl olarak Muhammed'e önder olarak Kur'an'a,
kıble olarak Kâbe'ye, kardeşlerin olarak müminlere razı olmuştun. De ki:
"Allah'tan başka ilâh
yoktur, ona dayandım O, ulu arşın sahibidir." Ey Allah'ın kulu de ki,
"Allah'tan başka ilâh yoktur. De ki, Rabbim Allah'tır, dinim İslâm'dır,
Rasûlüm Muhammed (s.a.s.)'dir. Yâ Rabbi onu yalnız bırakma. Sen, mülk
verenlerin en hayırlısısın."
Ölünün evinde yemek
vermek, ölü sahibine başsağlığı dilemek, kabırleri zaman zaman ziyaret etmek
sünnettir. Başsağlığı dilemek üç gün içinde müstehaptır, sonrası sünnete
aykırıdır.
BAŞA DÖN
CENNET
Peygamberlerin davetine
uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden
geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için
hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler
yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât'tır.
Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i
şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur'an-ı
Kerîm'de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
"Cennet takva sahiplerine,
uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va'dolunan, gördüğünüz şu
Cennet'tir ki, O, Allah'ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet
eden çok esirgeyici Allah'a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren,
hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. " (Kâf,
50/31-33).
"Tövbe edenler, iyi amel
ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa
uğratılmayarak Cennet'e, çok esirgeyici Allah'ın kullarına gıyâben va'd
buyurduğu Adn Cennet'lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini
bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah,
akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet'tir ki biz ona
kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. " (Meryem,
18/60-63).
Cennet, bu dünyada yapılan
iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur'an'da Cenâb-ı
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Adn Cennetleri vardır ki
altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan
temizlenenlerin mükâfatı." (Tâhâ, 20/76).
Kur'an'da Cennet'in
niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar
akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel
meskenler (et-Tevbe, 9/72)
BAŞA DÖN
2- Türlü ağaç ve meyvalara,
akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar
sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân,
55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her
türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit
tükenmez nimetleri içeren bir mekân.
"Onlara Cennet'te bir
meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)" (et-Tûr, 52/21).
"Canların isteyeceği ve
gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak
kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı
kılındığınız Cennet'tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan
yiyeceksiniz." (ez-Zuhruf 43/71-73).
"Cennet şarabından (dünya
Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" (Saffât, 37/47).
4- Cennet'te hayat
sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah'a sokacak söz işitilmiş. "Biz o
Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak
tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet
dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" (el-Hicr, 15/47-48).
"Onlar Cennet'te ne bir
boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm..
(birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." (el-Vâkıa, 56/25-26).
5- Cennet nimetleri insan
hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet'i aslında dünya ölçüleriyle
tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet'teki eşsiz nimet ve
saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir
etmiştir:
"İşte bu yüzden Allah
onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine)
sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet'i ve oradaki ipekleri
lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak
görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine
sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında
gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf
kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet
şarabını Cennet'teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir
ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır.
(Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin
etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde
kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak,
(yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli,
parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri
onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin
karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. " (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet'in tasviri
konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis*in ifade ettiği durumdur: Hz.
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: "Salih
kullanım için ben, Cennet'te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler
hazırladım." (et-Tâc, el-Câmiu li'l-Usül, fî ahâdisi'r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de,
Rasûlullah (s.a.s.) Cennet'in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının
misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh
içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını,
ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok
olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre
mü'minler Cennet'te Allah'ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet
olacaktır. Buna "Rü'yetullah*" denir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de: "O gün
Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. " (el-Kryame,
75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz
gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça)
göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz.
" (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)'ın rivayetine göre Peygamber
(s.a.s.): "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de
ziyâde (Allah'ı görmek) vardır. " (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra
şöyle buyurdu: "Cennetlikler Cennet'e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle
buyuracak: " Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?" Cennetlikler
de Şöyle derler: "Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet'e koymadın mı,
bizi Cehennem'den kurtarmadın mı? (o yeter)." Rasûlullah sözlerine devam
buyurarak: "Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine
bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. " (Müslim'in
rivayeti, et-Tâc, V, 423).
BAŞA DÖN
Müminlerin Allah'ü
Teâlâ'yı Cennet'te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak
vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. "Allah bilir" deriz.
Kur'an ve Sünnet'te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i
Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır.
Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: "Rabbinizin mağfiretine ve eni
göklerle yer kadar olan Cennet'e koşun. O Cennet takva sâhipleri için
hazırlanmıştır. " (Âli İmrân, 3/133).
Enes b. Mâlik (r.a.)'den
rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle
buyurmuşlardır:
"Demincek Cennet ile
Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve
Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde
şöyle buyururlar: "Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür'et
edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. " (Aynı
eser, II, 713).
Bu Hadislerden de
anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur'an ve
Sünnet'te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve
amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet'e gireceklerdir. Bu kimseler
Cennetliktir. Esasen Allah'a ve insanlara karşı görevlerini yerine
getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah
sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet'te gerçekleşir: "Takva
sahipleri, elbette Cennet'lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle,
emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız.
Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada
kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.
" (el-Hicr, 15/45-48).
Kur'an-ı Kerîm namazını
eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm
gününe inananların, Allah'ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip
olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte
bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24,
25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını dileyerek sabredenlere
(er-Ra'd, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten
tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler
(el-Bakara, 2/154) ve Allah'a yönelmiş bir kalble idealize olmuş
müslümanlara "Allah'ın ölçüsünde Allah'a yönelenlere" (Kaf, 50/31-34) içinde
ebedî kalınacak Cennet'e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından
müjdelenmiştir.
Cennetliklerin hallerini
dile getiren Kur'an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
"İman edip sâlih amel
işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar
akan, nimeti bol Cennetler'e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet'te duâları:
Allah'ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de
hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; "Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine
mahsustur." gerçeğidir" (Yunus, 10/9-10).
BAŞA DÖN
"Kim de O'na bir mümin
olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek
dereceler var. "
" Adn Cennetleri vardır
ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle
Cennetler' de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır" (Tâhâ,
20/75-76).
"İmran b. Husayn
(r.a.)'dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun
fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40).
Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal
işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler
çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi
de olağandır.
Cennet'e ilk giren bir
cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra
girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk
olarak Cennet'e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize
göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu
dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli
rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı
Cennet'tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler
şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet'in anahtarıdır, ancak bu
anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet
etmektir. Bir de "Lâ ilâhe illallah" demekle, birinin müslümanlığına
hükmedilmez, "Muhammedün Rasûlullah" (Muhammed Allah'ın peygamberidir)
sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak
olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen)
de olsa, günahı kadar Cehennem'de ceza gördükten sonra Cennet'e girecektir.
Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet ettiği şu
hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
"-Hiç bir kimse yoktur ki,
kalben tasdik ederek Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed
(s.a.s.)'in, Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona
Cehennem'i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)" (Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat
inancına göre, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah" diyen ve bunun
gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah'ın izniyle mutlaka
Cennet'e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk
vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
BAŞA DÖN
CENNET
NEVİLERİ VE MERTEBELERİ
1-Cennetü'n-Nâim: "Beni
Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide,
5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz
ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en
hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki
onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden
korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra'd,
13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü'l-Firdevs:
"Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs
Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4-Cennetü'l-Me'vâ: "Iman
edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. "
(Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü's-Selâm: "Halbuki
Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola
hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En'âm, 6/127).
6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki,
fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar Ibn Abbâs
Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden
anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada Ibn Abbâs'ın
haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en
yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim
Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul
ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz.
Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan
çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah
bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da"
olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü'
el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, Istanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim'in Ebû Sâid
el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin,
cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin
arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber
tarafından haber verilmektedir (Müslim, Imâre, 116). Hadiste sözü edilen
dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri
zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden
anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması
muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin
çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş,
gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması
muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik
türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci
görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî'nin bir
rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te
yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası
gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz
zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en
yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî,
Cihad 4)
Aynî, "Firdevs, Cennetin
ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali)
olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık"
(el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir
(el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, Istanbul 1309, VI, 539).
Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir.
Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki
mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik
mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve
âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu
tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha
efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti
mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir,
Mısır 1954, XVI. 37-8)
BAŞA DÖN
CENNET TABAKALARI:
İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen
bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar,
Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm
ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi
işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler
vardır (el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119). Bunlar:
1-Cennetü'n-Nâim: "Beni
Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide,
5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz
ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en
hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki
onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden
korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra'd,
13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü'l-Firdevs:
"Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs
Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4-Cennetü'l-Me'vâ: "İman
edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. "
(Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü's-Selâm: "Halbuki
Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola
hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En'âm, 6/127).
6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki,
fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar İbn Abbâs
Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden
anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın
haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en
yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim
Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul
ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz.
Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan
çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah
bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da"
olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü'
el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim'in Ebû Sâid
el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin,
cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin
arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber
tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen
dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri
zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden
anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması
muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin
çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş,
gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması
muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik
türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci
görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî'nin bir
rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te
yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası
gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz
zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en
yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî,
Cihad 4)
|