CAMİDE KONUŞUP SOHBET ETMEK CAİZ MİDİR?
Camide yapılan konuşma din
ile ilgili ise ibadet olduğundan makbuldür. Fakat dünyevi olup da bir
kimsenin gıybet ve dedikodusu yapılmıyorsa mübahtır. Gıybet ise haramdır:
Hülasa camide yapılan konuşmanın helali helal, haramı haramdır.
BAŞA DÖN
CAMİDE YATMAK CAİZ MİDİR?
İslam dininde caminin
büyük bir yeri vardır. Zikir, fikir ve ibadet yeri olduğu gibi Allah'ın
münacatına mazhar olmak için ayrılmış mukaddes bir yerdir. Bu itibarla
zaruret olmazsa camide yemek yemek ve yatmak uygun değildir. Ancak
yabancıların camide yatmalarında beis yoktur. Bunun için eskiden olduğu gibi
bugün de hacılar Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi'de istirahat edip
yatarlar ve kimse de onlara mani olmaz.
Bazı 'ulema camide
yatmakta beis yoktur, yabancı (misafir) yatabildiği gibi yerli de yatabilir,
diyor. Mesela İbn Hacer şöyle diyor:
"Camide yatmakta beis
yoktur, çünkü Suffa ehli daima camide oturup kalkarlardı” Selef-i salihinin
bir kısmı camide yatmak herkes için mekruhtur, diyor.
CAMİİ, MEDRESE VE DERNEK GİBİ TOPLUMA HİZMET EDEN
MÜESSESELERE ZEKAT VEYA FİTRE VERİLİR Mİ?
Dört mezhebe göre zekat ve
fitre, ancak Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen sekiz sınıfın mevcutlarına
verilir ve temlik edilir. Başka yere vermek caiz değildir. Kur'an'da zikri
geçen sınıflar şunlardır: fakir, miskin, zekat memuru, mü'ellefe-i kulub,
hürriyete kavuşmak için efendisiyle mükatebe akdını yapmış köle, borçlu,
mücahid ve yolda kalmış kimselerdir. Bu zamanda zekat memuru, mü'ellefe-i
kulub ve mükateb olmadığı için beş sınıfa inmiştir. Cami, medrese, okul ve
dernek gibi müesseseler bunlardan olmadıklarına göre onlara zekat ve fitre
vermek caiz değildir.
BAŞA DÖN
CAMİİ ALTIN SUYU İLE SÜSLEYİP, NAKIŞLI TAŞLARLA İNŞA ETMEK
CAİZ MİDİR?
Camii altın suyu gibi
şeylerle süsleyip nakışlı taşlarla inşa etmek doğru değildir. Cami'leri
yapmaktan gaye Allah'a kulluk etmektir. Gururlanmak ve kibirlenmek değildir.
Cemaata huzur verecek kadar geniş, yüksek ve havadar olması kafidir. Fazla
israfa kaçmak, mihrab ve kubbesini akıl ve hayale gelmeyecek nakışlarla
nakışlayıp süslemek ve milletten toplanan parayı lüzumsuz yere harcamanın
bir manası yoktur ve bu paralara yazık olur. Zira bu milletin binbir
ihtiyacı vardır. Bunların en önemlisi Kur'an Kursu binasıdır. Her caminin
yanında mutlaka birer Kur'an kursu ve bir öğretmenin bulunması gerekir.
Kur'ansız ve terbiyeden mahrum bir nesil yetişiyor. Buna ahemmiyet verip
üzerinde duran da yoktur. Nakış ve süse verilecek paranın buraya aktarılması
lazımdır. Nakış ve süs işi, hıristiyan ve yahudilerden gelmedir. Peygamber
(sav):
"Camileri çok yükseltmekle
emrolunmadım. Siz –zaman gelecek- yahudi ve hıristiyanlar gibi camilerinizi
süsleyeceksiniz”.
Başka bir hadiste de şöyle
buyuruyor: "Halkın camileri yükseltip süslemekle böbürlenmeleri kıyamet
alametlerindendir”.
BAŞA DÖN
CAMİİ'DE CENAZE NAMAZINI KILMAK CAİZ MİDİR?
Şafii mezhebine göre
camii'de cenaze namazını kılmak sünnettir. Çünkü, Beyza isminde bir
sahabiye'niin bir günde iki oğlu vefat etmişti. Ve Peygamber (sav) onların
cenaze namazını camiide kıldırdı. Hanefi mezhebine göre ise mekruhtur. Ancak
yağmur gibi bir mazeret veya namaz kılanların ayakkabıları müteneccis olursa
camii'de cenaze namazını kılmakta beis yoktur. Çünkü cenaze namazıyla diğer
namazlar arasında hiç fark yoktur. Sair namazlar temiz olmayan ayakkabıyla
kılınmadığı gibi cenaze namazı da kılınmaz. Maalesef buna dikkat eden ve
bunu düşünen yoktur. İbn Abidin bu hususta şöyle diyor: Birçok yerde cenaze,
camiin dışında bırakılıp namazı kılınır. Dışarısı kirli olduğu ve namaz
kılanların ayakkabıları da temiz olmadığı için cenaze namazı fesada gider.
Bunun için böyle hallerde camiide cenaze namazını kılmakta beis yoktur.
BAŞA DÖN
CAMİLERDEKİ BİD'ATLAR
Mahallemizdeki camide
namaz bittikten sonra cemaat teker teker ellerini bağırlarına koyuyor ve
imamı adeta selâmlayıp öyle ayrılıyorlar. Imam da buna aynıyla mukabale
ediyor. Bu hareket doğru mudur? Değilse, böyle doğru olmayan cami içi
hareketler nelerdir?
Yerleşen her bid'at
karşılığında bir sünnet gider. Bu gerçeği hiç unutmamak gerekir. "Her bid'at
da dalâlettir." "Resûlullah'ın getirdiği dinde bulunmadığı halde, dindenmiş
gibi yapılan her davranış merduttur", yapanın yüzüne çarpılır. Maalesef,
camilerimizde, mescidlerimize çeşitli bid'atler işlenmektedir ve muhtemelen
çoğu iyi niyetle yapılan bu bid'atlar, sünnetlerin oralardan çıkarılmasından
başka da bir şeye yaramazlar. Bunlardan bazılarını saymaya çalışalım.
1. Dediğiniz gibi,
namazdan sonra, Imam henüz mihrapta iken, eli göğüse getirmek suretiyle
selâmlama faslı. Bu, bid'atliğinin yanında başka dinlerde ibadet olan bazı
haraketleri de akla getiriyor. Ayrıca yapmayanlar, Imam efendiye dargınlığı
var, zannedilecek diye sıkıntıya düşüyorlar. Bu davranış namaz sonrası
serbestliği ortadan kaldırarak, ibadete bir merasim havası veriyor.
2. "Kâmetten" önce "Ihlas
suresi" ya da daha başka şeyler okumak. Camide Kur'an okumak ve dinlemek
elbette güzel bir davranıştır ve bu sadece camiye de has değildir. Ama
sünnetle farz arasında, sanki namazın ya da müezzinliğin gereklerindenmiş
gibi okunması bid'attır. Bu tür okuyuşlar zaten kliseleşmis hale geldikleri
için kimse onları, şuuruna vararak Kur'an gibi dinlememektedir. Bazı
yerlerde buna başka ayetler veya başka sureler de eklenir. Bunların bid'at
olduğunun en açık delili; bunlara alışılan camilerde bir defa terkedilecek
olsalar, hemen tepki görmeleriyle müezzinliğin eksik olduğu sanılmasıdır.
3. Farzdan sonra
müezzinlerin -Istanbul'un bazı büyük camilerinde olduğu gibi- koro halinde
tesbihleri okumaları, "âmin, âmin, âmin" diye bağırmaları, mesnun ve me'sür
olmayan bir takım nakaratlar söylemeleri, Hatta "Ayetel-Kürsî" ve herkesin
kendi başına yapması gereken tesbihati yüksek sesle ve bağırarak okumaları,
böylece cemaati bunları okumaktan mahrum etmeleri ve onları kendi gürültülü
seslerini dinlemek zorunda bırakmaları. 4. Namazlardan sonra, namazın bir
tetimmesi olarak, herkesin herkesle musafaha etmesi. Musafaha aslında sevgi
doğurucu bir sünnet olmakla beraber, namazlardan sonra, namazın bir parçası
ve bütünleyicisi gibi icra edilmesi, ibadete bir katma anlamı taşıdığından
bid'at olmuş olur.5. Cumanın iç ezanından önce çeşitli salatü selamlar ve
temennalar okumak.6. Erzurum ve havalisinde olduğu gibi, ezanlardan sonra
"salâ" okumak. (Bunun bid'at haline geldiğinin güzel bir delili, bir
hatıramdır: 70'li yılllarda Erzurum'da talebe iken, bir gün müezzin
bulunmadığı için, muhterem Hocam Mehmet Tavlas'ın imamlık yaptığı Gez
Camiinde bir ezan okumuş ve beceremem endişesiyle "sala"yı terketmiştim.
Namazın hemen peşinden ve caminin içinden cematten biri tarafından "Sen bu
dini bozmak mı istiyorsun!?" diye ciddi bir hücüma uğradım. Milletin araya
girmesiyle tartaklanmaktan kurtuldum.) Bunlar camilerimizde işlenen
bid'atların ilk aklımıza gelenleridir. Başka münasebetle, başkalarından da
söz edeceğiz. Ancak şunu da bilmek gerekir ki, Kâtip Çelebi'nin de israrla
anlatmaya çalıştığı gibi, avam bunlara farzdan daha çok değer verirler ve
kaldırılmalarına asla müsaade etmezler. Bu yüzden adeta "dinde devrim" gibi
gelecek tarzda bunların üzerine sertçe gitmeli, şuurlu imam ve müezzinlerin
bunları yavaş yavaş, tedricen kaldırmaları gerekir. Bir büyüğümüzün dediği
gibi, "Bunlar folklor müslümanlığı çıkıncaya kadar olmayan, ondan sonra
ortaya çıkan adetlerdir." Ve ibadetlerin adeta dönüşmüşlüğünü gösterirler.
Bu konularla ilgili olarak şu kaideyi akılda tutmak yararlı olur: "Eşyada
aslolan ibahadır, ibadetlerde aslolan ise men'dir. Çünkü ibadet koyma
yetkisi sadece şarı'e has bir keyfiyettir.
BAŞA DÖN
CAMİERİN ESKİMİŞ HALILARINI KULLANMAK
Bir hayırsever, camimizi
tek tip hali ile donattı. Eski halilalar da fazlalık olmuş oldu. Bu halıları
imamların, müezzinlerin kullanması, ya da talebe evlerine verilmesi veya
satılması caiz olur mu?
Camilere bağışlanan halı,
kilim, avize ve benzeri şeyler, ihtiyaç duyulmaz ve kendilerinden
yararlanılmaz hale gelince; Imam Muhammed'e göre sahiplerin ya da
sahiplerinin varislerine iade edilir. Imam Ebu Yusufa göre başka bir mescide
nakledilir. (Bk. Ekmeleddin el-Baberti, el-Inaye; Ibn Hümam, Fethu'l-Kadir
VI/236. ) Halı, kilim, avize vb. gibi gereçlerde Imam Muhammed'in, yıkılan
mescidin bizzat kendisi enkazı konusunda da Imam Ebu Yusuf'un görüşüyle
fetva verilir. (Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-Islamî VN/220; Fetava-yi Hiniye
N/458.) Buna göre sözü edilen eski halıların sahipleri biliniyorsa onlara,
ölmüşlerse varislerine verilmelidirler. Bilinmiyorlarsa onların hayrına
müslüman talebe evlerine verilebilir. Ancak sahipleri bilinmesi halinde dahi
onlardan izin alınarak da buralara verilebilir. Camiin mütevellisi bulunupta
onların izni olmadan bunları Imam ya da müezzinlerin kendi evlerinde
kullanmaları uygun olmaz. (Fetavay-i Hindiye N/462 ) Çünkü bu suistimallere
yol açabilir.
BAŞA DÖN
CEBEL-İ NÛR (NUR DAĞI)
Mekke'de bir dağ. Nûr dağı
anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in evine bir kilometre
uzaklıktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk vahiy Nûr dağının tepesinde
bulunan Hira mağarasında gelmiştir. Nûr dağı, kendisini çevreleyen dağlar
arasında uzaktan farkedilmekte olup, özel bir yapı arzeder.
Bu tepeye niçin Nûr dağı
denildiği bilinmiyor. Mekke'den Mina'ya giden yolun yakınındadır. Hacılar
Mina'da birkaç gün geçirirler. O dönemde tatbik edilen bir adete göre,
yolunu kaybedenlere yardım için bu dağın tepesinde ateş yakılmış olması ve
bu nedenle Nûr dağı denilmiş olması mümkündür. Nitekim o dönemde
Müzdelife'de bir tepe üzerinde ateş yakıldığı bilinmektedir. Başka tepelerde
ve bu arada Cebel-i Nûr üzerinde de ateş yakılmış olması mümkündür. (M.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 64-65).
Cebel-i Nûr ve onun
üzerinde bulunan Hıra mağarası Hz. Muhammed (s.a.s.)'e inen, insanlara ilim
ve medeniyet yolunu gösteren ilk vahye beşiklik yapmıştır: "Yaratan Rabbinin
adıyla oku. O, insanı alâkdan (kan pıhtısından) yarattı. Oku, Rabbın en
büyük kerem sahibidir. O, (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana
bilmediğini öğretti." (el-Alâk, 96/1-5) ayetleri burada inmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s.)
kendisine peygamberlik gelmeden önce de putperestlikten nefret ederdi.
Ramazan ayı gelince erzakını alır, Cebel-i Nûr'daki Hıra mağarasına çekilir,
orada günlerce kalarak tefekküre dalardı. Bundan büyük bir zevk alır ve
manevi teselli bulurdu. Cebel-i Nûr üzerinde bulunan ve günümüzde de
varlığını koruyan Hıra mağarası ancak bir insanın ayakta durabileceği kadar
yükseklikte ve yatabileceği kadar uzunluktadır.
BAŞA DÖN
CEHENNEM
Derin kuyu, ahirette kâfir
ve günahkâr kimselerin azap Cekecekleri ceza yeri. Kur'an-ı Kerîm'de inanan
ve güzel amel işleyen kimselere Cennet* vadedildiği gibi (el-Kehf 18/107);
kâfir ve günahkâr kimselere de Cehennem vâdedilmiştir. Kâfir, münâfık ve
müşrikler Cehennem'de ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azabları
hafifletilmez. Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah'ın kendilerini
affetmediği mü'minler ise Cehennem'de ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları
kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet'e girerler ve orada ebedî
kalırlar. (Alâuddin Âbidîn, el-Hediyetü'l-Alâiyye, 468).
Allah Cehennem'i diğer
yaratıklardan önce yaratmıştır ve şu anda mevcuttur, yok olmayacaktır.
Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder:
"Artık o ateşten sakının
ki, onun tutuşturucu odun (kâfir) insanlarla taşlardır. O (ateş) kâfirler
için hazırlanmıştır. " (el-Bakara, 2/24) "Kâfirler için hazırlanan ateşten
korkun. " (Âli İmrân, 3/131).
Enes b. Mâlik'ten rivâyet
olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
"Demin Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i
Sarih Terceme ve Şerhi, II, 483).
Ateş, insan cismine çok
büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası
ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah'nı tutuşturulmuş ateşinin
ismidir (Râğıb el-İsfahani, el-Müfredat, I02).
İşte Cehennem'in en açık
vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına "nâr"
kullanılır: "Şüplıesiz ki münâfıklar nâr (Cehenneın)'ın en aşağı
tabakasındadırlar. " (en-Nisâ, 4/145).
Kur'an-ı Kerîm'de
Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
"Cehennemin yedi kapısı
olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. " (el-Hicr,
15/44). Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:
a- Cehenneme girecekler
çok olduğu için;
b- Cezalandırma azgınlığın
çeşit ve derecelerine göre olacağı için Cehennem'in yedi kapısı veya
tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:
1- Cehennem; yukarıda söz
konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmişyedi ayetinde geçmektedir.
2- Lâzâ (alevli ateş):
"Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir"
(el-Meâric, 70/15).
3- Saîr (pılgın ateş): "O
şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (el-Mülk, 67/5).
Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir. (22/4; 31/21; 34/12 vs.)
4- Sakar (kırmızı ateş):
"Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (el-Müddessir,
14/27)
5- Hâviye (uçurum): "O,
kızgın bir ateştir " (el-Kâria, 101/9-11).
6-Hutame (kalbleri saran
ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
7- Cahim (yanan kızgın
ateş):
"Küfredenler ve
ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar. "
(el-Mâide, 5/10).
Cehennem'de görülecek
azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü'nün bizlere
bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Kur'an-ı Kerîm'de
belirtildiğine göre;
a- Cehennem kâfirleri
çepeçevre kuşatır: "Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır.
" (el-Tevbe, 9/49).
b- Cehennem ateşi sönmez:
"Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar
olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye
yüz tutsa hemen alevini artırırz. " (İsrâ, 17/97).
c- Cehennem dolmak bilmez:
"O,gün Cehennem'e: "doldun mu?"deriz. O! " Daha var mı?" der. " (Kaf,
50/30).
d- Kaynarken çıkardığı
ses: "Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir
dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu
işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir
topluluğun atılmasında bekçileri onlara: "size bir uyarıcı gelmemiş miydi"
diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz
yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık
içerisindesiniz, demiştik " derler. " (el-Mülk, 67/6-9).
e- "Ateş onların yüzlerini
yalar, dişleri sırıtıp kalır. " (el-Mü'minün, 23/104).
f- "Boyunlarında halkalar
ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. " (el-Mü'min,
40/70-72).
g- İnkâr edenlere ateşten
elbiseler kesilmiştir-. Başlarına kaynar su dökülür de bununla
karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir.
Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri
çevrilirler. Ve kendilerine "yakıcı azabı tadın"denir. (el-Hâcc, 22/19-22).
h- Derileri yandıkça azabı
tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir. (en-Nisâ, 4/56).
i- Ölümü isterler fakat
azabları devamlıdır, ölmezler. (bk. 43/74-77; 35/36).
Hz. Peygamber'in ifadesine
göre:
"Cehennem ateşi (miktarca
ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır.
Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. " (Tecrîd-i
Sârih Tercüme ve Şerhi, IX, 50).
Kur'an-ı Kerîm, Cehennem
ehlinin çekeceği azap ve yiyecekleri hakkında da bir takım tasvir ve
izahlarda bulunur: "(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mi hayırlı yoksa
zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama vesilesi veya azap)
kıldık. O, Cehennem'in dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların
başları gibidir. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklar.
Sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır.
(Yedikleri zakkum, boğazlarını yakar) Yanan boğazlarını dindirmek için
içecek bir şey ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka
içecek bulamazlar." (Sâffat, 37/62/67). "O ayetlerimizi inkâr edenleri
yakında bir ateşe sokacağız, (öyle ki) derileri piştikçe azabı tatsınlar
diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah daima üstün ve hikmet
sahibidir." (en-Nisâ, 4/56).
Cezalar, işlenen suçlar
cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine;
elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.
Cehennem'in yakacağı
hakkında da Kur'an'da bilgi verilmekte ve şöyle denilmektedir: "Ey
inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı
insanlar ve taşlardır. " (et-Tahrîm, 66/6).
Kur'an'da Cennet ehli ile
Cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu
konuşmalardan nakiller yapılmaktadır: "O gün münâfık erkekler ve münâfık
kadınlar (sür'atle Cennet'e girmekte olan) müminlere derler ki: "(Ne olur)
bize bakın da sizin nurunuzdan alalım." Onlara: "Arkanıza dönün de nur
arayın!" denilir (Kendileriyle alay eden bu ses, onlara diyor ki: Arkada
kalan dünyaya dönün nur orada aranır. Nurun kaynağı, dünyada yapılan
işlerdir. Böyle denilir ve müminlerle münafıkların) aralarına kapılı bir sur
çekilir ki, onun içinde rahmet vardır. Dış yönünde de azap. (Münafıklar),
onlara seslenirler: "Biz de sizinle beraber değil miydik" Müminler derler
ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz. (İnananların başlarına
felaket gelmesini) gözlediniz. Şüphe ettiniz, kuruntular sizi aldattı.
Allah'ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz). O çok
aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldattı. " (el-Hadîd, 57/13-14). Başka
bir yerde de şöyle anlatılır:
"Cennet halkı, ateş
halkına seslendi: Rabbimiz'in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de
Rabbiniz'in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve
aralarında bir ünleyici: Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye
ünledi." (el-Â 'raf, 7/44-45).
İnsanın eğitimi ve iyi
davranışlara yönlendirilmesi açısından Cennet ve Cehennem inancının dünya
hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin
karşılığını, bulacağını ve Cehennem'deki cezânın dehşetini hatırladığında,
elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.
BAŞA DÖN
CEHENNEMDEN AYRI OLARAK KABİRDE EZİYET GÖRMEK DİYE BİRŞEY
VAR MIDIR?
Insanın kabirde birtakım
sorulara muhatap olacağı ve. durumuna göre azap ve sıkıntı görecegi
gerçektir. Buna işareten birçok âyet-i kerîme ve bunu anlatan birçok hadîs-i
şerîf vardır. (Örnek olarak bk. Tecrid-i sarîh IV/496 vd.) Bu konuda
müstakil kitaplar da yazılmıştır. (Mesela Kurtubî'nin "Tezkire"si,
Suyûtî'nin "Şerhu's-sudûr"u bunların en meşhurlarındandır.) Meselâ bir
hadîs-i serîfte; "Kabir, ya Cehennem çukurlarından bir çukurdur, ya da
Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Gözünüzü açın, o her gün üç defa seslenir
ve şöyle der: Ben böcek yuvasıyım, ben karanlık eviyim, ben vahşet
yuvasıyım..." (Suyûtî, Şerhu's-sûdur 67-68) Bundan anlaşıldığı ve başka
hadîs-i şeriflerde de dendiği gibi kabir, mü'min için açılacak,
genişletilecek ve gülistan olacaktır. Özellikle Allah yolunda şehid olanlara
kabir imtihancıları soru soramayacak ve kişinin yaptığı iyi ameller orada
"temessül" edip yardımına koşacaktır. Mü'minin gördüğü kabir azâbı
hatâlarının keffâreti olacak ve mâhşere giderken yükü hafiflemis olarak
gidecektir. Mü'minlerin bu konunun önemini kavramaları gerekir. Allah Rasûlü
Efendimiz "lezzetleri parça parça eden (ölümü ve kabri) çok anın" "Kabirden
daha korkunç bir manzara görmedim" buyurur. "Râbita-i Mevt"in kökeni budur.
Bu kişinin kendine gelmesinin ve kendini yenilemesinin yollarından biridir.
BAŞA DÖN
CEMÂATLE NAMAZ
Cemâat namazı; bir araya
gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.
"Dinin direği" olarak
tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın
cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.
Cemâatla namaz kılmak
Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben
şöyle buyurur: "Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın
zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun." (en-Nisâ, 4/102). Hz.
Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır.
"Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi
derece daha faziletlidir. " (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245;
Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47). Başka bir rivayette bu fazilet
yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Mesâcid, 16). Ayrıca
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir kimse güzelce abdest
alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu
her adıma mukabıl bir derece yükselir ve bir günahı silinir." (Ebû Davud,'Salât,8).
Cemâatın teşekkül etmesi
için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha
bulunmasıyla olur. Peygamber (s.a.s.)'in "İki ve daha yukarısı cemâattır. "
(Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz.
Cemâatın gerçekleşmesi
için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir.
İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun
farketmez. Çünkü Peygamber (s.a.s.) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır.
Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz
kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler. (el-Kâsânî,
Bedâiu's-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156).
Beş vakit farz namaz ile
teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi
münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının
cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri
de cemâattır.
Bayram namazları için
imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise
bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.
Kadınların kendi
aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu
durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır. (el-Mergînânî, a.g.e.,
I, 56).
Genç kadınların,
erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu
takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur. (el-Merginânî,
a.g.e., I, 57).
Cemâatle namaz kılan
sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur. İki
kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer. İmamdan başka bir erkek ve
bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz
geride durur. İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında
saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur. Erkeklerin bir kadına
veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir. (Merginânî,
I, 56).
Safların sık ve düzgün
olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (s.a.s.)'in
üzerinde önemle durduğu bir husustur. Bunun için imamın namaza başlamadan
önce safları kontrol etmesi gerekir.
İmam olan kimsenin normal
olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir. Uzatarak cemâatı
bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir. Ancak belli bir
cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında
bir beis yoktur.
Cemâat namazında
kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra
kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir. Erkek imama uyan kadının,
aralarında bir perde vs. olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını
bozar. (el-Mergînânî, a.g.e., I, 57).
Rasûlullah (s.a.s.) cemâat
namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu
konuda bir çok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları:
"Adamın cemâatle kıldığı
namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır."
(İbn Mâce, Mesacid, 16).
"Adamın cemâatle kıldığı
namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür. " (Buhârî,
Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16).
"Eğer halk yatsı ve sabah
namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate
gelirlerdi. " (İbn Mâce, Mesâcid, 18)
"Kim yatsıyı cemâatle
kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim hem yatsı hem de
sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur" (Ebû Davûd,
es-Salâ, 45).
Peygamber (s.a.s.), bir
taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri
şöyle yermektedir:
"Vallahi içimden öyle arzu
ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama
emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri
olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini
cayır cayır yakayım. " (el-Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17).
"Vallahi bazı kavimler
cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini
mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır. " (İbn Mâce,
Mesâcid, 17).
Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı
cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri
daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline
gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de;
Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine
göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud
ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604).
Cemâata katılmak için;
başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak
şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık
yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat
camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat,herhangi bir yerde
alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden
kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz
kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir.
İslâm'ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate
gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak
gerekir. Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir. Ancak
imamı ehl-i bid'attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren
bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir.
Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır
ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir. Bu
mazeretler şunlardır:
-Yürüyemiyecek kadar hasta
olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak.
Bunların dışında herkesin
kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi
mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi.
Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam*; vazifesine imamet* ;
cemâatin imama uymasına iktida*; imama uyanlara muktedi*; muktedilerin
meydana getirdiği düzgün sıraya da saf* denir. Cemâat saf halinde namaz
kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır. Meselâ rükûa
varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb. imamı takip eder. İmamdan
başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir.
Şüphesiz cemâat namazı,
ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür.
Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması,
faziletlerinden bazılarıdır. Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde
sıralamak mümkündür.
1-Vaktin evvelinde namaza
gitmek, 2- İslâm şiârını açığa vurmak, 3- İbadet üzerinde toplanarak
yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,
4- İbadete karşı
gevşekliği olanın canlanması,
5- Münâfıklık vasfından ve
süizandan selâmette bulunmak,
6- Komşular arasında
kaynaşma düzeninin kurulması,
7- Namaz vakitlerinde semt
sakinlerinin buluşmaları,
8- Müslümanlar arasında
bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve
pekiştirmek. (İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632).
BAŞA DÖN
CENÂZE
Gömülmemiş ve gömülmeye
hazırlanmış insan ölüsü. Ölüyü gömmek için yapılan tören ve işlemlerdir.
İslâm bu tören ve işlemler ile ilgili olarak bazı emir ve nehiyler
getirmiştir. Genellikle bunlar sünnet ile sabit olan ve Hz. Peygamber
(s.a.s.) tarafından bizzat uygulanan ve bize kadar intikal eden hususlardır.
Ölüm döşeğinde can çekişme durumunda olan kimseyi -kendine zorluk olmazsa-
yüzü Kıbleye karşı gelmek üzere sağ tarafa çevirmek sünnettir. Başını biraz
yükselterek sırtı üstüne yatırmak da caizdir.
Hasta can çekişiyorken ve
gerçekten mümin birisi ise ona yardımcı olmak, yakınları için bir gereklilik
ve ayrıca da sevaptır. Onun için yanında "kelime-i şehadet" getirmek ve
söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuşlardır:
"-Ölülerinize, Lâ ilâhe
illallah "ı telkin ediniz. Zira ölüm halinde onu söyleyen (bir mümin)'i bu
kelime Cehennem'den kurtarır. " "Son sözü Lâ ilâhe illallah olan kimse
Cennet'e girer. " (Müslim, Cenâiz, 1-2; Ebû Davud, Cenâiz, 16)
Hastanın yanında şehadet
getirilir ki o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrar ile sen de yap
denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona zorluk çıkarmamalıdır. Bir
defa da söylese yeter. Bu telkini, hastayı sevenlerden biri yapmalıdır.
Maksat hastada isteksizlik uyandırmamaktır.
Hasta vefat edince ağzı
kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller
yanlarına getirilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:
"Bismillâhi ve alâ milleti
rasülillâh. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi mâ ba'dehû ve
es'id bi likaike vec'al mâ harace ileyhi hayran mimâ harace anhu. "
Manası: "Allah'ın ismiyle
ve Rasûlullah'ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini
kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle.
Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle."
Sonra ölünün üstüne bir
örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak
mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
BAŞA DÖN
CENAZE DEFNEDİLDİKTEN SONRA TELKİN OKUNUR. BUNUN ASLI VAR
MIDIR?
Cenaze defnedildikten
sonra okunan telkin hakkında ihtilaf vardır. Şafii mezhebine göre sünnettir.
Ravza Kitabı şöyle diyor: "Telkin ile ilgili hadis-i şerif, her nekadar
zayıf ise de, bazı sahih hadislere takviye edilmiştir. Birinci asırdan
günümüze kadar müslümanlar tarafından okunmuş ve okunmaktadır".
Hanefi ulemasının
birçokları, telkini dile getirmemişlerdir. Tenvir al-Ebsar gibi kitaplar,
okunmasın diyorlar. Bir kısmı da okunmasında beis yoktur demişlerdir.
Hanbeli mezhebinin büyük ulemasından İbn Kuddam, Ahmed b. Hanbel'den telkin
hakkında bir şeyin varid olduğunu görmediğim gibi, diğer müctehidlerin de
bir şey söylediklerine rastlamadım diyor. Yalnız Esrem'in bu hususta bir
rivayeti vardır.
BAŞA DÖN
CENAZE İÇİN ÇELENK GÖDERİLİR. İSLAM'DA BUNUN YERİ VAR
MIDIR?
Asr-ı saadette ve İslam'ın
hakim olduğu zaman ve yerlerde müslümanlar hiç bir surette çelenk gibi
leylere yer vermemişlerdir, o bidattır. Hıristiyan Avrupa onu İslam diyarına
sokmuştur. Çelenk için İslam'ın emri ne ise onu yapmamız daha uygundur.
Çelenk gibi şeyler ölü ve vatana hizmet etmez, fayda vermezler. Ölünün
kabrinin yapılışına ve çelenge verilen para, fakir ve müstahaklara verilse
daha iyidir. Gerçekten ölüyü seven kimse bunu yapmalıdır. Kısa bir zaman
sonra solup heder olarak çiçeklere para vermek, müslüman olan kimsenin işi
değildir.
BAŞA DÖN
CENAZE NAMAZI
Gusledilmiş, yıkanmış,
temizlenmiş, musalla taşına konulmuş müslüman bir ölü için müslümanların,
abdestli ve Kıble tarafına yönelerek kıldıkları bir namaz ve ölü için
yapılan bir duadır. Cenaze namazı farz-ı kifâyedir. Yani bir beldede bir
kısım müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden
yükümlülük kalkar. Cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün
müslümanlar sorumlu ve günahkâr olur.
Cenaze namazının şartı
niyettir. Bu niyette, ölünün erkek veya kadın, küçük erkek veya kız çocuğu
olduğu belirtilir. İmam olan kimse; Allah Teâlâ'nın rızası için hazır olan
cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek, namaza
başlar. Ayrıca imamlığa niyet etmesi gerekmez. Cemaatten her biri de Allah
rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya
niyet eder. Ölü, erkek ise: "şu hazır erkek için", kadın ise; "şu hazır
kadın için" diye niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir.
Cemaatten biri, cenazenin erkek mi, kadın mı olduğunu bilmezse, "üzerine
imamın namaz kılacağı ölüye, imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye"
niyet eder.
Cenaze namazının rüknü
tekbirler ve kıyâm'dır. Bu namazda rukû ve secdeler bulunmadığı gibi Kur'an
okumak ve teşehhüd de yoktur. Şartları altıdır: Ölünün müslüman olması,
kendisinin ve konulduğu yerin temiz olması, cemaatin önünde bulunması, vücut
azalarının çoğunun veya başıyla beraber yarısının mevcut olması, arz üzerine
konulmuş olması, namaz kılacak kimsenin özürsüz olarak bir şeye binmiş veya
oturmuş olmaması. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman
erkek yahut bir müslüman kadının kılması ile farz yerine getirilmiş olur.
Cenaze namazının sünnetleri dörttür.
1-İmam cenazenin göğsü
hizasına durur. Bu namazda erkek, kadın, büyük ve küçük arasında fark yoktur
2-Birinci tekbirden sonra
"sübhâneke allâhümme" duasının "ve celle senâüke" kısmı ile birlikte
okunması lâzımdır. Dua kasdıyla fatiha okunması da caizdir. İbn Abbâs cenaze
namazında Fâtiha okumuş ve "bunun sünnet olduğunu" bildirmiştir. (Buhârî,
Cenâiz, Kıraetu Fâtihati'l-Kitab). İmam Şâfiî'ye göre Fâtiha okumak farzdır.
3- İkinci tekbirden sonra,
Peygamber (s.a.s.)'e salât getirmek: "Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ
âli Muhammed, Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun
mecîd." Sonra "bârik" duâsı okunur.
4- Üçüncü tekbirden sonra
ölüye, kendi nefsine ve müslümanlara dua etmek. Duânın ahirete ait
olmasından başka bir şart yoktur. Fakat Hz. Peygamber'den nakledilen duâları
yapmak daha güzeldir. Bu duâ da şudur:
"Allâhumma'ğfirlî hayyina
ve meyyitinâ veşâhidinâ ve gâibinâ ve zekerinâ ve unsânâ ve sağîrinâ ve
kebîrinâ. Allâhumme men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ale'lislâm ve men tevef
feytehü minnâ feteveffehû ale'l-imân ve hussa hâza'l-meyyite birravhi
ve'rrâhati ve'f-mağfireti ve'r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî
ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhu ve lakkıhi'l-emne ve'l-büşrâ
ve'lkerâmete ve'z-zülfâ bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn."
Manası: "Allah'ım,
dirimizi, ölümüzü, burada olanımızı, olmayanımızı, erkeğimizi, kadınımızı,
küçüğümüzü, büyüğümüzü bağışla. Allah'ım, bizden yaşattığını İslâm üzerine
yaşat; öldürdüğünü iman üzerine öldür. Bu ölüye de sevinç, rahat, mağfiret
ve rıza ihsan eyle. Allah'ım, eğer (bu kimse) iyi idiyse iyiliğini artır,
eğer kötü idiyse kötülüklerinden geç. Onu güven, müjde, ikram ve rahmetine
yaklaştır. Ey merhametlilerin en merhametlisi."
Eğer cenaze kadınsa, "ve
hussa dan sonraki zamirler müennes okunur." Hâzihi'l-meyite... in kânet
muhsineten fe-zid fr-ihsânihâ ve in kânet musîeten fe-tecâvez an seyyiâtihâ
ve lakkîhâ'l-emne... " gibi.
Duâyı bilmeyen kimse,
sadece "Allâhümmağfirlî ve lehû ve li'lmü'minîne ve'l-mü'minât (Allâhım,
beni, onu ve bütün inananları bağışla" der. Akıl hastası ve küçük çocuklar
için istiğfar edilmez. Çünkü onların günahı yoktur. Onlara Feteveffehû ale'l-imân
"dan sonra şu duâ ilâve edilir. "Allâhümme'c'alhu lenâ feratan ve'c'alhulenâ
ecran ve zuhran ve'c'alhu lenâ şâfian müşeffean" Manası: "Allah'ım, onu bize
ecir; mükâfat, ahiretimiz için yararlı kıl, onu bize âhirette sözü geçen bir
şefaatçı eyle."
Bu duâlardan sonra imam
dördüncü tekbiri alır, sonra önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa sesli
olarak, cemaat ise gizlice selâm vererek namaza son vermiş olurlar. Bu vacip
olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir.
Cenaze namazının başına yetişmeyen kimse hemen iftitah tekbirini alıp imama
uyar ve diğer tekbirleri imamla beraber almaya devam eder. İmam selâm
verdikten sonra geçirdiği tekbirleri birbiri ardınca kaza eder, bu tekbirler
esnasında herhangi bir dua okunmaz. Birkaç cenaze varsa hepsine ayrı ayrı
namaz kılma daha iyidir. En erken getirilenin namazı önce kılınır. Hepsi
birlikte gelmiş ise halk nazarında daha faziletli olanın ki önce kılınır.
Hepsine bir tek namaz kılmak da yeterli olur. Bu takdirde cenazeler, geniş
bir sıra halinde dizilir ve imam bunlardan birisinin göğsü karşısında
durarak namaz kıldırır. Yahut cenazeler tek sıra hâlinde kıbleye doğru
uzunlamasına da konulabilir.
Namaz kılmak mekruh olan
üç vakitte, yani; güneş doğarken, tam tepedeyken ve batarken cenaze namazı
kılınmaz. Ancak, bu vakitlerde kılınmışsa kazası da gerekmez. Kabristanda ve
cami içinde cenaze namazı kılınmaz, ancak; imam ve cemaatin bir kısmı cami
dışında, bir kısmı da cami içinde olarak kılmalarında bir mahzur yoktur.
Namazı bozan şeyler cenaze namazını da bozar.
Sağ doğup ölen çocuğun adı
konulur, yıkanıp kefenlenir ve namazı kılınır. Ölü doğan çocuğun adı
konulur, yıkanıp bir bezle sarılır ve cenaze namazı kılınmadan defnedilir.
Ölen gebe kadının karnındaki çocuk hareket ederse, kadının karnı yarılarak
çocuk alınır. Kasden ve zulmen ana veya babasını öldürenlerin, öldürülmüş
eşkıya ve yol kesicilerin namazları kılınmaz.
Cenazede cemaat şartı
olmamakla birlikte, cemaat sayısı ne kadar çok olursa, sevap da çoğalır. Hz.
Âişe, Rasûlullah (s.a.s.)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Bir cenazenin
namazını yüz müslüman kılarak hepsi ona şefaat dilerse, kendilerine o kimse
hakkında şefaate izin verilir. " (Müslim Cenâiz, 58).
İbn Abbas (r.a.),
Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir müslüman öldüğü
zaman, cenazesini, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayan kırk kişi tutup
kaparsa, Allah kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verir. " (Müslim,
Cenâiz, 59).
Namaz kılınıncaya kadar
cenazede hazır olan kimseye bir kırat, gömülünceye kadar hazır bulunana da
iki kırat sevap vardır. " İki kırat nedir?" diye sorulunca, Hz. Peygamber
(s.a.s.) "İki büyük dağ gibi" diye cevap verir, yani iki büyük dağ kadar
sevap verilir. (Müslim, Cenâiz, 52).
"Cenaze defninde acele
ediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu bir iyiliktir. Onu (bir an evvel
kabırdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir
kişi değilse, bu da bir ferdir. Bir an evvel omuzlarınızdan atmış olursunuz.
" (Buhârî, Cenâiz, 52).
"Ey mü'minler! Siz ölüyü
teşyî ediyorsunuz. Onun önünde, arkasında sağında, solunda yürüyünüz. "
Yukarıda naklettiğimiz
Hadislerden de anlaşılacağı gibi, cenazeyi bekletmeden en kısa zamanda
toprağa vermek gerekir. Ölü hakkında iyi ve kötü şahitliği Cenâb-ı Allah
kabul eder. Bu münasebetle ölüleri hayırla anmak sünnettir. Bir müslümanın
cenazesinde bulunmak herkese farz-ı ayın değilse de; mümkün mertebe çok
sayıda cemaatin bulunması ölü için rahmet ve bağışlanma vesilesidir. Ayrıca
cenazeye katılan müslümana da çok büyük bir sevap vardır.
Ebû Hüreyre'den rivayet
edildiğine göre, "Peygamber (s.a.s.), Necâşî'nin vefat haberini öldüğü gün
vermiş, ashabını namazgâha çıkartarak saf bağlatmış ve dört defa tekbir
almıştır." (Buhârî, Müslim),
Burada Necaşi, Habeş
imparatoru Ashama olup, Hicret'in dokuzuncu yılında vefat etmiş ve Allah
Rasûlü Medine-i Münevvere'de onun için ashabıyla, gıyabıda cenaze namazı
kılmıştır. Bu uygulama, zaruret sebebiyle vukû bulmuştur. Hanefî ve
Mâlikilere göre gâibin cenaze namazını kılmak mutlak olarak caiz değildir.
Hanefilere ve bazı
fâkîhlere göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe dosta bildirmek caizdir.
Günümüzde bu duyuru, müezzinlerin "salâh" okuyuşları ile yapılmaktadır.
BAŞA DÖN
CENAZE VE NAMAZI
Allah'tan başka her
varlığın bir yoklugu, her canlının bir ölümü olduğu unutulmamalıdır. Hiç
kimse ne zaman öleceğini bilemediğinden, her an ölebileceğini de hesaba
katmalıdır. Çünkü zamanımızda ilaçlar ve tedavi yöntemleri kadar, ölüm
sebepleri de arttı ama ölüm yine aynı ölüm ve ona çare bulunamadı.
lnsanlar ölümü hiç
düşünmezlerse, dünyadan başka bir varlıkları olmamış ve bütün güçlerini ona
harcamış olurlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi süsler-püsler, mobilyalar, çeyizler,
köşkler, saraylar hazırlarlar, yaratılışlarındaki ebedilik duygusunu onlarla
doyuma ulaştırmaya çalışırlar. Bunu için ihtirasa kapılırlar, dünyayı
bütünüyle yeseler doymazlar. Başka yemek isteyenler çıkarsa onları imha
etmenin yollarını ararlar, nükleer ve kimyasal silahlara trilyonlar
harcarlar, yoksul ve biçareleri muzır varlıklar olarak görürler, tek kelime
ile "canavarlaşırlar."
Bu yüzden Peygamberimiz,
"Lezzetleri paramparça eden ölümü hatırlayın!" (Tirmizî, kiyâme 26, zühd 4;
Nesâî, cenâiz3; Ibn Mâce, Zühd 31; Müsned N/293.) buyurmuştur. Abidlerin "râbita-i
mevt" disiplinleri buradan gelir.
Ölüm haline gelen bir
hasta, sağ yanı üzerine ya da sırtüstü olarak kıbleye döndürülürse güzel
olur. Yanında bulunan dost ve yakınları, son anda imanla gitmesine yardımcı
olmak için, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve
elçisi olduğuna kendi aralarında tanıklık ederler, yani "Kelime-i Şehâdet"i
söylerler. Ona, söylemesi için emir ve ısrar etmezler.
Ölürse, çenesi bağlanır ve
gözleri yumdurulur. Bunu yapan, Allah'tan onun işlerinin ve hesabının kolay
olmasını diler. Yıkanıncaya kadar ölüye Kur'ân okunmaz.
Ölünün yıkanması "kifayı"
bir farzdır. Yani birinin yapmasıyla, diğerleri sorumluluktan kurtulur. Hiç
kimse yapmazsa, yakınlık derecesine göre herkes sorumlu olur.
Ölen insanın hemen
soyulması. yıkanırken soyulmasından daha iyidir.
Kadınların cenaze
yıkamasını öğrenmeleri ve bunu Allah rızası için yapmaları çok güzel bir
davranıştır. Inanan bir insanın son anında, pis bir leş gibi görülmesi, bu
işi sırf para için yapan ehliyetsiz ellere terkedilmesi,onun insanlık
onurunu zedeler.
Cenaze, yıkanmak üzere
biraz yüksekçe bir (teneşir) üzerine yatırılır. Cenaze kadın olduğunda,
sadece kadına gösteremeyeceği avreti örtülür. Çünkü yıkayan da kadındır.
Etrafı, üç, beş, yedi...
kere güzel bir buhur ile kokulandırılır.
Ağzına, burnuna su
verilmeden tam bir abdest aldırılır ve canlı vücudun hoşuna gidecek ölçüde
sıcak su ile yıkamaya başlanır. Önce başı sabunlanarak yıkanır, sonra soluna
yatırılarak sağı, sonra da sağına yatırılarak solu yıkanır. Karnı hafifçe
sıvazlanır, bir şey çıkarsa su ile giderilir, yeniden abdest aldırılmaz. Bu
yıkama üçlenirse güzel olur, ama şart olan, her tarafı ıslanacak şekilde bir
defa yıkamaktır. Bedeni bir havlu ile kurulanır.
"Hanût gibi güzel bir koku
ile saçı ve kefeni kokulandırılır ve kefenlenir. Saçı taranmaz, tırnakları
ve kılları kesilmez.
Erkeklerin kefeninin üç
parçadan, kadınların kefeninin de beş parçadan olması sünnettir.
Kadınlan kefenlemek için
kullanılan beş parça bez:
Gömlek.
Peştemal(izar),
Başörtüsü,
Bürünülen üstlük (lifâfe),
Göğüs örtüsünden
ibarettir. izar, başörtü ve üstlükle de yetinilebilir.
Yıkama bittikten sonra
kefenler temiz maddeli güzel kokularla üç, beş, yedi... gibi tek sayılar
kadar kokulandırılır. Gömlegi giydirilir, saçları iki örgü yapılarak,
gömleğinin üzerinden göğsü üstüne konulur. Gömleğin üstüne başörtüsü
çekilir, onun üzerine peştemal(izar)'in sağ parçası solu üzerine gelecek
şekilde sarılır. Onun da üzerinden aynı şekilde üstlük (lifâf) sarılır ve
onun üzerine de göğüs örtüsü sarılıp, çözülme ihtimalı varsa dügümlenir ve
ebedî istirahatgâhına ugurlanır.
Kefen yeni olabileceği
gibi yıkanmış da olabilir.
Kadın olsun erkek olsun,
Islâmı savunmak için düşmanla savaşırken savaş alanında öldürülen, müslüman
olduğu ve Allah'ın dinini, yani şeriatını savunduğu için işkence edilirken
ölen ya da öldürülen, "Dünya ve Âhiret şehidi" adını alır. Üzerindeki
elbiseler çıkarılmaz ve yıkanmaz, tertemiz olan kanı, üzerinde olarak
gömülür. Kul hakkıdahil, bütün günahları bağışlanmış olarak en üst dereceden
cennete girer.
BAŞA DÖN
CENAZE'NİN YIKANMASI
Cenazenin yıkanmasından
gömülmesine kadar, yapılan işlemlere "teçhiz" (hazırlamak) denir. İslâm'da,
ölen kimsenin en kısa zamanda yıkanması, kefenlenmesi ve cenaze namazının
kılınarak toprağa verilmesi gerekir. Bu konuda acele davranmak müstehabtır.
Ölü şöyle yıkanır:
Yıkanacak ölü teneşir veya
yüksekçe bir yere sırt üstü konur ve diziyle göbek arası bir örtü ile
örtülür. Teneşir, ölülerin yıkanması için yapılmış, sedire benzer yüksekçe
bir tahta masadır: Erkek ölüleri erkekler, kadın ölüleri de kadınlar yıkar.
Ölüyü yıkayan kişiye birisi su dökerek yardımcı olur. Ölüyü yıkamak, ona
gusül abdesti aldırmaktır. Boy abdesti* almasını bilen herkes ölüyü
yıkayabilir; ölü yıkamanın gerektirdiği ayrı bir bilgi ve dua yoktur.
Yıkayacak kişi eline bir
bez sardıktan sonra, ölünün avret yerini yıkayıp temizler. Bundan sonra
ölüye bir abdest aldırır. Abdest aldırırken ağzına, burnuna su vermez,
parmaklarıyla mesheder. Yüzünü, kollarını yıkar, başını mesheder ve
ayaklarını yıkar.
Bundan sonra ölünün
üzerine su dökülür, başı ile bedeni sabunlu su ile temizce yıkanır, sonra
sol tarafına çevrilerek sağ tarafı yıkanır. Bundan sonra sağ tarafına
çevrilerek,sol tarafı iyice yıkanır. Her âzâyı yıkarken üç defadan az
yıkamamak sünnettir. Suyun zor ulaşacağı organlar yıkanırken ovularak
yıkanmalıdır. Bundan sonra yıkayan kimse cenazeyi oturtur gibi kaldırıp,
kendisine doğru yaslayarak karnını ovalar; altından bir şey çıkarsa, sadece
orasını yıkayıp temizler, tekrar abdest aldırmaz ve yeniden bütün vücudu
yıkamaz. Böylece yıkama işlemi biten bir ölü havlu veya benzeri şeylerle
kurulanır ve kefenlenir. Sonra başına, yüzüne ve sakalına güzel kokular
sürülür, secde yerlerine kâfûr dökülür. Yıkanırken ölünün saç ve tırnakları
kesilmez. Ölünün kapalı bir yerde yıkanması daha iyidir. Ölüyü, kendisine en
yakın bir kimse veya ahlâki iyi olan ve cenaze yıkamasını iyi bilen birinin
yıkaması gerekir. Kadın kocasını yıkayabilir. Fakat, yıkayacak hiçbir kadın
bulunmamak gibi bir mecburiyet olmadıkça erkek, ölmüş karısını yıkayamaz.
Şişmiş olup dağılmak üzere
bulunan ve dokunulması mümkün olmayan bir ölünün üzerine sadece su dökülmesi
yeterlidir. Yıkayan, cenazeyi yıkamaya niyet ederek besmele çeker. Yıkama
bitince: "Gufrâneke yâ Rahmân" yani, "Ey merhametli Allah'ım bağışlamanı
dilerim" der.
Müslüman ölünün vücudunun
bir parçası bulunması halinde, onu yıkamak konusunda âlimler arasında görüş
ayrılıkları vardır. İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hazm, "yıkanır,
kefenlenir ve üzerine namaz kılınır" demişlerdir. İmam Şâfiî: "Bir kuş,
Cemel vakasında Mekke'ye bir el getirip attı. Parmağındaki yüzüğünden
Mekkeliler onu tanıdılar. Bu eti yıkayarak namaz kıldılar. Olay sahabenin
huzurunda olmuştur" demektedir. Ahmed İbn Hanbel der ki:
"Ebû Eyyûb, vücudun bir
ayağı varken, Ömer ise bir kemiği varken üzerlerine namaz kılmışlardır." İbn
Hazm: "Müslüman ölüsünden bulunan her şey üzerine namaz kılınır; şehit
değilse yıkanır, kefenlenir." demiştir. Bulunan parça üzerine namaz kılmaya
niyet edilir. Namaz ise hepsine, yani ceset ve ruhu üzerine kılınır. İmam
Ebû Hanife ve İmam Mâlik'e göre; "Eğer yarıdan çoğu bulunursa yıkanır ve
namazı kılınır; eğer bulunmazsa yıkanmaz ve namazı kılınmaz."
BAŞA DÖN
CENAZENİN KEFENLENMESİ
Ölü, yıkandıktan sonra,
kefenin ıslanmaması için kurulanır.
Kefen üç çeşittir: 1-
Erkeğe göre, "kamis", boyun kökünden ayaklara kadar olur. Yen ve yakası
olmaz. Etrafı uygulanmaz. 2- "İzar" ile "Lifâfe", baştan ayağa kadar uzun
olur. Lifâfe en üste geleceği ve baş ve ayak uçlarından düğümleneceği için
izardan daha uzun tutulur.
Kadında baş örtüsü ile
göğüs örtüsü fazla olacağından kadında sünnet olan kefen beş kattır.
3-Yeterli sayılan kefendir ki erkeğe göre izar ile lifâfe'den ibaret olmak
üzere iki kat, kadına göre ise bir de baş örtüsü ile üç kattır. Ancak
zarurete binaen kadın ve erkek için "setre"; yeterli ne bulunursa ona
sarılacak şeydir. Nitekim sahabeden bir kısmı zarûretden dolayı sahip
oldukları elbiseleriyle kefenlenip defnolunmuşlardır.
Malın azlığı ve varislerin
çokluğu söz konusu olunca ikinci kefenleme; mal çok varisler az ise birinci
tür kefenleme yapmak sünnettir. Kefen-i zarûret ise hiçbir malı olmayan için
düşünülebilir. Zarûret olmadıkça tek kefene sarılmaz. Kefenin beyaz pamuklu
bezden olması daha faziletlidir. Yenisi veya yıkanmış olmasında fark yoktur.
Kefenler, içine ölü sarılmadan önce tütsülenir. Ancak beşten fazla
tütsülenmez.
Kadının saçları örgü
edilerek göğsü üstünde toplanır. Onun üzerine başörtüsü yüzüyle beraber
örtülür.
BAŞA DÖN
CENAZENİN TAŞINMASI
VE DEFNİ
Cenazeyi kabre kadar
taşımak bir mümine yapılacak en son hizmetlerdendir. Bu taşıma aynı zamanda
bir ibadettir. Bilhassa namaz kılınan yerlerde, mezarlıkla namaz kılınan
yerin yakınlığı durumlarında cenazeyi vasıta ile taşımak bu ibadeti terk
etmek olur.
Sünnet üzere, cenazeyi
tabutun dört tarafından dört kişi tutarak taşır. Tabutun dört tarafından
onar adım taşımak müstehaptır. Daha çok taşımanın sevabı da çoktur. Önce
cenaze sağ ön tarafından, sonra sağ arka tarafından taşınır. Sonra sol
tarafına geçilerek sol ön ve sol arka tarafından omuzlanır. Böylece her
tarafından onar adım olmak üzere kırk adım taşınmış olur. cenazeyi acele
götürmek de müstehaptır. Zira o iyi bir kişi ise kabirde karşılaşacağı iyi
hâle bir an önce kavuşturulmuş olur. Kötü bir kişi ise bir an önce şerrinden
ve yükünden kurtulmuş olunur.
Cenazeyi takip edenler,
yolda lüzumsuz lâkırdı etmezler. Yüksek sesle konuşmazlar. Hatta yüksek
sesle zikretmez ve Kur'an okumazlar. Ölümü ve ahireti düşünürler.
Cenaze kabre konacağında,
kabre inen bir kaç kişi cenazeyi alarak yüzü kıbleye karşı, başı batıya
gelmek üzere sağ yanına yatırırlar. Bu esnada: "Bismillahi ve ala milleti
Rasûlillahi" (Allah'ın adı ile ve Rasûlullah'ın milleti (dini) üzere derler.
Kefenin bürgüsünün baş ve ayak tarafındaki bağları çözerler. Kadını kabre
mahreminin indirmesi evlâdır.
Cenazenin arkasına, cesedi
toprağın sıkıştırmasından koruyacak taş, tahta gibi şeyler dizilir. Sonra
kabır, toprakla doldurulup örtülür. Bu arada kabir başında Kur'an'dan bazı
sûrelerin okunması mümkündür. Bu arada salih bir kişi kalkıp ölünün baş
tarafında ve yüzü hizasında durup ölünün anasının adı ve ölünün adı ile üç
defa "Yâ filan oğlu -kızı- filân" der ve aşağıdaki telkinatı yapar: "Ey
filân oğlu -kızı- filân... Dünyada iken Allah'tan başka ilâh yoktur,
Muhammed Allah'ın elçisidir, Cennet haktır, Cehennem de haktır, öldükten
sonra dirilmek de haktır. Şüphesiz kıyamet günü gelecektir. Allah, kabırde
olanları diriltecektir" diye yaptığın şahitliği hatırla. Sen, Rab olarak
Allah'a din olarak İslâm'a, Rasûl olarak Muhammed'e önder olarak Kur'an'a,
kıble olarak Kâbe'ye, kardeşlerin olarak müminlere razı olmuştun. De ki:
"Allah'tan başka ilâh
yoktur, ona dayandım O, ulu arşın sahibidir." Ey Allah'ın kulu de ki,
"Allah'tan başka ilâh yoktur. De ki, Rabbim Allah'tır, dinim İslâm'dır,
Rasûlüm Muhammed (s.a.s.)'dir. Yâ Rabbi onu yalnız bırakma. Sen, mülk
verenlerin en hayırlısısın."
Ölünün evinde yemek
vermek, ölü sahibine başsağlığı dilemek, kabırleri zaman zaman ziyaret etmek
sünnettir. Başsağlığı dilemek üç gün içinde müstehaptır, sonrası sünnete
aykırıdır.
BAŞA DÖN
CENNET
Peygamberlerin davetine
uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden
geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için
hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler
yurdunun adıdır. Çoğulu Cinân ve Cennât'tır.
Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i
şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur'an-ı
Kerîm'de ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:
"Cennet takva sahiplerine,
uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va'dolunan, gördüğünüz şu
Cennet'tir ki, O, Allah'ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet
eden çok esirgeyici Allah'a bütün samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren,
hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. " (Kâf,
50/31-33).
"Tövbe edenler, iyi amel
ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa
uğratılmayarak Cennet'e, çok esirgeyici Allah'ın kullarına gıyâben va'd
buyurduğu Adn Cennet'lerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini
bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah,
akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet'tir ki biz ona
kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız. " (Meryem,
18/60-63).
Cennet, bu dünyada yapılan
iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kur'an'da Cenâb-ı
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Adn Cennetleri vardır ki
altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan
temizlenenlerin mükâfatı." (Tâhâ, 20/76).
Kur'an'da Cennet'in
niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir:
1- Altlarından ırmaklar
akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler (ez-Zümer, 39/20), güzel
meskenler (et-Tevbe, 9/72)
BAŞA DÖN
2- Türlü ağaç ve meyvalara,
akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar
sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip (er-Rahmân,
55/58-54)
3- Gönlün çekeceği her
türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit
tükenmez nimetleri içeren bir mekân.
"Onlara Cennet'te bir
meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)" (et-Tûr, 52/21).
"Canların isteyeceği ve
gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak
kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı
kılındığınız Cennet'tir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan
yiyeceksiniz." (ez-Zuhruf 43/71-73).
"Cennet şarabından (dünya
Şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur" (Saffât, 37/47).
4- Cennet'te hayat
sonsuzdur, kin yoktur, boş lâf ve günah'a sokacak söz işitilmiş. "Biz o
Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak
tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet
dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir" (el-Hicr, 15/47-48).
"Onlar Cennet'te ne bir
boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selâm..
(birbirleriyle selâmlaşır dururlar)." (el-Vâkıa, 56/25-26).
5- Cennet nimetleri insan
hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cennet'i aslında dünya ölçüleriyle
tarif etmek mümkün değildir. Bununla beraber Cennet'teki eşsiz nimet ve
saltanatı anlayabilmemiz için Allah Teâlâ onu bize şu şekilde tasvir
etmiştir:
"İşte bu yüzden Allah
onları o günün fenâlığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine)
sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cennet'i ve oradaki ipekleri
lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak
görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine
sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında
gümüş kaplar ve billür kaselerle, gümüşî beyazlıkta (billûr gibi) şeffâf
kupalarla dolaşılır ki (Cennet sakinleri bunlara dolduracakları Cennet
şarabını Cennet'teki insanların iştahları) ölçüsünde tavin ve takdir
ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır.
(Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin
etrafında öyle ölümsüz genç nedenler dolaşır ki, onları gördüğünde
kendilerini etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak,
(yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli,
parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri
onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: "İşte bu sizin işlediklerinizin
karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir. " (el-İnsan, 76/11-22).
Cennet'in tasviri
konusunda söylenecek son söz şu kudsî hadis*in ifade ettiği durumdur: Hz.
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: "Salih
kullanım için ben, Cennet'te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler
hazırladım." (et-Tâc, el-Câmiu li'l-Usül, fî ahâdisi'r-Rasul, V, 402).
Başka bir hadislerinde de,
Rasûlullah (s.a.s.) Cennet'in gümüş ve âltın kerpiçten yapıldığını, harcının
misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refâh
içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını ebedî kalacaklarını,
ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok
olmayacağını ifade eder (et-Tâc, aynı yer).
Ehl-i Sünnet inancına göre
mü'minler Cennet'te Allah'ı görecekler, bu onlar için en büyük nimet
olacaktır. Buna "Rü'yetullah*" denir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de: "O gün
Rablerine bakan ter-ü tâze (ışık saçan) yüzler vardır. " (el-Kryame,
75/22-23) buyrulur. Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz
gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça)
göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihâma düşmeyeceksiniz.
" (Buhârî, Mevâkıt 16, 26). Suheyb (r.a.)'ın rivayetine göre Peygamber
(s.a.s.): "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de
ziyâde (Allah'ı görmek) vardır. " (Yunus, 10/26), ayetini okuduktan sonra
şöyle buyurdu: "Cennetlikler Cennet'e girdiği zaman Allah (c. c.) şöyle
buyuracak: " Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?" Cennetlikler
de Şöyle derler: "Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet'e koymadın mı,
bizi Cehennem'den kurtarmadın mı? (o yeter)." Rasûlullah sözlerine devam
buyurarak: "Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine
bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. " (Müslim'in
rivayeti, et-Tâc, V, 423).
BAŞA DÖN
Müminlerin Allah'ü
Teâlâ'yı Cennet'te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak
vukû bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. "Allah bilir" deriz.
Kur'an ve Sünnet'te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehl-i
Sünnet inancına göre, Cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır.
Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: "Rabbinizin mağfiretine ve eni
göklerle yer kadar olan Cennet'e koşun. O Cennet takva sâhipleri için
hazırlanmıştır. " (Âli İmrân, 3/133).
Enes b. Mâlik (r.a.)'den
rivayet olunan bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle
buyurmuşlardır:
"Demincek Cennet ile
Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. " (Tecrid-i Sarih Terceme ve
Şerhi, II, 483).
Başka bir hadislerinde
şöyle buyururlar: "Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cür'et
edeydim salkımlarından bir tânesini (alıp) size getirebilecektim. " (Aynı
eser, II, 713).
Bu Hadislerden de
anlaşılacağı gibi, Cennet yaratılmış olup hâlen mevcuttur.
Cennetlikler: Kur'an ve
Sünnet'te ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve
amel-i sâlih işleyen kimseler Cennet'e gireceklerdir. Bu kimseler
Cennetliktir. Esasen Allah'a ve insanlara karşı görevlerini yerine
getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah
sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik Cennet'te gerçekleşir: "Takva
sahipleri, elbette Cennet'lerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selâmetle,
emin olarak. Biz, O Cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız.
Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada
kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.
" (el-Hicr, 15/45-48).
Kur'an-ı Kerîm namazını
eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm
gününe inananların, Allah'ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip
olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların, doğru şahitlikte
bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-Meâric, 70/23, 24,
25, 26, 27, 29, 33). Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını dileyerek sabredenlere
(er-Ra'd, 13/20, 21, 22, 23); şükredenlere (el-Ahkâf, 35/15-16) yürekten
tövbe edenlere (et-Tahrim, 66/8); Allah yolunda canını feda eden şehitler
(el-Bakara, 2/154) ve Allah'a yönelmiş bir kalble idealize olmuş
müslümanlara "Allah'ın ölçüsünde Allah'a yönelenlere" (Kaf, 50/31-34) içinde
ebedî kalınacak Cennet'e girecekleri yüce Rabbimiz tarafından
müjdelenmiştir.
Cennetliklerin hallerini
dile getiren Kur'an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
"İman edip sâlih amel
işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar
akan, nimeti bol Cennetler'e hidâyet buyurur. Bunların, Cennet'te duâları:
Allah'ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de
hep selâmdır. Duâlarının sonu ise; "Bütün hamdler, âlemlerin Rabbine
mahsustur." gerçeğidir" (Yunus, 10/9-10).
BAŞA DÖN
"Kim de O'na bir mümin
olarak sâlih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek
dereceler var. "
" Adn Cennetleri vardır
ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle
Cennetler' de ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır" (Tâhâ,
20/75-76).
"İmran b. Husayn
(r.a.)'dan rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) Cennet ehlinin çoğunun
fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 40).
Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal
işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler
çoğunluğu oluşturduğundan bunların Cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi
de olağandır.
Cennet'e ilk giren bir
cemâatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra
girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
ümmetinden yetmiş bin, yahut yediyüz bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk
olarak Cennet'e girecektir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 41-43).
Hadislerden öğrendiğimize
göre (Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 845). Cennete en son girecek kimseye, bu
dünya kadar, bu dünyanın on misli kadar Cennet verilecektir. Çeşitli
rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei Tevhîd olan kimsenin mükâfatı
Cennet'tir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 264-275). Bu durumu hadisçiler
şöyle yorumlarlar: Lâ ilâhe illallah, Cennet'in anahtarıdır, ancak bu
anahtarın dişleri vardır, onlarda ilâhi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet
etmektir. Bir de "Lâ ilâhe illallah" demekle, birinin müslümanlığına
hükmedilmez, "Muhammedün Rasûlullah" (Muhammed Allah'ın peygamberidir)
sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak
olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen)
de olsa, günahı kadar Cehennem'de ceza gördükten sonra Cennet'e girecektir.
Nitekim Muaz b. Cebel (r.a.)'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet ettiği şu
hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
"-Hiç bir kimse yoktur ki,
kalben tasdik ederek Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed
(s.a.s.)'in, Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna Şehadet etsin de, Allah ona
Cehennem'i haram etmiş olmasın (herhalde harâm eder)" (Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi, IV 271).
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat
inancına göre, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah" diyen ve bunun
gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah'ın izniyle mutlaka
Cennet'e girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk
vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
BAŞA DÖN
CENNET
NEVİLERİ VE MERTEBELERİ
1-Cennetü'n-Nâim: "Beni
Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide,
5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz
ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en
hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki
onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden
korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra'd,
13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü'l-Firdevs:
"Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs
Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4-Cennetü'l-Me'vâ: "Iman
edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. "
(Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü's-Selâm: "Halbuki
Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola
hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En'âm, 6/127).
6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki,
fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar Ibn Abbâs
Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden
anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada Ibn Abbâs'ın
haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en
yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim
Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul
ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz.
Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan
çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah
bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da"
olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü'
el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, Istanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim'in Ebû Sâid
el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin,
cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin
arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber
tarafından haber verilmektedir (Müslim, Imâre, 116). Hadiste sözü edilen
dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri
zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden
anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması
muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin
çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş,
gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması
muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik
türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci
görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî'nin bir
rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te
yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası
gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz
zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en
yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî,
Cihad 4)
Aynî, "Firdevs, Cennetin
ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali)
olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık"
(el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir
(el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, Istanbul 1309, VI, 539).
Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir.
Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki
mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik
mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve
âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu
tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha
efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti
mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir,
Mısır 1954, XVI. 37-8)
BAŞA DÖN
CENNET TABAKALARI:
İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen
bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar,
Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm
ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi
işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler
vardır (el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119). Bunlar:
1-Cennetü'n-Nâim: "Beni
Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide,
5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2-Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz
ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en
hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki
onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden
korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8, Ayrıca bk. et-Tevbe, 9/72; er-Ra'd,
13/23; en-Nahl, 16/31)
3-Cennetü'l-Firdevs:
"Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs
Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4-Cennetü'l-Me'vâ: "İman
edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ Cennetleri vardır. "
(Secde, 32/19 ve En-Necm, 53/15).
5-Dârü's-Selâm: "Halbuki
Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola
hidâyet buyurur. " (Yunus, 10/25 ve el-En'âm, 6/127).
6-Dârü'l-Huld: "O Rab ki,
fazlından bizi durulacak yurda (Cennet'e) kondurdu." (Fâtır, 35/35).
Her ne kadar İbn Abbâs
Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden
anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın
haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en
yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim
Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul
ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz.
Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan
çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah
bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da"
olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü'
el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V, 4033).
Nitekim Müslim'in Ebû Sâid
el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin,
cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin
arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber
tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen
dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri
zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden
anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması
muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin
çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş,
gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması
muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik
türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci
görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).
Yine Buhârî'nin bir
rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te
yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası
gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz
zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en
yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî,
Cihad 4)
Aynî, "Firdevs, Cennetin
ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali)
olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık"
(el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir
(el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, İstanbul 1309, VI, 539).
Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir.
Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki
mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik
mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).
Bütün bu ayet, hadis ve
âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu
tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha
efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti
mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir,
Mısır 1954, XVI. 37-8)
BAŞA DÖN
CİHÂD
İslâm'ın yükselmesi,
korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret
sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade
ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî
kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın
maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk'ın
düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması "cihad"dır.
İslâm'da cihad farzdır.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: "Hoşunuza gitmese de düşmanla
savaşmak üzerinize farz kılındı" (el-Bakara, 2/216). "Herhangi bir fitne
kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın "
(el-Bakara, 2/193). "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız"
(et-Tevbe, 9/29); "Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle
savaşınız. " (et-Tevbe, 9/36). Hz. Peygamber (s.a.s.)'de "Cihad kıyamete
kadar devam edecek bir farzdır" (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur.
Yalnız, bu farz bazı
hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifayedir. Müslümanlar
içinden sadece bir grup cihadın gayesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların
yurt, mal, ırz, namus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o
taktirde cihad farz-ı kifaye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden
sorumluluk kalkar. Şayet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı
koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi
icab eder.
Cihâdın gayesi,
yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm'da savaş,
intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan
kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm'a sokmak yoktur.
Cihad'dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm'ın yüce
gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızalarıyla müslüman olabilecekleri
onamları hazırlamaktır.
BAŞA DÖN
İslâm'ın gayesi toprak ele
geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün
dünyanın saadet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşeri
sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumül bir din olduğunu
göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün
güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir
enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad
denir. Yeryüzünde zorbalar, batılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve
müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları
kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan
cihadın İslâm'da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber'e, hangi amelin daha
faziletli olduğu sorulduğunda, "İman ve Allah yolunda cihad'dır." (Tecrîd-î
Sarîh Tercümesi, VII, 445), buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine,
imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah
yolunda savaşanları, gazilik ve şehitlik rütbesine erenleri öven ve onlar
için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok ayet ve
hadis vardır.
Müslümanlar savaşı
istemezler. Ama savaş vukû bulunca sabır ve metanetle savaşırlar. Zira Hz.
Peygamber (s.a.s.): "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla
karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz. " (Buharî, Cihad, 112, 156,
Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89) buyurmuştur. Müslümanlar savaş
anında Allah'a güvenir ve Allah'ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler.
Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. "Ey peygamber; sana da sana
tâbi olan müminlere de Allah yeter. " (el-Enfâl, 8/64)
İslâmiyet'e göre cihad,
bize harp açanlara (el-Bakara, 2/190) verdikleri sözü tutmayıp tekrar
dinimize saldıranlara (et-Tevbe, 9/12-13), Allah'a ve ahiret gününe
inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul
etmeyenlere karşı (et-Tevbe, 9/29), yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve
Allah'ın dinini hâkim kılmak (el-Bakara 2/19) gayesi ile meşrû kılınmıştır.
Müslümanlar savaş için
düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhasara ettikleri zaman,
önce onları İslâm'a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar.
Şayet İslâm'ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini
isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul
etmezlerse geriye savaşmak kalır.
Bu
durumda cihad için şu şartlar gerekir:
a- Düşman, İslam'a
girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır..
b- Müslümanlarla düşman
arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamaktır.
c- Müslümanlarda cihad
için gerekli askerî güç siyasî otorite bulunmalıdır.
Bütün bu hususlar bir
araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak
savaşta şehirler yakılabilir, insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü
her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve
körler öldürülmez. Barış, İslam devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir.
Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vasıtası satılamaz. Bir müslüman
topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve
İslâm'a saldırma durumu hariç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş
olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir. Cenâb-ı Hak
şöyle buyurur: Müminler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye
düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat
sahibi kimseler bunlardır" (el-Hucûrât, 49/15)
Hz. Peygamber (s.a.s.)
ise: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz"
Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde
kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket
eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun.
Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler,
emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden
mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir.
Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur"
(Müslim, İman 20); "Şüphesiz ki mümin kılıcı ve dili ile cihad eder" (İbn
Hanbel, VI, 387), buyurmuşlardır.
BAŞA DÖN
İslâmiyet'in ilk
devrelerinde müminlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları,
eziyetlerine katlanmaları müdafaa kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri;
sadece öğüt vererek İslâm'a davet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir
ayet-i kerimede, "Siz, şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye
kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir" (el-Bakara,
2/109) buyurulmuştur. Çünkü o zaman müslümanlar sayı ve imkân bakımından son
derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve
kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akidelerine karşı direnenlerle
savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlup
edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi. " Artık saldırıya
uğrayan müminlere zulme uğratıldıkları için cihad etme izni verildi... "
(el-Hacc, 22/39). Bu izin Medine döneminde olmuştur.
Ayrıca Allah Teâlâ'nın "
Allah uğrunda gereği gibi cihad edin" (el-Hacc, 22/79), buyruğuyla,
müslümanların nasıl davranması gerektiği belirlenmiştir. " Müminler ancak
Allah'a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda
mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır. " (el
Hucurât, 49/15) ayetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz.
Cihad konusundaki diğer ayet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın
başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:
1- Nefs'e Karşı Cihad:
Şüphesiz en
güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır.
Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı
kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret
bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: "
Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Adûnî, Keşfu'l-Hafâ', I, 425). Bu
hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini
"küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi
"büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı
cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade
etmektedir.
Aynı meâlde başka hadis-i
şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve
mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak
değerlendirildiğini göstermektedir.
2-
İlim İle Cihad
Cihad'ın başka bir çeşidi
de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi
cehalettir. Hakk'a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan
uzaklaşması gerekir.
Bilginin ortaya koyduğu
delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek
mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:
"Ey Muhammed! İnsanları
Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde
tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru
yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).
Temeli ilim yoluyla tebliğ
ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile
cihad"dır. Bu usûle "Kur'an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli
Kur'an'ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:
"Sen kâfirlere uyma,
uyanlara karşı Kur'an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52)
buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur'an ile cihadın "büyük cihad" olarak
belirtilmesi, Kur'an'ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini
göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden
korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır.
Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Zalim bir hükümdar
karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (İbn Mâce,
Fiten, 4011)
BAŞA DÖN
3-
Mal İle Cihad
Mal ile cihad, Allah
Teâla'nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.)
yolunda harcanması demektir.
Bilindiği gibi dünyada her
iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine
paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların,
İslâm'ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve
paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.
Hz. Peygamber'in, mal ile
cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve
kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad
farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah'a
vermişlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de de pek çok ayeti kerîme vardır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"İman edip hicret eden,
Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve
yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilidir. " (el-Enfal, 8/72).
"...Allah yolunda
mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar
hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).
"Allah, mallarıyla,
canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.
" (en-Nisâ, 4/95).
4-
Savaşarak Cihad Yapmak
Cihad, müslümanlara
farıdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması,
böylece dinin korunması, Hakk'ın galip kılınması için çalışması gerekir.
Bazen "İ'lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup
yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük
cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen
husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle
buyurmuştur:
"Sizinle savaşanlarla;
Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara,
2/190)
Bu ilâhi emir Allah
yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın
cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i
şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam
elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)'ın
adının yüceltilmesi (İ'lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber
vermiştir.
Çağımızda bir takım
gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun
için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu
hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve
savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i
kerîmede bize haber vermiştir:
"Hoşunuza gitmediği halde,
savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı
olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah
bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).
"Savaşan, ancak kendi öz
canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut,
29/6).
İslâm dini müslümanlara
şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği
savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere
adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur'an-ı
Kerîm'de:
"Kendilerine karşı savaş
ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak
Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû
savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.
Savaşın önemini ısrarla
belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte,
barış teklifi düşmandan geldiği takdirde taviz vermeden teklifin yerine
getirilmesini istemektedir:
" Eğer onlar barış
isterlerse sen de onu kabul et. Allah'a güven ve dayan."
"Her şeyi işiten, herşeyi
hakkıyla gören O'dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil
ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O'dur."
(el-Enfâl, 8/63).
İslâm, müslümanlara
yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:
"O halde, size karşı
tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).
Yeryüzünde fitne
kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm,
savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ'nın:
" Andlaşma yaptığınızda
Allah'ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)
"Haddi aşmayın, Allah
haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz'in
cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının
öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını
istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.
Dinimizin müslümanlara
farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında
ulaşacakları yücelikler Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:
"Allah Teâlâ, Cennet'e
karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda
savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazi olurlar. Allah'ın bu öyle bir
vâdidir ki, Tevrat'ta da, İncil'de de, Kur'an'da da sabittir. Kim Allah'tan
daha çok vadini yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı
sevinin. İşte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)
"Ey mü'minler! Sizi çetin
bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah'a
ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla
savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde
Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan
cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş
budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.)
de şöyle buyurur:
"Rasûlullah'a: "-hangi iş
daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah'a ve Peygamberine iman etmektir. "
dedi.
"-Sonra hangisi
faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabım verdi sonra
"hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac'dır, " buyurdu" (Buhâri,
İman, 18)
Abdullah b. Mes'ud şöyle
anlatıyor: "Rasûlullah'a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha
sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra
hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra
hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî,
Cihad, 1)
Ebû Zerr (r.a.)'den şöyle
rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlidir?" dedim.
"Allah'a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn,
II, 531).
Bir adam Peygamberimiz
(s.a.s.)'e geldi ve: "-İnsanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah:
"-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî,
Cihad, 2)
Elde silâh, din ve İslâm
diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asil bir görev olduğunu ve
bunun Allah Teâlâ'yı ziyadesiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Hudut ve İslâm diyarının
muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak)
gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, İmâre,163;
Tirmizî, Cihad 2)
"İki çeşit gözü, Cehennem
ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet
beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad, 12)
BAŞA DÖN
Görüldüğü gibi cihad ilâhi
bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine
getirenler Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce
mertebelere ulaşacaklardır.
Cenâb-ı
Hak:
"Siz de düşmanlara karşı
gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar
hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için
hazırlıklı olmalarını emretmiştir.
İşte bütün bu ayet ve
hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i
Tevhîd'in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun
neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul
olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen
sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri
hegemonyalardan kurtarıp Allah'ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet
etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için
gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini
günahlardan arındırıp Allah'a istiğfar etmesi, Allah'a yönelmesi, Allah'a
yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve
insanlar için yalnız Allah'ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı
hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün
yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları
geri iade edebilmektir.
Cihad, terkedilen
hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi
terk etmektir.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın
torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç
vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın
bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve
ilgisizlikten uzak bulunmasıdır."
Cihad, insanları baskı ve
zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm'a,
insanları davet ederek Allah'ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu
olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına
engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının
kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru
düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm'ı hâkim
kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm'a
yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş,
aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah'ı ve onun hâkimiyetini tanımış,
İslâm'ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini
müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm'da
mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı
yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah'ın
hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah'ın adını yüceltmek için yapılan cihad
şekillerinden birisi de budur.
Cihad, ne bir savunma
savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan
dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk
altına alma savaşı da değildir.
İnsanlarla mücadele ve
insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu
kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ
kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden
Araplar'ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade
olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi
menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu
milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır.
Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde
fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
Cihad
Allah İçindir ve Allah Yolundadır
İslâm'da cihad, hedefsiz,
gayesiz bir savaş değildir. İslâm'da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu
şart, cihaddan ayrılmaz. İslâm'ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp
veya başka bir kelimeyi değil de; "cihad" kelimesini seçtiğini belirtirken,
cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifade ettik. Bu farklılığı
sağlayan bir hususiyet de "Allah yolunda" ifadesinin ve kavramının cihad
kelimesinin içinde bulunmasındandır. "Allah yolunda" tabiri de İslâm'ın
kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi
de bir çok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm'ı
kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini "Allah yolunda cihad"
olarak düşünmüşlerdir.
Gerçekte, "Allah yolunda"
terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam
belirtir. "Allah yolunda cihad" batılıların anladığı manada kutsal bir savaş
değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya
arzusunda bulunmadan yapılan her hareket "Allah yolunda"dır.
BAŞA DÖN
Allah'ın sana verdiği
malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu "Allah yolunda" olmak
değildir. Ama sırf Allah rızası için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen
şüphesiz ki bu "Allah yolunda" bir iştir. İşte bu "Allah yolunda" terimi,
yalnız İslâm'a mahsus; maddi menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızası
umulan davranışlar için kullanılır. Bunu yapan kimse bilir ki mümin.
kardeşlerinin saadeti için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminin
geçici dünya hayatında istediği tek husus Allah Teâlâ'nın rızasını
kazanmaktan başka bir şey değildir. İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek
için cihadı, "Allah yolunda" kaydıyla sınırlamıştır. İslâm'ın istediği de
budur. Müslüman topluluk veya fert, batıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine
İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve
yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî
arzulardan uzak tutmalıdır. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak
ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey
gözetmemelidirler. Mümin, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez.
Allah'ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücadelenin, dinmeyen savaşın
karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme
düşüncesi aklından geçmez.
"İnananlar Allah yolunda
savaşırlar, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar..." (en-Nisâ, 4/76).
Bütün bunlardan
anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder.
Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan
savaşı değil... Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için
çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır.
fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani,
İslâm'a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm
inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda
cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının
yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. "Fitne yok olup din ve
hâkimiyet yalnız Allah'ın oluncaya kadar" cihad eder. İşte İslâmî cihad
budur.
CİHÂD EMİRİ
Arapça'da "cihâd"
kelimesi; bir amaca ulaşabilmek için, kişinin elinden gelen her türlü çabayı
sarfetmesi anlamına gelir. "Kutsal savaş" ile eş anlamlı değildir. Bundan
daha geniş bir anlamı vardır ve her türlü çabayı içerir. Savaş, cihadın bir
bölümü veya yerine göre bir safhasıdır. Dille, kalemle, malla veya bizzat
savaşa katılarak Allah yolunda yapılan tüm mücadeleler, hatta kişinin;
Allah'ın emirlerini yerine getirme hususunda kendi nefsiyle mücadelesi,
ıstılah olarak cihâd kavramına girer.
"Emîr" ise, bir kavmin
veya memleketin başı, reisi, genel vali ve ordu komutanı gibi anlamlara
gelir.
Buna göre "cihâd emîri";
cihâdı başlatmak veya yönetmekle görevli kimse dernektir. Duruma göre,
devlet reisi bu işi yürütebileceği gibi, kendi yerine bir başkasını
görevlendirmesi de mümkündür. Bu durumda "veliyyü'l-emr=(devlet reisi)"nin,
savaşta askeri sevk ve idare etmesi için ordunun başına tayin ettiği kimseye
"cihâd emîri" denir. (Maverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, 37; Ö. N. Bilmen, "Istılahatı
Fıkhiyye Kamusu ", III, 341).
Savaş için tayin edilen
kumandanın makamına "İmâre ale'l-Cihâd = Cihâd Emîrliği" denir.
Cihâd emîrliği iki
kısımdır; Biri "imâret-i hâssa (özel anlamda emîrlik)"tir ki, yalnızca
orduyu idareye ve harp işlerini yönetmeye mahsustur. Diğeri, "imâret-i âmme
(genel emîrlik)"tir. Savaşı idare, ganimet mallarını taksim, barış
sözleşmesi imzalama gibi bütün cihâd işlerini kapsayan emirliktir. (Mâverdî,
a.g.e., 37; Ö. N.B. a.g.e., III, 341)
Harbe lüzum görülüp de bir
ordu veya bir seriyye gönderileceği zaman "veliyyü'l-emr"in ilk yapacağı iş,
bunların başlarına bir "emîr (komutan)" tayin etmektir. Çünkü askeri sevk ve
idare etmek, yönetimindekileri gözetmek, orduda birlik ve beraberliği
sağlamak, gerekli hükümleri uygulamak için bir "emîr"e ihtiyaç vardır. Zira
her hâdisede devlet başkanına müracaat edilmesi bir takım zorlukları
doğurabilir. (Ö. N. Bilmen, a.g.e., III, 361)
Savaş; cesaret, iyi bir
sevk ve idare, ganimetleri taksim hususunda hakkı koruma, güvenilir olma,
hesap ve yazı bilme gibi hasletlere dayanır. Bu yüzden devlet başkanı; bu
iki görevi (savaşı yönetme, ganimetleri taksim) bir şahsa verebileceği gibi,
ayrı ayrı kimselere de verebilir. Bu konuda ehliyet ve ihtisas aranır.
Şayet "veliyyü'l-emr",
ganimetlerin taksimini "emîr-i harb (savaş emîri)" ile "emîr-i kısmet
(ganimeti paylaştırma emîri)" olmak üzere, tayin edeceği iki şahsa verirse,
bu hususta bunlardan herhangi biri yalnız başına hareket edemez; taksimi
birlikte yapmaları icabeder.
"Cihâd emîrliği"ne tayin
edilecek zatın; adil, iyi bir yönetici, savaş siyasetini bilen, harb usulüne
âşinâ, helâl ve haramı tanıyan, şefkat ve cesaretle muttasıf tehlikeleri
umursamaz bir şekilde atılmaktan sakınan biri olması gerekir. Zira bu
özellikleri taşımayan bir kimsenin, "emîr" tayin edilmesiyle umulan faydalar
sağlanamaz.
Harbe kumandan tayin
edilen zat, ordu içinde bulunma ihtimali olan casusları ve askerin
maneviyatını bozacak zararlı davranışlarda bulunabilecek şahısları
temizlemesi, orduyu teftiş ve kontrol etmekle meşgul olması icabeder.
"Emîr"in soy ve fikir
bakımından kendi soy ve fikrinde olanlara kendi mezhebinde bulunanlara
meyletmemesi, soy, fikir ve mezhepte ayrı olanlara sırt çevirmemesi: ufak
tefek bazı hâdiselere gereğinden fazla önem verip işi büyütmek suretiyle
ihtilaf ve ayrılıklara yol açmaması gerekir." (Mâverdi, a.g.e., 39)
"Cihâd emîri", devlet
başkanının vekilidir. İslâm'da devlet başkanına itaat bir görev olduğu gibi;
onun vekiline de itaat bir görevdir. Hatta fertler, emîrin emrettiği veya
yasakladığı şeylerin faydalı olup olmadıklarına bakmaksızın ona itaat
etmeleri gerekir. Çünkü bu şekilde içtihada dayanan hususlarda devlet
başkanı veya vekiline itaat gereklidir. Meselâ: Emîr, orduyu teşkil eden su
taşıyıcıları, sağ cenah temsilcileri, sol cenah temsilcileri vb. gruplara
"hiç birinin harp halinde diğerine yardım için bulunduğu noktayı
terketmemesini" tenbih edecek olursa, bu grupların yerlerinden
kımıldamamaları gerekir. İsterse bu gruplardan birinin düşman tarafından
yenilgiye uğratılmasından endişe duyulsun (Ö. N. Bilmen, a.g.e., III, 362)
"Emîr"in emrettiği veya
yasakladığı şeylerin Allah'a karşı bir masiyet yahut helâk olmayı
gerektiren, uygun olmayan bir davranış olduğu herkes tarafından kabul
edilirse, bu takdirde kendisine itaat gerekmez. Çünkü Yaratan'a karşı
gelmeyi gerektiren hususlarda, yaratılana itaat edilmesi caiz değildir.
"Üstün, kanuna aykırı emirlerine uyulmaz" kuralı mâlûmdur. Buna rağmen böyle
masiyeti gerektiren bir emir veya yasaklama durumunda sabır ve tahammül
gösterilir, isyandan kaçınılır.
Yukarda anılan durumlar,
müslümanların, kendilerinden olan bir yönetici (veliyyü'l-emr) tarafından
yönetildikleri dönemlere mahsustur. Ülkeleri istilaya uğramış, başlarına
tâğutlardan biri geçmiş olan müminlerin eli kolu bağlı oturmaları
kendilerine yakışmaz. Bu durumda da bir cihad emirinin başkanlığında cihad
etmeleri üzerlerine farzdır. Cihadı terketmeleri Allah'ın emirlerine karşı
gelmek demektir. Bu cihadın mutlaka silâhla yapılması da şart değildir.
Zamanı gelinceye kadar; dille, kalemle,malla, ve akla gelebilen her türlü
vasıta ile yapılabilir. Tâ ki müminler, aralarından kendilerine önderlik
yapacak birini hazırlayıp, onun etrafında birlik olsunlar. Böyle biri görev
yüklenince de ona muhalefet etmek, yahut ona yardım etmemek cihadı terketmek
demektir. Normal zamanlarda devlet reisine itaat nasıl farz ise, bu durumda
da müminlerin çevresinde birleştikleri "lider" yani cihad emirine itaat
farzdır.
BAŞA DÖN
CİHADIN CEŞİTLERİ
1- Nefs'e Karşı Cihad
Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı
cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı
kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret
bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: "
Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Adûnî, Keşfu'l-Hafâ', I, 425). Bu
hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini
"küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi
"büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı
cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade
etmektedir.
Aynı meâlde başka hadis-i
şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve
mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak
değerlendirildığını göstermektedir.
2- Ilim Ile Cihad
Cihad'ın başka bir çeşidi
de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi
cehalettir. Hakk'a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan
uzaklaşması gerekir.
Bilginin ortaya koyduğu
delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek
mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:
"Ey Muhammed! Insanları
Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde
tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru
yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).
Temeli ilim yoluyla tebliğ
ve davete dayanan Islâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile
cihad"dır. Bu usûle "Kur'an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli
Kur'an'ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma,
uyanlara karşı Kur'an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52)
buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur'an ile cihadın "büyük cihad" olarak
belirtilmesi, Kur'an'ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği
göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden
korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır.
Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Zalim bir hükümdar
karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce,
Fiten, 4011)
3- Mal Ile Cihad
Mal ile cihad, Allah
Teâla'nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.)
yolunda harcanması demektir.
Bilindiği gibi dünyada her
iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine
paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların,
Islâm'ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve
paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.
Hz. Peygamber'in, mal ile
cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve
kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad
farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah'a
vermişlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de de pek çok ayeti kerîme vardır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Iman edip hicret eden,
Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve
yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).
"...Allah yolunda
mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar
hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).
BAŞA DÖN
"Allah, mallarıyla,
canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.
" (en-Nisâ, 4/95).
4- Savaşarak Cihad Yapmak
Cihad, müslümanlara
farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması,
böylece dinin korunması, Hakk'ın galip kılınması için çalışması gerekir.
Bazen "I'lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup
yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük
cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen
husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle
buyurmuştur:
"Sizinle savaşanlarla;
Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara,
2/190)
Bu ilâhi emir Allah
yolunda, Islâm uğrunda savaşmanın ve Islâm yurdunu düşmana karşı korumanın
cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i
şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam
elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)'ın
adının yüceltilmesi (I'lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber
vermiştir.
Çağımızda bir takım
gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun
için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu
hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve
savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i
kerîmede bize haber vermiştir:
"Hoşunuza gitmediği halde,
savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı
olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah
bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).
"Savaşan, ancak kendi öz
canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut,
29/6).
Islâm dini müslümanlara
şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği
savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere
adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur'an-ı
Kerîm'de:
"Kendilerine karşı savaş
ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak
Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû
savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.
Savaşın önemini ısrarla
belirten Islâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte,
barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine
getirilmesini istemektedir:
" Eğer onlar barış
isterlerse sen de onu kabul et. Allah'a güven ve dayan."
"Her şeyi işiten, herşeyi
hakkıyla gören O'dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil
ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O'dur."
(el-Enfâl, 8/63).
BAŞA DÖN
Islâm, müslümanlara
yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:
"O halde, size karşı
tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).
Yeryüzünde fitne
kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen Islâm,
savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ'nın:
" Andlaşma yaptığınızda
Allah'ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)
"Haddi aşmayın, Allah
haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz'in
cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının
öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını
istemesi, Islâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.
Dinimizin müslümanlara
farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında
ulaşacakları yücelikler Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:
"Allah Teâlâ, Cennet'e
karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda
savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah'ın bu öyle bir
vâdidir ki, Tevrat'ta da, Incil'de de, Kur'an'da da sabittir. Kim Allah'tan
daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı
sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)
"Ey mü'minler! Sizi çetin
bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah'a
ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla
savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde
Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan
cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş
budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.)
de şöyle buyurur:
"Rasûlullah'a: "-hangi iş
daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah'a ve Peygamberine iman etmektir. "
dedi.
"-Sonra hangisi
faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra
"hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac'dır, " buyurdu" (Buhâri,
Iman, 18)
Abdullah b. Mes'ud şöyle
anlatıyor: "Rasûlullah'a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha
sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra
hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra
hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî,
Cihad, 1)
Ebû Zerr (r.a.)'den şöyle
rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim.
"Allah'a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn,
II, 531).
Bir adam Peygamberimiz
(s.a.s.)'e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah:
"-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî,
Cihad, 2)
Elde silâh, din ve Islâm
diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asıl bir görev olduğunu ve
bunun Allah Teâlâ'yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Hudut ve Islâm diyarının
muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak)
gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163;
Tirmizî, Cihad 2)
BAŞA DÖN
"Iki çeşit gözü, Cehennem
ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet
beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad, 12)
Görüldüğü gibi cihad ilâhi
bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine
getirenler Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce
mertebelere ulaşacaklardır.
Cenâb-ı Hak:
"Siz de düşmanlara karşı
gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar
hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için
hazırlıklı olmalarını emretmiştir.
Işte bütün bu ayet ve
hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i
Tevhîd'in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun
neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul
olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen
sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri
hegemonyalardan kurtarıp Allah'ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet
etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir Islâm toplumu oluşturmak için
gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini
günahlardan arındırıp Allah'a istiğfar etmesi, Allah'a yönelmesi, Allah'a
yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve
insanlar için yalnız Allah'ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı
hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün
yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları
geri iade edebilmektir.
Cihad, terkedilen
hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi
terk etmektir.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın
torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç
vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın
bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve
ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."
Cihad, insanları baskı ve
zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan Islâm'a,
insanları davet ederek Allah'ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu
olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına
engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının
kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru
düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani Islâm'ı hâkim
kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşayıp tebliğ ettiği Islâm'a
yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş,
aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah'ı ve onun hâkimiyetini tanımış,
Islâm'ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini
müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için Islâm'da
mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı
yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah'ın
hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah'ın adını yüceltmek için yapılan cihad
şekillerinden birisi de budur.
Cihad, ne bir savunma
savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan
dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk
altına alma savaşı da değildir.
Insanlarla mücadele ve
insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, Islâm bu
kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ
kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. Islâm niçin eskiden
Araplar'ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade
olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi
menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu
milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır.
Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde
fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
BAŞA DÖN
CİLBÂB
Müslüman kadını baştan
aşağı örten çarşaf, ferâce ve câr gibi dış kıyafet. Gerek Medine döneminde
gerek daha sonra ki dönemlerde mümin kadınların evden dışarıya çıktıkları
vakit üstlerine giydikleri bol ve geniş bir örtü olup, onları tanınmayacak
şekilde örten bir nevi çarşaf demektir. Cilbab mümin kadınların Allah'ın
tesettür emrine uymak için giydikleri dış örtünün Kur'an-ı Kerîm'deki
adıdır.
Cilbab, mümin hanımların
alâmetidir. Bunu giyen bir hanımın tanınması ve hakkında su-i zanna
düşülmesi mümkün değildir. Zira cilbablı hanımların böyle bol ve geniş bir
örtüye bürünerek saygıyı gerektiren bir dış kıyafetle tam tesettürlü olarak
vakarla dolaşmaları, sokaktaki kadınlara sataşmayı huy edinen cahillere
çekinme hissi verir. Böyle bir İslâmî dış kıyafet bu gibi kimselerin
yapacakları edepsizliğe engel olur. (Ayrıca bk. Tesettür).
Cilbab tabiri Kur'an-ı
Kerîm'in el-Ahzâb suresinde şöyle ifade buyrulur: "Ey Peygamber!
hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, dışarı çıkarken
üstlerine cilbablarını alsınlar. Bu, onların tanınmasını ve bundan dolayı
incitilmemelerini sağlar. Allah, Gafûrdur, Rahîmdir. " (el-Ahzab, 33/59)..
BAŞA DÖN
CİLBAB" NEDİR?
Islâmî kadın elbisesi tipi
sözkonusu olunca, günümüzde en çok tartışılan konulardan biri de, "cilbab"
ın ne olduğu konusudur. Biz bu konuyu en geniş şekliyle araştırıp anlatmayı
deneyecegiz. Ta ki, bu konuda artık tartışma olmasın ve müslümanlar bu
doğrultuda bir adım daha ilerlesinler.
Bilindiği gibi Kur·'ân-ı
Kerîm'de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın
kiyafeti konusunda detaylı sayılacak emir ve yasaklar vardır: Kadınlara
zinetlerini ve zinet yerlerini açmamaları, başörtülerini yakalarını
kapatacak biçimde üzerlerine atmaları, zinetlerini duyurmak için ayaklarını
yere vurmamaları, "cilbablarını" üzerlerine sarkıtmaları ve süslü püslü
sokaga çıkmamaları emredilmiştir ki, bunlar işin teferruatına kadar
belirtilmesi anlamını taşır. Bunlara bir de Resûlullah Efendimizin
açıklamaları eklenirse. kadın kiyafetinin, üzerinde ne kadar önemle
durulması gerektiğini anlamış oluruz.
Nûr Sûresi'ndeki bir
âyette Allah (c.c.): "Kadınlar, başörtülerini, yakalarını örtecek biçimde
başlarına örtsünler" (Nûr (24) 31.) emrini vermiştir. Bu âyetten daha sonra
gelen "Ahzâb" âyeti ile de Allah "...Mü'minler'in kadınlarına da söyle,
cilbablarını üzerlerine sarkıtsınlar, yaklaştırsınlar." (Ahzâb (33) 59.)
emrini vermiştir. Işte daha sonra gelen bu "cilbab" âyeti, önceki ile aynı
şeyi anlatmış olmayacağına göre, birincisinde anlatılan başörtüsüne ilâve
bir örtü ve elbise emrediyor demektir. İşte Islâm bilginleri bu noktadan ve
bu âyetin işin başında anlaşılıp uygulanma biçiminden hareket ederek, "cilbab"
hakkında çeşitli yorum ve tanımlamalar getirmişlerdir. Biz önce onları
görecek, sonra da bir sonuca varmaya çalışacağız.
Tefsirlere ve klasik
Arapça sözcüklere baktığımızda, "cilbab" için şu değişik tanımların yapılmış
olduğunu görürüz: Kamîs (üstlük), kadınların başlarını ve göğüslerini
örttükleri ridadan küçük, başörtüden büyük elbise; milhafe yani çarsaf,
milhafeden küçük geniş elbise, kadının normal elbiselerini örttüğü üst
elbise, vücudu baştan ayağa örten elbise; mikna'a, yani peçe, başörtünün
üzerinden örtülen rida; peştemalve rida, kadının bulüzünün ve başörtüsünün
üzerinden büründüğü çarsaf.. (Örnek olarak bk. Zâdü'I-mesîr VN/422 ve Sabunî
N/382. Bu tanımlar "cilbâb" kelimesinin pekçok tefsirden çıkarılan tarifinin
özetidir. Öyleki, bunların dışında bir tanımı yok gibidir.) "Cilbab" için
söylenenlerin farklı olanları bunlardan ibarettir.
Görüleceği gibi bu
tanımlarda genellikle belirlenen ortak özellik "cilbab"ın giyilenden çok,
bürünülen ve normal giysinin üzerine atıverilen bir üstlük olduğudur.
Tefsircilerimiz bize
cilbab'ın nasıl giyildiğini ve uygulama biçimini de anlatırlar. Meselâ:
Ibnü'1-Cevzî: Başlarını ve
yüzlerini örterler.
Ebû Hayyân: "cilbablarını
idnâ etsinler" ifadesi, bütün bedenin örtülmesini anlatır. "Üzerlerine"
denmekle de yüzleri kastedilmiştir. Çünkü Cahiliyyet Döneminde kadınların
açık olan yerleri yüzleri idi.
Ebu's-Su'ûd: Kadın cilbabı
başına atar, ve kenarını da göğsüne sarkıtır. Bu âyet; kadınlar herhangi bir
sebeple çıkarlarsa, yüzlerini ve bedenlerini örterler anlamına gelir.
Süddî de: Bir gözleri
hariç, bütün yüzlerini kapatırlar, demiştir.
Ibn Kudâme: Cilbab
(giyilmeyerek) entari üzerinden kuşanılır.
Ibn Abbas: Kadınlar hür
olduklarının bilinmesi için tek gözleri hariç, başlarını ve yüzlerini
örterler.
BAŞA DÖN
Ibn Şîrîn: Ubeyde es-Sem'ânî'ye
cilbabın niteliğini sordum: Bir çarsaf alıp kuşandı. Başının tamamını
kaşlarına kadar örttü. Sol gözünü açık bırakarak yüzünü de örttü: (İşte
cilbab böyle kuşanılır demiş oldu.) (bk. Zâdü'I-mesîr V/250; Ebu's-suûd VI/81;
ibn Kudâme, el-Mugnî I/602; Ebû Hayyân, el-Bahru'l-muhît V/250; Sabûnî,
Ravâyi N/283, 381.)
Elmalılı, âyette geçen: "cilbablarını
sarkıtsınlar, yaklaştırsınlar" ifadesini anlattıktan sonra şunları ekler:
"Bu açıklamada da iki
şekil vardır: Birisi, kaşlarına kadar başlarını örttükten sonra, büküp
yüzünü de örtmek ve sadece tek bir gözünü açık bırakmak. (Bizler
yetiştiğimiz zaman validelerimizin tesettür tarzı bu idi.) Ikincisi de,
alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun üzerinden dolayıp,
gözlerinin ikisi de açık kalsa bile, yüzünün ekserisini ve göğsü tamamen
örtmüş bulunmakdır. (1310'da Istanbul'a geldiğim zaman, Istanbul
hanımlarının, bir peçe eklemek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla
tesettür tarzları da bu idi). (Elmalılı, Hak Dinî V/3928.)
Cilbabda renk önemli
midir? Ne örtünme âyetleri, ne de onları açıklayan hadîsler, kadınların, şu,
ya da bu renkte cilbab giymeleri gerektiğini söylememişlerdir. Buna göre
kadın ister siyahtan, isterse beyazdan cilbab edinir.
Ancak ilk müslüman
hanımlar ve özellikle de Resûlullah'ın dönemindeki sahabî kadınlar cilbabın
görev ve esprısını çok iyi kavradıklarından olacak ki, genellikle siyah
rengi tercih etmişlerdir. Meselâ Ümmü Seleme Annemiz: "Cilbab âyeti indigi
zaman, Ensâr kadınları siyah giysilere büründüklerinden ötürü, başlarında
kargalar. varmış gibi çıktılar" (Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân NI/372; Sabûnî
N/382.) demiştir.
Şairler de cilbabı hep
siyah olarak düşünmüş olacaklar ki, siyah ve koyu renkli konuları cilbaba
benzetegelmişlerdir.
Sonra, cilbabın verdiğimiz
tariflerinden de anlaşılacağı gibi, cilbabın asıl görevi kadının zinetlerini
örtmesi ve dışarıda kadının çekiciliğini azaltmasıdır; bunu ise koyu renkler
daha güzel yaparlar. Buna göre; farz ya da vâcip veya sünnet değildir ama,
cilbabın koyu renkten olması daha güzeldir, denebilir.
Bundan olacak ki, büyük
Tefsirci Alûsî şunları söyler:
"Sonra bilesiniz ki, bana
göre günümüzde ileri düzeyde (müreffeh) hayat süren bir çok kadının,
evlerinden çıkarken, üst elbise olarak giydikleri örtülerde (cilbab
olamayacakları gibi), gösterilmesi yasaklanan zinetler türündendir. Çünkü
bunlar nakışlı desenli ve göz alıcı giysilerdir. Bana göre erkeklerin,
kadınlarına böylece çıkma izni vermeleri, bundan hoşlanmaları ve
kadınlarının yabancı erkekler arasında bu şekilde dolaşması, gayret, yani
övülen kıskanma azlığındandır. Bu, yaygın bir musibet halini almıştır. Böyle
yaygın musibet haline gelen şeylerden biri de, kadınların,
kayınbiraderlerinden sakınmamaları, kocalarının da buna aldırmamaları, hattâ
çoğu zaman da bunu bizzat kandilerinin emretmeleridir... Bütün bunlar
Allah'ın Resûlü'nün müsaade etmediği şeylerdir. Lâhavle ve-lâ kuvvete illâ
billah..." (Alûsî, XVNI/146.)
Bütün söylenenleri
gözönünde bulundurduğumuzda, sonuç olarak cilbab için şunlar söylenebilir:
1. Cilbab, kadının evinden
çıktığında başörtüsünün de üzerinden büründüğü bir dış elbisesi ve
üstlüktür.
2. Cilbab'in bütün vücudu
örtmesi, genellikle en uygun model olarak görülmüştür. En azı, yakaları
örtecek kadar büyük bir başörtüsü olmasıdır.
3. Cilbab'ın asıl
fonksiyonu, kadının vücut hatlarını ve süsünü örtmek suretiyle, bakanlara
iffetli ve namuslu bir kadın olduğunu hatırlatmasıdır.
4. Cilbab'da renk
emredilmiş olmamakla beraber, siyah ya da koyu renkli olması daha makbuldur.
5. Yurdumuzda giyilen
kadın giysisi modellerinden cilbabın târifine en uygun olanı, çarşaf ve
Doğu'daki "ihram"dir. Atkı ve omuzlarla beraber belden yukarısını örten
geniş başörtüler ve Karadeniz Bölgesinin mendilleri de bazı tariflere göre
cilbab sayılabilir.
6. Çünkü cilbab, atılan,
sarkıtılan ve bürünülen bir giysi olarak tanımlanmış ve uygulanmıştır.
BAŞA DÖN
7. Kara çarsaf iyi bir
cilbab olmakla beraber, cilbab sadece kara çarşaftır, demek yanlıştır. Koyu
renkli ve vücut hatlarını belli etmeyecek kadar geniş abaye gibi pardesüler
de bele ve göğüslere kadar sarkan koyu bir başörtüsü ile birlikte "cilbab"
sayılabilir. Cilbabin ilk uygulamalarından anlaşılan sekle göre kolsuz ve
bürünülen bir elbise olduğu görülürse de böyle olması zorunda değildir.
d) Kadın Elbisesinde
Aranan Özellikler
Islâm bilginleri kadının
avreti ve elbisesi ile ilgili olan bütün âyet ve hadisleri gözönünde
bulundurarak kadın elbisesi için aşağıdaki özelliklerin şart olduğunu
belirlemişlerdir:
l. "Cilbab" âyetinde
anlatılan biçimde bütün bedeni örten bir elbise olmalıdır: Bundan sadece,
fitne olmadığı zamanlarda eller ve yüz istisna edilebilir.
2. Ince ve şeffaf
olmamalıdır: Çünkü giyinmekten maksat, bedeni göstermemektir. Halbuki seffaf
bir elbise vücudu gösterir, hattâ bazan daha câzip hale getirir. Dolayısı
ile bu tür bir elbise giyen bayan "zinet yerlerini göstermesinler" emrine
uymuş olmaz. Resûlullah Efendimiz, ince bir elbise ile yanına giren baldızı
Esma dan yüzünü çevirmiştir. (Ebû Dâvûd.) Âişe annemiz, ince bir başörtüsü
ile gördüğü Abdurrahman kızı Hafsâ'nın başörtüsünü yırtmış ve ona kalın bir
başörtü örtmüştür. (Ibn Sa'd, Tabakât VllI/71-72; Muvatta' Lebs 6.) O
zamanın imkânları ve kalın iplikleriyle örülen kumaşlar ince
sayılabileceğine göre, günümüzde özellikle ilgi çekmek için yapılan şeffaf
bezlerin durumu daha iyi anlaşılır.
3. Dar olup, vücut
hatlarını belli etmemelidir: Dar elbise giyen kadını Resûlullah Efendimiz
çıplak saymış ve cehennemlik olduğunu bildirmiştir. (el-Câmiu's-sağîr 332.)
Yine Efendimiz (s.a.s.) bazı "giyen çıplak" kadınlardan söz etmiş ve
bunların Allah'ın lânetine ugrayacaklarını ve Cehenneme gireceklerini
bildirmiştir. "Giyen çıplak" terimini Şerahsî:"Ince elbiseler giydiklerinden
dolayı çıplak gibi olan kadınlardır", diye açıklamıştır. (Serahsî, Mebsût
VNI/155.)
Hz. Ömer Halife iken halka
dağıttığı bir çeşit elbisenin, vücut hatlarını belli edeceği için kadınlara
giydirilmemesini emretmiştir.(Beyhakî N/234-35; Serahsî, Mebsût X/155.)
Kadının vücut hatlarını
dışarı vuran elbiseye bakmak o uzuvlara bakmak sayılmıştır.
BAŞA DÖN
Ibn Âbidin; "Kim bir
kadını arkadan hayâle dalar ve kemiklerinin şekli belirecek derecede
elbisesini görürse, Cennetin kokusunu duyamaz" hadisini delil tutarak,
uzuvların şeklini belli eden elbise, kalın olsa ve cildi göstermese bile
yasaktır, demiştir. (Ibn Âbidîn.)
4. Kokusunu yabancılar
duymamalıdır: Yerinde de gördüğümüz gibi, Allah Resûlü Efendimiz, kokuyu çok
övmek ve tavsiye etmekle beraber, başkalarının duyacağışekilde koku sürünüp
çıkan kadının zina etmiş gibi günah alacağını bildirmiştir. Koku sürünüp
camiye giden kadının namazının kabul olunmayacağını haber vermiştir. (Ebû
Dâvûd, teraccul 7; Tirmizî, edep 35; Nesaî, zîne35; Dârimî, isti'zân 18.)
5. Erkek elbisesine
benzememelidir: Allah Resûlü Efendimiz, "erkeğe benzeyen kadına ve kadına
benzeyen erkeğe Allah lânet etsin" buyurmuş ve böyle olanları evlerinize
sokmayın, diye emir vermiştir. (Buhârî, Libas 62; Ebû Dâvûd, edep 53;
Tirmizî, edep 34. )
Modern tıp da bu tür
görünümlerin dengesizlik olduğunu ve gerek giyim kuşamda, gerekse
tuvaletinde karşı cinse benzeme eğilimini "homoseksüellik"le açıklayarak,
"seksüel stimulus bozuklukları" türünden değerlendirmesi, bu maddenin
anlaşılması için çok ilginçtir. (Ayhan Songar, Psıkıyatri, Psikoloji ve Ruh
Hastalıkları.)
6. Elbisenin kendisi de
süslü olmamalıdır: Çünkü kadınların yabancılara zinetlerini göstermeleri
âyetle yasaklanmıştır. Allah Resûlü kendisine bîat eden kadınlardan,
cahiliyye kadınları gibi, zinetlerini göstererek çıkmamaları üzere bîat
almıştır. (Taberî I/79; Heysemî, Mecma'ur-zevâid VI/42.) Kadının yabancıya
göstermediği elbisesi istediği kadar süslü olabilir.
7. Gayrı müslimlerin özel
elbiselerine benzememelidir: Çünkü Efendimiz: "Kim hangi millete benzerse
ondandır" (Ebû Dâvûd, libâs 4; Müsned N/50; Benzer bir hadîs için bk.
Tirmizî, isti'zân 7.) buyurmuş ve müslümanları devamlı, başkalarından ayrı
olmaya çağırmıştır.
8. Üzerinde Kur'ân-ı Kerîm
âyetleri işlenmiş olmamalıdır. (bk. Kal'acî, Mevsû'atü-fıkh-ı Ibrahim en-Nehaî
N/590-91. )
9. Ayakkabılar dikkat
çekilecek derecede ses çıkaracak türden olmamalıdır. Allah (c.c.); "...
Gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.." (Nûr (24) 31.)
buyurmuştur.
Kadın süslü püslü
elbiselerini namahremi olmadığı yerde, evinde, kocasının yanında giyecektir.
Islâm sanıldığı gibi
kadının süslenmesini ve güzel giyinmesini yasaklamamış, tersine izin
vermiştir. Hattâ altın ve ipek gibi değerli takı ve kumaşları erkeğe
yasaklarken kadınlara serbest etmiştir. Çünkü kadınlar tabiaten süslenmeye
eğilimlidir.
BAŞA DÖN
CİMADA İNZAL OLMAMASI
Bir erkek hanımıyla
seviştiği veya öpüştüğü zaman gusül abdesti alması gerekir mi? Birleşmede
boşalma olmazsa yine yıkanacaklar mı ?
Sevişmekle ne
kastediliyor?Cima mı yoksa çıplak ten teması (mubaseret-i galiza) mı? Biz
her ikisine göre de açıklamaya çalışalım: Bir erkeğin karısıyla sırf
oynaşması, öpmesi, tutması; çıplak ten temasında bulunması ile hanefî
mezhebine göre ne abdestleri kaçar, ne de gusül yapmaları gerekir. Ancak bu
eylemleri yâparken her hangi birinden mezi (ince kaygan sıvı) çıkması
halinde çıkanın sadece abdesti bozulur, gusül yapması gerekmez. Cinsel
organların birbirine değmesi halinde (sadece değmekle) Imam-i A'zam ve Ebû
Yusuf'a göre her ikisinin de abdesti ve oruçlu iseler oruçları bozulur,
gusletmeleri yine gerekmez. Sünnette kesilen deriye kadar duhul olması
halinde ise, boşalma olsun olmasın, her ikisine de gusül gerekir. Rasûlüllah
Efendimiz: "iki sünnet yeri karşılaştığında gusletmek gerekir",( Müslim,
hayz 22; Benzer hadisler Buharî, Ebû Davûd, Nesdî ve ibn Mâce'de de vardır.
Ayrıca bk. el-Muharrar I/134; Hadîsin vurûd sebebi için bk. ibn Hamza,
el-Beyân ve't-ta'rif, I/57) buyurmuşlardır. Bu hadîsin bazı rivayetlerinde
"boşalma olmasa dahî" ilâvesi de vardır. Hanbelî ve Şâfîî mezhebinden bazı
âlimler "su ancak sudan gerekir", yani yıkanma ancak meni akarsa gerekir,
anlamındaki bir hadîse dayanarak, boşalma olmayan ilişkide yıkanmak gerekmez
demişler; ancak bunun İslam'ın ilk yıllarında bir kolaylık göstermek üzere
söylendiği, sonradan öbür hadisle neshedildiği (hükmünün kaldırıldığı)
cumhur (âlimler çoğunluğu) tarafından söylenmiştir.(Davudoğlu; Sahîh-i
Müslim Terceme ve Serhi N/1101 vd.)
BAŞA DÖN
CİMÂ'NIN EDEPLERİ
İslâmiyet insan
yaratılışına uygun en tabiî bir dindir. Bu nedenle müminleri evlenmeye
teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cinsi arzular tatmin edilir, iffet ve
namus korunur, neslin devamı mümkün olur.
İslâm'a göre cimâ'ın da
bir takım adâbı vardır. Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek; örtü
altında olmak; kıbleye karşı olmamak; aybaşı halinde yapmamak, dübürden
sakınmak, kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını giderinceye kadar
terketmemek; ikinci defa ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin
başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce yıkanmak, hiç değilse
abdest alıp öyle uyumak; sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak ve:
"Allah'ım! Bizden ve bize
vereceğin çocuktan şeytanı uzak kıl" diye dua etmek. Kim bu duayı okur da
çocuğu olursa şeytan onu saptıramaz (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 303;
Mansur Ali Nasıf et-Tâc, II, 3082; Gazâli, İhya', Kahire 1967, II, 63-65).
İslâm cinsi arzuların
meşru yoldan giderilmesini ister. Kadına dübürden yaklaşmayı yasaklaması
Kur'anî nass ile belirlenmiştir. "Allah'ın size emrettiği yerden onlara
gidin" (el-Bakara, 2/222) buyrulur. Bu bildiğimiz tenâsül yoludur. Arka
yoldan yaklaşmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz: "Hanımına arka yoldan
yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de:
"Erkeğe veya kadına arka
yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar (Mişkâtü'l-Mesâbih,
II, 184). Böyle davranmak küçük livata olarak kabul edilmiştir.
Adet gören veya lohusalık
halinde bulunan kadınlarla cinsi ilişkide bulunmak haramdır. Nitekim: "Hayız
zamanında kadınlarınızla cinsi münasebetten vazgeçin. " (el-Bakara, 2/222)
ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Cinsi münasebetten sonra gusletmek
farzdır.
BAŞA DÖN
CİMRİLİK
Harcanması gereken malı
sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir
şey vermekten çekinmek.
Dinimiz, başta zekât olmak
üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin
bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır.
Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık
görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve
malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi
aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: "Çocuk,
cimrilik ve korkaklık sebebidir" buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği
yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında
bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki
mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu
artırır.
Cimriler, insanlar
arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür.
Allah Teâlâ:
"Onlar ki hem kıskanır,
cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın
kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri
gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. " (en-Nisâ,
4/37) buyurmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de
şöyle buyurmaktadır:
"Cimrilikten sakınınız.
Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. "
"Her sabah gökten iki
melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri: -Allah'ım!
Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. " (Riyazü's-Salihin,
I, 253).
"...Cimri kişi Allah'a
uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır" (Tirmizî,
Birr, 40).
Cimriler hakkında söylenen
sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır.
Bişr b. el-Haris, cimriler
hakkında şöyle demiştir: "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini
katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır"
Yahya b. Muaz da şöyle
demiştir:
"Kötü kimseler olsalar
bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile,
cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır."
İbnu'l-Mutez'in cimrilik
hakkındaki görüşü de şudur: "İnsan malına cimrilik ettiği nisbette
şerefinden kaybeder."
Mallarını kendileri için
bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği
nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya
sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü,
Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da
hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey
değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti
dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur.
Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
Müslümanların, cimrilik
konusunda, Allah Teâlâ'nın aşağıdaki ihtarını unutmamaları gerekir. Cenâb-ı
Hak şöyle buyuruyor:
" Allah'ın verdiklerinden
cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar
bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü
boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah
işlediklerinizden haberdardır. " (Âl-i İmrân, 3/180).
Beşer nefsi zayıftır,
muhteristir. Ancak Allah'ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak
imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir,
yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaata karşı duydukları hırs
kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah'dan, maldan da üstün
birşey umabilirler. Bu umulan şey Allah'ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile
değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden
korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz,
kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar
Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah
rızası için malını infak etmekten çekinmez.
Ama kalp gerçek imandan
yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her
defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir
düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı
emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.
Allah'a söz verdiği halde
ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah'a karşı yalan
söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket
etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak
da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını
öngörür:
BAŞA DÖN
"Elini boynuna bağlayıp
cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta
kalırsın. " (el-İsrâ, 17/29).
Ayet-i Celilede cimrilik,
ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini
son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade
ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif
insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık
duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir.
Orta yol, iman ahlâkı ile
küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf
ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak
tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin
Kur'an'daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki
hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri
demektir. Kur'an'da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan
israfın zıddı olarak kullanılmıştır.
"Ve onlar ki harcadıkları
zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin
arasında dengeli olur. " (el-Furkan, 25/67).
Cimrilik konusu, Allah'ın
çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal
yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır.
Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur'an'da bir kelime daha
vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh'dir. Kelime güçlü bir kötüleme
anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir.
"O halde gücünüz yettiği
kadar Allah'dan korkun. (O'nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi
iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi)
korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. " (et-Tegabün, 64/16).
Bu ayete göre, cimrilik,
nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman
kurtarır. Allah'a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu
cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından
kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın
olmayan cimriler, Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter
korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah'ın hazineleri bitmez ve tüKerimez.
"De ki, Rabbimin rahmet
hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik
ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir. " (el-İsrâ, 17/100).
Bu cümle ile cimriliğin
son haddi dile getiriliyor. Allah'ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne
bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir.
BAŞA DÖN
CİN
Gizlenmek, gizli kalmak,
gözle görülmeyen gizli kuvvetler.
Cinlerin bir tek ferdine "cinnî"
denir. "cânn" kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve ifrit cinlerin değişik
türleridir.
Islâm'dan önce
Arabistan'da cinler, çölün "satyre" ve "nymphe"leri idi. Tabiat hayatının,
insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil
ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bey'ati esnasında cinler önemli
ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile
Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler (es-Saffât,
37/158), onları Allah'ın ortakları mertebesine çıkarırlar (el-En'âm, 6/128)
ve onlardan yardım dilerlerdi. (el-Cumua, 62/6)
Cinin varlığı Kur'an ve
sünnet ile sabittir.
Hayat sahibi yaratıklar
yalnız şu madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz
hayvanlardan ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde
yüksek mertebe sahibi kimseler)'nın gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar
melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vazıyette
yaratılmışlardır. Melekler Allah'a itaattan asla ayrılmazlar. Göklerde
bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ'nın emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere
yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar. Müminleri ve
kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı, Kur'an ve sünnetle sabit
olduğundan, bunları inkâr etmek, Islâm akîdesini zedeler.
Cinler de insanlar gibi
mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: "Ey cin ve insan
topluluğu; size, içinizden, ayetlerimi anlatan ve şu (korkunç haşr)
gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?"
(el-En'âm, 6/130)
"Doğrusu biz (cinler) o
hidayet rehberi (olan Allah'ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O'na
inandık. Her kim bu suretle Rabbi'ne iman ederse o, ne hakkıeksilmekten, ne
de zulme uğramaktan korkmaz. " (el-Cinn, 72/13)
"Şu vakti de hatırla ki,
cinlerden bir kısmını Kur'an dinlesinler diye sana sevketmiştik. Onlar
(Peygamber'in huzurunda) Kur'an dinlemeye hazır olunca (birbirlerine):
"Susunuz (dinleyiniz)"dediler. Kur'an okunması bitirilince de döndüler ve
inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey kavmimiz. dediler: Biz bir kitap
dinledik. Musa'dan sonra indirilmiş. O, kendisinden öncekini tasdik ile
hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah'ın davetçisine
icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin
ve sizi elem verici bir azaptan korusun; ve her kim Allah'ın davetçisi
(Peygamberi)ne icabet eylemezse arzda acız bırakacak değildir. Ve ona ondan
başka sahip olacak veliler de yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet
içindedirler" (el-Ahkâf, 46/29-32)
Hadis râvileri Rasûlullah
(s.a.s.)'ın, cin'i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler.
Müslim'de, Abdullah Ibn Mes'ud (r.a.)'dan rivayete göre, Peygamber Efendimiz
cinni'lerin davetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad etmiştir.
Buhârî ve Müslim'in, Ibn Abbas'tan rivayetlerine göre ise, Hz. Peygamber
ashabıyla "Ukaz" panayırına giderken "Nahle"de sabah namazını kıldırmış, bir
grup cin gelip Kur'an dinlemiş ve müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hakk,
Hz. Peygamber Efendimize Cin sûresinin ilk ayetlerinde haber vermiştir.
(el-Cin, 72/1-3).
Müfessir Imam Kurtubî, bu
iki rivayeti şu şekilde yorumlar: Ibn Abbas'ın rivayetine göre, Hz.
Peygamber o olayda, cinni görmemiş; onların Kur'an dinleyip müslüman
olduklarını, Cenâb-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla Ibn
Mes'ud'un rivayet ettiği olay farklıdır. Nitekim Ibn Mes'ud (r.a.) şöyle
demiştir: "Bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan
kayboldu. Vadılerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe içinde
geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra* tarafından geliyor. "Ya
Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz
endişe içinde geçti." şöyle buyurdu: "Bana cin(ler)den bir davetçi geldi.
Onunla beraber gittim. Onlara Kur'an okudum" (Kurtubî, el-Camî'li-Ahkâmi'l-Kur'an,
Beyrut 1967, XIX, 2 vd.)
Cinler gaybı bilemezler. (Sebe,
34/14) Allah'ın peygamberlerine bildirdiği şeyleri öğrenemezler: "Şüphe yok
ki onlar (meleklerin sözünü) işitmekten kat'i surette azledilmişlerdir. "
(eş-Şuarâ, 26/212)
Cinler insanlardan önce
yaratılmışlardır, Kur'an-ı Kerîm'de çok zehirli bir ateşten yaratıldıkları
haber verilir:
"Cânnı da, daha önce çok
zehirli ateşten yarattık. " (el-Hicr, 15/27)
Cinlerin erkek ve dişi
olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. Ihtiyarı, genci
vardır. Cinler de mükellef olup insanlar gibi Allah'ın emir ve yasaklarına
uymak zorundadırlar: "Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye
yarattım. " (ez-Zariyat, 51/56).
Cinlerin yaratılışlarıß
türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye elverişlıdır. Nitekim Kur'an'da
ifade olunduğuna göre (en-Neml, 27/39), Hz. Süleyman Belkıs'ın tahtını
Yemen'den getirmek isteyince, bir cin, daha sen makamından kalkmadan ben
sana onu getiririm, benim herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman
(a.s.) Kudüs'te, getirilecek taht Yemen'deydi. Onu bir saniyede getirmek
büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Süleyman peygamber, cinleri ağır
ve güç işlerde çalıştırmıştır.
"Süleyman (a.s.)'ın
önünde, Rabbı'nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. Içlerinden kim
bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. " (Sebe,
34/12).
Şeytan da cinlerdendir.
Allahu Teâlâ kendisini Hz. Adem (a.s.)'e secde etmekle mükellef tutmuş;
şeytan ise, kendisinin ateşten, Adem'in topraktan yaratıldığını ileri
sürerek secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden kovmuş
o da kâfir olmuştur (el-Bakara, 2/24) Şeytanların amiri durumundaki şeytana
Iblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan
sakınmak gerekir:
"Ey Ademoğulları, Şeytana
tapmayın. Çünkü o sizi Rabbınız'dan ayıran bir düşmandır, diye size
emretmedim mi?" (Yaşın, 36/60)
"Şeytan sizin için yaman
bir düşmandır. Bu sebeple siz de onu düşman edinin. " (el-Fatır, 35/6).
BAŞA DÖN
Hz. Peygamber (s.a.s.) de
şöyle buyurmuşlardır:
"Allah sizden her biri
için, bir cinni arkadaş kılmıştır. " Ashab: "Size de mi yâ Rasûlallah?" diye
sorduklarında, Rasûlullah: "Bana da ancak Allah ona karşı bana yardım etti
de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak hayır emrediyor. " buyurdu.
(et-Tâc, V, 233).
Bu hadisten anlaşılıyor
ki, şeytan insanı saptırır. E l-i Sünnet inancına göre, şeytan, insanın
vücuduna da, aklına da zarar verir.
Felsefecilerin çoğu,
özellikle Ibn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları
bunu kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler.
Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat onlardan
daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
Buna karşılık
peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip olan milletler, cinlerin
varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak mahiyetleri hususunda farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri; cinler, havâî, yani rüzgârdan
yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen canlılardır, demişlerdir. Bazıları
ise bunların, cevher olduklarını; â'râz* ve ecsâm olmadıklarını
söylemişlerdir. Bu cevherleri de mahiyetleri muhtelif bazı kısımlara
ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü,
aşağılık ve kötülükseverdirler. Sayılarını ancak Allah bilir.
Bazı fırkalar da cinlerin
cisim olmakla beraber, mahiyetlerinin farklı, sıfatlarının bir olduğunu
söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve
derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır. Cinler; latıf, keşif, ulvî ve süflî
kısımlara ayrılırlar. Hevâî cism-i latîflerin, mahiyet itibariyle, diğer
cisim türlerine benzemesi imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların,
kendilerine özgü ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor
işleri yapabilir, çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâbı Allah'ın
onlara bu gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mahiyet
itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını
söylemişlerdir. Imam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî ile izleyicileri bu
görüştedirler.
Mu'tezile ise bu görüşü ve
buna paralel olarak cinlerin varlığını kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için
bünyenin şart olduğunu, zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir
şart olarak ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından
reddedilmiştir. Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı
kitap ve sünnet ile sabit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar.
Cinler de, Islâm dini
açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. Insanlar
gibi cinler de, Peygamberimize iman ile mükelleftirler. Çünkü Peygamberimiz
onlara da gönderilmiştir. Binaenaleyh ona iman eden, müminler grubuna dahil
olur; müminlerle birlikte Cennet'e girer. Ona iman etmeyenler ise
şeytanlarla beraber olur; Cehennem'i boylar.
Cinler islâm dini ile
mükellef oldukları için, onların da bundan haberleri olması ve Islâm dininin
onlara da tebliğ edilmesi lâzımdır. Işte burada cinlerle peygamberimizin
temas şekli ortaya çıkıyor.
Cinler henüz
peygamberimizin bi'setinden haberdar değillerken göğe çıkar, mele-i âlâ'da
konusulan şeyleri kulak hırsızlığı ederek çalarlardı. Buna bir çok şey ilâve
eder, insanlara aktarırlardı. Peygamberimizin bi'setinden cinlerin haberi
yoktu. Her zamanki gibi gökten bir şeyler öğrenmeye kalkıştılar; fakat
yakıcı ateşlerle, şiddetli bekçilerle karşılaştılar. Bundan irkilerek
sebebini araştırmaya başladılar. Yeryüzüne akın ettiler. Içlerinden bir
grup, Peygamberimiz'i ashabı ile birlikte Nahle'de namaz kılarken buldu.
Okuduğu Kur'an'ı dinlediler; güzelliği ve mükemmelliği karşısında hayret
ettiler. Bunların üç ilâ on veya dokuz nefer oldukları ifade edilmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.)
onlara Islâm'ı öğretti (Müslim, 1, 332; Kitabu's-Salat, hadis no: 150-153;
Ebû Davûd, 1,10, hadis no: 39). Şurasını hemen hatırlatmak gerekir ki
cinler, bize tamamen aykırı yaratıklardır. Onların Islam ile mükellef
olmalarının şekli nedir; bunu ancak Allah ve Rasûlü bilirler. Bize sadece
buna inanıp iman etmek gerekir.
BAŞA DÖN
CİN VE ŞEYTAN
Göremediğimiz manevi
varlıklar sadece melekler değildir. Cinler ve şeytanlar da bizim görememize
rağmen vardır.
Cinler Allah'a ibadet,
yani kulluk konusunda insanlar gibidirler. Ancak onların zamanı ve mekânı da
bizimkinden ayrıdır. Meselâ kendi yıllarına göre yirmi yaşındaki bir cin
bizim zamanımızla bin, hattâ binbeşyüz yıl öncesinden beri var olmuş
olabilir. Meselâ Peygamberimizle görüşen cinin hâlâ yaşadığı söylenir. Yine
bizim mekânımız, yani maddemiz onlar için boşluk hükmündedir. Onun için
onların nüfûz edebilen, yani sizabilen ateşten yarâtıldıkları
bildirilmiştir. (bk. er-Rahmân (55) 15)
Cinler de evlenir, ürer ve
çoğalırlar.
Bazı kötü ruhlu insanların
sihir konusunda cinlerden yararlandıkları doğrudur. Ancak bu, sanıldığı ve
korkulduğu ölçüde değildir. Inancı güçlü insanlara cinlerin zarar
veremeyeceği bir gerçektir. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'de sihirle ugraşanlar için:
"Allah'ın izni olmadan onlar kimseye zarar veremezler" (Bakara (2) 102)
denir. Onların, çoğu zaman yalan söylediklerini de yine Kur'ân-ı Kerim'den
öğreniyoruz. Bu sebeple piyasada cinlerle sihir yaptığını veya yapılanları
etkisiz hale getirdığını söyleyenlerin çoğunun, aslında böyle birşeyle
ilgisi yoktur. Cinlerle ilişki kurabilenleri, onların en fazla binde biri
kadardır. Bunların çoğu da cinler tarafından kandırılmakta ve yanlış bilgi
vermektedirler.
Zamanımızda cahil kesim
insanları ve özellikle de kadınlar bu tür insanlara akın etmekte, onlara
milyonlar akıtmakta ve onları bir kâhin sayıp, gaybı bilebileceklerine
inanmaktadırlar. Halbuki, bunların hepsi büyük günahtır. Hattâ bazıları
insanı küfre, yani dinden çıkmaya kadar götürür.
Ancak her nasılsa cinlerin
etkileyebildiği bir takım insanlar ve cinleri etkileyip onların etkilerini
zararsız hale getiren bir takım insanlar da yok değildir. Ama bu ikinciler
yaptıkları karşılığında para almazlar ve bunun istismarını yapmazlar.
Şeytan da insanları
sürekli Allah'a başkaldırmaya çağıran bir kötü ruhânîdir. En büyük özelliği,
inatçılığı yüzünden Allah'ın dediğini yapmamasıdır.
Cinlerin de şeytanların da
varlığını Kur'ân-ı Kerîm haber vermektedir. Bu yüzden onlara inanmamak da
küfrü gerektirir. Çünkü özellikle cinlerden sözeden başlı başına bir cin
sûresi dahi vardır. Artık onların varlığını mikrop gibi şeylerle açıklamak
yanlış bir yoldur.
Şeytan, Allah'a rakip
olabilecek bir güç değil, insanlardan kimin iyi, kimin kötüyü seçeceğinin
belli olması için Allah tarafından yaratılıp, eylemlerine izin verilen bir
varlıktır. Allah isteseydi onu yaratmayabilirdi. Ancak o zaman kötülüklerden
kaçınmanın önemi kalmazdı.
BAŞA DÖN
CİN,VE CİNLER
Cinlerin bir tek ferdine "cinnî"
denir. "cânn" kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve ifrit cinlerin değişik
türleridir.
İslâm'dan önce
Arabistan'da cinler, çölün "satyre" ve "nymphe"leri idi. Tabiat hayatının,
insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil
ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bey'ati esnasında cinler önemli
ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile
Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler (es-Saffât,
37/158), onları Allah'ın ortakları mertebesine çıkarırlar (el-En'âm, 6/128)
ve onlardan yardım dilerlerdi. (el-Cumua, 62/6)
Cinin varlığı Kur'an ve
sünnet ile sabittir. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki
insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Bir de
ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde yüksek mertebe sahibi kimseler)'nın
gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli
şekillere girecek vaziyette yaratılmışlardır. Melekler Allah'a itaattan asla
ayrılmazlar. Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ'nın emriyle yeryüzüne
iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
bulunurlar. Müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı,
Kur'an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini
zedeler.
Cinler de insanlar gibi
mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: "Ey cin ve insan
topluluğu; size, içinizden, ayetlerimi anlatan ve şu (korkunç haşr)
gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?"
(el-En'âm, 6/130)
"Doğrusu biz (cinler) o
hidayet rehberi (olan Allah'ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O'na
inandık. Her kim bu suretle Rabbi'ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne
de zulme uğramaktan korkmaz. " (el-Cinn, 72/13)
"Şu vakti de hatırla ki,
cinlerden bir kısmını Kur'an dinlesinler diye sana sevketmiştik. Onlar
(Peygamber'in huzurunda) Kur'an dinlemeye hazır olunca (birbirlerine):
"Susunuz (dinleyiniz)"dediler. Kur'an okunması bitirilince de döndüler ve
inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey kavmimiz. dediler: Biz bir kitap
dinledik. Musa'dan sonra indirilmiş. O, kendisinden öncekini tasdik ile
hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah'ın davetçisine
icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin
ve sizi elem verici bir azaptan korusun; ve her kim Allah'ın davetçisi
(Peygamberi)ne icabet eylemezse arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan
başka sahip olacak veliler de yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet
içindedirler" (el-Ahkâf, 46/29-32)
Hadis râvileri Rasûlullah
(s.a.s.)'ın, cin'i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler.
Müslim'de, Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)'dan rivayete göre, Peygamber Efendimiz
cinni'lerin davetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad etmiştir.
Buhârî ve Müslim'in, İbn Abbas'tan rivayetlerine göre ise, Hz. Peygamber
ashabıyla "Ukaz" panayırına giderken "Nahle"de sabah namazını kıldırmış, bir
grup cin gelip Kur'an dinlemiş ve müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hakk,
Hz. Peygamber Efendimize Cin sûresinin ilk ayetlerinde haber vermiştir.
(el-Cin, 72/1-3).
Müfessir İmam Kurtubî, bu
iki rivayeti şu şekilde yorumlar: İbn Abbas'ın rivayetine göre, Hz.
Peygamber o olayda, cinni görmemiş; onların Kur'an dinleyip müslüman
olduklarını, Cenâb-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn
Mes'ud'un rivayet ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes'ud (r.a.) şöyle
demiştir: "Bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan
kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe içinde
geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra* tarafından geliyor. "Ya
Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz
endişe içinde geçti." şöyle buyurdu: "Bana cin(ler)den bir davetçi geldi.
Onunla beraber gittim. Onlara Kur'an okudum" (Kurtubî, el-Camî'li-Ahkâmi'l-Kur'an,
Beyrut 1967, XIX, 2 vd.)
Cinler gaybı bilemezler. (Sebe,
34/14) Allah'ın peygamberlerine bildirdiği şeyleri öğrenemezler: "Şüphe yok
ki onlar (meleklerin sözünü) işitmekten kat'i surette azledilmişlerdir. "
(eş-Şuarâ, 26/212)
Cinler insanlardan önce
yaratılmışlardır, Kur'an-ı Kerîm'de çok zehirli bir ateşten yaratıldıkları
haber verilir:
"Cânnı da, daha önce çok
zehirli ateşten yarattık. " (el-Hicr, 15/27)
Cinlerin erkek ve dişi
olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. İhtiyarı, genci
vardır. Cinler de mükellef olup insanlar gibi Allah'ın emir ve yasaklarına
uymak zorundadırlar: "Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye
yarattım. " (ez-Zariyat, 51/56).
Cinlerin yaratılışlarıß
türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye elverişlidir. Nitekim Kur'an'da
ifade olunduğuna göre (en-Neml, 27/39), Hz. Süleyman Belkıs'ın tahtını
Yemen'den getirmek isteyince, bir cin, daha sen makamından kalkmadan ben
sana onu getiririm, benim herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman
(a.s.) Kudüs'te, getirilecek taht Yemen'deydi. Onu bir saniyede getirmek
büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Süleyman peygamber, cinleri ağır
ve güç işlerde çalıştırmıştır.
"Süleyman (a.s.)'ın
önünde, Rabbı'nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim
bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. " (Sebe,
34/12).
Şeytan da cinlerdendir.
Allahu Teâlâ kendisini Hz. Adem (a.s.)'e secde etmekle mükellef tutmuş;
şeytan ise, kendisinin ateşten, Adem'in topraktan yaratıldığını ileri
sürerek secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden kovmuş
o da kâfir olmuştur (el-Bakara, 2/24) Şeytanların amiri durumundaki şeytana
İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan
sakınmak gerekir:
"Ey Ademoğulları, Şeytana
tapmayın. Çünkü o sizi Rabbınız'dan ayıran bir düşmandır, diye size
emretmedim mi?" (Yasin, 36/60)
"Şeytan sizin için yaman
bir düşmandır. Bu sebeple siz de onu düşman edinin. " (el-Fatır, 35/6).
Hz. Peygamber (s.a.s.) de
şöyle buyurmuşlardır:
"Allah sizden her biri
için, bir cinni arkadaş kılmıştır. " Ashab: "Size de mi yâ Rasûlallah?" diye
sorduklarında, Rasûlullah: "Bana da ancak Allah ona karşı bana yardım etti
de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak hayır emrediyor. " buyurdu.
(et-Tâc, V, 233).
Bu hadisten anlaşılıyor
ki, şeytan insanı saptırır. E l-i Sünnet inancına göre, şeytan, insanın
vücuduna da, aklına da zarar verir.
Felsefecilerin çoğu,
özellikle İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları
bunu kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler.
Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat onlardan
daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
Buna karşılık
peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip olan milletler, cinlerin
varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak mahiyetleri hususunda farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri; cinler, havâî, yani rüzgârdan
yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen canlılardır, demişlerdir. Bazıları
ise bunların, cevher olduklarını; â'râz* ve ecsâm olmadıklarını
söylemişlerdir. Bu cevherleri de mahiyetleri muhtelif bazı kısımlara
ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü,
aşağılık ve kötülükseverdirler. Sayılarını ancak Allah bilir.
Bazı fırkalar da cinlerin
cisim olmakla beraber, mahiyetlerinin farklı, sıfatlarının bir olduğunu
söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve
derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır. Cinler; latif, keşif, ulvî ve süflî
kısımlara ayrılırlar. Hevâî cism-i latîflerin, mahiyet itibariyle, diğer
cisim türlerine benzemesi imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların,
kendilerine özgü ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor
işleri yapabilir, çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâbı Allah'ın
onlara bu gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mahiyet
itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını
söylemişlerdir. İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî ile izleyicileri bu
görüştedirler.
Mu'tezile ise bu görüşü ve
buna paralel olarak cinlerin varlığını kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için
bünyenin şart olduğunu, zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir
şart olarak ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından
reddedilmiştir. Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı
kitap ve sünnet ile sabit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar.
Cinler de, İslâm dini
açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. İnsanlar
gibi cinler de, Peygamberimize iman ile mükelleftirler. Çünkü Peygamberimiz
onlara da gönderilmiştir. Binaenaleyh ona iman eden, müminler grubuna dahil
olur; müminlerle birlikte Cennet'e girer. Ona iman etmeyenler ise
şeytanlarla beraber olur; Cehennem'i boylar.
Cinler islâm dini ile
mükellef oldukları için, onların da bundan haberleri olması ve İslâm dininin
onlara da tebliğ edilmesi lâzımdır. İşte burada cinlerle peygamberimizin
temas şekli ortaya çıkıyor.
Cinler henüz
peygamberimizin bi'setinden haberdar değillerken göğe çıkar, mele-i âlâ'da
konuşulan şeyleri kulak hırsızlığı ederek çalarlardı. Buna bir çok şey ilâve
eder, insanlara aktarırlardı. Peygamberimizin bi'setinden cinlerin haberi
yoktu. Her zamanki gibi gökten bir şeyler öğrenmeye kalkıştılar; fakat
yakıcı ateşlerle, şiddetli bekçilerle karşılaştılar. Bundan irkilerek
sebebini araştırmaya başladılar. Yeryüzüne akın ettiler. İçlerinden bir
grup, Peygamberimiz'i ashabı ile birlikte Nahle'de namaz kılarken buldu.
Okuduğu Kur'an'ı dinlediler; güzelliği ve mükemmelliği karşısında hayret
ettiler. Bunların üç ilâ on veya dokuz nefer oldukları ifade edilmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.)
onlara İslâm'ı öğretti (Müslim, 1, 332; Kitabu's-Salat, hadis no: 150-153;
Ebû Davûd, 1,10, hadis no: 39). Şurasını hemen hatırlatmak gerekir ki
cinler, bize tamamen aykırı yaratıklardır. Onların İslam ile mükellef
olmalarının şekli nedir; bunu ancak Allah ve Rasûlü bilirler. Bize sadece
buna inanıp iman etmek gerekir.
BAŞA DÖN
CİNSEL
İLİŞKİDE HARAMLAR - HELÂLLER :
Bu konu başlıbaşına bir
kitap ve araştırma konusu olduğundan, biz bu mevzuda söylenmesi gerekenlerin
tümünü söylemeye çalışmayacak, bazı tereddütlü ya da önemli noktalara
deginmekle yetinecegiz.
Bu konuda hiç unutulmaması
gereken en önemli nokta, insanın yaradılış gayesidir. Insan Allah'ın
yüceligi karşısında kendi güçsüzlügünü kabullenmesi ve her hareketini
Allah'a kulluk olarak yapması için yaratılmış bir varlıktır. Öyleyse yemesi,
giymesi yatması ve kalkması gibi, cinsel ilişkisi de ibâdet olarak
yapılmalıdır. Haramdan sakınmak, Allah'ın nimetinden helâl olarak
yararlanmak, yapacağı hayırlı işler için fikrini meşgul eden cinsel arzuyu,
sağlam düşünebilmek için gidermek, koca karının, karı da kocanın hakkını
ödemek ve en önemlisi müslüman nesli yetiştirmek amacıyla yapılan meşru bir
cinsel ilişki ibâdettir ve insana aldığı zevkler yanında sevap da
kazandırır. "Kişinin zevkini yaşamasında hiç sevap olur mu ?" diye soran
sahabiye Allah Rasûlü Efendimiz; "O suyu haram bir yere akıtsaydı, günah
olmayacak mı idi? Öyleyse helâlından akıtması da sevaptır"
buyurmuştur.(Müslim, zekât 52; Ebû Dâvûd, tatavvu' 12; edep 160; Müsned
V/167,168.)
Öbür yönüyle insan, arzu
ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu,
ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı
alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye
değildir, bir gaye için yaratılmış insana Allah'ın bir hediyesidir. Insandan,
neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah'ın istediği doğrultuda yapması
halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Ise cinsel ilişki zevki gibi peşin
bir avans da verilmiş ve sanki öbür âlemde alabildiğine tadacağı zevklerden,
daha dünyada iken ona parmak ucuyla hafifçe tattırılmıştır. Ya da yorucu
çabalarla yüce bir gayeye ulaşması istenen insana, gönül eglendirme türünden
çerez takdim edilmiş ve asıl ziyafetin sonda olduğu bildirilmiştir. Tıpkı
zor birise kosulan çocuklara, işi sonuna kadar götürmeleri için verilen
oyuncaklar gibi. O çocuğun verilen işi bırakıp bu oyuncakla eglenmesi,
oyuncağın veriliş amacına ne derece zitsa, insanın cinsel zevklerini gaye
olarak görüp, sırf onlarla meşgul olması da yaratılış gayesine o derece
zittir.
Şimdi vereceğimiz
bilgilerde bu açınin gözönünde bulunduiulması gerekir.
Tutma ve bakma konusunda
karrkoca arasında avret olan bölge yoktur.(Ibn >bidin VI/367) Hz. Ömer'in
oğlunun; "bana göre birbirinin organlarına bakmaları daha iyidir, çünkü bu
cinsel ilişkinin tadıni artırır," dediği nakledilir. Fakat Aynî; "bu sözün,
onun sözü olduğu kesin değildir" der. Tutma konusunda câiz değildir diyen
yoktur. Ebû Yûsuf; "Ebû Hanife'ye sordum ki, erkek karısının organını tutsa,
kadın da kendisine karşı tahrik etmek için kocasının organını ellese, bunda
bir sakınca var mıdır2 O da bana; hayır, yoktur. Hattâ bu sevaptır ve ecrin
büyük olmasını sağlar dedi".
Hanımı ile ilişkide
bulunurken, onu tanıdığı güzel bir kadın diye hayâl edip, onunla sevişiyor
gibi cima yapmasının haram olmadığını söyleyenler vardır. Ancak Ibn Âbidîn;
bizim kurallarımıza göre bunun helâl olmaması gerekir, çünkü bu, suyu şarap
olarak düşünüp içmeye benzer. Onun haram olduğu açıktır. Öyleyse öbürü de
helâl olmamalıdır" der. ( Ibn ilbidin VI/372.) Doğru olan da bu olsa
gerektir.
Cinsel ilişkide kullanılan
kremler, ya da yağlandırıcıların, domuz yağı gibi haram madde içermedikten
sonra, helâl olmadığını gösteren bir delil yoktur. Ancak bu normal eşlere
tavsiye edilmeyecek bir durumdur. Allah bu iş için tabi nemlendirici
yaratmayı ihmal etmemiştir.
Cinsel ilişkinin
yasaklanan, ya da tavsiye edilen bir şekli yoktur. Ne var ki, tabiîlik dinî
olan İslam'ın, bu konuda da tabiî olanı tercih edeceği açıktır. Üreme
organından olmak üzere, karı ile koca hangi tür ilişkiden zevk alıyorlarsa
onu uygularlar. Ayakta, otururken, yatarken, arkadan, önden, altta, üstte;
hangisini isterlerse öyle yaparlar. Ancak üzerlerinin örtülü olması Islâmî
bir edep ve emirdir." Allah ise utanmaya en lâyık olandır"(Fetâvây-i
Hindiyye'de: "Oda küçük olursa (5-10) zira' yani yaklaşık(3 x 6 m2) koca
böyle bir odada cima maksadıyla karısını soyabilir. Bir kısım ulema karı
kocanın bir odada tek başlarına soyunmalarında mahzur olmadığını
söylemişlerdir." (Ibn Âbidîn, Kunye'den, V/288). Ama bu, elbette cima
ederken açık olabilecekleri anlamına gelmez. Hadîs için bk. Buhârî, ilm 15,
edep 68.)
Karısına dübüründen
yaklaşmak çok çirkin bir hareket ve haramdır. Insanın tabiatina, şeref ve
onuruna aykırıdır.
Erkeğin, şehvetini
uyandırmak ve zevk duymak için, eliyle ya da butlarıyla kendi kendini tatmin
etmesi helâl görülmemiştir. (Bu konuda Mü'minûn (23) 7 ve Me'âric (70) 31
âyetleri ve tefsirlerine bakılabilir.) Haramlığını bazıları hafif, bazıları
da kaba olarak nitelemişlerdir. Ancak erkeğin yanında karısı yoksa, ya da
evli değilse, kalbi bununla meşgul oluyorsa ve harama düşme endişesi varsa,
kendisini boşaltmanın, bunu âdet haline getirmemek şartıyla câiz olduğunu
söyleyenler vardır. Hattâ, ciddî olarak harama düşme endişesi varsa ve bu
yolla buna engel olunacaksa, bunun vâcip olduğunu söyleyenler de vardır.
(Geniş bilgi için bk. Mahlûf, Fetâvâ I/117,118.) Ancak Peygamberimizin bu
konudaki tavsiyesinin, şehveti oruç tutmakla yatıştırmak olduğu
unutulmamalıdır. (Söz konusu hadîslerinde Rasûlüllah Efendimiz: "Gençler!
Evlilik külfetine hanginizin gücü yetiyorsa evlensin." Yapamayan oruç
tutmalıdır. Çünkü onun (nefsi dizginleyici) kamçısı vardır" Buhârî, savm 10,
nikâh 2, 3; Müslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd, nikâh 1) Bu yolla hem haramdan
kurtulacak hem de sevap kazanacaktır.
BAŞA DÖN
Erkeğin eli vb. şeylerle
kendini tatmin etmesi caiz olmadığı gibi, kadının da bu yolla tatmin araması
câiz değildir. Ancak koca, karısının eli ile ya da vücudunun diğer yerleri
ile tatmin olabileceği gibi, karısını da bu yolla tatmin edebilir. (Serahsî,
Mebsût X/159.)
Hastalık, zayıflık ve
güçsüzlük gibi sebeple cinsel ilişkiye dayanamayan ve bu yüzden istemeyen
kadınla cima etmek haramdır. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü'd-dürriyye I/26.)
Evlendiğinde karısıyla
ilişkiye güç yetiremeyen erkek bir yıl beklenir. Bir yıl boyunca da, bir
defa olsun, güç yetiremezse, karısı, istemesi halinde ayrılır, erkeği
beklemeye zorlanamaz. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü'd-dürriyye I/30.)
Mushaf bulunan odada cima
etmenin sakıncası yoktur. Çünkü müslümanlann evlerinde ve odalarında
genellikle Mushaf bulunur. Ancak Allah'ın kelâmına karşı saygı duyulduğunu
göstermek için Mushafin örtülmesi gerekir. (Ibn Âbidîn, I/266, el-Hediyyetü'l-Alâiyye
268.)
Mescidlerin üzerinde
cinsel ilişkide bulunmak mekruhtur. Çünkü mescidler semâya kadar
mesciddirler. (Alâuddîn Âbidîn, el-Hediyyetü'l-Alâ'iyye 283.)
Cimaya başlarken "besmele"
çekerek,hadîste geçen "Bismillâh, Allahümme cennibnâ'ş-Şeytâne ve cennibi'ş-Şeytâne
mâ-razektenâ" duasını okuması müstehaptır ve cimanın edeplerindendir. (Örnek
olarak bk. Buhârî, bed'ul-halk 11; Müslim, talak 6, nikâh18)
Kocası kendisini cimaya
çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz değildir. Hattâ
âdetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, âdetli iken haram
olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. (Fetâvây-i Hindiyye
(yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet 124)
Bu konuda özellikle kadının sözkonusu edilmesi, cimada erkeğin, kadından
daha sabırsız olduğundandır. Yoksa kadının, kocasından cima isteme hakkıyok
demek değildir.
Karıkocanın, zaruret
olmadıkça cinsel ilişki biçimlerini başkalarına anlatmaları haramdır.
Peygamberimiz (s.a.s.) : "Şüphesiz ki, Kıyâmet Gününde, Allah'ın katında,
emanete hiyanetin en büyüklerinden biri, karıkoca beraber düşüp-kalktıktan
sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır" buyurmuştur. (Müslim, nikâh 21;
Davûdoğlu age VN/327 vd.)
Emzikli kadınla cimada
bulunmak câizdir. (bk. Müslim, nikâh 24; Davûdoğlu age VN/342 vd.) Bir
kadını görerek şehveti harekete gelen kimsenin, derhal karısı ile cima
etmesi ve nefsini yatıştırması müstehaptır. (bk. Müslim, nikâh, 2; Davûdoğlu
age VN/221.)
Cimada özellikle dikkat
edilmesi gereken noktalardan birisi de, temizliğe olabildiğince dikkat
etmektir. Mümkünse ilişkiden önce eşlerin dış organlarını sabunla yıkamaları
müslümanca bir davranış olur. Çünkü temizlik müslümanlığın ana
temellerindendir. Kasıklarda yuvalanıp üreyen mikropların, ilişki yoluyla
kadının rahmine ulaşıp, çeşitli rahim hastalıklarına sebep olabileceği, ya
da mevcut hastalıkları artırabileceği hiç unutulmamalıdır. Peygamberimizin
(s.a.s.) cima edeceklere abdest almayı tavsiye etmesi (bk. Ibn Kudâme, el-Mugni
VN/26) bundan olsa gerektir.
Cima gücünü artıracak
besinler yemek sakıncalı değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kına
sürünmeyi tavsiye ederken; çünkü o, cildi güzelleştirir, cima gücünü
artırır(Zehebî, et-Tibbu'n-Nebevî 25), buyurmuştur. "Tıbbı Nebevî"
kitaplarında buna benzer hadisler nakledilir ve cima gücünü artıracak gıda
rejimi verilir. (agk)
Ilişkinin ne olduğunu
bilecek kadar büyük çocukların bulunduğu odada, onlar uyurken bile cima
etmek câiz değildir. (Nemenkânî, el-Fethu'r-Rahmanî N/2l3)
BAŞA DÖN
CİZYE
İslâm devleti bünyesinde
yaşayan gayr-i müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve
mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergi. Buna cizye
denilmesinin sebebi, zimmî denilen cizye yükümlüsünü ölümden koruduğu
içindir. Bir islâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm'a girerse
cizyeden kurtulur. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Kendilerine kitap
verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin
haram kıldığı şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen
kimselere, zelil ve hakîr olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana
kadar savaşınız. " (et-Tevbe, 9/29).
Cizye, borcunu ödedi demek
olan "cezâ deynûhu" fiilinden bir çeşit borç ödeyişi ifade eden bir isim
olup, müahidin ahdi üzerine vereceği vergiye ıtlak olunur ki; can, mal ve
özgürlüklerinin korunması karşılığında ödenmesi gerekir.
Müşriklere gelince onların
cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla sözkonusu olamaz. Onlar için ya
İslâm ya da kılıç vardır. Burada da cizyenin Ehl-i Kitab'a özgü kabul
edildiğini ifade eder bir kayıt yoktur. Bunun için mesele içtihadî olmuştur.
İmamı Âzam Ebu Hanife'ye göre cizye mutlaka Ehl-i Kitap'tan ve Arap olmayan
müşriklerden alınır; fakat Arap müşriklerden alınmaz. Onlara ancak İslâm
teklif edilir. Ebu Yusuf'a göre kitab'i olsun müşrik olsun Arap'tan alınmaz;
fakat Arap olmayan Ehli Kitap'tan ve müşriklerden de alınır. İmam Şafiî'ye
göre ise Arap olsun olmasın cizye ehl-i kitaptan alınır. Gerek Arap olan
gerek olmayan müşrik ve putperestlerden alınmaz. İmam Mâlik ve Evzâi ise
bütün gayr-i müslimlerden alınır kanaatini belirtmişlerdir.
İlk zamanlarda cizyenin
nasıl uygulandığına dair elimizde delil olabilecek bilgi, yalnız Mısır'da
cârî muamele hakkındaki bilgilerdir. Orada vergi ödeyenlere, bir kurşun
mühür verilir, mükellef bunu boynuna takardı. Fakat sonraları Hişâm b.
Abdülmelik Barâe namıyla muntazam makbuz vermek yönteminin uygulanmasını
istedi. Bu makbuzlardan çoğu günümüze kadar gelmiş ise de henüz bunlar
üzerinde gerekli araştırma yapılmamıştır. Mısır'ın fethinde adam başına iki
dinar konduğu rivayet edilir (Elmalılı Hamdi Yazır, H.D.K.D III, 2509).
İslâm'ı kabul edenlerin
çoğalması ile orantılı olarak, cizye, kişi başına vergi özelliğini kaybetti.
Mısır'da, Selahaddin Eyyûbî devrinden itibaren, bu verginin yıllık geliri
sadece 130.000 dinardan ibaret kaldı (Makrîzî, Hitat, I, 107, 108, 27, 23).
Cizye İslâm'ın ilk defa
ihdas ettiği bir vergi değildir. Cizye eski çağlardan beri vardır.
Yunanlılar, Milat'tan önce beşinci yüzyıl sıralarında Fenikeliler'in
saldırılarından korunmak karşılığında küçük Asya sahillerinde yaşayan
halklardan cizye almaktaydılar. Romalılar da hâkimiyetleri altına aldıkları
kavimlerden cizye almışlardır. İranlılar da yine hâkimiyetleri altında
bulunan reayadan cizye alırlardı.
Müslümanlar açısından
cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed
cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin
miktar ve şeklini belirlemiştir. Hz. Peygamber, Necran hristiyanlarıyla
yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep'te bin takım elbise
cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukiye olarak belirlenmişti.
Bir rukiye kırk dirhemdi. Cizye böylece bir şekil ve muayyen bir miktarda
olmaksızın Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın hilâfetinin sonuna kadar devam etti. Hz.
Ömer (r.a.) hilâfet makamına geçip de İslâm fetihleri geniş bir alana
yayılınca, cizyenin miktarı belirlendi. Hz. Ömer, etrafta bulunan
kumandanlara; sakalı, bıyığı gelmiş olanlara cizye tarh edilmesine ve bunun
her adam başına dört altın veyahut kırk dirhem gümüş olarak belirlenmesine
dair emirler gönderdi. Bu miktar daha sonraları gayr-ı müslimin ekonomik
durumuna göre yeniden belirlenmiştir. Cizye, Batılılar'ın gözlerine çok
batan bir vergi olduğu için, onları memnun etmek düşüncesiyle Tanzimat'ın
ilânında ilk iş olarak "cizye" vergisi kaldırıldı ve bu verginin
patrikhaneler eliyle cemaatleri adına toplanmasına karar verildi. İslâm
hukukunda Cizye iki türlüdür:
1) Sulh yoluyla konulan
cizye: Bunun miktarı, anlaşma esaslarına göre uygulanır. Taraflar tek yanlı
irade ile cizyenin miktarını değiştiremezler. Meselâ; yukarıdaki ifadede de
belirtildiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Necran halkı ile yıllık
binikiyüz takım elbise üzerine anlaşma yapılmıştır.
2) İslâm devleti
tarafından doğrudan doğruya konulan cizye: Müslümanlar kendi güçleriyle bir
düşman ülkesini ele geçirirler ve gayr-i müslim olan halkını yurtlarında "tebea"
olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm devletince belirlenen cizye
vergisi konulur.
Cizye yalnız Ehl-i Kitap
denilen yahudiler ile hristiyanlardan ve kendilerinde Ehl-i Kitap şüphesi
bulunan mecûsîlerden kabul edilir.
Cizyenin bir kimseden
tahsil edilebilmesi için bu kimsenin akıllı, hür, sağlıklı, erginlik çağına
ulaşmış erkek olması şarttır. Bu nedenle akıl hastaları, bunaklar, çocuklar,
kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılar, yıl içinde altı aydan
fazla bir süreyle hasta olanlardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer'an
savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Yukarıda
sayılanların ise savaşmaya gücü olmadığından, bunlar cizye ödemekle yükümlü
değillerdir. Kilise ve havralarda bulunan rahip ve papazlara cizye bağlanıp
bağlanamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Cizyenin miktarı,
yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Geçmiş
devirlerde devlet tarafından konulan cizyenin miktarı için yükümlüler üç
sınıfa ayrılmıştır. Zengin sayılanlardan yıllık kırksekiz; orta hallilerden
yirmidört; çalışmaya muktedir fakirlerden de oniki dirhem cizye alınmıştır.
Nisap miktarına mâlik olanlar da zengin sayılmıştır. Bazı bilginlere göre
ise, zengin, orta halli veya fakir sayılma konusunda ikâmet ettiği beldenin
örfüne göre karar verilir. Sağlam ve geçerli olan görüş de budur.
Cizye ödeyen mükellefler,
İslâm devleti ile sadece inanç ve dini merasimlerine için verilmesi için
değil; aynı zamanda can ve mallarının korunması ve. devlet garantisi altına
alındığına dair bir anlaşma yapmış olurlar. Bu vergiden ziyade, devletin bu
vatandaşlarına yaptığı harcamalara onların bir nevî katkılarıdır.
Hanefîlere göre cizye, yıl
başından itibaren tahsil edilmeye başlanır. Çünkü cizye yükümlüsü, yıl
başından itibaren geleceğe doğru saldırıdan korunma hakkını elde etmiş olur.
Bu yüzden cizye oniki taksit halinde her ay tahsil edilir. Bazı İslâm
hukukçularına göre ise, cizye, yıl sonunda tahsil edilebilir. Devlet bunu
daha önce talep edemez.
Cizye, tahakkuk ettikten
sonra şu üç sebepten biriyle düşer:
a) Mükellefin müslüman
olması. Cizye verecek kimse müslüman olursa kendisinden cizye kalkar. Zira
Hz. Peygamber (s.a.s.): "Müslüman üzerine cizye yoktur. " buyurmuştur (Tirmizî,
Zekât,11; Ahmed b. Hanbel, I, 223).
b) Cizye tahsil edilmeden
sürenin geçmiş olması. Bu durumda cizye zaman aşımına uğramış olur.
c) Cizye tahsil edilmeden
mükellefin ölmesi. Bu halde de cizye düşer: Mirasından tahsil edilmez.
BAŞA DÖN
CÖMERTLİK
Cömert; Eli açık, ikramcı,
kerem sahibi. Cömertlik; Sehâvet, İkram, ihsan ve yardım alışkanlığı.
Cömertlik; insanın, sahip
olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından
başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün
bir ahlâk kuralıdır.
Cömertlik, ruhun bir
melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder.
Bu melekeye sahip olan kişi, ferdî ve ictimaî alanda lüzumlu olan her şeye
yardım eder. Hiç bir kimsenin zorlaması olmadan ihsanda bulunmayı can ve
gönülden ister. "Rızkı veren Allah'tır." (Neml, 27/64; Zâriyât, 51/58)
düşüncesi ile hareket ettiklerinden kalpleri de temiz ve zengindir. (Leyl,
92/17-20). Kendi varlıklarıyla, her ne suretle olursa olsun başkalarına
faydalı olmağa çalışırlar. Allah Teâlâ'nın kendilerine fazl ve kereminden
verdiğine ve bunlarda da muhtacların hakkı olduğuna (Hüd, 11/6) inanırlar.
Cömertliği kul hakkının temeli sayarlar. Kendi haklarını affederler. Kendi
ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar.
Hatta zarurî ihtiyacı olan bir şeyi, başka birine vermeyi tercih ederler.
Cömertlik vasf'ının elde
edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması (Haşr, 59/5; Hadid,
57/11-18; Maide, 5/13); karşılığında hizmet, övgü, mükâfaat beklenilmemesi
(İnsan, 76/8-l0); yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan
kaçınılması (Bakara, 2/263-264); yapılan yardımın sahibi katında üstün bir
değeri olması (Âli İmrân, 3/92) şarttır.
BAŞA DÖN
Sıralanan şartlar altında,
İslam âlimleri cömertliği şöyle derecelendirirler:
Sehâvet: Malının bir
kısmını dağıtarak yapılan cömertlik. Bu, cömertliğin asgarî derecesi olarak
kabul edilir. Zekât vermek gibi.
Cûd: Malının çoğunu
dağıtıp, geriye azını bırakarak yapılan cömertlik. Hz. Ebû Bekir'in çoğu
zaman cihat için yaptığı yardım gibi.
Îsâr: Kendi için gerekli
olan bir şeyi, zarar ve sıkıntılara katlanarak kendisi kullanma yerine,
başkalarının istifadesine sunmak sureti ile yapılan cömertlik. Bunun Asr-ı
Saadet'teki misâli; Medineli müslümanların (Ensar), Mekkeli Muhacirleri
şehirlerine davet edip onları her şeylerine ortak ederek Allah Teâlâ'nın
takdirini kazanmalarıdır. (bk. Haşr, 59/5) Bir başka örnek de Hz. Ebû
Bekir'in Hicret esnasında mağarada hayatını tehlikeye atarak canını, sevdiği
Hz. Peygamber için feda etmesidir. (Tevbe, 9/40)
Kur'an-ı Kerîm'de
cömertlik, cihat ile aynı seviyede tutulmakta; Allah'ın insanlara verdiği
rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir. (Bakara, 2/254).
Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden
kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir. (Bakara, 2/222). Bazı ayetlerde
cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ'ya verilen bir borç olarak
temsil edilmektedir. (Bakara, 2/244; Maide, 5/13; Hadid, 57/11).
Kalpler cömertlik
sayesinde temizlenir. (Leyl, 92/17-20). Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi
karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık
arzusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz. " (Fecr,
89/20) buyurulur. İşte bu sevgi ile insan, "Ben bu malı sarfedersem bana bir
şey kalmaz" korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi
fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder. " (Bakara, 2/268) Oysa ki Allah
Teâlâ'nın bildirdiğine göre:
"Mal ve servet insan için
bir imtihandır." (Zümer, 39/49-52) Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da
cömertliktir. (Tegabün, 64/15-17).
İnsanların cömertlikten
kaçmasının sebepleri başında: "Benim olan varlığı başkalarına niçin
vereyim?" duygusu ile, "Başkalarına verirsem,benim varlığım azalır ve
zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir. İslam dini ise bu duygu
ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir
şahsın inhisarı altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ'nındır.
Her şeyin gerçek Mâlik'i O'dur. (Âli İmrân, 3/179; Hadîd, 57/10) Kur'an-ı
Kerîm'de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır. Mülk Allah
Teâlâ'nın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, inanan
için en makûl bir hadise olarak değerlendirilir. Mümindeki cömertlik duygusu
da bu düşünceden kaynaklanır. Hz. Peygamber, şöyle buyurur:
"Cömert kişi, Allah'a
yakın, Cennet'e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis
insan, Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert
cahil, ibadet eden cimriden Allah'a daha sevimlidir" (Tirmizî, Birr, 40) "Gıbta
edilecek kişilerden biri de cömertlerdir" (Buhârî, Temennâ, 5; Tevhid, 45).
Peygamberimiz, insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi
öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: "Sadakanın en iyisi bizzat
kendisinin vereceği sadaKadir. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken,
istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza
geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.
" (Buhârî, Vesâya, 14).
Abdullah b. Abbâs, Hz.
Peygamber'in cömertliğini şöyle anlatır: "Allah'ın Rasûlü, insanların en
cömerdi ve en iyilik severi idi. Ramazan'da Cebrâil ile beraber bulunduğu
zamanlarda her şeyini verirdi." Cebrâil, her Ramazan gecesi Rasûlullah'ın
yanına gelir, ona Kur'an öğretirdi. Cebrâil şöyle derdi: "Allah'ın Râsulü
bereket getiren rüzgârlardan daha cömerttir" (Müslim, Fezâil, 12, 2308).
Câbir b. Abdullah şöyle
derdi:
"Rasûlullah (s.a.s.)
kendisinden herhangi bir şey istendiğinde, asla, "hayır" dememiştir." (Y.
Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1181).
Hz. Ali'den şöyle rivayet
edilmiştir: "Rasûlullah'dan bir şey istendiği zaman, eğer bu isteği yerine
getirmek isterse, "peki" derdi. Yapmak istemediği zaman da susardı. Hiç bir
şey için "hayır" dememiştir" (Y. Kandehlevî, aynı yer).
"Öyle zamanlar yaşadık ki,
aramızdan hiç biri, müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sahip
olmayı düşünmedi..." diyen Abdullah b. Ömer (r.a.)'ın sözü, bize, ashabın
cömertlik ve isâr konusunda nasıl davrandığını göstermektedir. Şu halde,
sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah
Teâlâ'nın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O'nun
rızasına uygun bir biçimde harcaması gerekir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: "-Ey Rabbim, beni yakın bir
zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam" demeden
önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın." (Münâfikûn,
63/10).
Gazzali der ki: "Malı
olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olan kişide ise cimrilik
değil cömertlik olmalıdır."
BAŞA
DÖN
CUM'A NAMAZI
Cum'a Arapça bir isim
olup, "toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk" anlamlarına gelir. Sözlükte
cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile
cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan
iki rekat farz namazın da adıdır. Cum'a gününe, müslümanların ibadet için
mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir (Zebidî, Tâcu'l-Arüs, V,
306; Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, XVIII, 97, 98).
Hafta günlerine İslâm'dan
önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum'a gününe "yevmu'l-arube"
denirdi (Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Süheylî'ye göre bu isim süryânîce olup
"rahmet" manasına gelmektedir. Cum'a'dan sonraki günler de "şeyar:
cumartesi", "evvel: pazar", "ehven: pazartesi", "cebar: salı", "debar:
çarşamba", "mûnes: perşembe" idi. Araplar'da günlerin bu eski isimlerinin ne
zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum'a adını
veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber'in (s.a.s.) dedelerinden Ka'b İbn
Lüeyy'dir. İbn Sîrîn'den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum'a namazı
henüz farz kılınmadan evvel Medine'de bulunan müslümanlar tarafından
verilmiştir. İbn Sîrîn'in rivayeti şöyledir: "Hz. Peygamber (s.a.s.)
Medine'ye hicret etmeden ve cum'a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum'a
namazı kılmışlardı." Ensâr: "Yahudilerin bir günü var, her yedi günde
biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma
günümüz olsun, o günde Allah'ı zikredelim; şükredelim." dediler. Bunun
üzerine: "sebt: cumartesi günü yahudilerin, ahad: pazar günü hristiyanların,
o halde bunu arube: günü yapalım." demişlerdi. Bu suretle Es'ad İbn
Zürâre'nin yanında toplandılar, Es'ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekat
namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana "cum'a" adını verdiler. O da
onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları
da cum'a ayeti nazil oldu (Cum'a Suresi, 62/9)
İbn Hazm da: "Cum'a ismi,
İslâmî olup, İslâm'dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o
güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından "cum'a"
ismi verilmiştir." der. İbn Huzeyme'nin Selmân-ı Fârisî'den yaptığı bir
rivayete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.s.) Selmân'a: "Selmân, sen
Cum'ayı ne zannediyorsun?" diye sorunca o da: "Allah ve Rasûlü daha iyi
bilir." der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) "Senin atan Âdem (a.s.)'in
yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya
getirildi." buyurmuştur. Ebu Hüreyre'den rivayet edilen başka bir hadiste
de: "Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum'a günüdür: Âdem (a.s.) o
gün yaratıldı, o gün Cennet'e girdi, yine o gün Cennet'ten çıkarıldı. Bir de
kıyamet Cum'a günü kopacaktır." buyurulmuştur. (Müslim, Cumua, 5) Diğer bir
rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır: "..O gün
tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns
ve Cin'den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum'a günü tan yeri ağardıktan gün
doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın.
Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen
o esnada namaz kılıp Allah'tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O'na
vermesin. "
İbn Hacer'e göre Cum'a
Mekke'de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak
derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke'de Cum'a kılmak mümkün olmamıştır.
Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum'anın farz kılınması garip görünmektedir.
Bu nedenle diğer âlimler, Mekke'de Cum'a için sadece izin verilmiş
olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas'ın şu rivayeti de bu görüşü
desteklemektedir: "Rasûlullah (s.a.s.), hicret etmeden önce Cum'a namazının
kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke'de Cum'a kıldırmaya gücü
olmadı. Onun için, daha önce Medine'deki müslümanlara İslâm'ı öğretmek için
gönderilmiş olan Mus'ab İbn Umeyr'e mektup yazarak: "Yahudilerin açıktan
Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da
zeval vaktinden sonra Allah'a iki rekat (namaz) ile takarrub edin." Bu emir
üzerine Mus'ab, Medine'de ilk Cum'a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi
Peygamber Medine'ye gelinceye kadar sürdürmüştür." (Suyütî, ed-Dürru'l-Mensûr,
VI, 218, Dâre Kutnî'den naklen: İbn Sa'd, Tabakat, III, 118). Mus'ab (r.a.)'ın
Cum'a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, oniki idi.
İbn Hacer'in Cum'a
namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına
bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum'a namazının
kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda
müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum'a
namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda
gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir.
Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü
Yüce Allah'ın ve Rasûlü'nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli
hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle ilgili olursa emir durumu daha
güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren (el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde
bulundurabiliriz.
Diğer taraftan Cum'a
namazının farziyetini bildiren ayet (Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine'de
ve Hicret'ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin
farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest
almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde,
ilgili âyet daha sonraları Medine'de nazil olmuştur. Demek oluyor ki bazı
hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu,
hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici bir
münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması
hikmetine de dayalı olabilir.
Cum'a'yı ilk kıldıranların
Es'ad İbn Zürâre ile Mus'ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin
arasını birleştirmek gerekirse; Mus'ab'ın, Medine'nin merkezinde ve
Peygamber'in (s.a.s.) emri üzerine Cum'a namazı kıldırdığı; Es'ad'ın ise
Medine yakınında bir yerde ve Peygamber'in (s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı
söylenebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kıldırdığı ilk Cum'a namazı, Ranuna'
denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'ye
hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba'da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu.
Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi*nin
temelini attı; sonra Cum'a günü Medine'ye gitmek için yola çıktı. Benu Sâlim
yurduna gelince Cum'a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa
Cum'a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber'in kıldırdığı ilk Cum'a
namazıdır. Cum'a'yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine
haricinde ilk Cum'a namazı kılınan yer de Bahreyn'de "Cevâsa" da Abdi Kays
Mescidi'dir.
İslâm'da Cum'a gününün
dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri
vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum'a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar
bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre'den Allah
Rasûlû'nün şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizler, bizden önce kitap
verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar,
Allah'ın kendilerine farz kıldığı bu Cum'a gününde ihtilafa düştüler. Allah
onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün
yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. " (Buhârî, Cum'a, 1;
Müslim, Cum'a hadis no: 856. Müslim'in lafzı az farklıdır).
Yine Ebû Hüreyre'den şöyle
dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cum'a gününe niçin bu adın
verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: "Babanız Âdem'in yaratılışı
o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap
için yakalanması o günde olacaktır. Cum'a gününün üç saatinin sonunda öyle
bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur. " (Ahmed b. Hanbel,
İstanbul 1981, II, 311)
"Her kim Cum'a günü,
cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola
çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir
sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban
etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi
olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam
Cum'a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur'ân-ı
dinlerler. " (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)
BAŞA DÖN
Cum'a namazını terk
edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler varid olmuştur: "Birtakım
insanlar ya Cum'a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların
kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar. " (Müslim, Cumua, 12, hadis
no: 865)
"Her kim önemsemediği için
üç Cum'a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. " (Ebû Davûd, Salât
210)
"Bir kimse Cum'a günü
gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra
mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen
Cum'a'dan o Cum'a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. " (Buhârî,
Cumua, 6)
Cum'a namazının farziyyeti
Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum'a sûresinin dokuzuncu
âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler, Cum'a
günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah'ı anmağa koşun; alış-verişi
bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. "
İbn Mâce'de mevcut Hz.
Câbir (r.a.)'den rivâyet edilen şu hadis, Cum'a'nın farziyyetinin sünnetle
delilidir:
"Ey insanlar, ölmeden önce
Allah'a tövbe ediniz. (Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller
işlemeye çalışınız. Allah'ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça
sadaka vermek suretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz.
(Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de (Allah tarafından) hatırınız
hoş tutulur. Şunu biliniz ki: Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde,
şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum'a'yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu
kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra
adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta
inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin,
hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne
namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe
edinceye kadar. Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul etsin.
Şunu da biliniz ki: Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. (Okuması düzgün
olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir
kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini
zorlaması hali dışında da mü'min bir kimseye imam olmasın. " (İbn Mâce,
Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no: 1081).
Hz. Peygamber'in Benu
Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum'a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi
olduğu söylenir. Bu mescide sonradan "Mescid-i Cum'a" adı verilmiştir. Cum'a
âyetinin Mekke'de nâzil olduğu da ihtimal dahilindedir. Peygamber (s.a.s.)
Cum'a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı
zamanda marangoz olan köleşinin ılgın ağacından yaptığı üç ayaklı minber,
mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum'a hutbelerini okumuştur. Yeni
minber gelip de Peygamber (s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma
kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini
üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber'in bir mucizesi olarak "Cizu'n-nahle"
adıyla meşhur olmuştur.
Peygamber (s.a.s.) camiye
girince, cemaata selam verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir
selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa "Celsetu'l-istiraha" denir. Bilâl ezan
okumağa başlar; bitirince, Peygamber (s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan
sonra, vaaz ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan
sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet
getirildikten sonra iki rek'at olarak Cum'a namazını kıldırırdı. Cum'a
namazının ilk rek'atında ekseriyetle Cumu'a sûresini ve ikinci rek'atta da
Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum'a namazında
toplandığı için, Cumu'a sûresini okumakla, onlara cum'a'nın âdâb ve erkânını
öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları
lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek'atta A'lâ ve ikincide de
Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.
Halife Hz. Ebû Bekir ve
sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında bu şekilde Cum'a namazı kılındı ise de;
Halife Hz. Osman (r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden
uzak yerlerde ikâmet ettiği gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini
ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı. Bu ezan Zavra'da
okunuyordu. Hz. Osman'ın okuttuğu bu ezan (dış ezan) diğer memleketlerde de
okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu'l-Melik de bu
dış ezanın hariçte, mesela Medine'nin Zavra'sı gibi şehrin ortasında
okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını emretti.
Böylece kitap, sünnet ve
icmai ümmet ile sabit olan Cum'a namazı gücü yeten ve şartları kendinde
bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rek'at olan Cum'a
namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek'at
olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret
şartlarından başka Cum'a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.
BAŞA DÖN
BİR
ŞEHİRDE BİR KAÇ YERDE CUMA NAMAZI KILINABİLİR Mİ?
Peygamber (sav) ile Hulefa-i
Raşidinin zamanında her şehirde müte'addid yerlerde değil her şehirde birer
yerde cuma namazı kılınıyordu. Çünkü müslümanların haftada bir defa da olsa
bir araya gelip görüşmeleri ve birbiriyle kenetlenmeleri, İslam'ın
gayelerinden birisidir. Eskiden şehirler küçük ve bütün belde halkının bir
araya gelmesi de mümkündü.
Şehirler gelişip halkın
bir araya gelmesi zorlaşınca her şehirde bir kaç cuma namazı kılınmağa
başlandı ve şimdiye kadar böyle devam etti. Hanefi mezhebinde racıh kavle
göre ihtiyaç da olmazsa her şehirde ve kasabada müte'addit yerlerde cuma
namazının kılınmasında beis yoktur.
Zühr-u ahirin kılınması da
söz konusu değildir. Ancak mercuh (zayıf) kavle göre bir şehirde birkaç
yerde cuma namazı kılınsa zühr-i ahir kılınacaktır.
Şafii mezhebine göre ise
asr-ı saadette ve tabi'in devrinde her köy ve şehirde (köy diyoruz çünkü
onlara göre köyde de cuma namazının kılınması gerekir) birer yerde cuma
namazı kılındığı ve İslam'ın en büyük gayelerinden biri müslümanları bir
araya getirip birleştirmek olduğundan zaruret olmadan cumanın ta'addüdü caiz
değildir. Amma zaruret varsa ihtiyaç nisbetine göre birkaç yerde cuma
namazını kılmak caizdir. Ve öğle namazı da kılınmayacaktır.Mesela: bir
köyün, şehrin halkı bir camii'ye sığmazsa iki camii'de cuma namazı
kılacaklar. Bu da kafi olmazsa üçe çıkarılır. Şayet bir şehrin halkı beş
camii'ye sığdığı halde altı camii'de cuma namazı kılarsa tekbiretü'l-ihramı
daha önce getiren hangi camii'nin cemaatı ise onların cum'a namazı sahihtir.
Diğerlerinin cuma namazı sahih olmadığından öğle namazını kılmaya
mecburdurlar.Hangisinin tekbiretü'l-ihramı daha önce getirdiği belli değilse
öğle namazını kılmaya mecburdurlar.
BAŞA DÖN
CUMA
GÜNÜ CEMAATLE ÖGLE NAMAZI KILMAK
Herhangi bir sebeple
cumaya gidemeyenler ögle namazını cemaatle kılamazlar mı? Bu olmazsa
kıldığımızı kaza mı etmeliyiz?
Cuma günü herhangi bir
özrü sebebiyle cumaya gidemeyenler, şehirlerde ve şehirlerdeki
hapishanelerde, gerek cuma namazı kılındıktan sonra, gerek önce, öğle
namazını cemaatle kılamazlar. Çünkü bunda cuma cemaatini bölme anlamı
vardır. (Merginânî, el-Hidaye I/84)
Zira bazılarına göre cuma,
bir şehirde bir yerde sahih olur. Ama tercih edilen görüşe göre (ki, Imam
Serahsî'nin görüşüdür) bir şehirde birden çok yerde de cuma namazı sahih
olur. Buna göre de öğle namazının cemaatle kılınamamasının izahı şudur:
Herhangi bir camide
kılınan cumayı kaçıran, muhtemeldir ki, öbür camilerden birine yetişebilir.
Binaenaleyh, öğleyi cemaatle kılmamalıdır. Çünkü birisi cumaya gitmemekte
mazur olabilir ama, öğleyi cemaatle kıldırırsa kendisine uyacak olanları da
muhtemelen yetişebilecekleri bir cumadan alıkoymuş olur. (Ibn Hümam, Fethu'l-Kadir,
N/65 )
CUMA KILINIP KILINMAMASINDA SONUÇ
Cuma meseleşinin sâdece
bir noktası üzerinde durduğumuz bu araştırmamızda vardığımız sonucu ve
tercihimizi şöyle özetleyebiliriz:
1. Cuma, kılma imkânı
bulunulan her yerde mutlaka kılınması gereken "şiar" bir ibadettir.
2. Cuma kılmama fikrini
yaymaya çalışanların tutundukları deliller çeliskili ve zayıftır. Bu fikri
benimseyenler iyi niyetli de olsalar, başlattıkları hareket yanlış,
tehlikeli, gençleri camiden koparıp kahveye alıştıran ve birlik bozucu bir
harekettir.
3. Münferit hadiseler
dışında cumanın tarih boyunca kılınmadığı hiç olmamıştır.
4. Resulullah'ın
hadisleriyle kendilerine cumanın farz olmadığı bildirilen zümreler
içerisinde, sultanı bulunmayan diye bir zümre yoktur.
5. Cuma kılmayanları acı
azap ve cezalarla tekdîr eden hadisi şerifler mutlaktır.
6. Aksi fikirde olanların
tutundukları hadis, hem kendi içinde, hem de bu fikirle çelişki halindedir.
Senedi dolayısıyla zayıftır. Ayrıca "ibaresi" ile cumanın "imamı" yokken
kılınmayacağı değil, terkedilmesinin tehlikesini anlatmaktadır.
7. Cumayı emreden âyet
"ibaresi" ile cumanın mutlak anlamda kılınmasına çağırmakta, söz konusu
hadiste ise "işaretiyle" imamdan söz edilmektedir. "Ibare" ile "Işaret"in
tearuzunda "ibare"nin dediğine itibar edileceği, bilinen önemli bir usûl
kaidesidir.
8. Türkiye'den başka hiç
bir ülkede böyle bir fikir ortaya atılmamış ve böyle bir yönteme
başvurulmamıştır.
9. Bu konuda
söyleneceklerin tamamına yakın bir çoğunluğu, onlarca sahih nassın
karşısındaki zayıf bir nassa dayanan ictihatlar üzerinde, nas gibi görülerek
yapılmış spekülasyonlardır.
10. Cumanın özellikleri
konusunda müstakil kitap yazan ve cumanın özelliğinden sözeden Suyûtî, böyle
bir özellikten bahsetmemiştir.
11. Dolayısı ile cumanın
farzıyeti, mükelleflerin üzerinden hiçbir zaman kalkmaz. Bu konuda sultanı
şart koşmayanların görüşü ile amel etmek gerekir. Sonra mademki, cuma bir
devlet namazıdır, devletin mezhebi olmayacağına göre, bu mezhepte israr
etmenin anlamı yoktur.
12. Sözkonusu hadisde "Imâmı
olmayan cuma kılmasın" denmiyor. Bu şart ifadenin mefhumu muhalifinden
çıkarılıyor. Halbuki Hanefiler "mefhum-u muhalife" itibar etmemektedir.
13. Hanefiler bu hükme
illet olarak, hep cuma ve bayram namazlarının kalabalık olacağını, sultanın
bulunmaması halinde münazaa çıkabileceğini göstermişlerdir. Illetin
bulunmayacağı yerde malûlün dahi olmayacağı, dolayısı ile münazaa
ihtimalinin herhangi bir yolla ortadan kaldırılması halinde, sultana da
ihtiyaç kalmayacağı açıktır.
BAŞA DÖN
CUM'A
NAMAZININ SAHİH OLMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR (EDASININ ŞARTLARI)
Kılınan bir Cum'a
namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
A) Cum'a Kılınacak Yerin
Şehir veya Şehir Hükmünde Olması
Bu şart, bazı nakillere ve
sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Cum'a
namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız
kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm (ö. 456/1063) bu
naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû
Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali'den rivâyet etmiştir. Hz.
Ali'nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.(Abdurrezzak,
el-Musannef, III,167-168, H. No: 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm'dan,
benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî'den nakletmiştir;
İbnu'l-Hümam, a.g.e., I, 409).
Bu konuda rivâyet edilen
nakillerde geçen "kalabalık şehir" sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif
edilmiştir:
Ebû Hanife (ö. 150/767)'ye
göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri
"kalabalık şehir" niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), halkı en büyük
mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed
(ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul
eder.
İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve
Ahmed İbn Hanbel (ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir.
Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka
beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve
kendilerine Cum'a namazı farz olur (es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî,
I, 259; el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır (t.y.) I,
378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire (t.y.) I, 81).
İmam Mâlik (ö. 179/795)'e
göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve
şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez.
Cum'a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini
söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:
1) Ebû Hüreyre (ö.
58/677), Bahreyn'de görevli iken Hz. Ömer'e Cum'a namazının durumunu sormuş,
Hz. Ömer kendisine; "Nerede olursanız olunuz, Cum'a namazını kılınız"
şeklinde cevap vermiştir.
2) Ömer b. Abdülazîz (ö.
101/720), komutanı Adiy b. Adiy'e yazdığı mektupta, (ahalisi) "çadırda
yaşamayan herhangi bir köye gelince: orasının halkına Cum'a namazı
kıldıracak bir görevli tayin et" demiştir.
3) İmam Mâlik, ashâb-ı
kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum'a namazını kıldıklarını
nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir (es-Serahsî,
a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).
4) İbn Abbas, Medine'deki
Peygamber mescidinden sonra ilk Cum'a namazının Bahreyn'de "Cuvâsâ" denilen
bir köy (karye) de kılındığını söylemiştir (Buhârî, Cum'a, II, (I. s. 215);
Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 409)
Cum'a namazının büyük
yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları
yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:
BAŞA DÖN
1) Hz. Ömer'in sözü, ashâb-ı
kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum'a namazı kılınamayacağı bilindiği
için, "hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum'a namazı kılın" şeklinde
anlaşılmıştır.
2) Ömer b. Abdülaziz'in
sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.
3) Kendilerinde Cum'a
kılındığı bildirilen "Eyle", Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, "Cuvasâ"
da Bahreyn'de Abdulkays'a ait bir kaledir. Buraları "köy (karye)" olsalar
bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için
şehir hükmünde sayılırlar (Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas'ın
sözünde, Cüvâsâ için, "köy" denilmesi, o devirlerde buranın "şehir"
sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir
anlamında da kullanılıyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu anlamda kullanılmıştır.
Bu Kur'ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf,
43/31). Âyetteki "iki köy (karye)" den maksat Mekke ile Tâif'dir. Diğer
yandan Mekke şehrine "Ümmü'l-Kura (köylerin anası)" adı verilmiştir (Şürâ,
42/7). Mekke'nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna
göre: hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî (ö.
490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan "şehir (mısr)" kelimesini kullanır
(es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali'nin Basra, Kûfe, Medine,
Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen'le Yemâme'yi şehir (mısr) kabul
ettiğini belirtir (Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)
Ebû Bekir el-Cassâs (ö.
370/980), "Eğer Cum'a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi,
insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi" der ve
Hasan'dan, Haccac'ın şehirlerde Cum'a'yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini
nakleder. (el-Cassâs, Akhâmu'l-Kur'ân V, 237, 238)
İbn Ömer (ö. 74/693), "Şehire
yakın olan yerler, şehir hükmündedir" derken, Enes b. Mâlik (ö. 91/717),
Irak'ta bulunduğu sırada Basra'ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet
eder ve Cum'a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum
onların Cum'a'yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder.
(el-Cassâs, aynı yer)
Uygulama örnekleri:
a) Allah elçisi hayatta
bulunduğu sürece, Cum'a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve
çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.
Hz. Âişe (ö. 57/676)'den,
şöyle dediği nakledilmiştir: "Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine'ye
Cum'a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi" Menzil,
Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında,
Necid tarafında, Medine'ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim
merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum'a namazına
geldiklerine göre kendilerine Cum'a namazı farz değildi. Aksi halde kendi
yörelerinde Cum'a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine'ye
gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar'a, Medine'de Cum'a
namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde
Medine'ye iki mil uzaklıktadır.
b) Hulefâ-i râşidîn
döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum'a'lar yalnız şehir
merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların "şehir (büyük yerleşim
merkezi)" olmayı Cum'a'nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı
farz olduğu için, onun Cum'a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass
(âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum'a'nın şehir
merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum'a İslâmî prensip ve emirin
en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. (es-Serahsî,
a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 51)
Kaynaklarda verilen bu
bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.
a) Şehir ve kasabalar:
Valisi, müftüsü, İslâmî
hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi (kadı) ile
güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi "şehir"dir.
Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde" yolları, köyleri, çarşı ve
pazarları bulunma" özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya
kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve
gerekse "musallâ (namazgâh)" denen yerlerinde Cum'a namazı kılınabilir.
Bunda görüş birliği vardır (İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife
göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir
olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine'nin durumuna benzer.
BAŞA DÖN
b) Şehir hükmünde olan
yerler:
En büyük mescidi, Cum'a
namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim
merkezleri de "şehir" hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf'un şehir tarifine uygundur.
Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi
bir görevli bulununca, İmam Muhammed'in şehir tarifine de uygun düşer (es-Serahsî,
a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81;
el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek
çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.
B) Devletin İzninin
Bulunması
Cum'a namazının sahih
olması için "devlet temsilcisinin izni" problemi de İslâm hukukçularınca
tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini
savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini
vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.
1) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre,
Cum'a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve
İbn Ömer'den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz
şu hadistir: "Kim Cum'a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli
ve câir (zâlim) bir imamı (önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek
terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin" (İbn
Mâce, İkâme, 78) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve
Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin
benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat'ında
nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O'nun
biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. (Mecmau'z-Zevâid, II,
169, 170) Bu hadiste, Cum'a'nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir
yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum'a namazı büyük cemaatle kılınacağı
ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından
ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabılir. Cum'a
kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir.
Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir.
Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum'a'dan beklenen
faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz.
Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum'a'nın İslâm devletinin
kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler Cum'a'ya
ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan
alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum'a namazı
kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman,
Medine'de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali'nin
arkasında toplanmış ve o da Cum'a namazını kıldırmıştır. (el-Kâsânî, a.g.e.,
I, 261; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen,
bunun dâru'l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi,
Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)
BAŞA DÖN
Devlet başkanı veya
valilerin bizzat Cum'a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü'l-Münzir
şöyle der: "Öteden beri Cum'a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle
kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar
bulunmazsa, halk öğle namazı kılar" (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi,
III, s. 48)
Burada şunu belirtelim ki,
yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa,
Cum'a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin
ilgili bölümlerinin anlattığı, "ister adil, isterse de zâlim olsun bir
imamın varlığına rağmen" Cum'a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle
karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, "imam yoksa Cum'a
namazı kılamazsınız" demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli
tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde
bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir.
O da en müsamahalı bir istidlâl olur.
İçtihada dayalı olarak
ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum'a namazının kılınması için şart
kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli
bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir
şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım
tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı
öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir.
Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: "Dört şey vardır ki,
veliyyul emirlere aittir: Cihad'tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması
zekât'ın toplanması, hudut (şer'i cezaların tatbiki) ve Cum'a'ları
kıldırmak." ifadeleri ise hadis değildir. Fethu'l-Kadir'de (II, 412) bunun
İmam Hasan el-Basrî'ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır
alimlerinden Seyyid Sâbık da "Fıkhu's-Sünne" adlı esrinde (1, 306) bunun
aynı şekilde Hasan'ü'l Basrî'ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde
böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil
elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca
karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.
Veliyyü'l-Emr yoksa
Veliyyü'l-Emr ve izn-i
sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların
başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa
geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm'ı kabul etmesi ise onun, müslümanların
veliyyü'l-emr'i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani müslümanların
İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle
böyle bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum günümüzün
müslümanlarına; İslâm'ın öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip
olmadığımıza göre, kıldığımız Cum'a namazının hükmü nedir? Diye başlayan ve
onun etrafında dönüp dolaşan diğer bir takım soruları daha sordurmaktadır.
Şunu da belirtelim ki, bu
durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş
ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini,
daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların
neler söylediklerine kısaca bir göz atalım:
Bu konuda İbn Nüceym der
ki:
"Şayet hiç bir şekilde
kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir
kişinin (Cumu'a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ
edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir." (İbn Nuceym, el-Bahrü'r-Râik,
II, I55).
Buradaki: "zaruret
dolayısıyla caizdir" ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum'a
namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye
edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların
gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri ile amel etmek söz
konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin
varolmaması hallerinde de bu zaruretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi
bir durum yoktur. Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik
eden hâkim) ile halifenin varlığı, İslâmî hükümlerin yürürlükte olmasının en
belirgin gerekleri ve dışa yansıyan yönleridir. Bunların varolmamaları
halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde uygulanabilmeleri sözkonusu
değildir. Şayet bu durum, Cum'a namazını kılmamayı gerektirecek bir hal
olsaydı, İbn Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim: "Zaruret
dolayısıyla caizdir" gibi bir ifade kullanmaz, "Cum'a namazı sâkıt olur"
demesi gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan yönetimlerin
çatısı altında bulunulan hallerde söz edilmezdi.
BAŞA DÖN
CUM'A
NAMAZININ FARZ OLMASININ ŞARTLARI
Cum'a namazı; namaz, oruç,
hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından "kapalı anlatım (mücmel)"
özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet,
hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi "Namazı
benim kıldığım gibi kılınız" (Buhârî, Ezan, 18; Edeb, 27) buyurmuştur.
Câbir b. Abdullah'ın
naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti:
"Allah'a ve âhiret gününe
inananlara Cum'a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar
bundan müstesnadır" (Ebû Dâvud, I, 644, H. No: 1067; Dârakutnî, II, 3;
Bağavî, Şerhu's-Sünne, I, 225) Bu istisnaların dışında kalan her müslüman
erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir:
A) Erkek olmak: Cum'a
namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli
olup, öğle namazını kılmaları gerekmez (es-Serahsî, II, 22, 23; İbn Abidin,
Reddü'l-Muhtâr, I, 591, 851-852).
B) Hür olmak: Hürriyetten
yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum'a günü öğle
namazını kılmaları yeterlidir. Cum'a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı (mükâteb)
kölelerle, kısmen azad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum'a namazı farz
olmayan köle esir veya mahkumlar her ne sûretle olursa olsun, Cum'a'yı
kılmış olsalar, sahih olur.
C) Mukîm olmak: Yolcuya
Cum'a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak
güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını
kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.
D) Hasta olmamak veya bazı
özürler bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından
korkan kimselere Cum'a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü
görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum'a'yı kılarken onların
güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar,
vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle
Cum'a namazına katılırlarsa yeterli olur (es-Serahsî, II, 22, 23; İbnü'l-Humam,
Fethu'l-Kadir, I, 417)
Ayrıca, düşman korkusu,
şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum'a
namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup camiye
götürecek kimsesi olursa, Cum'a'yı kılması İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre
farz olur. Üzerlerine Cum'a namazı kılması farı olmayan müslüman kimseler,
Cum'a'yı kılmaya imkan bularak kılsalar, vaktin farzını eda etmiş olurlar,
artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum'a namazı kılmaları farz
olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum'a namazı kılınıyor ise, öğle
namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede
Cum'a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.
BAŞA DÖN
CUMA
VAKTİNDE KADININ ALIŞ VERİŞ YAPMASI
Cuma günü Cuma ezanı
okunurken alış-verişin haram; ya da bazılarına göre mekruh olması "Cuma
ezanı okunurken alış-verişi bırakın, Allah'ın zikrine kosun"(K. Cuma (62) 9)
ayetinden kaynaklanmaktadır. Yani burada Allah'ın bir emri vardır ve bu emri
yerine getirmek vâciptir. Alış-verişi bırakmayan, vâcibi terketmiş, yani
haram işlemiş olur. Ancak "Cuma'ya koşun" umumi emrinden, çocuklar, deliler
ve sakatlar gibi kadınlar da ittifakla istisna (tahsis) edilmiştir. Diğer
bir ifade ile, kadınlar cumaya gitmek zorunda değillerdir. Haramlığın illeti
(sebebi) "kosma" (sa'y) vâcibinin terkedilmesi olduğuna, (bk. Bedâyi N/270;
In Âbidin N/161; Zuhaylî N/264) bu ise kadınlara vacipolmadığına göre, cuma
ezanı okunurken alış-veriş yapmakta olan bir kadın, bu fiili ile vâcibi
terketmiş olmayacağından haram işlemiş olmaz. Çünkü, dediğimiz gibi, o
saatte alış-veriş yapmanın haramlığının illeti (sebebi) sa'yi (acele etmeyi)
terketmiş olmaktir. Kadın ise alış-veriş yapmakla böyle bir vacibi terketmiş
olmaz. Yani burada o illet bulunmaz. Illetin olmadığı yerde ise ma'lül de
(ona bağlı hüküm de) bulunmaz. Netice olarak Cuma ezanı okunurken kadının
alış-veriş yapması haram olmaz.
BAŞA DÖN
CÜNÜBKEN YEME İÇME
Cünüp olan insanın yemek
yemesi, su içmesi câiz midir?
Ihtiyatlı görüşe göre
kadın için de erkek içinde cünübken yemek, içmek mekruhtur. Çünkü
kullanılmış suyu içmek mekruhtur. Kullanılmış su abdest ve gusül için
kullanılan sudur. Böyle bir su, maddi pislik taşımasa bile, günahları
süpürmekle manevi kir taşır. Ağız yıkanmadan ağıza, alınan su, bedenin bir
parçasına (yani ağzına) degmis ve bu manevi kiri yüklenmiş olur.
Yutulmasıyla o kir de yutulur. Ancak cünüp olan kimse, elini ve ağzını
yikadıktan sonra yiyip içebilir. Âdetli ve lohusanın durumu böyle değildir.
Onlar yıkanacak zamana gelmedikce, artıkları kullanılmış su gibi olmaz.
Yiyip içebilirler, artıkları temizdir. ( Halebî (sağîr) 41-42; Hindiyye
I/13; Kâdihân NI/404 ) Diğer yönden cünüp kimsenin ağzını yıkamadan da
yemesinde mahzur olmadığını söyleyenler olduğu gibi, ( Kadıhân I/46) yıkasa
bile mahzurlu olduğunu söyleyenler de vardır.( Halebî (sağîr), agk.; Ayrıca
bk. es-Subkî, el-Menhel N/288; Nemenkânî N/205) En iyisi sıkışık olunmadığı
zamanlarda yemeyi içmeyi yıkanmadan sonraya bırakmaktır
BAŞA DÖN
CÜNÜP OLAN KİMSENİN TIRAŞ OLMASI VEYA TIRNAK KESMESİ CAİZ
MİDİR?
Cünüp olan kimsenin
yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmazsa da iyi değildir.
İmam Gazali, ihyaü 'Ulüm ed-Din kitabında şöyle diyor: Cünüp olan kimsenin
tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan
aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü
ahirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan
şey cünüp olarak dönecktir
BAŞA DÖN
CÜNÜP OLAN KİMSEYE YASAK OLAN ŞEYLER NELERDİR?
Cünüp olan kimseye yasak
olan şeyler aşağıya alınmıştır:
1- Namaz kılmak,
2- Ka'be'yi tavaf etmek,
3- Kur'an-ı Kerim'e
dokunmak ve onu taşımak. Binaen'aleyh üzerine ayet-i kerime yazılı olan
ma'deni veya kağıt paraya abdestsiz olarak dokunmak veya taşımak caiz
değildir. Mesela şimdiki beş yüz lira üzerinde sure-i feth'in başı
yazılıdır, bunu taşıyabilmek için ya abdestli olmak veya üzerine ayet yazılı
bulunan paranın taşınmasını caiz gören Şafi'i mezhebini taklid
4- etmek lazımdır.
5- Kur'an-ı Kerim'i
okumak.
6- Camide kalmak.
BAŞA DÖN
CÜNÜPKEN KİTAP OKUMAK
Cünüp bir kimse yiyip
içebilir mi, dini kitaplar dışında kitap ve gazete okuyabilir mi? Sebep
yokken cünüp olarak geceleyebilir mi?
Cünüpken yeme ve içmenin
mekruh olduğunu, ağzını çalkalaması halinde ise câiz olduğunu daha önce
yazdık. Bu konuda âdetli ve lohusanın cünüp gibi olmadığını, onlar için yeme
ve içmenin mübah olduğunu da söyledik.
Âdetli, lohusa ve cünüp
olanlar, Kur'ân-ı Kerimi, ona bitişik olmayan bir kap, veya bez olmaksızın
tutamazlar, onun bir âyet kadarm Kur'ân kastıyla okuyamazlar. Bir âyete az
parçasm da ihtiyatli olan görüşe. göre Kur'ân kastıyla yine okuyamazlar. Duâ
anlamındaki âyetleri duâ maksadıyla okuyabilirler. Kelime atlayarak ve
heceleyerek okumaları ise câizdir. Çünkü buna "kıraat" denmez;yasaklanan şey
ise kıraattır. Yazılarmınyarısından çoğu Kur'ân âyetleri, olan, meselâ
tefsir kitaplarm da tutamazlar. Âyetler yarısından az olursa, elini âyetlere
sürmeden kitabı tutabilir ve âyetler dışındaki yazıları okuyabilirler.
Tevrat, Incil ve Zebur gibi aslı ilâhi olan kitapları okumaları ise
mekruhtur. Çünkü onlarda asıllarından birşeyler kalmış olabilir. (Bk.
Halalebî (sağîr) 38 vd.; Daha geniş bilgi için bk. es-Subki, age. N/301-304)
Âyet içermiyorlarsa, gazete, dergi vs. kitap okumaları câizdir. Namaz
vaktini geçirmeyecek şekilde, cünüp gecelemek de câizdir.
BAŞA DÖN
CÜZ'İ İRÂDE
İstemek, arzu etmek,
tercih etmek, insanın Allah'a itaat veya ona isyan etmesi ile ilgili olan
sınırlı iradesi. Alternatiflerden birine meyletme kabiliyeti bulunanın,
iradesi vardır demektir. Yaptığı işlerde insanın böyle bir tercih kabiliyeti
var mıdır? Varsa, sınırları nelerdir? İslâm düşünürleri bu sorulara ne cevap
vermişlerdir?
İslâm düşünürlerini meşgul
eden ve hakkında farklı görüşler ileri sürülen en önemli konulardan biri de,
insanın iradesi konusudur. Mesele, kaderle yakından ilgilidir.
Her şeyin yaratıcısının
Allah olduğu, O'nun irade ve maşietinin mutlaka olup bunun hilâfına bir
şeyin vuku bulmasının mümkün olmadığı, Kur'ân'da açık açık ifade
edilmektedir. Buna rağmen kul, yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek;
mükâfat ya da ceza görecektir. Kulun sorumluluğunun gerekçe ve dayanağı
nedir? Kulun davranış hürriyeti var mıdır ki sorumlu tutulmaktadır?
Bu konuda üç temel görüş
ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden birini, kader konusuyla çok meşgul
olmaları sebebiyle olacak ki, Kaderiyye diye isimlendirilen Mutezile;
diğerini Cebriyye; üçüncüsünü de Ehl-i Sünnet temsil etmektedir.
Bu mezhepler, ileri
sürülen görüşlerin odak noktalarıdır. Çünkü bu görüşler arasında, şuna ya da
buna yakın görüşler ileri süren kişi ya da fırkalar varolagelmiştir. Biz
burada olanlardan sarfı nazar ederek bu üç mezhebin temel görüşlerini ve
dayandıkları delilleri özet olarak incelemeğe çalışacağız.
BAŞA DÖN
Kaderiyye (Mutezile)
mezhebinin görüşü
Kullar, iradelerinde
tamamen hür ve bağımsızdır. Zira Mutezileye göre irade fiildir. Bunda
Allah'ın bir rolü yoktur. Bir bakıma insan, fiillerinin yaratıcısıdır;
onları işleyip işlememekte tamamen serbesttir. Özellikle kötü fiiller
açısından bu böyledir. "Allah'ın iradesi kötü fiillere taalluk etmez. O
sadece iyiyi diler" (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usüli'l-Hamse, Kahire 1965,
431)
Kaderiyyeyi bu görüşe sevk
eden âmil, beş temel prensiplerinden biri olan "Allah'ın adaleti" ne bakış
açılarıdır. Onlara göre, Allah'ın kullarının fiillerinde bir etkisinin
olmaması, adaletinin ve kullara zulm etmemesinin bir gereğidir. Eğer Allah,
kulun kötü bir fiilî yapmasında bir katkısı varsa, sonra da kulu bu kötü
fiilinden dolayı cezalandırıyorsa, bu, O'nun adaletiyle bağdaşmaz. O halde
kul, tamamen bağımsız olmalı ki, yaptıklarından dolayı hesaba çekilebilsin.
Bu görüşleri için ileri
sürdükleri delillerden birkaçı şöyledir:
"Bu bir öğüttür. Dileyen,
Rabbine varan bir yol tutar." (el-Kehf 18/29) ".... Eğer (o süre) içinde
dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet edendir." (el-Bakara, 2/226). "İşte bu
ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah, kullara zulm
edici değildir. " (Enfal 8/51). "Bir millet, kendi durumlarını
değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez" (Ra'd 13/11).
Görüldüğü gibi bu
âyetlerde kulların fiilleri kendilerine isnad edilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de
bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar.
Sonra ana-babası onu ya yahudileştirir, ya Mecusileştirir, yahut
hristiyanlaştırır... " (Müslim, Kader 25).
Hatta kaderi mazeret
olarak ileri sürenlere karşı Allah, bu mazeretlerinin doğru olmadığını,
yaptıklarının kendilerine ait olduğunu söylemektedir:
"(Allah'a) ortak koşanlar:
Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık
ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan öncekiler de böyle
yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi" (en-Nahl,
16/35).
Mûtezile içerisinde kaderi
inkâr etmekte o kadar aşırı gidenler vardır ki, bunlar, insanların ne
yapacakları konusunda Allah'ın önceden bir bilgisinin bulunduğunu dahi inkâr
ederler ve kul, kendi iradesiyle karar verip o fiili işledikten sonra ancak
Allah'ın o şeyden haberdar olduğunu söylerler.
Cebriyye mezhebinin görüşü
Kaderiyye mezhebine reaksiyon olarak ortaya çıkan Cebriyye mezhebine göre,
insanın hiçbir irâdî hürriyeti yoktur. Allah önceden her şeyi takdir
etmiştir. Kul, bu takdir edilmiş şeyleri yapmak zorundadır. Yukarıdan gelen
su nasıl aşağıya doğru akmağa, yukarıya fırlatılan taş nasıl geri dönmeğe
mahkûm ise, insan da kaderinde yazılı olan şeyleri yapmağa mahkûmdur. İnsan
âdeta önceden programlanmış bir robot gibidir. Nasıl programlanmışsa, onu
yapar.
Cebriyye'nin bu
görüşlerine dayanak olarak ileri sürdükleri naslardan bir kısmı şöyledir:
"Allah birini şaşırtmak
isterse, sen onun için Allah'a karşı hiç bir şey yapamazsın. Onlar öyle
kimselerdir ki Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir." (el-Mâide,
5/41). "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar;
kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar
ve tıkanık yapar." (el-En'am 6/125). De ki: " Size bir kötülük istese veya
size rahmet dilese sizi Allah'tan kim korur?" (el-Ahzâb,.33/17). "Alemlerin
Rabbi Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (Tekvir 81/29).
BAŞA DÖN
Kulun iradesizliği
yanında, sorumluluğunu hangi temele dayandıracağını izah etmekten aciz kalan
Cebriyye, zamanla bilgin ve düşünürler arasında yok olup gitmeğe mahkûm
oldu. Ancak zaman zaman ümmetin bu düşüncenin etkilerinden kurtulduğu
söylenemez.
Ehl-i sünnet mezhebinin
görüşlerini incelerken göreceğimiz gibi, bu fırkaların her ikisi de nassları
tek yönlü almış; karşı tarafın ileri sürdüğü delilleri görmezlikten
gelmiştir.
Ayrıca iki fırkanın da
Emevîler döneminde ortaya çıkmış olması dikkat çekicidir. Belki o dönemde
İslâm ümmeti yabancı kültürlerle karşılaşmaya başlamış ve bu durum
fırkaların ortaya çıkmasında etkenlerden birini teşkil etmiştir. Ama hiç
şüphe yok ki Râşid Halîfelerin adil idaresinden sonra İslâm ümmetine hâkim
olan zorba Emevî idareşinin de etkisi az değildir.
Baskı ve zulme dayalı
idareler, birbirine zıt olan bu iki görüşün de toplumda yayılmasına zemin
hazırlar. O günkü toplum içinde bir tarafta kural-kaide tanımayan ve işi
anarşizme kadar götüren insanlar; diğer tarafta da köşesine sinmiş,
iradesini yitirmiş, olayların akıntısına kendisini salıvermiş bedbin
miskinler vardı. Nitekim günümüzde de her zaman bu gibi zorba yönetimlerin
egemen olduğu toplumlarda bu iki sınıf insanla karşılaşıyoruz.
Ehl-i sünnetin görüşü Ehl-i
sünnetin ilk dönemlerini temsil eden selef âlimleri, başlangıçta böyle bir
problem üzerinde detaylı bir şekilde durmamışlardır. Belki de böyle bir konu
üzerinde durma ihtiyacını duymamışlardı. Onların mesele üzerinde durmaları,
Kaderiyye ve Cebriyye'nin görüşlerini reddetmekle başlar.
Selef, hem Kaderiyye'nin,
hem de Cebriyye'nin görüşlerini naslara uygun görmemişlerdir.
Onlar, bu konudaki
nassların hepsini bir bütün olarak değerlendirmişlerdir. Böylece ileri
sürdükleri görüş de, her iki fırka arasında orta yolu takip eden bir görüş
olmuştur.
Buna göre Allah'ın iradesi
mutlak ve küllî bir iradedir. İradeşinin hilâfına hiçbir şey meydana gelmez.
O'nun saltanatında irade etmediğinin vuku bulması, ya unutma ve gafletinden,
ya da acizlik ve zaafından kaynaklanır ki; haşa Allah hakkında böyle bir şey
sözkonusu olamaz.
Kula irade ve seçme
hürriyetini veren, bizzat Allah'ın kendisidir. İnsana iyi ya da kötüyü seçme
kabıliyetini O vermiştir. O halde insan, iradesini kullanırken Allah'ın
iradesinin dışına çıkmamaktadır.
Kul, kendisine verilen
irade ile seçimini yapar. Allah Teâlâ, kulların kendi fiillerini yapma ve
kesb etme hürriyetine sahip olduklarını açıkça ifade etmektedir:
"Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı görendir. " (Fussilet
41/41) "Kim yararlı bir iş işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerse
kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zalim değildir. " (Fussilet 41/46).
Ama kul bu hürriyeti kullanırken kesin olarak kendisine bu irade gücünü
verenin Allah olduğunu bilmelidir. O'nun iradesi dahilinde bunları
yapmaktadır; Allah Teâlâ dilemezse, hiç bir şey yapamaz.
BAŞA DÖN
Kul seçimini yapar ama
yaratma Allah'a aittir. "O, herşeyin yaratıcısıdır." (el-En'am, 6/102). O
halde yapılan iş, yaratma yönüyle yüce Allah'a; kesbedilmesi ve işlenmesi
yönüyle kula aittir. Bu sebeple de sonucundan sorumludur.
Kul, irade ve isteğinin
dışında kalan durumlardan sorumlu tutulmayacaktır. "Allah, kimseye gücünün
üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük
de kendi zararınadır. " (el-Bakara, 2/286)
İrade problemini karmaşık
hale getiren hususlardan birisi, aslında meydana gelmesi sözkonusu olmayan
farazî sorulara cevap vermek isteğinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan en
önemlisi şudur: Allah bir şeyi irade buyururken kul aksini irade eder ve
bunun zıttını yapmayı arzu ederse ne olur?
Elbette ki böyle bir
soruya: "Allah'ın dilediği olur" karşılığı verilecektir. Ancak dikkat
edilirse bu soruda Allah ve kul, çekişen iki yarışmacı konumuna sokulmuştur.
Böyle bir şey sözkonusu olamaz ki buna cevap aransın. En azından cevap
aransa bile meselenin tamamen nazarî olduğu bilinmelidir. Hâşâ Allah,
kuluyla yarışa girmez. Kula irade ve seçme yetkisini kendisi vermiştir onu
burada özgür bırakmıştır. O halde kul, şu veya bu seçimi yaparken Allah'ın
iradesi sınırları çerçevesinde bu seçimi yapmaktadır. Allah'ın iradesiyle
kulun iradesinin karşı karşıya gelmesi diye bir durum söz konusu değildir.
Bu konuda ileri sürülen bir diğer farazî soru da sudur: Kul, daha önce
belirlenmiş olan kaderinde yazılı olanın aksine bir şeyi yapmak isterse,
bunu yapma yetkisi var mıdır?
Eğer Allah Teâlâ, zamanla
kayıtlı olmayan, yani geçmiş ve geleceği bütün teferruatiyle bilen bir
bilgiye sahip bulunmasaydı, belki böyle bir soru sözkonusu olabilirdi. Allah
Tebârek ve Teâlâ, kulun bunu mu, yoksa şunu mu seçeceğini; niyyetinin nerede
ve ne zaman değişeceğini bilir; kaderini de bu bilgisiyle tayin eder. Daha
açık bir ifadeyle; kul, yaptığı bir şeyi kaderinde yazılı olduğu için
yapıyor değil; o şeyi yapacağı için Allah kaderine onu yazmıştır. Bu
sebepledir ki, yaptıkları kötü ameller konusunda kaderlerini gerekçe olarak
ileri süren müşriklerin bu iddiaları Kur'an'da reddedilmektedir: "(Allah'a,
ortak koşanlar Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir
şeye tapmazdık ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan
öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek
değil mi?" (en-Nahl, 16/35)
BAŞA DÖN |